Hukuk klasik sınav soru ve cevapları ders notları


HUKUK Anayasanın 123.maddesinde ” İdare kuruluş ve görevleri ile bütündür” ifadesine yer verilmiştir. Anayasamızda öngörülen ” idarenin bütünlüğü ilkesine niçin ihtiyaç duyulduğunu tartışınız?

(2005 MALİYE TEFTİŞ)İdarenin bütünlüğü: İdarenin bütünlüğü, Anayasa’nın 123. maddesinde yer alan ve “idare kuruluş ve görevleri ile bir bütündür ve kanunla düzenlenir” biçiminde açıkça tanımlanmış, temel bir kamu yönetimi kuruluş ve işleyiş ilkesidir. İdarenin bütünlüğü ilkesi, üniter devlet ve kanuni idare ilkesi ile sıkı sıkıya ilişkilidir… İdarenin gerek kuruluş ve gerek görevleri yönünden bütünlüğü belli başlı üç hukuki araç ile sağlanmaktadır. Bunlardan hiyerarşi, merkezi idare kuruluşlarının arasında bütünlüğü sağladığı gibi, aynı tüzelkişi içinde yer alan çeşitli örgüt ve birimler arasında da bütünlüğü sağlamaktadır. İdari vesayet, devletin bütünlüğünü ve kamu hizmetlerinin tüm ülke düzeyinde uyusorumlu bir biçimde yürütülmesini sağlamak için, merkezi idarenin yerinden yönetim kuruluşları üzerinde sahip olduğu denetim yetkisidir. Hiyerarşi ve idari vesayete ek olarak, illerin yönetimini düzenleyen yetki gensoruişliği ilkesi de bu kuralın gerçekleşmesini sağlayan üçüncü ilişki türüdür.

İdarenin bütünlüğü, üniter devlet ilkesinin yönetsel örgütlenmeyi yönlendiren temel kavramıdır. İdarenin bütünlüğü, her biri kendi başına bir bütün olan parçaların işbirliğini değil, bunun tam tersine bütün içinde işbölümünü öngören bir anlayışı ifade eder. Buna göre yönetim mekanizması hem kuruluşu hem de görevleri bakımından tek kaynaktan -ulusal meclisten doğar ve bu kaynağa karşı sorumludur. Yönetim, bu kaynağın emri üzerine ya da verdiği yetki dayanak alınarak yukarıdan aşağıya doğru kurulur; yetkiler terk edilmez; yukarıdan aşağıya yetki devri işlemiyle paylaştırılır; görevler bütünden parçaya doğru [bölüşülmez] dağıtılır.

1982 Anayasası/ Madde 123: “İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir.

İdarenin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır. Kamu tüzelkişiliği, ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur.”

  • Haksız rekabet nedir? Haksız rekabet yüzünden iktisadi menfaatleri zarar gören bir kimsenin açabileceği davaları belirtini z? (Maliye teftiş 2005)_______

HAKSIZ REKABET

Bir tanım vermek gerekirse haksız rekabet, iktisadi rekabetin iyi niyet kurallarına aykırı olan aldatıcı davranış veya başkaca suretle her türlü kötüye kullanılmasıdır. Bu tanıma göre önce iktisadi bir rekabet mevcut olmalıdır. Ekonomik rekabetin ilk koşulu, ortada ekonomik bir etkinliğin bulunmasıdır. Haksız rekabetin ikinci unsuru iyi niyet kurallarına aykırı davranmaktır. Rakibini kötülemek, müşteri çevresini aldatıcı davranışlarla kandırmak gibi hareketler kabul edilemez. Üçüncü olarak da haksız rekabetin varlığı için rekabet hakkının kötüye kullanılmış olması aranmaktadır. İyi niyet kuralları ile belirli olan rekabet özgürlüğünün sınırlarının asılmış olması, kötüye kullanmayı gösterir.

Ticaret Kanununun haksız rekabeti düzenleyen bu genel hükmü yanında, özellikle iyi niyet kurallarına aykırı olup, haksız rekabet fiilini oluşturan bazı özel haller Kanunun 57. maddesinde tek tek sayılmıştır.

Ticaret Kanununun 57.maddesinde sayılan başlıca haksız rekabet halleri şunlardır :

  1. Kötüleme : Başkalarını veya onların emtiasını, iş ürünlerini, faaliyetlerini yahut ticari işlerini yanlış, yanıltıcı veya gereksiz yere incitici beyanlarla kötülemek bir haksız rekabet hali oluşturur. Örneğin, bir rakip işletme sahibinin ticari itibarını sarsacak şekilde iflasın eşiğinde olduğu veya rakip işletmenin ürünlerinde domuz yağının kullanıldığı yönünde söylentiler çıkarılması.
  2. Başkasının ahlaki veya mali iktidarı hakkında gerçeğe aykırı bilgi verme: Örneğin, bir kimse hakkında gerçeğe aykırı bir biçimde kötü bilgi vererek onun kredi almasını engelleme hali.
  3. Bir kişinin kendisi ile ilgili olarak yanlış veya yanıltıcı bilgi vermesi : Burada bir kişinin kendi iş veya ürünlerini veya üçüncü kişilerinkini aldatıcı bir şekilde överek rakiplerine karşı üstün duruma getirmesi söz konusudur. Burada özellikle, yanlış ya da yanıltıcı beyanlara dayanan aldatıcı reklamlardan söz edilmektedir. Örneğin, bir ürünün “en iyi” olduğu yönündeki reklam gerçeğe aykırı ise bir haksız rekabet hali oluşturur.
  4. Yanlış ünvanlar, mesleki adlar ve işaretler kullanma: Örneğin, bir kişinin ürünlerinde hakkı olmadığı halde TSE işaretini kullanması.
  5. Karışıklığa (iltibasa) yol açma: Burada karışıklık meydana getirerek başkasının müşteri çevresinden haksız olarak yararlanma söz konusudur. Bu da bir kişinin, başkasının emtiası, iş ürünleri, faaliyeti veya ticari işletmesi ile ilgili benzerlik yaratarak yanılmaya sebep olmakla gerçekleş ir. Örneğin “lacoste” markasının ambleminin tekstil ürünlerinde kullanılarak tanınmış bu ürünlerin taklit edilmesi, ya da “Güloğl u” markası ile karışıklık yaratacak. şekilde “Güllüoğlu” markasının kullanılması.
  6. Başkasının yardımcılarını görevlerini ihlale sevk etme.
  7. Başkasının işçilerini veya diğer yardımcılarını kandırmak suretiyle, o kişinin imalat ve ticaret sırlarını ele geçi rmek.
  8. Başkasının, iyi niyet kurallarına aykırı bir biçimde ele geçirilen ticaret ve imalat sırlarından faydalanma ve onları başkalarına yayma.
  9. İyi niyetli kişileri kandırabilecek şekilde gerçeğe aykırı iyihal veya iktidar belgeleri verme.
  10. İş hayatı şarlarına uymama: Rakiplerin de uymak zorunda oldukları kurallara aykırı davranma: Örneğin, İş Kanunundaki çeşitli hükümlere uymamak ya da ilgili meslek kuruluşu tarafından belirlenen indirimli satış dönemleri dışında indirimli satışlar yapmak.

Haksız rekabeti düzenleyen hükümler, hukuksal ve cezai yaptırımlarla korunmaktadır. Haksız rekabet hallerinde açılabilecek davalar şunlardır: Tespit davası : Bu davada haksız rekabetin varlığı saptanır.

Men davası : Haksız rekabette bulunan kimsenin haksız rekabetinin durdurulması davasıdır.

Haksız rekabet sonucu doğan maddi durumun ortadan kaldırılması, haksız rekabet yanlış ve yanıltıcı beyanlarla yapılmışsa bunların düzeltilmesi davası.

Maddi tazminat davası : Haksız rekabetten doğan parasal giderim davasıdır. Ancak haksız rekabet eyleminde bulunan kimsenin kusuru varsa bu dava açılabilir.

Manevi tazminat davası : Bu dava için de kusur aranmaktadır. Bu davayı haksız rekabete maruz kalmış gerçek veya tüzel kişiler açabilirler.

Bu davaları, haksız rekabet yüzünden müşterileri, kredisi mesleki itibarı, ticari işletmesi veya diğer iktisadi çıkarları zarar gören veya zarar görme tehlikesi ile karşı karşıya olan kişiler açabilecekleri gibi ayrıca, haksız rekabet dolayısıyla iktisadi çıkarları zarar gören müşteriler de açabilirler. Ancak, müşterilerin dava açabilmesi için sadece zarar görme tehlikesinin varlığı yeterli değildir. Haksız rekabet yüzünden iktisadi çıkarları zarar görmüş olmalıdır. Ticaret ve Sanayi odaları, esnaf dernekleri, borsalar ve tüzüklerine göre üyelerinin iktisadi çıkarlarını korumaya yetkili bulunan diğer mesleki ve iktisadi birlikler dahi kendilerinin veya şubelerinin üyeleri dava açmak hakkına sahip oldukları takdirde tazminat davası dışındaki diğer davaları açabilirler. Ancak bu kuruluşlar, tazminat davası açamazlar. Tazminat talep hakkı sadece zarar gören kişilere ve müşterilere tanınmıştır.

Kendisine karşı haksız rekabet davası açılabilecek kişiler şunlardır :

Haksız rekabet fiilini işleyen kişiler. Bunların rakip olmaları gerekmez. Haksız rekabet fiiline dolaylı veya doğrudan katılan her kişi aleyhine bu davalar açılabilir.

İstihdam eden. Haksız rekabet fiili, hizmet veya işlerini gördükleri sırada müstahdemler veya işçiler tarafından işlenmiş olu rsa, bu davalar istihdam eden aleyhine de açılabilir.

Yazı sahibi veya ilan veren. Haksız rekabet fiili basın yolu ile işlenmişse tespit, men ve hukuka aykırı durumun ortadan kaldırılması davası yazı sahibi veya ilan veren aleyhine açılır. Ancak, yazı veya ilan yazı sahibinin yahut ilan verenin haberi olmaksızın veyahut rızalarına aykırı olarak yayımlanmışsa; yazı sahibi veya ilan verenin kim olduğunun açıklanmasından kaçınılırsa; veya diğer nedenlerden dolayı yazı sahibi veya ilan verenin ortaya çıkarılması veya aleyhlerine bir Türk mahkemesinde dava açılması mümkün olmazsa, bu davalar yazı işleri müdürü; eğer bir ilan söz konusu ise ilan servisi şefi, yazı işleri müdürü ve ilan şefi gösterilmemiş veya yoksa yayımcı; bu da gösterilmemiş ise matbaacı aleyhine de açılabilir.

Haksız rekabetin men’i veya maddi durumun ortadan kaldırılması (eski hale iade) davalarında fail aleyhine verilmiş olan hüküm, haksız rekabete konu olan ürünü doğrudan doğruya veya dolayısıyla failden elde etmiş olan kişiler hakkında da uygulanır. Ancak bunun için ürünün kişisel ihtiyaç dışında örneğin, satmak için elde bulunduruluyor olması gerekir.

Bu davalar, davaya hakkı olan tarafın bu hakların doğumunu öğrendiği günden itibaren bir yıl ve herhalde bunların doğumundan itibaren üç yıl geçmekle zaman aşımına uğrar.

Haksız rekabet fiili dolayısıyla ceza davalarının açılması da mümkündür.

  • CEZA SORUMLULUĞUNU KALDIRAN VE AZALTAN NEDENLER NELERDİR? MEŞRU SAVUNMAYI KISACA AÇIKLAYINIZ (MALİYE TEFTİŞ 2005)___________________________

Ceza sorumluluğunu Kaldıran veya Azaltan Nedenler Kanunun hükmü ve amirin emri

Madde 24 – (1) Kanunun hükmünü yerine getiren kimseye ceza verilmez.

  • Yetkili bir merciden verilip, yerine getirilmesi görev gereği zorunlu olan bir emri uygulayan sorumlu olmaz.
  • Konusu suç teşkil eden emir hiçbir surette yerine getirilemez. Aksi takdirde yerine getiren ile emri veren sorumlu olur.
  • Emrin, hukuka uygunluğunun denetlenmesinin kanun tarafından engellendiği hâllerde, yerine getirilmesinden emri veren sorumlu olur.

Meşru savunma ve zorunluluk hâli

Madde 25 – (1) Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hâl ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.

(2) Gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakka yönelik olup, bilerek neden olmadığı ve başka suretle korunmak olanağı bulunmayan ağır ve muhakkak bir tehlikeden kurtulmak veya başkasını kurtarmak zorunluluğu ile ve tehlikenin ağırlığı ile konu ve kullanılan vasıta arasında orantı bulunmak koşulu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.

Hakkın kullanılması ve ilgilinin rızası

Madde 26 – (1) Hakkını kullanan kimseye ceza verilmez.

(2) Kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden dolayı kimseye ceza verilmez.

Sınırın aşılması

Madde 27 – (1) Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması hâlinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıy orsa, taksirli suç için kanunda yazılı cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur.

(2) Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilme z.

Cebir ve şiddet, korkutma ve tehdit

Madde 28 – (1) Karşı koyamayacağı veya kurtulamayacağı cebir ve şiddet veya muhakkak ve ağır bir korkutma veya tehdit sonucu suç işleyen kimseye ceza verilmez. Bu gibi hâllerde cebir ve şiddet, korkutma ve tehdidi kullanan kişi suçun faili sayılır.

Haksız tahrik

Madde 29 – (1) Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebb et hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir.

Hata

Madde 30 – (1) Fiilin icrası sırasında suçun kanunî tanımındaki maddî unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olma z. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hâli saklıdır.

  • Bir suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hâllerinin gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır.
  • Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır.

Yaş küçüklüğü

Madde 31 – (1) Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmamış olan çocukların ceza sorumluluğu yoktur. Bu kişiler hakkında, ceza kovuşturması yapılamaz; ancak, çocuklara özgü güvenlik tedbirleri uygulanabilir.

  • Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını doldurmamış olanların işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamaması veya davranışlarını yönlendirme yeteneğinin yeterince gelişmemiş olması hâlinde ceza sorumluluğu yoktur. Ancak bu kişiler hakkında çocuklara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur. İşlediği fiili algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin

varlığı hâlinde, bu kişiler hakkında suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde dokuz yıldan oniki yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde yedi yıldan dokuz yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer cezaların üçte ikisi indirilir v e bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası altı yıldan fazla olamaz.

  • Fiili işlediği sırada onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında suç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde ondört yıldan yirmi yıla; müebbet hapis cezasını gerektirdiği takdirde dokuz yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Diğer cezaların yarısı indirilir ve bu hâlde her fiil için verilecek hapis cezası sekiz yıldan fazla olamaz.

Akıl hastalığı

Madde 32 – (1) Akıl hastalığı nedeniyle, işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez. Ancak, bu kişiler hakkında güvenlik tedbirine hükmolu nur.

(2) Birinci fıkrada yazılı derecede olmamakla birlikte işlediği fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan kişiye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine yirmibeş yıl, müebbet hapis cezası yerine yirmi yıl hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek ceza, altıda birden fazla olmamak üzere indirilebilir. Mahkûm olunan ceza, süresi aynı olmak koşuluyla, kısmen veya tamamen, akıl hastalarına özgü güvenlik tedbiri olarak da uygulanabilir.

Sağır ve dilsizlik

Madde 33 – (1) Bu Kanunun, fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmamış olan çocuklara ilişkin hükümleri, onbeş yaşını doldurmamış olan sağır ve dilsizler hakkında; oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını doldurmamış olanlara ilişkin hükümleri, onbeş yaşını doldu rmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan sağır ve dilsizler hakkında; onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olanlara ilişkin hükümleri, onsekiz yaşını doldurmuş olup da yirmibir yaşını doldurmamış olan sağır ve dilsizler hakkında da uygulanır.

Geçici nedenler, alkol veya uyuşturucu madde etkisinde olma

Madde 34 – (1) Geçici bir nedenle ya da irade dışı alınan alkol veya uyuşturucu madde etkisiyle, işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez.

(2) İradî olarak alınan alkol veya uyuşturucu madde etkisinde suç işleyen kişi hakkında birinci fıkra hükmü uygulanmaz.

MEŞRU MÜDAFAA ŞARTLARI

  1. Meşru müdafaada bulunan kişinin kendisinin veya üçüncü bir kişinin şahıs veya malvarlığına karşı yönelmiş bir saldırı yahut hemen başlamak üzere olan bir saldırı bulunmalıdır
  2. Meşru müdafaa sırasında saldırı devam ediyor olmalıdır
  3. Saldırı hukuka aykırı olmalıdır
  4. Müdafaa, saldırıya karşı gerekli ölçüde olmalıdır
  5. Saldırganın kendisine veya malına zarar verilmiş olmalıdır
  6. Saldırı ciddi ve gerçek olmalıdır
  • AŞAĞIDAKİ KAVRAMLARI AÇIKLAYINIZ

fikri içtima ticaret karinesi

idari vesayet________________________________________________

İYİ ÇALIŞMALAR, BAŞARILAR.

mutlak butlan ( kesin hükümsüzlük) ispat yükü ( beyyine külfeti) (maliye teftiş 2005)

FİKRİ İÇTİMA: İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi, bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır. (5237) Ceza Kanununda 44. maddede yer verilmiştir. Burada ise tek bir fiil, birden fazla netice vardır.Oysa zincirleme suçta, birden çok fiil, fakat arttırılmış tek ceza söz konusudur. Fikri içtimada, fail işlemiş olduğu tek bir fiile birden fazla suç tipini ihlal etmektedir. Bu durumda faile tek ceza verilmektedir. Ağır cezayı gerektiren suçun cezası verilmektedir. Örneğin, bir kişi diğerini öldürmek için ateş ediyor, kişi yaralanıyor fakat seken kurşunla bir arabanın camını kırıyor veya bir kişi sopayla diğerine vuruyor fakat fırlayan sopa bir eşyaya zarar veriyor. Bu gibi durumlarda, tek bir fiil olduğu için, esasında birden çok ihlal olmasına rağmen en ağır suçun cezasının verilmesiyle yetinilmektedir. Buna karşın bir kişi diğerinin dükkanına giriyor. Dükkanını dağıtıyor adamı yaralıyor. Polis geliyor. Polislere saldırıyor. Bunlar tek bir fiil olmadığından, birden çok fili ve birden çok ihlal söz konudur ve bağımsız suçlar söz konusudur. Örneğin, bir kişi karşısındaki yumruk vuruyor, aynı zamanda yumrukla gözlüğü kırıyor. Burada da fikri içtima hükümlerine göre hareket etmek gerekiyor, kasten yaralama ve mala zarar verme suçları çerçevesinde.

TİCARET KARİNESİ :Bir tacirin borçlarının ticari olması asıldır.Şu kadar ki, hakiki şahıs olan bir tacir, muameleyi yaptığı anda bunun ticari işletmesiyle ilgili olmadığını diğer tarafa açıkça bildirdiği veya muamele, fiil veya işin ticari sayılmasına halin icabı müsait bulunmadığı takdirde borç adi sayılır.

İDARİ VESAYET: Anayasamızın 127.maddesinin 5.fıkrasında idarî vesayetten bahseden hüküm öngörülmüştür: Merkezi idare, mahalli idareler üzerinde, mahalli hizmetlerin idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi, kamu görevlerinde birliğin sağlanması, toplum yararının korunması ve mahalli ihtiyaçların gereği gibi karşılanması amacıyla, kanunda belirtilen esas ve usuller dairesinde idarî vesayet yetkisine sahiptir. Bu anayasal hükümde idarî vesayetin ne olduğu değil amacı ve kanuni niteliği vurgulanmıştır. Ayrıca hizmet yerinden yönetim kuruluşları üzerindeki vesayet Anayasada açıkça öngörülmemiştir, denetim yetkisinin kullanılacağı kanunlardan anlaşılmaktadır. İdare hukukunun temel ilkelerinden olan “İdarenin Bütünlüğü” ilkesinin uygulanabilmesi için iki kuruma ihtiyaç vardır: hiyerarşi ve idarî vesayet. Unutulmamalıdır ki idarenin bütünlüğü ve özellikle idarî vesayet üniter(tekçi) devletlerde söz konusudur MUTLAK BUTLAN :Hukuk Kurallarına Aykırılığa Bağlanan Yaptırımlar

Daha öncede belirttiğimiz gibi hukuk kurallarını diğer toplumsal davranış kurallarından ayıran en önemli özellik, aykırılık halinde devlet güçü ile desteklenmiş yaptırıma muhatap olunmasıdır. Hukuk kurallarının amaçları, düzenledikleri alanlar farklı olduğu gibi yaptırımlarda farklılık gösterir. Kamu hukuku alanındaki yaptırımlar ile özel hukuk alanındaki yaptırımların farklı olduğu gibi özel hukuk alanında da farklı yaptırımlar karşımıza çıkmaktadır. Ör Kamu Hukukunda idari hukuk dalında idari işlemim iptali, ceza hukukunda hapis ve para cezaları, devletler hukukunda savaş, mukabele.i bilmisil, diplomatik ilişkilerin kesilmesi Ambargo Kınama vb.

Medeni Hukuk (Özel Hukuk) Alanındaki yaptırımlar:

Hukuk Kurallarına Bağlanan Yaptırımlar

  1. Yokluk
  2. Geçersizlik
  3. Mutlak Butlan
  4. Kısmi Butlan
  5. İptal edilebilirlik / Nisbi Butlan
  6. Askıda Geçersizlik
  7. Askıda Geçerlilik 6.Sınırlı Etkisizlik

7.Tazminat

  1. Yokluk

Hukukun bir hukuki işlemin varolması için öngördüğü kurucu unsurlarında eksiklik söz konusu ise yokluk yaptırımından bahseder iz. Bir hukuki işlemin hukuk hayatında varolması için gerekli olan bu kurucu unsurlardan bir ya da birkaçının olmaması halinde, o işlem hukuk hayatında hiç yapılmamış yani doğmamış sayılır. Böyle bir işlemin geçerli olup olmadığı da tartışma dışıdır. Yokluk bu yönü ile medeni hukukta yani özel hukuktaki en ağır yaptırımdır.

Bir borç sözleşmesinin kurucu unsuru tarafların belirli bir hukuki sonucu doğurmaya yönelik karşılık ve birbirine uygun irade beyanlarıdır BK 1. Eğer taraflardan birinin irade beyanı yoksa böyle bir borç ilişkisi doğmaz. Mesela bir kişinin elini tutarak ona zorla bir ki ra sözleşmesinin imzalatılması halinde bir iradeden söz edilemez. Yine hukukumuza göre evlilik erkek ve kadın arasında olmasına izin verilen ve evlendirme memuru önünde yapılan bir hukuki işlemdir. Aynı cinsten kişiler arasında yapılan bir evlenme kurucu unsurunun olmaması sebebiyle yok hükmündedir. Yine yolda yürürken birinin bayılıp yer düşmesi ve bu sırada yanında bulunan başka birine çarpması sonucu onun yaralanması halinde de insan iradesine dayanan bir fiilin varlığından söz edilemeyeceği için BK 41 vd. maddeleri uyarınca haksız fiil sorumluluğu gündeme gelmeyecektir.

Yok hükmünde olan bir işlemin geçersizliğini sağlamak için bir dava açılmasına gerek olmadığı gibi böyle bir işlemden de bir hak yada yükümlülük doğmaz- Her ilgili her zaman hukuki bir işlemin yokluğunu ileri sürebilir. Bir hukuki işlem hukuk hayatında doğmamış ve sonuç doğurması mümkün olmadığı halde hakimden menfaati olan bu durumun (olumsuz tespiti) tespitini tespit davası yoluyla isteyebil ir. Yokluk ile mutlak butlan yaptırımları borçlar hukuku alanında sonuçları itibariyle aralarında fark yoksa da; bir hukuki işlemin hukuk hayatında hiç doğmadığını yok olduğunu ileri sürmek dürüstlük kuralına aykırı olmazken, bir hukuki işlemin butlanla batıl olduğunun ileri sürülmesi dürüstlük kuralına aykırı olabilir.

  1. Geçersizlik

Bir hukuki işlemin hukuk dünyasında varolup, ancak tarafların istediği sonuçları hukukun öngördüğü geçerlilik şartlarındaki eksiklik nedeniyle doğuramadığı duruma geçersizlik adı verilir. Bu haller kendi içinde mutlak ve kısmi butlan olarak ikiye ayrılır.

  1. Mutlak Butlan

Hukuk bazen öyle geçerlilik kuralları öngörmüştür ki bunların hukuki işlem yapılırken dikkate alınmaması halinde o hukuki işlem baştan itibaren; yani kurulduğu andan itibaren amaçlanan hukuki sonuçları kesin olarak doğurmaz; batıldır. Sonradan bu işlemin hukuka uygun hale getirilmesi mümkün değildir.

BK 20 I e göre bir sözleşmenin içeriği imkansız hukuka yada ahlaka aykırı olursa o sözleşme batıldır hukuki bir hüküm doğurma z. Bu halde bir sözleşme doğmuştur çünkü kanunun temel kurucu unsur olarak aradığı tarafların bir birine uygun iradesi BK 1 md uyarınca var olmakla berabe r böyle bir sözleşmenin hukuk hayatında sonuç doğurması için gerekli geçerlilik şartlarında eksiklik vardır. MK 15 e göre ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin yaptığı hukuki işlemler hukuki bir sonuç doğurmaz mutlak butlanla batıldır. Taşınmaz satım sözleşmesi resmi şekilde yapılmak zorundadır, resmi şekilde yapılmayan taşınmaz satım sözleşmesi mutlak butlanla batıldır.

Mutlak butlan halinde hukuki işlem baştan itibaren geçersiz bir işlem olup zaman içinde geçerlilik kazanamayacağı gibi hukuki sonuç da doğurmaz. Mutlak butlan tarafların icazeti ile, edimlerin ifasıyla hukuka aykırılığın sonradan ortadan kalkmasıyla da sağlık kazanamaz. Taraflar mutlak butlan ile yaptırıma bağlanan işlemi tekrar geçerli şekilde yaparak istedikleri hukuki sonuca ulaşabilirler. Kamu yararı nedeniyle öngörülmüş olan mutlak butlan yaptırımını hakim, taraflar ileri sürmese de resen nazara almak zorundadır.Mutlak butlan her menfaati olan

tarafından herkese karşı ileri sürülebilir. Kural olarak mutlak butlanı ileri sürmek bir zaman aşımına da bağlanmamıştır. Hatta batıl bir hukuki işlemden hukuki menfaati zarar gören 3. kişilerde mutlak butlanı ileri sürebilir. Mutlak butlanın ileri sürülmesi borçlar hukuku alanında hakkın kötüye kullanılması olduğu hallerde, butlanı ileri süren korunmaz. Taşınmaz satımında şekil eksikliğinin ileri sürüldüğü hallerde durum böyledir. Mutlak butlanla yokluk yaptırımı arasında hukuki sonuçları açısından pek fark olmamakla beraber, Aile Hukukunda ve Miras Hukukunda mutlak butlan ile yokluk yaptırımı arasında fark vardır. Mutlak Butlanla geçersiz olan evlenmeler, hakim kararı ile ortadan kaldırılıncaya kadar geçerli bir evliliğin doğurduğu hükümleri doğurur. Hakim kararı ile evlilik geçersiz sayılsa dahi o ana kadar ortaya çıkan hukuki sonuçlar saklı tutul ur. MK 145 sayılan sebeplerden birinin varlığı halinde evlenme mutlak butlan ile batıldır. Ör evlenme sırasında eşlerden biri evl i ise ikinci evlilik mutlak butlanla batıldır,yada eşler arasında evlenme engeli olacak derecede hısımlığın bulunması halinde de evlenme mutlak butlanla batıldır. Ancak MK 156 hükmüne göre bu batıl evlilik hakim kararı ile sona erer ve sona erinceye kadar geçerli bir evliliğin bütün sonuçlarını doğurur.

Yine MK 557 ve 558 md. Ölüme bağlı tasarrufların iptalini ve dava hakkını düzenlemiştir. Buna göre batıl bir ölüme bağlı tasarrufun hüküm doğurması ancak bu konudaki bir mahkeme kararıyla olur.

Buna karşılık yok hükmündeki evlilikler baştan itibaren bir hüküm doğurmazlar ve hakimin bu konuda bir kararına da butlan halinde olduğu gi bi gerek yoktur (İlgilinin menfi tespit davası hakkı saklıdır).

Batıl bir hukuki işlemin baştan itibaren kesin geçersiz olduğunu yukarıda belirttik; ancak tarafların amaçlarına uygun başka bir hukuki işlemin şartları batıl işlemin içinde mevcutsa ve taraflar yaptıkları işlemin batıl olduğunu bilselerdi bu hukuki işlemi yapacaklardı ise, batıl olan hukuki sözleşmenin geçerlilik şartlarını taşıyan hukuki ilişkiye dönüştürülmesi ve böylece hukuk hayatında sonuç doğurması kabul edilmiştir. Noter senedi ile yapıldığı için mutlak olarak batıl olan taşınmaz satış sözleşmesinin satış vaadi sözleşmesine uyarlanması (tahvili = conversion) bu kuruma örnek gösterilebilir. Yine MK 545 md miras sözleşmesinin geçerli olması için resmi vasiyetname şeklinde düzenlenmesini şart koşmuştur. Buna uyulmadan miras bırakan el yazısıyla bir miras sözleşmesi yapsa bu batıldır ve hüküm doğurmaz. Ancak böyle bi r sözleşme uyarlama ile yazılı vasiyetname olarak geçerli kabul edilmektedir. Alman Medeni Kanunu BGB § 140 tahvil çevir uyarlama hususunu açıkça düzenlerken Medeni Kanun ve BK bu konuda bir düzenleme içermemektedirler.

Çevirmenin Şartları olarak genelde şu üç unsur karşımıza çıkmaktadır: 1 Batıl bir hukuki işlem olmalıdır. 2. Batıl olan hukuki işlem uyarlanacağı hukuki işlemin maddi ve şekli şartlarını içermelidir. 3. Batıl işlem taraf yada taraflarının, yaptıkları hukuki işlemin batıl olduğunu bilselerdi, o işlemin uyarlanacağı hukuki işlemi yapma yönünde iradelerinin olacağı kabul edilebilmelidir.

  1. Kısmi Butlan

Bazı durumlarda bir hukuki işlemin bazı kısımları butlan yaptırımına tabii olmakta geri kalan kısmı ise geçerli olarak hukuki sonuç doğurabilmektedir. Tabii bunun olabilmesi için söz konusu hukuki işlem batıl olan kısmı çıkarıldıktan sonra dahi bir hukuki işlem olarak varlığını sürdürecek şartlara haiz olmalıdır.

BK 20 II bu hususu düzenlemiştir. Buna göre sakatlık sadece sözleşmenin bir kısmına aitse bu kısım butlana tabii olup tarafları bağlamaz ve hukuki sonuç doğurmazken, diğer kısımları geçerli olabilir, eğer taraflar bu geçersiz olan kısmı olmadan da sözleşmeyi yapmayı kabul ederlerse. Eğer sözleşmenin bu hali ile taraflarca kabulü mümkün değilse sözleşme kısmen değil tamamen batıl olur. Yani taraflardan birinin menfaati sözleşmeyi batıl kısmı olmadan kabul etmeyi engelliyorsa kanun ona tüm sözleşme ile bağlı olmama imkanını tanımıştır. Ör. Bir faizli ödünç para verme sözleşmesinde faiz oranı aşırı olarak belirlenmişse bu faiz oranı hükmü geçersiz olmasına rağmen, ödünç para verme sözleşmesi geçerli olarak hüküm ifade edebilir, eğer ödünç veren sözleşmeyi bu hali ile yapmayı kabul ettiği anlaşılıyorsa. BK 20 II amacı kısmi butlandan zarar gören tarafı korumaktır. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi tarafları 5 Katlı bir inşaat yapımında anlaşsalar ancak imar mevzuatı sadece

  • kata izin verse, tarafların iradeleri bu yönde olmak kaydı ile sözleşme 4 ve 5 katları içeren kısmı için kısmen batıl olup diğer 3 katı için geçerli bir sözleşmenin hüküm ve sonuçlarını doğurabilecektir. İthali Kota ile sınırlanmış bir malın ithalini öngören bir sözleşme halinde, sözleşme kotayı aşan kısmı için batıl olarak geçersiz, geri kalan kısmı ise geçerli olacaktır. Eğer taraflar, kısmı butlana tabii kısım olmaksızın sözleşme bu haliyle yapmayı kabul edeceklerse. Aksi halde sözleşme tümü ile batıl olacaktır.
  • İptal edilebilirlik / Nisbi Butlan

Bir hukuki işlem sakatlık ve eksikliklere rağmen baştan itibaren geçersiz olmayıp tarafların iradesi yönünde sonuçlar doğuruyorsa Medeni Hukuk alanında nisbi butlandan söz ederiz. Bu halde hukuki işlemin ortadan kaldırılması için ilgililerin nisbi butlanı ileri sürmesi gerekecektir, bu konudaki hakim kararına kadar sonuç doğuracak ancak baştan itibaren geçerli olacak şekilde ortadan kalkacaktır. MK 148, 149, 150, 151 maddeleri nisbi butlan hallerini düzenlemiştir. Bu hallerde evlilik iptal davası açılarak sona erdirilebilir (6 ay ve 5 yıllık süreler içinde).

  • ayırt etme gücünden evlenme sırasında   geçici yoksunluk
  • evleneceği kişide, önemli bir özelliğinde    hata ya da evlenmede hata
  • Aldatma
  • Korkutma

Hallerinde evlilik nisbi butlan sebebiyle iptal davası açarak sona erdirilebilir. Mutlak butlanda olduğu gibi evlilik hakim kararıyla sona erer ve o ana kadar geçerli bir evliliğin sonuçlarını doğurur.

Aile hukukundaki bu düzenleme ile nisbi butlan ileri sürme hakkı belirli kişiler                         için           tanındığından     nisbi                                butlanı           sadece         onlar                                ileri          sürebilir. MK     148,

149, 150 ve 151                  md eşlerin nisbi butlanı ileri sürebilecekleri düzenlenmiştir. Ör.                  Bir erkeğin sevdiği kızı,         eğer benimle            evl enmezsen seni    ve

aileni aleme rezil ederim diyip sevdiği kızla onu korkutarak evlense. Bu evliliğin nisbi butlanla batıl olmasını ancak kızın kendisi isteyebilir, ne annesi ne babası nede başka bir aile ferdinin nisbi butlan davasını açmaya hakkı yoktur.

  1. Askıda Geçersizlik

Bu tür hukuki işlemler geçerlilik koşullarındaki eksiklikler nedeniyle aleyhine sonuç doğuracak taraf için baştan itibaren bağlayıcı olmayıp hüküm doğurmazlar, ancak bu askıdaki geçersizlik durumu kanunun öngördüğü sürede, kanunun öngördüğü kişi tarafından ileri sürülmezs e hukuki işlem baştan itibaren geçerli yapılmış şekilde taraflar için sonuç doğurur. Eğer kanunu lehine iptal hakkı tanıdığı taraf bu hakkı kullanırsa hukuki işlem baştan itibaren her iki taraf için geçersiz hale gelir.

Örnek olarak MK 451 md göre ayırt etme gücüne sahip vesayet altındaki kişi vasinin izni yada onaması olmadan yaptığı işlemler, onanıncaya veya diğer tarafın belirlediği ya da başvurusu ile hakimin belirlediği sürede askıda geçersizdir. Yani vesayet altındaki kişi bu işlemle onanmasına kadar bağlı değildir. Belirtilen sürede kanuni teslimcisi onamazsa diğer tarafta sözleşme ile bağlı olmaktan kurtulur. Tek taraflı bir irade beyanı ile kullanılan bu iptal hakkı için dava açılmasına gerek yoktur. MK 118 II e göre nişanlanma yasal temsilcilerin rızası olmadıkça küçüğü ve kısıtlıyı bağlamaz.

BK 21 ila 31 maddelerde sözleşmelerde iradeyi sakatlayan haller ve sonuçları düzenlenmiştir. Bu hallerde, gabin, hata, hile veya ikrah (korkutma) hallerinde kanunun lehine iptal hakkı tanıdığı taraf bu konudaki iradesini belirtinceye kadar yada kanunun öngördüğü süre geçinceye kadar sözleşme ile bağlı değildir kendisi için bir sonuç doğurmaz. Ör. gabin durumunda, yani edimler arası aşırı oransızlık bulunması halinde, aleyhine edim yükümü aşırı olan kişi bir yıl içinde bu sözleşmeyi iptal etmezse sözleşme baştan itibaren geçerli olarak iki taraf için sonuç doğurur. Eğer bu sürede sözleşmeyi iptal ederse her iki taraf için sözleşme baştan itibaren geçersiz olur.

  1. Askıda Geçerlilik

Yukarıda Nisbi Butlan halinde olduğu gibi, hukuki işlem sakat doğmuş olmakla beraber iptal edilinceye kadar geçerli bir hukuki işlemmiş gibi sonuçlarını doğurmaya devam eder. BK 235 III bağışlamanın sulh mahkemesince iptaline kadar bağışlama geçerli bir bağışlamanın sonuçlarını doğurur, BK 515 e göre ölünceye kadar bakma sözleşmesinin mahkeme kararıyla feshinde durumunda da durum böyledir.

6.Sınırlı Etkisizlik

Bu durumda hukuk hayatında doğmuş olan bir hukuki işlem sakatlık ve eksikliklere rağmen ilgili taraflar için hüküm doğurur. Ancak tarafların arasında hüküm doğuran bu ilişkinin geçerliliği bazı hallerde üçüncü kişilere karşı ileri sürülemez. MK 766 maddesine göre bir taşınırın mülkiyetini nakleden kimse bir hukuki ilişkiye dayanarak o şeyin zilliyetliğini kendinde alıkoyarsa ve bu işlem üçüncü kişile ri zarara sokmak veya taşınır rehni kurallarından kurtulmak için yapılırsa mülkiyetin hükmen nakli üçüncü kişiler için sonuç doğurmaz. Ör. A arabasını B ye satsa ama teslim etmeyip aralarındaki kira aktine dayanarak kullansa ve A nın alacaklıları haciz için geldiğinde, malik B gözükse de A nın bu iddiası MK 766 hükmü karşısında alacaklılara karşı geçerli olmayacaktır.

BK 165 e göre alacaklı alacak hakkını üçüncü bir kişiye devretmesi halinde borçlunun rızasını alması gerekmez, ancak temlik işleminin borçluya karşı hüküm doğurması için ona haber verilmesi şarttır, aksi taktirde iyiniyetli borçlunun alacaklıya yaptığı ödeme geçerlidir ve borçlu borcundan kurtulur.

7.Tazminat

Medeni Hukuk alanında karşımıza çok sık olarak çıkan genelde diğer yaptırım türleri ile bir arada bulunan bir yaptırımdır. Bir fiil yada bir hukuki işlemin hukuka aykırılı sebebiyle zarara uğranılması halinde zarar uğrayan kişi diğer taraftan yani hukuka aykırı olarak bir hukuki işlem veya fiile kendisine zarar verenden yada kanunen sorumlu olandan zararının tazminini isteyebilir.

Sözleşmeye aykırılık, haksız fiil halleri bunlara örnek gösterilebilir. MK 24 vd. maddelerine köre kişilik hakları hukuka aykırı olarak ihlal edilen kişi MK 25 md sayılan davaların yanında BK 41 vd. maddeleri uyarınca maddi ve manevi tazminat talep edebilir.

Maddi zarar kişinin malvarlığında istemeden yaşadığı kayıplardır. Manevi zarar ise kişinin kişilik değerlerinin ihlali sonucunda yaşadığı malvarlığı kaybı olarak nitelendirilemeyecek olan manevi değer kayıplarıdır, ki bunlar acı, elem, onur kırılması utanç duyulması beden ve ruh sağlığının kısa uzun süreli ya da daimi bozulması halleri şeklinde karşımıza çıkabilirler.

İspat yükü (beyyine külfeti)

beyyine : bir olayın veya işlemin doğruluğunu ortaya koyabilmek için hakimi iknaya yönelik yöntem veya her türlü vasıta ; delil, şahit beyyine külfeti:mahkemede bir beyan ve iddiayı kanıtlama yükümlülüğü

  • AŞAĞIDA BELİRTİLEN HUKUKİ DURUM VE OLAYLARI TARTIŞINIZ (MALİYE TEFTİŞ 2005)

Yolda yürüyen A’nın başına kiremit düşmüştür ve yaralanmıştır, A ödediği tedavi masraflarını B’den talep etmiştir.

Bilindiği üzere, yapı eseri malikinin sorumluluğu Borçlar Kanunun 58 nci maddesinin birinci fıkrasında ifadesini bulan ve kusura dayanmayan bir sorumluluktur. ( Madde 58 – Bir bina veya imal olunan herhangi bir şeyin maliki, o şeyin fena yapılmasından yahut muhafazadaki kusurundan dolayı mesul olur.)

Kanun Koyucunun, Borçlar Kanununun 58 nci maddesinde öngördüğü hükmün amacı, bozuk yapılan bir yapı eserinden zarar görenleri n, onlara mümkün olduğu kadar dolaysız bir tazmin imkanı sağlamak suretiyle korumaktır. BK. 58 Md. gereğince sorumlu tutulabilecek malik, gerçek kişi veya özel hukuk yada kamu hukuku tüzel kişisi olabilir..

Bu kusurun türünde, tesis veya inşaadaki bozukluk yada bakım eksikliği malikin bir kusurundan ileri gelmese de, o yine sorumlu tutulacaktır. Bundan çıkan pratik sonuçlar şunlardır.

Malikin yapıdaki eksikliğe sebep olan özensizliği kusur derecesini bulmasa dahi malik yine sorumlu olacaktır.

Malik temyiz kudretine sahip olmasa bile yine sorumlu tutulacaktır.

Yapıdaki bozukluk veya bakım eksikliği, umulmayan bir halden ileri gelmiş olsa da malik sorumludur.

Yapıdaki eksiklik üçüncü bir kişinin (örneğin müteahhitin, mimarın yada başka bir kişinin) eyleminden ileri gelmiş olsa ve malik onu seçmekte ve ona gözetimde gerekli özeni göstermiş olsa bile, yine sorumlu tutulacaktır.

Bina veya yapı eseri malikinin sorumluluğunu bazı yasalar ve mahkeme içtihatları “tehlike” esasına dayandırmaktadır ve özellikle günümüzde büyük binaların ve başka yapıların, bunlarda kullanılan makinaların (asansör, fabrikalarda sabit makinalar gibi) ve çok sayıda insanın içlerinde toplanmasının (sinemalar, spor ve toplantı salonları, stadyumlar olduğu gibi) bunları tehlikeli kıldığını ileri sürmektedir. Tehlike esasından başka, binalardan yararlananın bunların sebep olduğu zarara katlanma düşüncesi ve bina maliklerinin parasal bakımdan güçlü oldukları, bu yüzden zararı kısmen veya tamamen onlara yüklemenin hakkaniyete uygun olacağı gerekçesi de, buna malikinin sorumluluğunu haklı kılmak için ortaya atılmıştır.

Söz konusu sorumluluğun olusorumlu şartlan ise şunlardır :

  1. Malik olma şartı,
  2. Bir bina veya yapı eserinin varlığı,
  3. Bina veya başka yapı eserinin yapılmasındaki bozukluktan veya bakımındaki bir eksiklikten bir zararın doğmuş olması (zararın maddi manevi, eşya veya kişiye ilişkin olması gerekir. Yapılışındaki bozukluk, inşaatın fena yapılması, inşaat zamanında benzer işler için başvurulan teknik kurallara uyulmamış olmasını ifade eder. Bakımsızlık veya muhafaza noksanı ise, inşaatın kullanılmaya elverişli ve tehlikeleri önleyecek tarzda .muhafaza edilmemesi anlamındadır. Ayrıca zararla yapılmış veya bakım eksikliği arasındaki uygun illiyet bağı olmalıdır).

Yapı eseri malikinin sorumluluğu için öngörülen olumsuz şart ise; zararla yapı ve bakım eksikliği arasındaki illiyet bağının mücbir sebep, zarar görenin kendi kusuru veya üçüncü kişinin kusuru tarafından kesilmemiş olması gerekliliğidir.

Bu olayda A, B’den yapı eseri malikinin kusursuz sorumluluğuna dayanarak tedavi masraflarını ve bunun yanında şartları gerçekleşmiş ise manevi tazminat ve ayrıca yaralanmasından ötürü çalışma gücünün kaybı veya çalışamamasından ötürü de tazminat talep edebilecektir.

Tacir K, Y isimli şahsa 100 adet palmiye ağacı temin edeceğini taahhüt etmiştir.Ancak daha sonra yaptığı araştırmada piyasada bu miktarda ağaç bulamamış ve taahhüdünü yerine getirememiştir.

BORÇLARIN İFA EDİLMEMESİ KAVRAMI

Öncelikle belirtmek gerekir ki kavramı ifade etmek için kullanılan deyimde doktrinde bir birlik bulunmamaktadır. Doktrinde çoğunluk, “Borçların İfa Edilmemesi” deyimini kullanmaktadır. Bunun dışında, “Borç İlişkilerinin İfa Edilmemesi, “Borcun İfa Edilmemesi”, “Borçların İfa Edil(e)memesi: İfa Engelleri”, “İfa Etmeme (Borca Aykırılık Halleri), “Borca Aykırılık” ve “Borçların Ödenmemesi” deyimleri de kavramı ifade etmek için kullanılmaktadır.

Biz çoğunluğun kullandığı “Borçların İfa Edilmemesi” deyimini esas alarak çalışmamızda kullanacağız.

Borçların ödenmesine, hukuk dilinde “ifa” denilmektedir. İfa, borçlunun yüklendiği edimi, belirlenen zamanda, yerde ve tarafların sözleşme ile kararlaştırdıkları şekilde yerine getirmesi demektir.

Kaynağı ne olursa olsun her borç ilişkisinde temel kural, borçlunun borcunu zamanında, gereği gibi tam ve eksiksiz i fa etmesi, bir ifa imkansızlığına kusurlu davranışları ile yol açmamasıdır.

Gensoruiş anlamı ile borçların ifa edilmemesi, bu temel kuralı bozan ve sarsan her ihtimali kapsar.Borcun ifa edilmemesi aynı zamand a, alacak hakkının ihlalini ifade eder. Kısaca denilebilir ki, “ifa etmeme”, “borca aykırılık” ve “alacak hakkının ihlali” deyimleri çok defa aynı hukuki durumu ifade etmektedir.[

Borçların ifa edilmemesi, borçların hiç ifa edilmemiş olmasının yanında borçların gereği gibi ifa edilmemiş olmasını da kapsamaktadır. Borçların hiç ifa edilmemiş olması halinde ya borçların ifası mümkün olduğu halde ifa edilmemiştir ya da borçların konusu imkansızlaşmıştır.

Doktrinde, borçların ifa edilmemesi için, “ifa engeli” deyiminin kullanıldığına da rastlanmaktadır. Kaynağını Alman hukuk doktrinindeki “İfa engelleri = Erfüllungshindernisse” kavramında bulan bu görüşe göre, “geçerli olarak oluşmuş ve ifayla amacına ulaşarak sona ermeye yönelmiş bir borç ilişkisi her zaman ifayla ya da ifa yerini tutan olgularla (takasla veya üçüncü kişiye tevdiyle) amacına ulaşarak son bulmaz. Çoğu zaman, ifa sürecinde, ifanın (borç ilişkisinin amacının) gerçekleşmesini engelleyen hesaba katılmamış aksilikler çıkar ortaya. Edim programından sapmalarla karşılaşılır. İfa yolunda plan dışı engeller belirir. Borçlu, edimini eksiksiz, düzgün, zamanında ve yerinde gerçekleştirmez veya gerçekleştiremez duruma düşer. Öte yandan, alacaklı da verilen söze (borca) uygun edimi kabullenmeyebili r ya da kabullenemez duruma düşebilir. Nihayet, koşulların sonradan umulmadık bir biçimde değişmesi yüzünden, ifa, borçluya yüklenemeyecek ölçüde güçleşebilir ya da alacaklı için tüm anlamını yitirebilir. İşte bütün bu komplikasyonlara ifa engeli denir.”

Bu görüşe göre, sözleşmeye aykırılıktan bahsedilemez. Çünkü, borçlunun elinde olmayan nedenlerle ifa imkansızlığına veya aşırı ifa güçlüğüne düşmesinde ya da alacaklı temerrüdüyle karşılaşmasında herhangi bir sözleşmeye aykırılıktan (ihlalden) söz edilemez.

Yazara göre, “yasanın ifa engellerine ilişkin kuralları günümüzde geçerli kitlesel sınai üretimin değil de yüzyıl öncesinde geçerli küçük çapta bireysel tarım üretiminin koşullarına göre biçimlenmiştir. Bu nedenle, yasanın ifa engelleri alanındaki avadanlığı da kullanışsız ve elverişsizdir. Günümüz nlarına doyurucu yanıtlar getirmez.

Borçların ifa edilmemesi, nedenleri yönünden şöyle bir ayrıma tabi tutulabilir: a) Borçlanılan edimin yerine getirilmemesinin sebebi, bu konuda karşılaşılan imkansızlık olabilir. Borçlu, edimi imkansız olduğu için yapamamaktadır; yapmaya muktedir bulunmamaktadır. b) Edimin yerine getirilmesi mümkündür ama, borçlu bunu zamanında yapamamaktadır veya yapmamaktadır.

Borcun ifa edilmemiş olması, borcun konusunu teşkil eden edimin imkansız olmasına dayanıyorsa burada yine iki ihtimalle karşılaşılmaktadır:

  1. Edim daha borç ilişiğinin kurulduğu zaman objektif bakımdan imkansızdır. Bu halde borç ilişkisi esasen meydana gelmemiştir. Öyleyse ortada borçlanılan bir edim de yoktur. Bu sebeple yerine getirilmemiş bir borçtan veya bir sözleşmenin ihlalinden bahsetmek mümkün olmayacaktır.

Bu sebeple, edimin, daha borç ilişkisinin kuruluşu esnasında objektif bakımdan imkansız olması halini, borcun ifa edilmemesi bahsinin dışında tutmak gerekmektedir.

  1. Buna karşılık, borcun ifa edilmemesi olgusunun sebebini teşkil eden imkansızlık borç ilişkisinin kurulmasından sonra meydana gelmişse gerçekten ifa edilmemiş bir borç vardır. Bu durum da borçlunun sorumlu olduğu imkansızlık ve borçlunun sorumlu olmadığı imkansızlık şeklinde bir ayrım yapılarak incelenebilir.

Borcun ifa edilmesi mümkün iken borçlunun çeşitli sebeplerle bunu yerine getirmemesi veya getirememesi hali yine borçların ifa edilmemesi hali teşkil eder. Bu durumda kanunun temerrüt hükümleri uygulama alanı bulacaktır.

Borçların ifa edilmemesi kavramını bu şekilde genel olarak inceledikten sonra, öncelikle imkansızlık kavramını ve türlerini, daha sonra borçlunun sorumlu olduğu imkansızlık halini inceleyeceğiz.

İMKANSIZLIK KAVRAMI VE TÜRLERİ A – Genel Olarak

Borçlar Kanunu’nun 20. maddesine göre, konusu imkansız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür. Buna karşılık, Borçlar Kanunu m.117’ye göre, edimin, sözleşmenin kuruluşundan sonra, borçlunun sorumlu olmadığı bir durum sonucu imkansızlaşması, borç ilişkisini sona erdirir. Her iki madde ve bunun yanında borçlunun sorumlu olduğu imkansızlıktan bahseden Borçlar Kanunu’nun 96. maddesi vd. imkansızlıktan söz etmekle beraber, bundan ne anlaşılması gerektiği hususunda bir ipucu vermemektedirler. Bu sebeple öncelikle ifa imkansızlığı kavramının incelenmesi gerekmektedir.

Bir görüşe göre ifa imkansızlığı, mevcut bir borcun ifasının cebri icra yolu ile elde edil emeyecek duruma girmesidir. Yine bu görüşe göre bu husus, dürüstlük kuralı ışığında alacaklının durumu böyle değerlendirmekte hakkı olup olmadığı incelenerek saptanmalıdır.

Bir başka görüş ise ifa imkansızlığını yine alacaklı açısından incelemekte, ama yukarıdaki görüş gibi mevcut bir borcun ifasının alacaklı tarafından cebri icra yoluyla elde edilebilip edilemeyeceğini değil, alacaklının etki alanında amacın ifa dışı yoldan gerçekleşmesi veya ortadan kalkmasını incelemektedir.

Buna karşın doktrinde çoğunluk görüş, imkansızlığı alacaklı açısından değil borçlu açısından ele almaktadır. Yani borçlu tarafından ifa edilemeyen ya da ifa edilemez hale gelen bir edim imkansızdır. Yoksa alacaklının bu edimi cebri icra yoluyla elde edip edemeyeceğine bakılmaz. İlk görüş ile doktrindeki çoğunluk görüşü arasındaki pratik fark Oğuzman tarafından şöyle ifade edilmektedir; iş görme edimi borçlusunun işi göremeyecek duruma düşmemesine rağmen edimi ifa etmeyeceğini açıkça ortaya koyduğu durumlarda görülür. Hukukumuzda kişiye zorla iş yaptırmak mümkün olmadığından, yukarıda belirttiğimiz ilk görüşe göre alacaklı, edimi imkansızlaşmış sayarak derhal Borçlar K anunu m.96 uyarınca tazminat isteyebilecek; çoğunluk görüşüne göre ise, borçlu temerrüdünün şartlarının gerçekleşmesi aranacak ve bu hükümlere göre talepler ileri sürülebilecektir.

Bu söylenenlerden sonra genel olarak denilebilir ki, ifa edilemeyen ve ifa edilemez hale gelen bir edim imkansızdır. O halde bir edimin ne zaman ifa edilemez olduğu veya ifa edilemez hale geldiği sunun cevabının verilmesi gerekmektedir. Bu ya cevap veren görüşler iki an a grupta toplanabilir: 1 – İmkansızlık mantıki (felsefi) bir kavramdır; 2 – İmkansızlık hukuki bir kavramdır.

İmkansızlığın mantıki bir kavram olduğunu ileri süren görüşe göre, mantık kurallarının bir edimin yerine getirilmesini mümkün görmediği hallerde imkansızlıktan bahsedilir. Başka bir deyişle, mantığın imkansız saydığı hususları, hukuk da imkansız kabul eder.

İmkansızlığın hukuki bir kavram olduğunu ileri süren görüşe göre ise, hukuki imkansızlık borçludan edimini yerine getirmesinin beklenemeyeceği her haldir. Başka bir deyişle, borçlunun sadece mantık kurallarına göre ifa edemeyeceği hallerde değil, aynı zamanda, edimin çok tehlikeli ya da çok masraflı olması halinde de hukuki anlamda imkansızlık söz konusu olur.

Dural’a göre, sonuç olarak, imkansızlığı fiili ve pratik imkansızlığı da içine alacak şekilde mantıki anlamda kabul etmek gerekir. Hukuka ve ahlaka aykırı edimlere ise imkansızlık hükümleri değil Borçlar Kanunu m.20 uygulanmalıdır.

İmkansızlık Türleri

  • Başlangıçtaki İmkansızlık – Sonraki İmkansızlık

Borçlunun edimi, sözleşme kurulurken zaten imkansız idiyse, ya da ifa zamanında mümkün olmayacağı açık olarak belli ise, imkansızlık başlangıçtaki imkansızlıktır. Aksine, sözleşme kurulduğu zaman edim mümkün, fakat kuruluştan sonra imkansızlaşmışsa, sonraki imkansızlık söz konusu olur.

  • Objektif İmkansızlık – Sübjektif İmkansızlık

Objektif imkansızlık, yalnız akdin tarafları bakımından değil, onların yerine kim geçerse geçsin herkes için aynı sonucu doğuran imkansızlıktır. Sübjektif imkansızlık ise sadece akdin tarafları veya taraflardan yalnız biri yönünden mevcut olan imkansızlıktır.[32]

Fakat bu kavramlar konusunda doktrinde bir birlik bulunmadığını da belirtmek gerekmektedir. Bir kısım yazarlar bu ayırımı kab ul etmemekte ve imkansızlığın sadece objektif olacağını, sübjektif imkansızlık halinin ise ya geçici bir durum olacağını ya da aşırı güçlük teşkil edeceğini belirtmektedir.

  • Tam İmkansızlık – Kısmi İmkansızlık

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Kısmi ya da tam imkansızlık edimin tamamen ya da kısmen imkansızlaşması halinde ortaya çıkar. Eğer edim tam olarak ifa edilemiyor ise, imkansızlık tamdır. Buna karşılık edimin belirli bir kısmı ifa edilemiyorsa kısmi imkansızlıktan bahsedilir.

  • Devamlı İmkansızlık – Geçici İmkansızlık

İfa müddeti içinde ortaya çıkan engeller, edimin sonradan ifa edilebilmesi imkanını tamamen ortadan kaldırıyorlarsa devamlı imkansızlıktan bahsedilir. Buna karşılık engel devamlı değil ve ortadan kalktığı zaman edimin ifası mümkün oluyorsa geçici imkansızlıktan bahsedilir.

  • Borçlunun sorumlu Olduğu İmkansızlık – Borçlunun sorumlu Olmadığı İmkansızlık

Doktrinde hakim olan görüşe göre, borçlu imkansızlığa kast ya da ihmali ile sebep olursa, sözleşmenin ihlalinden sorumlu olur. Bunun sonucu ise onun tazminat ödemesidir. Diğer bir deyişle borçlu ancak, mücbir sebep ya da fevkalade hal sonucu çıkan                                                                           imkansızlıktan                                                                           sorumlu                                                                           olmaz.                                                                           Bu

görüş, borçlunun sorumlu olup olmamasını onun kusurunun bulunup bulunmamasına göre tespit etmektedir.

Dural’a göre ise yukarıdaki görüşe katılmak mümkün değildir. Borçlunun borçtan kurtulması ya da tazminat borcu altına girmesi için ölçü olarak fevkalade hal veya mücbir sebep alınamaz. Burada ölçü, her ne sebeple olursa olsun borçlunun sorumlu tutulabilip tutulamayacağıdır. Bu ise, mücbir sebep ve fevkalade halini de içine alan daha gensoruiş bir kavramdır.

BORÇLUNUN SORUMLU OLDUĞU İMKANSIZLIK

A – Genel Olarak

Borçlar Kanunu m.96’da “alacaklı hakkını kısmen veya tamamen alamamışsa, borçlunun kendisine                                                                           hiçbir                                                                           kusur                                                                           atfedilemeyeceğini

ispatlamadıkça, bundan doğan zararı ödeyeceği”, temel kural olarak ifade edilmiş bulunmaktadır.

Bu kuralın asıl anlamı borçlanılan edimin, borçlunun kusuru dolayısıyla imkansızlaşması ve bu yüzden ifa edilmemesi yahut eksik ifa edilmesidir. İfa imkansızlığından borçlunun sorumluluğu prensip itibariyle kusuruna bağlıdır. Fakat, kanun borçlu aleyhine bir kusur karinesi kabul etmiştir. Ancak borçlu kusursuzluğunu ispat ederek karineyi çürütürse, sorumluluk için gerekli kusur şartının bulunmadığı ve imkansızlıktan borçlunun sorumlu olmadığı anlaşılır.

Serozan’a göre ise, borçlunun sonraki ifa imkansızlığından ötürü sorumluluğu gerçek anlamda bir kusur sorumluluğu değildir, çok daha gensoruiş boyutlu ağır bir sorumluluktur. Çünkü kanun kusursuzluğu ispat yükünü borçluya yüklemiştir. Bu sebeple, borçlu aleyhine kusur karinesi, onun aynı zamanda yardımcılarının zarar verici eylemlerinden ötürü kusursuz olarak ve on yıllık zamanaşımı süresi boyunca sorumlu tutulması ile birlikte, alacaklı için sözleşme sorumluluğunu haksız fiil sorumluluğundan daha avantajlı kılan başlıca etmenlerdendir.

Sonraki ifa imkansızlığının hukuki sonucu, borçlunun ifa imkansızlığı yüzünden oluşmuş tüm zararı gidermek zorunda olmasıdır.

B – sorumluluğun Şartları

  • Edimin imkansız olması

İmkansızlık ile ilgili yukarıda açıklamalar yapmıştık. Yukarıda değinmediğimiz bir hususa burada değinmekte fayda bulunmaktadır. Bu konu da parça borçları – çeşit borçları konusudur. Bu çeşit borçların ediminin ifasının imkansız hale gelmesi bazı özellikler taşımakta mıdır?

Parça borçlarında imkansızlık halinin objektif ve sübjektif bakımdan daima gerçekleşebildiği kabul edildiği halde, çeşit borçlarında imkansızlık kural olarak kabul edilmemektedir (gensoruus non perit kuralı). Çeşit mevcut oldukça, borcun ifası da mümkün sayılır.

İfanın imkansızlaşması ile ifanın güçleşmesi halleri birbirinden dikkatle ayrılmalıdır. Bu güçlük, çeşit borçlusunun sözleşmenin ifası anında tahmin ettiğinden daha büyük olsa da, onu borçtan kurtaramaz.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 24/02/1970 tarihli kararında fiyat artışı nedeniyle imkansızlığı reddetmiştir. Karara göre:

“Gerçekleşmesi özel hüküm uyarınca herhangi bir şekle bağlı olsun veya olmasın kamu tüzel kişiliği ile yapılan sözleşme tarafları bağlar ve bu sözleşme ile yükümlenilen hak ve borçların sözleşme uyarınca edası zorunluluğu doğar. Ancak yasada öngörülen hallerin gerçekleşmesiyle belli durumlarda taraflar bu borçlardan kurtulabilirler. Borcun düşmesi, ancak yasada öngörülen koşulların gerçekleşmesine bağlıdır. Davacı yükümlü, idarenin icaba davetini kabul etmiş, tahmin edilen değeri indirip tonu 69 lira 50 kuruştan 125 ton odun vermeyi idareye karşı yükümlenmiş, bu yükümlülük uyarınca 3 Mayıs 1961’de tarafları bağlayıcı sözleşme yapılmıştır. Bu sözleşmeden önce davacının davalı idareye vermeyi yükümlendiği borcun orada gösterilen koşullar uyarınca edasını engellemeyeceği gibi, orada gösterilen koşullar dışında fiyat artışını ileri sürerek sözleşme dışı istekte bulunmasını haklı gösterecek bir yasa buyruğu da yoktur. Davacı, fiyatların düşük olduğu ihale gününde satmayı yükümlendiği tutarda malı alıp depo ederek tedbirli bir tacir gibi davranabilirdi. Tedbirsizliğinden doğan zararı idareden istemesi dayanaksızdır. Olayda, zorunluk nedenlerinden de sözedilemez. Çünkü zorunluk nedeni sözleşmenin yapılması sırasında ortada yok iken sonradan meydana gelen ve borcun edası olanağını tamamen ortadan kaldıran bir nedendir. Oysa ortada eda olanağını kaldırıcı bir durum değil, fiyatın yükselmesi durumu vardır. Ticari hayatta kar ve zarar eşit ihtimaller olduğundan davanın bu şartları kapsaması itibariyle hemen reddi gerekir. Kabulü yolundaki karar bozulmalıdır… “

  • Kusur

Borçlunun edimi yerine getirmemesi sebebiyle sorumlu tutulabilmesi için bunda kusurlu da olması gerekir. Buradaki kusur, imkansızlığın doğumuna sebep olan fiil ve davranıştaki kusurdur.

Kusura dayanan sorumluluğun önemli bir şartı fiilin işlenmesinde failin kusurlu olmasıdır. Kusur, Borçlar Kanunu’nda tarif edilmiş değildir. Esasen kusur, üzerinde görüş birliği bulunmayan ve açık tarifi verilmiş olmayan bir kavramdır. Kusur için çeşitli tanımlar ve rilebilir; kusur, “hukuk düzenince kınanabilen davranıştır. “başka türlü davranma olanağı varken ve zorunlu iken o şekilde davranmayıp sorumluluğun söz konusu olduğu olaydaki gibi davranmış olmaktır “olması gereken davranışta gösterilen irade eksikliğidir”, “eylemi işleyen hakkında yürütülen bir değer yargısıdır” “hukuka aykırı sonucu istemek (kast) veya bu sonucu istememiş olmakla beraber hukuka aykırı davranıştan kaçınmak için iradesini yeter derecede kullanmamaktır (ihmal)”

Kast, kusurun en ağır derecesidir. Kast, failin hukuka aykırı sonucu tasavvur ettiğini (bu sonucun bilincinde olduğunu) ve bu sonucu istediğini ifade eder. İhmal ise, failin hukuka aykırı sonucu arzu etmemesine rağmen, bu sonucun meydana gelmemesi için iradesini yeter derecede kullanmamak, hal ve şartların gerektirdiği dikkati ve özeni göstermemektir.

Borçlu genel olarak her kusurdan sorumludur. Onun için borcun ifasının imkansız hale gelmesinde borçlunun kusuru ister ağır olsun (yani kasıt veya ağır ihmali bulunsun), ister hafif olsun alacaklının bu yüzden hakkını kısmen veya tamamen elde edememiş olmasından doğan bütün zararlardan prensip olarak sorumludur.

Borçlu yalnız, sözleşmenin doğumundan sonraki kusurları sonucu hasıl olan imkansızlıktan değil, sözleşme öncesi veya sözleşmenin müzakeresi sırasındaki kusurlu davranışından (culpa in contrahendo sorumluluk) kaynaklanan imkansızlıktan da sorumlu olacaktır.

Edimin imkansızlaşması bir kaza halinden veya mücbir sebepten ileri geliyorsa, borçlu, bunu ispatlayarak sorumluluktan kurtulur. Kaza, borçlunun, kendi durumunda bulunacak herhangi bir kişiden beklenecek her türlü tedbiri almasına rağmen, sonucu önleyememesidir. Mücbir sebep hali ise, genel olarak beşeri güç ile önlenemeyecek bir olayı ifade eder. Borçlu borcun ifa edilememesinde kusursuzluğunu ispat ile yükümlüdür. Yargıtaya göre:

“Hizmet sözleşmesi ile bağlı olan şoför, belli şekilde kullanmak üzere teslim aldığı malı aynen ve haliyle geri vermekle yükümlüdür. Kendisine hiçbir kusur yükletilemeyeceğini ispat etmedikçe ve elinde bulunmayan sebeplerle gereken bütün önemi gösterdiği halde zararın meydana gelmesini önleyemediğini ispat etmedikçe zarardan sorumludur.”

Borçlu borç münasebetinden doğan bir yükümü ihlal ettiğini bilir veya bunu bilmesi gerekirse kusurludur. O halde borca aykırılık halinde kusurdan söz edebilmek için, borçlu gerek borcun varlığını, gerekse onu ihlal etmekte olduğunu bilmek imkanına sahip olmalıdır. Burada kusur, genel bir davranış kuralına değil tamamen özel bir yükümlülüğe ilişkin olarak ele alınmaktadır.

Yargıtaya göre:

“…Yanlar arasında…konusu ilaç satımı ve teslimi olan bir sözleşme ilişkisi kurulduğunda ve davalının belirlenen sürede edimini gereği gibi yerine getirmediğinde bir uyuşmazlık yoktur. Çözümü gereken asıl n, somut olayda döviz darboğazının zorlu neden sayılıp sayılmayacağını ve bunun sözleşmeye etkisini belirlemeye ilişkindir…Döviz transferlerinin zamanında yapılmaması…BK. m.117 anlamında borcun sönmesine yol açmaz. Türkiye genelinde yıllar yılı döviz sıkıntısının süregeldiği de herkesin bildiği bir gerçektir. Davacının bu gerçeği gözeterek ihaleye girmesi, edimini zamanında yerine getirmesinin önlemlerini alması, tedbirli bir tacir olarak davranmasının bir gereğidir.”

Taraflar sözleşme ile borçlunun sorumluluğunu ağırlaştırabilirler veya hafifletebilirler. Borçlunun kasdı veya ağır kusuru halinde sorumlu olmayacağı kararlaştırılmışsa bu şart batıldır. Dolayısıyla sorumluluğu azaltan anlaşma yalnız hafif kusur hali için geçerli olacaktır.

Sözleşme ile borçlunun sorumluluğunun arttırılmasına ilişkin Yargıtay kararına göre:

“…Taraflar arasında yapılan sözleşmede mücbir sebeple vaki olacak zayiattan davacının mesul olacağı kabul edilmiştir. Borçlar Kanunu’nun 117. maddesinin son fıkrası gereğince sözleşmedeki bu şart geçerlidir. Aynı sözleşmede davacının teslim etmediği miktarın kabul edilen fireler dışında bedelinin müteahhit tarafından ödeneceği de kabul edilmiştir. Davalı idare, denizden kurtarma işinde davacıya yardımcı olarak amele çalıştırdığını ve buna mukabil 665 lira ödendiğini savunmuştur. Bu durumda mahkemece yapılacak iş mücbir sebebin bertaraf edildiği nazara alınarak sözleşmede kabul edilen miktarlara göre davacının denizden kurtardığı odunlara ödenmesi lazım gelen istihkakının gerekirse bilirkişi aracılığı ile hesaplanması ve bu istihkaktan davacının teslime mecbur olduğu odunların kabul edilen bedelleri ile ispatı halinde davacı hesabına harcadığı savunulan kurtarma giderinin de indirilmesi suretiyle davacının davalı idarede bir alacağı olup olmadığının bu suretle tesbiti ve alacağı tahakkuk ettiği takdirde teminat mektubunun buna tekabül eden kısmının geri alınmasına karar verilmesi gerekir.”

  • Zarar

Borca aykırılığın bir sorumluluk meydana getirmesi için alacaklının, borçlunun kusuru sonucunda bir zarara uğramış olması gerekir. Burada söz konusu olan zarar, müsbet zarardır. Müsbet zarar, sözleşmenin ifa edilmemesi yüzünden uğranılan zarardır. Yani sözleşme kararlaştırılan zaman ve şekilde ifa edilmiş olsaydı alacaklının malvarlığı ne hale girecek idiyse o hal ile, sözleşmenin ifa edilmemesi yüzü nden ne hale gelmiş ise o hal arasındaki farkı teşkil eder.

  • İlliyet bağı

Zarar ile sözleşmeye aykırılık arasında bir illiyet bulunması gereklidir. Hukuka aykırı bir fiil işleyen kimse ancak bu fiilinin sebep olduğu zararları tazminle yükümlüdür. Bir kimseden fiilinin sebep olmadığı bir zararın tazmininin istenmemesi mantık icabıdır. Ancak bu bağın kesinlikle ispatı her zaman kolay değildir. Özellikle bir hekimin tedavisi sonucunda hastanın bir zarara uğraması halinde, çok defa ölümün mutl aka hekimin fiili sonucu ortaya çıktığını söylemek olanağı yoktur. Ölüm her zaman, önlenmesi olanaksız ameliyat risklerinin bir sonucu da olabilir. İlliyet bağını açıklayan çeşitli teoriler ortaya atılmıştır. Türk – İsviçre ve Alman hukukunda genellikle kabul edilen uygun illiyet bağı teorisidir. Yargıtay’ın kökleşmiş kararlarına göre, “bir olay hayattaki genel davranışlara ve olayların tabii akışına göre diğer bir olayı meydana getirmeye elverişli bulunuyorsa, ilk olay uygun sebep ve sonuç ölçüsüne göre ikincisinin nedeni sayılır.

Oğuzman, uygun illiyet bağını, hayat tecrübelerine göre bir fiilin, olayların normal akışında meydana getirebileceği zararlarla olan mantıki illiyet bağı olarak tanımlamaktadır.

Buna göre, örneğin hekimin tedavi ve müdahalesindeki kusurlu tutumu hayattaki genel davranışlara ve olayın tabii akışına göre hastadaki zararı meydana getirmeye elverişli ise, illiyet bağı var kabul edilecektir. Buna rağmen eğer hekim, hastadaki zararın kendi fiilinden ileri gelmediğini iddia ediyorsa o takdirde ispat külfeti kendisine ait olacaktır.[

C – Borçlunun sorumlu Olduğu İmkansızlığın Hükümleri

Yukarıda borçlunun sorumlu olduğu imkansızlığın sonucunun, borçlunun alacaklının zararını tazmin etmesi olduğunu belirtmiştik. Borçlar Kanunu m.98’de, borçlunun her kusurundan sorumlu olacağı belirtilerek tazminatın buna göre hükme bağlanacağı gösterilmiştir.

Doktrinde hakim görüş borçlunun sorumlu olduğu imkansızlık sebebiyle borcun ifasının mümkün olamayışının borcun sona ermesini gerektirmeyeceğini; borç ilişkisinin teminatları ile alacaklı ve borçlu arasında yine devam edeceğini ileri sürmektedir. Fakat borcun aynen ifasına imkan kalmadığı için alacaklının aynen ifayı isteme hakkı, bundan böyle tazminata dönüşmüş olacaktır.

Buna karşın Oğuzman, borçlunun kusuru ister bulunsun ister bulunmasın, ifası imkansızlaşan borcun sukut edeceğini belirtmektedir. Bu açıdan kusurlu ve kusursuz imkansızlık arasında bir fark yoktur. Fark, kusurlu imkansızlık yüzünden borcun sukutu halinde borçlunun, alacaklının uğradığı zararı tazminle mükellef olmasına (Borçlar Kanunu m.96), kusursuz imkansızlıkta böyle bir tazmin mükellefiyetinin sözkonusu olmamasında (Borçlar Kanunu m.117) görülür.

Kanımca ifası imkansızlaşan borcun sukut edeceğine ilişkin görüşe katılmak mümkün değildir. Her ne kadar bu görüş tazminatın hesabında bir takım kolaylıklar sağlıyor olsa da katılmayı gerektirmemektedir. Yukarıdaki ilk görüşte belirtildiği gibi borç ilişkisinin teminatları borç imkansızlaşsa bile devam edecektir.

sorumluluk şartlarının değerlendirilmesinde ve tazminatın kapsamı ve şeklinin tesbitinde, haksız fiil sorumluluğu hakkındaki hükümler akdi sorumluluk halinde de kıyasen uygulanacaktı r.[

Zararın varlığını ve miktarını isbat, davacı durumunda olan alacaklıya aittir. Alacaklı müsbet zararının tazminini isteyebileceğine göre müsbet zararı teşkil eden kalemlerin her birini isbat durumunda olacaktır. Ancak alacaklı borçlunun kusurunu ispatla yükümlü değildir. Kusursuzluğu iddia ve ispat etmek davalıya düşer.

Eğer zarar miktarını isbat güçse, hakim Borçlar Kanunu m.42’ye dayanarak zararın miktarını tesbit edecektir.

Tazminatın belirlenmesine ilişkin Yargıtay kararı şöyledir:

“Dosyadaki yazılarla dayandığı gerekçelere ve özel olarak taraflar arasındaki akdin hükümlerinin yeter derecede ayrıntıları kapsamamasına ve döviz işlerindeki uygulamaların ancak ticari geleneklerin ışığı altında incelenmesiyle gerçek durumun aydınlanabileceğine ve ticari ge lenekler ile tarafların tutumlarının bunlara uygun bulunup bulunmadığının belli edilmesinin uzman kişilerin bilgisini gerektirmesin e ve nihayet taraflar arasındaki akit uyarınca ithal işlerinde özel bilgisi bulunan bir ticaret evi durumunda olan davacının davalıyı uyarma borcunu zamanında ve gereği gibi yerine getirmiş olup olmadığının ve böylece Borçlar Kanununun 98. maddesi yoluyla 44. maddesinin ilk fıkrasının uygulanıp uygulanamayacağı araştırılmalıdır.”

Tazminatın şeklini, Borçlar Kanunu m.43/1 hükmüne göre hakim belirler. Borçlu, kural olarak bir miktar para ödemeğe mahkum ed ilir. Fakat istisnaen onun imkansızlaşan edim yerine aynı değerde ve aynı çeşitten bir başka edimin ifasına mahkum edilmesine bir engel yoktur.

Zararın takdirinde esas alınacak an, alacaklının seçimine göre değişir. Bu an, ya imkansızlaşan edimin kendisine ifası gereken andır veya hakimin karar vereceği andır.

Alacaklı, borçlunun sözleşmeye aykırı hareketinden bir kazanç sağlamış ve bu kazanç ile borçlunun hareketi arasında bir illiyet bağı da bulunmuş ise, tazminat miktarından bu kazancın düşülmesi gerekir.

IV – SONUÇ

Borçlu tarafından ifa edilemeyen ya da ifa edilemez hale gelen bir edim imkansızdır. İmkansızlık kavramı çeşitli türlere ayrılabilir. Çalışmamız açısından önemli olan borçlunun sorumlu olduğu imkansızlık – borçlunun sorumlu olmadığı imkansızlık ayırımıdır.

Borçlunun sorumlu olmadığı imkansızlık durumunda borçlu Borçlar Kanunu m.117 uyarınca borcundan kurtulacaktır. Borçlunun sorumlu olduğu imkansızlık halinde ise edimin ifasının yerini, borçlunun alacaklının zararını tazmin etmesi alacaktır.

Borçlunun sorumlu olduğu imkansızlık ile borç sukut etmez. Borç üzerindeki teminatlarıyla birlikte devam eder. Teminatlar artık asıl borcun değil, bunun yerini alan tazminat yükümlülüğünün teminatları haline gelir.

sorumluluk şartlarının değerlendirilmesinde ve tazminatın kapsamı ve şeklinin tesbitinde, haksız fiil sorumluluğu hakkındaki hükümler akdi sorumluluk halinde de kıyasen uygulanacaktır.

  1. D kendisine hediye verilen antika bir tabloyu, değerini anlayamadığı için çok ucuz bir fiyatla E’ye satmıştır.

GABİN:

İrade bozukluğu hallerinde kişinin iradesi ile beyanı arasında bir uyusorumsuzluk doğmuştur. Gabinde irade ile beyan arasında bir uyusorumsuzluk yoktur. Kişinin içinde bulunduğu olumsuz koşullardan yararlanma söz konusudur. diğer taraf bundan menfaat etmiş ve bu emsal olaylara nazaran fahiş bir menfaattir. Yasa koyucu yarar dengesini gözetmiş ancak bu denge taraflardan birinin içinde bulunduğu olusorumsuzluklardan elde etme hallerinde geçersizdir. kural olarak taraflar edimlerini istedikleri gibi tayin edebilirler. Bunun istisnası Borçlar kanunu 21 de düzenlenen gabin, aşırı yararlanma veya sömürmedir. Bu ancak sıkı koşullar altında gerçekleşir. Gabin koşulları:

  • Sübjektif koşul: kişinin içinde bulunduğu olumsuz olgular. Kişiye özgüdür. Yasa 3 halle sınırlamıştır.
  1. muzayaka hali: kişinin zor durumda bulunmasını ifade eder. Kişi zor durumda kaldığı için sözleşmeyi akdedilmiştir. Kasabanın tek aracını hasta ulaştırmak için hastaneye kiralamak zorunda kalan kişinin olaydaki pozisyonu. Burada tehdit yoktur. Serbest irade ile işlem yapılmıştır. Deprem nedeniyle ilaç sıkıntısında normalde 10 olacak ilacın 100 liraya alınması…
  2. hiffet: irade zaafı. Kişinin sözleşmeyi akdederken gerekli özeni göstermemesi. Zayıf bir irade beyanı olarak gerçekleştirme. Gerekli dikkat ve azami özeni göstermediği için edimler arası fark oluşur.
  3. Tecrübesizlik: hiffet kişiyle ilgiliyken tecrübesizlik kişinin deneyimleriyle ilgilidir. Bu konuda uzman olursa edimler arası dengesizlik doğmayacak diğer tarafça birey sömürülmeyecektir. Sübjektif koşullar her olaya göre değişir. Kişiyle ilgilidir.
  • objektif koşul: edimler arası aşırı dengesizlik hali. Birinci koşul tek başına yeterli değildir. Dengesizlik aşırı olacaktır. Açık ve aşırı bir nispetsizlik olmalıdır. Edimler arası nispetsizlik gabine yol açmaz. Bunun aşırı olması gerekir. Bu somut olaya göre değerlendirilir. Diğer tarafı sömürmeye yönelik bir hareket olmalıdır. Borçlar kanunu 21 sömürüyü önleyen bir maddedir.

İki koşul da mevcutsa yasa sözleşmenin iptal edilebileceğini söyler. Gabin irade bozukluğu değildir. İrade bozukluğu Borçlar kanununun 23-31. maddelerinde düzenlenmiştir. Ancak hüküm ve sonuçları arası bir benzerlik vardır. Hukuki tehditle karıştırılmamalıdır. Burada irade bozukluğu ve tehdit varken gabinde kendi serbest iradesiyle sözleşme akdedilmiştir. Kişi tecrübesizdir. Kişi esaslı hataya düşmüşse burada hata vardır. Gabinde hata, hile, tehdit yoktur. Gabin ile irade bozukluğu hallerinin hükümleri farklıdır. Hukuki tehditte sözleşme akdedilmiş fakat sebebi bir hakkın veya yetkinin kullanılmasıdır. Kişinin hukuki yetkiye başvurma hakkını kötüye kullanması söz konusudur. Gabinde böyle bir hakkın kötüye kullanımı ve gabine uğrayan kişinin baskı altında olması söz konusu değildir.

Gabinde de sözleşmenin iptali için fahiş menfaat unsuru aranmıştır. Hukuksal tehditte tehdit altında bulunan kişi zor durumda kaldığı için sözleşme yapmıştır. Gabinde de muzayaka hali söz konusudur.

GABİNİN HÜKÜM VE SONUÇLARI:

Bu koşullar mevcutsa sözleşmenin iptali yaptırımı burada da geçerlidir. Yasa fesihten bahseder ancak bu iptal olarak algılanmalıdır. Çünkü sözleşme kurulma aşamasında sakatlık vardır. Geçerlilik koşullarından edimler arası dengesizlik ve diğer tarafın sübjektif un surlardan yararlanması sonucu oluşan dengesizlik vardır.

Gabine uğrayan kişi 1 yıl süreyle sözleşmenin iptali hakkına sahiptir. Bunu gabin ile irade bozukluğu farkı olarak alabiliriz. Burada edimler arası dengesizlik fark edilmişse sözleşme tarihinden itibaren bir yıl içinde iptal istemine sahip.

Yasada öngörülen yol sözleşmenin iptalidir. Sözleşmenin gözden geçirilip edimler arası dengeyi sağlama yönünde ıslahı mümkün mu?

Yasanın ifadesi böyle bir olanak yoktur. 1 sene içinde akdi feshederek demesi buna dayanak. İtalyan Borçlar kanununda buna imkan vardır. Acaba bu çözüm başka hükümlerle sağlanabilir mi?

Öğretide medeni kanun 2 ye göre sağlanır. Sözleşme iptal edilince borç ortadan kalkar. Gabin iptal ile geçmişe yönelik hükümler doğurur. Sözleşme kurulduğu andan itibaren geçersiz. Tarafların aldıklarını iade yükümlülüğü çıkar. Sebepsiz zenginleşme ned eniyle…

  1. B isimli şahıs kendisi adına ev alma yetkisini C’ye vermiştir. C evi satın almış ayrıca aldığı bu evde çeşitli tamirat işlemleri yapmıştır. Tamiratı yapan D ücretini B’den talep etmiştir.

VEKALET SÖZLEŞMESİ (AKTİ)

  1. TANIMI VE UNSURLARI

Vekalet, öyle bir akittir ki vekile müvekkilinin menfaatine ve iradesine uygun bir sonuca yönelen bir iş görmeyi bir zaman kaydına tabi olmaksızın ve nispeten bağımsız olarak yapma borcunu, sonucun elde edilememesi rizikosu ona ait olmamak üzere yükler (Borçlar Kanunu m. 386/I).

Vekalet sözleşmesinin unsurları şunlardır:a)İş görme, b) İşin müvekkilin menfaatine ve iradesine uygun olarak yapılması, c)Zaman kaydına bağlı olmaksızın ve sonucun elde edilememesi rizikosunu taşımaksızın belli bir yönde iş görme, d)Başkasına ait işin görülmesi için şekle bağlı olması gerekmeyen bir sözleşme ile borç altına girilmesi.

Zorunlu olmayan veya zorunluluğu tartışmalı olan unsurlar ise şunlardır:

  1. Ücret, b) Ücret sınırlamaları, c)Nispi bağımsızlık, d) Tarafların her zaman sözleşmeden cayabilmesi olanağı.
  2. VEKALET SÖZLEŞMESİNİN KURULMASI VE KAPSAMI

Vekalet de diğer rızai sözleşmeler gibi icap ve kabulle kurulur.Zımni kabule ilişkin Borçlar Kanununun 6. maddesi vekalet sözleşmesinde de genel olarak uygulanır.

Vekaletin zımni kabulle tamam olmasını öngören BK’nun 387. maddesinden ve bu sözleşmenin muhtevasını iş görmenin kendisinin değil, iş görme borcu altına girilmesinin teşkil etmesi nedeniyle, kural olarak bir geçerlilik şekline tabi değildir.

Bunun bazı istisnaları vardır. Örneğin, taşınmaz mülkiyetinin geçirilmesini amaçlayan sözleşmeler, avukatların dava, takip ve danışma ücretlerine ilişkin sözleşmeler. marka vekili vekaletname ile tayin edilir. Talebin geri çekilmesi veya iptali durumunda ise, vekaletin noter tasdikli olması gerekir. Vekaletin kapsamı sözleşme ile veya işin niteliğine göre belirlenir.

Hukuki işlemlere ilişkin vekalet ayrı ayrı belirtilen bir veya birkaç işlemin yapılması için verilebileceği gibi her türlü işlemlerin veya bir grup işlemlerin yapılmasına izin veren genel bir nitelik de taşıyabilir. Genel vekalet, kural olarak, bir mamelekin idaresi için zorunlu fiilleri yapmaya yetki bahşeder; bundan başka genel vekil yalnız alışagelmiş, olağan tedbirleri almaya yetkilidir; vekilin mutad dışı, olağanüstü işlemlerin yararı ve yapılması imkanı hakkında müvekkilin dikkatini çekmeye ne derece mecbur olduğu, vekalet ilişkisinin güvene dayanan niteliği göz önünde tutularak, iyi niyet kurallarına göre tayin olunur.

Özel temsil yetkisini gerektiren haller: Özel temsil yetkisini gerektiren haller genel vekalet dolayısiyla BK m. 388/II ‘de ve davaya vekalet dolayısiyle de HUMK m. 63’de sayılmış bulunmaktadır. Özel yetkiyi gerektiren hallerde bu yetki açıkça verilmiş olmalıdır; yetkinin zımnen verildiği iddiası kabul edilmemelidir. Vekil özel yetki gerektiren işi yetki almadan yapmış ise müvekkilin sonradan vereceği icazetle bu yetki eksikliğini gidermesi mümkündür.

Vekil, özel olarak yetkili kılınmadıkça; a)Dava açamaz, b)Sulh olamaz,

  1. Tahkim edemez, d) Kambiyo taahhüdünde bulunamaz, e)Bağışlayamaz, f) Bir taşınmazı temlik veya bir hak ile takyit edemez.
  • VEKİLİN BORÇLARI

Vekalet sözleşmesi, diğer iş görme sözleşmelerinde olduğu gibi, hatta onlardan daha gensoruiş ölçüde tarafların karşılıklı güvenine dayanır. Vekilin borçlarının çoğu bu güven unsurundan ve onun müvekkilin menfaatine ve iradesine uygun davranma yükümlülüğünden doğar. Vekilin borçları şunlardır: a)Vekilin işi sadakat ve özen ile tamamlama borcu, b) Müvekkilin iradesine, özellikle onun talimatlarına uygun hareket yükümlülüğü, c)Vekilin sır saklama yükümlülüğü, d)İşi kendisi yapmak borcu, e)Hesap verme borcu, f)Vekilin vekaletin ifası için veya ifa dolayısıyla aldıklarını müvekkile verme borcu, g) Dolaylı temsili gerektiren vekalette vekilin müvekkil hesabına kazandığı alacakların kanunen müvekkile temliki ve müvekkilin ayırma hakkı, h)İnançlı işlemlerde inananın korunmasında BK m. 393’den yararlanma olanağı, i)Birlikte vekalet halinde müteselsil sorumluluk ve birlikte hareket zorunluluğu.

  1. MÜVEKKİLİN BORÇLARI
  2. Ücret ödeme borcu,
  3. Vekil tarafından yapılan masrafları ve verilen avansları ödeme borcu,
  4. Vekili müvekkili hesabına giriştiği borçtan kurtarma yükümlülüğü,
  5. Müvekkilin vekile avans verme ve karşılık sağlama  borcu,
  6. Vekil tarafından uğranılan zararın tazmini borcu,
  7. Birlikte müvekkillerin müteselsil sorumluluğu.
  8. VEKALETİN SONA ERMESİ
  9. İş görme borcunun ifası,
  10. Azil veya istifa haklarının kullanılması,
  11. Ölüm ve benzeri sona erme sebepleriyle,
  12. Taraflardan birinin ehliyetsizliği,
  13. Taraflardan birinin iflası.
  14. F çıkarılan vergi kanunu ile ağır yükler getirildiğini ve anayasanın herkesin mali gücüne göre vergi ödeyeceği kuralının ihlal edildiğini ileri sürerek anayasa mahkemesine başvurmuştur.

Türk hukukunda bireyler anayasa mahkemesine iptal, itiraz, şikayet gibi yollarla doğrudan anayasa mahkemesine başvuramazlar. Kısaca anayasa mahkemesine bireysel başvuru yolu kapalıdır. .

  • ANAYASAYA UYGUNLUK DENETİMİ NEDİR? (BDDK uzmanlık sınavı)

ANAYASAYA UYGUNLUK DENETİMİNİN BİÇİMLERİ

1982 Anayasası’na göre Anayasa’ya uygunluğun yargısal denetimi iki biçimde olabilir:

  • Soyut Norm Denetimi (İptal Davası),
  • Somut Norm denetimi (Anayasa’ya aykırılğın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi, itiraz yolu).
  1. Soyut Norm Denetimi

İptal davasından Anayasa’ya aykırılık savı, herhangi bir dava ile ilgili ve ilişkili olmaksızın, soyut olarak yapıldığından buna, Türk Hukukunda “soyut norm denetimi” denilmektedir. Yasaların, yasa hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü’nün ya da bunların belirli madde ve hükümlerinin biçim ve öz bakımından Anayasa’ya aykırılığı savıyla Anayasa Mahkemesi’nde doğrudan iptal davası açılabilir. İptal davasında ancak Anayasa’da yazılı kişiler ya da siyasi parti grupları Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilirler.

Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

1961 Anayasası’nda Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açabilecek olanlar iki gruba ayrılmıştı: (i) Yüksek Hakimler Kurulu, Yargıtay Danıştay, Askerî Yargıtay ve Üniversiteler kendi varlık ve görevlerini ilgilendiren alanlarda iptal davası açabilirlerdi, (ii) Cumhurbaşkanı, Yasama Meclislerindeki siyasal parti grupları ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde grubu bulunan siyasi partiler ile son milletvekili genel seçimlerinde geçerli oyların en az yüzde onunu alan siyasi partiler; Yasama Meclislerinden birinin üye tamsayısının en az altıda biri tutarındaki üyeleri herhangi bir konu sınırlaması olmaksızın iptal başvurusunda bulunabilirlerdi.

1982 Anayasası, iptal davası açabilecek olanları sınırlandırmış ve “kendi varlık ve görevlerini ilgilendiren alanlarda” iptal davası açma yetkisini kaldırmıştır. Artık, Cumhurbaşkanı, iktidar ve anamuhalefet partisi Meclis grupları ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az beşte biri tutarındaki üyeleri iptal davası açabilir. Eğer iktidarda birden fazla parti varsa, iktidar partilerinin dava açma hakkını en az fazla üyeye sahip olan parti kullanır (Madde 150).

İptal davası açma süresi, iptali istenilen yasa, yasa hükmünde kararname veya TBMM İçtüzüğü’nün Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak altmış gün sonra sona erer (Madde 151). Bu süre 1961 Anayasası’nda doksan gün idi.

  1. Somut Norm Denetimi

Somut norm denetimi, soyut norm denetiminden farklı olarak herhangi bir dava açma süresine tabi olmadan herkes tarafı ndan istenebilir.

1982 Anayasası’nın 152. maddesine göre, bir davaya bakmakta olan mahkeme uygulanacak bir yasa ya da yasa hükmünde kararnameni n hükümlerini Anayasa’ya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddî olduğu kanısına varırsa, bu konuyu Anayasa Mahkemesi’ne götürür ve Anayasa Mahkemesi’nin vereceği karara kadar davayı geri bırakır. Eğer mahkeme iddiayı ciddî bulmazsa, o zaman bu konu esas hükümle birlikte temyiz merciince karara bağlanır.

Anayasa Mahkemesi’nin beş ay içinde kararını vermesi gerekir. Eğer bu süre içinde, herhangi bir nedenle karar verilmezse, mahkeme, davayı yürürlükteki yasa hükmüne göre sonuçlandırır. 1961 Anayasası’nda Anayasa Mahkemesi altı ay içinde kararını vermezse, başvuran mahkemeye Anayasa’ya aykırılık savını kendi kanısına göre çözmek ve davayı buna göre yürütebilme olanağı tanınmıştı. Elbette, mahkemenin Yasanın Anayasa’ya aykırılığı konusunda verdiği karar sadece olayla sınırlı ve tarafları bağlayıcı olması gerekmekteydi. 1961 Anayasası döneminde mahkemeler Anayasa’nın kendilerine verdiği bu yetkili kullanmakta çok isteksiz davranmışlardır. 1982 Anayasası’na göre, mahkemelerin böyle bir yetkisi bulunmamaktadır.

1982 Anayasası’nın, 1961 Anayasası’ndan önemli bir ayrılığı da Anayasa Mahkemesi’nin işin özüne girerek verdiği ret kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasından sonra on yıl geçmedikçe aynı konuda Anayasa’ya aykırılık savıyla yeniden başvuruda bulunulamayacağı yolunda bir sınırlama getirmesidir.

Yasa, yasa hükmünde kararname veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü veya bunların belirli hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Başka bir deyişle, bir yasa veya belirli bir hükmü iptal edildiğinde, bu iptalin sonucu olan yürürlükten kalkma, Mahkeme kararının Resmî Gazete’de yayımlandığı tarihtir. Ancak Mahkeme gerekli görürse, iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Fakat bu süre, kararın Resmî Gazete’de yayımlandığı günden başlayarak bir yılı aşamaz.

Anayasa’nın 153. maddesine göre, iptal kararı geriye yürümez. Bu, iptal edilen kuralın Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararına kadar, yani Anayasa Mahkemesi tarafından o yasa yürürlükten kaldırılıncaya kadar, geçerli olması demektir. Bu düzenleme biçimi, yargıcın Anayasa’ya uygunluk denetimi yaparken iptal etmeyip sadece daha önce de varolan Anayasa’ya aykırı yasanın hükümsüz olduğunu ilan ettiği Amerikan sisteminden bütünüyle farklıdır.

Eğer iptal kararının yürürlüğe gireceği tarih ertelenmişse, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin iptal kararının ortaya çıkaracağı boşluğu dolduracak yasa tasarısı ve teklifine öncelik vermesi gerekmektedir.

Anayasa Mahkemesi kararları kesindir ve gerekçeleri yazılmadan açıklanamaz. Başka bir deyişle, verilen kararın yürürlüğe girebilmesi için gerekçenin yazılması gerekmektedir.

Anayasa’nın 11. maddesine göre, Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Yasalar da Anayasa’ya aykırı olamazlar. Türkiye’de sadece Anayasa Mahkemesi herkesi bağlayıcı bir biçimde resmi olarak Anayasa’yı yorumlayabilir ve bu nedenle Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve gerçek ve tüzelkişileri bağlar (Madde 153). Ne yasama ne de yürütme organının Anayasa Mahkemesi kararlarını değiştirme ya da geciktirme gibi bir yetkisi vardır.

  • BORCU SONA ERDİREN NEDENLER NELERDİR? (BDDK Uzmanlık Sınavı)

BORCUN SONA ERMESİ

Birincisi,taraflar arasındaki borç ilişiğinin tümünün çözülmesi. İkincisi ise,bir bütün teşkil eden borç ilişiği içinde, yer alan münferit bir alacağın ortadan kalkmasıdır. Bir borç ilişiğinde birden fazla alacak hakkı bulunabileceğinden,bu ikinci tarz,her zaman borç ilişiğinin tün olarak sona ermesi anlamında değildir. Borç ilişiğini çözen başlıca sebepler;

Bozma sözleşmesi:

Taraflar,yapacakları yeni bir sözleşme ile,borç ilişiğimim tümünü ortadan kaldırabilirler.

Bazı sözleşmelerde,taraflardan birinin ölümü

Sürenin dolması:

Sürekli bir ilişik doğuran sözleşmelerde, taraflardan birinin, kanuna veya sözleşmeye göre sahip olduğu hakkı kullanarak, borç ilişkisini çözebilmesi halini eklemek gerekir. Borç bağını bu suretle sona erdiren tarafın sahip olduğu yetkiye, fesih yetkisi denir.

Dönme adı verilen yetki de borç ilişiğini çözer.

BK.113 göre borcun düşme halleri:

İfa:

Bir borcun doğal sona eriş sebebidir. Sürenin dolması veya taraflardan birinin ölümü,yalnız tüm olarak borç ilişkisinin değil,münferit alacağın sona ermesi için de bir sebep teşkil edebilir.

İbra:

Alacaklının edimi elde etmeksizin,borçlusunu borçtan kurtarmasıdır. İbra aslında tek taraflı bir vazgeçme değil,iki taraflı bir hukuksal işlemdir. Yani,borçlunun kabul ile meydana gelir. Bu bakımdan ibra,bir ayni haktan feragatla aynı şey değildir. İbra bir tasarruf işlemidir ve borçlu bakımından bir kazandırıcı işlem teşkil eder.

Borcun düşmesinin ana hükümleri:

Borcun düşmesi, alacaklının artık alacak hakkına sahip olmaması,borçlunun da yükümlülükten kurtulmasıdır. Borç bir kere düşer; düşen borç artık kendiliğinden geri gelmez. Bunun için onu tekrar doğuracak işlemlere ihtiyacı vardır. Asıl borç düşünce,alacağa bağlı yan haklar da düşer(BK.113/II). BK.113/II,asıl borcun düşmesi halinde,işlenmiş faizler hakkında şu kuralı koyuyor:Ayrıca bir açıklama yapıl arak saklı tutulmuşsa,işlenmiş ve birikmiş faiz alacakları da,asıl borçla birlikte düşecektir. Ama taşınmaz rehni, kıymetli evrak ve konkordato hakkındaki özel hükümler saklıdır.

TECDİT(YENİLEME):

Kavram ve şartları:

Tecdit,yeni bir borç meydana getirmek suretiyle,eskisinin ortadan kaldırılmasıdır. Tecdit, alacaklı ile borçlu arasında yapılan yeni bir işlemle meydan gelir. Tecdidin geçerli olması,bir alacağın varlığını şart kılar. Tecdidin en önemli şartı,tarafların yenileme niyetidir.BK.114/II ye göre,bu niyet,yapılan işlemden açıkça anlaşılabilmelidir. Bu niyet yoksa, tarafların,eski borcu da muhafaza ederek,yeni bir sözleşme yaptıkları farz olunur. Borçlunu alacaklıya borç için yeni bir senet vermesi,bir kambiyo taahhüdünde bulunması,yeni bir kefalet imzalaması. Bu hallerde kural,eski borcun yanına,yeni bir borcun daha meydana gelmesidir. Kanun,bunlardan başka,muhtelif kalemlerin bir hesabı cari’ de toplanmasını da tecdit saymıyor(BK.115/I).

Tecdidin hükmü:

Tecdidin hükmü eski borcun düşmesidir. Bununla beraber eski borca bağlı yan haklar da düşer.

ALACAKLI VE BORÇLU SIFATININ BİRLEŞMESİ:

BK.116′ ya göre,alacaklı ve borçlu sıfatları bir kişide birleşirse,borç düşer. Borçlunun alacak hakkı üzerinde rehin veya intifa hakkı kazanması halinde,birleşme yoktur. Yani,alacak ve borç bu halde devam eder.

Hükmü:

Birleşmenin hükmü borcun düşmesidir. Bunun bir sonucu da,BK.113 gereğince yan hakların da düşmesidir. Ancak 3.kişilerin alacak üzerinde rehin ve intifa hakları varsa,bunlar birleşmeye rağmen devam ederler. BK.116/II’ de,birleşmenin ortadan kalkması ile borcun yeniden doğacağı belirtilmiştir. Kanun,taşınmaz rehni ile kıymetli evraka ait hükümleri saklı tutuyor.

TAKAS

Takas,birbirlerine karşı aynı türden alacaklara sahip olan kimseler arasında söz konusu olan bir hesaplaşma tarzıdır.

Takasın şartları(BK.118):

Karşılıklılık:

Takastan bahsedilmek için,her şeyden önce iki ayrı kimsenin karşılıklı olarak birbirlerinden alacaklı olmaları gerekir.

BK.120′ de 3.kişi lehine bir taahhütte bulunan kimsenin bu borcu ile, taahhüt ettirenin borcu arasında da karşılıklılık olmayacağı belirtilmiştir. Bunun gibi kefilin kefaletten doğan borcu ile,asıl borçlunun alacaklıdan alacağı arasında da takas için gerekli karşılıklılık yoktur.

Benzeşme:

İki karşılıklı alacağın takasa elverişli olabilmesi,bunların aynı nitelikte olmasına bağlıdır. Alacakların konusunu teşkil eden edimlerini birbirine benzeşmesi gerekir. Parça borçlarında,aynı çeşitten fakat farklı nitelikte şeylere ilişkin borçlarda,verme borcu ile yapma borcu arasında vb. takas imkanı yoktur.

Muaccellik:

Bir alacağın takası için gerekli olan bir diğer şartta borcun muaccel olmasıdır. Alacaklı tarafından zaman itibarıyla ifası istenebilir bir borç olması gerekir. Karşılıklı borçların takası için ikisinin de muaccel olması gerekir. Bazı hallerde muaccel olmayan borç ta, takasa elverişli olabilir.

Takasın yapılması:

Kanun bunun için bir irade açıklaması aramaktadır. Takası gerçekleştirmek için irade açıklamasına takas beyanı denir. Bu beyan bir taraflı bir hukuksal işlemdir. Bu işlem bir yenilik doğuran hakka dayanır. Tarafların biri,borcu ile alacağını takas ettiğini karşı tarafa bildirerek,bu hakkını kullanmış olacaktır(BK.122/I). Karşı tarafın alacağı muaccel olmasa bile,alacağı olan taraf takas isteyebilir. Ama alacağı mu accel olmayan taraf bu beyanda bulunamaz. Takası ileri süren tarafın alacağının ihtilaflı olması,takas dermayanına engel değildir. Alacağı ihtilafsız olan taraf bu takasa itiraz edebilir ve kendi alacağını dava edebilir. Takas beyanında bulunan tarafın bunun için dayandığı alacak,talep ve dava edilebilir bir alacak olması gerekir. Bunu istisnası zaman aşımına uğramış borçlarda görülür. Zaman aşımına uğramış borç talep ve dava edilebilir olamamasına karşın,alacaklı buna takas için dayanabilir. BK:118/III’ e göre,zaman aşımına uğrayan alacak,takas şartlarının tamamlandığı tarihte henüz zamanaşımına uğramamış idiyse,alacaklı takas talebinde bulunabilir. BK.124′ e göre borçlu önceden takastan fera gat edebilir. Yani,daha borç ilişiği kurulurken yada sonra, borçlu diğer tarafın alacak talebine karşı takas dermeyan etmeyeceğini taahhüt edebilir. BK.123′ de takası kanunen önlenmiş bazı alacaklar sayılmıştır.

Takasın hükmü:

BK.122/II’ e göre takas halinde her iki borç,takas edilebilecekleri andan itibaren en az olan borç oranında düşer. Beyan yapılınca,bunun hükmü,takas şartları tamamlandığı ana kadar geriye etkili sayılmıştır. Böylece borçlar takas beyanının yapıldığı zaman değil,takas şartlarının gerçekleşeceği an düşmüş olacaktır. İki borç miktarca farklı ise,takas sonucunda az olan borç tamamen,diğeri ise kısmen sona erer. Mahsup alacaktan indirilme yapılması sözkonusudur. Fakat indirilen miktar mukabil bir alacak değildir.

İMKANSIZLIK

Karşılıklı borç yükleyen bir sözleşmede bir edim imkansızlık nedeniyle düşerse,diğer tarafın mukabil borcunun da düşmesine neden olur. Hatta bu edim yerine getirilmişse,haksız iktisaba dayanarak geri istenir(BK.117/II). Fakat kanunla veya sözleşmeye göre,bir tarafın borcunun devam edeceği kabul edilmişse,borcundan kurtulan borçlu,diğerinde edimini yerine getirmesini isteyebilir veya edimi almışsa,geri vermekle yükümlü olmaz. Satılan belli bir şey daha satıcının elindeyken bir kaza sonucunda telef olsa bile,alıcı bedeli ödemekle yükümlü olur( BK.183). bu hallerde hasardan bahsedilir. Alım-satım sözleşmesinde hasar,BK.183′ e göre alıcıya aittir.

ZAMANAŞIMI

Zamanaşımı,bir alacağın uzun bir süre ileri sürülmemesi sebebiyle,alacaklının bunu talep yetkisini kaybetmesidir. Bu bir alacak hakkının ileri sürülmesi imkanını sınırlayan zamanaşımıdır. Bir borç ilişiğine dayanan alacak hakkının ileri sürülmesini engelleyen zamanaşımına düşürücü zamanaşımı denir. Sukut-u hak süresi de denilen süre zamanaşımından farklıdır. Zamanaşımında bizzat değil,hakkın ileri sürülmesi imkanı ortandan kalkar. Hak düşümü süresinde ise,belli bir sürenin geçmesi,bizzat hakkın ortadan kalkmasına sebep olmaktadır. Bir dava içinde,hakim sukut-u hakkı resen göz önünde tutar;fakat zamanaşımını taraflar ileri sürmedikçe resen göz önüne alamaz(BK.140). Zamanaşımı süresi dolmuşsa borç değil,bunu talep ve dava hakkı düşer. Borcun kendisi,zamanaşımına rağmen doğal borç olarak devam eder.

Şartlar:

Zamanaşımının iki müspet şartı vardır:1.si borcun muaccel olması,2.si ise,bu muaccellikten itibaren,bir sürenin dolmasıdır.

Muaccellik:

Zamanaşımı borcun ileri sürülmesini engelleyen bir kurum olduğuna göre,bunun gerçekleşmesi için,önce borcun ifasının istenebilir olması gerekeceği doğaldır. Kanun bir halde muaccellik şartını yumuşatıyor. Borç alacaklının bir ihbarı ile muaccel olacaksa,zamanaşımı,bu ihbarın yapılabileceği günden itibaren işlemeğe başlar(BK.128).

Sürenin dolması:

Zamanaşımının gerçekleşmesi için,kanunda öngörülmüş belirli bir sürenin geçmesi gerekir. Bunun için BK.125-126′ ta bakmak gerekir; BK.125,kanunda özel bir hüküm bulamazsak,bir borcun 10 yıllık bir zamanaşımı süresi olduğu kabul edilmektedir.

BK.126, 5 yıllık bir zamanaşımı süresi saha kabul edilmektedir. Bu madde dört bentte sayılan özel kişilerden doğan borçlar için gereklidir. Maddede 5 yıllık zamanaşımına tutulan borçlar; kira borcu,faiz borcu,vekalet ve hizmet sözleşmelerinden doğan borçlardır.

Sürenin hesaplanmasında,zamanaşımının başlangıç günü hesaba katılmaz. Buna mukabil,hak sürenin son günü kullanılmazsa,zamanaşımı tamamlanmış olur(BK.130).

Zamanaşımı hakkında kanunda yazılı süreler,sözleşmeler ile değiştirilemez(BK.127).

Zamanaşımının kesilmesi ve durması:

BK:133′ e göre,zamanaşımının kesilmesi,bunu doğuran olayın vuku bulduğu ana kadar işleyen sürenin yanması ve bu andan itibaren yeni bir sürenin işlemeğe başlaması demektir.

Zamanaşımının durması:

Durma sebebinin ortaya çıkmasıyla süre o zamana kadar işlemiş olan saklı kalmak üzere durur. Sebep ortadan kalkınca yeniden işlemeğe başlar. Bunun sebepleri BK.132′ de 6 bent halinde sayılmıştır. Velayet devam ettikçe çocukların anne ve babadan alacakları,karı-kocanın evlilik bağı devam ettikçe birbirinden alacakları,hizmet sözleşmesi devamı süresince hizmetlilerin patrondan alacakları vb. hakkında zamanaşımı işlemez.

Zamanaşımının hükmü:

Zamanaşımı süresinin dolması,bir borcun düşmesine yol açmaz. Zamanaşımı sadece alacağın ileri sürülmesini engelleyen bir sebeptir. Kanun borçlunun bununla ilgili savunmasını bir defi olarak düzenlemiş ve buna zamanaşımı defi demiştir. Asıl alacak hakkında zamanaşımı varsa,bu durum feri haklara da etkiler,onlarda zamanaşımına uğrar(BK.131). Yalnız rehinler bakımından iki özel hüküm vardır;alacak taşınır rehni ile temin edilmişse,bu teminat alacağın zamanaşımına uğramasını önlemez. Fakat alacaklı,alacağını bu rehinden alma hakkına hai zdir(BK.138). Alacak için taşınmaz rehni tesis olunması halinde ise durum,tamamen farklıdır;bu rehin alacak hakkında zamanaşımının işlemesi ne engel olur(eski MK..779). Başka deyişle,taşınmazla teminata bağlanmış alacak,rehin devam ettikçe zamanaşımına uğramaz.

Zamanaşımı süresinin dolmasından önce alacaklı borçluya dava ederse,bu hareketi ile zamanaşımını kesmiş olacaktır. Fakat bu dava bakımından şöyle bir ihtimal vardır dava yetkisiz bir mahkemede açılmış olduğundan reddolunabilir. Bu red usuli sakatlıklara ilişkin olduğundan red kararı,esas hak bakımından kesin hüküm değildir. Bu gibi hallerde BK.137′ de ikinci davayı açmak için 60 günlük bir ek süre tanınmıştır. Borçlunun zamanaşımı savunmasını ileri sürmekten,önceden vazgeçmesi hükümsüzdür (BK.239/I). Borçlu,borcunu ikrar etmek suretiyle zamanaşımını kesebilir. Sözkonusu olan feragat değil,işlenmiş sürenin yanması ve yeni bir sürenin işlemeye başlamasıdır. Borçlu, işlemiş dolmuş bir zamanaşımından feragat edebilir,bu geçerlidir. BURDAYDIM

  • SEBEPSİZ ZENGİNLEŞME VE UNSURLARI NELERDİR? ( BDDK Uzmanlık)

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Haklı bir neden olmaksızın bir kimsenin başkasının mal varlığı aleyhine kendi malvarlığının artmasına sebepsiz zenginleşme denir. Malvarlığından çıkması gereken şeyin çıkmaması veya malvarlığına girmemesi gereken bir girmesi şeklinde de olabilir. Malvarlığındaki artış bir insan davranışı ile olabileceği gibi doğal bir olay nedeni ile de olabilir.Sebepsiz zenginleşme nasıl olursa olsun şartları gerçekleşmişse sebepsiz olarak zenginleşilen şeyin iadesi gerekir.

Sebepsiz Zenginleşmenin Unsurları:

Borçlunun malvarlığında çoğalma

Çıkması gereken bir değerin çıkmaması veya girmemesi gereken bir değerin girmesi şeklinde olabilir.

  • Alacaklının malvarlığında bir azalma olması

Alacaklının malvarlığındaki azalma borçlunun malvarlığındaki çoğalmaya karşılık olmalıdır. Yani sebepsiz olarak zenginleşmek için mutlaka karşı tarafın malvarlığında azalma olmalıdır.

Nedensellik Bağı

Çoğalma ile azalma arasında bir bağlantı olmalıdır.

Zenginleşme haklı bir nedene dayanmamalıdır

Zenginleşenin malvarlığındaki artış haklı bir nedene dayanmamalıdır. Mesela, A, B’ye olan borcunu ödemişse burada da A nın malvarlığında azalma olmuş, Bnin malvarlığında artış olmuştur ama bu artış haklı bir nedene dayanmaktadır.

Kanunda belirtilen sebepsiz zenginleşme halleri:

Geçersiz bir sözleşmeye dayanan zenginleşmeler Gerçekleşmemiş bir nedene dayanan zenginleşmeler Sonradan ortadan kalkan hukuki bir nedene dayanan sözleşmeler Borçlu zannedilerek yapılan ödemeler

Kanuna veya ahlaka aykırı bir sözleşmeye dayanarak bir şey verilmişse, zamanaşımına uğramış bir borç ifa edilmişse                       ve ahlaki                                                                        bir                                                                      görev

nedeniyle bir şey verilmişse, sebepsiz zenginleşme hükümlerine dayanarak iade davası açmak mümkün değildir.

Sebepsiz Zenginleşme Neticesinde İade Davası:

Sebepsiz zenginleşmenin unsurları gerçekleşmişse bir iade davası açmak mümkündür. Bu iade davası fakirleşenin sebepsiz zenginleşilen şeyi isteme hakkı olduğunu öğrendiği tarihten itibaren bir yıl ve her halükarda 10 yıl içinde açılmalıdır.

İade davasında iadenin konusu ve kapsamı sebepsiz olarak zenginleşen kişinin iyi niyetli olup olmamasına göre                      değişir. Aynı                                                                    şekilde                                                                       iade

konusu şeye yaptığı masrafların ne kadarını geri alabileceği de iyi niyetli olup olmadığına göre değişir.

Sebepsiz zengileşen iyi niyetli ise iade zamanı elinde ne kalmışsa onu iade etmekle yükümlüdür. O şey elinden çıkmış veya yok olmuşsa iade yükümlülüğü yoktur. Ancak elinden çıkması karşılığında bir kazanım söz konusu olmuşsa o kazanımı iade etmelidir. O zamana kadar normal kullanımdan kaynaklanan yıpranmalardan da sorumlu değildir. İyi niyetli zenginleşen o şeye yaptığı faydalı ve zorunlu masrafları her halükarda ister. Ancak lüks masrafları asıl şeye zarar vermeden söküp alabiliyorsa alır. Aksi takdirde onları isteyemez.

Sebepsiz zenginleşen kötü niyetli ise iade zamanında varsa o şeyin kendisini, yoksa yerine tazminat, elde ettiği veya elde etmeyi ihmal ettiği semereleri iade etmek zorundadır. Kötü niyetli zenginleşen de zorunlu ve faydalı masrafları isteyebilir. Ancak faydalı masrafları iade zamanında ne kadarı mevcutsa o oranda isteyebilir. Lüks masrafları ise asıl şeye zarar vermeden söküp alınabiliyorsa kötü niyetli zenginleşen de isteyebilir.

  • BONO NEDİR, ZORUNLU UNSURLARI NELERDİR? (BDDK Uzmanlığı)

Bono ikili bir ilişkiyi içerir. Bu ilişkide senet borçlu (yani senedi keşide eden) senedin lehdarına senette gösterilen meblağı süresinde ödemeyi taahhüt eder. Bono bu haliyle soyut bir ödeme vaadidir. Bono hukuken ifa uğruna verilen bir kıymetli evraktır. Ayrıca iktisaden bononun kredi ve ödeme fonksiyonları vardır.

Bono iktisadi mahiyeti itibari ile kredi vasıtasıdır. Ayrıca ödeme, ispat ve teminat vasıtası olarak da kullanılır. Piyasada bono yerine senet adı da kullanılmaktadır.

Bononun mecburi şekil şartları:

  • Senet metninde Bono (veya Emre muharrer senet) kelimesini ve senet Türkçe’den başka bir dilde yazılmışsa o dilde bono karşılığı olarak olarak kullanılan kelmeyi,
  • Kayıtsız ve şartsız muayyen bir bedeli ödemek vaadini,
  • Vadeyi,
  • Ödeme yerini,
  • Kime ve kimin emrine ödenecek ise onun ad ve soyadını,
  • Senedin düzenlendiği gün ve yeri,
  • Senedi düzenleyenin imzasını, ihtiva eder.

Aşağıda yazılı haller dışında yukarıda yazılı unsurları taşımayan bir senet bono sayılmaz, adi senet sayılır ve ciro ile devri de mümkün olmaz:

Vadesi gösterilmemiş olan bono, görüldüğünde ödenir.

Açıklık bulunmadığı takdirde senedin düzenlendiği yer, ödeme yeri ve aynı zamanda düzenleyenin yerleşim yeri sayılır.

Düzenlenen yer gösterilmeyen bir bono, düzenleyenin ad ve soyadı yanında yazılı olan yerde düzenlenmiş sayılır.

Bono, vade tarihinden itibaren üç yıl geçmekle zamanaşımına uğrar. Hamilin; cirantalar ile keşideciye karşı açacağı davalar, süresinde keşide edilen protesto tarihinden veya senette “Masrafsız iade olunacaktır” kaydı varsa vadenin bittiği tarihten itibaren, bir yıl geçmekle zamanaşımına uğrar. Bir cirantanın, başka cirantalarla keşideci aleyhine açacağı davalar, cirantanın poliçeyi ödediği veya poliçenin dava yolu ile kendisine karşı öne sürüldüğü tarihten itibaren altı ay geçmekle zamanaşımına uğrar. Bonoya pul yapıştırmak zorunlu değildir. Bonoya kefil olarak imza atan kişi müteselsilen sorumludur.

  • CEZA KANUNLARININ ZAMAN BAKIMINDAN GEÇERLİLİĞİ____________ (BDDK Uzmanlığı)

ZAMAN BAKIMINDAN UYGULAMA

Kanunlar usulüne göre yürürlüğe girdikleri andan itibaren hüküm ve sonuç doğururlar. Ancak yeni yapılan bir kanun failin ve fiilin lehine ise lehe kanunun geriye yürümesi gerekir. 5237 TCK md. 7 ye göre ” İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanununa göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve                        kanuni

neticeleri kendiliğinden kalkar. Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe                                                                        giren kanunların hükümleri                                                                        farklı                                                                        ise

failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur. Hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverilme ve tekerrür ile ilgili olanlar hariç ( bunlar hakkında lehe olan hükümler uygulanır); infaz rejimine ilişkin olanlar derhal uygulanır. Geçici veya süreli kanunların yürürlükte bulunduğu süre içinde işlenmiş olan suçlar hakkında uygulanmasına devam edilir.” Hükmü ile açıkça ifade edilmiştir.

Anayasa mahkemesinin iptal ettiği kanunlar geriye yürümez . Yani AM iptal etse ve yeni bir kanun ihdas edilse kanun geriye yürümez dolayısıyla lehe-aleyhe kanun söz konusu olmaz.

5237 sayılı TCK nın zaman bakımından uygulanmasına ilişkin düzenlemelere göre ceza muhakemesi ve güvenlik tedbirlerine ilişkin kurallar failin lehine aleyhine olup olmadığına bakılmaksızın derhal uygulanır.

Dava ve ceza zamanaşımına ilişkin süreler konusunda ise , lehe kanun uygulanır.

Ayrıca hapis cezasının ertelenmesi koşullu salıverilme ve tekerrürle ilgili olanlar hariç, infaz rejimine ilişkin                                                                        hükümler derhal uygulanır.

Kural: Kişi suç işlediğinde yürürlükte olan yasanın DERHAL uygulanmasıdır.

Kişinin hareketi gerçekleştirdiği anda yürürlükteki yasa hükümlerine göre eylem suç teşkil etmiyorsa kişiye ceza verilmez. Sonradan çıkan bir kanun kişinin eylemini suç yapsa dahi bu durum kişinin aleyhine olduğu için kişi hakkında uygulanamaz. ( Aleyhe Kanunun geçmişe yürümesi

w \

yasağı )

İstisna: Suç işledikten sonra yürürlüğe giren yasa hükümleri failin lehine ise yasa geçmişe yürür ve fail bu hükümlerden yararlanır.

LEHE OLAN YASA NASIL BELİRLENİR:

  • Bir eylemi suç olmaktan çıkaran yasa lehedir ( Örneğin yasa zinayı suç olmaktan çıkarırsa bu failin lehinedir )
  • Suçun oluşmasına ek koşullar bağlayarak zorlaştıran yasa ( Örn. Suçu                         özel kast ile işlenebilir hale getiren, ya                                   da yargılama   için bir

makamdan izin alınması şartını getiren yasa lehedir.

  • Resen kovuşturulan suçu Takibi Şikayete Bağlı Hale getiren yasa lehedir.
  • Zamanaşımı süresini kısaltan yasa lehedir.
  • Yaptırım olarak adli para cezası öngören yasa lehedir. ( İlk yasa hapis cezası sonradan           yürürlüğe giren   yasa         sadece adli para                                     cezası

öngörüyorsa lehedir. )

  • Tür ve miktar olarak daha az ceza öngören yasa lehedir. ( Süreli hapis cezası öngören yasa müebbet hapis cezasına göre lehedir. Yine müebbet hapis cezası öngören yasa ağırlaştırılmış müebbet cezası öngören yasaya göre lehedir. )

İnfaz Rejimine ve Güvenlik Tedbirlerine İlişkin Yasaların Zaman Bakımından Uygulanması

İnfaz rejimine ilişkin yasalar kural olarak derhal uygulanır. Kural olarak failin lehine ya da aleyhine olup olmadığına bakılmaksızın hemen uygulanır. Örneğin mahkumlara günde 3 saat kitap okuma şartı getiren bir infaz yasası mahkumların aleyhine bile olsa derhal uygulanır. Ancak üç halde hükümlünün aleyhine hükümler içeren yasa uygulanmaz:

  • Hapis Cezasının Ertelenmesi
  • Koşullu Salıverme.
  • Tekerrür.

Bu haller derhal uygulama ilkesinin istisnalarıdır. Bu durumlarda ancak failin lehine ise yasa hükümleri uygulanabilir. Aleyhine ise uygulanamaz. Aleyhe kanun geçmişe yürümez yasağı bu hallerde geçerlidir.

Güvenlik tedbirlerinde TEKERRÜR HARİÇ derhal uygulama ilkesi geçerlidir.

Geçici ve Süreli Kanunların Zaman Bakımından Uygulanması

Geçici ceza yasaları, belli dönemlerde yürürlükte olan ceza yasalarıdır. Süreli ceza yasaları ise yürürlükte kalacakları zaman açıkça düzenlenmiş olan yasalardır. OHAL yasaları süreli ceza yasalarıdır.

Geçici ve süreli yasalar bakımından ileriye yürüme ilkesi geçerlidir. Yani yasaların geçerli olduğu dönem içerisinde suç işleyen fail; yasanın yürürlükte olduğu süre geçtikten sonra da yine geçici ve süreli yasa hükümlerine göre yargılanacaktır. Lehe kanunun geçmişe yürümesi durumu söz konusu olmayacaktır. SADECE ZAMANAŞIMI HÜKÜMLERİ BAKIMINDAN lehe kanun uygulanır.

Yargılama Hukuku Yasalarının Zaman Bakımından Uygulanması

5237 Sayılı Türk Ceza Kanununa göre Ceza Muhakemesi ve güvenlik tedbirlerine ilişkin kurallar failin lehine veya aleyhine olup olmadığına bakılmaksızın DERHAL UYGULANIR.

  • ANONİM ŞİRKETLERİN FESİH NEDENLERİ? (BDDK Uzmanlığı)

Anonim Şirketin Sona Erme Nedenleri

Türk Ticaret Kanunu’nun 434’ncü maddede belirtilen hallerden birinin gerçekleşmesi durumunda anonim şirketin feshi veya infisahı gündeme gelir.

İYİ ÇALIŞMALAR, BAŞARILAR.

Türk Ticaret Kanunu’nun 434’ncü maddesinde belirtilen haller şunlardır:

  • Esas mukavelede belirtilen sürenin sona ermesi (TTK.Md.434/1).
  • Şirketin amacının gerçekleşmiş olması (TTK Md.434/2)
  • Şirketin amacının elde edilmesinin imkânsız hale geldiğinin anlaşılması (TTK Md.434/2)
  • Şirket sermayesinin karşılıksız kalınması (TTK Md.434/3, 324)
  • Pay sahiplerinin beş kişiden aşağı düşmesi (TTK Md.434/4, 435/l, 227)
  • Şirket alacaklarından birinin fesih talebinde bulunması (TTK Md.434/5, 436)
  • Esas mukavelede bir fesih sebebi tayin edilmiş ise onun tahakkuku (TTK.Md.434/6, 279)
  • Şirketin diğer bir şirketle birleşmesi (TTK Md.434/7, 146-151)
  • Şirketin iflasına karar verilmiş olması (TTK Md.434/8, 437, T.S.N.49)
  • Genel Kurulca feshe karar verilmiş olması (TTK Md.434/9)
  • Şirketin amacı ve konusuna aykırı işlemlerin tahakkuk veya kamu kanunları uyarınca şirketin feshini gerektiren hal ve muamelelerin gerçekleşmiş olması hali (TTK Md.274/2,

435/1)

  • Şirketin kanunen zorunlu organlarından birinin mevcut olmaması hali (TTK Md.43571,

T.S.N.6S)

  • Genel kurulun toplanamaması (TTK Md.435/1)
  • Şirketin kurulamamış sayılması yolunda karar alınmış olması (TTK Md.299/5)

Bu açıklamalardan sonra bazı kavramları ve tasfiye ile ilgili kuralları belirtelim.

Fesh (Fesih) kanun veya sözleşmede yer alan sebeplerden birine dayanarak bu yetkiye sahip olanlar tarafından şirketin sona erdirilmesidir. Sona erme, ortağın veya pay sahibi olarak bir kişinin azınlığın bazanda çoğunluğun iradesi ile gerçekleşebilir. Çoğu kez de feshi karara bağlama yetkisi mahkemeye tanınır.

İnfisah, kanunda veya sözleşmede öngörülen sebeplerden birinin ger-çekleşmesi ile karar alınmasına ya da işlem yapılmasına gerek olmaksızın şirketin kendiliğinden sona ermesidir. İnfisah gerçekleştiği andan itibaren ileriye doğru hükümler doğurur. Türk Ticaret Kanunu’nda infisah kelimesi feshi de kapsayacak şekilde kullanılmıştır.

Fesh edilme veya infisah hallerinde şirket için tasfiye söz konusu ol-maktadır. Tasfiye halinde tasfiye dönemi başlar. Bu dönemde şirket tüzel kişiliğinin ehliyeti organlarının durumu özel hükümler getirilerek dü-zenlenmiştir.

Şirketlerin kayıtları ticaret sicilinden silinip tasfiye sonuçlandırılıncaya kadar tüzel kişilikleri devam eder.

  • ANONİM ŞİRKETLERDE TEMSİL YETKİSİNİN KULLANILMASINI VE SINIRLANDIRILMASINI ANLATINIZ? (BDDK Uzmanlığı)

TEMSİL YETKİSİ

Temsile yetkili olanlar şirketin maksat ve konusuna giren her türlü işleri ve hukuki muameleleri şirket adına yapmak ve şirket unvanını kullanmak hakkını haizdirler.

Temsil yetkisinin sınırlandırılması, iyi niyet sahibi üçüncü şahıslara karşı hüküm ifade etmez. Ancak temsil yetkisinin sadec e merkezin veya bir şubenin işlerine hasrolunduğuna veya müştereken kullanılmasına dair tescil ve ilan edilen sınırlamalar muteberdir.

Anonim şirket adına tanzim edilecek evrakın muteber olması için, aksine ana sözleşmede hüküm olmadıkça temsile yetkili olanla rdan ikisinin imzası kafidir. Ana sözleşmede, bir üyenin imzası ile temsil ve ilzama yetkili olabileceği gibi, iki veya daha fazla üyenin birlikte imzası yada yönetim kurulu üyelerinin tamamının imzası da şart koşulabilir.

Temsile yetkili olanlar tarafından yapılan muamelenin ana sözleşmeye veya genel kurul kararına aykırı olması, hüsnüniyet sahibi üçüncü şahısların o muameleden dolayı şirkete müracaatına mani olamaz.

Temsile veya idareye yetkili olanların görevlerini yaptıkları sırada işledikleri haksız fiillerden anonim şirket mesul olur. Şirketin rücu hakkı saklıdır.

  • BORÇLAR HUKUKUNDA YER ALAN İRADEYİ FESADA UĞRATAN HALLERİ SONUÇLARI İLE BİRLİKTE ANLATINIZ. (BDDK Murakıpılığı)

İrade ile Beyan Arasında Tarafların İstemi Dışında Oluşan Uygunsuzluk: Bir akdin taraflarının iradeleri ile beyanları arasında istem dışı oluşan uyusorumsuzluk hallerine “irade fesadı halleri” denir.

  1. Hata/Yanılma(Esaslı Hata): Bir kimsenin istemeden iradesine uymayan bir beyanda bulunması halinde “hata” söz konusu olur. Bir hatanın akdi sakatlayabilmesi için “esaslı hata” olması gerekir. Esaslı hata halleri şunlardır: Sözleşmenin türünde hata, sözleşmenin konusu olan şeyde hata, sözleşmenin karşı tarafında hata, miktarda hata(ancak dört işlem hataları esaslı hata değildir.), sözleşmenin zorunlu ş eklinde hata, vasıtanın hatası(İrade beyanının karşı tarafa yanlış olarak iletilmesi). Esaslı hatanın yaptırımı tek taraflı bağlamazlık yani nispi butlandır. Hataya düşen taraf bu hatasını fark ettiği andan itibaren 1 yıl içinde akdi tek taraflı olarak feshedebilir. Karşı tarafın bu nedenle uğradığı zararı ödemek zorunda kalır. Borçlar kanununun 25. maddesinde sayılan hallerde ise fesih hakkı yoktur. (madde 25 – Hataya düçar olan taraf, hüsnüniyet kaidelerine muhalif bir surette ona istinat edemez. Bilhassa yapmağı kastettiği akdi diğer taraf icraya hazır olduğunu beyan ettiği takdirde, bu akit onun hakkında lüzum ifade eder.)
  2. Hile(Aldatma): Bir kimseyi sözleşme yapmaya sevk etmek amacıyla gerçek dışı beyanlarla ve kasıtlı olarak o kimsede yanlış b ir kanaat

uyandırmak yada yanlış bir kanaatin devamını sağlamak şeklinde ortaya çıkan irade fesadı haline “hile” denir. Hileye maruz kalan taraf bu durumu fark ettiği andan itibaren 1 yıl içinde tek taraflı iradesi ile akdi feshedebilir. Hile nedeniyle akdin feshedilmesi n eticesinde hileye maruz kalan taraf bu nedenle uğradığı zararını(menfi zararını) karşı taraftan talep                                              edebilir.

  1. İkrah(Korkutma,Tehdit): Bir kimsenin aslında yapmak istemediği bir                              sözleşmeyi, karşı tarafın yada üçüncü bir şahsın kendisi ne          yada

yakınlarına yönelmiş ciddi ve derhal vuku bulabilecek nitelikte bir tehdidin etkisi altında yapması halinde ortaya çıkan irade fesadı haline “ikrah” denir. İkraha maruz kalan irade beyanında bulunan(sözleşme yapan) kimse kurulan bu akdi kendisine yapılan tehdidin ortadan kalktığı andan itibaren 1 yıl içinde feshetme hakkına sahiptir.(nispi butlan müeyyidesi). Zararını tehdidi yapan kimseden isteyebilir.

  1. İrade Fesadının Sonuçları: İradesi fesada uğrayan taraf hata ve hilede durumu öğrendiği tarihten itibaren ikrahta ise tehdidin ortadan kalktığı

tarihten itibaren 1 yıllık süre içinde akdi feshetmek hakkına sahiptir.                                                   İptal etmezse sözleşmeye                                         onay   vermiş sayılır. İrade fesadı                                       def’i

niteliğindedir. Sadece fesih hakkına sahip olan taraf ileri sürebilir ve hakim                                              re’sen dikkate almaz. İrade                                              fesadı      iddiasının doğruluğu şahit de                                 dahil

olmak üzere her türlü delille ispat edilebilir.

  • KIYMETLİ EVRAKI TANIMLAYARAK ORTAK ÖZELLİKLERİNİ ANLATINIZ. KAMBİYO SENETLERİNİ ANLATARAK, ORTAK ÖZELLİKLERİNİ AÇIKLAYINIZ. (BDDK Murakıplığı)________

Kıymetli Evrakın Tanımı ve Unsurları

  1. Tanımı

Kıymetli evrak, belirli bir hakkın senedi bağlı olduğu ve senede bağlı bu hakkın senetsiz devir veya ileri sürülmesinin mümkün olmadığı senetlerdir.

  1. Unsurları

Bu tanımdan harekette kıymetli evrakın unsurları,

  1. Senet (maddi unsur)
  2. Bir alacağa veya ortaklığa ilişkin veya aynı mahiyette, fakat her halde iktisadi değer taşıyan hak (gayrı maddi unsur) ve,
  3. Hakkın senede yerleşmesi maddi ve gayrı maddi unsurların birleşmesi olarak sayılabilir.

Kıymetli Evrakın Özellikleri

  1. Kıymetli evrakta hak ile senet arasında kuvvetli bir bağ vardır.

Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

Bunun anlamı, kıymetli evrakın maddi ve gayrı maddi unsurları arasındaki sıkı bağdır. Bir hak kıymetli evraka bağlanınca, söz konusu hak ancak senet ile birlikte devredilir, ya da borçluya karşı ileri sürülebilir. Hakkı senetten ayırarak                                        ileri süren, örneğin, bir                                                   borcu senetten                                                       ayrı                                                               olarak

ödeyen ve senedi teslim almayan borçlu senet bedelini iki defa ödemek zorunda kalabilir.                                             Senet ile                                                               hak arasındaki                                                     sıkı bağ iki taraflıdır.                                                    Buna

göre, senet alacaklısı senedi ibraz etmeksizin ödeme isteyemez, aynı şekilde senet borçlusu                                         da senet                                                               olmadan ödeme yapmamalıdır.

  1. Kıymetli evrak parasal bir değeri olan hakkı muhtevi olup, borç senedi olarak düzenlenir.

Kıymetli evrakı imzalayan borçlu nitelikli bir borç üstlenir. Borçlu tarafından üstlenilen ve senede bağlanan hak, nesnel olarak parasal bir değere sahiptir.

  1. Kıymetli evrakın içerdiği hak dolaşım kabiliyeti olan bir haktır.

Kıymetli evraka bağlanan hakkın devir kabiliyeti vardır. Başkasına devredilemeyen, kişi ile sıkı sıkıya bağlı haklar kıymetli evraka konu olamaz. Örneğin, kişilik hakları, sükna hakkı, velayet hakkı gibi haklar kişiye bağlı olup başkalarına devir edilemeyeceği için kıyme tli evraka da konu olmaz.

  1. Kıymetli evrakta mücerretlik (soyutluk) ilkesi geçerlidir.

Kıymetli evrak ilişkisi kural olarak bir temel ilişkiye dayanır. Biz bu temel ilişkiyi kıymetli evrakın doğumuna neden olan ilişki diye adlandırabiliriz.

x… Kıymetli evrak ilişkisi    x

x… Alt (Temel ilişki )    x

Mücerretlik ilkesinden kasıt, kıymetli evrakın doğumuna esas teşkil eden temel ilişki ile kıymetli evrak ilişkisi arasında bir bağlantı olmaması, kıymetli evrak ilişkisinin temel ilişkiden soyut olmasıdır. Buna göre, kıymetli evraka temel teşkil eden bir satım sözleşmesi, eser sözleşmesi gibi ilişkilerdeki aksaklık, geçersizlik, noksanlık kıymetli evrakın geçerliliğini etkilemeyecektir.

Kıymetli evrak temel ilişkinin tarafları arasında kaldığı sürece mücerretlik ilkesinin geçerliliği sınırlıdır. Zira böyle bir halde senet bedelinin talep edilmesi durumunda temel ilişkinin tarafları, eğer temel ilişkide bir noksanlık ya da sakatlık varsa, bunları talep sahibine karşı ileri sürebilecektir. Ancak kıymetli evrak ne zamanki iyi niyetli üçüncü kişiye devredilirse mücerretlik ilkesi tüm unsurları ile devreye girer.

Kıymetli evrak sayılan bütün senetler mücerretlik niteliğine sahip değildir. Öte yandan senedin devir şekli bakımından bulunduğu grup da mücerretlik açısından rol oynar. Örneğin, nama yazılı senetlerin mücerretlik niteliği yok denecek ölçüdedir.

  1. Kıymetli evrak özel şekil şartlarına tabidir.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Kıymetli evrakın oluşturulması, devri, kaybolması halinde iptali gibi hususlar belirli şekil şartlarına tabidir. Söz konusu işlemler, kanunda öngörüldüğü şekilde yapılmadığı takdirde kıymetli evrak ya hüküm ifade etmeyecek yahut istenen sonuç sağlanamayacaktır. Senedin oluşturulmasında aranan şekil kuralları bir sıhhat şartıdır.

Kambiyo senetleri ve ortak özellikleri:_________________________________________________

Kambiyo senetleri, poliçe, bono ve çekten oluşur.

Ticari hayatta yaygın şekilde kullanılan borç senetleridir (ticari senetler).

Kambiyo senetleri, para yerine geçer ve genel kabul gören (kamu itimadına mazhar) senetlerdir.

Kambiyo senetleri, para alacağını temsil ederler.

Kambiyo senetleri, kanunen emre yazılı senetlerdir.

Kambiyo senetleri, ibraz senetleridir.

Kambiyo senetleri, tedavül senetleridir.

Kambiyo senetleri, para yerine geçen ve genel kabul gören senetlerdir

KAMBİYO SENETLERİNDE GEÇERLİ OLAN İLKELER_________________________________________

Müteselsil sorumluluk ilkesi Mücerretlik ilkesi İmzaların bağımsızlığı ilkesi Özel şekil şartlarına tabi olma Özel Takip usulü uygulanma Sınırlı sayı ilkesi

Kambiyo Senetlerinin Karşılaştırılması

Poliçe Bono Çek
Kredi aracı niteliği taşır Havale özelliği gösterir Üç taraf vardır

Muhatap herhangi bir gerçek veya tüzel kişi olabilir Vadeli olabilir

Alelade bir kâğıda yazılabilir Muhatap poliçeyi kabul edip etmemekte serbesttir Nama veya emre yazılabilir

Kredi aracı niteliği taşır

Ödeme vaadi özelliği gösterir İki taraflıdır Muhatap yoktur Vadeli olabilir Alelade bir kâğıda yazılabilir

Nama veya emre yazılabilir

Ödeme aracı niteliği taşır Havale özelliği gösterir Üç taraf vardır Muhatap ancak bir banka olabilir

Vade içermez Matbu olarak çıkarılır Kabul yasağı vardır Nama, emre veya hâmiline yazılır

CİRO

Ciro, emre yazılı senetlerin devrinde kullanılan çifte yetki veren bir havale işlemidir.

Ciro ile ciranta, borçluyu senet hamiline ödeme yapılması, hamili de alacağı tahsil hususunda yetkilendirmiş olur. Hamiline yazılı senetlerde ciro yapılması, senedin şeklini etkilemez; cirantanın hamile karşı sorumluluğuna neden olur. Ciro, senedin arka yüzüne veya senede eklenen alonj’a yapılır.

CİRONUN ŞEKLİ

Ciro iki ayrı şekilde yapılabilir:

Tam ciro

Beyaz ciro

Cironun üç (3T) fonksiyonu vardır:

Ali Ak emrine ödeyiniz. 13.12.2006

Temlik

Leman Karanfil

(imza)

Teşhis

Teminat

Ali Ak emrine ödeyiniz. Bedeli rehindir. 13.12.2006 Leman Karanfil (imza)

Ali Ak emrine ödeyiniz. Bedeli tahsildir. 13.12.2006 Leman Karanfil (imza)

  • CARİ HESAP SÖZLEŞMESİ NEDİR, ÖZELLİKLERİ VE HÜKÜMLERİNİ ANLATINIZ? (BDDK Murakıplığı)

CARİ HESAP

Ticaret Kanununun 87. maddesine göre, iki kimsenin para, mal, hizmet ve diğer hususlardan dolayı birbirlerindeki alacaklarını ayrı ayrı istemekten karşılıklı olarak vazgeçip, bunları kalem kalem zimmet ve matlup şekline çevirerek hesabın kesilmesinden çıkacak bakiyeyi isteyebileceklerine dair bulunan mukaveleye cari hesap denir.

Cari hesap yazılı şekilde olur. Yoksa cari hesap sözleşmesi hüküm ifade etmez. Tarafların tacir olmasına gerek yoktur.

Cari hesabın olabilmesi için en az iki taraf arasında alacak ve borç doğuran para, hizmet ve mal değişimi bulunması ve tarafların karşılıklı olarak bu çeşitli işlemlerden doğan borç ve alacaklarını bağımsız bir biçimde ödeme ve tahsil talebinden sözleşmede belirtilen süreye kadar vazgeçmiş olmaları gerekir.Takası mümkün olmayan alacaklar, belirli bir sebeple sarfedilmek veya ayrıca emre amade tutulmak üzere tesli m olunan para ve mallardan doğan alacaklar ile önceden mevcut olan alacaklar cari hesaba geçirilemez.

Hesap devresinin uzunluğu sözleşme yoksa teamül ile belirlenir. Bu da yoksa takvim yılı dikkate alınır.

Devre sonunda hesap kapatılır ve çıkan bakiye tespit edilir. Bu bakiyeyi tespit eden cetvel karşı tarafa gönderilir. Karşı taraf aldığı tarihten itibaren bir ay içinde noterce taahhütlü mektup veya telgrafla itiraz etmezse kabul etmiş sayılır.

Ödeme ancak cari hesap sözleşmesinin sonunda istenebilir.

  • AŞAĞIDAKİ KAVRAMLARI AÇIKLAYINIZ ? (BDDK Murakıplığı) sınırlı ayni haklar objektif iyiniyet çizgili çek kayıtlı sermaye
  1. sınırlı ayni haklar

Ayni hakların kullanma, yararlanma ve tasarrufta bulunma olmak üzere kapsadığı Ünsal Çakmak temel yetkiden sadece bir kısmını içeren ayni

haklara, sınırlı ayni haklar denir. En fazla ikisini kapsar.

  1. İrtifak hakları; Bir hak veya mamelek üzerine yükletilmiş bir yüküm olup,

mal sahibini, mülkiyete mahsus bazı hakların irtifak hakkı sahibi tarafından kullanılmasına tahammül etmeğe veya bu hakları kullanmaktan sakınmağa mecbur kılar. İRTİFAK HAKLARI

Ayni     Şahsi   Karışık

-geçit -intifa    -üst hakkı

-sükna

  1. Gayrimenkul Mükellefiyeti; Bir gayrimenkul malikinin, mülkü dolayısıyla, o gayrimenkul karşılık olmak üzere bir başkası lehine bir şey yapmaya veya vermeye mecbur bulunmasıdır.
  2. Rehin Hakları: Sahibine alacağını borçlusundan alamadığı takdirde rehin

konusu şeyi sattırarak paraya çevirtmek suretiyle alacağını tahsil etmek yetkisini veren ayni haklardır. Hakkın konusu olan eşyanın menkul veya gayrimenkul olmasına göre rehin; -Gayrimenkul rehni(ipotek, ipotekli borç senedi, irad senedi) , -Menkul rehni olmak üzere ikiye ayrılır. objektif iyiniyet ( Dürüstlük kuralı)

Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır. Dürüstlük Kuralı; bir hak sahibinin hakkını kullanırken veya borçlunun borcunu ifa ederken dürüst, makul ve orta zekalı bir insandan beklenen hareket tarzına göre davranmasıdır. Dürüstlük kuralı; hakların kullanılması, borçların ifası, sözleşmelerin tamamlanması, yorumlanması, değişen koşullara uyarlanması (emprevizyon), kanunun yorumlanması ve boşluklarının doldurulması, kanuna karşı hilenin önlenmesi durumlarında uygulama alanı bulur.

Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz. Bir hak dürüstlük kuralına aykırı kullanılırsa kötüye kullanılmış olur. Bir hakkın kötüye kullanıldığını kabul etmek için failin kusurlu olması özellikle zarar verme kasdının bulunmasına gerek yoktur. Ayrıca, birine zarar verilmiş olması veya zarar tehlikesi bulunması da hakkın kötüye kullanıldığının kabulü için zorunlu bir şart değildir.

Örnek:Okulun kantininde oturmakta olan ahmet bozuk parası olamadığı için arkadaşı mehmet ‘ten 5000 lira ödünç (karz) almış ve borcunu ertesi gün ödeyeceğini vaad etmiştir.Ahmet 5000 liralık bu borcunu ertesi gün sabaha karşı saat 4’te Mehmetin evine giderek onu uykudan uyandırarak ödemeye kalkışırsa Bu Hareket Objektif Hüsniyet Kuralına uymayacaktır.Mehmet her ne kadar bu suretle borcunu ödemekte ise de sabaha karşı alacaklıyı yatağından kaldırarak onu alacağını tahsil etmeye zorlaması orta zekalı aklı başında yapacağı davranış biçimi olamaz.

Dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması hakim tarafından re’sen nazara alınır.

Sübjektif iyi niyet

Durumun gerektirdiği özeni gösterdiği halde, bir hakkın kazanılmasına veya başka bir hukuki sonucun gerçekleşmesine ait bir engeli bilmemeye sübjektif iyiniyet denir. Ancak durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyi niyet iddiasında bulunamaz.O halde bir kimse hakkın                                                                           kazanılması                                                                           içi n                                                                           gerekli olan

unsurların mevcut olduğunu veya hakkın kazanılmasını önleyen bir hususun                                          mevcut olmadığını zannediyor,yani                                                                 bu hususta                                                      ”bilgisizli k”,veya

yanlış bir bilgiye sahip bulunuyorsa o kimse hüsniyetlidir.Ancak bu

bilgisizliğin veya yanlış bilgi sahibi olmanın bizzat o kimsenin ” kusurundan                               ileri gelmemiş olmasıda lazımdır.O                                                             halde bu kimse                                                               biraz dikkat

etmiş olsaydı yanlış bir bilgi sahibi olmayacak idiyse artık hüsniyetli sayılamaz. Bu durum hakim tarafından re’sen dikkate alınır.

Sübjektif iyi niyet daha çok hakların devren kazanılmasında söz konusu olur. Devren kazanma; bir kişinin bir hakkı sahibinden      hukuki işleml e

elde etmesi demektir.Diğer bir deyimle bu yoldan bir hak eski sahibinden yeni bir hak sujesine girmektedir.Bu ise bir hukuki muamele ile veya miras yoluyla olur.Örneğin bir kişinin dolma kalemini bir başkasına satması veya bağışlaması ve teslim etmesi halinde dolma kalem üzerindeki mülkiyet hakkı alıcı veya bağışlanan kimse tarafından Devren kazanılmış olur.

Menkul mallarda sübjektif iyi niyetle ayni hakların kazanılmasında aşağıdaki kurallar uygulanır.

  1. Sahibinin elinden rızası ile çıkmış menkul bir mal üzerinde emin sıfatı ile zilyedinden sübjektif iyi niyetle mülkiyet veya diğer ayni haklardan birini kazanan 3. kişinin bu kazanımı korunur (iyi niyetin tam koruyucu etkisi).
  2. Sahibinin elinden rızası dışında çıkmış (çalınmış, kaybedilmiş, gasp edilmiş) menkul bir malı kazanan kimse sübjektif iyi niyetli olsa bile kural olarak o malın mülkiyetini kazanamaz. Söz konusu taşınırı geri almak için iyi niyetli zilyetlere karşı 5 yıl içinde menkul davası açılmalıdır. Kötü niyetli zilyetlere karşı ise bu dava her zaman açılabilir.
  3. Sahibinin elinden rızası dışında çıkan menkul mal, para veya hamile yazılı bir senetse, 3. kişi de iyi niyetliyse malın maliki olur (iyi niyetin tam koruyucu etkisi).
  4. Sahibinin elinden rızası dışında çıkan menkul bir malı iyi niyetli 3. kişi bir açık artırmadan veya bir pazardan veya o tür eşyaların satıldığı bir yerden almışsa, söz konusu mal ancak bedeli kendisine verilmek şartıyla geri alınabilir (iyi niyetin kısmi koruyucu etkisi).

Kanunun iyi niyete hukuki bir sonuç bağladığı durumlarda asıl olan iyi niyetin varlığıdır. Buna sübjektif iyi niyet karinesi     denir. Aksini

iddia eden iddiasını ispatla yükümlüdür.

Sübjektif iyi niyetin etkisi eşya hukukunda olduğu gibi borçlar hukukunda ve aile hukukunda da görülür.

çizgili çek Çizgili Çek

Keşidecisi veya hamili tarafından çekin ön yüzüne birbirine paralel iki çizgi çekilmek suretiyle çek çizgili çek haline getirilir.

Paralel çizgiler arasına herhangi bir şey yazılmadığı veya ‘banka’ kelimesi yazıldığı zaman çek ‘hususi çizgili çek’ haline getirilir. Bu çekler bir kere ve hamili tarafından ciro edilebilir.

Çizgiler arasına belli bir banka imi yazıldığı takdirde çek ‘hamil çizgili çek’ haline gelir. Bu çekler ise ancak adı gösterilen banka tarafından ciro edilebilir.

Çizgili çek, hesaptan hesaba para aktarılmasında kullanılır. Çekin üzerinde çift çizgi vardır. İki çizgi arasına banka adı yazılır, herkese ödenmez bu nedenle kaybolması çok önemli değildir. Çizgiler arasına para olarak ödenmeyecek, hesaba geçilmeyecek gibi cümleler yazıla bilir. Genel çizgili çeklerde banka adı yazılır. Özel çizgili çeklerde parayı alacak olan bankanın ismi bulunur

çekin çizgili olmasının nedeni; çekin sadece bir bankaya veya muhatabın bir müşterisine ödeneceğini göstermesidir. genel çizgili çekte paralel çizgiler arasında herhangi bir kayıt olmaması sebebiyle muhatap banka herhangi bir bankaya veya kendi müşterilerine çekin karşılığını öder. hususi çizgili çekte ise çizgiler arasında yazan bankaya ödeme yapılır. çizgiler çekin ön yüzüne paralel iki çizgi şeklinde olması gerekir

  1. kayıtlı sermaye

Türkiye’de mevzuat gereği şirketler iki çeşit sermaye sisteminden birini seçebiliyorlar. Bunlar kayıtlı ve esas sermaye sistemleridir. Kullanılacak sisteme şirketlerin genel kurulları karar verir ve bu karar SPK tarafından incelenip onaylandıktan sonra yürürlülüğe girer.

Ortaklıkların, esas sözleşmelerinde hüküm bulundurmak şartı, yönetim kurulu kararı ile, türk ticaret kanunu’nun sermayenin artırılmasına dair hükümlerine tabi olmaksızın çıkartabilecekleri, azami hisse senedi miktarını gösteren, ticaret sicili’ne tescil edilmiş serma yeleridir.

Sadece halka açık şirketlere tanınan bir imkandır. Şirket halka açık değilse, sermaye piyasası kurulu’ndan kayıtlı sermaye sistemine geçmek için aldığı izinden sonraki ilk sermaye artışında halka açılması gerekir.

Nominal sermaye olarak da bilinip tüm şirketlerde bulunan sermaye türüdür. halka açık veya kapalı anonim şirketler de buna dahildir. yalnız sermaye piyasası kanunu kayıtlı sermayenin nakden ve tamamen ödenmesini gerektirdiğinden halka açık anonim şirketlerde kayıtlı sermaye her daim ödenmiş sermayeye eşittir. amaç küçük yatırımcının korunmasıdır.

Kayıtlı Sermaye Sistemi

Kayıtlı sermaye sistemi, şirket yönetim kurullarına sermaye arttırımlarında belli bir serbesiyet verir. Şöyle ki, genel kurullarından arttırabilecekleri sermaye için bir maksimum limit (sermaye tavanı) isteyen yönetim kurulu, bu

tavanı aşmamak kaydıyla, en az beş yıl içerisinde de o tavana ulaşmak kaydı ile, istediği zamanda, ister bir kerede ister bir kaç sermaye artırımı yoluyla, tavan miktarına kadar sermayelerini yükseltebiliyorlar. Böylece daha serbest ve hızlı hareket edebilen şirket ve yönetim kurulu, sermaye gereksinimi duyduğunda en kısa zamanda bu ihtiyacını giderebilme imkanına kavuşuyor.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Şirketler kayıtlı sermaye sistemine genel kurularının karar vermesi ve SPK’nın onaylaması durumunda geçebilmektedir; sisteme giriş ve çıkışlar SPK’nın tasarrufuna bırakılmıştır. Son yıllarda şirketler arasında gözlenen eğim kayıtlı sermaye sistemine geçiş yönündedir, bunun başlıca nedenide şirket yönetim kurulların her sermaye artırımı için genel kurulun onayına ihtiyaç duymayacaklar olmalarıdır.

Kayıtlı sermaye sisteminde, şirketlerin sermayesi için (finans literatüründe) çıkarılmış sermaye ve tavan miktarı için kayıtlı sermaye tavanı terimleri kullanılıyor. Çıkarılmış sermaye terimi türetildiği halde, uygulamada yerine ödenmiş sermaye veya sermaye terimleri kullanılabiliniyor. Esasında aynı şeyi belirten bu terimler, teorik açıdan sistemi doğru betimlemesi için yanlış kullanılmaması uygun olacaktır.

Esas Sermaye Sistemi

Esas sermaye sisteminde bir sermaye tavanı yoktur. Şirketin ödenmiş sermayesi ancak ve ancak genel kurulun alacağı zaman ve arttırım miktarı kararına göre zamanında bir kerede yapılır. Eğer yeni sermayeye ihtiyaç duyulursa, o zaman yapılacak tek şey genel kurulu toplamak ve oradan bu kararın çıkmasını sağlamak. Esas sermaye sisteminde, sermaye terimi yerine ödenmiş sermaye terimi kullanılır.

  • İDARİ SÖZLEŞMELERİN ÖLÇÜTLERİ NELERDİR? ANLATINIZ. (Sayıştay)

Kamu kuruluşlarının, yönetim hukuku kurallarına dayanarak yaptıkları sözleşmelere “yönetsel Sözleşmeler” denir. Yönetimin taraf olduğu her sözleşme yönetsel sözleşme değildir. Yönetimin taraf olduğu sözleşmelerden yalnız yönetim hukuku kurallarına göre yapılmış olanlar, yönetsel sözleşmelerdir. Yönetsel sözleşmeleri, yönetimin özel hukuk kurallarına göre yaptığı sözleşmelerden ayırmak için, sözleşmenin konusu olan ilişkiye bakmak gerekir.

Şeref gözübüyük yönetsel sözleşmeleri özel hukuk sözleşmelerinden ayrıldığı noktaları şu şekilde tarif etmektedir.

  • “özel hukuk sözleşmelerinde taraflar arasında hukuksal eşitlik vardır. Yönetsel sözleşmelerde ise, sözleşmenin taraflarından biri olan

yönetime, kamu yararının temsilcisi ve sorumlusu olarak, karşı tarafa göre, bazı üstünlükler tanınmıştır.

  • Özel sözleşmelerde taraflar, yasaların öngördüğü sınırlar içinde , sözleşmenin konusunu , amacını, biçimini , bağlantı kuracakları kişileri serbestçe seçebilirler. Buna karşılık, yönetsel sözleşmelerde, yasalar yönetimin hareket serbestisini kısıtlamıştır.

Özel hukuk sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar adli yargıda , yönetsel sözleşmelerden doğan uyuşmazlıklar ise idari yargıda giderilir.

“İşçi niteliğindeki kamu görevlileriyle, yönetim arasında gerek iş sözleşmesinden (hizmet sözleşmesi), gerek iş kanununa daya nan haklardan kaynaklanan haklarından ya da toplu iş sözleşmesinden doğan uyuşmazlıklara bakma yönetsel yargının görevi dışındadır”

Bir sözleşmenin idari (yönetsel ) sözleşme sayılabilmesi için üç temel ölçüt belirlenmiştir.

  • konusunun kamu hizmeti ve yararı olması

Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

-Özel hukuku aşan koşulları içermesi

-Belirli bir süreyi kapsaması

Ve bu üç koşulun birlikte bulunması gerekir.

Burada en önemli kıstas Özel hukuku aşan koşulların bulunması ölçütüdür.

Bir sözleşmenin idari sözleşme olup olmadığının belirlenebilmesi için sözleşme taraflarından birisinin idare olması ve sözleşme konusunun kamu hizmetine ilişkin bulunması koşulları her zaman yeterli olmayabilir. Bu taktirde idare ile karşı taraf arasında akdedilen sözleşmenin tüm hükümlerinin incelenerek , tarafların idareye kamu gücünden doğan üstün yetkiler tanımak suretiyle, sözleşmeye idari sözleşme niteliği vermek amacında olup olmadıklarının araştırılması gerekmektedir. Özel hukuk sözleşmelerinde düşünülmesi bile imkansız olan bazı üstü n yetkilerin tanınması idari sözleşmelerin ötekilerden ayıran en temel en belirgin özelliğidir.

İdari sözleşmelerin bir tarafının mutlak şekilde idare olması yanındaki ilk belirleyici kriteri, bu tür sözleşmelerde , özel hukuk sözleşmelerinde yer alması mümkün olmayan olaganüstü hükümler bulunmasıdır. Bu hükümler özel hukuku aşan şartlar olarak nitelenir. Bu durum idarenin kamusal yetkisini kullanarak yaptığı sözleşmede, idareye üstünlük ve otorite tanınması şeklinde kendini gösterir. İdareye üstünlük ve otorite tanınması ona , gözetim ve denetim yapma, emir verme ve ceza uygulama, sözleşmeyi tek taraflı olarak değiştirme ve fesih etme resen hareketle imtiyaza el koyma gibi hak ve yetkilerin verilmesi yolundaki sözleşme hükümleri ile belli olur.

İdari sözleşmelerin belirleyici bir başka kriteri, sözleşme konusunun kamu hizmeti olmasıdır. Ancak hemen belirtmeliyiz ki , her kamu hizmetine yönelik sözleşmenin idari sözleşme olduğu söylenemez. Çünkü idareler kamu hizmetini, yaptıkları özel hukuk sözleşmeleri ile de yerine getirebilirler.

“özel hukuku aşan koşullar” diye tarif edilen bu koşul bilimsel içtihatlarda yer aldığı gibi Uyuşmazlık Mahkemesi ile Danıştayın kararlarında da yer almaktadır.

Bir sözleşmede yer alan hükümlerden idareye böyle bir yetkinin tanınıp tanınmadığı nasıl anlaşılmalıdır. ?

Uyuşmazlık mahkemesi idarenin üstünlüğünü ve otoritesinin tanınması, yani sözleşmede idarenin tek taraflı hareket yetkisinin kabul edilmesi ve sözleşmenin bir tarafını oluşturan idarenin, diğer tarafa karşı kamu gücüne dayanan yetkiler kullanabilmesi durumlarında sözleşmede özel hukuku aşan koşulların varlığı kabul edilmelidir.

Bilimsel içtihatlar özel hukuku aşan hükümlerin varlığının işareti olarak

  • idarenin üstünlüğü ve otoritesi yani sözleşmede kamu gücünün belirtilmiş olması

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

tek yanlı hareket yetkisinin ve zora dayanan önlemler alma gücünün mevcut bulunması

sözleşmenin devamlı olması

  • İPTAL DAVASI İLE TAM YARGI DAVASI ARASINDAKİ FARKLAR (SAYIŞTAY YAZILI)

Her 2 dava türünde de yargılama usulü aynıdır.

İptal davasına sadece idari işlemler konu olduğu halde, tam yargı davasına, idari işlemler, idari eylemler, ve idari sözleşmeler konu olabilir.

İptal davasında, davacıya, dava konusu olan idari işlemin iptali olanağı sağlandığı halde, tam yargı davasında davacıya bir hakkın yerine getirilmesi, saldırının durdurulması, eski durumun geri getirilmesi, uğranılan zararın giderilmesi gibi çeşitli olanaklar sağlanmıştır.

Tam yargı davaları öznel niteliktedir. Davacı bir hakkın ihlal edildiğini ileri sürmektedir. İptal davaları ise nesnel niteliktedir. İptal davası açmak için bir hakkın ihlal edilmesi gerekmez. Sadece menfaat ihlali yeterlidir.

Tam yargı davasının sonucundan sadece davacı yararlanırken, iptal davası duruma genel niteliklidir.

  • BORÇLUNUN TEMERRÜDÜNÜN GENEL SONUÇLARINI, KARŞILIKLI TAAHHÜTLERDE VE PARA BORÇLARINDAKİ SONUÇLARINI SADECE SAYINIZ. (SAYIŞTAY YAZILI)_______________

Borçlunun temerrüde düşmesi ile borçlunun borcu sona ermez. Alacaklı hala ifayı talep edebilir. Alacaklı temerrüd halinde aynen ifayı talep edebilir. Para borçlarında ise, aynen ifa ile birlikte temerrüt faizi ve onla birlikte munzam zararını da isteyebilir. İki tarafa borç yükleyen sözleşmeler bakımından ise temerrüdün sonuçları kanunda özel olarak düzenlenmiştir. Buna göre borcu ifaya hazır olan taraf diğer tarafa bir süre verecek veya bu süreyi yargıca tayin ettirecektir. Belirlenen bu süre içerisinde borçlunun borcunu ödemesi istenecektir. Ancak borcun ifası alacaklı açısından bir anlamı kalmamışsa, borçlunun davranışlarından ifa etmeyeceği belli ise veya kesin vade varsa süre tayin etmeye gerek yoktur.

Süre tayinine rağmen borçlu borcunu ödemezse alacaklı; aynen ifa +gecikme zararı müspet zararı

sözleşmeden dönerek+menfi zararını isteyebilir.

Alacaklının sözleşmenin sadece taraflarından birisine borç yüklediği hallerde müspet zararı isteyebilmesi için aynen ifanın mümkün olmaması gerekir. Aynen ifa mümkün ise müspet zarar istenemez. Her 2 tarafa borç yükleyen sözleşmelerde ise; aynen ifa+gecikme zararı, müspet zarar veya menfi zarardan (sadece her 2 tarafa borç yükleyen sözleşmelerde istenir, tek tarafa borç yükleyen sözleşmelerde istenemez) birisini seçmekte serbesttir. Bu haklar birer seçimlik haktır. Bir defa kullanmakla tükenir. Hakkını kullanan alacaklı bundan dönemez.

Adi alacaklar bakımından alacaklı bu haklardan hangisini tercih ettiğini borçluya bildirmemişse karine olarak alacaklının ayn en ifa +gecikme zararı istediği kabul edilir. Ticari alacaklarda ise alacaklı tercihini bildirmemişse müspet zararı istediği karine olarak kabul edilir. Bu nedenle alacaklı her 2 alacak türünde de süre verirken veya süreye gerek yoksa ayrıca seçimlik haklardan hangisini seçtiğini borçluya bildirmelidir.

  • ELBİRLİĞİ VE ORTAK MÜLKİYETİN EN ÖNEMLİ 2 FARKINI YAZINIZ. (SAYIŞTAY YAZILI)

Müşterek ( Ortak) Mülkiyet

Birden fazla kişinin bir şey üzerindeki mülkiyet haklarının normal olanı, müşterek mülkiyettir. Müşterek mülkiyette hissedarlar, bir şey üzerinde belli paya sahiptirler. Hissedarlar malın üzerinde, 1/2, 2/8, 3/12 gibi belli paylara sahiptirler; gayrimenkul üzerindeki hisse durumu tapuya bu şekilde kaydedilir. Bunun anlamı, her hissedarın payları oranında taşınmazın tamamı üzerinde hak sahibi olmasıdır.

Her paydaş kendi payı üzerinde malikin sahip olduğu hak ve yükümlülükleri aynen taşır. Ancak, bir payın devri halinde diğer paydaşın şuf’a (ön alım) hakkı vardır. Medeni Kanunun 659.maddesi uyarınca, “Bir gayrimenkulün hissedarları, diğer bir hisseyi satın alan üçüncü şahsa karşı yasal şuf’a hakkına haizdir”. Buna göre, hisseli bir gayrimenkulün bir kısım hissesini satın alan üçüncü şahsa karşı, diğer hissedarlarına ön alım hakkını ileri sürerek dava açma hakları vardır.

Müşterek mülkiyette aksine sözleşme olmadıkça, hissedarlar taşınmazı birlikte idare ederler. Yanı sıra, alelade işleri herhangi bir paydaş yapabilir. Ancak, önemli işleri çoğunluk kararı ile yapmaları gereklidir.

Müşterek mülkiyet, taşınmazın satış veya taksimi (rızai taksim, kazai taksim) ile sona erer.

İştirak (Elbirliği) Halinde Mülkiyet

Medeni Kanunda iştirak halinde mülkiyet şu şekilde tanımlanmıştır;

“Yasa uyarınca veya bir sözleşme ile iştirak eden kimseler bir şeye birlikte malik olurlarsa, her birinin hakkı o şeyin tamamına sari olur.”

İştirak halinde mülkiyette, benim payım söz konusu olmayıp, bizim malımız düşüncesi mevcuttur. Mal üzerinde yapılacak her türlü işlem ortak kararla (ittifakla) olabilir.

İştirak halinde mülkiyet, birden çok kişinin aralarında daha önceden mevcut şahsi bir bağ veya bir ortaklık ilişkisinin meydana getirdiği ortak mülkiyet çeşididir. İştirak halinde mülkiyetde, kural olarak paylar itibari bir miktar olarak belli değildir ve bu nedenle ortaklar payları üzerinde tek başlarına tasarruf yetkisine sahip değillerdir.

Sözleşmeden veya kanundan doğabilir. Sözleşmeden doğan iştirak halinde mülkiyete örnek olarak, karı koca arasındaki mal ortaklığı rejimini, aile şirketi emvalini verebiliriz. Kanundan doğan iştirak halinde mülkiyete örnek olarak, miras şirketi verilebilir.

İYİ ÇALIŞMALAR, BAŞARILAR.

  • HUKUK DEVLETİ VE KANUN DEVLETİ KARŞILAŞTIRMASI (DHMİ)

“Hukuk Devleti” kendi güç ve olanaklarını bireysel ve toplumsal gelişim için kullanan, otoritesini koyduğu hukuk kurallarıyla sınırlayan çağdaş devlettir.

Parlamentonun sürekli kanun yapması, bu kanunların yürürlükte olması o devletin ” kanun devleti” kimi zamanda “polis devleti” olmaktan çıkıp gerçek anlamda ” hukuk devleti ” olduğunu göstermez. Hem kanunların bireysel ve toplumsal yaşamı çağın gelişimlerine uyduracak içerikte olması gerekir, hem de devletin bu kanunların uygulanmasında aynı anlayışı taşıması gerekir. Devleti yönetme durumunda olanların, kanun yaparken ve uygularken “kanun devleti” olmaktan çıkıp ” hukuk devleti” olmayı gerçekten istemeleri gerekir.

Bir devlettin Anayasasında ” Hukuk devleti” niteliği yazması, o devletin gerçek bir hukuk devleti olduğunu göstermez. Anayasada yazıla olan bir öngörüdür, ulaşılmak istenen düzeydir ve amaçtır. Hukuk devleti, her istediğini yapamayan, kendini hukukla bağlı sayan devlettir. Baskıya, zora, güce, dayanan ” Polis devleti ” yle, biçimsel düzenlemelerin uygulandığı “kanun devleti ” evrelerini geride bırakan, hukukun üstünlüğü ilkesini yaşama geçirerek her işlem ve eyleminin hukuka uygunluğu koşulunu gözeten devlet, gerçek hukuk devletidir. Çağrımız, insan hakları, bilgi ve uzay çağı olarak adlandırılmaktadır. İnsan kaynakları adaletin kaynağıdır, adalet ve devletin, hattâ dünyanın temelidir. Hukuk, insan haklarından tüketilir, yasalar da hukukla üretilir. Hukuk devleti, hukukçu devleti ya da yargıçlar devleti değildir. Hiçbir kişi ve kurumun hukukun dışında ve üstünde olmadığı, kuralları yaşam gerekleriyle gerçeklerine uygun, yaptırımları çağdaş, yargı organları bağımsız devletin hukuksallığı tartışılamaz. Aykırılık, çelişki, sakınca, bozukluk, kötülük, haksızlık, adaletsizlik vd. tüm nların hukukla çözümlediği, son sözü hukukun söylediği devlet, hukuk devletidir.Hukuk devletinin birçok tanımı yapılmış, yapılacaktır. Özetle hak aramanın, savunmanın kutsallığını benimseyen devlettir hukuk devleti. Yönetenlerin hesap vermeyi çok doğal bulduğu, demokratik bir işlerliğin her dalda ve konuda yeğlendiği bir devlet hukuk devletidir. Yasaklar düzeni değildir, lâiktir. Yönetim hukukla kotarılacağından dindışıdır, dinsel değildir, laiktir. Baskıcı değildir, demokrattır. Çağın toplumsal gereksinimlerini doyurucu yanıyla da sosyaldır.

Yasaların üstünde yasakoyucunun da uymak zorunda bulunduğu evrensel ve üstün hukuk kurallarını hiçbir zaman gözardı etmeyen, hukuksal ilkelerden ödün vermeyen, her organ üzerinde hukukun mutlak egemenliğini sağlayan, insan haklarına ve gözgürlüklere saygılı, bunları koruyup güçlendirmeyi, yaygınlaştırmayı, hukukun üstünlüğü ilkesine özenle uyarak tüm işlem ve eylemlerini hukuka uygun yürütmeyi, böylece güvenceli ve adaletli bir düzeni kurup geliştirmeyi başlıca erek ve görev edinen, bağımsız yargının etkin denetimine açık, çağdaş içerikli Anayasası bulunan, hukuku yadsıdıkça ve hukuka karşı çıktıkça geçersiz kalacağını, bağlılığı oranında onur kazanacağını bilen, hiçbir ayrım gözetmeden tüm bireyleri eşit kucaklayan, hiçbir sömürüye ve haksızlığa olanak tanımayan, hukuksallıkta öncü ve örnek olan devlet, hukuk devletidir. Böyle çağdaş bir hukuk devletinin en sağlıklı güvencesi de anayasa yargısıdır. Hukuk devletinin dayanağı, eğitimli yöneticiler, bilinçli yurttaşlardır. Sözle değil, sonuçlarıyla kanıtlanır.

  • İDARİ VESAYET VE HİYERARŞİ ARASINDAKİ FARKLAR NELERDİR?

(DHMİ)

Hiyerarşi aynı kamu tüzelkişiliği içindeki farklı makamlar arasındaki ilişkiyi ifade ederken idarî vesayet farklı kamu tüzelkişilikleri arasındaki ilişkidir. Hiyerarşide ast-üst vardır ve emir suç niteliğinde olmadığı sürece yerine getirilir. Ancak idarî vesayette denetlenen kamu tüzelkişiliği kapsamı değişmekle beraber özerkliğe sahiptir. Yerinden yönetim kuruluşları için özerklik kural, denetim istisnadır, bu istisnai durumlar da kanunda öngörülmüştür. Ayrıca Fransız yazarlar daha farklı düşünse de Danıştay’ın yatkın olduğu görüşe göre “uyuşmazlık durum unda vesayet yönetimi kendi işleminden, vesayet denetimine uyruk kamu tüzelkişisi de kendi işleminden sorumludur. Vesayet yönetimi kararına karşı açılan davada davalı durumunda vesayet yönetimi, vesayete uyruk kamu tüzelkişisi kararı için ise davalı durumunda bu kamu tüzelkişisi bulunur.

Bir kamu kurulusu kendi kendini denetleyebileceği gibi, baska bir kamu kurulusu tarafından da

denetlenebilmektedir. Kamu kuruluslarının kendi kendini denetlemesine “iç denetim”, kamu kuruluslarının baska bir kamu kurulusu tarafından denetlenmesine de “dıs denetim” denilmektedir. iç denetimin en belirgin örneği “hiyerarsik” denetim, dıs denetimin en belirgin örneği ise “vesayet” denetimi olmaktadır. (Gözübüyük, 1989: 228)

Hiyerarsik denetim, hiyerarsik yapı içerisinde yer alan üstlerin astlarını denetlemesi seklinde ortaya çıkmaktadır. Üstlerin astları üzerinde, atama, sicil verme, yükseltme, disiplin cezası uygulama ve görev yerlerini değistirme gibi hiyerarsik yetkileri bulunmaktadır. Hiyerarsik üstler, emri altında bulunan personelin islemlerini her zaman denetleyerek onlara yön vermek durumundadırlar. Hiyerarsik üstler, astların islemlerini, islem yapılmadan önce denetleyebilecekleri gibi, islem yapıldıktan sonrada denetleyebilmektedirler. Üstlerin yaptığı bu denet im, hukuka uygunluk

denetimi olabileceği gibi, yerindelik denetimi de olabilmektedir. Hiyerarsik denetimde, üstlerin, astlarını denetleyebilmesinde yasal bir dayanağa da gerek yoktur. (Eryılmaz, 2000: 309). Üstler, bu denetim yetkisine kendiliğinden sahip bulunmaktadırlar.

Vesayet denetimi, idarenin bütünlüğü ilkesinin doğal bir sonucu olarak yerinden yönetim kuruluşlarının, kendileri dışında başka bir idare tarafından yasaların öngördüğü sınırlar içinde denetlenmesidir.Vesayet denetimi, merkezi idare kuruluşları veya makamları tarafından yapılmaktadır. Vesayet denetiminin yapılabilmesi için, yasal bir dayanağa gerek vardır. Hiyerarşik denetimde olduğu gibi yasal dayanaktan yoksun bir denetim yapılamamaktadır. Vesayet denetimi ile, merkezi idareye, yerel yönetimlerin organlarının, kararlarının, eylem ve işlemlerinin üzerinde denetim yetkisi tanınmaktadır. Bu yetki, yerel yönetimlerin karar ve işlemlerini uygun bulma, erteleme yâda iptal etme seklinde kullanılmaktadır. Vesayet denetiminin, amacına uygun olarak hukukilik denetimi ile sınırlandırılması, yerindelik denetimine dönüştürülmemesi gerekmektedir.

  • CARİ HESAP NEDİR? (DHMİ)

Cari Hesap Nedir?

Ticaret Kanununun 87. maddesine göre, iki kimsenin para, mal, hizmet ve diğer hususlardan dolayı birbirlerindeki alacaklarını ayrı ayrı istemekten karşılıklı olarak vazgeçip, bunları kalem kalem zimmet ve matlup şekline çevirerek hesabın kesilmesinden çıkacak bakiyeyi isteyebileceklerine dair bulunan mukaveleye cari hesap denir.

İYİ ÇALIŞMALAR, BAŞARILAR.

Cari hesabın olabilmesi için en az iki taraf arasında alacak ve borç doğuran para, hizmet ve mal değişimi bulunması ve tarafların karşılıklı olarak bu çeşitli işlemlerden doğan borç ve alacaklarını bağımsız bir biçimde ödeme ve tahsil talebinden sözleşmede belirtilen süreye kadar vazgeçmiş olmaları gerekir. Takası mümkün olmayan alacaklar, belirli bir sebeple sarfedilmek veya ayrıca emre amade tutulmak üzere teslim olunan para ve mallardan doğan alacaklar ile önceden mevcut olan alacaklar cari hesaba geçirilemez.

Hesap devresinin uzunluğu sözleşme yoksa teamül ile belirlenir. Bu da yoksa takvim yılı dikkate alınır.

Devre sonunda hesap kapatılır ve çıkan bakiye tespit edilir. Bu bakiyeyi tespit eden cetvel karşı tarafa gönderilir. Karşı taraf aldığı tariht en itibaren bir ay içinde noterce taahhütlü mektup veya telgrafla itiraz etmezse kabul etmiş sayılır. Ödeme ancak cari hesap sözleşmesinin sonunda istenebilir.

  • TİCARİ DEFTERLERİN SAHİBİ LEHİNE VE ALEYHİNE DELİL OLARAK KULLANILMASI ŞARTLARI NELERDİR? (ÇAY İŞL. GN. )_________________________________________________________________________________

Ticari Defterlerin Sahibi Aleyhine Delil Olması

Bir davada ispat yükü kendisine düşen taraf, iddiasını kanıtlamak için diğer tarafın tuttuğu defterlere dayanabilir. Taraflardan biri iddiasını sadece karşı tarafın defterleriyle ispat etmek istediğini beyan ederse, mahkeme karşı tarafa ticari defterlerini mahkemeye ibraz etmesi için süre verir.

Karşı taraf, ticari defterlerini ibraz etmezse mahkeme defterlerin ibrazını istemiş olan tarafa iddiasının doğruluğu hakkında yemin verir. Kendisine yemin verilen taraf yemini kabul ederek yemin ederse, iddiasını kanıtlamış olur.

Defterlerini ibraz etmesi istenen taraf, defterlerini ibraz ederse;

  1. İbraz edilen defterlerde, ileri sürülen iddia hakkında hiç bir kayıt yer almamışsa iddia ispat edilememiş sayılır. Başka kanıt da getirilemez ve dava reddolunur.
  2. İbraz edilen defterlerde sadece defter sahibinin aleyhine kayıt varsa, bu kayıt defter sahibi aleyhine kesin delil oluşturur. Defter sahibi bundan sonra kendi defterlerinde yer alan kayıtların aksini ancak başka bir kesin kanıtla, örneğin borcunu ödemiş olduğunu karşı taraftan aldığı bir makbuzla ispat edebilir.

Tacir tutmak zorunda olduğu bütün defterleri tutmamış, tasdik ettirmemiş veya beyanname verme yükümünü yerine getirmemiş olsa bile tuttuğu defterlerdeki kayıtlar aleyhine delil olarak kullanılabilir.

  1. İbraz edilen defterlerde, defter sahibinin hem lehine hem aleyhine kayıt varsa ve defterler kanuna uygun şekilde tutulmamışsa defterlerin sahibi lehine olan kayıtları dikkate alınmaz.

Ticari defterlerin sahibi aleyhine delil olarak kullanılabilmesi için, defterlerin kanuna uygun şekilde tutulmuş olmasına ve uyuşmazlığın her iki tarafının da tacir olmasına gerek yoktur.

Ticari Defterlerin Sahibi Lehine Delil Olması

Ticaret Kanunu ile tacirin tutmuş olduğu defterlerin belli şartlar altında kendi lehine delil oluşturabileceği kabul edilmiştir.

Ticari defterlerin sahibi lehine delil oluşturabilmesi için gerçekleşmesi gereken koşullar şunlardır:

  1. Uyuşmazlığın her iki tarafının da uyuşmazlık konusu işin yapıldığı tarihte tacir sıfatına sahip olması gerekir.
  2. Uyuşmazlık her iki tarafın da defterlerine geçirmesi gereken bir ticari işten kaynaklamalıdır. Diğer bir deyişle iş her iki tarafın da ticari işletmesiyle ilgili olmalıdır.
  3. Delil oluşturması istenen defterler kanuna uygun şekilde tutulmuş olmalıdır. Bunun için her şeyden önce zorunlu tüm defter lerin tutulmuş olması gerekir. İşletmenin nitelik ve öneminin gerektirdiği defterler tutulmamışsa, ismen sayılan zorunlu defter kayıtları an cak sahibi aleyhine delil teşkil eder. İşletmenin nitelik ve öneminin gerektirdiği defterler ise ismen gösterilen ve tasdike tabi olan defterlerle beraber delil olarak kabul olunur.

Ayrıca ismen sayılan zorunlu defterler için tasdik işleminin ve diğer zorunlu defterler için de sicil memuruna beyanname verme yükümünün yerine getirilmiş, yevmiye defteri kayıtlarının süresi içinde deftere geçirilmiş, envanter ve bilançonun eksiksiz, açık ve anlaşılır şekilde düzenlenmiş olması gerekir (TK.69, 70, 72, 75).

  1. Uyuşmazlık konusu işle ilgili olarak defterlere geçirilen tüm kayıtların birbirini doğrulaması gerekir.
  2. Karşı tarafın, ileri sürülen iddianın aksini kendi ticari defterleri veya diğer geçerli delillerle ispat edememiş olması gerekir. Karşı tarafın defterlerindeki kayıtlar, iddiasını defterlerine dayanarak ispatlamak isteyen davacı tarafın defter kayıtlarına uygun ise, davacı taraf iddiasını ispat etmiş sayılır. Karşı tarafın defterlerindeki kayıtlar, iddiasını defterlerine dayanarak ispat etmek isteyen tarafın defter kayıtlarına aykırı ise veya defterlerinde bu konuda hiçbir kayıt yer almamışsa iddia defterlerle ispat olunamamış kabul edilir.

Karşı taraf defterlerini ibraz etmezse veya defterlerini hiç ya da usulüne uygun olarak tutmamış olursa iddiasını defterleri ile ispat etmek isteyen tarafın defterleri kendi lehine delil oluşturur. Ancak karşı taraf defterlerdeki kayıtları vesika veya diğer geçerli delillerle çürütebilir.

  1. Mahkeme tüm bu şartların gerçekleşmesi halinde, kanaatini güçlendirmek için davacıya, defterlerindeki kaydın doğru olduğun a ve halen davalıda yerine getirilmesi gereken bir hakkı bulunduğuna ilişkin yemin vermek zorundadır. Defter sahibi yeminden kaçınırsa, iddiasını defterleri ile ispat edememiş sayılır.
  • BORÇLAR KANUNUNDA ZAMANAŞIMININ DURMASI VE KESİLMESİ NEDİR? BU HALLER NELERDİR? (ÇAY İŞL. GN. MD.)

ZAMANAŞIMI (MÜRURUZAMAN)

Eşya hukukunda ortaya çıkan ve kişinin hak kazanmasına olanak tanıyan zamanaşımına kazandırıcı zamanaşımı adı verilirken; borçlar hukuku bakımından ortaya çıkan ve alacağın dava ve takip hakkını ortadan kaldıran zamanaşımına ise düşürücü zamanaşımı denir.

Zamanaşımı-Hak düşürücü süre: Zamanaşımı alacak hakkını zayıflatırken, hak düşürücü süre hakkı ortadan kaldırır. Hak düşürücü süre niteliği itibariyle bir itirazdır, hakim re’sen dikkate alır. Zamanaşımı ise bir def’idir, hakim re’sen dikkate alamaz. Zamanaşımı sür esinin işlemesinin durması veya kesilmesi mümkün olduğu halde, hak düşürücü sürenin işlemesi durmaz ve kesilmez. Zamanaşımı sadece alacak haklarında söz konusu olurken; hak düşürücü süre, borç ilişkileriyle benzeri ilişkilerde, yenilik doğuran haklarda etkili olur.

Bir borcun veya bir alacağın zamanaşımına uğraması için gerekli şartlar şunlardır:

  1. Borcun muaccel olması: Kural olarak bütün borçlar zamanaşımına uğrarlar. Fakat gayrı menkul rehni ile güvence altına alınan borçlar zamanaşımına uğramazlar. Menkul rehniyle güvenceye bağlanmış olan borçlar ise zamanaşımına uğrarlar.
  2. Kanunun belirlediği sürenin geçmiş olması: Kanunlarımızda zamanaşımı süresi değişik borç ilişki—lerine göre farklı tayin edilmiştir. Haksız fiillerden doğan borçlarda zamanaşımı süresi zararı ve faili öğrenme tarihinden itibaren bir yıl, fakat her halükarda olay tarihinden itibaren on yıldır. Haksız fiil aynı za—manda suç teşkil ediyorsa, ceza yasalarının bu suç için öngördüğü daha uzun bir zamanaşımı süresi mevcut ise, haksız fiil tazminat alacağı için de bu uzun süreler geçerli olacaktır.

Sebepsiz zenginleşmeden doğan alacaklar, malvarlığındaki eksilmenin ve zenginleşmenin öğrenildiği tarihten itibaren bir yıl, fakat her halükarda olay tarihinden itibaren on yıllık zamanaşımı süresine tabi tutulmuştur (BK m. 66).

Sözleşmeden doğan alacaklarda ise zamanaşımı süresi, kural olarak, borcun muaccel olduğu tarihten itibaren on yıldır (BK m. 125). Bu süreye genel zamanaşımı süresi denir. Diğer bir ifadeyle aksi belirtilmedikçe sözleşmeden doğan olacaklar 10 yıllık zamanaşımına tabidir. BK m. 126’da ise beş yıllık zamanaşımına tabi olan alacaklar dört bent halinde belirtilmiştir:

  1. Adi ve hasılat kira bedelleri, ana para faizleri, aidat alacakları belirli ara—lıklarla ödenmesi gereken para                                                                                                                            alacakları olup, beş                                                                                                                                          yıllık

zamanaşımı süresine tabidir.

  1. Tüketim amacıyla alınan gıda maddelerinin bedelleri (erzak bedeli); nafa—ka, otel ve lokanta masraflarına                                                                                                                             ilişkin alacakla r,
  2. Esnaf ve sanatkarların ücret alacakları; perakende satış bedeli alacağı; noterlerin noterlik hizmetlerinden                                                                                                                         doğan alacakları;    işçilerin

ücret alacakları,

  1. Şirketlerin iç ilişkilerinden doğan alacaklar; vekalet; komisyon, acentelik; bazı tellallık alacakları; istisna sözleşmelerinden doğan bazı alacaklar, ticari olsun veya olmasın, bir şirket sözleşmesine dayanan ve şirketin ortaklarla veya ortakların birbirleriyle şirkete ilişkin işler—den doğan alacaklar; yine, şirketin müdürleri, temsilcileri, murakıpları ile olan ilişkilerinden doğan alacaklar beş yıllık zamanaşımı süresine tabi tutul—muştur.

Aynı hüküm uyarınca, yüklenicinin kast veya ağır kusuruna dayanan sözleşmeye aykırı davranışından, özellikle ayıba karşı garantiden (tekeffülden) doğan sorumluluğuna ilişkin olanlar dışında istisna sözleşmesinden doğan tüm davalar beş yıllık zamanaşımı süresine tabidir.

Karz sözleşmesinden doğan alacak hakları ise altı aylık zamanaşımına tabidir.

Zamanaşımının durması

Kanunda sayılan sebeplerden birinin varlığı durumunda zamanaşımı süresinin işlemeye başlamaması veya başlamışsa bu sebep ortadan kalkıncaya kadar durarak devam etmesine zamanaşımının durması (tatili) denir. Sebep ortadan kalktığı andan itibaren kalan süre durduğu yerden itibaren tekrar işlemeye başlar. Zamanaşımını durduran sebepler şunlardır:

  • Velayetin devamı süresince çocukların ana babalarından olan alacakları için,
  • Vesayetin devamı süresince vesayet altında bulunanların vasi ve vesayet dairelerinden (sulh ve asliye hakimlerinden) olan alacakları için,
  • Evliliğin devamı boyunca karı kocadan birinin diğerinden olan alacağı için,
  • Hizmet akdinin devamınca işçilerin işverenden olan alacakları için,
  • Borçlu alacak üzerinde intifa hakkına sahip olduğu süre içinde,
  • Alacağın bir Türk mahkemesinde ileri sürülmesi mümkün olmadığı sürece zamanaşımı işlemez veya işlemeye başlamışsa durur.

Zamanaşımının kesilmesi

Kanunda sayılan sebeplerden birinin gerçekleşmesi durumunda sürenin o ana kadar işlemiş olan kısmının ortadan kalkması ve sürenin baştan itibaren yeniden işlemeye başlamasına zamanaşımının kesilmesi denir. Zamanaşımını kesen sebepler şunlardır:

  • Borçlu borcu ikrar ettiği (kabul ettiği), özellikle faiz veya mahsuben bir miktar para veya rehin veya kefil verdiği takdirde,
  • Alacaklı mahkemede dava açmışsa veya hakeme müracaat etmişse veya icra takibinde bulunmuşsa veya iflas masasına başvurmuşsa, zamanaşımı kesilmiş olur.

Zamanaşımı müteselsil borçlulardan birine karşı kesilmiş olursa diğerlerine karşı da kesilmiş olur. Asıl borçluya karşı zamanaşımı kesilmiş olursa kefile karşı da kesilmiş olur. Fakat kefile karşı kesilen zamanaşımı asıl borçluya karşı kesilmiş olmaz.

Zamanaşımının kesilmesi durumunda o andan itibaren işlemeye başlayacak yeni süre kural olarak eskisinin aynıdır. Fakat borç b ir senetle ikrar olunmuş veya bir hükümle ispatlanmışsa yeni süre daima 10 yıldır.

Zamanaşımının hükümleri: Zamanaşımına uğrayan borç/alacak ortadan kalkmış olmaz sadece alacaklının talep ve dava hakkını sona erdirir. Borçlu alacaklının ifa talebine karşı zamanaşımı def’i’ni ileri sürebilir. Zamanaşımına uğramış borç eksik borçtur. Borçlu dilerse ödeyebilir.

Asıl alacağın zamanaşımına uğraması halinde ona bağlı fer’i haklar da (ör. faiz, cezai şart) zamanaşımına uğramış olur. Fer’i borç zamanaşımına uğramışsa asıl borç zamanaşımına uğramaz.

  • KANUN HÜKMÜNDE KARARNAME (TANIM SU) (ÇAY İŞL. GN. MD.)

Kanun hükmünde kararnameler yasama yetkisinin sadece yasama organı yani tbmm ne ait oluşunun bir istisnasıdır. kanun hükmünde kararname çıkartma yani bu anlamda yasama yetkisi yürütme organına yani bakanlar kuruluna aittir. kanun hükmünde kararname çıkartılması ancak acil olan sosyal, ekonomik bir takım zorunluluklar olması halinde meydana gelir. kanun hükmünde kararnameler varolan yasaları değiştirme                                     ,                     ortadan             kaldırma                                           gibi                          işlevlere                              sahiptir.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

MADDE                                                                                                                                                                           91

Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verebilir. Ancak sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasî haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez.Yetki kanunu, çıkarılacak kanun hükmünde kararnamenin, amacını, kapsamını, ilkelerini, kullanma süresini ve süresi içinde birden fazla kararname çıkarılıp çıkarılamayacağını gösterir.

Bakanlar Kurulunun istifası, düşürülmesi veya yasama döneminin bitmesi, belli süre için verilmiş olan yetkinin sona ermesine sebep olmaz.

Kanun hükmünde kararnamenin, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından süre bitiminden önce onaylanması sırasında, yetkinin son bulduğu veya süre                              bitimine                             kadar                             devam            ettiği                                         de                                 belirtilir.

Sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde, Cumhurbaşkanının Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun kanun hükmünde kararname çıkarmasına ilişkin                                                                     hükümler                                               saklıdır.

Kanun hükmünde kararnameler, Resmî Gazetede yayımlandıkları gün yürürlüğe girerler. Ancak, kararnamede yürürlük tarihi olarak daha sonraki                      bir                                                 tarih                                                 de                                                     gösterilebilir.

Kararnameler, Resmî Gazetede yayımlandıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulur.

Yetki kanunları ve bunlara dayanan kanun hükmünde kararnameler, Türkiye Büyük Millet Meclisi komisyonları ve Genel Kurulunda öncelikle ve ivedikle                                                                                                                            görüşülür.

Yayımlandıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmayan kararnameler bu tarihte, Türkiye Büyük Millet Meclisince reddedilen kararnameler bu kararın Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte, yürürlükten kalkar. Değiştirilerek kabul edilen kararnamelerin değiştirilmiş hükümleri, bu değişikliklerin Resmî Gazetede yayımlandığı gün yürürlüğe girer.

  • İHTİLAS NE DEMEKTİR? (ÇAY İŞL. GN. MD.)

İhtilas, Türk Ceza Hukuku’nun tanımladığı özel bir siyasal hastalık türüdür. Türk Ceza Kanunu’na göre eğer zimmet filli, hileli bir şekilde yapılırsa buna ihtilas adı verilmektedir. Zimmet filli, Türk hukuk literatüründe “nitelikli zimmet” olarak adlandırılır.

Türk Ceza Kanunu’nda nitelikli zimmet şu şekilde tanımlanmıştır: “Zimmet, dairesini aldatacak ve fiilin ortaya çıkmamasını sağlayacak her türlü hileli faaliyette bulunmak suretiyle işlenmiş ise faile on iki yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis ve meydana gelen zararın üç misli kadar ağır hapis cezası verilir.” (TCK. Md. 202/1.)

İhtilas genellikle tüm kamu kurum ve kuruluşlarında yaygınlık gösterebilir

Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

İhtilasın ortaya çıkmasının nedenleri zimmet ile aynıdır. Ancak, önemle belirtmek gerekir ki, ihtilas, zimmet fiilinden daha ağır bir suç teşkil eder.

İhtilas suçu için, zimmete oranla çok daha ağır cezalar öngörülmelidir.

Kamu kurum ve kuruluşlarında hiyerarşik denetim (iç denetim), rutinlikten kurtarılmalı, ciddi ve etkin bir şekilde yürütülmelidir.

Genel olarak rüşvet ve zimmetin önlenmesine yönelik öneriler ihtilas için de geçerlidir.

  • BUTLAN NE DEMEKTİR? (ÇAY İŞL. GN. MD.)

Hukuki işlemin (sözleşmenin) zorunlu (ve vazgeçilmez) kurucu unsuru sayılan karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanlarının bulunmaması halinde, sözleşmenin varlığından söz edilemez. Bir sözleşmenin yokluğu (keenlemyekün olması/inexistance) her zaman ilgili herkes tarafından ileri sürülebilir. Açılmış bir davada taraflarca ileri sürülmemiş olsa da hakim kendiliğinden (re’sen) yokluk durumunu dikkate almak zorundadır. Taraflardan biri karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanları ile oluşmuş bir sözleşmenin varlığına dayanarak bir hak talep ettiğinde, davalının sözleşme yapmaya yönelik bir irade beyanı bulunmadığı iddiası karşısında mahkemece bir tespit yapmak zorunluluğu doğacaktır. Bu yönüyle uygulamada “yokluk” ile “butlan” arasında önemli bir fark kalmamaktadır. Hukuki işlemin (sözleşmenin) kurucu unsurları mevcut olduğu ve sözleşme kurulduğu halde, sözleşmenin geçerlilik şartlarından (unsurlarından) kamu düzenini ilgilendirecek önemde bulunanların gerçekleşmemesi halinde sözleşme “batıl” (kesin geçersiz) sayılır. Butlan sebeplerini şu şekilde sıralayabiliriz:

  1. Ehliyetsizlik,
  2. Geçerlilik şekline uyulmaması,
  3. Muvazaa,

ç. Hukuka aykırılık,

  1. Ahlaka aykırılık,
  2. İmkansızlık.

Bu sebeplerden birinin varlığı durumunda, sözleşmenin butlanına hükmedilir. Yani, sözleşme baştan itibaren hiç bir hukuki sonuç doğurmaz. Belli bir süre geçmesiyle veya sonradan butlan sebebinin ortadan kalkmasıyla ya da sözleşme edimlerinin ifa edilmesi ile, batıl bir sözleşme geçerli hale getirilemez. Batıl hukuki işleme geçerlilik kazandırmak isteyen taraflar, onu kanuni şartlara uygun olarak yeniden yapmak zorundadırlar.

Bir sözleşmenin batıl olduğunu sadece taraflar değil, menfaati olan üçüncü kişiler de ileri sürebilirler. Hatta hiç kimse ileri sürmemiş olsa da hakim kendiliğinden sözleşmenin butlanını dikkate almak durumundadır. Batıl hukuki işlemlerde kusurlu olan (mesela, sözleşme konusunun imkansızlığını veya emredici şekil kuralına aykırılığını bilerek sözleşme yapan) taraf, kusursuz olan karşı tarafın menfi zararını, yani sözleşmeyi geçerli zannetmesinden doğan zararını ödemekle yükümlüdür.

  • AYNİ HAK NE DEMEKTİR? (ÇAY İŞL. GN. MD.)

Aynî hak, bir kimseye bir mal üzerinde doğrudan doğruya egemenlik sağlayan ve bu nedenle de herkese karşı ileri sürülebilen haktır. Aynî haklar ancak yasada öngörülen tiplerde kurulabilir, yani burada sınırlı sayı (numerus clausus ) ilkesi geçerlidir. Aynî haklar, belirli bir mal üzerinde hak sahibine sağladığı yetkiye göre ikiye ayrılır. Hak tam anlamıyla bir yetki sağlıyor, yani malı kullanma, tüketme ya da semerelerinden yararlanma yetkisi veriyorsa buna “mülkiyet hakkı” denilir.

Mülkiyet başta olmak üzere maddi nesneler üzerindeki eşya hukukunun konusunu oluşturan her türlü haktır. (örn. sahip olunan b ir otomobil üzerindeki mülkiyet hakkı, alınan borç karşılığı rehne verilen bir mücevher üzerindeki rehin hakkı). Maddi olmayan mallar üzerindeki haklara ise fikri haklar denmektedir.

Ayni haklar, sınırsız ve sınırlı olmak üzere iki ana başlık altında incelenmektedir: Sınırsız ayni hak, yalnızca mülkiyet hakkında söz konusudur. Sınırlı ayni haklar ise, irtifak hakkı, rehin hakkı ve taşınmaz yükü olmak üzere üç gruba ayrılır.

Ayni haklar üzerinde genel geçerli belirli ilkeler mevcuttur:

Mutlaklık ilkesi

Ayni hakların herkes karşısında ileri sürülebilmesini ifade eder. Örneğin, malik kendisine ait bir nesne üzerindeki mülkiyet hakkını herkes karşısında iddia edebilir.

(Muayyenlik) Belirlilik ilkesi

Ayni haklar yalnızca önceden belirli nesneler üzerinde kurulabilirler. Belirsiz bir eşya topluluğu üzerinde ayni hak kurulması mümkün değildir. Mesela, bir ev içerisindeki eşyaların herhangi bir yarısı A’ya, diğer bir yarısı B’ye ait olamaz. Hangi eşyanın kime ait olduğu tek tek belirlenmelidir.

(Aleniyet) Kamuya açıklık ilkesi

Ayni hakların mutlak haklardan olması, bu hakların sahiplerinin herkesçe bilinmesini gerektirir. Taşınır mallarda aleniyet zilyetlik, taşınmazlarda ise tapu sicili ile sağlanır.

  • İRTİKAP NE DEMEKTİR? (ÇAY İŞL. GN. MD.)

Kamu görevlisinin görev ve yetkisini kötüye kullanmak suretiyle muhatap olduğu kişi ve kuruluş temsilcilerini zorlayarak bir maddi ya da maddi olmayan menfaat temin etmesidir. İrtikap ile rüşvet arasındaki fark şudur. Rüşvette, genellikle rüşvet alan ile rüşvet veren arasında bir tür gizli anlaşma ve sözleşme mevcuttur. Oysa irtikapta, kamu görevlisi yaptığı işin yasadışı olduğunu bilerek ve karşı tarafın (muhatap olunan kişi ve kuruluş) güç durumda olmasından yararlanarak zorla ya da ikna yoluyla bir menfaat talebinde bulunur. İrtikap suçu Türk Ceza Kanunu’nda şu şekilde tanımlanmıştır. “Memuriyet sıfatını veya görevini kötüye kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına haksız olarak para verilmesine veya sair menfaatler sağlanmasına veya bu yolda vaatte bulunulmasına, bir kimseyi icbar eden memura altı yıldan az olmamak üzere ağır hapis cezası verilir. Yukarıdaki …cürüm, ikna suretiyle işlenirse faile dört yıldan altı yıla kadar ağır hapis cezası verilir. Memur kanunen almaması gereken bir şeyi diğerinin hatasından yararlanarak almış bulunursa iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir.” (TCK. Md. 209.)

İrtikap, kamu görevlisinin muhatap olduğu kişi ve kuruluşu açıkça bir menfaat sağlamaya zorlaması (açık irtikap) şeklinde ortaya çıkabileceği gibi, ikna yoluyla zorlama (kapalı irtikap) ya da kişi ve kuruluşun yanılmasından yararlanarak menfaat sağlamaya zorlama (dolaylı irtikap) şeklinde de ortaya çıkabilir

İrtikap, rüşvetin yaygın olduğu tüm kamu kurum ve kuruluşlarında yaygınlık gösterebilir.

İrtikap Türk Ceza Kanununun (TCK) 209 uncu maddesinde şu şekilde tanımlanmıştır: “Memuriyet sıfatını veya görevini kötüye kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına haksız olarak para verilmesine veya sair menfaatler sağlanmasına veya bu yolda vaatte bulunulmasına, bir kimseyi icbar eden memura altı yıldan az olmamak üzere ağır hapis cezası verilir.

Yukarıdaki fıkrada yazılı cürüm ikna suretiyle işlenirse faile dört yıldan altı yıla kadar ağır hapis cezası verilir.

Memur kanunen almaması gereken bir şeyi diğerinin hatasından yararlanarak almış bulunursa iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir”.

Bu Maddenin Birinci fıkrasında geçen icbar kelimesinin anlamı manevi cebirdir. Zira cebirin maddi cebir olması halinde suçun yağma suçunu oluşturacağı açıktır. İrtikap suçunun mağdurunda meydana getirilen korkunun etkisiyle suçun işlenmesi halinde icbar gerçekleşmiş olur.

Maddenin ikinci fıkrasında yer alan ikna kavramı failin yeteneklerini kullanmak, kandırmak suretiyle mağduru kendisine haksız bir menfaat sağlama veya vaat etme gereğine inandırmasıdır.

Maddenin son fıkrasında hatadan yararlanmak suretiyle işlenen irtikap suçunu cezalandırmaktadır. Fail, mağdurun hatasından yararlanmak suretiyle almaması gereken şeyi almakta ve bu yolla menfaat sağlamaktadır.

Tek taraflı olan irtikap suçunun yaptırıma bağlanması ile kamu idaresinin itibarı ve dürüstlük korunmak istenmektedir.

İRTİKAP SUÇUNUN FAİLİ VE ÖN KOŞULLARI

İrtikap suçunun faili memurdur ve sadece devlet memurları tarafından işlenebilir. Bu itibarla kamu hizmeti gören kişilerin bu suçu işlemelerine imkan yoktur. Bu kimselerin irtikap suçuna benzer eylemlerde bulunmaları halinde irtikap suçu değil yağma, dolandırıcılık, güveni kötüye kullanma suçları oluşabilir.

Suçun işlendiği zaman memurun görev başında olması gerekmediği gibi suç işlendikten sonra memuriyete atanma halinde de irtikap suçundan söz edilemez.

İrtikap suçunda suçtan zarar gören, failin çalıştığı kurum değil menfaat teminine zorlanan veya kandırılan kişi mağdurdur.

İrtikap suçunun oluşması için failin, para verilmesine, sair menfaatler sağlanmasına,bu yolda vaatte bulunulmasına memuriyet sıfat ve görevini kötüye kullanarak işlemesi gerekmektedir.

Devlete ait işlemlerin yerine getirilmesinde memur, devleti temsil eder. Bu temsil devam ettiği sürece memuriyet sıfatı kişiye güç vermektedir. Bu nedenle, memuriyet sıfatı kötüye kullanılarak haksız çıkar sağlanması irtikap suçunu oluşturur.

İrtikap suçunun oluşmasında ön koşullarından biri de memuriyet görevinin kötüye kullanılmasıdır. Memurun kendi görev ve yetki alanına giren bir işlemi yaparken haksız çıkar sağlamak amacıyla bundan faydalanmasıdır.

İRTİKAP SUÇUNUN MADDİ VE MANEVİ UNSURLARI

İrtikap suçunda maddi unsur, icbar, ikna veya hatadan yararlanma suretiyle haksız olarak para veya sair menfaatler sağlanması veya bu yolda vaat sağlanmasıdır. Suçun maddi konusu kişilere ait para veya sair şeylerdir.

İcbar, zorlayıcı söz ve davranışları ifade eden bir kavramdır. Bu hareketlerin çıkar veya vaat istenmeden önce yapılması gere kmektedir. Mağdurun iradesinin baskı altında tutulmak istenmesi koşuluyla doğrudan doğruya veya dolaylı biçimde yapılan her türlü zorlayıcı hareket bu kavrama dahildir.

Toroslu, icbarı, bir kimse üzerinde iradesinin oluşumunu değiştirecek ve yapmak istediğinden başka bir hareketi yapmasına ned en olacak biçimde şiddet veya tehdit ile baskı yapmaktır şeklinde tanımlamıştır.

İkna ise, kişinin tutum ve davranışlarını zorlama olmaksızın etkilemek amaç olup irade inandırılmıştır. Mağdur, çeşitli yöntemlerle inandırılmış, faile sağladığı çıkarın yasal olmadığını bilmemektedir. İkna, hile, desise, yalan ve aldatma ile olabilmektedir. Yargıtay 5 inci Ceza Dairesi

27.11.1986 tarih ve 5003/4943 sayılı kararında iknaya “……………………… bu itibarla memurun, memuriyet sıfat ve görevini kötüye kull anarak, yalan, hile,

desise gibi araçlarla mağduru bir çıkar sağlamaya veya vaade inandırması yoluyla yapabildiğini görmekteyiz. Hatta , failin üstü kapalı bir takım sözlerle, kendisine bir çıkar sağlaması gereğine mağduru inandırıp, teklifin onun tarafından gelmesini sağlaması halinde iknanın varlığı kabul edilmelidir” tanım getirmiştir.

İrtikap suçunun icbar ve iknadan başka üçüncü yolu hatadan yararlanma yoluyla irtikaptır. Bu durumda fail, herhangi bir zorlayıcı veya inandırıcı bir hareket yapmadığı halde mağdur kendiliğinden bir çıkar sağlar. Hatadan yararlanmak suretiyle irtikap suçunun oluşabilmesi için mağdurun hataya düşmesinde failin hiçbir etkinliği bulunmamalıdır. Örneğin, mağdurun ödemesi gereken vergi önceki dönemden ödenmiş ve mağdur unutarak ikinci bir defa ödeme yapar ve failde parayı mağdura iade etmezse ve zilyedine geçirirse hataen irtikap suçu oluşmuş demektir.

209 uncu maddede bahsi geçen sair çıkar, failin mali ve kişisel durumunda iyileştirme yapan, ona yarar sağlayan şeylerdir. Me mura maddi olarak bir mal verilmesi, bedelsiz veya düşük bedelle memura bir şeyin kiraya verilmesi veya sigortalanması, mesleğinde ilerlemesinin sağlanması ve buna benzer beşeri ve sosyal, kişisel çıkarlar sair çıkar kavramı altında değerlendirilebilir.

İrtikap suçunun anlatıldığı 209 uncu maddede bahsi geçen vaat sağlama veya sağlama, para veya sair şeyin üçüncü bir kişiye fiilen veya hukuken verilmesidir. Burada, para veya sair çıkar failin veya üçüncü kişinin malvarlığına girmeli ve sebepsiz zenginleşmeye neden olmalıdır. vaat, mağdurun failin veya üçüncü kişiye para veya sair çıkar sağlayacağını söylemesidir.vaadin geçerli olması veya yerine getirilmesi önemli olmayıp mağdurun böyle bir vaadde bulunmaya icbar veya ikna edilmiş olması yeterlidir.

İrtikap kasten işlenen bur suç olup taksirle işlenemez. Fail, memuriyet görevini ve sıfatını kötüye kullanarak icbar veya ikna suretiyle mağdurun kendisine veya üçüncü bir kişiye haksız çıkar sağlaması veya vaadde bulunmasını istemesidir. Bundan dolayı genel kast yeterlidir.

İRTİKAP SUÇUNU AĞIRLAŞTIRICI VE HAFİFLETİCİ NEDENLER

Eğer irtikap suçunun faili emir ve yönetim yetkisine sahip ise veya hakim veya savcı ise TCK’nin 219/1 inci maddesi uyarınca verilecek cezal ar / oranında artırılır.

TCK 219 uncu maddenin 3 üncü fıkrası uyarınca sağlanan yararın veya vaat edilen çıkarın hafif veya vaat edilen çıkarın hafif olması halinde verilecek cezanın / si, pek hafif olması halinde 2/3 ü indirilir.

İRTİKAP SUÇUNUN MÜEYYİDESİ

İrtikap suçunun cezası failin suçu işleyiş biçimine göre değişmektedir. Buna göre:

Eğer suç icbar suretiyle işlenmiş ise cezası 6-24 yıl arası ağır hapistir. Eğer burada ağırlaştırıcı neden varsa bu cezanın alt sınırı 9 yıl ağır hapistir.

İkna suretiyle işlenmiş irtikap suçunun cezası 4-6 yıl ağır hapistir. Ağırlaştırıcı neden olduğu takdirde yarısı kadar artırılacaktır.

Hatadan yararlanma suretiyle irtikap suçunun cezası 2-4 yıl arası hapis cezası olup

  • KANUN ÖNÜNDE EŞİTLİK İLKESİNİ AÇIKLAYINIZ? (ÇAY İŞL. GN. MD.)

Kanun önünde eşitlik

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

MADDE 10. – Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

(Ek: 7.5.2004-5170/1 md.)Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür.

Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

  • MUVAZAA NEDİR? (ÇAY İŞL. GN. MD.)

MUVAZAA KAVRAMI

Arapça kökten gelen “muvazaa” sözcüğü Türkçe’ye girmiş ve yerleşmiştir. Bu yüzden hukuki terim olarak yıllar boyu kullanılmaktadır. Türk Dil Kurumunca yayımlanan Türkçe Sözlük’te muvazaa karşılığı olarak “danışık”, “danışıklılık” sözcükleri verilmiştir. Osmanlıca -Türkçe Sözlük’te ise muvazaanın karşılığı olarak “iki kişi karşılıklı birleşerek yalandan iş görme”, “danışıklı dövüş” şeklinde açıklamalar yapılmıştır. Ancak bu karşılıklar yeterli sayılamaz. Bu yüzden tam karşılığı bulunamadığı için “muvazaa” sözcüğü Türkçeleşmiş bir deyim sayılabilir.

Muvazaa müessesesi, Borçlar Kanunu’nun 18. maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre, “Bir akidin şekil ve şartlarını tayinde iki tarafın gerek sehven, gerek akitteki hakiki maksatları gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmayarak onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır.”

Muvazaa, tarafların, yaptıkları akdin hiç hüküm doğurmaması veya görünüşteki akitten başka bir akdin hükümlerini doğurması hu susundaki anlaşmalarıdır . Prof. Dr. Turhan ESENER şöyle bir tanımlama vermektedir: Muvazaayı, “tarafların üçüncü şahısları atlatmak maksadıyla fakat kendi hakiki iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve netice tevlit etmeyen bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır.” şeklinde tarif edebiliriz . Bundan sonra yazar, muvazaanın önemli üç unsuru olan tarafların iradeleri ile beyanları arasındaki kasti uygunsuzluk, üçüncü şahısları aldatmak niyeti, tarafların aralarında üçüncü şahıslara karşı cari bir görünüşü yaratmak hususunda anlaşmalarını açıklamaktadır. Bir sözleşme yapan taraflar, irade beyanlarının görünürdeki anlamına bağlı olan normal hukuki sonuçların gerçekleşmeyeceğini kararlaştırdıkları ve bu sözleşmeyi sırf başkalarını yanıltmak, onlara karşı gerçekte olduğundan başka bir görünüş meydana getirmek amacını güttükl eri takdirde, yapılan işlem muvazaalıdır .

Yargıtay da bir kararında muvazaanın tanımını, öğreti ve yargısal uygulamaya atıfla, “bir hukuki işlemde yanların gerçek iradeleri ile beyanları arasındaki üçüncü kişileri aldatmak için bilerek ve isteyerek yarattıkları uyusorumsuzluk,” olarak yapmaktadır.

Yukarıda aktarılmaya çalışılan tüm tanımlardan ortaya konabilecek ortak sonuç, muvazaada tarafların asıl amacı, üçüncü kişileri yaptıkları işlemin hukuki mahiyetinde yanıltmaktır. Yani taraflar, görünüşte bir anlaşma yaparlarken, örtülü olarak hükümlerin yerine getirilmeyeceği Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

konusunda ya da üçüncü şahıslara deklare edilen anlaşmanın arkasına bir başka anlaşmayı gizleme konusunda anlaşmışlardır. Örneğin; araba ya da gayrimenkul alım satım işlemlerinde harçtan kaçmak için tapu sicil muhafızlığı nezdindeki işlemlerde ya da araba alım-satım işlerinde vergiden kaçmak için noterde gerçekleştirilen satım sözleşmesinde bedeli düşük tutmaları muvazaa teşkil eder.

Muvazaanın söz konusu olabilmesi için bazı şartların varlığı aranacaktır:

  • Şekli olarak yapılan bir işlem: Tarafların üçüncü kişileri yanıltmak gayesiyle yaptıkları şekilsel işlem.
  • Muvazaa konusunda taraf iradelerinin uyuşması: Taraflar görünürdeki işlemin kendi aralarında hüküm doğurmadığı ve bunun yalnız üçüncü kişileri aldatmak için yapıldığı konusunda anlaşmalıdır.
  • Gizli işlem: Gizli işlem, yanların ciddi olarak istedikleri, fakat şu ya da bu amaçla başka bir işlem arkasına gizledikleri işlemdir . Gizli işlem şartı sadece nisbi muvazaa yapılırken söz konusu olabilir. Mutlak muvazaada yapılan bir gizli işlem söz konusu değildir.

MUVAZAA TÜRLERİ

Muvazaa müessesesi mutlak (alelade) ve nisbi (mevsuf) muvazaa, tam muvazaa ve kısmi muvazaa olmak üzere dört başlık altında incelenebilir. Doktrinde kimi yazarlarca ve bazı yargı kararlarında ayrıca şahısta muvazaadan da bahsedilmekteyse de bu konuda tam bir görüş birliği mevcut değildir.

MUTLAK MUVAZAA

Mutlak muvazaa, kişilerin aslında hiçbir işlem yapmadıkları halde, yalnız üçüncü kişilere karşı bir işlem yapmış gibi görünmek için işlem yapmaları halidir . Bu tür muvazaada taraflar, Yargıtay’ın da belirttiği gibi, üçüncü kişileri aldatmak amacıyla gerçek iradelerine uymayan, aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak için anlaşarak, aslında bir sözleşme yapma iradesi taşımadıkları halde görünüşte bir sözleşme yapmaktadırlar . Dolayısıyla mutlak muvazaada şekli olarak yapılan bir işlem ve muvazaa konusunda tarafların irade uyuşması vardır. Ancak perde arkasında gizlenen bir işlem söz konusu değildir. Örneğin alacaklıdan mal kaçırmak için görünürde mevcut malların bir başkasına satılmış gösterilmesi mutlak muvazaa teşkil eder. Burada şahısların amacı malları gerçekten satmak olmadığı gibi, satışın arkasına bir başka işlem gizlemek de değildir.

NİSBİ (MEVSUF) MUVAZAA

Nisbi muvazaa, kişilerin aralarında yaptıkları bir işlemi, kendi gerçek iradelerine uymayan ve sırf etrafı aldatma amacıyla yaptıkları başka bir işlem altına gizlemeleridir . Yani taraflar, gerçek iradelerine uygun olarak yaptıkları sözleşmeyi iradelerine uymayan görünüşteki bir sözleşme ile gizlemektedirler. Nisbi muvazaa da sözleşmenin mahiyetinde ve içerik ya da şartlarında muvazaa olmak üzere iki ayrı türde gerçekleşebilir;

  • Sözleşmenin Mahiyetinde Muvazaa

Bu durumda taraflar şekli olarak bir akit meydana getirirken aslında bu şekli sözleşmenin arkasına bir başka işlemi gizlemektedirler. Yani işlemin yanları gizli işlem ile, görünürdeki işlemin mahiyetini değiştirmek amacı güderler . Örneğin, mirasçıları haricinde bir üçüncü şahsa ivazsız iktisap imkanı sağlamak isteyen şahıs, görünüşte şekli şartların tümünü haiz bir satış işlemi gerçekleştirirken asil amaç bağışlamadır.

  • Sözleşmenin İçerik ve Şartlarında Muvazaa

Muvazaanın bu türünde tarafların görünüşteki işlemin arkasına başka bir işlem gizleme gibi bir niyetleri yoktur. Asil niyetleri de görünüşte gerçekleşen işlemin yapılmasıdır. Ancak taraflar sözleşmenin şartları ve içeriğinde değişiklik taraftarıdırlar. Dolayısıyla burada kişiler görünürdeki işlemi ciddi olarak istemekte; fakat bunun bazı koşullarını farklı olarak tayin etmektedirler . Örneğin yukarıda da örnek verdiğimiz gibi, vergi yükünü azaltmak için, noterde gerçekleştirilen oto alım – satım sözleşmesinde, taşıtın olması gerekenden daha az bir tutarla satılması bu tür muvazaaya örnek teşkil eder.

TAM MUVAZAA

Muvazaa akdin tamamını kapsıyorsa tam muvazaa söz konusu olacaktır. Örneğin her iki taraf da asıl olarak sözleşmenin tamamıyla hükümsüz olması niyetindelerse burada tam muvazaadan söz edilecektir.

KISMİ MUVAZAA

Muvazaa yapılan işlemin tamamını değil de bazı hükümlerini kapsıyorsa, kısmi muvazaa söz konusu olacaktır. Şayet taraflar, yaptıkları satışın gerçek semenine nazaran daha yüksek veya daha düşük bir bedel göstermişlerse, kısmi muvazaadan söz edilebilir .

MUVAZAANIN HÜKÜMLERİ A- GÖRÜNÜŞTEKİ İŞLEM HÜKÜM DOĞURMAZ

Muvazaalı akit doktrinde ve yargısal kararlarda da mutabık kalındığı üzere herhangi bir hüküm doğurmayacaktır. Her ne kadar muvazaayı düzenleyen Borçlar Kanunu’nun 18. maddesinde ve öteki kanun hükümlerinde muvazaalı sözleşmelerin hüküm ve sonuçları hakkında bir açıklık bulunmamakta ise de; tarafların arasında alacak ve borç ilişkisi doğurmayacağı, muvazaanın varlığının hiçbir süreye bağlı olmaksızın her zaman ileri sürülebileceği, mahkemece kendiliğinden (re’sen) göz önünde bulundurulması gerektiği, belirli bir sürenin geçmesi, sebebin ortadan kalkması veya ilgililerin olur (icazet) vermesi ile geçerli hale gelmeyeceği, uygulamada ve bilimsel görüşlerde ortaklaşa kab ul edilmektedir . Zira Borçlar Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca tarafların gerçek ortak arzuları dikkate alınır.

Muvazaa def’i yoluyla öne sürülebileceği gibi, duruma göre, arada hukuki ilişkinin bulunmadığını açıklayan bir tespit davası ile de öne sürülebilir. Üçüncü kişiler de, kural olarak, görünürdeki işlemin butlanını öne sürebilirler. Fakat bunun için üçüncü kişilerin butlanı ileri sürmede, doğrudan yahut dolaylı hukuki çıkarları bulunmalıdır. Görünürdeki işlemin butlanı, kural olarak, bütün üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilir .

Görünürdeki işlemin butlanının tüm üçüncü şahıslara karşı ileri sürülebilmesinin de istisnaları vardır;

Birinci istisna Yasa’da saptanmıştır. Gerçekten, Borçlar Kanunu’nun 18/II. maddesi, hüsnüniyet ile ve yazılı bir senede dayanarak alacağı devralan kimseleri muvazaa iddialarına karşı korumuştur.

  • İkinci istisna şudur: Hüsnüniyetli üçüncü kişiler genel hükümlere göre de muvazaa iddiasına karşı korunmuşlardır.
  • Nihayet üçüncü istisna şudur: Muvazaa nedeniyle bir sözleşmenin butlanının ileri sürülmesi istisnai bazı hallerde hakkın   kötüye                                                                                                                                                            kullanılması

olarak görünebilir .

B- GİZLİ İŞLEMİN AKİBETİ

Görünürdeki işlemin arkasına gizlenen işlemin akıbeti geçerlilik şartlarının tamamlanıp tamamlanmadığına bağlıdır. Başka bir deyişle, şayet mevsuf muvazaa söz konusu olup muvazaalı akit başka bir akdi gizlemek için yapılmışsa, gizli akit muteberlik şartlarını haiz ise muvazaadan etkilenmez, muteber bir akit olarak hükümlerini icra eder .

Eğer gizlenen akit belirli bir şekle tabi ise ve tabi olunan şekil şartları yerine getirilmemişse görünürdeki işlem muvazaa                                                                                                                                                                             sebebiyle                                                                                                                                                                                     gizli                                                                                                                                                                                     akit                                                                                                                                                                                       ise

sekil şartlarına uyulmadığı için geçersiz olacaktır. Yargıtay, mirasçıların, davalıya yapılan taşınmaz devrinin muvazaalı olduğu gerekçesiyle tapu kayıt iptali ve tescil istemli olarak yapmış oldukları temyiz başvurusunda “açıklanan biçimde, taşınmaz mülkiyetinin aktarılması halinde görünürdeki işlem tarafların gerçek iradelerini yansıtmadığı ve gizlenen bağış da biçim koşulundan yoksun olduğu için geçersizdir” şeklinde karar vererek yukarıda açıklanan durumu teyit etmiştir .

  • İDARİ İŞLEMLERİN KANUNA UYGUN OLMASI İÇİN GEREKEN UNSURLARI SAYINIZ VE BUNLARDAN YETKİYİ AÇIKLAYINIZ? (ÇAY İŞL. GN. MD.)_______________________________________________________________

İDARİ İŞLEMİN UNSURLARI

Bilindiği gibi idari işlemin unsurları olarak beş ana unsurdan bahsedilir. Bunlar yetki, şekil, sebep, konu ve amaçtır.Bu çalışmada, öncelikle bunlara kısaca değinilecektir.

YETKİ

İdare hukuku anlamında yetki, idari işlemin sadece kanunla belirlenmiş ve sınırlanmış makamlar tarafından                                                                                                                                                                                          yapılabilmesi                                                                                                                                                                                          yeteneğini ifade

eder.Bu anlamda yetki, bir kişiye değil bir makama verilmiştir.Ayrıca bir hak değil, bir yükümlülüktür.

Yetki unsurunun içinde kişi, konu, yer ve zaman bakımından yetki kavramları yer almaktadır.

Kişi bakımından yetki, idari faaliyet için hani makamın irade açıklamaya yetkili olduğunu; konu yönünden                                                                                                                                                                                          yetki                                                                                                                                                                                          ise                                                                                                                                                                                          belli                                                                                                                                                                                          konulara ilişkin

kararların hangi idari makamlarca alınacağını ifade eder.

Yer bakımından yetki ile yetkinin kullanılabileceği coğrafi alan; zaman bakımından yetki ile de görevlinin yetkisin belli bir süre dahilinde kullanması gerektiği belirtilmektedir.[2]

ŞEKİL

İYUK 2.maddede belirtilen şekil, hem işlemin dış görünüşünü hem de işlemin hazırlanış usulünü ifade eder.Dolayısıyla idari usul kavramını da içerdiği söylenebilir.Dış görünüşten kastedilen ise, hukuk dünyasındaki yansımasıdır.[3]

İdari işlemler kural olarak yazılı şekle tabidirler.İstisnai olarak sözlü işlemler de vardır.Ancak bir idari işlemin sözlü yapılabilmesi için açıkça sözlü şekil öngörülmelidir.

SEBEP

İdari işlemden önce gelen ve idareyi belirli bir işlem yapmaya sevk eden etkenler, idari işlemin sebebi olarak gösterilebilir. Diğer bir söyleyişle idareyi işlem yapmaya sevk eden saiktir, işlemin gerekçesidir.

İdare hukukunun, özel hukukla ayrıldığı temel noktalardan birisi sebep konusudur.Özel hukukta işlemin mutlaka sebep içermesi gerekmez.Sebepsiz işlem olabilir. Ancak idare hukukunda işlemin mutlaka sebep içermesi gerekir.

İdari işlemin sebebi mevzuatta açıkça belirtilmiş olabilir ya da “kamu düzeni, görülen lüzum üzerine vb.” gibi muğlak kavramlarla kapalı olarak ifade edilmiş olabilir.

KONU

İdari işlemin doğuracağı sonuç, idari işlemin konusunu oluşturur.Her idari işlem, belirli bir sonuca yönelik yapılır.Bu sonuç kanunla belirtilmiştir.İdare, bu unsur bakımından serbest değildir.Örneğin; kamulaştırmanın sonucu mülkiyetin devlete geçmesidir.İdare, mülkiyetin bir gerçek veya tüzel kişiye geçmesini sağlayacak bir kamulaştırma yapamaz.

AMAÇ

Her idari işlemin bir amacı vardır.Bu amaçta kamu yararıdır.Kamu yararı, idari işlemin genel amacıdır.Mevzuatta belirtilen özel amaçlarda sonuçta genel amacın içinde yer alır.[5]

İdari işlemin amacını tespit etmek için, işlemi yapanın düşüncesini, niyetini bilmek gerekir.Bu nedenle amaç unsuru, subjektif bir nitelik taşımaktadır.Ayrıca amaç unsuru, kamu düzeni ile ilgili değildir.Hakim, re’sen dikkate almaz.Davacı tarafından ileri sürülmesi gerekir.

Kamu yararı kavramının da net bir tarifi yapılmamıştır.Ancak nelerin bu kavram içine girmediği belirlenmiş, duygusal, şahsi ve siyasi amaçlarla hareket edilmesinin kamu yararına aykırı olduğu ifade edilmiştir.

  • CEZA HUKUKUNUN KANUNİLİĞİNİ VE ZAMAN BAKIMINDAN UYGULANMASINI AÇIKLAYINIZ.(DHMİ)_________________________________________________________________________

KANUNİLİK                                                                                                                                                                İLKESİ

Kanunsuz suç ve ceza olamaz. İşlendiği zamanın kanunu tarafından açıkça suç sayılmayan bir fiili cezalandırma ve kanun tarafından açıkça tespit edilmeyen                   bir                         ceza                             ile            cezalandırma                                      yapılamaz.

Fiil işlenmeden, davranış gerçekleşmeden önce ceza yargısında suç olarak öngörülmüş olması ve bu suçun cezasının önceden tespit edilmiş olması                                                                                                                            gerekir.

Kanunsuz suç ve ceza olamaz kuralının hukuk düzenimizde varlığı dolayısıyla ortaya bir takım sonuçlar çıkar.

a-Ceza                                                              kuralının                                                              kanunla        öngörülmesi:

Buradan ceza kuralının ancak kanunla konabileceği, eğer bir kanun tarafından öngörülmemişse bir fiilin suç sayılmasına ve ceza yaptırımı uygulanmasına                       imkan                        olmadığı                           şeklinde bir                                                    sonuç                           anlaşılır.

Daha sonra kabul edilen bir ceza kuralı veya sonradan cezayı ağırlaştıran bir ceza kuralı önceki fiile uygulanamaz. Ceza hukukunda, mahkeme suç olduğu iddiasıyla değerlendirmesine sunulan bir fiilin suç ceza kurallarında suç olarak öngörülmediğini saptadığında, fiili toplum düzenine aykırı nitelikte görse dahi, kendi yargısı uyarınca cezalandırma yoluna gidemez.

b-Ceza                                             kuralı                                              uygulamasında                                                         kıyas                                              yasağı:

Kıyas, kanunda öngörülen durumlara ilişkin düzenlemeleri veya genel ilkelerden elde edilen düzenlemeleri, kanunda öngörülmeyen benzer durumları           kapsamına        alacak                                  şekilde gensoruişleterek          bu                                durumları             çözümleme      işlemidir.

Suçu kanun koyacağı için, yargıç yorum yapıyorum diye kanun koyucunun açıkça öngörüp cezalandırmadığı bir fiili benzetme yoluyla da yaptırım alanına sokamaz; bir fiil hakkında mevcut olan hükmü benzerliği dolayısıyla başka bir fiile uygulayamaz. Kıyasla           bir             suç               veya              ceza                       yaratılamaz.       Kıyasla                      ceza ağırlaştırılamaz,        hafifletilemez.

Ancak kıyas yasağını, yorum kurallarının uygulanması sonucu kanun hükmünün uygulanacağı fiilin mahiyetini saptama ile karıştırmamak gerekir. Mesela, elektrik kaçakçılığını da, elektriğin, hırsızlık suçu tanımındaki menkul mal kavramı içerisine sokularak, kaçak elektrik kullanılmasının                      suç                                          unsuru                                               oluşturduğu                    sonucuna                                       varılması.

“Tereddüt                                olan                                   durumlarda                                  sanık                                             lehine                                  yorumlanır.”

CEZA                                                       KURALLARININ                                                       UYGULANMASI                                                                (YÜRÜRLÜĞÜ)

İYİ ÇALIŞMALAR, BAŞARILAR.

  • ZAMAN BAKIMINDAN                                                                                                        UYGULANMASI

Geçmişe yürümezlik kuralı:                  Ceza kuralları, genel olarak yürürlüğe girmelerinden sonra işlenen fiillere uygulanırlar.

Suçun işlenmesi anında yürürlükte olan ceza kuralına göre suç teşkil etmeyen bir fiilden ötürü kimse cezalandırılamaz.

Önceki kurala göre suç sayılan bir fiil işlenmesinden sonra çıkarılan bir kurala göre daha ağır cezaya çarptırılamaz.

Geçmişe yürürlülük istisnası: Kişinin yararına olan durumlarda, yani mevcut olan bir suçu ortadan kaldıran ya da suçun cezasını azaltan kuralın geçmişe                             yürümesi                                                                kabul         edilmiştir.

İşlendikten sonra yapılan kanuna göre cürüm ve kabahat sayılmayan bir fiilden dolayı kimse cezalandırılamaz. Bir cürüm veya kabahatin işlendiği zamanın] kanunu sonradan yayınlanan kanunun hükümleri birbirinden farklı ise failin lehinde olan kanun uygulanır.

  • YER BAKIMINDAN                                                                                                        UYGULANMASI

Genellikle                              suçun                              işlendiği                             yere                              göre            tayin                                              edilir.

İlkeler

a-Mülkilik (ülkesellik) ilkesi: Ceza kurallarının uygulanma alanlarının bunları koyan devletin ülkesi alanı ile sınırlı olduğunu kabul eder.

b-Kişisellik (şahsilik) ilkesi:                    Ceza kurallarının, onları koyan Devletin suç işleyen vatandaşlarına uygulanmasına yöneliktir.

c-Koruma ilkesi: Ceza kurallarının onları koyan Devlete ya da onun yurttaşlarına karşı işlenen suçlara uygulanmasını ifade eder.

d-Evrensellik ilkesi: Ceza kurallarının, nerede, kim tarafından ve kime karşı işlenirse işlensin tüm suçlara uygulanması anlamına gelir. Hiçbir suçun cezasız kalmaması için uygulanan bir ilkedir.

  • HAKSIZ FİİL NEDİR? UNSURLARI VE SONUÇLARI NELERDİR? (DHMİ)

Haksız Fiil

Hukuka aykırı olarak bir kimsenin şahsına veya mal varlığına zarar veren fiile haksız fiil denir. Haksız fiil borç kaynaklarından birisi kabul edilmiş olup, zararı veren tazmînle sorumludur. Haksız fiil sorumluluğu, akit dışı, hukuka aykırı, kusurlu bir davranışla bir kimseye verilen zararın giderilmesi demektir. (İslâm hukukunda haksız fiil sorumluluğu iki şekilde ortaya çıkar; mübaşereten (doğrudan) zarar doğuran haksız fiil ve tesebbüben (sebebiyet yoluyla) zarar doğuran haksız fiil.)

Haksız fiilin unsurlarını; davranış, zarar, uygun illiyet bağıntısı, kusur ve hukuka aykırılık oluşturmaktadır.

Haksız fiil sorumluluğunun gerçekleşmesi için, meydana gelen zararı bir insan davranışı oluşturması ve hukuka aykırı olması gerekir. Hukuka aykırılık ise, kişilerin mal ve şahıs varlıklarını doğrudan doğruya veya dolaylı bir şekilde koruma amacı güden, yazılı ya da yazılı olmayan emredici davranış kurallarının ihlalidir.

Hukuka aykırılığın iki şartı vardır:

  1. davranışın, zarar vermeyi yasaklayan veya zarar vermeyi önlemek amacıyla belirli bir davranışı emreden bir hukuk normuna aykırı olması;
  2. hukuka uygunluk sebeplerinin bulunmamasıdır. Hukuka uygunluk sebepleri ise; hakkın kullanılması, hak sahibinin izni, kamu yetkisinin kullanılması veya salahiyetli makamın izni ve zarurettir.

Haksız fiilden doğan zarar maddî veya manevî zarar olabilir. Maddî zarar; Bir kimsenin iradesi dışında malvarlığında meydana gelen eksilmeye denir. Haksız fiil sorumluluğunda, tazmînât için, zararın fahiş olması gerekmez, aksine haksız fiillerin meydana getirdiği zararda azlık ve çokluk farkı bulunmaksızın tazmînât söz konusudur. Manevî zarar ise; bir kişinin, kişiliğini, yani şahıs varlığını oluşturan hukukî değerlerin saldırıya uğraması dolayısıyla uğramış olduğu objektif eksilme ve kayıplardır. İslâm bilginlerinin çoğunluğuna göre, manevî zarar sebebiyle tazmînâta hükmedilemez. Zira maddî tazmînâtın, manevî zararı karşılaması mümkün değildir.

Zararı doğuran fiili birkaç kişi beraberce işlemiş iseler sorumlulukları ortak ve eşittir. Ancak faillerden biri doğrudan zarar veren fiili, diğeri de sebebiyet veren bir fiili işlemişse, sorumluluk doğrudan zarar veren fiilin failine yüklenir.

Gerek şahsa ve gerekse mala yönelik haksız fiillerde, daha ziyade gerçekleşmiş zararın tazmîni cihetine gidilmiş; gerçekleşecek zararlar, belirsizlik nedeniyle tazmîn edilmesi gereken zarar olarak görülmemiştir. Haksız fiil neticesinde zarar gören malın mislî olması halinde, misliyle; mislî olmaması halinde de kıymetiyle tazmîn edilir.

  • CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİM SÜRECİNİ ANLATINIZ?
  1. Nitelikleri ve tarafsızlığı

MADDE 101 -(Değişik: 31.5.2007-5678/4md )

Cumhurbaşkanı, kırk yaşını doldurmuş ve yüksek öğrenim yapmış Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri veya bu niteliklere ve milletvekili seçilme yeterliğine sahip Türk vatandaşları arasından, halk tarafından seçilir.

İYİ ÇALIŞMALAR, BAŞARILAR.

Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.

Cumhurbaşkanlığına Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri içinden veya Meclis dışından aday gösterilebilmesi yirmi milletvekilinin yazılı teklifi ile mümkündür. Ayrıca, en son yapılan milletvekili genel seçimlerinde geçerli oylar toplamı birlikte hesaplandığında yüzde onu geçen siyasi partiler ortak aday gösterebilir.

Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisi ile ilişiği kesilir ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer.

  1. Seçimi

MADDE 102 – (Değişik: 31.5.2007-5678/5md )

Cumhurbaşkanı seçimi, Cumhurbaşkanının görev süresinin dolmasından önceki altmış gün içinde; makamın herhangi bir sebeple boşalması halinde ise boşalmayı takip eden altmış gün içinde tamamlanır.

Genel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur. İlk oylamada bu çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamayı izleyen ikinci pazar günü ikinci oylama yapılır. Bu oylamaya, ilk oylamada en çok oy almış bulunan iki aday katılır ve geçerli oyların çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur.

İkinci oylamaya katılmaya hak kazanan adaylardan birinin ölümü veya seçilme yeterliğini kaybetmesi halinde; ikinci oylama, boşalan adaylığın birinci oylamadaki sıraya göre ikame edilmesi suretiyle yapılır. İkinci oylamaya tek adayın kalması halinde, bu oylama referandum şeklinde yapılır. Aday, geçerli oyların çoğunluğunu aldığı takdirde Cumhurbaşkanı seçilmiş olur.

Cumhurbaşkanı göreve başlayıncaya kadar görev süresi dolan Cumhurbaşkanının görevi devam eder.

Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin usûl ve esaslar kanunla düzenlenir

  • İBRANIN HUKUKİ SONUÇLARI NELERDİR?

İbra, alacaklı ile borçlu arasında yapılan bir sözleşme ile, alacaklının hakkında vazgeçmesi, borçluyu ed imi yerine getirmeden borcundan kurtarmasıdır.

Ayni haklarda (örneğin mülkiyet hakkında) ve yenilik doğuran haklarda (örneğin takastan feragatta, BK. md. 124) hak sahibi tek taraflı iradesiyle hakkından vazgeçebilir, hakkını ortadan kaldırabilir. Alacak hakkında durum farklıdır. Alacak hakkının sona ermesi, borçlunun borcundan kurtulması için, alacaklının tek taraflı iradesi yetmez. Borçlunun da muvafakati (onayı) gerekir. Ancak bu muvafakat çok kere zımni (üstü kapalı) bir irade beyanı ile olur. Alacaklının kendisine ulaşan beyanını uygun bir süre içinde reddetmeyen borçlu muvafakat etmiş sayılır (BK. md. 6), ibra sözleşmesi tamam olur.

Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

İbra, alacaklının alacak hakkını ortadan kaldıran (bu suretle bir hakka doğrudan doğruya tesir eden) bir işlem olduğu için, borç doğuran bir sözleşme değil, “tasarrufi” bir muameledir. Bu nedenle, ibranın geçerli olabilmesi için, alacaklının alacağı üzerinde tasarruf yetkisinin bulunması gerekir. Örneğin, alacaklı iflâs etmişse, borçluyu ibra edemez.

  • ŞEKLİ

İsviçre Borçlar Kanununun bize alınmayan 115. maddesine göre, borcun doğumu yasaya veya                    tarafların                                                                                                                                                                   iradesine göre                                                                                                                                                                   bir          şekle                                                                                                                                                                   bağlı     kılınmış

olsa bile, alacağı tamamen veya kısmen sona erdiren sözleşme bir şekle bağlı değildir.

İsviçre Borçlar Kanununun 115. maddesinin bize alınmamış olması Türk hukuk doktrininde “ibra” sözleşmesinin şekli konusunda farklı görüşlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bir kısım yazarlar, “kanunen yazılı olması gereken bir sözleşmenin değiştirilmesi de yazılı olmak lâzımdır” kuralını getiren BK. md. 12’nin “ibra sözleşmesine” de uygulanması gerektiği görüşünü savunurken, diğer bir kısım yazarlar “ibra” ile yeni bir borç altına girilmediğini, ibranın bir sözleşmenin değiştirilmesi niteliğinde olmadığını, bu nedenle ibra sözleşmelerinin bir şekle bağlı olmaksızın geçerli olacağını ileri sürmüşlerdir.

İbra sözleşmesi geçerlilik yönünden bir şekle bağlı olmasa dahi, ispat bakımından HMUK. md. 288’e tabi olacak ve md. 288’de öngörülen miktarı aşan borçların ibrasına ilişkin sözleşmelerin yazılı delil ile ispatı gerekecektir.

  • SONUÇLARI

İbra ile borç (alacak) ve BK. md. 113 uyarınca alacağı garanti eden kefalet ve rehin gibi fer’i                         (yan) haklar                                                                                                                                                                   sona erer.   İbra                                                                                                                                                                   edilen borç                                                                                                                                                                   (kefilin

borcunda olduğu gibi) bir fer’i hak ise, asıl borç devam eder.

  • ANONİM ŞİRKETLERDE YÖNETİM KURULU ÜYELİĞİ SONA ERME NEDENLERİNDEN 5 TANESİNİ YAZINIZ.

. Yönetim kurulu üyesinin iflasına karar verilmesi, kısıtlanması,ağır hapis cezası ile veya sahtekarlık, emniyeti suistimal, hırsızlık ve dolandırıcılık suçlarından, mahkum olması ve üyelik için gerekli nitelikleri kaybetmesi durumunda üyelik sıfatı sona erer.

. Yönetim kurulu üyelerinin süreli olarak seçilmesi halinde sürenin dolmasıyla,

. Yönetim kurulu üyeliği istifa ile de sona erer. Ancak istifa hakkının, Yönetim kurulu üyesine düşen özen borcunun bir gerçeği olarak uygun zamanda kullanılması gerekir.

. Yönetim kurulu üyeleri esas sözleşmeyle tayin edilmiş olsalar dahi Genel kurul tarafından her zaman azlolunabilirler. Azlolunan yönetim kurulu üyesi bu nedenle tazminat talep edemez. Ancak 275. md. Hükmü saklıdır.

  • AŞAĞIDAKİ KAVRAMLARI KISACA AÇIKLAYINIZ

a )karine

b )yasama dokunulmazlığı c ) gensoru_____

CEVAP

  1. Karine : Mevcut vebilinen olgulardan (vakıa da denebilir) bilinmeyen bir olgunun varlığı sonucunu çıkarmaktır.Öte yandan karinelerin en önemli işlevi, iddiasını bir karineye dayandıran kimseyi ıspat yükünden kurtarmasıdır. Misal iyiniyet karinesi de bir kimseyi iyiniyetli olduğunu ıspattan kurtarır

Adi karine ve kesin karine olarak ikiye ayırılan durumdur. günümüzde bir çok olay adi karine olarak ortaya çıkar.

Mesela bir bayan, kocasinin olumunden sonraki 300gun icinde dogum yaparsa, bebek, karine olarak kocadandir ve mirascidir.

yasama dokunulmazlığı

TBMM üyeliği ile bağdaşmayan işler:

  1. 87.maddesi milletvekilliği ile bağdaşmayan işleri öngörmüştür.”Yasama uyusorumsuzluğu” (teşrii imtizaçsızlık) adı da verilen bu müessesenin temsili rejimin tarihsel gelişiminden kaynaklanan amacı, milletvekillerinin herhangi bir yürütme görevi kabul etm elerini önlemek suretiyle onların yürütme organı karşısında tan bir bağımsızlığa sahip olabilmelerini sağlamaktır.1982 anayasası yasama uyusorumsuzluğunun kapsamını gensoruişletmiştir.82.maddesinin son fıkrası TBMM üyeliği ile bağdaşmayan diğer görev ve işlerin kanunla düzenleneceğini belirtmiştir.

Yasama sorumsuzluğu:

Yasama meclisleri üyelerine yasama görevlerini gereği gibi yerine getirmeyi sağlamak amacıyla bazı bağışıklık ve dokunulmazlıklar tanımıştır.Yasama meclisi üyelerini bu şekilde diğer vatandaşlardan farklı bir statüye tabi tutmanın amacı şüphesiz onları imtiyazlı ve hukukun üstünde bir grup haline getirmek değildir.Bu bağışıklıklarla sadece kamu yararının daha iyi gerçekleşmesi amaçlanmıştır.Yasama sorumsuzluğunun amacı vekillerin meclisteki söz hürriyetini korumaktır.sorumsuzluğun söz konusu olabilmesi için söz konusu eylemin meclis çalışmaları sırasında işlenmiş olması ve oy,söz veya düşünce açıklaması yoluyla işlenmiş olması gerekir.Meclis çalışmaları deyimi sadece meclisin genel kurul toplantıları değil komisyon toplantılarını ve siyasi partilerin grup toplantılarını da kapsar.Suç teşkil eden eylemin sorumsuzluk kapsamına girebilmesi için gerekli ikinci şart bu eylemin oy,söz veya düşünce açıklaması yoluyla işlenmiş olmasıdır.Suç teş kil eden eylem,oy,söz veya düşünce açıklaması yoluyla işlenmemişse meclis çalışmaları sırasında işlenmiş dahi olsa sorumsuzluk söz konusu değildir.

Bu sınırlar içinde sorumsuzluk yasama meclisi üyeleri için tam bir koruma sağlar.Nitekim sorumsuzluğa mutlak muaflık da denmektedir.sorumsuzluğun mutlaklığı 3 noktada kendini gösterir.

-sorumsuzluk cezai takibata karşı mutlak olarak korur.

-sorumsuzluğun meclisçe kaldırılabilmesi mümkün değildir.

-sorumsuzluk sürekli niteliktedir.

Yasama Dokunulmazlığı

Yasama sorumsuzluğunun milletvekilinin meclis çalışmalarındaki söz ve düşünce hürriyetini korumasına karşılık yasama dokunulmazlığı milletvekilini keyfi veya asılsız ceza kovuşturmalarından ve tutuklamalardan korur.Diğer bir deyimle yasama dokunulmazlığının amacı milletvekillerinin yürütme organınca tahrik edilebilecek keyfi ceza kovuşturmalarıyla geçici bir süre için dahi olsa görevlerinden uzaklaştırılmalarını önlemektir.Yasama sorumsuzluğundan farklı olarak dokunulmazlık nisbi ve geçici nitelikte bir ayrıcalıktır.Nispidir çünkü TBMM tarafından kaldırılabilir.Dokunulmazlığı kaldırılan bir üye tekrar seçilmiş ise dokunulmazlığı da geri gelir.Bu durumda ilgili üye hakkında şturma ve kovuşturma yapılabilmesi Meclisin dokunulmazlığı tekrar kaldırmasına bağlıdır.Dokunulmazlığın kaldırılması için izlenecek usül halen TBMM’de uygulanan Millet Meclisi İçtüzüğü ile düzenlenmiştir.Yasama sorumsuzluğu ve yasama dokunulmazlığından TBMM üyeleri dışında milletvekili olmayan bakanlar ve CB konseyi üyeleri de yararlanırlar.

Üyeliğin düşmesi

AY.’nin TBMM üyeliğinin düşmesine ilişkin 84.maddesi 95 tarihli anayasa değişikliği ile büyük ölçüde değiştirilmiştir.Bu maddede ki değişikliklerden önemli bir tanesi partisinden istifa ederek başka bir partiye giren veya Bak.Kur.’da görev alan milletvekill erinin vekilliklerinin düşmesine dair hükmün kaldırılmış olmasıdır.2. bir önemli ve olusorumlu değişiklik temelli kapatılan bir siyasi partiye mensup vekillerin durumuyla ilgilidir. 84.maddenin ilk şekline göre temelli olarak kapatılan siyasi partinin kapatılmasına ilişkin davanın açıldığı tarihte parti üyesi olan tüm milletvekillerinin üyeliği kapatma kararının tebliği ile sona eriyordu.Yeni metinde ise vekilliğin düşmesi partinin kapatılmasına beyan ve eylemleri ile yol açan vekiller için öngörülmüştür.Vekilliğin kesin hüküm giyme veya kısıtlanma halinde Genel Kurul kararına hacet olmaksızın kendiliğinden düşmesi de başka bir isabetli değişikliktir.

Dokunulmazlığın kaldırılması ve üyeliğin düşmesi kararlarının denetlenmesi:

  1. 85.maddesine göre yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına veya vekilliğin düşmesine 84.maddenin 1.-3. ve 4.fıkralarına göre karar verilmiş olması halinde meclis genel kurulu kararının alındığı tarihten başlayarak 7 gün içerisinde ilgili vekil veya bir diğer milletvekili kararın anayasaya kanuna veya içtüzüğe aykırılığı iddiası ile iptali için AY Mahk.’sine başvurabilir.Bu durumda Ay.Mahk. incelemesi isnad edilen suçun gerçekten işlenip işlenmediğini değil isnadın ciddi olup olmadığını kapsayacaktır.Ancak şüphesiz ki isnadın ciddiliği hakkında bir yargıya varılabilmesi ileri sürülen deliller hakkında bir incelemeyi özellikle bunların delil değerini haiz olup olmadıklarının araştırılmasını gerektirir

gensoru ( meclis denetim yoları)

Parlamentonun hükümet üzerindeki denetiminin gerçekleştirilmesini sağlayan hukuki araçlara denetim yolları ya da denetim araçları denir.Bunlar:

1-:

Anayasaya göre Bak.Kur.adına sözlü veya yazılı olarak cevaplandırılmak üzere başbakan veya bakanlardan bilgi istemektir. istenilen cevabın niteliğine göre sözlü veya yazılı olarak ikiye ayrılır.Cevap ister yazılı ister sözlü olarak istenilsin her halde yazılı olarak bir önerge ile lur.Sözlü lar başkanlık yazısının başbakanlığa veya ilgili bakanlığa sevk tarihinden itibaren 5 gün sonra gündeme alınır.Hükümet yazılı nun cevabını gereken bilgilerin derlenebilmesi için en çok 1 ay geciktirebilir.Sözlü ya hükümet adına verilecek cevabın süresi 5 dakikayı geçemez.Bu cevap üzerine sahibi yerinden konu ile ilgili çok kısa bir ek açıklama isteyebilir.İkinci cevap süresi de 5 dakikayı aşamaz.3 birleşim içinde cevaplandırılmayan lar yazılı ya çevrilir.Görülüyor ki sözlü etkinliği sınırlı olan bir denetim yoludur.Çünkü bunda ancak ilgili bakan ve sahibi milletvekili konuşabilmekte diğer meclis üyeleri tartışmalara katılamamaktadır.Yazılı da ise başbakanlığa veya ilgili bakanlığa gönderildikleri tarihten itibaren en geç 15 gün içinde cevaplandırılır.Başkan bu süre içinde de cevaplandırılmayan yazılı lar için başbakanın veya ilgili bakanın dikkatini çeker.

  • Genel Görüşme:

Anayasaya göre genel görüşme “toplumu ve devlet faaliyetlerini ilgilendiren belli bir konunun TBMM genel kurulunda görüşülmesidir.”Genel görüşme açılması hükümet,siyasi parti grupları veya en az 20 milletvekili tarafından bir önerge ile istenebilir.Genel görüşme açılıp açılmamasında Meclis genel kurulu karar verir.Genel kurul, görüşme açılıp açılmamasına işaretle oylama suretiyle karar verir.Genel görüşmenin başlayacağı gün görüşme açılmasına karar verilmesinden itibaren 48 saatten önce ve 7 tam günden sonra olamaz.Genel görüşme önergesinin gündeme alınması kabul edildiği takdirde bu görüşmelere önerge sahibi milletvekilleri dışındaki vekiller de katılabilir.Bu yö nden genel görüşme sadece sahibi milletvekili ile ilgili bakan arasındaki bir diyalog niteliği taşıyan dan daha etkin bir denetim aracıdır.Ancak gensorue görüşmenin sonunda bir oylama yapılamaz ve bir karar alınamaz.Genel görüşme etkinlik derecesi açısından ile gensoru arasında yer alan bir denetim yoldur.!924 anayasasında ve meclis içtüzüğünde bulunmayan genel görüşme 61 anayasası döneminde kabul edilmiş ve 82 anayasasında da korunmuştur.

  • Meclis Araştırması:

Anayasanın tanımına göre meclis araştırması belli bir konuda bilgi edinilmek için yapılan incelemeden ibarettir.Meclis araştırması açılmasında genel görüşme açılmasındaki hükümler uygulanır.Bu konudaki görüşmelere hükümet siyasi parti grupları ve istemde bulunan milletvekil lerinden birinci imza sahibi veya onun göstereceği bir diğer imza sahibi katılabilir.Komisyon gerekli gördüğü kamu kurumlarından ve uygun bulacağı uzmanların bilgilerine başvurabilir Devlet sırları ile ticari sırlar meclis araştırması kapsamı dışındadır.Meclis araştırması komisyonu inceleme faaliyetlerini bitirdiğinde meclise bir rapor sunar.Bu rapor hakkında genel kurulda genel görüşme açılır.Ancak görüşme sonunda herhangi bir karar alınması veya hükümetin sorumlu bulunması mümkün değildir.Araştırma,hükümetin siyasetinin kusurlarını ortaya koymuşsa bu bulgulara dayanılarak bir gensoru önergesi verilmek suretiyle hükümetin siyasal sorumluluğunu gerçekleştirebilir.Yoksa meclis araştırması doğrudan doğruya hükümetin siyasal sorumluluğuna yol açacak bir denetim aracı değildir.

  • Meclis şturması:

Meclis şturması başbakan veya bakanların görevleriyle ilgili cezai sorumluluklarının araştırılmasını sağlayan bir denetim aracıdır.Başbakan veya bakanlar hakkında TBMM üye sayısının en az 1/10’unun vereceği önerge ile şturma açılması istenebilir.şturma açılmasına karar verilmesi halinde kurulacak 15 kişilik bir komisyon tarafından şturma yapılır.Komisyon şturma sonucunu belirten raporunu 2 ay içinde meclise sunar.şturmanın bu süre içinde bitirilememesi halinde 2 aylık yeni ve kesin bir süre verilir.Meclis raporu öncelikle görüşür ve gerek gördüğü takdirde ilgilinin Yüce Divan’a sevkine karar verir.Yüce Divan’a sevk kararı üye tamsayısının salt çoğunluğu ile olur.Meclis genel kurulu ilgili bakanı Yüce Divan’a sevk edip etmeme hususunda şturma komisyonunun raporu ve tavsiyesi ile bağlı değildir.Bu konuda nihai karar Genel Kurulundur.TBMM kararı ile Yüce Divan’a verilen bir bakan bakanlıktan düşer.Başbakanın sevki halinde ise hükümet istifa etmiş sayılır.

5-Gensoru:

Bütün parlamenter denetim araçları arasında sadece gensoru hükümetin veya bir bakanın siyasal sorumluluğuna yol açabilir, yani onun meclisçe görevden uzaklaştırılmasına imkan verir.Gerçi meclis şturması sonucunda Yüce Divan’a sevkedilen bir bakan da bakanlıktan düşmektedir ama bu yol sadece “cezai” sorumluluğu gerektiren işlerde kullanılır.

1982 anayasası gensoruyu 1961 anayasasına benzer şekilde düzenlemiştir.Buna göre gensoru önergesi bir siyasi parti gurubu adına veya en az 20 milletvekili imzasıyla verilir.Gensoru önergesi verilişinden sonraki 3 gün içerisinde bastırılarak üyelere dağıtılır;dağıtılmasında itibaren 10 gün içinde gündeme alınıp alınmayacağı görüşülür.Bu görüşmede ancak önerge sahiplerinden biri siyasi gruplar adına bir milletvekili Bak.Kur.adına başbakan veya bir bakan konuşabilir.Gensoru görüşmeleri sırasında üyelerin veya grupların verecekleri bir gerekçeli güvensizlik önergeleri veya Bak.Kur.’unun güven isteği bir tam gün geçtikten sonra oylanır.Bak Kur.’unun veya bir bakanın düşürülebilmesi üye tamsayısının salt çoğunluğu ile olur;oylamada yalnız güvensizlik oyları sayılır.Maddede hükümet istikrarını sağlayıcı bazı hükümler olduğu göze çarpmaktadır.Maddede belirtilen 2 tam veya 1 tam günlük süreler siyaset bilimi literatüründe “serinleme süresi” olarak anılmaktadır.Bu sürenin amacı güven oylamalarındaki duygusal etkenlerin etkisini azaltmak milletvekillerinin daha etraflı ve serinkanlı düşünebilmelerini sağlamaktır.Bak.Kur.’un veya bir bakanın ancak üye tamsayısının oyuyla düşürülebilmesi kuralı da hükümet istikrarını sağlamaya yöneliktir.Oylamada yalnız güvensizlik oylarının sayılacağı kuralı 82 anayasası ile getirilmiştir.Bu hükümle güven oylamasında adi çoğunlukta azınlıkta kalan fakat anayasa gereğince istifaya mecbur olmayan bir hükümetin prestij kaybına uğramasını önlemek istenmiştir.

  • HAKSIZ FİİLLERDE HUKUKA AYKIRILIĞI KALDIRAN HALLER NELERDİR.

Bir fiilin haksız fiil sayılabilmesi için bunun hukuka                                            aykırı olması gerekir.        Bu aykırılığı                             ortandan kaldıran                                                                       haller ise;

Mağdurun                                                                                                                                                         muvafakati:

Hukuka aykırı bir fiil sonucunda         hakkı çiğnenen kimse,bu sonucu      önceden kabul etmiş,bu fiili   yapmasına    rıza göstermişse,artık fiil                                          hukuka aykırı

değildir. Bu her zaman            geçerli değildir, kişilik haklarının tecavüze uğradığı fiillerde muvafakat,böyle                   bir      fiilin hukuka aykırılığını gidermez.

Kanuni                                                                                                                     görevin                                 yapılması:

Bu hukuka aykırı sayılabilecek bir fiilin bu etkisini giderir. Celladın idamının cinayet sayılmaması gibi.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Meşru                                                                                                                                                                   savunma:

Meşru savunma halinde yapılan fiiller bu kapsama girmez. Ama bir fiilin meşru savunma sayılabilmesi için,haksız bir tecavüz olması,bunun şahsa veya mallara karşı yapılmış bulunması gerekir. Ayrıca fiilin tecavüzün defi için yapılması ve tehlikenin giderilmesi için gerekli sınırlar içinde                                            olması                                                   gerekir.

Kuvvet                                                                                                                                                                 başvurma:

Bir şahsın gasbolunmak istenen hakkını korumak ve geri almak için;kamu yetkililerine başvurma işi geciktiren ve bu yüzden hakkın tekrar elde edilmesini zorlaştıran yada büsbütün imkansızlaştıracaksa,hak sahibine hakkını korumak için bizzat kuvvete başvurma hakkı tanımaktadır(BK.52/II).

Zorunluluk                                                                                                                                                                    hali:

Bir kimse kendisini yada başkasını bir zarardan veya bir tehlikeden kurtarmak için,bu zararın veya tehlikenin ortaya çıkışıyla ilgili olmayan bir 3. şahısın mallarına bir zarar verirse,ıstırar halinden bahsedilir. Bu halde hukuka aykırılık ortadan kalkar;fakat meydana gelen zararı yerine tazmin borcu yine vardır,tazminat hesaplaması hakkaniyet esasları dikkate alınır(BK.52/II).

  • GENEL OLARAK HUKUKA AYKIRILIĞI KALDIRAN HALLER NELERDİR?
  • Kamu Yetkisinin Kullanılması ( Kamu Menfaatinin Üstünlüğü )

Kamu hukukundan doğan bir yetkinin yasal sınırlar içinde kullanılması, örneğin polisin mahkeme kararını yerine getirmek üzere bir şahsı tutuklaması halinde, fiil hukuka aykırı değildir.[16]

  • Özel Hukuktan Doğan Bir Hakkın Kullanılması

Kanuni sınırlar içinde kalmak kaydı ile özel hukuktan doğan bir hakkın kullanılması da hukuka aykırılık teşkil etmez. Örneğin MK gereği anne ve babanın çocuk üzerinde ki tedip hakkı veya intifa ve irtifak hakkı sahibinin mülkiyet hakkını ihlal ediyor olması, hapis hakkı vb gibi. Burada dikkat edilecek husus hakkın amacı içinde kullanılıyor olmasıdır.[17]

  • Zarar Görenin Rızası

Zarar gören bir kimsenin fiile önceden rıza göstermesi, rıza göstermenin hukuken mümkün olduğu hallerde, fiilin haksız niteliğini ortadan kaldırır. Burada önemli olan ise, rıza göstermenin, hukuka, ahlaka, veya şahsiyet haklarına aykırı olmaması gerektiğidir. Bu hallerde rıza olsa dahi fiil haksız fiil hükümlerine tabi tutulur ve kişi zararlardan sorumlu tutulur. Rıza eylemin gerçekleşmesinden sonra verilir ise, bu durum hukuka uygunluk nedeni olarak sayılmaz. Zarar geçtikten sonra açıklanan rıza, tazminattan vazgeçme olarak değerlendirilmelidir.[18]

  • Vekaletsiz İş Görme

Vekaleti olmadan başkası adına iş gören kişinin fiilide hukuka uygunluk sebeplerindendir. Ancak bunun için vekaletsiz iş görenin başkasının işini görmek niyeti ile hareket edip, o kişinin çıkarına veya muhtemel idaresine uygun davranışta bulunması gerekir. Bilincini kaybetmiş hastaya hekimin yaptığı müdahale, bir yangının söndürülmesi için evin kapısının kırılması vb hallerde olduğu gibi.

  • Kendi Hakkını Korumak İçin Kuvvet Kullanma

Bir kimsenin hakkını elde etmek için kuvvet kullanması, kural olarak hukuka aykırıdır. Hak sahibi talep üzerine hakkını elde edemezse, Devlet gücünden yararlanmak ve mahkemeye başvurmak zorundadır. Ancak bazı özel koşulların varlığı halinde Kanun koyucu kişinin kendi hakkını korumak amacı ile yaptığı fiili hukuka uygunluk nedeni olarak değerlendirmiştir. Örneğin evine hırsız giren bir kişinin polise haber verme olanağı olmayan bir durum ve zamanda hakkını korumak için yaptığı müdahalede kişinin hırsıza zarar vermesi durumunda fiil hukuka uygun olacaktır.

  • Bilimsel Eleştiriler

Bir eserin veya sanat olayının bilimsel açıdan öğretme ve aydınlatma amacı ile eleştirilmesi hukuka aykırı değildir, tazminatı gerektirmez.[19]

  • MEŞRU MÜDAFAA ve ZARURET HALİ

A- Meşru Müdafaa

  • Genel Olarak
  1. Kavram

Meşru Müdafaa kavramı, gerek TCK m. 49/2 de ve gerekse BK m. 52/1 de düzenlenmiştir. BK deki meşru müdafaanın kapsamı TCK da ki düzenlemeye göre daha gensoruiştir. BK m 52/1 de;

” Meşru müdafaa halinde mütecavizin şahsına veya mallarına zarardan dolayı tazminat lazım gelmez.” Denmiştir. Oysa TCK da mala karşı öz savunma düzenlenmemiş, sadece nefse ve ırza saldırı ile sınırlandırılmıştır.

  1. Tanım

BK anlamında meşru müdafaayı tanımlayacak olursak; ” Bir kimsenin kendisinin veya diğer bir kimsenin kişi ya da malvarlığına yöneltilmiş ve devam etmekte olan haksız saldırıyı defetmek zorunluluğu içinde yaptığı bir savunmadır.”

Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 14.4.1973 gün, 14888 Esas, 4936 Karar sayılı ilamda yer alan tanıma göre de, “Savunma bir kişinin kendisine veya üçüncü kişiye karşı yöneltilen haksız ve eylemli olarak yapılan ve devam eden bir saldırıyı defetmekle zorunlu olduğu takdirde meşrudur. Saldırı, saldırılan kişinin bizzat kişiliğini ( vücut, hayat, hürriyet, şeref vs), malvarlığını tehdit edebilir.”[20]şeklinde tanımlanmaktadır.

  1. Koşulları

Savunmanın haklı ( meşru) sayılabilmesi için aşağıda ki koşulların gerçekleşmesi gerekir.

  1. Kişi ya da malvarlığı değerlerine bir saldırı olmalı veya saldırı hemen başlamak üzere bulunmalıdır

Saldırının sağlık, yaşam, namus, onur, ırz, hürriyet gibi kişi ya da malının çalınması, otomobilinin, dükkanının tahrip edilmesi gibi mal varlığı değerlerine yöneltilmiş bulunması gerekir. Bu durumda, saldırıyı önlemek için kuvvet kullanan ve böylelikle saldırgana zarar veren kimsenin eyleminde hukuka uygunluk nedeni vardır.

Mala karşı meşru müdafaanın özel bir uygulamasını içeren MK. m. 981 e göre ” zilyet, her türlü gasp veya saldırıyı kuvvet kullanarak defedebilir.”[21]

Saldırının meşru müdafaada bulunan kişi ya da malvarlığı değerlerine yöneltilmiş olması ile üçüncü bir kişiye karşı yapılmış olmasında bir ayrım söz konusu değildir. Üstelik üçüncü kişinin meşru müdafaa da bulunanın yakını olması da gerekmez.[22]

Kural olarak saldırganın durumu, niteliği önemli değildir. Saldırganın kusurlu olması bir koşul bulunmadığından, meşru müdafaa, ayırtım gücünden yoksun olana karşı da yapılabilir. Öte yandan meşru müdafaada bulunan kişinin kışkırttığı kimseden gelen bir saldırıya karşı da bu yetki kullanılabilir.[23]

Bir hayvan ya da nesnenin saldırı aracı olarak kullanılmasında, meşru müdafaanın olabileceği konusu duraksama yaratmamaktadır. Ne var ki hayvanlar tarafından yapılan saldırılarda durum tartışmalıdır. Yargıtay 4. Hukuk dairesinin 14.4.1973 gün 14888 E. 4936 K sayılı ilamına göre ” Yırtıcı bir hayvan olan köpeğin saldırı sonucunda vücut tamlığı tehlikeye düşen, bu saldırıyı defetmek için MK m. 2 sınırları içinde zorunlu olan her eylemi yapması, kendisini savunması haklıdır. Bu nedenle köpeği öldürmüş olmasından sorumlu tutulamaz.[24] Çünkü bu hayvanın yaptığı saldırı içinde BK m.52/1 hükmünün kıyas yolu ile uygulanacağı doktrinde kabul edilmektedir.[25]

  1. Saldırı, hukuka aykırı olmalıdır

Eylemi hukuka uygun olan bir kimseye karşı meşru müdafaa da bulunulamaz. Örneğin kendisini tutuklayan polise karşı o kimsenin meşru müdafaa yetkisi yoktur. Haciz uygulayan icra memuruna ya da zor durumda kalan ve ya hakkını korumak için kuvvete başvuran kişiye karşı da öz savunma olmaz.[26]

  1. Saldırı sona ermiş olmamalı, devam etmekte olmalı

Kanunun lafzından anlaşılan ” tecavüzün halen mevcut olmasının” anlamı, saldırı eyleminin saldırıya uğrayanı halen ve doğrudan doğruya bir tehlike ile karşı karşıya bırakmaktadır. Meşru müdafaanın amacı saldırıdan doğacak zarar tehlikesini önlemektedir. O nedenledir ki, yapılmış ve sona ermiş ve böylece zararın gerçekleşmesine yol açmış saldırıya karşı meşru müdafaada bulunulamaz. Saldırganın, saldırıdan vazgeçip tehlikenin kendiliğinden ortadan kalkmasında da durum böyledir.

Saldırının çok yakında olacağı kesin ise ve bu durumda savunmanın yapılması çok güçleşirse meşru müdafaa kabul edilebilmelidir. Üstelik saldırının tekrarlanması olasılığı varsa, örneğin saldırgan birinci taşı attıktan sonra ikincisini almak için eğilmişse bu durumda meşru müdafaa hakkı tanınmalıdır.[27]

  1. Savunma saldırıyı durdurmaya yönelmiş olmalı ve saldırıyı durdurmak için zorunlu olan eylemler ile yetinilmelidir ( oranlılık ilkesi )

Saldırı savuşturmaya yarayan değişik araçlardan en az zarar verenin seçilmesi yolunda ki ölçü temel alınmalıdır ki, savunmanın uygunluğu koşulu bunu gerektirir. Savunmanın saldırıyı durdurmak için zorunlu olan ölçüde bulunup bulunmadığı ise her somut olayın özellikleri ve MK m. 2 göz önünde tutularak belirlenmelidir.[28]

Meşru müdafaanın sınırının aşılmasında özre dayanan bir yanılma varsa, yani savunma için gerekli önlemin derecesini takdirdeki yanılma özre dayanırsa, bu durumda hukuka uygunluk nedeni bulunmadığından eylem hukuka aykırı sayılmakla birlikte kusur gerçekleşmediği için tazminat ile sorumluluk söz konusu olmayabilir.[29]

  1. Saldırganın kendisine ya da mallarına zarar verilmiş olmalıdır

Meşru müdafaa da bulunan kimsenin, saldırgandan başkasının canına ya da malına zarar vermesinde sorumluluk vardır.

  1. İspat Yükü

Zararın öz savunmada hak ve yetkisinin kullanılması sırasında meydana geldiğini ileri sürenin bunu ispat etmesi gerekir.

  1. Hüküm ve Sonuçları

Yukarıda açıklanan şartların gerçekleşmesi halinde meşru müdafaa hukuka aykırı değildir. Aksine hukuka uygun bir fiil teşkil eder. Bunun nedeni, Çtışma halinde bulunan iki hukuki varlıktan, savunmada bulunan kişininkinin saldırganınkine oranla üstün tutulmasıdır. Bunun sonucu olarak savunmacının, saldırganın mallarına veya şahsına karşı vermiş olduğu zararları da tazmin etmek değildir.Yani meşru müdafaaya aykırı davranış, böyle bir davranışta bulunan failin sorumluluğunu doğurur.[30]

C- ZARURET HALİ

  1. Genel Olarak
  2. Kavram ve Tanım

Zor durumda kalma, gerek MK m. m 753 gerek BK. m. 52/2 de gerekse de TCK m 49/3 te düzenlenmiştir. BK ve MK dan yararlanarak zaru ret hali şöyle tanımlanabilir; ” Bir kimsenin, kendisinin veya diğer bir kişinin şahıs veya malvarlığını bir zarardan veya derhal meydana gelebilecek bir tehlikeden korumak için başkasının mallarına zarar vermesi haline zaruret hali denir.”

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Taşınır mallar yönünden BK m 52/2, taşınmazlar yönünden ise MK m 753 uygulama alanı bulur.[31]Zaruret halinde işlenen fiil üstün yarar ilkesinin bir uygulama türü olduğundan, hukuka aykırılık teşkil etmez.

  1. Koşulları

Zor durumun söz konusu olabilmesi, aşağıda sıralanan koşulların bir arada gerçekleşmesine bağlıdır; aa. Şahsa veya mala yönelmiş bir zarar veya derhal meydana gelebilecek bir tehlike mevcut olmalıdır

Zarar veya tehlike, zaruret halinde bulunan şahsa yönelmiş olabileceği gibi üçüncü bir şahsa da yönelmiş olabilir. Tehdit edilen hukuki varlık, hayat, vücut bütünlüğü, şeref, kredi gibi şahıs varlıkları gibi mülkiyet, zilyetlik gibi mal varlıkları da olabilir.[32]

  1. Yapılan saldırı ya da yaratılan tehlike ile ilişkisi bulunmayan üçüncü bir kişinin malına zarar verilmiş olmalıdır

Bu koşul zaruret halini meşru müdafaadan ayıran koşuldur. Gerçekten, meşru müdafaa saldırıda bulunan kimseye        karşı                                                                                                                                                                                      söz                                                                                                                                                                    konusu olur ve

zarar da onun hem kişi ve hem de mal varlığında meydana getirilebilir. Oysa zor durumda kalma üçüncü bir kişinin yalnızca malvarlığı değerlerine zarar verilmesinde uygulama alanı bulur. Örneğin Kuduz köpeğin ya da azgın boğanın kovaladığı kimsenin komşusunun evini kapısını veya penceresini kırarak içeri girip kurtulmasında durum böyledir.[33]

  1. Kural olarak, önlenmek istenen zarar ya da tehlike üçüncü kişinin malına verilen zarardan büyük olmalıdır

BK m 52/2 den değil MK m 753 ten çıkarılmaktadır ki[34]zor durumda kalana tanınmış olan üçüncü kişinin malına      zarar verme yetkisi, karşılıklı

çıkarların karşılaştırmasına dayanır. Örneğin, Yargıtay 11. Hukuk Dairesinin 15.6.1990 gün 1990/4306 E., 1990/4775 K. sayılı kararında, yangının söndürülebilmesi için komşu binaya zarar verilmesinde davacı her ne kadar tehlike sorumluluğuna dayanmış olsa da BK m 52 /2 uygulama alanı bulunur ve fedakarlığın denkleştirilmesi yoluna gidilmelidir.[35]

  1. Zarar veya tehlikeden kurtulma üçüncü kişinin malına zarar vermeden mümkün olmayacak nitelikte olmalı, yani kaçınılmaz olmalıdır

Talilik ilkesi de denilmektedir. Zaruret halinde üçüncü işinin malına kasıtlı olarak bir zarar verme hali mevcuttur. Başka bir deyişle burada mala yapılan tecavüz, bir zarar veya ani tehlikeden kurtulmak için bilerek ve istenerek yapılmaktadır. Bu itibarla ihmali olarak verilen zararla BK m 52/2 ye girmez. Ancak bu durum mazur görülebilirse sorumluluk ortadan kalkar.[36] Bu durumda BK m 41 uygulama alanı bulur. Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 20.01.2003 gün, 2002/10364 E., 2003/527 K. Sayılı kararında; “Somut olayda trafik tespit tutanağı ve tanık anlatımlarına göre, zararlandırıcı eylemin, üçüncü bir kişinin aniden yola bisikletle çıkması sonucu davalının bu kişiye çarpmamak için yoldan çıkarak, davacının tarlada otlatmakta olan ineğine çarpması sonucunda meydana geldiği anlaşılmaktadır.Şu haliyle somut olayın oluş biçimi dikkate alınarak BK.’ nun 52/2 maddesi gereğince hükmedilecek tazminattan uygun oranda bir indirim yapılması gerekir.Ayrıca; Davacının istem kalemleri arasında yoksun kalınan süt geliri zararı da bulunmaktadır. Tazminat hesabı yapılırken dört aylık süt bedeli hüküm altına alınmış, bu süre içinde ineğe yapılan bakım giderleri düşülmemiştir.” denmek sureti ile bu durum açıklanmaya çalışılmıştır.[37]

  1. İspat Yükü

Zor durumda kaldığı için üçüncü kişinin malına zarar verdiğini ileri süren kimsenin bunu ispat etmesi gerekmektedir.

  1. Sonuçları

Yukarıda sıralanan koşulların gerçekleşmesi ile oluşan zor durumda kalan kimsenin eyleminde hukuka uygunluk nedeni bulunmasına karşın, yasa koyucu, yaratılan tehlike ile ilişkisi olmayan ve malına zarar verilen üçüncü kişiyi korumak amacı ile BK m 52/2 deki hükmü getirmiştir. Buna göre hakim zorda kalanın verdiği zarar için tazminatı hakkaniyete uygun olarak belirleyecektir. Başka bir deyişle zor durumda zarara uğrayan üçüncü kişiye tazminat ödenip ödenmeyeceğini, ödenecek ise tutar ve kapsamını hakimin belirlemesi öngörülmüştür ki, d urum ve koşullar gerektirmiyorsa hakim, tazminata hükmetmeyebilir. Zor durumda kalan kimseye karşı, malı saldırıya uğrayan kişinin meşru müdafaaya bulunmaya yetkisi yoktur. Çünkü meşru müdafaa, hukuka aykırı bir davranışa, saldırıya karşı yapılabilir.

  • SONUÇ

Hukuka uygunluk nedenlerinden ikisi olan meşru müdafaa ve zaruret hali karşılaştırıldığı zaman; meşru müdafaa ile zaruret halini ayıran temel özellik, yapılan saldırı ya da yaratılan tehlike ile ilişkisi bulunmayan üçüncü bir kişinin malına zarar verilmiş olmalıdır i lkesidir.                                                                                                                                               Bu                                                                                                                                                                                     ilke                                                                                                                                                                                zaruret

halinin koşulları arasında sayılmaktadır. Meşru müdafaa da ise bizzat zarar verilen şahıs üstün menfaatin karşısında           ki şahıstır.

Zaruret halinde, tazmin sorumluluğu oluşan zararın bir bölümü için söz konusu iken, meşru müdafaa da zararın tümü ya da                                                                                                                                                                                       bir                                                                                                                                                                               bölümü                                                                                                                                                                                     için

sorumluluk kabul edilmiştir. Her iki halde de sorumluluk hakkaniyete göre belirlenmektedir.

Zarardan ya da tehlikeden başkasını korumak için üçüncü bir kişiye zarar veren, ödediği tazminat tutarında, vekaletsiz iş görme hükümleri uyarıca yararına davrandığı kişiye başvurabilir.

Sonuç olarak bir zorda kalma durumu her iki durum için de geçerlidir. Yukarıda anlatılanlar ışığında her iki hukuka uygunluk sebebinde de bu zorda kalma durumu karşısında zarar görenin veya zarar görene yardımcı kişinin davranışı hukuka uygundur.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir