Hukuk ders notları soru cevap 2


  • AS genel kurulunda asagidaki kisilerin yk uyesi olmasi kararlastirilmistir. TTK’ya gore bu kisilerin durumlarini degerlendiriniz:
  1. AS’de hissesi olmayan G gercek kisisi
  2. AS’ye %49 ortak olan L limitet sirketi____________________________________________________________
  3. AS’ye %14 ortak olan ve ayni zamanda rakip R limited sti’ne de ortak olan T gercek kisisi
  • yılı BDDK Yeminli Murakıp Yardımcılığı sınav ları
  1. AŞde hissesi olmayan kişiler yönetim kurulu üyesi olamazlar.
  2. Sadece gerçek kişiler yönetim kurulu üyesi olabilir.
  3. Ancak genel kurulun izniyle başka bir şirkete üye veya ortak olabilir. AŞ yönetim kurulu üyeleri rekabet yasağına tabidir.
  • AS yonetim kurulu uyeleri hangi işlemlerde muteselsil sorumlududur aciklayiniz.
  • yılı BDDK Yeminli Murakıp Yardımcılığı sınav ları
  1. Yönetim Kurulu Üyelerinin Müteselsil sorusorumluduluk Halleri
    • Özel Olarak Belirtilen Müteselsil sorusorumluluk Halleri
  2. Hisse Senetleri Bedellerine Mahsuben Pay Sahipleri Tarafından Yapılan Ödemelerin Doğru Olmaması

Türk Ticaret Yasası, Anonim Şirkette ortağın sorusorumluluğunu paylarla sınırlamış ve ortaklara, taahhütlerinden fazla bir şey yükletilemeyeceğini kabul etmiştir. (T.T.Y. Md: 269 – 405/1).

T.T.Y’nin 336/1 maddesinde “hisse senetlerinin bedellerine mahsuben pay sahipleri tarafından vuku bulan ödemelerin doğru olmaması” ifadesi kullanılmaktadır. Bu ifadeden, ortağın taahhüt ettiği paya karşılık yapacağı ödemeyi anlamak gerekmektedir. Pay bedellerine mahsuben yapılan ödemelerin doğru olmamasından bir zararın doğması halinde, yönetim kurulu üyeleri müteselsilen sorusorumludurlar.

  1. Dağıtılan ve Ödenen Kâr Paylarının Doğru Olmaması (T.T.Y. Md: 336.1.b.2.):

Türk Ticaret Yasasının 336. maddesinde şirket varlığının haksız yere dağıtılmasından dolayı yönetim kurulu üyeleri müteselsil olarak sorusorumlu tutulmuşlardır. Yasanın 457. maddesinde ise Anonim Şirketlerde safi kazancın yıllık bilânçoya göre hesap edileceği gösterilmiştir.

Yönetim kurulunun bir hesap dönemi sonunda, şirket kâr etmediği halde, ortaklara kâr dağıtılması, veya yönetim kurulu üyelerine kâr payı verilmesi, şirketin dönem başındaki varlıklarının kısmen yitirilmesi veya şirketin ödenmiş sermayesinin fiilen azalmasını getirecektir. Yönetim kurulları kâr edilmediği halde çeşitli sebeplerden dolayı bilânçoyu kâr etmiş gibi göstermek ve kâr payı dağıtmak eğilimine girmektedirler.

Haksız ve kötü niyetle kâr payı alan ortaklardan aldığının istirdat (geri alma) hakkı mevcut olmaktadır. Buna karşın ortak kâr payını haksız yere ve kötü niyetle almamışsa bunun geri alınmasının söz konusu olmaması gerekir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta geri alma hakkının “Paranın alındığı tarihten itibaren beş yıl sonra mürürüzamana (zaman aşımına) uğrayacağıdır.”

Ayrıca, “dağıtılan ve ödenen kâr paylarının hakiki olmaması”nın, yönetim kurulunun kusurundan doğması gerekir. Maddi bir hata neticesinde fazla ödeme varsa bu miktarın yönetim kurulunca iadesi istenebilir.

  1. Yasal Olarak Tutulması Gereken Defterlerin Mevcut Olmaması veya Bunların İntizamsız Bir Surette Tutulması (T.T.Y. Md: 3 36):

Ticaret Yasamızdaki “Kanunen tutulması gereken defterler” ibaresinden, dar anlamda yalnız Ticaret Yasasında sözü edilen defterler anlamını çıkarmamak gerekmektedir.

Defterlerin hiç veya kanuna uygun şekilde tutulmamasından şirketin iki şekilde zarar görmesi mümkündür. Birincisi, Hukuki sorusorumluluk: Defterlerin şirket lehine delil olarak kullanılamamasından doğan zarar, ikincisi Vergi Yasalarının uygulanmasından doğan ve şirket tüzel kişiliğinden alınan vergi cezalarıdır.

  1. Genel Kuruldan Çıkan Kararların Sebepsiz Olarak Yerine Getirilmemesi (T.T.Y. Md: 336):

Genel kurul şirketin en yetkili üst organı halindedir. Yönetim kurulu üyeleri, genel kurulca alınacak kararları yürütmekle yükümlü tutulmuşlardır. Bu sebeple genel kurul tarafından alınan kararları sebepsiz olarak yerine getirmemekten doğacak zararlardan dolayı yönetim kurulu üyeleri müteselsilen sorumlu olacaktır. Ancak yerine getirilmeyen kararlarla ilgili olarak yönetim kurulu tarafından gösterilecek sebep genel kurulca veya mahkemece kabul edildiği takdirde yönetim kurulunun müteselsil sorumluluğu söz konusu olmayacaktır.

  1. Müdürlerin Sebebiyet Verdikleri Zararlardan Doğan sorumluluk:

Yönetim kurulu üyeleri şirket müdürlerinin sebebiyet verdiği zararlardan sorumlu tutulamamaktadırlar (T.T.Y. Md: 346). Ancak şu hallerin varlığında, yönetim kurulu üyeleri yalnız şirkete karşı müteselsilen sorumlu olmaktadırlar.

  • Yönetim kurulu ehil olmayan müdürler tayin etmişse,
  • Müdürlerin şirket için zararlı iş ve muamelelerine müsamaha gösterilmişse,
  • Yönetim kurulu yetkili olmadığı hususlara müdürleri mezun kılmış, ve müdür tarafından bir zarar meydana getirilmişse,
  1. Esas Sermayenin Arttırılmasında Yasa Hükümlerine Riayet Olunmaması:

Şirket sermayesinin arttırılması işlemleri yasa hükümlerine göre ve yasada gösterilen muamelelere göre yürütülmemişse yönetim kurulu üyeleri ile murakıplar ortaklığa, pay sahiplerine ve üçüncü şahıslara karşı müteselsilen sorumludurlar (T.T.Y. Md: 392).

  1. Tahvil Çıkartılmasında Yasaya Aykırılık:

Türk Ticaret Yasasının 420 – 433 Maddelerini ihtiva eden Tahvillerle ilgili altıncı kısımda yazılı hükümlere aykırı harekette bulunan yönetim kurulu üyeleri ilgililere karşı müteselsilen sorumlu bulunmaktadırlar (T.T.Y. Md: 433).

  1. Genel Kurul Kararları Aleyhine Suiniyetle İptal Davası Açılması

Genel kurul kararlarının aleyhine iptal davası açma hakkı belli şartlarla yönetim kuruluna verilmiştir (T.T.Y. Md: 381). Yönetim kurulu bu hakkını suiniyetli bir şekilde kullanırsa şirkete karşı sorumlu olmaktadır. Bu nedenle şirketin uğradığı zarardan dolayı yönetim kurulu üyeleri müteselsilen sorumlu olacaktır.

ı. Kuruluştaki Yolsuzlukları Araştırmamadan Doğan sorumluluk

İlk yönetim kurulu üyeleri şirketin kurulmasında yolsuzluk olup olmadığını araştırmakla yükümlüdürler. Bu hususta ihmalleri görüldüğü ve hasıl olan zarar kuruculardan alınmamış olursa yönetim kurulu üyeleri müteselsilen sorumlu olmaktadır.

  • Yönetim Kurulunun Genel Müteselsil sorumluluk Hali

Yönetim kurulunun özel müteselsil sorumluluk halleri dışında Türk Ticaret Yasası’nda genel mahiyette getirilen sorumluluk haline göre, “gerek yasanın gerek anasözleşmenin yönetim kurulu üyelerine yüklediği sair görevlerin kasden veya ihmal neticesi olarak yapılmaması” yönetim kurulu üyelerini şirkete, pay sahiplerine ve üçüncü şahıslara karşı müteselsil sorumlu hale getirmektedir.

183Kollektif sirketlerde bir ortak hangi hallerde ortakliktan cikarilabilir?

  • yılı BDDK Yeminli Murakıp Yardımcılığı sınav ları
  1. Bir Ortağın Şirketten Çıkması

Şirket anasözleşmesinde hüküm varsa veya diğer ortaklar rıza gösterirlerse şirketten çıkılabilir. Anasözleşmede hüküm yoksa veya diğer ortaklar şirketten çıkmaya rıza göstermiyorlarsa, kollektif şirketten çıkmak mümkün değildir. Şartlar müsaitse ortaklığın feshine gidilebilir.

  1. Ortağın Şirketten Çıkarılması

Şirket anasözleşmesinde, bir ortağın şahsi hallerinden dolayı ortaklıktan çıkarılmasına imkan veren bir hüküm yoksa, ortaklar kararı ile bir ortağın şirketten çıkarılması mümkün değildir. Bu durumda ya mahkemeye başvurularak ortağın şirketten çıkarılmasını ve şirketin kendi aralarında devamını isterler, ya da şirketi feshederler.

Bazı hallerde ortaklar mahkemeye gitmeden de ortağın şirketten ihracı mümkündür.

Ortaklardan birisinin iflası halinde,

Ortağın kişisel alacaklısının alacağını şirketteki tasfiye payından talep etmesi halinde,

Süresiz şirkette, şirketin feshini ihbar eden ortağın şirketten ihracı,

bu durumlarda ortağın şirketteki payı oranında ödeme yapılarak, şirketin diğer ortaklar arasında devamı oybirliği ile kararlaştırılabilir.

  • Kiymetli evrakin nevi degistirme turlerini ve sartlarini yazarak aciklayiniz.
  • yılı BDDK Yeminli Murakıp Yardımcılığı sınav ları

Nama, Emre ve Hamile Yazılı Senetlerin Nev’i Değiştirmesi (Tahvil): Nama, emre veya hamile yazılı bir senedin, tedavüle çıkarıldıktan sonra, kendi türünden çıkarılıp nama, emre veya hamile yazılı senetlerden birinin grubuna sokulmasıdır. Nev’i değiştirme, kanun gereği veya anlaşma ile olur.

Senedin nev’i kanun gereği değişmişse buna kanuni tahvil denir. Ör. ödememe protestosundan veya bu protestonun düzenlenmesi için belli olan sürenin geçmesinden sonra yapılan ciro, alacağın temliki hükmündedir.

Senedin nev’i anlaşma suretiyle değişiyorsa buna da anlaşma suretiyle tahvil denir. Nama veya emre yazılı senetlerin hamile yazılı senet haline gelebilmesi için, bütün ilgililerin rızası ve bu rızanın da senet üzerine yazılması gerekir. Bütün ilgililerin rızasını, nama yazılı senetlerin emre yazılı senet haline gelmesinde de arayabiliriz. Hamile yazılı senetlerin nama veya emre yazılı senet haline getirilmesi konusunda da aynı kural geçerlidir. Bu son durumda, hak veya borç sahibi kimselerden birinin rızası bulunmazsa bu değişiklik, ancak değişikliği yapan alacaklı ile onun haklarına doğrudan doğruya halef olan kişi arasında sonuç doğurur. Bu esas, emre yazılı senedin, nama yazılı senet haline gelmesinde de geçerli olur. Ayrıca senetlerin diğer türe dönüşme kabiliyetlerinin olması gerekir. Ör. Poliçe ve bono hamiline yazılı senet haline gelemez.

  • Asagidaki kavramlar kisaca aciklayiniz:
  1. Zincirleme suc
  2. Munzam zarar
  3. Zaruret hali
  • yılı BDDK Yeminli Murakıp Yardımcılığı sınav ları
  1. zincirleme suç

türk ceza kanunu’nun genel hükümleri arasında yer alan 43. maddesine göre;

“(1) bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir. ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır.

  • aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır.
  • kasten öldürme, kasten yaralama, işkence, cinsel saldırı, çocukların cinsel istismarı ve yağma suçlarında bu madde hükü mleri uygulanmaz.

şimdi, kanunda yer alan bir saçmalık, bu satırların yazarınca günyüzüne çıkarılacaktır. dikkat buyrun. birinci fıkrada bahsedildiğine göre, aynı kişiye karşı, birden fazla kere aynı suçun işlenmesi durumunda zincirleme suç oluşacaktır.

son fıkrada ne diyor? bazı suçlar bakımından bu madde uygulanmaz diyor. bu suçlar arasında ne de var? kasten öldürme! buradan da

anlaşılıyor ki, kanunkoyucu reenkarnasyona sıkı şekilde inanmakta. bir insan kaç kez ölür ya hu?? (çok arabesk bitirdim yea)

zincirleme suç, ortada birden çok suç varken faile tek ceza verilen durumlardan biridir. tck madde 43’te düzenlenir. sanırım örneklerle daha iyi

anlaşılacaktır:

birinci fıkra hükmünde aynı suçun aynı kişiye yönelik olarak birden fazla işlenmesinden söz ediliyor. mesela bir hırsız girdiği evde, birden çok cep telefonu çalıyor. bu durumda hırsız çaldığı her cep telefonu için ayrı ayrı değil sadece hırsızlık suçundan tek ceza alacaktır. ikinci fıkra hükmünde, tek hareketle birden fazla kişiye karşı işlenmesi deniyor. mesela hakaret suçu. bir kişi, kürsüye çıkıp dinleyen yüzlerce insana hakaret edebilir. yine sadece tek suçtan, hakaret suçundan ceza alacaktır.

aslında unsurları oldukça detaylı incelemek gerekir. ancak son maddeye gelelim. burda kanunun istisnaları sayılmış. yağma, adam öldürme vs vs. adam öldürmeden tek ceza verilememesi şeklindeki düzenleme 2. fıkra hükmünde önem taşır. tek eylem, birden çok kişi. yani adam tutup da hem ali’yi hem de ayşe’yi öldürdüğünde tek ceza almaz. çünkü yaşam hakkı ihlal edilmiş iki ayrı kişi vardır. iki ayrı adam öldürme suçundan, iki ayrı ceza alır.

  1. Munzam zarar

Munzam zarar (ek zarar), Borçlar Kanunu’muzun 105.maddesinde düzenlenen bir husustur. Alacağını zamanında alamayan hatta, uzun bir süre boyunca tahsil edemeyen bir alacaklı, bu alacağı çok sonra tahsil edebileceğinden (önce yasal ve sözleşmesel faizlerini alır) ancak geçen zaman diliminde yüksek oranlarda gezinen enflasyondan dolayı bu faizler bir hayli yetersiz kalabilmektedir. Bundan dolayı (durumdan) mağdur olan alacaklı, gerçek alacağına kavuşamayabilir. Alacaklı munzam zarar talebinde bulunarak, duçar olduğu zarar geçmiş günler faizi nden fazla olduğu ve borçluya hiçbir kusur isnat edilemiyeceği taktirde, böyle bir istemde bulunabilir. Özellikle ülkemizde enflasyonun yüksek oranda seyrettiği bir dönemde bu hüküm gerçekten mağdur olan alacaklıyı korumaktadır.

  1. Zaruret hali

)MEŞRU MÜDAFAANIN ŞARTLARI

  1. Birine yönelmiş saldırı olacak
  2. Saldırı haksız olmalıdır, suç teşkil etmesi gerekemez
  • Saldırıyı o an defetmek zorunda olacaksın
  1. Savunma ve saldırı aynı anda olacak
  2. Savunma ve saldırı arasında orantı olmalı
  • Bize saldıran kişinin cezalandırma yeteneğinin olup olmadığına bakmayız. Çocuk, deli diye düşünmeden karşı saldırıya geçebili riz
  • Osman’ın bana 1 milyar borcu var. Ben icraya verip haciz için eve gidiyorum. Osman’da mutlu bir günümde “sen nasıl hacze geldin” diye saldırıya geçebilir ama bu meşru müdafaa olmaz. Hukuki bir durum var.
  • İsmail dayak yemiş, ertesi gün adamlarını alıp gelmiş. Meşru müdafaa değil.
  • Orantı = Çocuk taşla saldırırken, sen tabancayla saldıramazsın.
  • Meşru müdafaaya karşı meşru müdafaa olmaz
  • Eğer mala karşı yapılan saldırı hürriyeti kısıtlıyorsa meşru müdafaa mümkündür.

*Saldırının nefse ya da ırza yönelik olması gerekmez. Saldırının bir hakka yönelik olması yeterlidir. (CK)

*Meşru savunmada sınır heyecan, panik, korku sebebi ile aşılmış ise sınırı aşan kişiye yine de ceza verilmez.(CK)

*Ancak bütün hukuka uygunluk sebeplerinde sınır şayet kasıtlı olarak aşılmış ise aşılan kısmın kasıtlı halinden sorumlu olmak söz konusudur. *Eğer hukuka uygunluk sebeplerinde sınır taksirli olarak aşılmış ise ve aşılan kısmın taksirli haline de kanunda yer verilmiş ise aşılan kısmın sadece taksirli halinden sorumluluk söz konusu olur. Taksirle aşılan kısımdan dolayı da ceza indirilerek verilir.

Not:YCK mala karşı meşru müdafaa olabileceğini açıkça kabul etmiştir.

  • ) ZARURET H ALİ:

-Ağır ve muhakkak bir tehlike olacak.

  • Tehlike nefse veya ırza yönelik olacak ( artık saldırının bir hakka yönelik olması da zaruret halinin uygulanılması için yeterlidir. CK)
  • Tehlikeye bilerek sebebiyet verilmemiş olacak
  • başka türlü korunma imkânın olmayacak
  • orantılık
  • tehlikeye göğüs germe yükümlülüğü olmayacak. (TCK da yok. İCK’da var)

Örn: Gemi battı, tahta sadece bir kişiyi tutabilir. Hukuk birini suya atar. Burada ağır bir tehlike var.

Örn: Köpekten kaçarken, birinin evine girilmesi suç değil.

Not: Bu kanunun çeşitli suç tanımları ile bağlantılı olarak da ayrıca zorunluluk hali hükümlerine yer verilmiştir ve o hükümlerde zorunluluk hali ceza sorumluluğunu büsbütün ortadan kaldıran bir neden olarak değil yerine göre ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak düzenlenmiştir. Genel hükümlerde ise sadece ceza sorumluluğunu bir bütün olarak ortadan kaldıran neden şeklinde düzenlenmiştir. Bu bakımdan zorunluluk hali yeni ceza kanunu sisteminde bazı hallerde kusurluluğu azaltan neden bazı hallerde ise kusurluluğu ortadan kaldıran bir n eden olarak düzenlenmiştir.

Meşru Müdafaa / Zaruret Hali Farkları

MM – Saldırana karşı savunma yapılır

ZH – Olayla hiç alakası olmayan 3. kişiye zarar verilir

MM – Haksız saldır olacak

ZH – Tehlike olacak

MM – Suç yoktur, tazminat da yok

ZH – Suç yok, tazminat var

  • Aşağıdaki kavramları kısaca açıklayınız.
  1. İmtiyazlı Hisse Senedi
  2. Ticari Borçlarda Teselsül Karinesi
  3. Ortak İlliyet
  4. İkametga_____________________ h
  • yılı BDDK Yeminli Murakıp Yardımcılığı sınav ları
  1. İmtiyazlı Hisse Senedi
  • imtiyazlı hisse senetleri, adi hisse senetleri ile tahvil arasında bir karma nitelik taşıyan bir finansal araçtır.
  • imtiyazlı hisse senedi sahipleri, adi hisse senedi sahiplerine kıyasla kârdan öncelikli pay alma hakkına sahiptir.
  • imtiyazlı hisse senetleri, çıkaran şirket açısından dönemsel olarak belli bir ödemeyi gerekli kıldığından ve tasfiye durumunda adi hisse senetleri sahiplerine kıyasla öncelikli talep hakkına sahip olduklarından tahvile benzetilmektedir.
  • imtiyazlı hisse senetlerinde herhangi bir vade söz konusu değildir. imtiyazlı hisse senetlerinde şirket kâr elde etmedikçe kâr payı ödenme zorunluluğu yoktur.
  • imtiyazlı hisse senedinin maliyeti; ödenen kâr payının net çıkarılma fiyatına bölünmesi yoluyla bulunur.
  1. Ticari Borçlarda Teselsül Karinesi

Bir taraf için ticari iş sayılan işler ticari iştir.

TTK 21/2 md:Yalnız biri için ticari iş sayılan mukaveleler(fiil ve iş demiyor)kanunda aksine hüküm yoksa… Yani;

  1. Taraflardan sadece biri için ticari iş sayılan işlerin ticari sayılabilmesi için mukaveleye bağlı olması lazımdır.Sözleşmeye bağlı olmayan işlerde taraflardan birisi için ticari sayılsa bile,ticari iş sayılmaz.Burada bu kural geçerli değildir.Örn;Haksız fiile dayanan işler mukaveleye tabi olmadığı için TTK 21/2’de belirtilen kural uygulanmaz.
  2. Taraflardan biri için ticari sayılan,sözleşmeye dayanan bir işin,iğer taraf bakımından ticari sayılabilmesi için kanunda aksine hüküm bulunmaması lazımdır.Örn;Bir tarafın diğer tarafı temerrüde düşürebilmesi veya sözleşmenin feshi için ihtarların yazılı olarak yapılması ve bunun içinde her iki tarafın tacir olması gerekir.Yani noter tarafından yapılmazsa geçerli olmaz.

Bunları bir başlık altında toplarsak;

Ticari iş olma şartları: 1.Ticaret kanununda düzenlenmiş olması

  1. Ticari işletmeyle ilgili olması
  2. Ticari iş karinesi
  3. Bir taraf için ticari iş sayılması;a)Taraflardan biri için
  4. Kanunda aksine hüküm yoksa

Bir İşin Ticari İş Sayılmasının Hukuku Sonuçları:

  1. Teselsül Karinesi(Müteselsil sorumluluk)

Teselsül,birden çok borçlunun her birinin alacaklıya karşı yada borçlunun birden çok alacaklının herbirine karşı borcun,tamamından sorumlu olması demektir.

BK 141 vd md teselsül düzenlenmiştir.

Müteselsil borçluluk,bir irade açıklaması veya kanun hükmü dolayısıyla bölünebilir bir edimin birden fazla borçlarından her birinin edimin tamamını ifa etmekle yükümlü olduğu;alacaklının ise tamamını ancak bir defa elde etmek üzere edimi borçlulardan birisinin ifası veya ifa yerini tutan fiili ile düğerlerini bu oranda alacaklıya karşı borçtan kurtaracakları bir birlikte borçluluk halidir.

BK’ya gore adi işlerde teselsül ya tarafların iradesinden yada kanundan doğar.Yani adi işlerde müteselsil sorumluluk istisnadır.İradeye veya kanuna dayanır.

TTK 7/1 md:Teselsül karinesi:”İki veya daha fazla kimse,içlerinden yalnız biri veya hepsi için ticari mahiyeti haiz bir iş dolayısıyla diğer bir kimseye karşı müştereken borç altına girerlerse mukavelede aksi kararlaştırılmadıkça müteselsilen mesul sayılırlar.”

TTK 7/2 md:Ticari borçlara kefalet halinde gerek asıl borçlu ile kefil gerek kefiller arasındaki münasebetlerde dahi hokum böyledir.

Yani borçlular arasındaki teselsül 2 halde sözkonusudur;

  1. Müşterek borç altına girme durumunda(7/1)
  2. Ticari borçlara kefalet durumunda/7/2) Adi borçlarda iradeyi açıkça belirtmek gerekir,ticari işlerde ise gerekmez.

Bu hükme gore borcun ticari olması halinde asıl borçlu ile kefil veya kefiller arasında müteselsil borçluluk esas olmaktadır.Ancak taraflar bu nun aksini kararlaştırabilirler.Yani gerek müteselsil borçluluk,gerek ticari borçlarda kefaletten müştereken borç altına girenlerden veya ticari borçlarda kefalet esnasında bunun müteselsil borçluluk olduğu Kabul edilir.Yahut müteselsil borçluluk olmadığı açıkça belirtilebilir.O zaman borç ticari borç da olsa,müştereken borç altına girilse de müteselsil borçluluk yahut müteselsil kefalet olmaz.

  1. Ortak İlliyet

Ortak illiyet (Gemeinsame Kausalitat)

Hiç biri tek başına yeterli olmayıp, ancak bir araya gelmek suretiyle zararlı sonucu doğuran sebepler topluluğuna, ortak illiyet adı verilir (8). Başka bir deyimle zararlı sonuç, ancak hukuken önem arzeden birden çok sebebin (şartın) etkisiyle meydana gelmişse, ortak illiyet söz konusu olur (9). Ortak illiyette zararlı sonucu birden çok uygun sebep meydana getirdiği için, bu sebeplerden her birine ortak sebep (Mitursache) adı verilebileceği gibi, her biri ortak illiyet (sebep) olarak nitelenen bütünün bir parçası olduğu için, kısmî sebep (Teilursache) adı da veril ebilir. Ortak illiyetin en belirgin şekli, zararlı sonucun birden çok şahsın kusurlu davranışıyla meydana gelmesi halinde görülür. Bunun klasik misali iki veya daha fazla şahsın ağır bir eşya veya kasayı alıp götürmeleridir. Adı-geçen hırsızlık fiilini eşya veya kasanın ağırlığı dolayısıyla tek bir şahsın işlemesi mümkün değildir (10). Burada zararlı sonuç, ancak bütün şahısların kusurlu davranışlarının bir araya gelmesi, katkıda bulunmasıyla

gerçekleşmektedir. Bu durumu açıklamak için, doktrinde bu tür ortak iliyete «zorunlu içtima» adı da verilmektedir

d)İkametgah

Bir kisinin yerlesmek niyetiyle oturdugu yerdir.

İKAMETGAH:

Şahısların, ülkenin belli bir yerinde oturduğu ve iş ilişkilerinin toplandığı yer ikametgahları olmaktadır.

TÜRLERİ: İkametgahın üç türü vardır.

  1. iradi ikametgah: Bir kimsenin kendi isteği ile seçebileceği ikametgahtır. Bir yerin ikametgah sayılabilmesi için, her şeyden önce şahsın o yerde oturması ve ayrıca bunun yerleşme niyetiyle olması gerekir.
  2. itibari İkametgah: iradi bir ikametgahı bulunmayan şahıslar hakkında söz konusu olur.
  3. Kanuni ikametgah: Bazı şahıslar hakkında bizzat kanunun tayin ettiği ikametgahtır. Kanuni ikametgahı olan şahıslar, küçükler ve vesayet altındakilerdir.

İKAMETGAHIN TABİ OLDUĞU İLKELER

  1. ikametgahın gerekliliği: Herkesin mutlaka bir ikametgahının bulunması gerekir.
  2. ikametgahın tekliği ilkesi: Herkesin ancak bir tek ikametgahı bulunabilir.
  • Anayasımıza göre, olağanüstü durumlar hariç temel hak ve özgürlüklerin hangi esaslar çerçevesinde sınırlandırıldığını anlatınız.
  • 3 ŞUBAT HESAP UZMAN YARDIMCILIĞI GİRİŞ SINAVI
  1. Temel hak ve hürriyetlerin niteliği

MADDE 12. – Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.

Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder.

  1. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması

MADDE 13. – (Değişik: 3.10.2001-4709/2 md.) Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.

  • Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması

MADDE 14. – (Değişik: 3.10.2001-4709/3 md.) Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.

Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha gensoruiş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.

Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.

  1. Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması

MADDE 15. – Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyl a, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.

(Değişik: 7.5.2004-5170/2 md.)Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıkla maya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.

  1. Yabancıların durumu

MADDE 16. – Temel hak ve hürriyetler, yabancılar için, milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabilir

  • Emre yazılı kıymetli evrakta ileri sürülebilen def’ileri anlatınız.
  • 3 ŞUBAT HESAP UZMAN YARDIMCILIĞI GİRİŞ SINAVI

KIYMETLİ EVRAKTA DEF’İLER: Kıymetli evrak hukukunda def’i ve itirazlar bir arada ve “def’iler” başlığı altında düzenlenmiş bulunmaktadır.

  • Senet metninde anlaşılan def’iler: Senet metnine bakmakla anlaşılan ör. senette herhangi bir şekil şartının yerine getirilmemesinden dolayı senedin geçerli olmaması, vadenin henüz gelmediği, zamanaşımı gibi def’iler bu niteliktedir.

Senet metninden anlaşılan def’iler, senet nedeni ile kendisine başvurulan herkes tarafından başvuran herkese karşı ileri sürülebilir.

Devir şekilleri (nama, emre, hamile) ne olursa olsun, bu tür def’iler her çeşit kıymetli evrakta ileri sürülebileceği için mutlak def’i niteliği taşırlar.

  • Senedin hükümsüzlüğüne ilişkin def’iler: Örneğin, senede çeşitli sıfatlarla imza koyarak (keşideci, lehdar, ciranta, avalist) sorumluluk altına girmiş görünen imzalardan birisi veya birkaçı sahte ise veya imzayı atan kişi ehliyetsiz ise, senet bu kişiler hakkında hükümsüzdür. Fakat imzaların bağımsızlığı ilkesi uyarınca, senetteki diğer imzalar sorumlu kalmakta devam ederler.

Senedin hükümsüzlüğüne ilişkin def’iler, hükümsüzlük nedeni şahsında doğan kişi tarafından senet ilişkisi nedeni ile kendisine başvuran herkese karşı ileri sürülebilir. Bu def’iler de devir şekilleri ne olursa olsun, tüm kıymetli evrak tiplerinde ileri sürülebildikleri için mutlak def’iler kategorisine girerler.

  1. Kişisel (şahsi) def’iler: Bu def’iler senet borçlusu ile lehdarı arasında senet dışı ilişkilerinden doğan def’ilerdir. Ör. ayıp def’i.

Nama yazılı senetlerde, senet borçlusunun senet lehdarına karşı sahip olduğu kişisel def’iler, senedi lehdardan devralan diğer kişilere karşı da ileri sürülebilir. Çünkü nama yazılı senetlerde alacağın temliki hükümleri uygulanır.

Hamile yazılı senetlerde ise, kişisel defiler ancak senet bedelini talep eden hamil ile borçlu arasındaki senet dışı ilişkiler için söz kon usu olabilir. Senet lehdarı ile borçlu arasındaki kişisel defiler söz konusu olamaz, zira bu tür senetlerde lehdar yoktur.

Emre yazılı senetlerde ise senet borçlusu ile lehdar arasında senet ilişkisi dışındaki nedenlerden doğan kişisel defiler ancak taraflar arasında ileri sürülebilir. Senet ciro ve teslim yolu ile üçüncü kişilere devredilmişse, lehdara karşı ileri sürülebilecek kişisel def’iler, kural olarak sonraki hamillere karşı ileri sürülemez. Fakat hamil senedi ciro ve teslim yolu ile devralırken bilerek borçlunun zararına hareket etmişse, senet borçlusu bu takdirde senet lehdarına karşı sahip olduğu tüm defileri, senedi devralan kişiye de ileri sürebilir.

  • Zilyetlik kavramını kısaca tanımlayınız. Zilyetlikten doğan hak karinelerini belirtip bu karinelerin etkilerini ispat kül feti, ayni hakların kazanılması ve taşınır davası yönünden açıklayınız. Taşınır davasını, zilyetlik ve istihkak davaları ile kıyaslayıp bu davalardan farklarını belirtiniz. .
  • 3 ŞUBAT HESAP UZMAN YARDIMCILIĞI GİRİŞ SINAVI

Tanım: Bir şey üzerinde fiili hakimiyet veya bir eşyayı fiili hakimiyet ve kudret alanı içinde bulundurmaya zilyetlik denir. Mülkiyet ve zilyetlik bir şahısta toplanabileceği gibi farklı şahıslarda da toplanabilir.

ZİLYETLİK KARİNELERİ

  1. mülkiyet karinesi

Taşınırın zilyedi onun maliki sayılır. Önceki zilyetler de zilyetlikleri süresince o taşınırın maliki sayılır.

  1. Feri zilyetlikte karine

Bir taşınıra malik olma iradesi bulunmaksızın zilyet olan kimse, taşınırı kendisinden iyiniyetle aldığı kişinin mülkiyet kari nesine dayanabilir. Taşınıra bir sınırlı ayni hak veya kişisel hak iddiasıyla zilyet bulunan                        kimsenin iddia ettiği                                                                                                                       hakkın varlığı karine olarak          kabul edilir. Ancak zilyet

bu karineyi şeyi kendisine vermiş olan kişiye karşı ileri süremez.

  1. Karinenin rolü

Zilyetliğin hak karinesi olması zilyedin hakkını ispat mecburiyetinde                            kalmaksızın sırf zilyetliğine dayanarak hakkın korunması imkanını

sağlamaktadır. Karinenin dava şeklindeki görüntüsünün yanı sıra                     hak      sahibi olmayan zilyetten hak kazananların                                                                                                    güvenlerinin korunması

bakımından da rolü bulunmaktadır.

  • Halihazır Zilyedin Hak karinesine dayananın savunması Bir taşınırın zilyedi aleyhinde açılan bütün davalara karşı tercihe şayan (yakışır,uygun) bir hakkın sahibi olduğunu ileri sürebilir. Gas p ve tecavüz fiillerinde dair olan hükümler saklıdır.

Şu halde evvelki zilyet ile halihazır zilyet karşılaşınca bir hakka dayansın ya da dayanmasın halihazır zilyet korunacaktır. Bu tercih durumu halihazır zilyet aleyhinde açılacak davalarda olabileceği gibi zilyedin müdahelenin meni davasında da söz konusu olur.

Fakat hali hazır zilyet zilyetliği gasp edilmiş ise halihazır zilyet bu karineden faydalanamaz. Bu takdirde karineye dayanmadırmadan hakkını ispat edebilirse iadeden kurtulabilir.

Gasp dışında zilyetliğin ele geçirildiği hallerde de evvelki zilyet halihazır zilyedin karinesini çürütürse bu takdirde kendisine ait karine hüküm ifade eder.

  • Kendisinden önceki zileydin hak karinesine dayanan talebi (taşınır davası)

Rızası dışında zilyetliği sona erdiren bir kimse halihazır zilyedin hak karinesini çürütüp kaendi zilyetliğine ait hak karinesine dayanarak malı geri almak imkanına sahiptir. Bu imkanı sağlayan dava ise taşınır davasıdır. Bu dava zilyetliğe dayanan istihkak davası olarak da adlandırılabili r. TAŞINIR DAVASI : Menkul davası veya zilyetliliğe haklılık davası, zilyetlikten zilyedin iradesi dışında çıkmış olan veya çıkış ş ekli ne olursa olsun zilyetliği kötü niyetle kazanılmış olan menkullerin önceki iyi niyetli zilyedine geri verilmesini sağlayan davadır.

-Zilyetliğin iradesi dışında kaybedilmiş olması veya -Davalının zilyetliği kötü niyetle kazanmış bulunması gerektiği gibi, davacının(önceki zilyedin) zilyetliği iyi niyetle kazanmış olması şarttır.

Zilyetliğin irade dışında kaybedilmiş olması; dava konusu menkulün çalınmış, gasbedilmiş, kaybedilmiş veya tabii kuvvetler tarafından sürüklenip götürülmüş olması demektir.

Davalının zilyetliği kötü niyetle kazanmış olması; onun bu eşyanın zilyetliğini kazanırken zilyetliği kendisine devreden kims enin malik veya tasarrufa yetkili olmadığını bilmekte olması demektir.

Yukarıdaki şartlardan birisinin olması yeterlidir.

Davacının(önceki zilyedin) zilyetliği iyi niyetle kazanmış olması; dava konusu menkulü iyi niyetle kazanmış olması demektir. Bu şart menkul davasının en önemli şartıdır. Çünkü zilyet iyi niyetli değilse bu davayı açamaz.

Menkul davası, önceki zilyedin iradesi dışında çıkan para ve hamile yazılı senetleri iyi niyetle kazanmış olanlara karşı açılamayacağı gibi , irade dışında çıkan bir menkulü açık artırmadan, pazardan veya o tür eşya satan bir dükkandan iyi niyetle kazanan zilyede karşı ancak onun ödemiş

olduğu bedeli iade etmek suretiyle açılabilir. Dava süreleri; Menkul davası iyi niyetli zilyede karşı 5 yıl içinde açılması gerekir. Bu süre hak düşümü süresidir. Kötü niyetli zilyede karşı bu dava her zaman açılabilir, yani bir süreye bağlanmamıştır.

Taşınır davasının benzer davalarla karşılaştırılması İstihkak davasım ile karşılaştırılması Taşınır davası ile istihkak davası arasındaki farkları şu şekilde ifade edebiliriz;

Taşınır davası sadece taşınır mallar ve taşınır hükümlerine tabi olan tapuya kayıtlı olmayan taşınmazlar için söz konusu olur.

taşınır davasında zilyetliğe bağlı hak karinesi davaya dayanak teşkil ettiği için zilyetliği ıspat etmek ve hali hazır zilyedin tercihe şayan hak

karinesini çürütmek gerekli ve yeterli iken istihkak davasında davacı mülkiyet hakkını ıspat etmek zorundadır.

Bir şeye zilyet olmadan mülkiyet kazanmış bir kimse hiçbir şekilde taşınır davası açamazken mülkiyet ispat                                                                                                                                                                                         ederek istihkak                                                                                                                                                                                         davası                                                                                                                                                                                         açabilir. Bir

hayvanın malikinin bu hayvanın başkasına ait doğurduğu yavruları talep etmesi de ancak istihkak davası                                                                                                                                                                                         ile mümkün                                                                                                                                                                                         olur.                                                                                                                                                                                         Zilyetliğişn                                                                                                                                                                                         rıza

devredildiği fakat mülkiyetin devrinin geçerli olmadığı hallerde de taşınır davası açılmaz. ancak istihkak davası açılabilir.

Taşınır davası bir hak düşürücü süreye tabi olabilirken istihkak davası bir süreyle sınırlandırılmış değildir. MK 989daki süre geçtikten sonra da malik hakkını ispat ederek istihkak davası açabilir. Ancak halihazır zilyedin kazandırıcı zamanaşımı ile mülkiyeti kazanması hali bu durumun istisnasını teşkil eder.

Zilyetlik Davaları İle Karşılaştırılması

Zilyetlik davaları hem taşınırlarda hem taşınmazlarda zilyetliği korur. Taşınır davası sadece taşınırlarda söz konusu olur.

Zilyetlik davası zilyetliğe dayanır. Taşınır davası zilyetliğe bağlı tercihe şayan hak karinesine dayanır.

Zilyetlik davarlı ancak gasp ve saldırıda söz konusu olur. Taşınır davsı için zilyetliğin rıza dışı sona erdirilmiş olması yeterlidir.

Zilyetlik davaları fiilin ve failin öğrenilmesinden itibaren iki ay ve en geç gasp ve saldırıdan itibaren bir yıl içinde açılması gerekir. taşınır davası kötü niyetli zilyetlere karşı bir süreye bağlı değildir, iyiniyetli zilyede karşı ise 5 yıllık hak düşürücü süreye tabidir.

Taşınır davasının iyi niyetli zilyet lehine sınırlandırıldığı durumlar

Para ve hamile yazılı senetleri iyi niyetle edinmiş olan kimseye karşı taşınır davası açılmaz.

Açık arttırmadan veya pazardan veya benzeri eşya satanlardan iyi niyetle edinilmiş ise iyiniyetli birinci ve sonradan edinenlere karşı taşınır davası ancak ödenen bedelin geri ödenmesi koşuluyla açılabilir.

İyiniyetli zilyede karşı taşınır davası 5 yıllık hak düşürücü süreye tabidir.

  • Temsil müessesesinin mahiyetini, türlerini hukuksal sonuçları itibari ile açıklayınız. Temsil ve vekaletin farkları neler dir belirtiniz.
  • 3 ŞUBAT 2008 HESAP UZMAN YARDIMCILIĞI GİRİŞ SINAVI

Kişilerin hukuki işlemlerini bizzat yapma mecburiyetleri yoktur. Değişik nedenlerle bir başkasını kullanma ihtiyacı olabilir. Bu kuralın istisnaları vardır. Bazı hukuki işlemlerde temsil yasaca kabul edilmez.

İş görme sözleşmelerinde borçlunun kişisel yetenek ve becerileri ön planda ise borcun bizzat borçlu tarafından ifası zorunludur. Borçlar kanunu 67 düzenlemiştir. Bu haller dışında hukuki işlemlerde temsil gündeme gelir.

  1. işin uzmanlığı gerektirmesi
  2. kişinin gizli kalma isteği
  3. zaman ve masraftan tasarruf

Borçlar kanunu 32- 40 maddeleri temsili borç ilişkilerini genel olarak düzenlemiştir. Ancak yasalarda özellik arz eden konularda temsile ilişkin özel hükümler vardır. Türk ticaret kanununda acente özel hükümlere bağlanmıştır. Bunlar dışında genel hükümler söz konusudur.

Her temsil 3 kişiyi gerektirir. Bunlar temsil olunan, temsilci ve 3 kişi. Temsil yetkisi tek taraflı bir hukuksal ilişkidir. Temsil olunanın bu yetkiyi temsilciye vermesi yeterlidir. Temsil olunanın hukuksal işlem ehliyetine sahip olması gerekir. Bir akıl hastasının birisine verdiği temsil ye tkisi geçersizdir. Temsil yetkisi ancak hukuka ahlaka adaba uygun olmalıdır ve yetki irade ile beyan arasında uyum içersinde olmalıdır. Temsil yetkisi tek taraflı bir hukuksal ilişki olduğundan ehliyet sadece temsil olunan kişide aranır. Temsilci kendi iradesini değil temsil ettiği kişinin iradesini

yansıtır………. o nedenle temsilcinin sadece sezgin olması yeterlidir. Kurucu unsur yetkiyi verenin iradesi ile beyanı arasında uyumdur. Borçlar

kanunu 19 ile 20 de temsil yetkisi düzenlenmiştir.

Temsil yetkisinin verilişi bir şekle bağlı mıdır?

Kanundan veya akitten aksi anlaşılmadıkça herhangi bir şekil aranmaz. Temsil yetkisinin geçerlilik sekline bağlı değildir ancak bu durumda karşımıza bir ispat nu çıkmaktadır. Hukuksal işlemlerde uyusorumsuzluk doğduğunda hukuk usulü muhakemeleri kanununun 278. maddesi sebeple ispat kuramını getirmiştir. Kişi temsil yetkisini genelde yazılı olarak verir. Vekaletler noterlerce düzenlenir. İspat nu gündeme gelmediği sürece şekle, uyuşmazlık olmadığı sürece ispata gerek yoktur.

Temsil yetkisi kaynağı bakımından ikiye ayrılır.

  • iradi temsil: kişi bizzat yapabileceği hukuksal işlemi temsilci kullanarak yapmaktadır. Temsil olunan kişinin rızası Borçlar kanunu 32 ve devamında iradi temsil olarak düzenlenmiştir. Temsil yetkisinin kapsamını temsil olunanın iradesi belirler.
  • Kanuni temsil: temsilci yetkiyi yasadan alır. Yasal temsilin yaygın hali veliler, vesayet, kayyımlıktır. Bu kişiler yasadan temsil yetkisini alır ve yetkide uyuşmazlık olduğunda yasaya bakılır. Vasinin satış yetkisini kullanması için mahkemeden izin alması gerekir.

Temsilci temsil yetkisini kanıtlamak zorundadır. İspat nu çıkarsa yazılı belge kanıttır. Yasa koyucu bazen temsilcinin yetkisini kanıtlamasını istemez. Hatta bu yetkisi bulunduğu halde bunu ortaya koymamış ve 3. kişide aramamış olur. Bu durumda temsilci işlemin hüküm ve sonuçlarına kendi üzerinde katlanır.

Ancak 3. kişi hal ve koşullardan temsili görürse bu işlem direkt temsil olunanı bağlar. Temsil yetkisi ortaya konmazsa yapılan hukuki işlem temsilci üzerinde hüküm ve sonuçlar doğurur.

Temsil yetkisinin kapsamı:

Temsil iradi temsilse bu yetkinin kapsamı o iradeye göre tayin edilir. Yetki kapsamı sarih olarak ya da iradenin yorumu ile zımni olarak belirlenir. Temsil olunan kapsamda özgürdür. Temsil olunan temsili her zaman geri alma özgürlüğüne sahiptir. Borçlar kanunu 34 fıkra 2’de temsil olunan kişiye yetki verme, sınırlama ve vazgeçmeyi feragat etmeyi yasaklamıştır. Hukuka aykırıdır. Butlan ve batıldır. Sözleşmenin o hükmünü geçersiz kılıp geri kalanını ayakta tutmak mümkünse kısmi butlandır. Temsil yetkisi konu, yer, miktar, süre ve kişi bakımından sınırlandırılabilir.

Temsilci temsil yetkisini ve temsil kapsamını kanıtlamalıdır. Temsil olunanın temsilciye verdiği belgeye selayitname denir. Genelde bu temsilciye verilir. Ancak bu zorunlu olmayıp 3. kişilere de bildirilebilir. Borçlar kanunu 33 fıkra 2’de bu konu düzenlenmiştir. Eğer temsil yetkisi 3. kişiye bildirilmişse bu yetkinin kapsamı 3. kişiye bildirimle sınırlıdır.

Temsil yetkisinin 3. kişilere bildirilmesi bu yetkinin temsilciye bildirilmesinden farklı sonuçlar oluşur. Eğer yetki 3. kişilere bildirilmişse azli de 3. kişilere bildirilmeli aksi halde 3. kişinin iyi niyeti korunur.

Temsil olunan temsilciye her aşamada yetki verirse genel yetkiden bahsedilir. Temsil olunan temsilciye verdiği yetkiyi sınırlandırabilir. Temsilci özel temsil yetkisine sahipse temsil yetkisinin sınırları vardır. 3. kişilerle ancak bu sınırlarda işlem yapar. Yasa koyucu bazı işlemler için genel temsili değil özel yetkiyi arar.

Borçlar kanunu vekaletle ilgili olarak özel yetki hallerini belirlemiştir. Vekaletle ilgili 383.3 te sınırlama getirmiştir. Buradaki işlemler için açıkça yetki verilmelidir. Bu işlemler temsil olunan için ağır koşullar koyduğundan böyle bir özellik aranmıştır. Yargılama yöntem yasalarında özel yetkiye gerek vardır. Feragat yetkisi özel koşullara bağlanmıştır.

Temsil olunan bu yetkiyi sözleşme kurmaksızın sadece yetki olarak verir. Bir sözleşme içersinde bu yetkiyi vermesi geneldedir. Bu sözleşme bir vekalet sözleşmesidir. Temsil yetkisi ve vekalet sözleşmeleri farklıdır. Temsil yetkisi tek taraflıyken vekalet bir sözleşmedir. Vekalet icap ve kabul hallerini gerektirirken temsil yetkisi sadece temsil olunanın iradesini gerekmektedir.

Temsilciyle temsil olunan arası ilişki başka bir sözleşme ile de verilebilir. Hizmet söz., istisna, bayilik, genel distribütörlük …

Temsil bir sözleşme içersinde oluşursa o sözleşme hüküm sonuçlarının uygulanması gerekir.temsilci yetkisi varsa veya yetki sınırları içersinde yaparsa o hukuki işlem geçerlidir. Temsilci 3. kişilerle iki şekilde işlem yapabilir.

  • Temsilci hukuksal işlemi temsil olunanın adına ve hesabına yaparsa doğrudan doğruya temsil vardır.
  • Temsilci 3. kişi ile hukuksal işlemi kendi adına ama temsil olunanın hesabına yapabilir. Bu dolaylı temsildir. Hukuki işlem hüküm ve sonuçlarını önce temsilcide daha sonra temsil olunana nakledilmesiyle temsil olunanda doğurur. Komisyon sözleşmelerinde dolaylı temsil görülür.

Kural doğrudan doğruya temsildir. Temsilci taraf değil taraf adına hareket eden kişidir. Taraf olmadığı için hukuksal işlem ehliyetlerinden sadece sezgin olması yeterlidir. Buna karşılık 3. kişiler hukuksal işlemin tarafıdır ve hukuki işlem ehliyetine sahip olmaları gerekmekt edir.

Hukuksal işlemin geçerlilik koşulları burada da geçerlidir. Temsilci 3. kişiye zarar vermişse bu zarardan kim sorumludur?

Temsil yetkisi ve yetki sınırları içersinde hukuksal işlemin yapımında zarar verdiyse temsil olunan sorumludur. Temsilci hukuksal işlemin dışında haksız fiille zarar verdiyse 3. kişiye karşı kendisi sorumludur.

HÜKÜM VE SONUÇLARI:

Doğrudan doğruya temsilde temsilci 3. kişiyle yaptığı işlem sonunda tüm hüküm ve sonuçlar temsil olunana aittir. Borçlar kanunu 67. ve devamı borçlarda temsil olunanı düzenlemektedir. İfanın tarafları kurulan sözleşmenin taraflarıdır. Doğrudan doğruya temsilde bu hüküm ve sonuçların dogması için başka işleme gerek yokken dolaylı temsilde vardır. Hilede temsil olunanın iradesine bakılır. Temsilcinin yaptığı hile temsil olunanda aranır.

Tüzel kişilerde kuruluş aşamasında özellikle şirketlerde kurucuların yaptığı işlemler kabul edildiğinde şirket bunlardan sorumlu hale gelir. Şirket bu işlemi kabul etmezse sorumlu olmaz kurucular müstakbel şirket adına yapmış sayılır. Dernek kurulmadan önce kurcular kendi üzerlerinde yapmış sayılır.

TEMSİL YETKİSİNİN SONA ERMESİ:

  • İstifa: temsilci her zaman için bu yetkiye sahiptir. Ayrılma anından itibaren hukuksal işlem yapma yetkisi son bulur. Buna rağmen yaparsa yetkisiz temsile girer. Bozucu yenilik doğuran hak kullanımıdır. Tek taraflı irade beyanı yeterlidir. Yasada herhangi bir şekil yoktur. Etkisini o andan itibaren doğuracaktır.
  • Azil: temsil olunanın temsilciyi görevden uzaklaştırmasıdır. Borçlar kanunu 34. buna dayanaktır. Temsil olunan önceden bu haktan feragati yasaklamış olsa bile temsil yetkisi kısmen veya tamamen ortadan kalkar. Azle rağmen temsilci 3. kişilerle temsil olunan adına işlem yaparsa 3. kişilerin durumu ne olacaktır? Bunun temsil olunanı bağlayıp bağlamadığı 3. kişinin iyi niyetinde aranır. Azilden haberdar olmayan olması gerekmeyen kişiler azilden etkilenmez. nun çözümü azilde 3. kişilerin iyi niyetini ortadan kaldıracak önlemleri almaktır. Bunlardan birisi azlin aynı zamanda 3. kişilere bildirilmesidir. Ayrıca Borçlar kanunu 36 da temsil yetkisinin temsilcinin elinden geri alınmasını bildirir. Temsil olunan yargıya bu yetkinin geri alınması için başvurabilir. 3. kişiler çok sayıda ise temsil yetkisinin değişikliği ilan yoluyla bildirilebilir. Temsil yetkisi 3. kişilere bildirilmişse azlinde 3. kişilere bildirilme zorunluluğu vardır.
  • Ölüm veya ehliyetin kaybı: taraflardan herhangi birinin ölümü, gaipliği, hukuksal işlem ehliyetini kaybetmesi, iflası gibi sebepler temsil yetkisini sona erdirir. Ancak istisnası taraflarca aksinin kararlaştırılmış olmasıdır. İşin niteliği gereği temsil yetkisinin kullanımının devamını gerektirmesi halleri istisnalardır. İflas eden kişinin tasarruf yetkisi sona ere ve bu yetkilerin kullanımı iflas odasına geçer. Ancak istisna vardır. Tüzel kişiliğin son bulmasında da aynı kural geçerlidir.

Temsil Yetkisinin Sona Erdirilmesi

  • Temsil yetkisi her zaman geri alınabilir. Geri alınırsa sona erer. YEtki vermek tek yanlıdır.
  • Temsil belli bir süre için verilmiş ise süre sonunda ortadan kalkar
  • Belli işlemler için yetki verilmiş ise işlem sonucu yetki kalkar.
  • Temsil yetkisi şu durumlarda kendiliğinden ortadan kalkar.
  • Temsil yetkisi verenin ölmesi, kısıtlanması, ayırtım gücünü kaybetmesi ya da iflas etmesi durumunda temsil yetkisi kendiliğinden kalkar Temsil yetkisinin verilmesi bir sözleşme ilişkisinin varlığını gerektirmez. Bu yetki, muhataba (çoğu kez temsilciye) yönelmiş, ulaşması gereken bir irade beyanı ile verilir. Temsil yetkisinin verilmesi herhangi bir şekle bağlı olmamakla birlikte, yetki genelde bir sözleşmeyle, özellikle vekâlet sözleşmesiyle verilmektedir. Temsil yetkisinin vekâlet akti ile verilmesinin yaygın bir uygulama olması, temsil ile vekâlet terimlerinin çoğu kez aynı anlamda kullanılması ve temsil yetkisi ile vekâlet sözleşmesinin karıştırılması sonuçlarını doğurmaktadır.

Temsil yetkisi ile vekâlet akti arasındaki ayrımı netleştirebilmek için şu iki temel farklılığı vurgulayabiliriz:

  • Borçlar Kanununun 386 ve devamı maddelerinde yer alan vekâlet sözleşmesi iç ilişkiyi, diğer bir ifade ile, taraflar arasındaki hak ve borçları düzenlemektedir. Çoğu kez bir vekâlet sözleşmesi ile verilen temsil yetkisi ise Borçlar Kanununun 32 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir; temsil yetkisinin sonuçları iç ilişkide değil, dış ilişkide kendini göstermektedir.
  • Temsil yetkisi, dayandığı vekâlet sözleşmesinden soyut bir varlığa sahiptir; vekâlet sözleşmesi herhangi bir sebeple hükümsüz olsa bile temsil yetkisi geçerli kalır.

“Vekâlet” ile “temsil” arasındaki bu farklara rağmen uygulamada “vekâlet” sözcüğünün hemen her zaman “temsil” anlamında kullanıldığı görülmektedir[3]. Bu durum, araştırmalarda temsile ilişkin Borçlar Kanununun 32 ve devamı maddelerinin gözden kaçırılması, konunun sadece vekâlet sözleşmesini düzenleyen Borçlar Kanununun 386 ve devamı maddelerine göre incelenmesi sonucunu doğurabilmektedir

ANAYASA HUKUKU

  • Anayasamızda yer alan hükümlere göre aşağıdaki kavramları açıklayınız.

hesap

Bakanlar Kurulu üyelerinin sorumluluğu Mahkemelerin bağımsızlığı Hakimlik ve Savcılık Teminatı Kanuni Hakim Güvencesi Bakanlar Kurulunun sorumluluğu [40]

Parlâmenter hükûmet sistemlerinde Bakanlar Kurulunun ve bakanların siyasî sorumluluğu vardır. Siyasî sorumluluk, hukukî veya cezaî sorumluluk değildir. Siyasî sorumluluk parlâmento karşısında olan sorumluluktur. Siyasî sorumluluk, Bakanlar Kurulunun ve bakanların görevlerine parlâmento tarafından son verilebilmesi anlamına gelir[41].

Siyasî sorumluluk parlâmenter hükûmet sistemlerinde iki türlüdür: “Kolektif (ortak) sorumluluk” ve “bireysel (kişisel, şahsî) sorumluluk“[42].

  1. Kolektif sorumluluk

Kolektif sorumluluk (responsabilite collective), hükûmetin genel siyasetinin yürütülmesinden dolayı Bakanlar Kurulunun bütün üyelerinin birlikte sorumlu olması demektir[43]. Anayasamız Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğu esasını kabul etmiştir. Anayasamızın 112’nci maddesinin ilk fıkrasına göre, Bakanlar Kurulu hükûmetin genel siyasetinin yürütülmesinden birlikte sorumludur.

  1. Kolektif sorumluluğun Araçları

Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğunu gerçekleştirmenin yöntemi, “güven oylaması usûlü”dür. Anayasamızda üç tür güven oylaması vardır. Bakanlar Kurulunun göreve başlaması sırasında yapılan güven oyu (m.110), görev sırasında Başbakanın gerekli görmesi durumunda Bakanlar Kurulunda görüştükten sonra güven istemesi sonucunda yapılacak güven oylaması (m.111) ve gensoru görüşmeleri sırasında verilecek güvensizlik önergesi sonucunda yapılan güven oylaması (m.99/3-4). aa) Göreve Başlarken Güven Oyu (m.110)

Bakanlar Kurulunun göreve başlaması sırasında yapılan güven oyu usûlünü daha önce Bakanlar Kurulunun kurulması ve göreve başlamasını incelediğimiz yerde gördük[44]. O nedenle buna tekrar değinmiyoruz. Yeni kurulan Bakanlar Kuruluna da güven oyu verilmezse, kurulmuş olan Bakanlar Kurulu düşer. bb) Görev Sırasında Güven Oyu (m.111)

Anayasamızın 111’inci maddesine göre, Başbakan, gerekli görürse, Bakanlar Kurulunda görüştükten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisinden güven isteyebilir. Biz bunu yukarıda Bakanlar Kurulunun görevinin sona ermesi hallerinden biri olarak gördüğümüz için burada tekrar incelemiyoruz[45].

  1. cc) Gensoru Görüşmeleri Sırasında Güvenoyu (m.99/3-4)

Yukarıda Türkiye Büyük Millet Meclisinin Bakanlar Kurulunu denetleme yollarını incelediğimiz bölümde ayrıntılarıyla gördüğümüz gibi[46], Anayasanın 99’uncu maddesinin 3’üncü fıkrasına göre, gensoru görüşmeleri sırasında, Bakanlar Kurulu hakkında güven oylamasına gidilebilir. Bu iki durumda ortaya çıkar:

aaa) Gensoru görüşmeleri sırasında milletvekilleri veya siyasî parti grupları güvensizlik önergeleri verebilirler (m.99/3). Bu güvensizlik önergeleri sonucunda, güven oylaması yapılmaktadır.

bbb) Anayasanın 99’uncu maddesinin 3’üncü fıkrasına göre, gensoru görüşmeleri sırasında, Bakanlar Kurulu da güven isteyebilir.

Bakanlar Kurulu hakkında güvensizlik önergesi verilmiş veya Bakanlar Kurulunun kendisi güven istemiş ise, Anayasanın 99’uncu maddesinin 3’üncü fıkrasına göre, bu güven isteminden veya güvensizlik önergelerinin verilmesinden bir tam gün sonra güven oylaması yapılır. Güven oylamasında, Bakanlar Kurulunun düşürülebilmesi için, üye tamsayısının salt çoğunluğu gerekir.

  1. Kolektif sorumluluğun                          Sebebi:                          “Hükûmetin         Genel                            Siyaseti”

Kavramı

Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğuna, “hükûmetin genel siyaseti”nin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından benimsenmemesi durumunda gidilir. Hükûmetin genel siyasetinin yürütülmesinden dolayı Türkiye Büyük Millet Meclisi sorumluluk yoluna gidecek ise, bu sorumluluk mutlaka, “kolektif sorumluluk” yoludur. Türkiye Büyük Millet Meclisi, hükûmetin genel siyasetinden memnun değil ise, Bakanlar Kurulunun bir kısım üyelerini düşürüp, diğer bir kısım üyelerini görevde bırakamaz. Türkiye Büyük Millet Meclisi Bakanlar Kurulunu bir bütün olarak düşürmelidir[47].

O halde kolektif sorumluluk , “hükûmetin genel siyaseti”nden doğan sorumluluktur. “hükûmetin genel siyaseti” kavramı içine girmeyen bir şeyden dolayı Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğuna gidilemez. Peki ama, “hükûmetin genel siyaseti ” nedir? Bunu kim, nasıl tespit eder?

Hangi n hükûmetin genel siyasetiyle ilgilidir? Hangi n ilgili değildir? Kanımızca, bu ya objektif bir cevap verilemez. Hangi nun hükûmetin genel siyaseti kapsamına girdiği, hangisinin ise girmediğini nihayette kolektif sorumluluğu tahrik edem makam veya organ tespit edecektir.

Görev Sırasında Güvenoyu .- Görev sırasında güvenoyu (m.111) isteme yetkisi Başbakana ait olduğuna göre, hangi nun hükûmetin genel siyasetini ilgilendirdiği, hangisinin ilgilendirmediğine Başbakan karar verecektir. Diğer bir ifadeyle, Başbakanın “hükûmetin genel siyaseti” çerçevesine soktuğu her şey, Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğuna yol açabilir[48]. Bu çözüm, Anayasamızın hükümleriyle de bağdaşır niteliktedir. Zira, Anayasanın 112’nci maddesine göre, “Başbakan, Bakanlar Kurulunun başı olarak, bakanlıklar arasında işbirliğini sağlar ve hükûmetin genel siyasetinin yürütülmesini gözetir”. Buna göre ise, hükûmetin genel siyaseti sebebiyle Bakanlar Kurulunun sorumluluğunun tahrik edilmesinde yetkinin Başbakana ait olması normal bir çözüm tarzıdır.

Gensoru Görüşmeleri Sırasında.- Gensoru görüşmeleri sırasında güven oyu ise, yukarıda gördüğümüz gibi, başlatılması bakımından ikiye ayrılmaktadır.

  1. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri veya siyasî parti grupları tarafından verilmiş güvensizlik önergeleri durumunda, hangi nun hükûmetin genel siyaseti kapsamına girip girmediğine, güvensizlik önergesi veren üyeler veya parti grupları karar verir. Ancak burada üyeleri n veya parti gruplarının değerlendirmesi kesin değildir; Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararına bağlıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının salt çoğunluğuyla Bakanlar Kuruluna karşı güvensizlik kararı vermiş ise, bundan güvensizlik önergesini veren üyelerin veya parti gruplarının değerlendirmesinin geçerli olduğu; Türkiye Büyük Millet Meclisi geçersizlik kararı vermiş ise, güvensizlik önergesi veren üyelerin değerlendirmesinin geçersiz olduğu sonucu çıkar. Kısacası, böyle bir durumda, neyin hükûmetin genel siyaseti kapsamına girdiğine ve dolayısıyla hükûmetin kolektif sorumluluğuna yol açacağına; neyin hükûmetin genel siyaseti kapsamına girmediğine ve dolayısıyla Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğunun işletilmesine gerek olmadığına karar verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir.
  2. Gensoru görüşmeleri sırasında Bakanlar Kurulunun kendisinin güven istemesi durumunda ise, neyin hükûmetin genel siyaseti kapsamına girdiği, neyin girmediği konusunda inisiyatifi Bakanlar Kurulu almış olur.

Neyin hükûmetin genel siyaseti kavramına girdiğini tespit etmeye hangi makam veya kişi yetkili olursa olsun, bu konuda mutlak bir takdir yetkisi vardır. Her n, bu kişi veya makamın takdirine göre, hükûmetin genel siyaseti kavramının çerçevesine sokulabilir. Mahiyeti itibarıyla hükûmetin genel siyaseti kavramına dahil olamayacak meseleler yoktur. Bu hukukî n değil, saf siyasal bir ndur.

  1. Kolektif sorumluluğun Sonuçları

Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğunun birtakım sonuçları vardır. Bunları burada kısaca görmekte yarar vardır: aa) Dayanışma

Kolektif sorumluluğun en önemli sonucu “bakanların dayanışması (solidarite ministerielle) ilkesi“[49]dir. Bakanların dayanışması ilkesi parlâmenter sistemin temel unsurlarından biridir. Bakanların dayanışması ilkesi, bir bakanın, Bakanlar Kurulunda kaldığı sürece, Bakanlar Kurulunun bütün kararlarını kabul etmiş sayılması demektir[50]. Bir bakan Bakanlar Kurulunda kararın alınması esnasında bu kararı eleştirmiş, bu karara karşı birtakım çekincelerini dile getirmiş olsa bile, bu karar alındıktan sonra, bu kararı, üstlenmek, o kararı savunmakla yükümlüdür. Bakan, kurul olarak alınmış Bakanlar Kurulu kararlarını eleştiremez. Bakan, alınan Bakanlar Kurulu kararını beğenmiyorsa, “ya çenesini kapar, ya çekip gider“[51]. bb) Gizlilik

Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğu , Bakanlar Kurulu toplantılarının gizli olmasını da gerektirir[52]. Şöyle ki, Bakanlar Kurulu kararından bakan da sorumlu olacağından, bakanın bu kararı savunması gerektiğinden, bakanın bu kararın oluşumuna aktif bir şekilde katılmış olması, bu kararın alındığı toplantıda bu karar hakkında olusorumlu ya da olumsuz tüm düşüncelerini serbestçe, hiçbir şeyden korkmaksızın dile getirebilmesi şarttır. Aksi takdirde, bakanın Bakanlar Kurulu kararlarından sorumlu tutulması, onları savunmak zorunda kalması mantıksız olurdu. Bu nedenle, Bakanlar Kurulu toplantıları gizli olmalıdır ki, bu toplantılardan çıkacak her kararın sorumluluğunu üstlenecek ve savunacak olan bakanlar, rahatça, hiçbir şeyden çekinmeksizin bu karar hakkında düşünce ve önerilerini dile getirebilsinler.

  1. cc) Bakanların Sır Saklama Yükümlülüğü

Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğu ilkesi, bakanların, Bakanlar Kurulu toplantısında konuşulanları dışarıda açıklamamasını gerektirir[53]. Bakan, Bakanlar Kurulunda yapılan tartışmaları, özellikle diğer arkadaşlarının görüş ve önerilerini dışarıda açıklayamaz. Aksi takdirde, Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğu ilkesi zedelenir. Belli bir Bakanlar Kurulu kararı hakkındaki olumsuz görüşleri, düşünce ve önerileri dışarıda bir başka bakan tarafından açıklanan bir bakanın, artık o kararı dışarıda savunması, ondan doğan sorumluluğu üstlenmesi beklenemez. Bakanlar Kurulu toplantılarında konuşulanları dışarıda açıklayan bakan istifa etmelidir. İstifa etmemekte direnen bakan, Başbakanın önerisi ve Cumhurbaşkanının onayı ile azledilebilir. dd) Eleştirmeme Yükümlülüğü

Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğu ilkesi, bir bakanın Bakanlar Kurulu kararını dışarıda eleştirmemesini de gerektirir. Bir bakan, Bakanlar Kurulu kararı hakkındaki tüm eleştirilerini bu kararın alınması esnasında dile getirmelidir. Karar alındıktan sonra, kolektif sorumluluk ilkesi uyarınca, bakana bu kararı eleştirmek değil, savunmak düşer. Kararı her halükârda yanlış bulan ve ne olursa olsun kararı eleştirmek isteyen bakan, istifa etmeli ve ondan sonra eleştirilerini dile getirmelidir. Ancak istifa ettikten sonra, eleştirilerini dile getirirken Bakanlar Kurulu toplantısında yapılan konuşmaları, bakan arkadaşlarının düşüncelerini kamuoyuna açıklamamalıdır. Zira, aksi takdirde, bakan arkadaşlarının o kararı savunabilmesi imkânını da tehlikeye sokmuş olur. Oysa Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğu ilkesi olduğuna göre, o karar istifa etmemiş her bakan tarafından savunulmalıdır.

  1. Bireysel sorumluluk

“Bireysel sorumluluk (responsabilite individuelle)” ise, bakanların parlâmentoya karşı tek tek sorumluluğu anlamına gelir. Parlâmenter hükûmet sistemlerinde Bakanlar kendi bakanlıklarındaki işlerden dolayı parlâmentoya karşı sorumludurlar. Parlâmento sadece bir bakanı görevden alabilir. Bu durumda diğer bakanlar görevde kalır. Anayasamızda bakanların bireysel sorumluluğu ilkesi de kabul edilmiştir. Anayasamızın 112’nci maddesinin 2’nci fıkrasına göre, her bakan “kendi yetkisi içindeki işlerden ve emri altındakilerin eylem ve işlemleri nden de sorumludur”. Bu sorumluluk gensoru (m.99) usûlüyle işletilir. Gensoru görüşmeleri sırasında bakan hakkında “güvensizlik önergeleri” verilip üye tamsayısının salt çoğunluğu ile kabul edilirse (m.99/3-4), bakan bakanlıktan düşer. Bu durumda Bakanlar Kurulunun diğer üyelerine bir şey olmaz. Bakanlar Kurulu görevde kalır.

Mahkemelerin bağımsızlığı Hakimlik ve Savcılık Teminatı Kanuni Hakim Güvencesi

MAHKEMELERİN BAĞIMSIZLIĞI:

—Hâkimler görevlerinde bağımsızdırlar.

—Hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez.

—Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde görüşme yapılamaz.

—Yasama ve yürütme organları ile idare mahkeme kararlarına uymak zorundadır.

M.140-HÂKİMLİK VE SAVCILIK TEMİNATI VE MESLEĞİ:

  • Hâkimler ve savcılar azlolunamaz.

—Kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan önce emekliliğe ayrılamaz

—Bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması nedeniyle aylık ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun bırakılamaz.

—Hâkimlik ve savcılık meslek içi eğitim ve diğer özlük işeri mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kanunla düzenlenir. —Hâkimler ve savcılar idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdırlar.

Hâkimler ve savcılar istemedikçe 65 yaşına kadar emekli edilemezler.

—Mahkemelerin kuruluşu görev ve yetkileri işleyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir.

—Hâkim ve savcıların denetimi Adalet Bakanlığı izni ile adalet müfettişleri tarafından yapılır.

Kanuni Hakim Güvencesi

Hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz.

Bir kimseyi kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz.

Genel hükümler

  1. Mahkemelerin bağımsızlığı

MADDE 138. – Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.

Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili lamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.

Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.

  1. Hâkimlik ve savcılık teminatı

MADDE 139. – Hâkimler ve savcılar azlolunamaz, kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen yaştan önce emekliye ayrılamaz; bir mahkemenin veya kadronun kaldırılması sebebiyle de olsa, aylık, ödenek ve diğer özlük haklarından yoksun kılınamaz.

Meslekten çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymiş olanlar, görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceği kesin olarak anlaşılanlar veya meslekte kalmalarının uygun olmadığına karar verilenler hakkında kanundaki istisnalar saklıdır.

  • ANAYASAMIZDA YER ALAN HÜKÜMLERE GÖRE AŞAĞIDAKİ KAVRAMLARI SADECE YETKİ VE KONU İTİBARİYLE AÇIKLAYINIZ. hesap

KHK

TÜZÜK

YÖNETMELİK

Kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verme

MADDE 91. – Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verebilir. Ancak sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi h akları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasî haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez.

Yetki kanunu, çıkarılacak kanun hükmünde kararnamenin, amacını, kapsamını, ilkelerini, kullanma süresini ve süresi içinde birden fazla kararname çıkarılıp çıkarılamayacağını gösterir.

Bakanlar Kurulunun istifası, düşürülmesi veya yasama döneminin bitmesi, belli süre için verilmiş olan yetkinin sona ermesine sebep olmaz.

Kanun hükmünde kararnamenin, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından süre bitiminden önce onaylanması sırasında, yetkinin son bulduğu veya süre bitimine kadar devam ettiği de belirtilir.

Sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde, Cumhurbaşkanının Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun kanun hükmünde kararname çıkarmasına ilişkin hükümler saklıdır.

Kanun hükmünde kararnameler, Resmî Gazetede yayımlandıkları gün yürürlüğe girerler. Ancak, kararnamede yürürlük tarihi olarak daha sonraki bir tarih de gösterilebilir.

Kararnameler, Resmî Gazetede yayımlandıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulur.

Yetki kanunları ve bunlara dayanan kanun hükmünde kararnameler, Türkiye Büyük Millet Meclisi komisyonları ve Genel Kurulunda öncelikle ve ivedikle görüşülür.

Yayımlandıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmayan kararnameler bu tarihte, Türkiye Büyük Millet Meclisince reddedilen kararnameler bu kararın Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte, yürürlükten kalkar. Değiştirilerek kabul edilen kararnamelerin değiştirilmiş hükümleri, bu değişikliklerin Resmî Gazetede yayımlandığı gün yürürlüğe girer.

Tüzükler

MADDE 115. – Bakanlar Kurulu, kanunun uygulanmasını göstermek veya emrettiği işleri belirtmek üzere, kanunlara aykırı olmamak ve Danıştayın incelemesinden geçirilmek şartıyla tüzükler çıkarabilir.

Tüzükler, Cumhurbaşkanınca imzalanır ve kanunlar gibi yayımlanır Yönetmelikler

MADDE 124. – Başbakanlık, bakanlıklar ve kamu tüzelkişileri, kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler çıkarabilirler.

Hangi yönetmeliklerin Resmî Gazetede yayımlanacağı kanunda belirtilir

  • Anayasamızda sosyal devlet ilkesini gerçekleştirmeye yönelik hangi tedbirler ve araçların öngörüldüğünü belirtip,

1982 Anayasasında Sosyal Devlet

1982 Anayasasının 2. maddesi “demokratik,laik ve sosyal bir hukuk devleti” ibaresine yer vermektedir. Anayasasının devletin temel amaç ve görevlerini belirleyen 5. maddesinde ise “kişilerin ve toplumun refah,huzur ve mutluluğunu sağlamaya,kişinin temel hak ve hür riyetlerini,sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak şekilde sınırlayan siyasal,ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya,insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya” devletin temel görevleri arasında yer verilmiştir.

Gerçek şu ki, Türkiye’nin sosyal devlet aşamasında daha çok yol kat etmesi gerekmektedir. Sosyal Devlet harcamalarına Gayri Safi Milli Hasıl a dan daha fazla pay ayrılması bu konuda gelişmelerin dönüm noktası olacaktır. Şüphesiz bunun içinde güçlü bir ekonominin varlığı gereklidir. Ekonomik güç beraberinde huzurlu bir toplumun varlığını da getirecektir. Avrupa Birliği yolunda çıkarılan bazı yasalar bu yol da ilerleme kat ettirse de bunlar yeterli olmayacaktır. Refah devletine ulaşmanın en kestirme yolu,köklü reformlarla sistemin bu yapıya uygun hale getirilmesinden geçmektedir. Ülkemizde sosyal devlet ilkesi son 2 anayasamızda yer aldıysa da ne yazık ki devlet uygulamada ç ok yetersiz kalmıştır. Şüphesiz bunun en büyük nedeni sürekli iç karışıklıkları, ekonomik buhranlar, rejim sallantılarıyla uğraşan bir toplumumuz olmasıdır. Ülkemiz halen gelişmekte olan ülkeler statüsünde yer almaktadır. Ve daha uzun yıllarda öyle kabul edileceği öngörülmektedir. Son ekonomik krizle birlikte işsizler ordusunun 10 milyonu aşması, sağlık sitemindeki aksaklıklar, eğitim sisteminin çökmesi, sosyal güvencesi olmayan milyonlarca insanın varlığı, işsizlik sigortası gibi kanunların henüz yeni çıkarılıyor olması ve toplumun içinde bulunduğu ekonomik çıkmaz, sosyal devlet ilkesinin devlet politikaları içindeki yerini yada olmayan yerini anlamada birer ölçüt olarak kabul edilebilir.

  1. Sosyal Haklar

Sosyal devletin temel amacı herkese insan onuruna yaraşan asgari bir yaşam düzeyi sağlamaktır. Eğer devlet kendini sosyal dev let olarak tanımlıyorsa şu hakları da vatandaşlarına sağlamalıdır:

  1. Çalışma hakkı
  2. Adil ücret hakkı
  3. Sosyal güvenlik hakkı
  4. Konut hakkı
  5. Sağlık hakkı
  6. Eğitim hakkı
  7. Çalışma hakkı 1982 anayasamızın 49. maddesi çalışma hakkını tanımıştır. Bu maddeye göre “Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir. Devlet, çalışanların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma hayatını geliştirmek için çalışanları korumak, çalışmayı desteklemek ve işsizliği önlemeye elverişli ekonomik bir ortam yaratmak için gerekli tedbirleri alır”. Tabi ki çalışma hakkı tanımak yanında devletin çalışma imkanı yaratması gereği de kaçınılmaz bir sonuçtur. Ancak devletimiz uzun yıllardır bu konuyu hep görmezden gelmektedir.
  8. Çalışanların insan onuruna yaraşan asgari bir yaşam seviyesine ulaşması içinde adil bir ücret elde etmeleri gerekir. Anayasamızın 55’inci maddesinde bu konu düzenlenmiştir. 55’inci madde der ki “Ücret emeğin karşılığıdır. Devlet, çalışanların yaptıkları ise uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır. Asgarî ücretin tespitinde ülkenin ekonomik ve sosyal durumu göz önünde bulundurulur”
  9. Çalışan ve yeterli ücret alan insanların, yarın yaşlılık, hastalık, sakatlık, işsizlik gibi sebeplerle çalışamayacak duruma düştüklerinde, sosyal güvenlik haklarının tanınmış ve gerçekleştirilmiş olması gerekir. Sosyal güvenlik hakkı anayasamızın 60’ıncı maddesinde yer almaktadır. “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar”. Ayrıca 61. maddede özel olarak korunması gereken kişilerden bahsedilmektedir. “Devlet, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malûl ve gazi leri korur ve toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlar. Devlet, sakatların korunmalarını ve toplum hayatına intibaklarını sağlayıcı tedbirleri alır. Yaşlılar, Devletçe korunur. Yaşlılara Devlet yardımı ve sağlanacak diğer haklar ve kolaylıklar kanunla düzenlenir. Devlet, korunmaya muhtaç çocukların topluma kazandırılması için her türlü tedbiri alır. Bu amaçlarla gerekli teşkilat ve tesisleri kurar veya kurdurur.”
  10. İnsanların asgari bir yaşam sürmesi için barınma ihtiyacı da olmazsa olmazlardandır.Barınacak yeri olmayan bir kişinin insan onuruna yakışır biçimde yaşadığı savunulamaz. Konut hakkı Anayasa madde 57 de açıklanmıştır. “Devlet , şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler.”
  11. Bir insan hastalandığı zaman tedavi olabilmelidir. Anayasamız bu hakkı 57’inci maddesinde düzenlemiştir. “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir… Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler. Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir. Sağlık hi zmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için kanunla genel sağlık sigortası kurulabilir”.
  12. Eğitim olmadan insan onuruna yaraşır hayattan söz edilemez “Kimse, eğitim ve öğretim haklarından yoksun bırakılamaz… İlköğretim, kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır… Devlet, maddî imkânlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır”.

Şüphesiz bir insanın insanca yaşaması için gerekli olan haklar sadece bunlar değildir.Dinlenme hakkı, çevre hakkı ve benzeri bir çok hak tanınmalıdır.

Çalışma, sosyal güvenlik, konut, eğitim, sağlık gibi sosyal hakların gerçekleşmesi için devletin bunları tanımış olması yeterli değildir. Bu tür sosyal hakların gerçekleşmesi için devletin olusorumlu edimde bulunması gerekir. Örneğin, devletin okul, hastane, konut vs. yapması gerekir ki bu haklar gerçekleşebilsin. İşte bu tür hakların salt Anayasada yer almaları, kişilere dava yolu ile talep edebilecekleri sübjektif kamu hakları vermez.Bu tür dava ve talep hakları, ancak yasama organının o alandaki kanunî düzenlemesinden doğabilir.Bu açıdan bu tür sosyal hakları tanıyan Anayasa hükümleri, doğrudan doğruya uygulanabilir hukuk kuralları değil, yasama organına siyasal nitelikte direktifler vere n veya yol gösteren “program hükümler ” niteliğindedir.

Bu haklar dışında sosyal devlet gelir ve servet farklarının azaltılmasına yönelik tedbirler alabilir.

Bunlar;

  1. Vergi adaleti
  2. Kamulaştırma
  3. Toprak reformu
  4. Devletleştirme
  5. Sosyal devletin temellerinden biri de gelir ve servet eşitsizliklerinin azaltılmasıdır. İşte gelir ve servet eşitsizliklerini azaltıcı tedbirlerden en önemlisi vergi politikalarıdır5. Anayasamızın 73’üncü maddesine göre, “herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, malî gücüne göre vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, malîye politikasının sosyal amacıdır”.
  6. Kamulaştırma devlet ve diğer kamu tüzel kişilerinin kamu yararının gerektirdiği hallerde, karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mü lkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını sahiplerinin isteğine bakmaksızın, kamu mülkiyetine geçirmesidir. Kamulaştırma normalde sosyal devletle ilgisi olmayan bir kurumdur6. Anayasamızın 46. maddesinde sosyal devlet ilkesi doğrultusunda kamulaştırma yapılabileceği ön görülmüştür.
  7. Servet ve gelir eşitsizliklerinin temelinde toprak mülkiyetindeki eşitsizlikler yatabilir. Bu durumda, toprak dağılımındaki bu eşitsizlikler giderilmedikçe, gelir ve servet eşitsizliklerinin azaltılması oldukça güçtür.7 Anayasamız, 44’üncü maddesinde , “devlet…, topraksız olan veya yeterli toprağı bulunmayan çiftçilikle uğraşan köylüye toprak sağlamak amacıyla gerekli tedbirleri alır” demektedir.
  8. Anayasamızın sosyal devleti gerçekleştirmek üzere öngördüğü tedbirlerden birisi de devletleştirmedir. Anayasanın 47’nci maddesine göre, “kamu hizmeti niteliği taşıyan özel teşebbüsler, kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde devletleştirilebilir. Devletleştirme gerçek karşılığı üzerinden yapılır. Gerçek karşılığın hesaplanma tarzı ve usulleri kanunla düzenlenir”. Devletleştirme işleminin konusu, özel teşebbüslerdir. Devletleştirme ancak, özel teşebbüsün kamu hizmeti niteliği taşıması ve kamu yararının devletleştirmeyi zorunlu kılması hallerinde mümkündür.
  • Anayasamızda yer alan hükümlere göre cumhuriyetin temel niteliklerini belirtiniz ve hukuk devletine ilişkin ilkeri açıklayınız_________________________________________________________

MADDE 1. – Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

  1. Cumhuriyetin nitelikleri

MADDE 2. – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

Hukuk Devleti

Hukuk devleti, her eylem ve işlemi hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren,bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, h er alanda adaletli bir hukuk düzenikurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan,hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde kanun koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğu bilincinden uzaklaştığında geçersiz kalacağını bilen devlettir.Hukuk devleti kavramı, polis devletinin karşıtı olarak ortaya atılmıştır. Polis devletinde uygulanan hukuk kuralları vardır, ancak, devlet ya da iktidarı elinde bulunduranlar, bu kurallarla bağlı değillerdir. Polis devletinin hukuk kurallarıyla bağlı olmaması, hukuka uyma zorunluluğunun olmaması, kişiler ve toplum üzerinde

keyfi işlemler, eylemler yapılmasına yol açmıştır. Osmanlı İmparatorluğu ve diğer ülkelerdeki mutlak hükümdarlık yönetimleri, polis devleti örneğidirler. Polis devleti öncesinde ise mülk devlet anlayışı hakimdi. Mülk devlet anlayışına göre devlet, toprağı ve üzerinde yaşayanlarıyla egemenliğin sahibinin malı sayılıyordu. Polis devleti aşamasında, egemenliğin kaynağı, mülkiyet hakkına değil; hükümdarın temsil ettiği ya da hükümdarı görevlendirdiğine inanılan ilahi güce dayanmaktadır. Polis devleti düzeninin en büyük özelliği yönetimin tanrısal ve kendi koyduğu kurallar dışında hiç bir hukukla bağlı olmamasıdır. Yönetimin eylem ve işlemlerinin yargısal denetimi sözkonusu değildir. “Dördüncü Murat’ın kadehi eline aldığında içki yasağını kaldırdığını, içtikten sonra bırakırken de yasağı yeniden koyduğunu söylemesi, diğerleri için kesin ve uyulması zorunlu olan bu buyrukların, egemen tarafından her istenildiği an ve dilediğince değiştirilebileceğinin kanıtıdır. . . Şeriat adına karar ve gerektiğinde icazet vermek yetkisiyle donatılan şeyhülislamlarlar bile padişah tarafından atandığı için, hükümdar üzerinde ki denetim de yine salt kendi vicdanına bağlı oluyordu. ” Kişilerin hukuk güvenliğinin sağlanması ancak, hukuk devleti aşamasına geçilmesiyle mümkün olabilmiştir. Çünkü hukuk devleti, var olan hukuk düzenine uygun davranmak zorundadır. Bireyler, hangi davranışların hangi hukuki sonuçları doğuracağını önceden bilirler, devletin uyacağı kurallar önceden belli olduğu ve yargısal denetim bulunduğu için, keyfi davranışlara karşı korunabilirler. Hukuk devletinin gerekleri şu şekilde özetlenebilir:

  • Temel Hakların Güvence Altına Alınması

Temel hak ve hürriyetlerin sadece belirtilmesi yeterli olmamaktadır. Bu hakların güvence altına alınması da gerekmektedir. Te mel hak ve hürriyetlerin Anayasada yer alması, yasama organının bu haklar üzerinde takdir yetkisi kullanmasını, parlamento çoğunluğunun kişi hak ve hürriyetlerini istediği gibi sınırlamasını veya ortadan kaldırmasını önler.

  • Hukukun Üstünlüğünün Kabul Edilmesi

Anayasanın 11. maddesine göre Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz. Çağımızda parlamentolar, hükümdara karşı bireylerin haklarını koruyan kurumlar değillerdir. Aksine artık parlamentolarda, özellikle çoğunluğa karşı, azınlıkta kalanların korunması zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Siyasal iktidarın hukuk sınırları dışına çıkarak temel hak ve ürriyetleri sınırlamaması için Anayasaya uygun davranma mecburiyeti getirilmiştir. Hukukun üstünlüğü ilkesi, yönetimin de hukuka bağlı olmasını gerektirir. Yönetim tüm eylem ve işlemlerini hukuk kuralları doğrultusunda yapmakla yükümlüdür. Hukuk kurallarının yetkili kılmadığı alanlarda yönetimin işlem yapması mümkün değildir.

  • Devlet Kaynaklı Tüm İşlem ve Eylemlerin Yargı Denetimine Tabi Olması

Temel hak ve hürriyetlerin etkin korunması, hukukun üstünlüğü ilkesinin yaşama geçirilebilmesi, devletin tüm işlem ve eylemlerinin yargı denetimine tabi olmasıyla mümkün olacaktır. Hukuk kurallarına aykırılığın yaptırımı olmadığı takdirde hukuk devleti ilkesinin anlam ifade etmeyeceği açıktır. Bu nedenle Anayasaya aykırı yasama işlemleri, Anayasa Mahkemesi tarafından, hukuka aykırı idari işlemler ise idare (ve bazen adliye) mahkemeleri tarafından denetlenir, hukuka aykırı işlemler iptal edilir. Anayasamızın çeşitli maddelerinde yargısal denetimi önleyen hükümler mevcuttur. Bu kurallar, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır. Ne varki, bu maddelerin Anayasadan çıkarılması yolunda herhangi bir değişikliğe gidilmemektedir.

  • Yargı Bağımsızlığı

Yargısal denetimin sağlıklı yapılabilmesi için yargı organlarının ve yargıçların her

türlü baskıdan uzak görev yapmaları gerekmektedir. Yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesine ilişkin Anayasal düzenlemeler, yargı kuvvetini incelerken görülecektir.

  • Devletin Mali sorumluluğunun Kabul Edilmesi

Hukuk devleti ilkesi, devletin bireylere verdiği zararlardan, kusursuz dahi olsa, sorumlu olmasını gerektirir. Yönetimin verdiği zararlardan sorumluluğu, Anayasanın 125. maddesinde hüküm altına alınmıştır. Ayrıca Anayasanın 40. maddesine göre kişinin resmi görevlilerin haksız işlemleri sonucu uğradığı zararlar devletçe tazmin edilir. Haksız yere tutuklanan, gözaltına alınan ve mahkum olanların zararlarının ödenmesi için de yasa mevcuttur. Son olarak şu hususun da belirtilmesi gerekiyor: Anayasa, hukuk devletini demokratik, laik ve sosyal nitelikleriyle bir bütün olarak düzenlemiştir. Gerçekten de bireyin kendini hukuki güven içinde hissetmesi, iktidarın yetkilerinin belirli olması, kişi hak ve özgürlüklerinin teminat altına alınması, çağdaş demokratik toplumların

temel özelliğidir. Bireylerin temel hak ve özgürlüklerini kullanmalarını sağlayacak şartların oluşturulmasının, maddi ve manevi varlığının geliştirilmesinin sosyal devletin görevi olduğunu görmüştük. Hukuk devleti, bireylerin din ve vicdan hürriyetini tanıdığı, hukuk düzenini akla dayalı olarak kurduğu için laiktir. Anayasanın 5. maddesine bakıldığında, Cumhuriyetin temel niteliklerinin ayrılmaz bir bütün olarak belirlendiğini görmekteyiz. Maddede devletin temel amaç ve

görevleri şu şekilde düzenlenmiştir: Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak. Hukuk devletinin gereklerinin yerine getirilmemesinin toplumsal yapıyı ne şekilde etkileyeceğini belirlemeye çalışınız.

  • Anayasamızda yer alan demokratik devlet anlayışının temel ilkelerini açıklayınız. Demokratik Devlet:

1961 anayasasında “İnsan haklarına saygılı devlet” ibaresi yerine 1982 anayasasında “insan haklarına saygılı” ibaresi gelmiştir.Kimi yazarlara göre dayanan ibaresi daha kuvvetli saygılı ise her zaman kısıtlanabilir anlamı içeriyordu.Lafzen bakıldığında 1.’de vurgu var fakat öz itibariyle ve hukuki olarak ikisi de aynı ve insan haklarını temel alan özelliğe dayanır.

İnsan haklarına saygılı demokratik devlet ;liberal hürriyetçi batıcı demokrasi denen kavramlardır.

Unsurları:

-Başlıca karar organlarının genel oya dayanması

-Bu organları belirlemek üzere yapılan seçimlerde en az 2 alternatif olması.

-Anayasada temel hak ve hürriyetlere gensoruiş olarak yer verilmesi ve devlet otoritesinin temel haklar karşısında sınırlandırılmış olması. -Başlıca Karar Organlarının Genel Oya Dayanması:

Devlet otoritesinin kaynağının dünyevi esaslara dayanması yahut egemenlik yetkisinin millete ait olduğuna hükmeden anayasa hükmünün benimsenmesi.Bu kavram Fransız ihtilali ile doğar.Fakat uzun süre millet direkt olarak siyasete egemen olmadı ve seçim yapamadı.Başlıca organların seçimi bir zümre tarafından yapıldı.Bunun sebebi ise millet kavramı ile halk kavramının farklı olması.Millet geçmişi ve geleceği kucaklayan bir tüzel kişi.Milli menfaati en iyi şekilde değerlendirebilecek olan seçkin sınıftı.Dolayısıyla 18.yy. klasik anlayışına göre milletle halk örtüşmezdi.

Türk pozitif hukukunda ise egemenlik yetkisinin halkın olması hükmü ilk defa 1921 anayasasında yer aldı böylece gelenekselden moderne geçiş yaşanmıştır.Saltanat ise fiilen kalkmıştır.

1924 anayasasında 21’de olduğu gibi egemenliğin millete ait olduğu ve bu yetkiyi TBMM’nin kullanacağı belirtilmişti.61-4’e göre egemenlik yetkisi Türk Milleti adına (yasama yürütme yargı) bütün anayasal organlar eşit derecede yetkili kılınmıştır.Tüm bu organlar yetkilerini kullanırken anayasaya riayet etmelidir.24’e göre asıl üstün olan TBMM’dir (yasama)

Genel Oy İlkesi:Herkesin seçimlere katılabilmesi ilkesidir.Sınırlı oy tedricen ortadan kalkmıştır.1.ve 2.meşrutiyet zamanlarında oy hakkı sadece belli serveti olan Osmanlı erkeklerine tanındı.1934’den itibaren de kadınlara da seçme ve seçilme hakkı tanındı.1982 anayasasının ilk metninde oy verme hakkı 21 yaş idi.1987’deki anayasa değişiklikleri ile bu sınır 20 yaşa 1995’te ise 18 yaşa indirildi.Bir kişinin oy verebilmesi için seçmen kütüğüne kayıtlı olması gerekir.

Eşit Oy İlkesi:Herkesin tek oy hakkına sahip olmasıdır.Önceden aile reislerine servet düzeylerine göre birden fazla oy hakkı tanınmıştır.Fakat şu anda böyle bir uygulama kalmamıştır.

Seçimlerin Serbestliği:Seçmenlerin baskı ya da dayatma altında olmadan kendi hür iradeleri ile seçim yapmalarıdır.Yapılan değişikliklerle bu seçim ödev haline gelmiş ve kullanılmaması halinde yaptırımları kanunda düzenlenmiştir.

Oy Gizliliği:Bireylerin tek başlarına oy kullanabilecekleri bir ortam hazırlanması.

Açık sayım-döküm:Oy kullanımı tamamlanınca sandıkların kamuoyu huzurunda açılıp sayılmasıdır.Bu ilke seçim sonuçlarına hile ve yolsuzluluğun karışmasını önlemek içindir.

Seçimlerin tek dereceli olması:Seçmenlerin doğrudan doğruya kendi temsilcilerini seçmeleridir.1946’dan beri tek dereceli seçim sistemi uygulanmaktadır.

Seçimlerin yargı organlarının denetiminde yapılması: Anayasanın 79.maddesine göre seçimlerin yargı organlarının genel yönetimi ve denetimine bırakılmıştır.Böylece seçimlere hile ve yolsuzluk karışması engellenmiştir.1961 anayasasından önce milletvekillerinin seçim tutanaklarını kabul etme görevi TBMM’ye aitti .Dolayısıyla bu tutanakların kabul veya reddinde siyasal düşünce önemli rol oynuyordu.1961 ve 1982 anayasalarında ise seçimlerin yönetim ve denetimi tarafsız yargı organlarına bırakılmıştır böylece seçimlerin dürüstlüğü güvence altına alınmıştır.

Çok Partili Siyasal Hayat:

Seçim serbestliğinin gerçek bir anlam taşıması seçmenlerin çeşitli alternatifler arasından serbest bir seçim yapabilmelerine bağlıdır.Çağdaş demokratik devlette bu alternatifler ,siyasal partiler tarafından oluşturulur.Modern demokrasi partiler demokrasisidir.Seçmen partiler tarafından kendisine sunulan alternatif siyasal programlar arasından bir seçme yapma imkanını bulur ve oy verdiği parti iktidara geldiği takdirde söz konusu programın uygulanacağına güvenebilir.Partisiz bir toplumda ise buna imkan yoktur.Böyle bir toplumda seçme hürriyetinin varolabileceği bir an için farz edilse bile seçmen seçtiği temsilcilerin çeşitli kamusal politika nları karşısında nasıl bir tutum takınacağını önceden bilemez.

Anayasa bu gerçeği madde 68/2’de belirtmiştir.82 anayasası ilk başta parti üyesi olabilme yaşını 21 de tutarken 95’te yapılan değişikliklerle bunu 18’e indirgemiştir.

Partilerin serbestçe faaliyette bulunmaları kural iken bu istisnasız olarak kabul edilmemiş ve çeşitli sınırlamalar getirilmiştir.

  1. Siyasal Partilerin Amaçlarına İlişkin Yasaklar:Bu yasaklar anayasanın değiştirilmiş 68.maddesinde belirtilmiştir.Aynı şekil de 61 anayasasının 57.maddesinde de yasaklar söz konusu idi.Görülüyor ki 61 ve 82 anayasaları siyasal parti faaliyetleri konusunda Alman Anayasasından mülhem olarak siyasal alanı anayasa ile sınırlandırmış, başka bir deyimle “militan anayasa” ya da “mücadeleci anayasa” anlayışını benimsemiştir.Bu anlayışın özü amacı hürriyetçi demokrasiyi ortadan kaldırmak olan akımlara meşru siyasi faaliyet alanını kapatmaktır.

1982 anayasasının değişik 68 maddesindeki yasaklar daha detaylı incelenirse siyasal parti faaliyetleri açısından şu sınırlamaları getirdiği anlaşılır:

aa)Devletin ülkesi ve milleti ile bütünlüğü:Devletin ülkesi ile bölünmezliği devletin dış bağımsızlığının ve ülke bütünlüğünün korunması unsurlarını içerir.Mesela Türkiye Cumhuriyetinin dışa karşı bağımsızlığının ortadan kaldırılmasını veya ülkemizin bir bölümünün T.C.’den ayrılmasını savunan bir parti temelli kapatılır.Diğer bir deyimle bu hüküm her türlü ayrılıkçı akımın bir parti halinde örgütlenmesini yasaklamaktadır.

Devletin milleti ile bölünmezliği ilkesi de azınlık yaratılmasının önlenmesi bölgecilik ve ırkçılık yasağı ve eşitlik ilkesinin korunması hususlarını kapsamaktadır.

bb)Cumhuriyet İlkesi:Bu ilke monarşik partileri yasaklamaktadır.

cc)Demokratik Devlet Düzeni:AY.madde 68’de yer alan insan hakları millet egemenliği ve demokratik devlet ilkeleri insan haklarına dayanan hürriyetçi çok partili demokrasiyi reddeden ve diktacı partileri yasaklamaktadır.

dd)Laiklik:Siyasi partiler devletin sosyal ekonomik siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma amacını güdemezler.Siyasal çıkar ya da nüfus sağlamak amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamazlar.

ee)Sınıf veya Zümre diktatörlüğünün yasaklanması:Siyasi partiler sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar.Sınıf egemenliği ülke içindeki tek üstün gücün tek bir sınıfın elinde toplanmasını ve bütün diğer sınıfların egemenliğin kullanılmasından dışlanması demektir.

  1. Siyasal Partilerin örgütlenme ve çalışmalarına ilişkin yasaklar:
  • Hakimler ve savcılar Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri Silahlı Kuvvetler mensupları ile yüksek öğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar.
  • Siyasi partilerin faaliyetleri parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur.Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir.
  • Siyasi partiler ticari faaliyetlere girişemezler.
  • Siyasi partilerin gelir ve giderleri amaçlarına uygun olması gerekir bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir.Denetim Anayasa Mahkemesi’nce yapılır.Bu görev yerine getirilirken Sayıştay’dan yardım sağlar.Denetim sonunda verilen karar kesindir.
  • Temelli kapatılan parti bir başka ad altında kurulamaz.
  • Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri AY.Mahk. temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının R.G.’de gerekçeli olarak yayınlanmasından başlayarak 5 yıl süre ile başka bir partinin kurucusu,üyesi,yöneticisi veya denetleyicisi olamazlar.
  • Yabancı devletlerden uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyruğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli kapatılır.

1995’te yapılan anayasa değişiklikleri ile siyasi partilerin örgütlenme ve çalışmalarına ilişkin yasaklar oldukça hafifletilmiştir.Kaldırılan yasaklar: -Siyasi partilerin yurtdışında teşkilatlanıp faaliyette bulunmaları -Kadın,gensoruçlik kolu ve benzeri yan kuruluşlar meydana getirmeleri -Vakıf kurmaları

-Kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek için dernek,sendika vakıf kooperatif ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasi işbirliği ve ilişki içinde bulunmaları ve bunlardan maddi yardım almaları dır.

  • Kapatılmış siyasi partilerin isimleri amblemleri rumuzları rozetleri ve benzeri işaretleri ile daha önce kurulmuş Türk           Devletlerine                                                                                                                                                          ait

topluma mal olmuş bayrak amblem ve flamalar siyasi partilerce kullanılamaz.Ayrıca siyasi partiler daha önce kapatılan siyasi partilerin devamı olduklarını da beyan edemez ve böyle bir iddiada bulunamazlar.Komünist anarşist faşist teokratik nasyonal sosyalist                                                                                                                                                           din                                                                                                                                                                                       dil                                                                                                                                                                          ırk mezhep                                                                                                                                                                                       ve                                                                                                                                                                                  bölge

adlarıyla veya aynı anlama gelen adlarla siyasi parti kurulamaz veya parti adında bu kelimeler kullanılamaz.

  • Siyasi partiler Anayasanın başlangıç kısmında yazılı sebeplerle Türk Silahlı Kuvvetlerinin milletin çağrısıyla gerçekleştirdiği 12 Eylül 1980 harekatına ve Milli Güvenlik konseyinin karar ve icraatına karşı bir tutum beyan ve davranışta bulunamazlar.

► Bu yasak hükümlerinden bazıları siyasi partilerin serbestçe faaliyette bulunmalarına ciddi engeller çıkarabilecek niteliktedir.Yasaların çokluğu anayasa koyucuda siyasi partilere karşı açık bir güvensizliği yansıtmaktadır.Bu güvensizliği siyasi partileri demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsuru sayan Anayasa İlkesi ile bağdaşmamaktadır.

  1. Siyasal Partilerin Kapatılması:

Anayasaya göre siyasi partilerin kapatılması Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır.Bununla siyasi partilerin kapatılması herhangi bir mahkemeye değil Anayasanın üstünlüğünün koruyucusu ve teminatı olan bir yüksek yargı organına verilmiştir.Cumhuriyet Başsavcılığı siyasal parti kapatılması davasını ya re’sen veya Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle yahut bir başka siyasal partinin istemi üzerine açar.Cumhuriyet Başsavcılığı yeterli delil bulunamadığı kanısına varırsa dava açmaz.Bunun üzerine Adalet Bakanının veya siyasal partinin yazılı itiraz hakkı vardır.İtiraz haklı görülmezse dava açılmaz;haklı görülürse Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesine dava açmakla yükümlüdür.Anayasa 68.maddenin 4.fıkrasındaki yasakların,doğrudan doğruya parti tüzüğü veya programı gibi parti tüzel kişiliğini bağlayıcı bir belgeyle ihlal etmesiyle,diğer yollardan (Mesela bireysel üyelerin faaliyetleri yoluyla) ihlal edilmesi durumları arasında bir ayrım yapmıştır.İkinci durumda partinin kapatılabilmesine karar verilebilmesi için bu eylemlerin bireysel eylemlerden ibaret kalmaması ve partinin bu nitelikteki eylemlerin işlendiği bir “odak haline geldiğinin” tespit edi lmesi gerekir.Bireysel parti üyelerinin parti yasaklarına aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı parti kapatma yolunun harekete geçirebilmesi için ilkin kişilerin bu eylemlerden dolayı hüküm giymeleri,daha sonra Cumhuriyet Başsavcılığının ilgili kişilerin partiden kesin olarak çıkarılmalarını istemesi ve siyasal partinin en geç otuz gün içinde bu istemi yerine getirmemesi gerekiyordu.T.C.K.’nun 141,142.163.maddelerinin 91 yılında yürürlükten kaldırılması nedeniyle parti üyelerinin 103.maddenin 1.fıkrasındaki yasaklara aykırı eylemleri suç olmaktan çıkarılmıştır.Böylece söz konusu partinin eylemlerin işlendiği bir mihrak haline gelmesinin saptanmasında önemli rol oynayan 103.mad 2.fıkrası geçerliliğini kaybetmiştir.

Siyasi partiler kanununda yapılan deşiklikle 103.madde Anaysa Mahkemesinin kararı ışığında yeniden düzenlenmiştir.Buna göre bir siyasi partinin anayasanın 68./4 fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin odak halini oluşturup oluşturmadığı Anayasa Mahkemesince belirlenir.

  1. Siyasal Partilere Devlet Yardımı:

Siyasal partiler sivil toplumla devlet arasında köprü oluşturan bu nitelikleri itibariyle de bazı açılardan özel hukuk tüzel kişilerine bazı açılardan da kamu hukuku tüzel kişilerine benzeyen kendilerine özgür kuruluşlardır.Siyasal partilere devlet yardımı 1961 anayasasının ilk metninde yer almamakla birlikte 1971’de yapılan anayasa değişiklikleri ile Anayasanın 56.maddesinin son fıkrasına eklenmiştir.1982 anayasası siyasal partilere devlet yardımından bahsetmemiştir.1984’de bu hüküm getirildi daha sonra 1987 ve 1988 yıllarında değişiklikler yapıldı.Bu son iki değişiklik partiler arasında eşitsizlik yarattığı gerekçesi ile iptal davası konusu olmuş ancak Anayasa Mahkemesi bu istemi yerinde bulmamıştır.İptal istemine konu olan kanuni düzenlemelerin devlet yardımını tüm partilere eşit olarak dağıtmayıp ,sadece bir kısım partileri (milletvekili seçimlerinde %19 barajını aşmış partilerle bu barajı aşmamış olmakla birlikte milletvekili genel seçimlerinde toplam geçerli oyların %7’sinden fazlasını almış bulunan partiler) yararlandırmasını Anayasadaki eşitlik ilkesine aykırı olduğu iddiasını da Anayasa mahkemesi yerinde bulmamıştır.

Anayasada 1995’de gerçekleştirilen değişiklikle siyasi partilere devlet yardımı konusunda şu hüküm kabul edilmiştir.”Siyasal partilere devlet yeteri düzeyde ve hakça yardım yapar:Partilere yapılacak yardımın alacakları üye aidatının ve bağışların tabi olduğu esaslar kanunla düzenlenir.”

  • Anayasamıza göre çoğulcu demokrasinin temel nitelikleri. nelerdir.

DEMOKRATİK DEVLET

Demokrasi halk idaresi demektir. Yani halkın kendi seçtiği yöneticiler tarafından yönetilmesidir. Cumhuriyet ise demokrasi yönetiminin en il eri ve em ideal şekildir. Bu yönetimde egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur.

Ulus egemenliği anayasanın koyduğu esaslara göre ve yetkili organlar eliyle kullanılır. Örneğin, bizim seçtiğimiz kişiler milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi ye giderler. Burada içlerinden bazıları bakan, başbakan olarak hükümette görev alırlar ve bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkeyi yönetirler. Bu nedenle ülke yönetiminde meydana gelen aksaklıklardan halk sorumludur. Çünkü kendini yöneten kişileri kendi seçer.

Egemenliği kullanılması hiçbir suretle belli bir kişiye, bir zümreye veya bir organa bırakılamaz. Bu nedenle Türkiye Cumhuriy etinde halkın iradesi hiçbir şekilde tartışılamaz. Bu konuda Atatürk şöyle demektedir.

“Halk milli egemenliği benimsememeli ve memlekette tek egemen ve etkenin kendisinden ibaret olduğunu unutmamalıdır.”

Halkın bu görevi çok bilinçli yapması ve seçtiği meclisi mutlak takip etmesi gerekmektedir. Demokrasilerde seçim bittikten sonra halkın görevi bitmez tam aksine daha da artar. Seçimden sonra halkın seçtiği kişileri mutlaka kontrol etmesi gerekir. Atatürk bu konu ile ilgili şunları söylemiştir:

“Milletler egemenliklerini geçici olarak da olsa verecekleri meclise lüzumundan fazla güvenmemelidir. Çünkü meclisler bile keyfi hareket edebilirler.”

Anayasamızın 2. Maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti “demokratik” bir devlettir. Cumhuriyet rejimleri devlet biçimi olarak her zamana demokratik olmayabilir. Bu gün dünyada adı “Cumhuriyet” olup da kendisi demokratik olmayan bir çok ülke vardır. Örneğin Çin Halk Cumhuriyeti bir “komünist” devlettir. İran İslam Cumhuriyeti de bir “şeriat” devletidir. Bu ülkelerde demokrasi yoktur.

Bu günkü anayasamız Türkiye Cumhuriyetinin “demokratik” olduğunu belirterek bu özelliğini çeşitli maddelerle açıklamıştır. Devleti oluşturan kurum ve kuruluşların işleyişleri, halkla ve diğer kurumlarla olan ilişkilerinin demokratik olması gereği de vurgulanmıştır. Anayasamızın 1. Maddesinde “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” Denmektedir. Ayrıca anayasamızda bu maddenin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin dahi teklif edilmeyeceği yer almıştır.

Cumhuriyet yönetimini Türk halkına uygunluğu ve üstün yönetim olduğunu Atatürk şu sözleri ile anlatmaktadır;

“Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun olan idare; Cumhuriyet idaresidir.

Cumhuriyet, yüksek ahlaki değer ve niteliklere dayanan bir idaredir. Cumhuriyet idaresi faziletli ve namuslu insanlar yetiştirir.”

Türkiye Cumhuriyetinin demokratik yapısı herkese eşit olarak yo hakkı tanımıştır. Türk Devleti, bazı özel durumu olanların kışındaki tüm vatandaşlarının, kanunda belirtilen yaşı tutuyorsa oy kullanmasını istemiştir. Asker, askeri öğrenciler ve hükümlüler oy kullanamazlar. Bu durum Türkiye Cumhuriyetinin oy kullanma konusunda genel ve eşit olarak tüm vatandaşlarına karşı demokratik devlet anlayışı ile yaklaştığını göstermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinde siyasal yaşam çok partilidir. Zaten siyasal partilerde demokrasinin ve demokratik yaşamın vazgeçilmez öğelerindendir. Siyasi partiler anayasa ve yasalara uygun olarak önceden izin alınmadan serbestçe kurulur. Türkiye Cumhuriyetinin yapısına Türk milletine, Türkiye Cumhuriyetinin bağımsızlığına karşı olmamak koşulu ile tüm partilerin her türlü faaliyeti serbesttir. Siyasal partilere, kanunlarda belirtilen yaş ve özelliklerde olan herkes üye olabilir. Bazı vatandaşlar (askerler, polisler, öğrenciler, v.b. gibi) özel kurumlardan dolayı siyasi partilere üye olamazlar. Bu da bazı kurum ve kişilerin siyasetin dışında kalması için yapılan bir uygulamadır.

Siyasal partiler anayasanın güvencesi altındadır. Sadece Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılabilir. Bu da ancak siyasi partinin Türkiye Cumhuriyeti devletinin bağımsızlığına ve bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine millet davranması sonucu olur ayrıca dış devlet ve kurumlarla yasal olmayan ilişkileri olan ve onlardan mali yardım alan, anların yan kuruluşu gibi faaliyet gösteren partiler kapatılır.

Bu ve buna benzer yaptırımlar, tüm dünya devletlerinde vardır ve demokrasiye aykırı olarak kabul edilmez. Çünkü her rejim kendi varlığını korumak için bazı tedbirler almak zorundadır

  • Anayasa hukuku esaslarına göre egemenliğin kullanılış biçimlerini kısaca açıklayınız.

1982 Anayasasında Kuvvetler (fonksiyonlar) Ayrılığı

82 anayasasının 7. maddesi 61 anayasasının 5.maddesine paralel olarak “yasama yetkisi Türk Milleti adına TBMM’nindir.Bu yetki devredilemez” hükmünü ihtiva etmektedir.Anayasanın 8.maddesi ise “yürütme yetkisi ve görevi” başlığı altında “yürütme yetkisi ve görevi CB ve Bak.Kur. tarafından anayasa ve kanunlara uygun olarak yerine getirilir” demektedir.Bu ifade ile 61 anayasasının 6.maddesi arasında derhal dikkati çeken fark 61’de yürütmenin sadece bir “görev” olarak nitelendirilmiş olmasına karşılık 82 anayasasının yürütmeyi bir yetki ve görev olarak nitelendirmesidir.bu formülün “idarenin kanuniliği” ilkesini ortadan kaldırmış olduğu iddia edilmez.Yürütmenin aynı zamanda bir görev olduğu 82 anayasasında da devam etmektedir.Dolayısıyla kanuni bir düzenlemenin mevcut olduğu her yerde idarenin bu kanunu uygulama görevi de vardır.AY mahk.’si yürütmenin bir yetki oluşunu Anayasanın 73,121,122,167. maddelerinde düzenlenen” ayrık” durumlarda sınırlı görmektedir.Mahkemeye göre bu durumlar dışında yürütmenin tüzük ve yönetmelik çıkarmak gibi klasik düzenleme yetkisi idarenin kanuniliği ilkesi çerçevesinde sınırlı ve tamamlayıcı bir yetki durumundadır.Bu bakımdan anayasada ifadesini bulan yukarıdaki ayrık haller dışında yasalarla düzenlenmemiş bir alanda yürütmenin sübjektif hakları etkileyen bir kural koyma yetkisi bulunmamaktadır.AY. mahk. Kararlarında değinilen istisnai durumlar daha yakından incelendiğinde bunlardan ikisindeki düzenleme yetkisinin de olağan düzenleme yetkisinden daha gensoruiş olmakla birlikte tümüyle asli veya özerk sayılması güçtür.Anayasanın 73.maddesi Bak.Kur.’una verdiği yetkiyi ancak kanun un belirttiği yukarı ve aşağı sınırlar içinde tanımaktadır.Dolayısıyla burada doğrudan doğruya anayasadan doğan asli bir düzenleme yetkisinden değil TBMM’nin kendi istediği takdirde gerçekleştireceği bir yetki devri”nden söz etmek gerekir.167.madde de aynıdır.Görülüyor ki her iki durumda da yürütmenin düzenleme yetkisi sonuçta bir kanunda kaynaklanmakta kanuna dayanmaktadır.Öte yandan bu iki maddeye dayanan düzenleme yetkisinin idarenin düzenleme yetkisinden hatta KHK çıkarma yetkisinden daha gensoruiş olduğunda kuşku yoktur.Çünkü bu tür düzenleyici işlemler KHK’lerin tabi olduğu kayıt ve şartlara tabi değildirler.

Kitaba göre 82 anayasasından yürütmenin aynı zamanda bir yetki olarak nitelendirilişinin gerçek önemi sıkıyönetim ve olağanüstü hal KHK’leriyle CB kararnamesinde kendisini göstermektedir.Olağanüstü hal ve sıkıyönetim KHK’lerini çıkarma yetkisi bir yetki kanunundan değil doğrudan doğruya anayasadan doğmaktadır.Bu anlamda olağanüstü hal veya sıkıyönetim KHK’leri bir alanı doğrudan doğruya düzenleyebilir.Yürütme bir yetki olarak değil sadece bir görev olarak nitelendirilmiş olsaydı bu kararnamelerin hukuki mahiyeti anayasanın genel sistemi içinde açıklamak hayli güçleşirdi.Aynı şekilde anayasanın 107.maddesine göre CB genel sekreterliğinin kuruluş teşkilat ve çalışma esasları ile personel atama işlemlerinin doğrudan doğruya CB kararnamesi ile düzenlenebilmesi de yürütmenin asli düzenleme yetkisinin bir başka örneğidir.Bu iki istisnai durum dışında 82 anayasasının yasama ve yürütme fonksiyonlarının ayrılığı konusunda kabul ettiği formülün 24 ve 61 anayasalarındaki kanunun üstünlüğüne dayanan sistemi temelde değiştirmediği söylenebilir.

Yürütme işlemlerinin kural olarak bir ön kanuni düzenlemeye dayanmaları zorunluluğunun bir istisnası da yürütme organının doğrudan doğruya anayasadan kaynaklana birtakım işlemleridir.Gerek 61 gerek 82 anayasalarında birçok örnekleri bulunan bu işlemler genellikle CB’nin yürütme organının başı olma sıfatından değil devletin başı olma sıfatından kaynaklanan işlemlerdir.Gensorue bunlar çoğunlukla yürütme organının diğer iki devlet organıyla olan ilişkilerini ilgilendirirler.1982 anayasasına göre CB’nin yasamaya ilişkin yetkileri arasında TBMM’yi gerektiğinde toplantıya çağırmak ,kanunları tekrar görüşülmek üzere meclise iade etmek,kanunları yayınlamak ,anayasa değişikliklerini halkoyuna sunmak kanunlar KHK’ler ve TBMM içtüzüğü hakkında anayasa mahkemesine iptal davası açmak gibi yetkileri vardır.CB’nin yargı organı i le ilgili yetkileri Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

Anayasada belirtilen bazı yüksek hakimleri seçmektir.Nihayet anayasa yürütme ile ilgili alanlarda da CB’ ye bazı atama işlerini yapmak,belirli kişilerin cezalarını hafifletmek veya kaldırmak gibi birtakım yetkiler vermiştir.

  • Anayasa hukuku esaslarına göre çoğulcu demokrasilerde uygulanan çeşitli hükümet sistemlerini ana hatlarıyla açıklayınız.

Demokrasi: Halkın kendi kendisini yönetmesi sistemine dayanan bir yönetim şeklidir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Cumhuriyet yönetimi ile birlikte demokrasiyi benimsemiş bir hukuk devletidir.

Demokrasi de halk kendini yönetecek kişileri belli bir süre için seçer. Temsili demokrasi ile yönetilen halk, istediği zaman seçtiği yöneticiyi değiştirebilir.

Demokrasi Çeşitleri

  • Doğrudan Demokrasi.
  • Yarı Doğrudan Demokrasi.
  • Temsili Demokrasi.

Demokrasi Temel İlkeleri

  • Milli Egemenlik.
  • Özgürlük ve Eşitlik.
  • Siyasi Partiler.

Parlamenter sistem

Parlamenter hükümet sistemi açısından öncelikle, devlet tipine bağlı olarak bir ayrım yapmak gerekir: parlamenter monarşiler ve parlamenter cumhuriyetler. İngiltere, Hollanda, Belçika gibi parlamenter monarşilerde, devlet başkanı koltuğunda, veraset kurallarına göre bu makama gelen bir monark, yani kral veya kraliçe oturur. Almanya gibi parlamenter cumhuriyetlerde ise, devlet başkanı parlamento tarafından seçilir. İster parlamenter monarşi olsun, ister parlamenter cumhuriyet olsun, parlamenter sistemlerde devlet başkanı “sembolik” yetkilere sahiptir. Bu sistemlerde devlet başkanının azil vefesih yetkisi olmadığı gibi, yasama, atama ve olağanüstü hal yetkileri yok denecek kadar azdır. Devlet başkanının yetkisiz olmasının en önemli sonucu ise, siyasi sorumluluğunun da olmamasıdır. Siyasi sorumluluk icrai yetkileri asıl kullanan başbakan ve bakanlar kurulunun sırtındadır. Yani hükümet, kullandığı yetkilerin, yaptığı icraatların hesabını parlamento çoğunluğuna verir. Öyle ki, “karşı imza” kuralı gereği, devlet başkanının yaptığı işlemlerden dahi, bu işlemlere devlet başkanıyla birlikte imza koyması gereken başbakan veya ilgili bakan sorumludur.

Başkanlı parlamenter sistem

Parlamenter hükümet sistemi şemasındaki esas unsurları değiştirmeden, sadece devlet başkanı-halk arasındaki seçim ilişkisini değiştirdiğimizi varsayalım. Bir başka ifadeyle, parlamenter sistemin ana unsurlarını sabit tutup, sisteme halk tarafından seçilen bir devlet başkanı ekleyelim. Karşımıza çıkan sistem “başkanlı parlamenter sistem”dir. Bu sistem bir parlamenter sistem değildir, çünkü devlet başkanı halk tarafından seçilmektedir; bir yarı-başkanlık sistemi de değildir, çünkü başkanlı parlamenter sistemdeki bir devlet başkanının yetkileri (belki parlamenter sistemdeki bir devlet başkanından biraz daha fazla olabilir ama) yarı-başkanlık sistemindeki bir devlet başkanından daha azdır. Yani devlet başkanının azil, fesih yetkileri yoktur; yasama, atama ve olağanüstü hal yetkileri ise oldukça kısıtlıdır. Başkanlı parlamenter sistem: “Halk tarafından seçilen sembolik yetkili bir devlet başkanı + parlamentoya karşı sorumlu bir hükümet” olarak özetlenebilir. Günümüzde İrlanda, Bulgaristan ve Slovakya’da uygulanan hükümet sistemleri başkanlı parlamenter sistemin örnekleri olarak değerlendirilebilir.

Yarı-başkanlık sistemi

Başkanlı parlamenter sistem şemasında, yine esas unsurlar sabit kalmak koşuluyla, iki parametreyi değiştirdiğimizi varsayalım: Birincisi, devlet başkanına parlamentoyu fesih yetkisi verelim. İkincisi yasama, atama ve olağanüstü hal yetkilerini, başkanlık parlamenter sistemdeki bir devlet başkanına göre biraz daha arttıralım. Bu sefer karşımıza çıkacak olan hükümet sistemi yarı-başkanlık sistemidir. Tipik örneğini Fransız 5. Cumhuriyeti’nin oluşturduğu bu sistemde, devlet başkanı halk tarafından seçilir ve hatırı sayılır yetkileri vardır. Bu yetkiler arasında, hükümet sistemi açısından belirleyici olan, kuşkusuz devlet başkanının parlamentoyu kendi inisiyatifi ile feshedebilme yetkisidir. Bunun dışında sahip olduğu diğer yetkiler de devlet başkanını sistem içinde önemli bir güç haline getirir. Devlet başkanı oldukça önemli yetkilere sahip olmasına rağmen hükümet üzerinde herhangi bir tasarrufta bulunamaz; bu bağlamda devlet başkanının azil yetkisi de yoktur. Başbakan ve bakanlar kurulu parlamentoya karşı sorumludur.

Başkanlık sistemi

Yarı-başkanlık sisteminden sonra karşımıza çıkan hükümet sistemi, klasik örneğini Amerika Birleşik Devletleri’nde bulabileceğimiz “başkanlık sitemi”dir. Bu sistemde, aynen başkanlı parlamenter sistem ve yarı-başkanlık sisteminde olduğu gibi, devlet başkanı halk tarafından seçilir, ancak devlet başkanının yetkileri, bundan önce incelediğimiz sistemlere göre biraz daha fazladır. Başkanın diğer demokratik a nayasal aktörlerle ilişkilerinde de farklı bir tablo karşımıza çıkar. Birincisi, bu sistemde “kuvvetler ayrılığı” prensibi sert bir biçimde uygulanmaktadır. Dolayısıyla, yarı-başkanlık sisteminin aksine, başkan parlamentoyu feshedemez. İkincisi, bu sistemde, ayrı bir başbakan veya bakanlar kurulundan söz etmek mümkün değildir; parlamenter sistem, başkanlı parlamenter sistem ve yarı-başkanlık sistemlerinde mevcut olan hükümet, yani başbakan ve bakanlar kurulu, bu sistemde, deyim yerindeyse, iyice silikleşmiş, hatta yok olmuştur. Aynı kişi, yani başkan, hem devlet başkanı hem hükümet başkanıdır. Bakanların yerini ise sekreterler almıştır, ancak sekreterler diğer sistemlerdeki bakanlara pek benzemez. Sekreterler tamamen başkana tabidir; onun idare içindeki eli-kolu gibidir. Dolayısıyla, başkan istediği kişiyi sekreter olarak atayabilir; sekreter olarak atadığı bir kişiyi istediği zaman azledebilir.

Süper-başkanlık sistemi

Son olarak üzerinde duracağımız hükümet sistemi, yukarıda ele aldığımız bütün unsurları içinde barındırır. Bu sistemde: (1) Devlet başkanı halk tarafından seçilir; (2) Devlet başkanının parlamentoyu fesih ve hükümeti azil yetkileri vardır ve yasama, atama ve olağanüstü hal yetkileri diğer bütün sistemlerden daha fazladır; (3) Devlet başkanı yanında parlamentoya karşı sorumlu bir hükümet bulunur. Bu sistem, devlet başkanının güçlü konumu göz alınarak “süper başkanlık sistemi” olarak adlandırılabilir4. Bu sistemin klasik örneği Alman Weimar Cumhuriyeti’nde uygulanan sistemdir. Günümüzde ise Rusya Federasyonu hükümet sistemi süper başkanlık sistemine yaklaşmaktadır.

Özetleyecek olursak, çalıştığımız çerçeve içinde, hükümet sistemleri beş kategori içinde incelenebilir5: Parlamenter sistem, başkanlı parlamenter sistem, yarı-başkanlık sistemi, başkanlık sistemi ve süper başkanlık sistemi6. Bu beşli ayrım içinde Türkiye’deki mevcut hükümet sistemi parlamenter sistem kategorisine girer. Eğer bu yazının kaleme alındığı sırada Cumhurbaşkanının incelemekte olduğu anayasa değişikliği halkoyuna sunulur ve halkoylamasında kabul edilip yürürlüğe girerse, Türkiye parlamenter sistemden başkanlı parlamenter sisteme geçmiş olacaktır

Başkanlı parlamenter sistemin sakıncaları

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız gibi, başkanlı parlamenter sistem, parlamenter sisteme halk tarafından seçilen bir devlet başkanının eklenmesiyle ortaya çıkar. Bu biçimiyle, ilk bakışta sistemin büyük ölçüde parlamenter sistem gibi işleyeceği, devlet başkanının halk tarafından seçilmesinin sistemin temel karakteristiğini çok fazla etkilemeyeceği düşünülebilir. Ancak daha kapsamlı bir analiz yapıldığında, bu sistemin uygulamada ciddi sıkıntılara yol açacağı görülebilir. Biz bu kısa makalenin sınırları içinde, özellikle birbirinin içine geçmiş iki konuya dikkat çekmek istiyoruz: tarafsızlık tartışmasıve meşruiyet krizi.

Parlamenter sistemin en önemli özelliği, fikrimizce, sistemde uygulanan siyasi programın tekliğidir. Bir başka ifadeyle; seçm enlerin belli bir siyasi partiyi tercih etmesine neden olan, o siyasi parti parlamentoda çoğunluğu elde ettikten sonra içinden çıkardığı hükümetin temel hedeflerini belirleyen ve hükümetin görevde kaldığı sürece uyguladığı program hep aynı programdır. Parlamenter sistemin işleyişi göz önüne alındığında, icrai yetkilerin esas olarak hükümete ait olduğu, hükümetin de bu yetkileri seçimlerden iktidara sürekliliğini koruyan siyasi programı hayata geçirmek için kullandığı söylenebilir. Bu şema içinde devlet başkanı herhangi bir siyasi programı olmayan, partiler-üstü “tarafsız” bir unsurdur. Başkanlı parlamenter sistem açısından düşünüldüğünde, yukarıda açıklanan temel mantığın sarsıldığı görülür. Bu sistemde; sadece parlamentoya girmek için yarışan, bu yarışı kazandıktan sonra parlamentodaki çoğunluğu ve hükümeti kontrol eden siyasi parti değil, devlet başkanı da bir siyasi programla seçmenlerin karşısına çıkacaktır. Halk tarafından tercih edilmek için devlet başkanı, aynen siyasi partiler gibi seçim meydanlarına inecek, propaganda yapacak seçmenlere bir takım sözler verecektir. İşte, başkanlı parlamenter sistemde esa s n burada başlamaktadır. Eğer devlet başkanı, hükümet ve parlamento çoğunluğu aynı dünya görüşüne sahipse, büyük ihtimalle bu üç aktör b irbirine engel olmayacak, aksine aynı siyasi programı hayata geçirmek için işbirliği yapacaktır. Bu durumda, meşruiyet krizi ihtimali azalsa da devlet başkanının tarafsızlığı büyük ölçüde zedelenecektir. Bir başka ifadeyle, bir dünya görüşü lehine bir iktidar toplanması ortaya çıkacak ve devlet başkanının tarafsızlığı iktidardaki dünya görüşü lehine bozulacaktır.

Tersi bir durum söz konusu olduğunda, bir yandan (bu sefer iktidar toplanması nedeniyle değil ama iktidar çatışması nedeniyle) bir tarafsızlık tartışması yaşanacak, diğer yandan meşruiyet krizine yol açacak bir kutuplaşmanın zemini hazırlanacaktır. Yukarıdaki çözümlememizi sürdürecek olursak; devlet başkanı ve hükümet-parlamento çoğunluğu farklı dünya görüşlerine sahip olduğunda, “siyasi programın tekliği” prensibi işlemeyecektir. Şöyle ki, devlet başkanı ve çoğunluk partisi farklı programlarla seçmenlerin karşısına çıkacak, iktidara geldiklerinde yapmayı vaat ettikleri icraatlar farklı dünya görüşlerini yansıtacaktır. Yarışan siyasi partiler iktidara geldiklerinde yasama çoğunluğunu ve hükümet yetkilerini programlarını hayata geçirebilmek için kullanabilirler. Peki, devlet başkanı seçim meydanlarında verdiği sözleri nasıl yerine getirecektir?

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, başkanlı parlamenter sistemde devlet başkanı halk tarafından seçilen ama yetkisiz bir devlet başkanıdır. Bu yetkisiz devlet başkanı nasıl icraatta bulunacaktır? Ne yazık ki, başkanlı parlamenter sistemde bu nun cevabını anayasada bulmak mümkün değildir. Fikrimizce, devlet başkanının halk tarafından seçildiği bir sistemde devlet başkanının yasama yetkilerinin arttırılması, en azından devlet başkanına yasa teklif etme yetkisinin tanınması gerekir. Aksi takdirde, seçmenlere verdiği sözleri yerine getirebilmek için devlet başkanının anayasal yetkilerini zorlaması kaçınılmaz olacaktır. Daha da önemlisi, sözlerini yerine getirmek isteyen bir devlet başkanı tarafsızlığını tamamen bir kenara bırakabilir. Yani devlet başkanı programını uygulayabilmek/uygulatabilmek için parlamentoda kendisine yandaş arayabilir, siyasi partilerle açık-gizli ittifaklara yönelebilir, hatta kendi dünya görüşüyle uyuşmayan hükümetlerin düşürülmesi için muhalefetle işbirliği dahi yapabilir. Bu tür yönelimlerin devlet başkanının tarafsızlığına ne kadar büyük bir zarar vereceğini kestirmek güç olmasa gerek. Daha da önemlisi, bu tür bir “yarışan siyasi programlar senaryosu” meşruiyet krizine kapı açabilir. Bir başka ifadeyle, yukarıda değindiğimiz kutuplaşma büyük ihtimalle “Halkın gerçek temsilcisi kim?” suna gelip dayanacaktır: “Devlet başkanı mı, parlamento çoğunluğu mu?” Kuşkusuz her iki aktör de, halk tarafından seçildikleri için, aynı şekilde meşruiyet iddiasında bulunma hakkı olduğunu düşünecek ve bu da sistemin kilitlenmesine neden olacaktır.

  • Kamulaştırma ve devleştirme arasındaki farkları belirtniz.

milli emlak kont.Kamulaştırma

MADDE 46. – (Değişik: 3.10.2001-4709/18 md.) Devlet ve kamu tüzelkişileri; kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek karşılıklarını peşin ödemek şartıyla, özel mülkiyette bulunan taşınmaz malların tamamını veya bir kısmını, kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya ve bunlar üzerinde idarî irtifaklar kurmaya yetkilidir.

Kamulaştırma bedeli ile kesin hükme bağlanan artırım bedeli nakden ve peşin olarak ödenir. Ancak, tarım reformunun uygulanması, büyük enerji ve sulama projeleri ile iskân projelerinin gerçekleştirilmesi, yeni ormanların yetiştirilmesi, kıyıların korunması ve turizm amacıyla

kamulaştırılan toprakların bedellerinin ödenme şekli kanunla gösterilir.                   Kanunun taksitle      ödemeyi                                                                                                                             öngörebileceği                 bu hallerde,                                                                                                                             taksitlendirme

süresi beş yılı aşamaz; bu takdirde taksitler eşit olarak ödenir.

Kamulaştırılan topraktan, o toprağı doğrudan doğruya işleten küçük çiftçiye ait olanlarının bedeli, her halde peşin ödenir.

İkinci fıkrada öngörülen taksitlendirmelerde ve herhangi bir sebeple ödenmemiş kamulaştırma bedellerinde kamu alacakları için öngörülen en yüksek faiz uygulanır.

  1. Devletleştirme ve özelleştirme

MADDE 47. – Kamu hizmeti niteliği taşıyan özel teşebbüsler, kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde devletleştirilebilir.

Devletleştirme gerçek karşılığı üzerinden yapılır. Gerçek karşılığın hesaplanma tarzı ve usulleri kanunla düzenlenir.

(Ek: 13.8.1999-4446/1 md.) Devletin, kamu iktisadî teşebbüslerinin                   ve diğer kamu tüzelkişilerinin                                                                                                         mülkiyetinde bulunan     işletme                ve  varlıkları n

özelleştirilmesine ilişkin esas ve usuller kanunla gösterilir.

(Ek: 13.8.1999-4446/1 md.) Devlet, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzelkişileri tarafından yürütülen yatırım ve hizmetlerden hangilerinin özel hukuk sözleşmeleri ile gerçek veya tüzelkişilere yaptırılabileceği veya devredilebileceği kanunla belirleni r

  • 1982 Anayasasına göre anayasa mahkemesinin kuruluş işleyiş ve çalışma şeklini anlatınız.

gümrük kont.

Anayasa Mahkemesi

  1. Kuruluşu

MADDE 146. – Anayasa Mahkemesi onbir asıl ve dört yedek üyeden kurulur.

Cumhurbaşkanı, iki asıl ve iki yedek üyeyi Yargıtay, iki asıl ve bir yedek üyeyi Danıştay, birer asıl üyeyi Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi ve Sayıştay genel kurullarınca kendi Başkan ve üyeleri arasından üye tamsayılarının salt çoğunluğu ile her boş yer için gösterecekleri üçer aday içinden; bir asıl üyeyi ise Yükseköğretim Kurulunun kendi üyesi olmayan yükseköğretim kurumları öğretim üyeleri içinden göstereceği üç aday arasından; üç asıl ve bir yedek üyeyi üst kademe yöneticileri ile avukatlar arasından seçer.

Yükseköğretim kurumları öğretim üyeleri ile üst kademe yöneticileri ve avukatların Anayasa Mahkemesine asıl ve yedek üye seçilebilmeleri için, kırk yaşını doldurmuş, yükseköğrenim görmüş veya öğrenim kurumlarında en az onbeş yıl öğretim üyeliği veya kamu hizmetinde en az onbeş yıl fiilen çalışmış veya en az onbeş yıl avukatlık yapmış olmak şarttır.

Anayasa Mahkemesi, asıl üyeleri arasından gizli oyla ve üye tamsayısının salt çoğunluğu ile dört yıl için bir Başkan ve bir Başkanvekili seçer. Süresi bitenler yeniden seçilebilirler.

Anayasa Mahkemesi üyeleri, aslî görevleri dışında resmî veya özel hiçbir görev alamazlar.

  1. Üyeliğin sona ermesi

MADDE 147. – Anayasa Mahkemesi üyeleri altmışbeş yaşını doldurunca emekliye ayrılırlar.

Anayasa Mahkemesi üyeliği, bir üyenin hâkimlik mesleğinden çıkarılmayı gerektiren bir suçtan dolayı hüküm giymesi halinde kendiliğinden; görevini sağlık bakımından yerine getiremeyeceğinin kesin olarak anlaşılması halinde de, Anayasa Mahkemesi üye tamsayısının s alt çoğunluğunun kararı ile sona erer.

  1. Görev ve yetkileri

MADDE 148. – Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler. Ancak, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz.

Kanunların şekil bakımından denetlenmesi, son oylamanın, öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı; Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır. Şekil bakımından denetleme, Cumhurbaşkanınca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin beşte biri tarafından istenebilir. Kanunun yayımlandığı tarihten itibaren on gün geçtikten sonra, şekil bozukluğuna dayalı iptal davası açılamaz; def’i yoluyla da ileri sürülemez.

Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanını, Bakanlar Kurulu üyelerini, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askerî Yargıtay, Askerî Yüksek İdare Mahkemesi Başkan ve üyelerini, Başsavcılarını, Cumhuriyet Başsavcıvekilini, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ve Sayıştay Başkan ve üyelerini görevleriyle ilgili suçlardan dolayı Yüce Divan sıfatıyla yargılar.

Yüce Divanda, savcılık görevini Cumhuriyet Başsavcısı veya Cumhuriyet Başsavcıvekili yapar.

Yüce Divan kararları kesindir.

Anayasa Mahkemesi, Anayasa ile verilen diğer görevleri de yerine getirir.

  1. Çalışma ve yargılama usulü

MADDE 149. – (Değişik: 3.10.2001-4709/33 md.) Anayasa Mahkemesi, Başkan ve on üye ile toplanır, salt çoğunluk ile karar verir. Anayasa değişikliklerinde iptale ve siyasî parti davalarında kapatılmaya karar verebilmesi için beşte üç oy çokluğu şarttır.

Şekil bozukluğuna dayalı iptal davaları Anayasa Mahkemesince öncelikle incelenip karara bağlanır.

Anayasa Mahkemesinin kuruluşu ve yargılama usulleri kanunla; mahkemenin çalışma esasları ve üyeleri arasındaki işbölümü kendi yapacağı İçtüzükle düzenlenir.

Anayasa Mahkemesi Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceler. Ancak, gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek üzere ilgilileri ve konu üzerinde bilgisi olanları çağırabilir (Ek ibare: 23.7.1995-4121/14 md.) ve siyasî partilerin temelli kapatılması veya kapatılmasına ilişkin davalarda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısından sonra kapatılması istenen siyasî partinin genel başkanlığının veya tayin edeceği bir vekilin savunmasını dinler.

  1. İptal davası

MADDE 150. – Kanunların, kanun hükmündeki kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün veya bunların belirli madde ve hükümlerinin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açabilme hakkı, Cumhurbaşkanına, iktidar ve anamuhalefet partisi Meclis grupları ile Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az beşte biri tutarındaki üyelere aittir. İktidarda birden fazla siyasî partinin bulunması halinde, iktidar partilerinin dava açma hakkını en fazla üyeye sahip olan parti kullanır.

  1. Dava açma süresi

MADDE 151. – Anayasa Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açma hakkı, iptali istenen kanun, kanun hükmünde kararname veya İçtüzüğün Resmî Gazetede yayımlanmasından başlayarak altmış gün sonra düşer.

  1. Anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi

MADDE 152. – Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddî olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır.

Mahkeme, Anayasaya aykırılık iddiasını ciddî görmezse bu iddia, temyiz merciince esas hükümle birlikte karara bağlanır.

Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezs e mahkeme davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, mahkeme buna uymak zorundadır.

Anayasa Mahkemesinin        işin esasına girerek verdiği red kararının           Resmî Gazetede      yayımlanmasından sonra on                                            yıl                                                                   geçmedikçe            aynı                           kanun

hükmünün Anayasaya aykırılığı iddiasıyla tekrar başvuruda bulunulamaz.

  1. Anayasa Mahkemesinin kararları

MADDE 153. – Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir. İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz.

Anayasa Mahkemesi        bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya          bir hükmünü iptal ederken,                                  kanun koyucu                                                                                         gibi                      hareketle,

yeni bir uygulamaya        yol açacak biçimde hüküm tesis edemez.

Kanun, kanun hükmünde kararname veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez.

İptal kararının yürürlüğe girişinin ertelendiği durumlarda, Türkiye Büyük Millet Meclisi, iptal kararının ortaya çıkardığı hukukî boşluğu dolduracak kanun tasarı veya teklifini öncelikle görüşüp karara bağlar.

İptal kararları geriye yürümez.

Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.

  • Kamu meslek kuruluşlarının genel nitelikleri nelerdir?

Gelkont Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları

MADDE 135. – Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve üst kuruluşları; belli bir mesleğe mensup olanların müşterek ihtiyaçlarını karşılamak, meslekî faaliyetlerini kolaylaştırmak, mesleğin genel menfaatlere uygun olarak gelişmesini sağlamak, meslek mensuplarının birbirleri ile ve halk ile olan ilişkilerinde dürüstlüğü ve güveni hâkim kılmak üzere meslek disiplini ve ahlâkını korumak maksadı ile kanunla kurulan ve organları kendi üyeleri tarafından kanunda gösterilen usullere göre yargı gözetimi altında, gizli oyla seçilen kamu tüzelkişilikleridir. Kamu kurum ve kuruluşları ile kamu iktisadî teşebbüslerinde aslî ve sürekli görevlerde çalışanların meslek kuruluşlarına girme mecburiyeti aranmaz.

(Değişik: 23.7.1995-4121/13 md.) Bu meslek kuruluşları, kuruluş amaçları dışında faaliyette bulunamazlar.

(Değişik: 23.7.1995-4121/13 md.) Bu meslek kuruluşları ve üst kuruluşları organlarının seçimlerinde siyasî partiler aday gösteremezler. (Değişik: 23.7.1995-4121/13 md.) Bu meslek kuruluşları üzerinde Devletin idarî ve malî denetimine ilişkin kurallar kanunla düzenlenir.

(Değişik: 23.7.1995-4121/13 md.) Amaçları dışında faaliyet gösteren meslek kuruluşlarının sorumlu organlarının görevine, kanunun belirlediği merciin veya Cumhuriyet savcısının istemi üzerine mahkeme kararıyla son verilir ve yerlerine yenileri seçtirilir.

(Değişik: 23.7.1995-4121/13 md.) Ancak, millî güvenliğin, kamu düzeninin, suç işlenmesini veya suçun devamını önlemenin yahut yakalamanın gerektirdiği hallerde gecikmede sakınca varsa, kanunla bir merci, meslek kuruluşlarını veya üst kuruluşlarını faaliyetten men ile yetkilendirilebilir. Bu merciin kararı, yirmidört saat içerisinde görevli hâkimin onayına sunulur. Hâkim, kararını kırksekiz saat içinde açıklar; aksi halde, bu idarî karar kendiliğinden yürürlükten kalkar.

2O2  KHK nedir? Nasıl çıkarılır? Nasıl değiştirilir? İptal edilirse hükmü ne olur?

Muhasebat Kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verme MADDE 91. – Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verebilir. Ancak sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci

bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasî haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez.

Yetki kanunu, çıkarılacak kanun hükmünde kararnamenin, amacını, kapsamını, ilkelerini, kullanma süresini ve süresi içinde birden fazla kararname çıkarılıp çıkarılamayacağını gösterir.

Bakanlar Kurulunun istifası, düşürülmesi veya yasama döneminin bitmesi, belli süre için verilmiş olan yetkinin sona ermesine sebep olmaz. Kanun hükmünde kararnamenin, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından süre bitiminden önce onaylanması sırasında, yetkinin son bulduğu veya süre bitimine kadar devam ettiği de belirtilir.

Sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde, Cumhurbaşkanının Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun kanun hükmünde kararname çıkarmasına ilişkin hükümler saklıdır.

Kanun hükmünde kararnameler, Resmî Gazetede yayımlandıkları gün yürürlüğe girerler. Ancak, kararnamede yürürlük tarihi olarak daha sonraki bir tarih de gösterilebilir.

Kararnameler, Resmî Gazetede yayımlandıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulur.

Yetki kanunları ve bunlara dayanan kanun hükmünde kararnameler, Türkiye Büyük Millet Meclisi komisyonları ve Genel Kurulunda öncelikle ve ivedikle görüşülür.

Yayımlandıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmayan kararnameler bu tarihte, Türkiye Büyük Millet Meclisince reddedilen kararnameler bu kararın Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte, yürürlükten kalkar. Değiştirilerek kabul edilen kararnamelerin değiştirilmiş hükümleri, bu değişikliklerin Resmî Gazetede yayımlandığı gün yürürlüğe girer.

  • TC Anayasasına göre hakları korunması ile ilgili hükümler hakkında bildiklerinizi anlatınız.

Gümkont Temel hak ve hürriyetlerin korunması

MADDE 40. – Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlâl edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir.

(Ek: 3.10.2001-4709/16 md.) Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.

Kişinin, resmî görevliler tarafından vâki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devl etin sorumlu olan ilgili görevliye rücu hakkı saklıdır.

  • TBMMnin hükümeti denetleme yolları. krediyurtlar teftiş

Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgi edinme ve denetim yolları

  1. Genel olarak

MADDE 98. – Türkiye Büyük Millet Meclisi , Meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve Meclis soruşturması yollarıyla denetleme yetkisini kullanır.

Bakanlar Kurulu adına, sözlü veya yazılı olarak cevaplandırılmak üzere Başbakan veya bakanlardan bilgi istemekten ibarettir.

Meclis araştırması, belli bir konuda bilgi edinilmek için yapılan incelemeden ibarettir.

Genel görüşme, toplumu ve Devlet faaliyetlerini ilgilendiren belli bir konunun, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda görüşülmesidir. Meclis araştırması ve genel görüşme ile ilgili önergelerin verilme şekli, içeriği ve kapsamı ile cevaplandırılma, görüşme ve araştırma yöntemleri Meclis İçtüzüğü ile düzenlenir.

  1. Gensoru

MADDE 99. – Gensoru önergesi, bir siyasî parti grubu adına veya en az yirmi milletvekilinin imzasıyla verilir.

Gensoru önergesi, verilişinden sonraki üç gün içinde bastırılarak üyelere dağıtılır; dağıtılmasından itibaren on gün içinde gündeme alınıp alınmayacağı görüşülür. Bu görüşmede, ancak önerge sahiplerinden biri, siyasî parti grupları adına birer milletvekili, Bakanlar Kurulu adına Başbakan veya bir bakan konuşabilir.

Gündeme alma kararıyla birlikte, gensorunun görüşülme günü de belli edilir; ancak, gensorunun görüşülmesi, gündeme alma kararının verildiği tarihten başlayarak iki gün geçmedikçe yapılamaz ve yedi günden sonraya bırakılamaz.

Gensoru görüşmeleri sırasında üyelerin veya grupların verecekleri gerekçeli güvensizlik önergeleri veya Bakanlar Kurulunun güven isteği, bir tam gün geçtikten sonra oylanır.

Bakanlar Kurulunun veya bir bakanın düşürülebilmesi, üye tamsayısının salt çoğunluğuyla olur; oylamada yalnız güvensizlik oyları sayılır.

Meclis çalışmalarının dengeli olarak yürütülmesi amacına ve yukarıdaki ilkelere uygun olmak kaydıyla gensoru ile ilgili diğer hususlar İçtüzükte belirlenir.

  1. Meclis soruşturması

MADDE 100. – (Değişik: 3.10.2001-4709/31 md.) Başbakan veya bakanlar hakkında, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az onda birinin vereceği önerge ile, soruşturma açılması istenebilir. Meclis, bu istemi en geç bir ay içinde görüşür ve gizli oyla karara bağlar. soruşturma açılmasına karar verilmesi halinde, Meclisteki siyasî partilerin, güçleri oranında komisyona verebilecekleri üye sayısının üç katı olarak gösterecekleri adaylar arasından her parti için ayrı ayrı ad çekme suretiyle kurulacak onbeş kişilik bir komisyon tarafından soruşturma yapılır. Komisyon, soruşturma sonucunu belirten raporunu iki ay içinde Meclise sunar. soruşturmanın bu sürede bitirilememesi halinde, komisyona iki aylık yeni ve kesin bir süre verilir. (Ek cümle: 3.10.2001-4709/31 md.) Bu süre içinde raporun Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına teslimi zorunludur.

(Değişik: 3.10.2001-4709/31 md.) Rapor Başkanlığa verildiği tarihten itibaren on gün içinde dağıtılır, dağıtımından itibaren on gün içinde görüşülür ve gerek görüldüğü takdirde ilgilinin Yüce Divana sevkine karar verilir. Yüce Divana sevk kararı ancak üye tamsayısının salt çoğunluğunun gizli oyuyla alınır.

Meclisteki siyasî parti gruplarında, Meclis soruşturması ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.

  • Türkiyedeki yargı kuruluşlarını ve görev alanlarını belirtniz. sigorta den.

TÜRK YARGI SİSTEMİ M.154-YARGITAY

Adliye mahkemeleri tarafından verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümleri son inceleme me rciidir. Kanunla gösterilen belli davaların ilk ve son derece mahkemesidir. Yargıtay üyeleri, birinci sınıfa ayrılmış adli hâkim ve savcılar arasından Hâkim ve Savcılar Yüksek Kurulunca seçilirler.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve vekili 5 aday arasından Cumhurbaşkanınca 4 yıl için seçilir.

M.155-DANIŞTAY

İdari mahkemelerce verilen ve kanunun başka bir idari yargı merciine bırakmadığı kararlara karşı son inceleme merciidir.

Danıştay davaları görmek Başbakan ve Bakanlar Kurulunca gönderilen kanun tasarıları, kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmeleri hakkında 2 ay içinde düşüncelerini bildirmekle ve tüzük tasarılarını incelemek, idari uyuşmazlıkları çözmekle görevlidir.

Danıştay üyeleri Cumhurbaşkanınca seçilir.

M.156-ASKERİ YARGITAY

Askeri mahkemelerce verilen kararlara karşı son inceleme merciidir.

3 aday gösterilir. Cumhurbaşkanı üyelerini seçer.

M.157-ASKERİ YÜKSEK İDARE MAHKEMESİ

Askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile asker kişileri ilgilendiren, askeri hizmete ilişkin idari işlem ve eylemden doğan uyuşmazlıkların ilk ve son derece mahkemesidir.

Askeri hakim sınıfından olmayan üyelerin görev süreleri 4 yılı geçemez.

Askerlik yükümlülüklerinden doğan uyuşmazlılarda ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz.

M.158-UYUŞMAZLIK MAHKEMESİ

Adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözer.

Diğer mahkemeler ile Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır.

Bu mahkemenin başkanlığı Anayasa mahkemesince seçilir.

M.159-HAKİM VE SAVCILAR YÜKSEK KURULU

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu mahkemelerin bağımsızlığı ve hâkimlik teminatı esaslarına göre kurulur ve görev yaparlar Kurulun Başkanı Adalet Bakanıdır.

Kurulun kararlarına karşı yargı yolu kapalıdır.

M.160-SAYIŞTAY

Genel ve katma bütçeli idarelerin bütün gelir ve giderleri ile mallarını TBMM adına denetler sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlar ve kanunlarla verilen inceleme ve denetleme işlemlerini yapmakla görevlidir.

Sayıştay’ın kesin hükümlerine karşı ilgililer yazılı bildirimden itibaren 15 gün içinde bir kereye mahsus olmak üzere karar düzeltme yoluna gidilebilir. Bu kararlara karşı idari yargı yoluna başvurulamaz.

Vergi ve benzeri mali yükümlülüklerde Danıştay ve Sayıştay uyuşamazsa, Danıştay’ın kararı esastır.

  • Bakanların görev ve yetkileri .milkont

Kanunla yerine getirmekle yükümlü oldukları hizmetleri yönetmelik, tebliğ, sirkü ve genelgelerle düzenlemek Cumhurbaşkanının tek başına yapabileceği işlemler dışında kalan işlmelere karşı işlem ilkesi uyarunca katılmak Devlet tüzel kişiliğini temsil etmek

Başkent teşkilat, taşra teşkilatı ve tüzel kişiliği olmayan bağlı ve ilgili kuruluşlarında çalışan tüm memurları üzerinde hiyerarşi gücünü kullanmak Kendi bakanlıklarının en yüksek ita amiri olarak bakanlık bütçesinden harcama yapmak

Kanunlar tarafından cevaz verilen durumlarda tüzel kişiliği olan bakanlık bağlı ve ilgili kuruluşları üstünde idari vesayet yetkisini kullanmak Bazı kamu görevlilerini doğrudan doğruya atamak veya atanması müşterek kararnameye tabi olan bazı kamu görevlileri için atama kararnamesi imzalamak

  • DDK hakında bildiklerinizi yazınız. Sayıştay

Devlet Denetleme Kurulu

MADDE 108. – İdarenin hukuka uygunluğunun, düzenli ve verimli şekilde yürütülmesinin ve geliştirilmesinin sağlanması amacıyla, Cumhurbaşkanlığına bağlı olarak kurulan Devlet Denetleme Kurulu, Cumhurbaşkanının isteği üzerine, tüm kamu kurum ve kuruluşlarında ve sermayesinin yarısından fazlasına bu kurum ve kuruluşların katıldığı her türlü kuruluşta, kamu kurumu niteliğinde olan meslek kuruluşlarında, her düzeydeki işçi ve işveren meslek kuruluşlarında, kamuya yararlı derneklerle vakıflarda, her türlü inceleme, araştırma ve denetlemeleri yapar.

Silahlı Kuvvetler ve yargı organları, Devlet Denetleme Kurulunun görev alanı dışındadır.

Devlet Denetleme Kurulunun üyeleri ve üyeleri içinden Başkanı, kanunda belirlenen nitelikteki kişiler arasından, Cumhurbaşkanınca atanır. Devlet Denetleme Kurulunun işleyişi, üyelerinin görev süresi ve diğer özlük işleri, kanunla düzenlenir.

  • Sayıştay görevleri nelerdir? sayıştay

Sayıştay

MADDE 160. – (Değişik: 29.10.2005-5428/2 md.) Sayıştay, merkezi yönetim bütçesi kapsamındaki kamu idareleri ile sosyal güvenlik kurumlarının bütün gelir ve giderleri ile mallarını Türkiye Büyük Millet Meclisi adına denetlemek ve sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak ve kanunlarla verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmakla görevlidir. Sayıştayın kesin hükümleri hakkında ilgililer yazılı bildirim tarihinden itibaren onbeş gün içinde bir kereye mahsus olmak üzere karar düzeltilmesi iste minde bulunabilirler. Bu kararlar dolayısıyla idarî yargı yoluna başvurulamaz.

Vergi, benzeri malî yükümlülükler ve ödevler hakkında Danıştay ile Sayıştay kararları arasındaki uyuşmazlıklarda Danıştay kararları esas alınır.

(Ek: 29.10.2005-5428/2 md.) Mahalli idarelerin hesap ve işlemlerinin denetimi ve kesin hükme bağlanması Sayıştay tarafından yapılır. Sayıştayın kuruluşu, işleyişi, denetim usulleri, mensuplarının nitelikleri, atanmaları, ödev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri ve diğer özlük işleri, Başkan ve üyelerinin teminatı kanunla düzenlenir.

  • Kanun tasarısı ve kanun teklifi nedir? sayıştay

Kanun teklif etmeye kimler yetkilidir? Kanun teklif etmeye Bakanlar Kurulu ve milletvekilleri yetkilidirler.

Kanun tasarısı nedir? Bakanlar Kurulunca sunulan tekliflere kanun tasarısı denir.

Kanun teklifi nedir? Bir ya da birden fazla milletvekilince imzalanarak sunulan tekliflere ise kanun teklifi denir.

İşlemler Hakkında Açıklamalar:

Tasarı ve teklifler gerekçeli ve imzalı olarak, TBMM Başkanlığına sunulur.

Kanun tasarı ve tekliflerinin TBMM’nde görüşülme esas ve usulleri İçtüzükte düzenlenmiştir.

TBMM Başkanlığına sunulan kanun tasarı ve teklifleri ile kanun hükmünde kararnameler Başkanlıkça ilgili esas ve tali komisyon lara havale edilir ve “Gelen Kağıtlar” listesinde yayımlanarak milletvekillerine duyurulur. Raporu Genel Kurul görüşmelerine esas olacak komisyona esas komisyon denir. Tali komisyonlar, işin kendilerini ilgilendiren yönü veya maddeleri üzerinde esas komisyona görüş bildiren komisyonlardır. Başkanlıkça, esas komisyona ve diğer komisyonlara havale birlikte yapılır.

Tasarı veya teklif üzerindeki görüşmelerini tamamlayan komisyon, konuyla ilgili hazırladığı raporunu, Genel Kurul gündemine alınmak üzere TBMM Başkanlığına sunar.

Sıra sayısı verilerek basılan komisyon raporu, aksine bir karar olmadıkça, 48 saat geçmeden Genel Kurul gündemine alınamaz ve görüşülemez. Kanun tasarı ve teklifleri; Genel Kurulda, aşağıda belirtilen usule göre görüşülür :

  • Tasarı veya teklifin tümü hakkında görüşme açılır.

-Tasarı veya teklifin tümünün görüşülmesinden sonra -cevap işlemi yapılır. Tasarı veya teklifin tümü üzerinde -cevap süresi yirmi, maddeler üzerinde on dakika ile sınırlıdır.

-Tasarı veya teklifin maddelerine geçilmesi oylanır.

-Maddeler tek tek görüşülür ve oylanır. Kanunlarda veya İçtüzükte aksine bir hüküm yoksa, kanun tasarısı veya teklifinde bir maddenin reddi, tümünün veya bir maddenin komisyona iadesi, bir maddenin değiştirilmesi, metne ek veya geçici madde eklenmesi hakkında, mille tvekilleri, esas komisyon veya Hükümet, değişiklik önergeleri verebilir. Bu esaslar dairesinde milletvekilleri tarafından Anayasaya aykırılık önergeleri dahil her madde için yedi önerge verilebilir. Her siyasi parti grubuna mensup milletvekillerinin birer önerge verme hakkı saklıdır. Ancak, bu hak ilgili siyasi parti grubuna mensup milletvekillerince kullanılmaması halinde, diğer siyasi parti grubuna mensup olanlarla bağımsız sayılan milletvekillerince kullanılabilir. Değişiklik önergeleri kanun tasarı veya tekliflerinin basılıp dağıtılmasından itibaren Başkanlığa verilebilir. Ancak, tasarı veya teklifin görüşülmesine başlandıktan sonra verilecek değişiklik önergelerinde en az beş milletvekilinin imzası bulunmadıkça önerge işleme konulmaz. Değişiklik önergeleri gerekçeli olarak verilir. Başkan, değişiklik önergesi hakkında komisyona ve gruplara derhal bilgi verir. Değişiklik önergeleri önce veriliş, sonra aykırılık sırasına göre okunur ve işleme konur. Başkan, önergeye katılıp katılmadığını komisyona ve Hükümete sorar. Komisyon ve Hükümet katılmama gerekçelerini kısaca açıklayabilirler. Hükümetin veya komisyonun katılmadığı önerge, sahibi tarafından beş dakikayı geçmemek üzere açıklanabilir. Önerge sahibine, gerekçesinin okunmasını istediği önerge hakkında söz v erilmez. Daha sonra önergeler işaret oyu ile ayrı ayrı oylanır. Komisyonun katılmadığı ve fakat                    Genel Kurulun  kabul  ettiği                                                                                                                                           önerge             ve       ilgili                                                                                                                                           maddeyi           komisyon

geri isteyebilir. Geri verilmesi kabul edildiği takdirde, komisyon önergeye göre                      yeni bir metin   hazırlar veya                                                                                                                                           kendi                metninin aynen                                                                                                                                           kabulünü

isteyebilir. Genel Kurulun kararı kesindir.

  • Tasarı veya teklifin tümü oylanır.

Anayasa değişiklikleri hariç, kanun tasarı ve tekliflerinin tümünün veya maddelerinin oylanması, açık oylamaya tâbi işlerden değilse, yirmi üyenin talebi halinde açık oyla, aksi takdirde işaretle yapılır.

Aksi, Danışma Kurulunun teklifiyle Genel Kurulca kararlaştırılmamışsa; kanun tasarı ve tekliflerinin tümü hakkında siyasî parti grupları, komisyon ve Hükümet adına yapılan konuşmalar yirmişer, üyeler tarafından yapılan konuşmalar onar dakikadır. Maddeler hakkında konuşma süreleri bunun yarısı kadardır.

Maddelerine geçilmesi veya tümü kabul edilmeyen kanun tasarı ve teklifleri, Genel Kurulca reddedilmiş                  olur.

Genel Kurulda kabul edilen tasarı veya teklifler kanunlaşmış sayılır.

TBMM’nce kabul edilen kanunlar, yürürlüğe girebilmesi ve uygulanabilmesi için, Resmî Gazetede yayımlanmak üzere Cumhurbaşkanına gönderilir. Cumhurbaşkanı, kanunları 15 gün içinde yayımlar.

Cumhurbaşkanı, yayımlanmasını kısmen veya tamamen uygun bulmadığı kanunları, bir daha görüşülmek üzere, bu hususta gösterdiği gerekçe ile birlikte 15 gün içinde TBMM’ne geri gönderir. Cumhurbaşkanınca kısmen uygun bulunmama durumunda, TBMM sadece uygun bulunmayan maddeleri görüşebilir.

TBMM, geri gönderilen kanunu aynen kabul ederse, kanun Cumhurbaşkanınca yayımlanır. Bu durumda, Cumhurbaşkanı Anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde doğrudan iptal davası açma hakkını kullanabilir.

Meclis, Cumhurbaşkanınca bir daha görüşülmek üzere geri gönderilen kanunda bir değişiklik yaparsa, Cumhurbaşkanı değiştirilen kanunu tekrar Meclise geri gönderme yetkisine sahiptir.

Bütçe Kanunları bu işlemin dışındadır. Cumhurbaşkanınca geri gönderilemez, yayımlanarak yürürlüğe girer.

  • 1982 Anayasasında belirtilen yüksek mahkemeler hangilleridir. Görev ve yetki alanlarını kısaca açıklayınız. sayıştay

Yüksek Mahkemeler

  1. Anayasa Mahkemesi: Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve TBMM içtüzüğünün Anayasa’ya şekil ve es as bakımlarından uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler. Ayrıca Yüce Divan sıfatıyla gerektiğinde Cumhurbaşkanını, Bakanlar Kurulu üyelerini ve Yüksek Yargı organları üyelerini yargılar. (Bkz. Anayasa Mahkemesi)
  2. Yargıtay: Adliye Mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adli yargı merciine bırakmadığı karar ve     hükümlerin                                                                                                                                                            son     inceleme                                                                                                                                                                merci idir.

Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar.

  1. Danıştay: İdari mahkemelerce verilen ve kanunun başka bir idari yargı merciine bırakmadığı karar ve     hükümlerin                                                                                                                                                            son     inceleme

Kanunda gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar. (Bkz. Danıştay)

  1. Askeri Yargıtay: Askeri Mahkemelerde verilen karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Ayrıca, asker kişilerin     kanunla gösterilen belli

davalarına ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar.

  1. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi: Askeri olmayan makamlarca tesis edilmiş olsa bile, asker kişileri ilgilendiren ve askeri hi zmete ilişkin idari işlem ve eylemlerden doğan uyuşmazlıkların yargı denetimini yapan ilk ve son derece mahkemesidir. Ancak askerlik yükümlülüğünden doğan uyuşmazlıklarda ilgilinin asker kişi olması şartı aranmaz.
  2. Uyuşmazlık Mahkemesi: Adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkilidir.
  3. Sayıştay: Genel ve katma bütçeli dairelerin bütün gelir ve giderleri ile mallarını TBMM adına denetlemek, sorumluların hesap ve işlemlerini kesin hükme bağlamak ve kanunla verilen inceleme, denetleme ve hükme bağlama işlerini yapmakla görevlidir. (Bkz. Danıştay Alm. Staatsrat (m), Fr. Conseil (m), d’Etat. İng. Council of state. İdari uyuşmazlıkları ve davaları görmek ve çözümlemek, Bakanlar Kurulunca gönderilen kanun tasarıları hakkında düşüncesini bildirmek, tüzük tasarılarını ve imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerini incelemek ve kanunla gösterilen diğer işleri ve kanunların başka idari yargı mercilerine bırakmadığı konularda ilk derece ve genel olarak üst derece idare mahkemesi.
  • Anayasa mahkemesine iptal davası açabilecek merciler hangileridir. Maliyeteftiş.

İptal davasıMADDE 150. – Kanunların, kanun hükmündeki kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün veya bunların belirli madde ve hükümlerinin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açabilme hakkı, Cumhurbaşkanına, iktidar ve anamuhalefet partisi Meclis grupları ile Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az beşte biri tutarındaki üyelere aittir. İktidarda birden fazla siyasî partinin bulunması halinde, iktidar partilerinin dava açma hakkını en fazla üye ye sahip olan parti kullanır.

  • TBMMnin oluşumunu ve seçimleri kısaca açıklayınız. Kaymakamlık

Türkiye Büyük Millet Meclisi

  1. KuruluşuMADDE 75. – (Değişik: 17.5.1987 – 3361/2 md; 23.7.1995 – 4121/8 md.) Türkiye Büyük Millet Meclisi genel oyla seçilen beşyüzelli milletvekilinden oluşur.
  2. Milletvekili seçilme yeterliliği

MADDE 76. – (Değişik : 13.10.2006 – 5551/1 md.) Yirmibeş yaşını dolduran her Türk milletvekili seçilebilir.

(Değişik : 27.12.2002 – 4777/1 md.) En az ilkokul mezunu olmayanlar, kısıtlılar, yükümlü olduğu askerlik hizmetini yapmamış olanlar, kamu hizmetinden yasaklılar, taksirli suçlar hariç toplam bir yıl veya daha fazla hapis ile ağır hapis cezasına hüküm giymiş olanlar; zimmet, ihtilâs, irtikâp, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlarla, kaçakçılık, resmî ihale ve alım satımlara fesat karıştırma, Devlet sırlarını açığa vurma, terör eylemlerine katılma ve bu gibi eylemleri tahrik ve teşvik suçlarından biriyle hüküm giymiş olanlar, affa uğramış olsalar bile milletvekili seçilemezler.

Hâkimler ve savcılar, yüksek yargı organları mensupları, yükseköğretim kurumlarındaki öğretim elemanları, Yükseköğretim Kurulu üyeleri, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri ve Silahlı Kuvvetler mensupları, görevlerinden çekilmedikçe, aday olamazlar ve milletvekili seçilemezler.

  1. Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçim dönemi

MADDE 77. – (Değişik: 31.5.2007-5678/1md)Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçimleri dört yılda bir yapılır.

Meclis, bu süre dolmadan seçimin yenilenmesine karar verebileceği gibi, Anayasada belirtilen şartlar altında Cumhurbaşkanınca verilecek karara göre de seçimler yenilenir. Süresi biten milletvekili yeniden seçilebilir.

Yenilenmesine karar verilen Meclisin yetkileri, yeni Meclisin seçilmesine kadar sürer.

  1. Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin geriye bırakılması ve ara seçimleri

MADDE 78. – Savaş sebebiyle yeni seçimlerin yapılmasına                       imkân görülmezse, Türkiye            Büyük Millet                                                                                                              Meclisi,                                   seçimlerin bir       yıl                                                                                                              geriye

bırakılmasına karar verebilir.

Geri bırakma sebebi ortadan kalkmamışsa, erteleme kararındaki usule göre bu işlem tekrarlanabilir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde boşalma olması halinde, ara seçime gidilir. Ara seçim, her seçim döneminde bir defa yapılır ve genel seçimden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemez. Ancak, boşalan üyeliklerin sayısı, üye tamsayısının yüzde beşini bulduğu ha llerde, ara seçimlerinin üç ay içinde yapılmasına karar verilir.

Genel seçimlere bir yıl kala, ara seçimi yapılamaz.

(Ek : 27.12.2002 – 4777/2 md.) Yukarıda yazılı hallerden ayrı olarak,                  bir ilin veya seçim çevresinin,         Türkiye                                                                                                                        Büyük Millet        Meclisinde         üyesinin

kalmaması halinde, boşalmayı takip eden doksan günden sonraki ilk Pazar günü ara seçim yapılır. Bu fıkra gereği yapılacak seçimlerde Anayasanın 127 nci maddesinin üçüncü fıkrası hükmü uygulanmaz.

  1. Seçimlerin genel yönetim ve denetimi

MADDE 79. – Seçimler, yargı organlarının genel yönetim ve denetimi altında yapılır.

(Değişik: 31.5.2007-5678/2md )Seçimlerin başlamasından bitimine kadar, seçimin düzen içinde yönetimi ve dürüstlüğü ile ilgili bütün işlemleri yapma ve yaptırma, seçim süresince ve seçimden sonra seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları, şikâyet ve itirazları ince leme ve kesin karara bağlama ve Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçim tutanaklarını ve Cumhurbaşkanlığı seçimi tutanaklarını kabul etme görevi Yüksek Seçim Kurulunundur. Yüksek Seçim Kurulunun kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz.

Yüksek Seçim Kurulunun ve diğer seçim kurullarının görev ve yetkileri kanunla düzenlenir.

Yüksek Seçim Kurulu yedi asıl ve dört yedek üyeden oluşur. Üyelerin altısı Yargıtay, beşi Danıştay Genel Kurullarınca kendi üyeleri arasından üye tamsayılarının salt çoğunluğunun gizli oyu ile seçilir. Bu üyeler, salt çoğunluk ve gizli oyla aralarından bir başkan ve bir başkanvekili seçerler.

Yüksek Seçim Kuruluna Yargıtay ve Danıştaydan seçilmiş üyeler arasından ad çekme ile ikişer yedek üye ayrılır. Yüksek Seçim Kurulu Başkanı ve Başkanvekili ad çekmeye girmezler.

(Değişik: 31.5.2007-5678/2md )Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların halkoyuna sunulması, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi işlemlerinin genel yönetim ve denetimi de milletvekili seçimlerinde uygulanan hükümlere göre olur.

  • 1982 anayasasına göre cumhurbaşkanının tbmm tarafından kabul edilen kanunlar üzerindeki yetkilerini tartışınız. kaymakamlık_______________________________________________________
  1. Kanunların Cumhurbaşkanınca yayımlanması

MADDE 89. – Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul edilen kanunları onbeş gün içinde yayımlar.

(Değişik: 3.10.2001-4709/29 md.) Yayımlanmasını kısmen veya tamamen uygun bulmadığı kanunları, bir daha görüşülmek üzere, bu hususta gösterdiği gerekçe ile birlikte aynı süre içinde, Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderir. Cumhurbaşkanınca kısmen uygun bulunmama durumunda, Türkiye Büyük Millet Meclisi sadece uygun bulunmayan maddeleri görüşebilir. Bütçe kanunları bu hükme tâbi değildir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi, geri gönderilen kanunu aynen kabul ederse, kanun Cumhurbaşkanınca yayımlanır; Meclis, geri gönderilen kanunda yeni bir değişiklik yaparsa, Cumhurbaşkanı değiştirilen kanunu tekrar Meclise geri gönderebilir.

Anayasa değişikliklerine ilişkin hükümler saklıdır.

İptal davasıMADDE 150. – Kanunların, kanun hükmündeki kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün veya bunların belirli madde ve hükümlerinin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açabilme hakkı, Cumhurbaşkanına, iktidar ve anamuhalefet partisi Meclis grupları ile Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az beşte biri tutarındaki üyelere aittir. İktidarda birden fazla siyasî partinin bulunması halinde, iktidar partilerinin dava açma hakkını en fazla üye ye sahip olan parti kullanır.

  1. Dava açma süresi

MADDE 151. – Anayasa Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açma hakkı, iptali istenen kanun, kanun hükmünde kararname veya İçtüzüğün Resmî Gazetede yayımlanmasından başlayarak altmış gün sonra düşer.

Anayasanın değiştirilmesi, seçimlere ve halkoylamasına katılma

MADDE 175. – (Değişik: 17.5.1987 – 3361/3 md.) Anayasanın değiştirilmesi Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte biri tarafından yazıyla teklif edilebilir. Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki teklifler Genel Kurulda iki defa görüşülür. Değiştirme teklifinin kabulü Meclisin üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun gizli oyuyla mümkündür.

Anayasanın değiştirilmesi hakkındaki tekliflerin görüşülmesi ve kabulü, bu maddedeki kayıtlar dışında, kanunların görüşülmesi ve kabulü hakkındaki hükümlere tâbidir.

Cumhurbaşkanı Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunları, bir daha görüşülmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderebilir. Meclis, geri gönderilen Kanunu, üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile aynen kabul ederse Cumhurbaşkanı bu Kanunu halkoyuna sunabilir.

Meclisce üye tamsayısının beşte üçü ile veya üçte ikisinden az oyla kabul edilen Anayasa değişikliği hakkındaki Kanun, Cumhurbaşkanı tarafından Meclise iade edilmediği takdirde halkoyuna sunulmak üzere Resmî Gazetede yayımlanır.

Doğrudan veya Cumhurbaşkanının iadesi üzerine, Meclis üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile kabul edilen Anayasa değişikliğine ilişkin kanun veya gerekli görülen maddeleri Cumhurbaşkanı tarafından halkoyuna sunulabilir. Halkoylamasına sunulmayan Anayasa değişikliğine ilişkin Kanun veya ilgili maddeler Resmî Gazetede yayımlanır.

Halkoyuna sunulan Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların yürürlüğe girmesi için, halkoylamasında kullanılan geçerli oyların yarısından çoğunun kabul oyu olması gerekir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunların kabulü sırasında, bu Kanunun halkoylamasına sunulması halinde, Anayasanın değiştirilen hükümlerinden, hangilerinin birlikte hangilerinin ayrı ayrı oylanacağını da karara bağlar.

Halkoylamasına, milletvekili genel ve ara seçimlerine ve mahallî genel seçimlere iştiraki temin için, kanunla para cezası dahil gerekli her türlü tedbir alınır.

  • 1982 anayasasına göre olağanüstü yönetim usulleri hakkında bilgi veriniz. kaymakamlık

Olağanüstü yönetim usulleri

  1. Olağanüstü haller
  2. Tabiî afet ve ağır ekonomik bunalım sebebiyle olağanüstü hal ilânı

MADDE 119. – Tabiî afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakan lar Kurulu, yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebilir.

  1. Şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması sebepleriyle olağanüstü hal ilânı

MADDE 120. – Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddî belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Millî Güvenlik Kurulunun da görüşünü aldıktan sonra yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde, süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebilir.

  1. Olağanüstü hallerle ilgili düzenleme

MADDE 121. – Anayasanın 119 ve 120 nci maddeleri uyarınca olağanüstü hal ilânına karar verilmesi durumunda, bu karar Resmî Gazetede yayımlanır ve hemen Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur. Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde ise derhal toplantı ya çağırılır. Meclis, olağanüstü hal süresini değiştirebilir, Bakanlar Kurulunun istemi üzerine, her defasında dört ayı geçmemek üzere, süreyi uzatabilir veya olağanüstü hali kaldırabilir.

119 uncu madde uyarınca ilân edilen olağanüstü hallerde vatandaşlar için getirilecek para, mal ve çalışma yükümlülükleri ile olağanüstü hallerin her türü için ayrı ayrı geçerli olmak üzere, Anayasanın 15 inci maddesindeki ilkeler doğrultusunda temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı, halin gerektirdiği tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağı, kamu hizmeti görevlilerine ne gibi yetkiler verileceği, görevlilerin durumlarında ne gibi değişiklikler yapılacağı ve olağanüstü yönetim usulleri, Olağanüstü Hal Kanununda düzenleni r.

Olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda, kanun hükmünde kararnameler çıkarabilir. Bu kararnameler, Resmî Gazetede yayımlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur; bunların Meclisce onaylanmasına ilişkin süre ve usul, İçtüzükte belirlenir.

  1. Sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali

MADDE 122. – Anayasanın tanıdığı hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelen ve olağanüstü hal ilânını gerektiren hallerden daha vahim şiddet hareketlerinin yaygınlaşması veya savaş hali, savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi, ayaklanma olması veya vatan veya Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışmanın veya ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten veya dıştan tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yaygınlaşması sebepleriyle, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Millî Güvenlik Kurulunun da görüşünü aldıktan sonra, süresi altı ayı aşmamak üzere yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde sıkıyönetim ilân edebilir. Bu karar, derhal Resmî Gazetede yayımlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur. Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantı halinde değilse hemen toplantıya çağırılır. Türkiye Büyük Millet Meclisi gerekli gördüğü takdirde sıkıyönetim süresini kısaltabilir, uzatabilir veya sıkıyönetimi kaldırabilir.

Sıkıyönetim süresinde, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu sıkıyönetim halinin gerekli kıldığı konularda kanun hükmünde kararname çıkarabilir.

Bu kararnameler Resmî Gazetede yayımlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur. Bunların Meclisce onaylanmasına ilişkin süre ve usul İçtüzükte belirlenir.

Sıkıyönetimin her defasında dört ayı aşmamak üzere uzatılması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararına bağlıdır. Savaş hallerinde bu dört aylık süre aranmaz.

Sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hallerinde hangi hükümlerin uygulanacağı ve işlemlerin nasıl yürütüleceği, idare ile olan ilişkileri, hürriyetlerin nasıl kısıtlanacağı veya durdurulacağı ve savaş veya savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi halinde vatandaşlar için getirilecek yükümlülükler kanunla düzenlenir.

Sıkıyönetim komutanları Genelkurmay Başkanlığına bağlı olarak görev yaparlar

  • Devletin temel amaç ve görevleri nelerdir. Kısaca açıklayınız. kaymakamlık

Devletin Temel Amaç Ve Görevleri

Devlet her şeyden önce, topluma hizmet etmek ve onun nlarını çözmek için oluşturulan bir hizmet kurumudur.Bir amaç değil, hizmet aracı olan devlet, insanın insanca yaşama hak ve hürriyetini sağlamak, bütün bireysel ve toplumsal ilişkilerin adalet ilkesine göre düzenlenmesini gerçekleştirmek için vardır. Ayrıca devlet, yeryüzünde adalet ve esenliğin sağlanmasına katkıda bulunmaya çalışmaktadır.

Devletin temel amacı, bir sosyal düzen içinde toplumun genel ve müşterek menfaatlerini sağlamak ve ülkede hak, adalet, ahlak ve kamu düzenini korumaktır. Bu amaçla devletin toplumsal ilişkiler sisteminin işleyişine devamlılık ve güven kazandıracak bir hukuk sistemi ve sağlıklı işleyen bir yargı düzeni kurması, halka iyilik, lütuf ve ihsan sağlaması söz konusudur. Kısaca devlet, halka kamu hizmeti sunmak için vardır. Kamu hizmeti, devletin vatandaşlarının genel, ortak, temel ve insani ihtiyaçlarını karşılamak için kamu kaynaklarını kullanarak verdiği hizmetlerdir.

Devletin görevleri, devletin niteliğine, idare şekline ve uyguladığı ekonomik politikalara göre değişmekle birlikte her devlet, güvenliği sağlamak, halkın günlük ihtiyaçlarını karşılamak ve insanların bir arada yaşamları için gerekli olan asgari şartları sağlamak zorundadır.

Çağdaş devletler, sosyal devlet anlayışının bir gereği olarak ekonomik ve sosyal hayatı yönlendirmekte, kalkınmayı plana dayandırmakta, kişilere isteme hakları vererek toplumsal dengeyi sağlamaktadır. Ayrıca çalışanların adil ücret almasını sağlarken herkesten kazancına göre vergi alır. Gelir dağılımında adaleti sağlar ve herkesi sosyal güvenliğin şemsiyesi altına alır

Anayasanın 5. maddesine göre ülkemizde devletin temel amaç ve görevleri,”Türk Milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyet ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.”

Anlaşıldığı üzere devletin en büyük vazifesi ulusal düzeyde düzen ve adaleti sağlarken, uluslararası düzeyde ise bağımsızlığı ve egemenliği sağlamaktır.

  • Suç ve cezalara ilişkin anayasal ilkeleri açıklayınız. kaymakamlık

Suç ve cezalara ilişkin esaslar

MADDE 38. – Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Suç ve ceza zamanaşımı ile ceza mahkûmiyetinin sonuçları konusunda da yukarıdaki fıkra uygulanır.

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz.

(Ek: 3.10.2001-4709/15 md.) Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

(Ek: 3.10.2001-4709/15 md.) Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz.

(Mülga: 7.5.2004-5170/5 md.)

(Değişik: 7.5.2004-5170/5 md.)Ölüm cezası ve genel müsadere cezası verilemez.

İdare, kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayamaz. Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni bakımından bu hükme kanunla istisnalar getirilebilir.

(Değişik: 7.5.2004-5170/5 md.)Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez.

Suçta ve cezada kanunîlik ilkesi

MADDE 2. – (1) Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz.

  • İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz.
  • Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde gensoruiş yorumlanamaz.
  • Kanun önünde eşitlik ilkesini açıklayınız. kaymakamlık

Esitlik ilkesi, 1982 Anayasasinin 10’uncu maddesinde su sekilde ifadesini bulmustur: “Herkes, dil, irk, renk, cinsiyet, siyasi düsünce, felsefi inanç, din, mezhep, ve benzeri sebeplerle ayirim gözetilmeksizin kanun önünde esittir. Hiçbir kisiye, aileye, zümreye veya si nifa imtiyaz taninamaz. Devlet organlari ve idare makamlari bütün islemlerinde kanun önünde esitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadirlar.” Kanun önünde esitlik ilkesinin hukuki mahiyeti tartismalidir. Bu ilkenin hukuk devleti kavrami içinde mevcut oldugu düsünüleb ilecegi gibi, bir temel hak yada devlet yönetimine egemen bagimsiz bir temel ilke olarak ta degerlendirilmesi mümkündür. Esitlik ilkesinin, bu ilkeden yararlananlar açisindan bir temel hak, yani esit islem görmeyi yada ayrim gözetilmemesini isteme hakkini dogurdugu kuskusuzdu r. Ancak esitlik, ayni zamanda, muhataplari yani devlet organlari ve idare makamlari açisindan da anayasal bir buyruk, devlet yönetimine egemen teme l bir ilkedir. 1961 Anayasasinin esitlik ilkesine “temel haklar ve ödevler” kisminda (m.12) yer vermis olmasina karsilik, 1982 Anayasasinin bu

ilkeyi “genel esaslar” kisminda düzenlemis olmasi da, esitligin temel bir devlet yönetimi ilkesi olarak düsünülmesi gerektigi görüsüne güç katmaktadir.

Esitlik ilkesinin, devlet organlarina hitap eden bir anayasa olmasi yönüyle, hem kanunun uygulayicilarini (idare makamlari) hem kanun koyucuyu (yasama organi) muhatap aldigi kuskusuzdur. Anayasa Mahkemesinin, kanun koyucunun takdir yetkisini esitlik ölçü normu açisindan ne ölçüde denetleyebilecegi nuna gelince, burada ilkin 10’uncu maddenin birinci fikrasinda yer alan özgül ayrim yasaklari ile genel anlamdaki kanun önünde esitlik ilkesi arasinda ayrim yapilmasi gerekir. 10’uncu maddede ifade edilen özellikler (dil, irk, renk, cinsiyet, siyasi düsünce, felsefi inanç, din ve mezhep) bakimindan ayrim yapan bir kanunun Anayasaya aykiri olacagi açiktir. 1982 Anayasasi, 1961 Anayasasinin aksine, maddede sayilan özgül ayrim yasaklarina “… ve benzeri sebeplerle” kelimelerini eklemek suretiyle, Anayasa Mahkemesinin bu alandaki takdir yetkisini gensoruisletmistir.

Genel anlamda esitlik ilkesi ise, sekli hukuki esitlik ve maddi hukuki esitlik olarak iki anlamda yorumlanabilir. Sekli hukuki esitlikten kastedilen kanunlarin genel ve soyut nitelik tasimasi, yani kapsadigi herkese esit olarak uygulanmasidir. Anayasanin 10’uncu maddesinin, hiçbir kisiye, aileye, zümreye veya sinifa “imtiyaz” taninamayacagi yolundaki ikinci fikrasi da bu anlamda esitligi hedef görünmektedir. Ancak süphesiz ki, esitlik ilkesinin anlamini sekli hukuki esitlikle sinirlandirmak mümkün degildir. Maddi hukuki esitlik, sekli esitligin ötesinde, ayni durumda bulunanlar için haklarda ve ödevlerde, yararlarda ve yükümlülüklerde, yetkilerde ve sorumluluklarda, firsatlarda ve hizmetlerde esit davranma zorunlulugunu içermektedir. Bu anlamda esitlik ilkesinin ihlal edilmis olup olmadiginin anlasilabilmesi için anayasaya uygunluk denetiminde sadece kanunlarin genel ve soyut nitelik tasyip tasimadiklarinin degil, onlarin içeriklerinin de arastirilmasi gerekir.

Öte yandan bir kanunun her zaman herkes için ayni hükümler tasimasi mümkün degildir. Kanun yapma hemen daima kisilerin ve durumlarin bazi özellikler yönünden benzerlikleri veya farkliliklarina dayanan siniflandirmalari içerir. Su halde kanunlarin maddi hukuk i esitlik normu açisindan denetlenmelerinde n, hangi siniflandirma veya farklilastirma türlerini esitlik ilkesine aykiri düsecegidir. Anayasa mahkemesine göre kanun önünde esitlik ilkesi, “herkesin her yönden ayni hükümlere bagli olmasi gerektigi anlamina gelmez. Bu ilke ile güdülen amaç, benzer kosullar içinde olan özdes nitelikte bulunan durumlari yasalarca ayni isleme uyruk tutulmasini saglamaktir.” Ayni yönde baska bir kararda da söyle denilmistir. “Anayasada öngörülen esitlik. herkesin ayni hak ve yükümlülüklere sahip olmasi anlaminda degildir. Esitlik her yönüyle ayni hukuki durumda olanlar arasinda söz konusudur.” Hukuk felsefesine girmis bir deyimle “esitlerin esitligi” anlamindadir.

Farkli durumda olanlara, yani esit olmayanlara, farkli kurallar uygulanmasi, yani “esit olmayanlarin esitligi esitlik ilkesine aykirilik olusturmaz.” Türk Anayasa Mahkemesi, kanunlardaki siniflandirmalarin esitlik ilkesine aykiri olup olmadigini denetlerken, genellikle “hakli neden” kriterine dayanmaktadir. Mesela, kanun önünde esitlik ilkesi, “tüm yurttaslarin mutlaka her yönden, her zaman ayni kurallara bagli tutulmalari zorunlulugunu içermez. Bir takim yurttaslarin baska kurallara bagli tutulmalari hakli bir nedene dayanmakta ise böyle bir dur umda kanun önünde esitlik ilkesine ters düsüldügünden söz edilemez.” Ayni yönde baska bir kararda da söyle denilmistir. “Anayasanin 10’uncu maddesinde öngörülen esitlik, mutlak anlamda bir esitlik olmayip, ortada hakli nedenlerin bulunmasi halinde, farkli uygulamalara imkan veren bir ilkedir.” Anayasa mahkemesine göre kamu yarari ve hakli nedenin, “anlasilabilir”, “amaçla ilgili”, “makul ve adil” olmasi gerekir. “Getirilen düzenl eme herhangi bir biçimde birbirini zamanlayan, birbirini, dogrulayan ve birbirini güçlendiren bu üç ölçütten birine uymuyorsa esi tlik ilkesine aykiri bir yön vardir denilebilir.”

Anayasa Mahkemesi çesitli kararlarinda, hakli neden kavramini somutlastirici ölçütler olarak, “gereklilik”, “zorunluluk”, “isin özelliklerine ve gereklerine uygunluk”, “dengeli ve makul görülebilecek ölçütler”, “adaletli ve esit ölçütler” gibi degisik ifadeler de kullanmistir. Süphesiz, hakli neden kavraminin genel bir tanimini vermek mümkün degildir; kanundaki siniflandirmanin hakli bir nedene dayanip dayanmadigi ancak o kanunun somut içerigi göz önüne alinarak belirlenebilir.

KAYNAK Anayasa Mahkemesi Kararlari Dergisi

  • Hukuk devleti ilkesinin gereklerini sayınız ve açıklayınız. kaymakamlık
  1. HUKUK DEVLETİNİ ÖNGÖREN ANAYASAL İLKELER :1[5]
  2. a) a) a) Temel Hak ve Özgürlüklerin Güvene Altına Alınması :

Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınabilmesi için şu üç koşulun gerçekleşmesi gerekir:

  • – – Temel hak ve özgürlüklerin Anayasa ile korunması,
  • – – Temel hak ve özgürlükleri sınırlayıp,kısıtlayacak kanunların genel ,soyut ve objektif olmaları,
  • – – Temel hak ve özgürlüklerin Anayasanın öngördüğü yargı güvencesine bağlanması.
  1. b) b) b) Kanuni İdare :

“Kanunilik ilkesi” kısaca idarenin kanuna bağlılığını,idare edilenlerle ilişkilerinde kanunun egemen olmasını ifade eder. Bu ilke gereğince,kamu yönetimini oluşturan kuruluşların,bunlara ilişkin görev ve yetkilerinin yasal dayanağının bulunması şarttır. Ayrıca,yürütme organının genel ve asli düzenleme yetkisi de yoktur ve görevini yasamanın koyduğu sınırlar içinde yerine getirir.

  1. c) c) c) Kuvvetler Ayrılığı :

Yasama,Yürütme ve Yargı organları arasındaki ayrım,Devlet fonksiyonlarının Devlet adına bir takım organlar tarafından yapılmasını amaçlar. Bu ayrım çerçevesinde,demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez temel şartlarından birisini teşkil eden Devlet kudretinin sınırlanmasını ve kamu hürriyetlerinin etkili olarak korunmasını sağlamak için,mahkemelerin,özellikle yürütme organı karşısında bağımsızlığının sağlanması gerekir. Kuvvetler ayrılığı ilkesinin bugün için bütün önem ve ağırlığı bu noktada toplanmaktadır.2[6]

  1. d) d) d) Kanunların Anayasaya Uygunluğunun Yargısal Denetimi :

Kişi haklarının,milli iradeden doğan yasama organına karşıda korunmasının gerekebileceği, tarihsel bakımdan daha sonra çıkan ve benimsenen bir düşüncedir. Dolayısıyla kanunların Anayasaya uygun olması ve uygunluğunun yargı yoluyla denetiminde Hukuk Devleti ilkesinin gereklerinden olmuştur. Parlamentolardaki geçici çoğunlukların, çıkardıkları kanunlarla, Anayasaya aykırı kurallar koyarak,kanun yolu ile de baskı yöntemleri kurabilmeleri mümkündür.3[7]

Anayasamızın 146ncı maddesi kanunların,kanun hükmünde kararnamelerin ve TBMM içtüzüğünün,Anayasa şekil ve esas bakımından uygunluğunu denetlemek üzere “Anayasa Mahkemesi”ni kurmuştur.

  1. e) e) e) Kanunsuz Suç ve Ceza Olmaması :

Kişinin yasak eylemleri ve bunların cezalarını önceden bilmesi gerekir. Bu ilke Hukuk Devletinin ve kişinin temel hak ve özgürlüklerinin güvencesidir. Anayasamızın 98 nci ve T.C.K.’nın 1nci maddesinde düzenlenmiştir.

  1. f) f) f) Devletin Mali sorumluluğu :

Devletin idari faaliyetleri sonucunda birtakım kişilerin haklarının zarara uğraması olasıdır. Hukuk Devleti anlayışı,devletin verdiği haksız zararlardan sorumlu tutulmasını gerektirir. Anayasamızın 125 ve 40 ncı maddeleri bu husus ile ilgilidir.

  1. g) g) g) İdarenin Yargısal Denetimi :

Yürütmenin hukuka bağlılığı ve yürütme işlemlerinin yargı denetimi altında olması Hukuk Devleti ilkesinin temelidir.

Yürütme organı,teknik bir takım işlemleri yerine getirirken,kendi sorumluluğunu ileri sürerek,halkın gerçek istemine aykırı işlemlerde bulunabilir.4[8]İdarenin artan görev ve yetkilerini kötüye kullanmalarını,keyfiliğe kaçarak kişilerin temel hak ve özgürlüklerini zedeleme lerini önlemek için bir takım yaptırımlara ihtiyaç duyulmuştur. Bundan dolayıdır ki;Devletin hukuki tasarruflarını sınırlayacak üstün hukuk kurallarının varlığını kabul etmek gerektiği gibi,tasarrufların bu üstün kurallara aykırı olduğu                                                                                                                              zaman        bu aykırılığın doğru olup olmadığını yargısal usullerle

tespit edecek ve sonuçta hukuk kurallarına aykırı durumu ortadan kaldıracak bir                     yargı     örgütüne ve yargısal denetime ihtiyaç vardır. 5[9]Bu

nedenle Hukuk Devletinde,hukukun en büyük güvencesi yargısal denetim yolu ile yasama,yürütme etkinlikleri ile düzen içindeki tüm ilişkilerin hukuka uygunluğunu gerçekleştiren yargı örgütü ve onun başında bulunan yüksek mahkemeler olmaktadır.6[10]Görüldüğü gibi asıl amaç yönetilenleri idareye karşı korumaktır.

İdarenin yargısal denetimi genellikle şu konuları içerir:

a- a- a- a- İdarenin Bütün Eylem ve İşlemlerinin Yargı Denetimine Açık Olması :                      Anayasanın 125/1     nci maddesinde konu ile ilgili düzenleme

vardır.

b- b- b- b- Mahkemelerin Bağımsızlığı :Anayasanın 138 nci maddesinde düzenleme mevcuttur c- c- c- c- Hakimlik ve Savcılık Teminatı :Anayasanın 139 ncu maddesinde düzenlenmiştir

  • 1982 anayasasına göre cumhurbaşkanının seçimleri yenileme usullerini açıklayınız. kaymakamlık

Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin Cumhurbaşkanınca yenilenmesi

MADDE 116. – Bakanlar Kurulunun, 110 uncu maddede belirtilen güvenoyunu alamaması ve 99 uncu veya 111 inci maddeler uyarınca güvensizlik oyuyla düşürülmesi hallerinde; kırkbeş gün içinde yeni Bakanlar Kurulu kurulamadığı veya kurulduğu halde güvenoyu alamadığı takdirde Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına danışarak, seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.

Başbakanın güvensizlik oyu ile düşürülmeden istifa etmesi üzerine kırkbeş gün içinde veya yeni seçilen Türkiye Büyük Millet Meclisinde Başkanlık Divanı seçiminden sonra yine kırkbeş gün içinde Bakanlar Kurulunun kurulamaması hallerinde de Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına danışarak seçimlerin yenilenmesine karar verebilir.

Yenilenme kararı Resmî Gazetede yayımlanır ve seçime gidilir

  • Geçici bakanlar kurulunun oluşumunu anlatınız. kaymakamlık

Geçici Bakanlar Kurulu

Seçimlerde geçici Bakanlar Kuruluna gidilmesinin nedeni, seçimlerin dürüst ve her türlü şaibeden uzak geçmesini sağlamaya yöneliktir[54]. Anayasanın 114’üncü maddesine göre, geçici Bakanlar Kurulu iki değişik durumda oluşturulur:

  1. Birinci durum, Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin seçim döneminin sonunda (beş yıl) yenilenmesi (Anayasa, m.77/1) veya seçimlerin yenilenmesine Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından karar verilmesi (erken seçim) (m.77/2) durumlarında genel seçimlere gidilmesidir. Bu durumda, Adalet, İçişleri ve Ulaştırma Bakanları çekilir. Seçimin başlangıç tarihinden üç gün önce, seçim dönemi bitmeden seç imin yenilenmesine karar verilmesi halinde ise, bu karardan başlayarak beş gün içinde, bu bakanlıklara Türkiye Büyük Millet Meclisi içinden veya dışarıdan bağımsızlar Başbakanca atanır (m.114/1).
  2. İkinci durum ise, Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin Anayasanın 116’ncı maddesi uyarınca Cumhurbaşkanı tarafından yenilenmesine karar verilmesidir. Bu durumda, Bakanlar Kurulu çekilir ve Cumhurbaşkanı geçici Bakanlar Kurulunu kurmak üzere bir Başbakan atar (m.114/2). Geçici Bakanlar Kuruluna, Adalet, İçişleri ve Ulaştırma Bakanları Türkiye Büyük Millet Meclisindeki veya Meclis dışındaki bağımsızlardan olmak üzere, siyasî parti gruplarından, oranlarına göre üye alınır. Siyasî parti gruplarından alınacak üye sayısını Türkiye Büyük Millet Meclis Başkanı tespit ederek Başbakana bildirir. Teklif edilen bakanlığı kabul etmeyen veya sonradan çekilen partililer yerine, Türkiye Büyük Millet Meclisi içinden veya dışarıdan bağımsızlar atanır. Geçici Bakanlar Kurulu, yenilenme kararının Resmî Gazete’de ilanından itibaren beş gün içinde kurulur. Geçici Bakanlar Kurulu için güvenoyuna başvurulamaz. Geçici Bakanlar Kurulu seçim süresince ve yeni Meclis toplanıncaya kadar vazife görür (m.114). Anayasa her ne kadar “yeni Meclis toplanıncaya kadar vazife görür” diyorsa da Ergun Özbudun’un belirttiği gibi, bunun “yeni Bakanlar Kurulu kuruluncaya kadar” şeklinde anlamak uygun olur[55].

Görüldüğü gibi, normal beş yıllık sürenin dolmasıyla yeni seçimlere gidiliyorsa veya bu süre dolmadan erken seçimlere Meclis kararıyla gidiliyorsa mevcut Bakanlar Kurulunda sadece üç bakanlık değişmektedir. Başbakan değişmediğine göre, burada yeni bir Bakanlar Kurulu yoktur. Buna karşılık, Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhurbaşkanı tarafından feshedilmiş ise, tamamen yeni Bakanlar Kurulu kurulmaktadır. Yeni Başbakan atandığına göre bu yeni bir Bakanlar Kuruludur. Bunun amacı, seçimlerin tam bir tarafsızlık ortamında yapılmasını sağlamaktır[56].

  • Anayasa mahkemesinin kararlarının özelliklerini belirtiniz ve ceza hukukunun temel ilkeleri ile karşılaştırınız.

Anayasa Mahkemesinin kararları

MADDE 153. – Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir. İptal kararları gerekçesi yazılmadan açıklanamaz.

Anayasa Mahkemesi bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin tamamını veya bir hükmünü iptal ederken, kanun koyucu gibi hareketle, yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemez.

Kanun, kanun hükmünde kararname veya Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğü ya da bunların hükümleri, iptal kararlarının Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkar. Gereken hallerde Anayasa Mahkemesi iptal hükmünün yürürlüğe gireceği tarihi ayrıca kararlaştırabilir. Bu tarih, kararın Resmî Gazetede yayımlandığı günden başlayarak bir yılı geçemez.

İptal kararının yürürlüğe girişinin ertelendiği durumlarda, Türkiye Büyük Millet Meclisi, iptal kararının ortaya çıkardığı hukukî boşluğu dolduracak kanun tasarı veya teklifini öncelikle görüşüp karara bağlar.

İptal kararları geriye yürümez.

Anayasa Mahkemesi kararları Resmî Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçe k ve tüzelkişileri bağlar.

Suçta ve cezada kanunîlik ilkesi

MADDE 2. – (1) Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalar dan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz.

  • İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz.
  • Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde gensoruiş yorumlanamaz.
  • Kanuni hakim güvencesi nedir? Açıklayınız. kaymakamlık Kanunî hâkim güvencesi

MADDE 37. – Hiç kimse kanunen tâbi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz.

Bir kimseyi kanunen tâbi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine sahip olağanüstü me rciler kurulamaz.

Doğal hakim

davaya bakacak mahkemenin suçtan önce kurulu olmasıdır:

hukukun temel ilkeleri uyarınca devletin, suçtan önce mahkemelerin yer, kişi ve görev bakımından yetkilerini belirleme ve yurttaşlarına hiçbir ayrım yapmadan aynı muhakeme usulü kurallarının uygulanmasını sağlayacak düzenlemeleri yapma zorunluluğu.

Bu ilkenin amacı hem mahkemelerin yasa ile kurulmasını sağlamak hem de davanın olaydan sonra çıkarılacak bir yasa ile kurulan mahkemede görülmesini önlemektir

Kanuni hakim güvencesi hukuk devleti ilkesini temel prensiplerinden biridir.

HUKUK                                                         DEVLETİNİN                                                           BAŞLICA       PRENSİPLERİ

  1. Yürütme işlemlerinin                                               yargısal                                               denetimi
  2. Yasama işlemlerinin                                               yargısal                                               denetimi
  3. Yargının bağımsızlığı
  4. Kanuni hakim               güvencesi
  5. Ceza sorumluluğu
  6. Hukukun genel ilkelerine bağlılık
  • 1982 Anayasasına göre AMne yargı yolunu kapatılan işlemleri ve kararları belirtiniz.kaymakamlık

TÜRK                   HUKUKUNDA                 ANAYASA                 TARAFINDAN                 YARGI                    YOLU                           KAPATILAN                     İŞLEMLER

Kişiler arası ihtilaflarda olduğu kadar, bireyle devlet arasında doğabilecek uyuşmazlıklarda da bireyin devlet aleyhine dava açma olanağının tanınması,                                    hukukun                        üstünlüğü                             ilkesini                                         tamamlayan                  bir                                  gerekliliktir.60

İnsan hak ve özgürlüklerinin korunmasının en başta gelen teminatı şüphesiz yargı güvencesidir. Hiçbir haklar bildirisi, insan hak ve özgürlüklerinin korunması bakımından gerçek anlamda bağımsız bir yargı düzeninden daha etkin değildir.61 Hukuk devleti bakımından önemli olan nokta, yürütmenin eylem ve işlemlerinin bağımsız yargı organlarınca denetlenip denetlenememesidir.62 Denetim sistemi ne olursa olsun, eğer yürütmenin bir kısım eylem ve işlemleri, çeşitli yollarla yargı denetimi dışında bırakı labiliyorsa, hukuk devleti                    ilkesinin                            zedelenmiş                           olduğu                                         sonucuna                              varılabilir.63

Anayasa’nın: ” İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır ” hükmüne rağmen, yine Anayasa’yı yapan asli kurucu iktidar tarafından bir takım yönetsel işlemler yargı denetimi dışında tutulmuştur. Bu suretle yasama organınca getirilen kısıntıya yasama kısıntısı adı verilmektedir. Yargı yerlerinin getirdikleri kısıntıya ise hükümet tasarrufu veya yargı kısıntısı adı verilmektedir.64 Bu şeklide yargı denetiminin kapsamı dışına     çıkılarak,                        bir            takım                           idari                  işlemlere             yargı     bağışıklığı tanınmaktadır.

Hükümet tasarrufu ile yasama kısıntısı kavramları sıkça birbirine karıştırılmaktadır. Hükümet tasarrufu deyimi, yürütmenin bütün işlemlerini kapsayan bir tabir değildir. Hükümet tasarrufu deyimi, bir takım üst siyasal yönetim etkinliklerini ifade etmede kullanılan bir terimdir. Yargı denetimine getirilen bu tür kısıntılar daha çok hukuk dışı nedenlere ( işlemin mahiyeti icabı, siyasal sebep ve düşünce ) dayanmaktadı r.65 Bu Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

sebeple hükümet tasarrufları yargı kararları ile oluşmaktadır. Bu yönü itibariyle hükümet tasarrufunu hukuksal bir nedene dayandırma olanağı yoktur.66 Oysa yasama kısıntıları mutlaka bir hukuk normundan ( Anayasa veya yasa ) kaynaklanan kısıntılardır. 1982 Anayasa’sı da beş çeşit

işleme karşı yargı yolunu > Cumhurbaşkanı’nın Yüksek Hakim                                ve

Memurları Kuvvetler

>

>

>                Devlet

>               Silahlı Bu beş çeşit kapatılmıştır. sebebiyle

kapatmıştır. Doktrinde, hukuk devletinin pürüzleri olarak kabul edilen yasama kısıntıları şunlardır67 Tek Başına Yapacağı İşlemler ( A.Y. m. 105/2 ve 125/2 Askeri         Şura                Kararları                (                          A.Y.     m.                             125/2

Savcılar                Yüksek              Kurulu                Kararları              (              A.Y.              m.               159/4

Hakkında Verilen Uyarma ve Kınama Disiplin Cezaları ( A.Y. m. 129/3 Mensupları                                            ve Hakim                          ve Savcılara       İlişkin Disiplin İşlemleri                                                                         ( A.Y. m. 129/4

işlemin yanında Sıkıyönetim         Komutanlarının  İşlemleri’ ne karşı       da; 1402 Sayılı Sıkıyönetim Kanunun, Ek m. 3 ile yargı                                           yolu

Ancak bu kısıntı, kanundan kaynaklandığı için kanun koyucu tarafından kaldırılabilir.68 Bu kısıntının kanundan kaynaklanması bu çalışmanın        sınırlandırılması                bakımından              inceleme              alanımız                           dışında             kalmaktadır.

Yukarıda sayılan beş çeşit işleme karşı dava açılamaz. Bu işlemlere karşı açılan davalar ise ön koşullar bakımından reddedilecektir.

  • Hangi konular khk ile düzenlenemez.kaymakamlık

Kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verme

MADDE 91. – Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verebilir. Ancak sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasî haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez.

Yetki kanunu, çıkarılacak kanun hükmünde kararnamenin, amacını, kapsamını, ilkelerini, kullanma süresini ve süresi içinde birden fazla kararname çıkarılıp çıkarılamayacağını gösterir.

Bakanlar Kurulunun istifası, düşürülmesi veya yasama döneminin bitmesi, belli süre için verilmiş olan yetkinin sona ermesine sebep olmaz. Kanun hükmünde kararnamenin, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından süre bitiminden önce onaylanması sırasında, yetkinin son bulduğu veya süre bitimine kadar devam ettiği de belirtilir.

Sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde, Cumhurbaşkanının Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun kanun hükmünde kararname çıkarmasına ilişkin hükümler saklıdır.

Kanun hükmünde kararnameler, Resmî Gazetede yayımlandıkları gün yürürlüğe girerler. Ancak, kararnamede yürürlük tarihi olarak daha sonraki bir tarih de gösterilebilir.

Kararnameler, Resmî Gazetede yayımlandıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulur.

Yetki kanunları ve bunlara dayanan kanun hükmünde kararnameler, Türkiye Büyük Millet Meclisi komisyonları ve Genel Kurulunda öncelikle ve ivedikle görüşülür.

Yayımlandıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmayan kararnameler bu tarihte, Türkiye Büyük Millet Meclisince reddedilen kararnameler bu kararın Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte, yürürlükten kalkar. Değiştirilerek kabul edilen kararnamelerin değiştirilmiş hükümleri, bu değişikliklerin Resmî Gazetede yayımlandığı gün yürürlüğe girer

  • OHAL hakkında bildiklerinizi anlatınız.kaymakamlık

Olağanüstü yönetim usulleri

  1. Olağanüstü haller
  2. Tabiî afet ve ağır ekonomik bunalım sebebiyle olağanüstü hal ilânı

MADDE 119. – Tabiî afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebilir.

  1. Şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması sebepleriyle olağanüstü hal ilânı

MADDE 120. – Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddî belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Millî Güvenlik Kurulunun da görüşünü aldıktan sonra yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde, süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebilir.

  1. Olağanüstü hallerle ilgili düzenleme

MADDE 121. – Anayasanın 119 ve 120 nci maddeleri uyarınca olağanüstü hal ilânına karar verilmesi durumunda, bu karar Resmî Gazetede yayımlanır ve hemen Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur. Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde ise derhal toplantıya çağırılır. Meclis, olağanüstü hal süresini değiştirebilir, Bakanlar Kurulunun istemi üzerine, her defasında dört ayı geçmemek üzere, süreyi uzatabilir veya olağanüstü hali kaldırabilir.

119 uncu madde uyarınca ilân edilen olağanüstü hallerde vatandaşlar için getirilecek para, mal ve çalışma yükümlülükleri ile olağanüstü hallerin her türü için ayrı ayrı geçerli olmak üzere, Anayasanın 15 inci maddesindeki ilkeler doğrultusunda temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı, halin gerektirdiği tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağı, kamu hizmeti görevlilerine ne gibi yetkiler verileceği, görevlilerin durumlarında ne gibi değişiklikler yapılacağı ve olağanüstü yönetim usulleri, Olağanüstü Hal Kanununda düzenlenir.

Olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda, kanun hükmünde kararnameler çıkarabilir. Bu kararnameler, Resmî Gazetede yayımlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur; bunların Meclisce onaylanmasına ilişkin süre ve usul, İçtüzükte belirlenir.

  1. Sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali

MADDE 122. – Anayasanın tanıdığı hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelen ve olağanüstü hal ilânını gerektiren hallerden daha vahim şiddet hareketlerinin yaygınlaşması veya savaş hali, savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi, ayaklanma olması veya vatan veya Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışmanın veya ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten veya dıştan tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yaygınlaşması sebepleriyle, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Millî Güvenlik Kurulunun da görüşünü aldıktan sonra, süresi altı ayı aşmamak üzere yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde sıkıyönetim ilân edebilir. Bu karar, derhal Resmî Gazetede yayımlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur. Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantı halinde değilse hemen toplantıya çağırılır. Türkiye Büyük Millet Meclisi gerekli gördüğü takdirde sıkıyönetim süresini kısaltabilir, uzatabilir veya sıkıyönetimi kaldırabilir.

Sıkıyönetim süresinde, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu sıkıyönetim halinin gerekli kıldığı konularda kanun hükmünde kararname çıkarabilir.

Bu kararnameler Resmî Gazetede yayımlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur. Bunların Meclisce onaylanmasına ilişkin süre ve usul İçtüzükte belirlenir.

Sıkıyönetimin her defasında dört ayı aşmamak üzere uzatılması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararına bağlıdır. Savaş hallerinde bu dört aylık süre aranmaz.

Sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hallerinde hangi hükümlerin uygulanacağı ve işlemlerin nasıl yürütüleceği, idare ile olan ilişkileri, hürriyetlerin nasıl kısıtlanacağı veya durdurulacağı ve savaş veya savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi halinde vatandaşlar için getirilecek yükümlülükler kanunla düzenlenir.

Sıkıyönetim komutanları Genelkurmay Başkanlığına bağlı olarak görev yaparlar

  • 1982 Anayasasına göre temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasında kullanılan sınır hakkında bilgi veriniz.hesap

1982 ANAYASA’SINA GÖRE TEMEL HAK VE HÜRRİYETLERİN SINIRLANDIRILMASI 1982 Anayasasının sınırlama sistemi,insan haklarının genel anayasal değerlerinin değişik anayasa teknikleri ile somutlaştırılmasından oluşmaktadır. Anayasa genel tercihine uygun olarak, insan haklarının kullanım alanlarını daraltmak ve böylece potansiyel güçleri bastırmak için ne gerekiyorsa yapmıştır. Sonuçta sınırlama konusundaki genel özgürlükçü ilke bu Anayasada tersine dönmüş sınırlama asıl , özgürlükler istisna haline gelmiştir. 1982 Anayasası temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasını genel ve aşamalı olarak ele almıştır. Bu sınırlamaları aşağıdaki gibi belli kategorilere ayırabiliriz. A- Yasama organana bütünhak ve hürriyetleri sınırlama yetkisi veren genel sınırlama hükmü (A.Y.m.13) B- Temel hak ve hürriyetlerin düzenlendiği Anayasa maddelerindeki özel sınırlama nedenleri C- Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamayacağına ilişkin A.Y.m.14 D- Özgürlüklerin kullanılmasının durdurulması

A-GENEL SINIRLAMA HÜKMÜ 1982 Anayasasının 13.maddesi “temel hak ve hürriyetler,devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün,milli egemenliğin Cumhuriyetin,milli güvenliğin,kamu düzeninin, genel asayişin,kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerde öngörülen özel sebeplerle Anayasanın özüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir” Bu madde ile Anayasa genel bir sınırla sistemi getirmiştir. Bazı yazarlar bu sınırlama sisteminin niteliği gereği, Anayasa 25. maddedeki “düşünce ve kan aat hürriyetine ” uygulanamayacağı görüşündedirler. Anayasa bu madde ile 1961 Anayasasında tartışma konusu olan 11. maddeye karşılık olarak ve tartışmaya son vermek gayesi ile konmuştur. 1961 Anayasasının 11.maddesi “kanun,kamu yararı,genel ahlak, kamu düzeni,sosyal adalet ve milli güvenlik gibi sebeplerle de olsa bir hakkın özüne dokunulamayacağı” hususunu düzenlemiştir. Bu dönemde bunun bir sınırlama maddesi mi yoksa, bu hallerde bile bu haklara dokunulamayacağını belirten bir teminat maddesi mi olduğu tartışılmıştır. 1982 Anayasası bu tartışmalara son vermiş ve bu sınırlama hükmünün bütün maddelere şamil olduğunu açıkça belirtmiştir. Bu maddedeki sebeplerin ilgili maddede belirtilmese bile 13. Maddedeki sebeplerle sınırlandırılacağı tesbit edilmiştir. Bu madde ile artık sınırlanmayacak hak ve özgürlük yok gibidir,sınırlama nedenleri çok gensoruiş kavram sayısı fazla ifade olarak belirsiz ve geneldir. Bu durum keyfiliği arttırdığı gibi yargısal denetimi de zorlaştırmaktadır.

B-ÖZEL SINIRLAMA NEDENLERİ Genel sınırlama nedenlerinin yanında Anayasa bizzat hakkın tarifini yaparak o hakkı sınırlarını gösterdiği gibi o hakkı düzenlendiği maddelerde o hakkın nasıl kullanılacağını ve kullanılmasının sınırlandırılmasını da göstermiştir. Bu Anayasanın en temel özelliği de hakların doğrudan Anayasa tarafından gensoruiş ölçüde kısıtlanmasıdır. Hakların norm alanını doğrudan daraltama anlamına gelen bu tür sınırlamaları hakların asli içiriğine anayasal müdahale olarak nitelendirme mümkündür. Buna örnekler verecek olursak, -toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin silahsız ve saldırısız olması (A.Y.m.34) -hak arama hürriyeti meşru vasıta ve yollarla yapılır.(A.Y.m.36) -bilim ve sanatı yayma hakkıA.Y.1,2,3. Maddelerdeki hükümleri değiştirmeği sağlama amacına yönelik olamayacağı (A.Y.m.27) -dini tören ve ayinlerin A.Y.m.14 aykırı olmamak ..(A.Y.m.32) -eğitim ve öğrenim hakkının devletin gözetimi ve denetimi altında kullanılması…(A.Y.m.42) -Türkçe’den başka dille eğitim yapılamayacağına ilişkin… (A.Y.m.42/8) -Dernekler ve sendikaların siyaset yapamayacağına …(A.Y.m.33,52) gibi çok çeşitli sınırlandırılmalar vardır. Görüldüğü gibi bu sınırlandırmaların büyük çoğunluğu kollektif özgürlüklere ilişkindir. 1882 Anayasası bir sınırlandırmalar ve yasaklar anayasasıdır. Anayasa yasaklamaları kanuna bırakmaktansa kendi yasaklarını koyarak çok detaylı ve kazuistik bir düzenlemeyi tercih etmiştir.

C-HAK VE HÜRRİYETLERİN KÖTÜYE KULLANILMASI 1961 Anayasası 11/3 maddesini göre haklar” insan hak ve hürriyetleri devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü ve nitelikleri anayasada yazılı cumhuriyeti ortadan kaldırmak amacı ile kullanılamaz” demek suretiyle bir sınırlama sebebi oluşturmuştur. Esasen çağdaş demokrasilerde bu tür düzenlemeler mevcuttur. Bu yasaklama esasen eşyanın tabiatı gereğidir. 1982 Anayasası da bu hükme paralel biraz daha kapsamlı bir hüküm getirmiştir.A.Y.m14″ Anayasada yer alan temel hak ve hürriyetlerin hiçbirisi devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak Türk devletinin ve cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek , temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini sağlamak veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, din ırk,mezhep ayrımı yaratmak veya sair bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacı ile kullanılamaz.” Demek suretiyle bir sınırlama maddesi getirmiştir. Bu maddeden hariç olarak bazı hakları düzenleyen özel maddelerde de yine özel kötüyü kullanma yasakları getirilmiştir. -siyasi partiler A.Y. m.14 sınırlamalar dışına çıkamazlar. (A.Y.m.69) -kimse dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. (A.Y.m.24) -grev hakkı ve lokavt iyi niyet kurullarına aykırı tarzda ,toplum zararına ve milli serveti tahrip edecek tarzda kullanılamaz.(A.Y.m.54) Özbudun’a göre” Anayasanın 14. Maddesinde yer alan deyimler bozmak,tehlikeye düşürmek,yok etmek,sağlamak ve kurmak gibi eylem ifade eden deyimlerdir. Dolayısıyla temel hak ve hürriyetler ancak bu maddedeki amaçları gerçekleştirmek için kullanıldıkları zaman, diğer bir anlatımla hürriyetin kullanılması ile maddede yer alan eylemler arasında açık ve yakın bir nedensellik bağı bulunduğu takdirde hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması sayılmalıdır” Bu konuda Anayasa mahkemesi ise”Düşünce ve kanaat hürriyetinin kapsamı, içinde Anayasanın dayandığı insan hakları, milli dayanışma, sosyal adalet, fert ve toplum huzuru gibi temel ilkeleri yıkmaya yok etmeye varacak düşünce ve kanaatlerin açıklanması ve yayınlanması serbestisinde bulunduğunu kabule imkan yoktur” demek suretiyle düşünce ve kanaat hürriyetini sınırlamasını yaparak kötüye kullanma biçimi öngörmüştür. Doktrinde A.Y. 14. Maddesindeki sınırlama sebebi olmasa bile bu hususun genel ve özel sınırlama sebepleri ile önlenebileceğini belirtmiştir. Yani ilgili hürriyet ancak nesnel sınırlar içinde mevcuttur. Netice olaraka.Y.14. maddesi bakımından hürriyetlerin kullanılması ile bu maddedeki eylemler arasında açık ve yakın bir illiyet bağı bulunduğu takdirde haklar kötüye kullanılmış sayılmalıdır. AİHS nin 17 maddesi: bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa, veya ferde, iş bu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkur sözleşmede derpiş edildiğinden daha g Gensoruiş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağladığı şeklinde tefsir olunamaz. Burada iki ayrı hüküm vardır . Birincisi sözleşmede yer alan hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasını yasaklamakta, sözleşmeden yararlanarak bunları yok etme girişiminde bulunamayacağını belirtmekte; ikinci olaraktan ,sınırlama yapacak devletlerin yine sözleşmedeki şartlar dahilinde sınırlama yapabileceğini tesbit etmektedir. Nitekim AİHK Alman Federal Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Alman Komünist partisinin baş vurusunu bu gerekçe ile kabul edilemez bulmuştur. Yine İnsan Hakları Divanı Lawles/İrlanda davasında bu yönde karar vererek sözleşme ile tanınan hakların, bu hakları yok etmek için kullanılamayacağını belirtmiştir.

  • Anayasanın üstünlüğü ne demektir? kültürteftiş

Anayasanın Üstünlüğü

Anayasanın devletin hukuk kuralları içinde en yüksek kural sayılmasına anayasanın üstünlüğü denilir. Anayasanın üstünlüğü ilkesi, yasaların anayasaya uygun olmasını gerektirir. Anayasanın üstünlüğü ilkesi, Anayasamızın 11. maddesinde şu şekilde ifade edilmektedir: “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz. “

Anayasanın üstünlüğünü sağlamak iki yöntemle olmaktadır: Siyasal denetim ve yargısal denetim. Siyasal denetim yasaların anayasaya uygunluğunun siyasi bir organ tarafından denetlenmesidir. 1924 Anayasası döneminde Anayasaya uygunluk denetimi yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aitti. Siyasal denetimin, parlamento çoğunluğunun etkisinde kalması sakıncası yüzünden, yasaların anayasaya uygunluğunun denetimi bağımsız yargı organlarına bırakılmıştır. Bu sisteme yargısal denetim denilir. Türkiye’de 1961 Anayasası ile yargısa l denetim sistemine Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

geçilmiştir. Anayasa Mahkemesi, kanunların ve kanun hükmünde kararnamelerin Anayasa’ya uygunluğunu denetlemekle yetkili kılınmıştır. 1982 Anayasası da yargısal denetimi öngörmektedir.

Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğü

MADDE 11. – Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz

  • Devletin varlık unsurları nelerdir . Kısaca açıklayınız. milkont.

Devlet; bütün zamanlar bakımından genel geçer bir tanımının yapılması güç olan bir kavramdır. Bunun sebebi devletin “çok yönlü” ve “soyut” bir olgu olmasıdır. Bu nedenle her bir farklı bakış açısı, her disiplin, her ideoloji kendi devlet tanımını yapabilecektir. Devleti bir bütün olarak anlamak ancak bu parçaları birleştirmekle olabilir.

Hukuki açıdan devlet, genellikle unsurlarından hareketle tanımlanır. Buna göre; “Bir toprak parçası üzerinde, bir otorite altında yaşayan insan topluluğuna devlet denir.” Bu tanımdaki unsurlar şunlardır:

  1. İnsan Unsuru: Halk ya da millet olarak da adlandırılabilir. bir devleti oluşturacak insanların sayısı      hakkında bir                                                                                  alt sınır olmamakla                                      b irlikte

devletin niteliğine göre makul bir alt sınır kabul edilebilir.

  1. Otorite unsuru: Siyasal iktidar olarak da adlandırılan bu unsur, topluluğun alelade bir kalabalık      olmadığının,                                                                                   her şeyden önce kendisini

yönetme kabiliyetini haiz, siyasal toplum olduğunun göstergesidir. Siyasi iktidarın kimde                    olduğu, nasıl ele geçirildiği, nasıl kullanılacağı,                                                                                                                       nasıl el

değiştireceği nları devletin otorite unsuru içinde incelenmez.

  1. Ülke unsuru: Ülke sınırları mutlak anlamda belli olan bir kara parçasını ifade etmez. bu bağlamda devletin sınırları konsusunda bir tartışma bulunmöası mümkündür. ancak Devlet çok küçük olmayan ve sınırları öngörülebilir bir toprağa sahip olmalıdır. Devletin ülkesi kara ülkesi, deniz ülkesi ve hava ülkesi olarak üçe ayrılır.

bir birimin devlet olarak nitelendirilebilmesi için diğer devletler tarafından tanınmasına gerek yoktur. Zira tanıma sadece uluslararası alanda ilişki kurmak için gerekli bir işlemdir.

Bugün anladığımız anlamda devlet (Modern Devlet) XVI. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bütün toplumlar, bir devletin varlığı ile nitelenmezler. Avcı ve toplayıcı kültürler ve küçük tarım toplumlarında devlet kurumları yoktur. Devletin doğuşu, insanlık tarihindeki ayrıcı bir geçişi göstermektedir, çünkü devlet oluşumunda söz konusu olan politik gücün merkezileşmesi, toplumsal değişim süreçlerinde yeni dinamikleri ortaya çıkarır.

Devlet siyasal bir birliktir. Bunun için her şeyden önce devleti kuran bireyler arasında kültürel bir birliğin lazımdır. Ancak kültürel birlik devletin yaşaması için yeterli değildir. Tarihte görülen bir çok iç savaşlar kültürel birliğin devlet kurulmasında yeterli olmadığını göstermektedir. Amerikan iç savaşının anayasal düzenin kurulmasının ne kadar gerekli olduğunu ortaya koyması ve savaş kültürü yerine hukuk devlet ilişkisinin kavranması açısından önemi büyüktür.

Devlet, çağdaş toplumlarda en önemli kurumdur. Siyasal kurumların en iyi örgütlenmiş olanıdır.Üstün bir yaptırım gücü, zorlama olanağıvardır.

Polis, jandarma, ordu yanlızca devleti yönetenlerin emrindedir.

devlet çeşitleri; monarşik devlet oligarşik devlet demokratik devlet teokratik devlet

  • Güçler ayrılığı ne demektir? Kısaca açıklayınız. gelkont

Güçler ayrılığı [değiştir]Güçler ayrılığı ilkesi yasama, yürütme ve yargı kurumlarının, devletin farklı organlarında bulundurularak iktidarın tek elde toplanmasını engellemek ve bu üç kurumun birbirlerini denetleyebilmesini sağlamak anlamına gelir. ‘Devlet iktidarının üçe bölünmesi ve bunların ayrı organlara verilmesi gerektiği yolundaki yaklaşım, siyasal rejimlerin sınıflandırılmasında da temel alınmıştır. Buna göre yasama ve yürütme güçlerinin bir elde toplandığı rejimlere “güçler birliği”, bu yetkilerin birbirinden bağımsız ayrı organlara verildiği sistemlere ise “güçler ayrılığı” sistemleri adı verilmektedir.'[22]

John Locke ise iktidarın gücünü yasama, yürütme ve federatif olarak ayırır. ‘Burada federatif güç, bütün topluluk, savaş, barış, birlik, ittifak ve devletin kendi dışındaki bütün kişiler ve topluluklarla her türlü işlemi yapma gücü olarak ifade edilir.'[23]

İktidarın paylaşımı sayesinde demokratik yollarla iktidara gelen kişiler kendi tiranlıklarının kurmaları engellenmeye çalışılmıştır. Güçler ayrılığı ilkesi ile karşılıklı denetimin önemi, özellikle İkinci Dünya Savaşı öncesi Adolf Hitler’in demokratik yollarla iktidara gelmesinden sonra artmıştır.

  • TBMMnin hükümeti denetleme yollarını sıralayarak, kısaca anlatınız. maliyeteftiş

Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgi edinme ve denetim yolları

  1. Genel olarak

MADDE 98. – Türkiye Büyük Millet Meclisi , Meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve Meclis soruşturması yollarıyla denetleme yetkisini kullanır.

Bakanlar Kurulu adına, sözlü veya yazılı olarak cevaplandırılmak üzere Başbakan veya bakanlardan bilgi istemekten ibarettir.

Meclis araştırması, belli bir konuda bilgi edinilmek için yapılan incelemeden ibarettir.

Genel görüşme, toplumu ve Devlet faaliyetlerini ilgilendiren belli bir konunun, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda görüşülmesidir. Meclis araştırması ve genel görüşme ile ilgili önergelerin verilme şekli, içeriği ve kapsamı ile cevaplandırılma, görüşme ve araştırma yöntemleri Meclis İçtüzüğü ile düzenlenir.

  1. Gensoru

MADDE 99. – Gensoru önergesi, bir siyasî parti grubu adına veya en az yirmi milletvekilinin imzasıyla verilir.

Gensoru önergesi, verilişinden sonraki üç gün içinde bastırılarak üyelere dağıtılır; dağıtılmasından itibaren on gün içinde gündeme alınıp alınmayacağı görüşülür. Bu görüşmede, ancak önerge sahiplerinden biri, siyasî parti grupları adına birer milletvekili, Bakanlar Kurulu adına Başbakan veya bir bakan konuşabilir.

Gündeme alma kararıyla birlikte, gensorunun görüşülme günü de belli edilir; ancak, gensorunun görüşülmesi, gündeme alma kararının verildiği tarihten başlayarak iki gün geçmedikçe yapılamaz ve yedi günden sonraya bırakılamaz.

Gensoru görüşmeleri sırasında üyelerin veya grupların verecekleri gerekçeli güvensizlik önergeleri veya Bakanlar Kurulunun güven isteği, bir tam gün geçtikten sonra oylanır.

Bakanlar Kurulunun veya bir bakanın düşürülebilmesi, üye tamsayısının salt çoğunluğuyla olur; oylamada yalnız güvensizlik oyları sayılır.

Meclis çalışmalarının dengeli olarak yürütülmesi amacına ve yukarıdaki ilkelere uygun olmak kaydıyla gensoru ile ilgili diğer hususlar İçtüzükte belirlenir.

  1. Meclis soruşturması

MADDE 100. – (Değişik: 3.10.2001-4709/31 md.) Başbakan veya bakanlar hakkında, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az onda birinin vereceği önerge ile, soruşturma açılması istenebilir. Meclis, bu istemi en geç bir ay içinde görüşür ve gizli oyla karara bağlar. soruşturma açılmasına karar verilmesi halinde, Meclisteki siyasî partilerin, güçleri oranında komisyona verebilecekleri üye sayısının üç katı olarak gösterecekleri adaylar arasından her parti için ayrı ayrı ad çekme suretiyle kurulacak onbeş kişilik bir komisyon tarafından soruşturma Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

yapılır. Komisyon, soruşturma sonucunu belirten raporunu iki ay içinde Meclise sunar. soruşturmanın bu sürede bitirilememesi halinde, komisyona iki aylık yeni ve kesin bir süre verilir. (Ek cümle: 3.10.2001-4709/31 md.) Bu süre içinde raporun Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına teslimi zorunludur.

(Değişik: 3.10.2001-4709/31 md.) Rapor Başkanlığa verildiği tarihten itibaren on gün içinde dağıtılır, dağıtımından itibaren on gün içinde görüşülür ve gerek görüldüğü takdirde ilgilinin Yüce Divana sevkine karar verilir. Yüce Divana sevk kararı ancak üye tamsayısının salt çoğunluğunun gizli oyuyla alınır.

Meclisteki siyasî parti gruplarında, Meclis soruşturması ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.

  • Yasama dokunulmazlığı ve yasama sorusorumsuzluğu hakkında bilgi veriniz. muhasebatkont.

Yasama sorusorusorumsuzlugu

Yasama sorusorumsuzlugu, bir parlamento üyesinin, yasama göreviyle ilgili olarak, parlamento içinde kullandıgı oy, fikir, beyanatından ve yaptıgı fiillerden dolayı, parlamento dısındaki

herhangi bir makama karsı sorumlu olmamasıdır. sorusorumsuzluk ilkesi, parlamento içinde tam bir söz hürriyeti esasına dayanmaktadır.(Kıratlı, 1961:24).Yasama sorusorumsuzlugu ilkesinin amacı, bir taraftan parlamentoda millet iradesinin tam bir serbestlikle ifade edilmesini, öte yandan da temsilcinin görevini yerine getirmesinde tam bir bagımsızlık ve güvencenin saglanmasıdır.

Temsilcinin, “parlamenter fonksiyonu” yerine getirirken kendini hiç bir baskı altında hissetmemesi, yüklendigi temsilcilik görevinin bir sonucudur. Çünkü temsilci, parlamento da bütün bir

milletin çıkarlarının savunucusudur. Öte yandan, hükümetin faaliyetlerini denetlerken, gördügü aksaklıkları çekinmeden ortaya koyabilmelidir (Teziç, 1986:416). Milletvekilinin, temsilcilik görevini tam bir hürriyet ve bagımsızlıkla yerine getirebilmesi için, yasama görevi kapsamına giren fiillerden dolayı üçüncü kisilere karsı nakdi sorumluluklara da maruz kalmaması gerekmektedir (Kıratlı, 1961:26). Yasama meclisi üyelerini bu sekilde diger vatandaslardan farklı

bir statüye tabi tutmanın amacı, süphesiz onları imtiyazlı ve hukukun üstünde bir grup haline getirmek degildir. Bu ayrıcalıklarla, sadece kamu yararının gerçeklesmesi amaçlanmamıstır. Baska bir ifadeyle, milletvekillerine saglanan bu ayrıcalıklar sayesinde, yasama görevini daha iyi yapabilmelerindeki kamu yararı, tanınan ayrıcalıkların esitlik ilkesini ihlal etmesindeki kamu zararından daha büyüktür (Özbudun,1989:250). Öte yandan, Anglo-Sakson terminolojisinde, “söz

hürriyeti” ya da “freedom of speech” olarak ifade edilen bu ayrıcalıgın bir imtiyaz haline gelmemesi için, yorumu da dar çerçevede yapılmalıdır. Meclis çatısı altında ve meclis dısındaki bir çalısmada olsun; oy, söz ve düsünce mutlaka yasama fonksiyonu ile ilgili olmalıdır (Kocaoglu, 1996:22). Aksi yönde yapılacak yorum, yasama sorusorumsuzlugu ilkesinin suistimal edilerek, imtiyazlı sınıf yaratan, bir kurum olarak görülmesine sebep olacaktır.

Yasama Dokunulmazlıgı

Milletvekillerinin görevlerini serbestçe yerine getirebilmeleri için, kendilerine tanınmıs olan, yasama ayrıcalıklarından, digeri de yasama dokunulmazlıgıdır. Yasama dokunulmazlıgı, yasama

ayrıcalıgının bir parçasıdır, yasama sorusorumsuzlugunu da kapsayan bir terim degildir (Gözübüyük, 1954:1187). Parlamento üyelerine saglanmıs olan ayrıcalıklara genel olarak “dokunulmazlık” adını

veren bazı hukukçular, mutlak bir nitelik tasımayan yasama dokunulmazlıgına, bütün bu niteliklerinden ötürü, “nisbi dokunulmazlık” ya da “geçici dokunulmazlık” adını vermislerdir (Soysal, 1993:194). Yasama dokunulmazlıgının amacı, milletvekillerine cezasızlık saglamak degil, fakat siyasi nedenlerle açılacak kovusturmalara karsı onu korumak, daha açıkçası, iktidar çogunlugunun, bir takım bahanelerle, muhalefetteki milletvekillerinden kurtulmak istemelerini önlemektir. Dokunulmazlıgın günümüzde de temel islevi, muhalefet i korumaktır (Teziç, 1986:389). Ancak kabul etmek gerekir ki, bugün müessese kabul edilis amacından daha gensoruis konulara hizmet

etmektedir. Yasama dokunulmazlıgı da, sorusorumsuzluk gibi bir meclis üyesinin sahsı için tanınmıs bir imtiyaz degildir. Meclis üyesinin, mili iradenin temsilcisi sıfatıyla, yasama görevini tam anlamıyla

yapabilmesi için sadece meclis kürsüsündeki oy ve sözlerinden dolayı sorumlu tutulmaması yeterli degildir. Aynı zamanda kendi icraatını siddetle elestirecegini önceden kestiren iktidarın ya da kötü niyetli hasımlarının bir takım aslı olmayan suç isnadı ve tertipleri ile, onu meclis müzakerelerine katılmaktan ve meclis kürsüsüne çıkarak, serbestçe söz söylemekten ve oyunu kullanmaktan alıkoyacak, engelliyecek olan davranıslarına meydan verilmemesi gerekli ve hatta zaruri görülmüstür. Meclis üyesinin, bu tarzdaki tertiplere karsı korunması sayesindedir ki ondan, yasama görevini geregi gibi yapması beklenebilir. İste yasama dokunulmazlıgı kavramının bütün gelismis demokratik ülkelerin anayasalarında yer almasının sebep ve amacı budur (Çaglayan, 1997:204).

Milletvekili, yasama fonksiyonunu yerine getirirken ki faaliyetlerinden dolayı, yasama sorusorumsuzlugu müessesesi ile korunmaktadır, yasama dokunulmazlıgı ise milletvekiline yasama

fonksiyonu ile ilgili olmayan çalısmalarında da koruma saglar.Yasama dokunulmazlıgı sayesinde, milletvekili hakkında kovusturma yapılabilmesi için, bütün milletvekilligi veya sadece meclisin

çalısması müddetince, mensup oldugu meclisin müsaadesi gerekmektedir, aksi takdirde milletvekili hakkında kovusturma yapılamaz.

Yasama sorusorumsuzlugu Ve Dokunulmazlıgı Kavramlarının Karşılaştırmalı Analizi_____________________________

Anayasalar, genellikle yasama sorusorumsuzlugu ve yasama dokunulmazlıgını ortak bir baslık altında toplamıs olduklarından zaman zaman bu iki kavram birbirine karıstırılmaktadır. Bu kavramların karsılastırılması, yasama ayrıcalıkları kurumunun daha iyi anlasılması açısından faydalı olacaktır. Her seyden önce yasama sorusorumsuzlugu ve yasama dokunulmazlıgı kurumlarının amaçları farklıdır. Yasama dokunulmazlıgı, milletvekillerinin, adli makamlar veya kolluk güçleri tarafından engellenmeksizin temsil görevlerini yerine getirmelerini saglamayı amaçlar. Yasama sorusorumsuzlugunda ise amaç, milletvekillerinin hukuki ve cezai yaptırımlardan çekinmeksizin yasama görevlerini uygulamalarını saglamaktır (Fevzioglu, 1991-1992:24).Yasama sorusorumsuzlugunun üyeyi koruması “daimi” olmasına karsılık, yasama dokunulmazlıgının koruması “geçici” nitelik tasır (Özek, 1977:82). Yasama sorumsuzlugu halinde, parlamento takip izni vermedigi takdirde bu karar mutlak ve devamlıdır. Yani, failin parlamento üyeligi bittikten sonra dahi takip imkanı kalmamaktadır. Buna karsılık, bilindigi gibi yasama dokunulmazlıgı halinde, dokunulmazlık kaldırılmasa dahi, devre sonunda takibat yapılabilmesi imkanı mevcuttur. Yasama dokunulmazlıgı, yasama meclisinin kararı ile kaldırılabilir, bunun için mutlak bir nitelik tasımaz, halbuki yasama

sorumsuzlugu meclisin kararı ile kaldırılamaz (Arsel,1965:259).Yasama sorumsuzlugu, yasama fonksiyonu ile ilgili fiillere ait oldugu halde, yasama dokunulmazlıgı bu fonksiyonun dısındaki

görevlerle ilgilidir. Yasama dokunulmazlıgı ve yasama sorumsuzlugu kurumlarının, hukuki nitelikleri de farklıdır. Yasama dokunulmazlıgı sorumlulugu kaldırmaz, sadece milletvekilleri hakkında yapılacak bazı ceza muhakemesi islemlerini ve cezaların infazını milletvekilliginin sona ermesine veya dokunulmazlıgın kalkmasına kadar engeller. Bu nedenle dokunulmazlık, ceza muhakemesi hukukuna ve ceza infaz hukukuna ait bir kurumdur. sorumsuzluk ise, kapsamına giren

hususlarda milletvekillerinin isledikleri fiillerden dolayı sorumlu olmalarını önlediginden bir maddi ceza hukuku kurumudur (Feyzioglu, 1991- 1992:24).Yasama dokunulmazlıgı, milletvekillerine karsı yapılacakhukuki takiplere, hacizlere ve cebri icraya engel olmadıgı halde, sorumsuzluk milletvekilinin söyledigi sözün ve ileri sürdügü düsüncenin meclis çalısmaları ile ilgili olması kaydıyla, hukuki (zaman zaman mutlak bir hukuki koruma saglayıp saglamadıgı tartısmalı olmak ile beraber) ve cezai açıdan tam bir sorumsuzluk getirmektedir (Feyzioglu, 1991-1992:24). Yasama sorumsuzlugu ve dokunulmazlıgı parlamento üyesine tanınmıs bir takım imtiyazlar gibi görünmekte ise de, gerçekte bunlar birer imtiyaz degildir. Bu ayrıcalıkların hedefi meclisin bagımsızlıgını ve serbestçe faaliyet göstermesini saglamaktır, bunlar milletvekilinin sahsi menfaati için degil kamu menfaati ve düzeni için kabul edilmis kurumlardır (Basgil, 1941:7). Hukuki amaç bakımından birlesen bu iki ayrıcalık, bir noktada daha birlesmektedir; Bunların her ikisi de kamu düzenindendir, çünkü bunlar sahsa baglı imtiyazlar degil, vazifeden dogan ve meclis hesabına ve menfaatine yönelik kabul edilmis olan ayrıcalıklardır. Bu nedenle milletvekilleri bunları ileri sürmese de hakim tarafından rei’sen dikkate alınmalıdır. Yine aynı gerekçeyle dokunulmazlık ve

sorumsuzluktan feragat mümkün degildir (Basgil, 1941:26).Yasama dokunulmazlıgı ve sorumsuzlugu birbirinden farklı amaçlara ve hukuki nitelige sahip olmalarına karsın her ikisinin de

birlestigi ortak üst amaç; Yasama organının, iktidar ve muhalefetiyle saglıklı olarak çalısması, parlamenter fonksiyonun gere gi gibi yerine getirilmesinin saglanmasıdır.

  • Cumhurbaşkanının yargı ile ilgili görevleri nelerdir? adli hakimlik

Cumhurbaşkanının Yargı ile İlgili Olan Görev ve Yetkileri

Anayasanın 104’üncü maddesine göre, Cumhurbaşkanının yargı ile ilgili görev ve yetkileri şunlardır:

  1. Anayasa Mahkemesi üyelerini seçmek.
  2. Danıştay üyelerinin dörtte birini seçmek.
  3. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıvekilini seçmek.
  4. Askerî Yargıtay Üyelerini seçmek.
  5. Askerî Yüksek İdare Mahkemesi üyelerini seçmek.
  6. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyelerini seçmek.
  • Uyuşmazlık mahkemesinin görevleri nelerdir? Uyuşmazlık mahkemesi başkanını kim seçer? adli hakimlik

MAHKEMENİN GÖREVİ:

Madde 1 – Uyuşmazlık Mahkemesi; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile görevlendirilmiş, adli, idari ve askeri yargı mercileri arasındaki gö rev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmeye yetkili ve bu kanunla kurulup görev yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir.

Özel kanun uyarınca hakeme başvurulmasının zorunlu olduğu hallerde, eğer hakemlik görevi hakim tarafından yerine getirilmiş i se bu merci, davanın konusuna göre, yukarıdaki fıkrada yazılı adli veya idari yargı mercilerinden sayılır.

Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanı, Anayasa Mahkemesince kendi asıl ve yedek üyeleri arasından seçilir.

  • Yasama dokunulmazlığı ne demektir? Yasama dokunulmazlığına sahip bir meclis üyesi hakkında ne tür işlemler yapılamaz.?

Yasama dokunulmazlığı MADDE 83. – Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.

Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü

maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam, durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez.

Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovusoruşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.

Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasî parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alına maz.

Yasama dokunulmazlıgının amacı, milletvekillerine cezasızlık saglamak degil, fakat siyasi nedenlerle açılacak kovusturmalara karsı onu korumak, daha açıkçası, iktidar çogunlugunun, bir takım bahanelerle, muhalefetteki milletvekillerinden kurtulmak istemelerini önlemektir. Dokunulmazlıgın günümüzde de temel islevi, muhalefeti korumaktır (Teziç, 1986:389). Ancak kabul etmek gerekir ki, bugün müess ese kabul edilis amacından daha gensoruis konulara hizmet

etmektedir. Yasama dokunulmazlıgı da, sorumsuzluk gibi bir meclis üyesinin sahsı için tanınmıs bir imtiyaz degildir. Meclis üyesinin, mili iradenin temsilcisi sıfatıyla, yasama görevini tam anlamıyla

yapabilmesi için sadece meclis kürsüsündeki oy ve sözlerinden dolayı sorumlu tutulmaması yeterli degildir. Aynı zamanda kendi icraatını siddetle elestirecegini önceden kestiren iktidarın ya da kötü niyetli hasımlarının bir takım aslı olmayan suç isnadı ve terti pleri ile, onu meclis müzakerelerine katılmaktan ve meclis kürsüsüne çıkarak, serbestçe söz söylemekten ve oyunu kullanmaktan alıkoyacak, engelliyecek olan davranıslarına meydan verilmemesi gerekli ve hatta zaruri görülmüstür. Meclis üyesinin, bu tarzdaki tertiplere karsı korunması sayesindedir ki ondan, yasama görevini geregi gibi yapması beklenebilir. İste yasama dokunulmazlıgı kavramının bütün gelismis demokratik ülkelerin anayasalarında yer almasının sebep ve amacı budur (Çaglayan, 1997:204).

Milletvekili, yasama fonksiyonunu yerine getirirken ki faaliyetlerinden dolayı, yasama sorumsuzlugu müessesesi ile korunmaktadır, yasama dokunulmazlıgı ise milletvekiline yasama

fonksiyonu ile ilgili olmayan çalısmalarında da koruma saglar.Yasama dokunulmazlıgı sayesinde, milletvekili hakkında kovusturma yapılabilmesi için, bütün milletvekilligi veya sadece meclisin

çalısması müddetince, mensup oldugu meclisin müsaadesi gerekmektedir, aksi takdirde milletvekili hakkında kovusturma yapılamaz.

  • Sert anayasa ne demektir? Bir anayasanın sert anayasa olarak nitelendirilebilmesi için gereken şartlar nelerdir?

normal kanunlardan daha zor ve normal kanunlardan farklı organlarca değiştirilebilen anayasa. yazılı anayasalar istisnalar dışında katı anayasadır, değiştirilme usullerini kendileri belirlerler.

bir anayasada, değiştirilmesi için, adi kanunlardan farklı bir şekilde parlamento üye tamsayısının salt çoğunluğu aranıyorsa, değiştirilmesi için parlamentonun üçte iki, beşte iki, dörtte iki gibi nitelikli bir çoğunluk aranıyorsa, kanunlar için aranmadığı halde, bir anayasanın değiştirilebilmesi için değişiklik teklifinin halkoyuna sunulması gerekiyorsa, değiştirilemeyecek maddeleri varsa, belli bir süre değiştirilmesi yasaksa, değiştirilmesini belli dönemlerde veya durumlarda yasaklıyorsa, o anayasa katıdır. anayasaların katılık derecesi ana yasadan anayasaya değişir, örneğin parlamentonun üçte iki çoğunluğuyla değiştirilebilen bir anayasa, beşte iki çoğunlukta değiştirilenden daha katıdır, ya da daha fazla değiştirilemeyecek maddesi olan anayasa, daha az olandan daha katıdır.

  • 1921 Anayasası dönemi hükümet sistemini genel hatları ile açıklayınız.

1921 Teşkilât-ı Esasîye Kanunu, hükûmet sistemi olarak “meclis hükümeti sistemi”ni kurmuştur. Bilindiği gibi, hükûmet sistemleri anayasa hukukunun klasik teorisinde “kuvvetler ayrılığı-kuvvetler birliği sistemleri” şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Kuvvetler ayrılığı sistemlerinde yasama ve yürütme kuvvetleri ayrı ayrı organlara verilmiştir. Bu sistemler de kendi içinde ikiye ayrılmaktadır. Yasama ve yürütme ku vvetlerinin birbirinden kesin ve sert bir şekilde ayrıldığı sistemlere “başkanlık sistemi”, bu kuvvetlerin yumuşak ve dengeli bir şekilde ayrıldığı sistemlere de “parlâmenter sistem” ismi verilmektedir[18]. Kuvvetler birliği sistemlerinde ise, yasama ve yürütme kuvvetleri aynı organda toplanmıştır. Yasama ve yürütme kuvvetleri yürütme organında toplanmışsa, ortada “mutlak monarşi” veya “diktatörlük” rejimleri ardır. Yasama ve yürütme kuvvetleri yasama organında birleşmişse, ortada “meclis hükümeti” veya “konvansiyonel rejim” vardır

  • Çoğunlukçu ve çoğulcu demokrasi arasında ne gibi farklar vardır?

Çoğulcu demokrasi, çoğunluğun mutlak hakimiyetini reddeden, azınlıktakilerin siyasal ve kültürel haklarının kabul edilmesi gerektiğini ve azınlığında bir gün çoğunluk olabilme hakkının verilmesini savunan demokrasi anlayışıdır.

Demokrasinin gelişim sürecinde, çoğunluğun devlet yönetimindeki kararlarının mutlak olması, azınlık haklarını kısıtlayabileceği kaygısı çoğulcu demokrasiyi ortaya çıkarmıştır.’Azınlıkta veya muhalefette olanların korunması, düşüncelerin serbestçe hiçbir baskıyla karşılaşmadan söylenebilmesi çoğulcu demokrasi için şarttır.Çoğulcu teoride otoritenin dağıtılması devletin aceleyle ve düşünmeden hareket etmesini engeller, aynı zamanda önemli güç merkezlerinin uyuşmaması durumunda da herhangi bir adımın atılmasını önler.

  • 1961 ve 1982 Anayasalarını yapım süreçlerini esas alarak karşılaştırınız.
  1. 1961 ve 1982 Anayasalarının Hazırlanışları Bakımından Karşılaştırılması

Türk anayasa hukuku kitaplarında yapılış süreçleri itibarıyla 1961 Anayasası ile 1982 Anayasasını karşılaştırmak adet olmuştur[4].

  1. Benzerlikleri

Ergun Özbudun’u izleyerek bu iki Anayasanın hazırlanması konusunda benzerlikleri şu şekilde saptayabiliriz[5]:

  1. Her iki Anayasa da askerî müdahaleler sonucu hazırlanmıştır.
  2. Her iki Anayasa da, bir kısmı askerî müdahaleyi yapan bir kuruldan (Millî Birlik Kurulu ve Millî Güvenlik Konseyi), diğer kısmı ise sivillerden (Temsilciler Meclisi ve Danışma Meclisi) oluşan Kurucu Meclisler tarafından yapılmıştır.
  3. Her iki Anayasanın hazırlanmasında da Kurucu Meclisin sivil kanadı (Temsilciler Meclisi ve Danışma Meclisi) seçimle oluşmamıştır.
  4. Her iki durumda da, Kurucu Meclis tarafından hazırlanan Anayasa, halk oyuna sunulmak suretiyle kesinleşmiştir.
  5. Her iki durumda da sivil kanadın (Temsilciler Meclisi ve Danışma Meclisi) Bakanlar Kurulunun kurulması ve düşürülmesine ilişkin yetkileri yoktur.
  6. Farkları

Yine Ergun Özbudun’u izleyerek bu iki Anayasanın hazırlanmasındaki farkları ise şu şekilde sayabiliriz[6].

  1. 1961 Temsilciler Meclisi, 1982 Danışma Meclisine oranla daha temsili niteliktedir.
  2. Temsilciler Meclisinde kapatılan Demokrat Parti dışındaki iki parti (CHP ve CKMP) Anayasanın hazırlanmasına katılmışlardır. Oysa 1982 Anayasasının hazırlanmasına hiçbir siyasal parti katılmamıştır. Zira, Danışma Meclisine üye olmanın bir koşulu 11 Eylül 1980 tarihinde herhangi bir siyasî partinin üyesi olmamaktır.
  3. 1961 Anayasasında halkoylamasına sunulan metnin kabul edilmemesi durumunda ne yapılacağı belirtilmişti. Bu durumda yeni Te msilciler Meclisi seçilecek, Anayasa hazırlama çalışmalarına tekrar başlanacaktı. 1982 Anayasasının hazırlanması sisteminde ise, halkoylamasına sunulan Anayasanın reddi halinde ne olacağı belirtilmemiştir. Bu nedenle tasarı reddedildiğinde askerî idarenin bir süre daha sürme düşüncesinin akla geldiğine işaret edilmiştir[7].
  4. 1961 halkoylamasında Demokrat Parti dışında siyasal partiler kamuoyu oluşturulmasında aktif rol oynamışlardır. Oysa 1982 Anayasasının oylanmasında siyasal partilerin bir rolü olmamıştır.
  5. 1961 halkoylamasının aksine, 1982 halkoylamasında Anayasanın kabulü, Cumhurbaşkanının seçimiyle birleştirilmiştir. 1982 Anayasasının geçici birinci maddesine göre “Anayasanın, halkoylaması sonucu, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası olarak kabul edildiğinin usûlünce ilânı ile birlikte, halkoylaması tarihindeki Millî Güvenlik Konseyi Başkanı ve Devlet Başkanı, Cumhurbaşkanı sıfatını kazanarak, yedi yıllık bir dönem içi n, Anayasa ile Cumhurbaşkanına tanınan görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır”.
  • 1982 Anayasasına göre otorite mi hürriyet mi? 1961 Anayasası ile karşılaştırarak anlatınız.

1982 Anayasasını hazırlayanlar, 1961 anayasasının otorite- hürriyet dengesinde hürriyete ağırlık vererek devletin bu nedenle güçsüz kaldığını savunmuşlar ve 1980 den önceki karışıklıkların temel nedeni olarak anayasanın hürlüğünü işaret etmişlerdir.

61’e tepki olarak otoriteyi arttırmak için kişi özgürlükleri alabildiğine artırılmıştır.1961 anayasası 11.maddesinde kişi hak ve hürriyetlerinin güvence altına alındığı görülür.1971’de bu madde değişmiş olsa bile yine de sınırlayıcı bir formül içermesi zordur.Fakat 1982 anayasası 13.maddesi son fıkrasında tüm hak ve hürriyetleri sınırlayıcı bir maddedir.

  • 1982 Anayasasının siyasasl karar alma mekanizmalarındaki tıkanıklıkları gidermek amacıyla yapmış olduğu düzenlemeleri maddeler halinde sıralayınız.
  1. 1961 Anayasası, karar alma ve politika üretme yeteneği olan kurumlardaki tıkanmaları giderici önlemleri yeteri kadar bünyesinde bulundurmuyordu. Ama 1982 Anayasasının bazı hükümleri bu tıkanıklıkları gidermek üzere inşa edilmiştir. Bu hükümlerden en önemlisi ise; Cumhurbaşkanına anayasada verilen yetkiler dahilinde TBMM seçimlerini yenileme yetkisi tanımasıdır.
  2. 1961 Anayasasına göre “meclis toplantı yeter sayısı üye tam sayısının salt çoğunluğu , karara

yeter sayısı ise Anayasada başkaca hüküm yoksa toplantıya katılanların salt çoğunluğu idi” Bu ise bazen partizanca tavırlarla engelleniyor ve yeter sayılar oluşturulamıyordu.

82 Anayasası ise şu çözümü getirdi: “Anayasa da başkaca hüküm yoksa, TBMM üye tam sayısının en az 1/3 ü ile toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir; ancak karar yeter sayısı hiçbir şekilde üye tamsayısının V ünün bir fazlasından az olamaz. ( bu da karar almak için en az 550 kişilik bir mecliste toplantı sayısının en az 184 karar yeter sayısının ise 139 millet vekili olduğunu gösterir)

  1. 1982 Anayasası siyasi partilerin grup kurmalarını güçleştirerek, gruplara anayasa ve iç tüzükle tanınan

haklar dolayısı ile, Meclis çalışmalarında engellemeleri azaltmıştır. 1961 Anayasasında grup kurmak için gereken milletvekili sayısı 10 ken 82 Anayasası bu sayıyı 20 ye çıkarmıştır. (m95/2)

  1. Yararlılığı kamu oyunda çokça tartışılan ikili meclis durumu da sona erdirilerek, tek meclisli yapıya geçilmiş, böylece yasama sürecine basitlik ve surat gelmiştir.
  2. Parlamanter sisteme işlerlik kazandırmak ve gereksiz tıkanma ve sıkıntıları önleme amacı güden bu tür kurum ve kurallara dünya anayasacılığında rasyonelleştirilmiş parlamentarizm denilmektedir. 82 anayasası da bu konuda eğilim göstermiştir.
  • Atatürk milliyetçiliği kavramını açıklayınız. Atatürk milliyetçiliğinin ırkçılık ya da Turancılıktan farkını belirtiniz.

1982 Anayasasında, Atatürk Milliyetçiliği ile Türk Milliyetçiliği eş anlamda kullanılmıştır. Atatürk Milliyetçiliğinden, 1982 Anayasasının giriş kısmında belirtilen Türk Milliyetçiliğini anlamak gerekir. Yine şunu ifade etmek gerekir ki, 1982 Anayasası bu düzenlemeleri ile, Türkiye Cumhuriyeti’ne hakim olan milliyetçilik anlayışının niteliği üzerinde gereksiz tartışmalara gidilmesi ihtimalini ortadan kaldırmıştır (ÖZBUDUN, 1998: 52).

Yine bu düzenlemeler gösteriyor ki, 1961 ve 1982 Anayasalarının benimsedikleri milliyetçilik anlayışı anayasal milliyetçilik anlayışıdır. Çünkü, her iki Anayasada da milliyetçilik anlayışı, ırk, dil ve din gibi objektif benzerliklere göre değil, kader, kıvanç ve tasa ortaklığına ve birlikte yaşama arzusuna dayanan sübjektif milliyetçilik anlayışı olduğu görülmektedir (ÖZBUDUN, 1998: 53).

Bu anlayışın doğal sonucu da, 1961 ve1982 Anayasalarına yansımıştır. Nitekim, 1982 Anayasası, 1961 Anayasası gibi Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür hükmüne yer vermiştir. Dolayısıyla, Türk anayasa sisteminde ve Atatürk milliyetçiliğinde federal bir devlet yapısı ve farklı vatandaşlıklar söz konusu olamaz. Devletin temeli tek ulus ve tek millet gerçeğine dayanır. Yani Türkiye Cumhuriyeti, tek millete, Türk milletine dayanan üniter devlettir. Başka bir ifadeyle, Türkiye Cumhuriyeti geçmişteki çeşitli imparatorluk lar gibi bir çok milletleri bir araya getiren çok milletli bir devlet değildir.

Bu düzenlemelerin bir başka sonucu da, Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk kabul edilmesi ve bunlar arasında ırk, dil, din, kabile, sınıf ve zümre farkı gözetilmemesidir. Bu düzenlemeler, kader, kıvanç ve tasada ortaklık ile, birlikte yaşama arzu ve iradesini esas kabul eder. Hatta, Atatürk Milliyetçiliğine göre, bir kimsenin ‘Türküm’ demesi, Türk milletine mensup olması için yeterlidir ve ona devletin Türklere millet olarak sağladığı bütün hakları sağlar (KOCAOĞLU, 1998: 352).

Anayasamızın benimsediği Atatürk Milliyetçiliği, aynı zamanda, akılcı, çağdaş, medeni, ileri dönük, demokratik, insani ve barışçıdır. Yine Atatürk milliyetçiliği, sosyalizm ve komünizm gibi milliyetçiliği reddeden akımlara karşı olduğu gibi, faşizm ve nasyonel sosyalizmdeki gibi, ırkçılığa, şovenizme ve saldırganlığa da karşıdır.

Atatürk milliyetçiliği birleştirici ve bütünleştiricidir. Atatürk’ün tanımıyla, bir harçtan yani kültürden olan insanların oluşturduğu topluluğa ya da cemiyete millet denir. Atatürk’e göre, geçmişte beraber ya da birlikte yaşamış, halen beraber yaşayan, tarihsel süreç içinde kazanmış oldukları zengin miras ve ortak değerleri korumak, gelecekte de birlikte yaşamak arzu ve iradesini gösteren toplumlara millet denir.

Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiş ve bu kavram Anayasalarda temel ilke olarak yer almıştır. Atatürk Milliyetçiliği, ülke ve ulus bütünlüğünü koruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içeriğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın güvencesidir. Devletin, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

Anayasamızda düzenlenen Atatürk milliyetçiliği eşitlikçidir, eşitlik fikrine dayanır. Milleti meydana getiren fertler arasında herhangi bir ayrım gözetmez. Atatürk milliyetçiliğinin hedefi, imtiyazsız ve sınıfsız bir millet oluşturmaya çalışmaktır. Atatürk milliyetçiliğinin eşitlik anlayışı, sadece hiçbir ferde, aileye, sınıf veya zümreye imtiyaz tanınamayacağını kabul etmekle kalmaz, aynı zamanda milleti meydana getiren fertler arasında bir refah eşitliği kurmayı da amaçlar (ARSLAN, 1981: 18).

Anayasamızda düzenlenen bu milliyetçilik anlayışını anayasal milliyetçilik olarak nitelendirebileceğimiz gibi, modern milliyetçilik olarak da nitelendirebiliriz. Atatürk’ün, ”Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” prensibi de, bu modern milliyetçiliği benimsediğini göstermektedir. Modern milliyetçilik kişileri otomatlaştıran teorileri reddeder, insanı insan olarak yüceltir (TÜZÜN,1987:5).

Milliyetçilik ilkesinin pratik olarak en önemli sonuçlarından biri de devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüdür. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi Türkiye Cumhuriyeti’nin bir tek devlet olduğunu, tek bir millete dayandığını belirtir. Bu ilke, ülke veya millet unsurlarında bölünme tehlikesi yaratabilecek olan her türlü ayrılıkçı akımın yasaklanmış bulunduğunu ifade etmektedir. Aynı zamanda bu ilke dış bağımsızlığın ve ülke bütünlüğünün korunması unsurlarını da içerir.

  • Laiklik ilkesinin gerekleri nelerdir? Diyanet işleri başkanlığının hukukumuzdaki yerini laiklik ilkesi çerçevesinde tartışınız.

Laiklik:             Din  Hürriyeti:

Vicdan Hürriyeti: (mutlak) Herkesin dilediği dini benimsemesi veya hiçbir dini benimsememesi (AY.mad.24 1/3)

İbadet Hürriyeti: (sınırlı) Kişinin inandığı dinin gerektirdiği ibadet ayin ve törenleri serbestçe yapabilmesidir Din • Ve Devlet İşlerinin Ayrılığı:

  • Resmi bir devletin dinin olmaması

(2)Devletin bütün din mensuplarına eşit davranması.

  • Din kurumları ile devlet kurumlarının ayrı olması.
  • Devlet yönetiminin din kurallarından etkilenmemesi.
  1. Devlet yönetiminin din kurallarına uygun olma şartının aranmaması.
  2. Devlet yönetiminde din kurallarından esinlenilmemesi.

-Devlet Yönetiminde Din kurallarından Etkilenilmemesi:

1876 Kanun-i Esasi’ye göre padişahın görevlerinden biri ahkam-ı şeri’i’nin uygulanmasıdır.Meclis-i Ayanın görevlerinden biri meclis-i mebusan tarafından kabul edilen kanunların İslam’a uygun olarak denetlenmesidir. Laiklikte hukuk kuralları ve devlet işlemleri herha ngi bir dinin kurallarına uygunluğu denetlenmez ve hukuk kurallarında din esaslarından esinlenilmez buna göre hareket edilmez.

  • Aşağıdaki kavramları açıklayınız; genel oy

açık sayım döküm tek dereceli seçim eşit oy

Genel Oy İlkesi:Herkesin seçimlere katılabilmesi ilkesidir.Sınırlı oy tedricen ortadan kalkmıştır.1.ve 2.meşrutiyet zamanlarında oy hakkı sadece belli serveti olan Osmanlı erkeklerine tanındı.1934’den itibaren de kadınlara da seçme ve seçilme hakkı tanındı.1982 anayasasının ilk metninde oy verme hakkı 21 yaş idi.1987’deki anayasa değişiklikleri ile bu sınır 20 yaşa 1995’te ise 18 yaşa indirildi.Bir kişinin oy verebilmesi için seçmen kütüğüne kayıtlı olması gerekir.

Eşit Oy İlkesi:Herkesin tek oy hakkına sahip olmasıdır.Önceden aile reislerine servet düzeylerine göre birden fazla oy hakkı tanınmıştır.Fakat şu anda böyle bir uygulama kalmamıştır.

Seçimlerin Serbestliği:Seçmenlerin baskı ya da dayatma altında olmadan kendi hür iradeleri ile seçim yapmalarıdır.Yapılan değişikliklerle bu seçim ödev haline gelmiş ve kullanılmaması halinde yaptırımları kanunda düzenlenmiştir.

Oy Gizliliği:Bireylerin tek başlarına oy kullanabilecekleri bir ortam hazırlanması.

Açık sayım-döküm:Oy kullanımı tamamlanınca sandıkların kamuoyu huzurunda açılıp sayılmasıdır.Bu ilke seçim sonuçlarına hile ve yolsuzluluğun karışmasını önlemek içindir.

Seçimlerin tek dereceli olması:Seçmenlerin doğrudan doğruya kendi temsilcilerini seçmeleridir.1946’dan beri tek dereceli seçim sistemi uygulanmaktadır.

Seçimlerin yargı organlarının denetiminde yapılması: Anayasanın 79.maddesine göre seçimlerin yargı organlarının genel yönetimi ve denetimine bırakılmıştır.Böylece seçimlere hile ve yolsuzluk karışması engellenmiştir.1961 anayasasından önce milletvekillerinin seçim tutanaklarını kabul etme görevi TBMM’ye aitti.Dolayısıyla bu tutanakların kabul veya reddinde siyasal düşünce önemli rol oynuyordu.1961 ve 1982 anayasalarında ise seçimlerin yönetim ve denetimi tarafsız yargı organlarına bırakılmıştır böylece seçimlerin dürüstlüğü güvence altına alınmıştır.

  • 1982 Anayasasının siyasal partiler hakkındaki düzenlemelerini sıralayarak siyasal partilerin amaçlarına yönelik getirilmiş olan yasakları açıklayınız.

Siyasî partilerle ilgili hükümler

  1. Parti kurma, partilere girme ve partilerden ayrılma

MADDE 68. – (Değişik: 23.7.1995-4121/6 md.) Vatandaşlar, siyasî parti kurma ve usulüne göre partilere girme ve partilerden ayrılma hakkına sahiptir. Parti üyesi olabilmek için onsekiz yaşını doldurmuş olmak gerekir.

Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.

Siyasî partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içerisinde faaliyetlerini sürdürürler.

Siyasî partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve lâik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez.

Hâkimler ve savcılar, Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, Silahlı Kuvvetler mensupları ile yükseköğretim öncesi öğrencileri siyasî partilere üye olamazlar.

Yükseköğretim elemanlarının siyasî partilere üye olmaları ancak kanunla düzenlenebilir. Kanun bu elemanların, siyasî partiler in merkez organları dışında kalan parti görevi almalarına cevaz veremez ve parti üyesi yükseköğretim elemanlarının yükseköğretim kurumlarında uyacakları esasları belirler.

Yükseköğretim öğrencilerinin siyasî partilere üye olabilmelerine ilişkin esaslar kanunla düzenlenir.

Siyasî partilere, Devlet, yeterli düzeyde ve hakça malî yardım yapar. Partilere yapılacak yardımın, alacakları üye aidatının ve bağışların tabi olduğu esaslar kanunla düzenlenir.

  1. Siyasî partilerin uyacakları esaslar

MADDE 69. – (Değişik: 23.7.1995-4121/7 md.) Siyasî partilerin faaliyetleri, parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur. Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir.

Siyasî partiler, ticarî faaliyetlere girişemezler.

Siyasî partilerin gelir ve giderlerinin amaçlarına uygun olması gereklidir. Bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir. Anayasa Mahkemesince siyasî partilerin mal edinimleri ile gelir ve giderlerinin kanuna uygunluğunun tespiti, bu hususun denetim yöntemleri ve aykırılık halinde uygulanacak yaptırımlar kanunda gösterilir. Anayasa Mahkemesi, bu denetim görevini yerine getirirken Sayıştaydan yardım sağlar. Anayasa Mahkemesinin bu denetim sonunda vereceği kararlar kesindir.

Siyasî partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır.

Bir siyasî partinin tüzüğü ve programının 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.

Bir siyasî partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir. (Ek cümle: 3.10.20 01-4709/25 md.) Bir siyasî parti, bu nitelikteki fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre veya genel başkan veya merkez karar veya yönetim organları veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde, söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır.

(Ek: 3.10.2001-4709/25 md.) Anayasa Mahkemesi, yukarıdaki fıkralara göre temelli kapatma yerine, dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasî partinin Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebilir.

Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz.

Bir siyasî partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının Resmî Gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle bir başka parti nin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.

Yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzelkişilerden maddî yardım alan siyasî partiler temelli olarak kapatılır.

(Değişik: 3.10.2001-4709/25 md.) Siyasî partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetlenmeleri, kapatılmaları ya da Devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmaları ile siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir.

1982 anayasasının değişik 68 maddesindeki yasaklar daha detaylı incelenirse siyasal parti faaliyetleri açısından şu sınırlamaları getirdiği anlaşılır:

aa)Devletin ülkesi ve milleti ile bütünlüğü:Devletin ülkesi ile bölünmezliği devletin dış bağımsızlığının ve ülke bütünlüğünün korunması unsurlarını içerir.Mesela Türkiye Cumhuriyetinin dışa karşı bağımsızlığının ortadan kaldırılmasını veya ülkemizin bir bölümünün T.C.’den ayrılmasını savunan bir parti temelli kapatılır.Diğer bir deyimle bu hüküm her türlü ayrılıkçı akımın bir parti halinde örgütlenmesini yasaklamaktadır.

Devletin milleti ile bölünmezliği ilkesi de azınlık yaratılmasının önlenmesi bölgecilik ve ırkçılık yasağı ve eşitlik ilkesinin korunması hususlarını kapsamaktadır.

bb)Cumhuriyet İlkesi:Bu ilke monarşik partileri yasaklamaktadır.

cc)Demokratik Devlet Düzeni:AY.madde 68’de yer alan insan hakları millet egemenliği ve demokratik devlet ilkeleri insan haklarına dayanan hürriyetçi çok partili demokrasiyi reddeden ve diktacı partileri yasaklamaktadır.

dd)Laiklik:Siyasi partiler devletin sosyal ekonomik siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma amacını güdemezler.Siyasal çıkar ya da nüfus sağlamak amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamazlar.

ee)Sınıf veya Zümre diktatörlüğünün yasaklanması:Siyasi partiler sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamazlar.Sınıf egemenliği ülke içindeki tek üstün gücün tek bir sınıfın elinde toplanmasını ve bütün diğer sınıfların egemenliğin kullanılmasından dışlanması demektir.

  • Anayasaya göre siyasal partilerin kapatılması sürecini, sebep ve kapatmaya yetkili organ üzerinde yoğunlaşarak açıklayınız.

Siyasal Partilerin Kapatılması:

Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

Anayasaya göre siyasi partilerin kapatılması Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince kesin olarak karara bağlanır.Bununla siyasi partilerin kapatılması herhangi bir mahkemeye değil Anayasanın üstünlüğünün koruyucusu ve teminatı olan bir yüksek yargı organına verilmiştir.Cumhuriyet Başsavcılığı siyasal parti kapatılması davasını ya re’sen veya Bakanlar Kurulu kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle yahut bir başka siyasal partinin istemi üzerine açar.Cumhuriyet Başsavcılığı yeterli delil bulunamadığı kanısına varırsa dava açmaz.Bunun üzerine Adalet Bakanının veya siyasal partinin yazılı itiraz hakkı vardır.İtiraz haklı görülmezse dava açılmaz;haklı görülürse Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesine dava açmakla yükümlüdür.Anayasa 68.maddenin 4.fıkrasındaki yasakların,doğrudan doğruya parti tüzüğü veya programı gibi parti tüzel kişiliğini bağlayıcı bir belgeyle ihlal etmesiyle,diğer yollardan (Mesela bireysel üyelerin faaliyetleri yoluyla) ihlal edilmesi durumları arasında bir ayrım yapmıştır.İkinci durumda partinin kapatılabilmesine karar verilebilmesi için bu eylemlerin bireysel eylemlerden ibaret kalmaması ve partinin bu nitelikteki eylemlerin işlendiği bir “odak haline geldiğinin” tespit edi lmesi gerekir.Bireysel parti üyelerinin parti yasaklarına aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı parti kapatma yolunun harekete geçirebilmesi için ilkin kişilerin bu eylemlerden dolayı hüküm giymeleri,daha sonra Cumhuriyet Başsavcılığının ilgili kişilerin partiden kesin olarak çıkarılmalarını istemesi ve siyasal partinin en geç otuz gün içinde bu istemi yerine getirmemesi gerekiyordu.T.C.K.’nun 141,142.163.maddelerinin 91 yılında yürürlükten kaldırılması nedeniyle parti üyelerinin 103.maddenin 1.fıkrasındaki yasaklara aykırı eylemleri suç olmaktan çıkarılmıştır.Böylece söz konusu partinin eylemlerin işlendiği bir mihrak haline gelmesinin saptanmasında önemli rol oynayan 103.mad 2.fıkrası geçerliliğini kaybetmiştir.

Siyasi partiler kanununda yapılan deşiklikle 103.madde Anaysa Mahkemesinin kararı ışığında yeniden düzenlenmiştir.Buna göre bir siyasi partinin anayasanın 68./4 fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerin odak halini oluşturup oluşturmadığı Anayasa Mahkemesince belirlenir

  • 1961 ve 1982 anayasalarının insan hakları konusuna yaklaşımını tartışınız.

1961 Anayasasında Cumhuriyetin nitelikleri arasında “insan haklarına dayalı devlet” ifadesi kullanılmıştı. 1982 Anayasası bu ifadenin yerine yukarıda gördüğümüz gibi “insan haklarına saygılı” ifadesini kullanmıştır.

Mümtaz Soysal ‘a göre bu iki deyim arasında köklü bir fark vardır. Yazara göre,

“insan haklarına dayalı devlet, bu inanç üzerine kurulmuş olan, insanı temel değer olarak kabul eden, kendi varoluş nedenini insan haklarının korunması ya da gerçekleştirilmesi amacına dayandıran devlet demektir“[55].

Oysa yazara göre, “insan haklarına saygılı devlet” anlayışında “insan hakları, artık, devletin temeli sayılmaktan çıkmıştır. Devlet başka amaçlar için vardır“[56]. Soysal’a göre Türkiye Devletinin insan haklarına saygısı, “onlarla karşılaştığı zaman selam verir anlamında (bir) saygı”dır[57]. Buna karşılık Ergun Özbudun’a göre, “insan haklarına dayalı devlet” ile “insan haklarına saygılı devlet” deyimleri arasında “bir anlatım farkı ötesinde temel bir anlam ve yaklaşım farkı olduğunu savunmak güçtür“[58]. Burhan Kuzu’ya göre de bu iki ifade arasında “psikolojik etki ve vurgulama biçimi” dışında bir fark yoktur[59].

Bize göre de bu iki deyim arasında hukukî sonuçları bakımından hiçbir fark yoktur. Mühim olan, bu ifade farklılığı değil, 1982 Anayasasının benimsediği temel hak ve hürriyetlerin bütünü ve bunlara ilişkin getirdiği sınırlandırma ve güvence sistemidir. Aşağıda yedinci bölümde ayrıntılarıyla tartışacağımız gibi, 1982 Anayasasının temel hak ve hürriyetlere ilişkin sistemi, 1961 Anayasasına oranla daha az güvenceli değildir.

  • 1982 anayasasına göre temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasında kullanılan temel ilkeleri sıralayarak birini açıkatyınız.

Anayasamızın ikinci kısmı temel hak ve ödevleri düzenlemektedir. İkinci kısım 12’nci maddeden 74’üncü maddeye kadar sürmekte ve toplam 62 adet maddeyi içermektedir. Şüphesiz ki bu 62 maddenin hepsinin ayrı bir önemi vardır. Ancak bu maddelerden biri en önemlisidir. Bu madde, 13’üncü maddedir. 13’üncü madde temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması sistemini belirleyen bir çerçeve madde niteliğindedir. 13’üncü maddede öngörülen şartlar, bütün diğer maddelerde düzenlenen temel hak ve hürriyetlere uygulanabilir niteliktedir. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması, 13’üncü maddenin öngördüğü şartlar ve sınırlar dahilinde mümkündür. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasının güvenceli bir sisteme bağlanıp bağlanmadığı 13’üncü maddedeki şartlara göre belirlenir. Temel hak ve hürriyetlerin gerekli bazı durumlarda sınırlanıp sınırlanamayacağı yine 13’üncü maddedeki ölçütlere göre tayin edilir.

İşte böylesine önemli olan 13’üncü madde, 3 Ekim 2001 tarih ve 4709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanunla[1] değiştirilmiştir.

Bu makalede Anayasa değişikliğiyle 13’üncü maddede ne gibi değişiklikler yapıldığı, bu değişikliklerin neler getirdiğini ve neler götürdüğünü incelemeye çalışacağız. İlk önce 13’üncü maddenin eski şekline göre temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması sistemini kısaca hatırlatacağız. Daha sonra da, 13’üncü maddenin yeni şekline göre temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması sistemini inceleyeceğiz.

13’üncü Maddenin Eski Şekli.- İlk önce 13’üncü maddenin ilk şeklini görelim:

“Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması

MADDE 13.- Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğinin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak kanunla sınırlanabilir.

Temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz ve öngörüldükleri amaç dışında kullanılamaz.

Bu maddede yer alan genel sınırlama sebepleri temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerlidir”.

Görüldüğü gibi 13’üncü maddenin ilk şekli, temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasını bazı şartlara bağlamıştı. Bu şartlar şunlardı[2]:

  1. Sınırlama kanunla olmalıdır.
  2. Sınırlama Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olmalıdır.
  3. Sınırlama (a) “genel sınırlama sebeplerine” veya (b) “anayasanın ilgili maddesinde öngörülen özel sebeplere” dayanmalıdır.
  4. Sınırlama “demokratik toplum düzeninin gerekleri”ne aykırı olmamalıdır.
  5. Sınırlama öngörüldüğü amaç dışında kullanılmamalıdır.

Şimdi de 13’üncü maddenin 3 Ekim 2001 tarih ve 4709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasanın Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanunla[3] değiştirilmiş şeklini görelim:

Anayasa değişikliğinden sonra 13’üncü madde şu hâle gelmiştir:

“Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması

MADDE 13.- Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”

13’üncü maddenin yeni şekline göre temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasının şartları şunlardır:

  1. Sınırlama kanunla olmalıdır.
  2. Sınırlama Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olmalıdır.
  3. Sınırlama anayasanın ilgili maddesinde belirtilen sebeplere bağlı olmalıdır.
  4. Sınırlama temel hak ve hürriyetlerin özlerine dokunmamalıdır.
  5. Sınırlama “demokratik toplum düzeninin gerekleri”ne aykırı olmamalıdır.
  6. Sınırlama “lâik Cumhuriyetin gerekleri”ne aykırı olmamalıdır.
  7. Sınırlama “ölçülülük ilkesi”ne aykırı olmamalıdır.

13’üncü maddenin eski şekliyle yeni şekli arasında benzerlikler ve farklılıklar vardır.

  • Benzerlikler şunlardır:
  1. Sınırlama kanunla olmalıdır.
  2. Sınırlama Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olmalıdır.
  3. Sınırlama anayasanın ilgili maddesinde öngörülen özel sebeplere dayanmalıdır.
  4. Sınırlama “demokratik toplum düzeninin gerekleri”ne aykırı olmamalıdır.

13’üncü maddenin eski şekliyle yeni şekli arasında bazı farklılıklar da vardır. Şöyle ki, Anayasa değişikliği bir yandan maddenin eski şeklinde bulunmayan bazı yenilikler getirmiştir. Ancak Anayasa değişikliği, maddenin eski şeklinde olan bazı şeyleri de yürürlükten kaldırmıştır. Dolayısıyla, 13’üncü maddede yapılan Anayasa değişikliğinin getirdiği ve götürdüğü şeyler vardır.

  • Anayasa değişikliğinin getirdikleri şunlardır:
  1. Temel hak ve hürriyetlerin özlerine dokunma yasağını getirmiştir.
  2. Ölçülülük ilkesi getirmiştir.
  3. Lâik Cumhuriyetin gereklerine uygunluk şartını getirmiştir.
  • Anayasa değişikliğinin götürdükleri ise şunlardır:
  1. Genel sınırlama sebeplerini kaldırmıştır.
  2. Sınırlama öngörüldüğü amaç dışında kullanılması yasağını kaldırmıştır.

Yukarıdaki plana uygun olarak ilk önce 13’üncü maddenin eski şekliyle yeni şekli arasında aynı olan hususları, sonra eski şeklinde olup da yeni şeklinde olmayan hususları, daha sonra da eski şeklinde olmayıp da yeni şeklinde olun hususları görelim.

  1. Benzerlikleri

Yukarıda belirtildiği gibi, temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması sistemi bakımından 13’üncü maddenin eski şekliyle yeni şekli arasında aynı olan hususlar vardır. Şu dört şart, 13’üncü maddenin eski şeklinde de yeni şeklinde de mevcuttur:

  1. Sınırlama kanunla olmalıdır.
  2. Sınırlama Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olmalıdır.
  3. Sınırlama anayasanın ilgili maddesinde öngörülen özel sebeplere dayanmalıdır.
  4. Sınırlama “demokratik toplum düzeninin gerekleri”ne aykırı olmamalıdır.

Şimdi bunların ne anlama geldiğini kısaca açıklayalım:

  1. Sınırlama Kanunla Yapılmalıdır

13’üncü maddenin eski şekli ve keza yeni şekli de temel hak ve hürriyetlerin ancak kanunla sınırlanabileceği ilkesini kabul etmiştir. 13’üncü maddenin eski şekline göre “temel hak ve hürriyetler… kanunla sınırlanabilir”. Yeni şekline göre de “temel hak ve hürriyetl er… ancak kanunla sınırlanabilir”. İki hüküm arasında “ancak” kelimesi farklıysa da, bu sadece bir vurgu farkından ibarettir. Bundan bir hukukî sonuç farkı doğması mümkün değildir. Dolayısıyla, yeni sistemde de, eski sistemde olduğu gibi temel hak ve hürriyetler, kanunla sınırlanabilir; yani, kanun hükmünde kararnameyle, tüzükle, yönetmelikle veya diğer idarî işlemler ile sınırlanamaz.

  1. Sınırlama anayasanın ilgili maddesinde öngörülen sebeplere dayanmalıdır

13’üncü maddenin eski şeklinin birinci fıkrasına göre, “temel hak ve hürriyetler…, Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle… sınırlanabilir”. 13’üncü maddenin yeni şekline göre de “temel hak ve hürriyetler…, yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak… sınırlanabilir” denmektedir. Bu tür sınırlama sebeplerine anayasa hukuku literatüründe “özel sınırlama sebepleri” denmektedir. Bu sınırlama sebepleri, kendi geçtikleri maddede düzenlenen temel hak ve hürriyet için geçerlidir. Yani, yasama organı bir özel sınırlama sebebine dayanarak sadece bu sebebin öngörüldüğü temel hak ve hürriyeti sınırlayabilir. Örneğin Anayasanın 23’üncü maddesine göre, “yerleşme hürriyeti… sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek” amacıyla kanunla sınırlanabilir. Burada “sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek” bir özel sebeptir. Yasama organı bu sebebe dayanarak sadece yerleşme hürriyetini sınırlandırabilir.

Burada şunu belirtmek gerekir ki, 3 Ekim 2001 tarih ve 4709 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunu ile Anayasamızda mevcut                                                                                                                                                                                    olan                                                                                                                                                                      özel sınırlama

sebepleri azaltılmamış tersine arttırılmıştır. Söyle ki, Anayasanın değişiklikten önceki şeklinin 20, 21, 22, 26, 31, 33, 34, 51’inde maddelerinde mevcut olmayan “millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebepleri”ni bir özel sınırlama sebebi olarak adı geçen maddelere eklemiştir. Böylece Anayasamızda temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması bakımından özel sınırlama sebeplerinin sayısı son Anayasa değişikliğiyle artırılmıştır.

  1. Sınırlama Anayasanın Sözüne ve Ruhuna Uygun Olmalıdır

13’üncü maddenin eski şekline göre birinci fıkrasına göre, “temel hak ve hürriyetler… Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olarak… sınırlanabilir”. Maddenin yeni şekline göre de “sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna… aykırı olamaz”. Bu   şart                                                                                                                                                                         bakımından                                                                                                                                                                              13’üncü

maddenin eski ve yeni şekilleri arasında bir fark yoktur.

  1. Demokratik Toplum Düzeninin Gereklerine Uygunluk

Anayasamızın 13’üncü maddesinin ilk şeklinin ikinci fıkrasına göre, “temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamalar demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamaz”. 13’üncü maddenin değişik şekline göre ise, “sınırlamalar… demokratik toplum düzeninin… gereklerine aykırı olamaz”. Dolayısıyla bu şart bakımından 13’üncü maddenin yeni şekli ile eski şekli arasında bir fark bulunmamaktadır.

  1. GEtirdikleri

3.10.2001 tarih ve 4709 sayılı Anayasa Değişikliği Kanununun getirdiği bazı yenilikler de vardır. Yani 13’üncü maddenin eski şeklinde olmayıp da, yeni şeklinde olan üç yeni şart bulunmaktadır. Bunlar şunlardır:

  1. Temel hak ve hürriyetlerin özlerine dokunma yasağı getirilmiştir.
  2. Ölçülülük ilkesini getirilmiştir.
  3. Lâik Cumhuriyetin gereklerine uygunluk şartını getirmiştir.
  4. Temel hak ve hürriyetlerin özlerine dokunma yasağı

Hakkın özüne dokunma yasağı temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasında bir ölçüt olarak 1961 Anayasasının 11’inci maddesi tarafından kullanılmıştır. 1982 Anayasası bu ölçütü benimsememiş, onun yerine Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin kullandığı ölçüt olan “demokratik toplum düzeninin gerekleri” ölçütünü benimsemiştir. Buna rağmen Türk anayasa hukuku doktrininde, 1961 Anayasasına bağlı kalan bazı yazarlar, “hakkın özü” kriterini her zaman savunmuşlar ve bu kriterin “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kriterinden üstün olduğunu iddia etmişlerdir[4]. Bu iddialar doğruluğu ispat edilmiş değildir[5].

Eleştiri.- Kanımızca, “hakkın özü” kriterine geri dönülmüş olması bir talihsizliktir. Şöyle ki:

Bir kere, “hakkın özü” kriteri, belirgin bir kriter değildir. Bir hakkın özünün ne olduğu tartışmaya açıktır. Hakkın özü neresidir; “öz” olmayan ve dolayısıyla sınırlanabilecek olan kısmı neresidir? Bu iki kısım birbirinden nasıl ayrılabilir. Bunu objektif olarak tespit etmek, tanımlamak imkansızdır.

İkinci olarak, hakkın özü kriteri kullanışlı, operasyonel bir kriter de değildir. Şöyle ki, demokratik hukuk devletlerinde bazı durumlarda sınırlanabilen birçok temel hak ve hürriyetin sınırlanması, eğer hakkın özü kriteri esas alındığında mümkün olmamaktadır. Örneğin[6] demokratik hukuk devletlerinde bazı durumlarda mektuplar açılabilmekte ve telefonlar dinlenebilmektedir. Bizim ülkemizde de buna ihtiyaç olması pek tabiîdir. Ama artık 13’üncü maddede hakkın özü kriteri getirildiği için, mektupların açılması veya telefonların dinlenmesi Anayasaya aykırı olur. Çünkü, mektubun açılmasıyla veya telefonun dinlenmesiyle bu hakkın özüne dokunulmuş olur[7]. Zira mektup açılınca veya telefon dinlenince, haberleşmenin gizliliği esası bütünüyle ve özüyle ortadan kalkmış olur; kendisine donulmayan bir öz artık kalmaz. Hakkın özü kriteri uygulanırsa, telefon dinleme imkânı kalmaz. Oysa demokratik hukuk devletlerinde haberleşmenin gizliliği ilkesine bazı durumlarda müdahale edilebilmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin de millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi vb. sebeplerle telefon dinlemeye ihtiyacı olacaktır. Ama Anayasa değişikliğiyle artık hakkın özüne dokunmak yasaklandığına göre, bunun yapılması Anayasanın 13’üncü maddesine aykırı olur. Diğer bir örnek olarak idam cezalarını ele alalım. Demokratik bir hukuk devletinde idam cezası uygulanabilir. Amerika Birleşik Devletleri gibi demokratik devletlerde uygulanmaktadır da. Oysa hakkın özü kriteri kabul edilirse, idam cezalarının infaz edilmesi mümkün değildir; çünkü idam cezası infaz edilince yaşama hakkından geriye dokunulmamış bir öz kalmaz. Zira, idam cezası infazı, yaşama hakkının sadece özüne dokunmamakta, aynı zamanda bu hakkı tamamıyla ortadan kaldırmaktadır[8].

Nihayet temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasının bir sınırı olarak, uluslararası sözleşmelerde kullanılan kriter, “hakkın özü” kriteri değil, “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kriteridir. Örneğin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (m.9/12, 10/2, 11/2) ve Birleşmiş Milletler çerçevesinde hazırlanan Medenî ve Siyasî Haklar Sözleşmesi, hakkın özü kriterini değil, demokratik toplum düzeninin gerekleri kriterini kullanmaktadır.

İşte 3 Ekim 2001 tarihli Anayasa değişikliğiyle 1980 öncesinin, bu tanımlanması güç, kullanılması mümkün olmayan, bazı temel hak ve hürriyetleri sınırlandırılamaz hâle getiren ve uluslararası sözleşmelerde kabul edilmemiş bir kavram olan “hakkın özü” kavramına geri dönülmüştür.

Nihayet şunu da belirtelim ki, 3 Ekim 2001 tarihli Anayasa değişikliği, hakkın özü kavramını 13’üncü maddeye eklemiş, ama onu n alternatif kavramı olan “demokratik toplum düzeninin gerekleri” kavramını 13’üncü maddeden çıkarmamış, böylece birbirine alternatif iki kavram aynı maddede yer alır hâle gelmiştir. Hiç olmazsa, hakkın özü kavramı 13’üncü maddeye eklenirken, demokratik toplum düzeninin gerekleri kavramı bu maddeden çıkarılsaydı.

  1. Ölçülülük İlkesi

3 Ekim 2001 tarihli Anayasa değişikliğiyle 13’üncü maddeye bir de “ölçülülük ilkesi” ilâve edilmiştir. Maddenin yeni şeklinde, “bu sınırlamalar… ölçülülük ilkesine aykırı olamaz” denmektedir. Bu ilkenin 13’üncü maddeye konulması kanımızca isabetli olmuştur. Zira, ölçülülük ilkesi 13’üncü maddenin eski şeklinde bulunmamaktaydı. Buna rağmen 1982 Anayasası döneminde (3 Ekim 2001 tarihine kadar) doktrin ve Anayasa Mahkemesi sanki 13’üncü maddede böyle bir ilke varmış gibi bu “ölçülülük ilkesi”nden bahsetmişlerdir. Doktrinin bu yorumu ve Anayasa Mahkemesinin bu içtihadı sadece bizim tarafımızdan eleştirilmiş ve bu yorumun ve içtihadın pozitif temelden mahrum olduğu, Anayasanın 13’üncü maddesinde “ölçülülük ilkesinin bulunmadığı tarafımızdan ileri sürülmüştür[9]. Ancak bizim görüşümüz kimse tarafından benimsenmemiştir. Bizim dışımızda bütün yazarlar[10], 13’üncü maddede öngörülen temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması şartları arasında ölçülülük ilkesini saymışlardır.

3 Ekim 2001 tarihli Anayasa değişikliğiyle bizim haklı olduğumuz ortaya çıkmıştır. Zira, ölçülülük ilkesi, 13’üncü maddenin eski şeklinde olsaydı, bu ilkeyi bir kez daha koymağa gerek olmazdı.

Eleştiri.- Anayasamızın 13’üncü maddesine ölçülülük ilkesinin ilâve edilmesi yerindedir. Ancak ilâve ediliş formülü (“bu sınırlamalar… ölçülülük ilkesine aykırı olamaz”) yanlıştır. 13’üncü maddeye ilâve edilen “ölçülülük ilkesi” tabiri kanun yapma tekniğine aykırıdır. “Ölçülülük ilkesi” diye bir ilke, Anayasanın metninde geçtiğinde, sanki Anayasanın normlarının dışında, ayrı bir varlığı olan bir tabiî hukuk ilkesine veya doktrinin ürettiği bir ilkeye Anayasanın atıf yaptığı gibi tuhaf bir sonuç ortaya çıkmaktadır. 13’üncü maddede, “sınırlamalar… ölçülülük ilkesine aykırı olamaz” ifadesi yerine doğrudan “temel hak ve hürriyetler, durumun gerektirdiği ölçüde sınırlanabilir” gibi bir ifade kullanılmalıydı.

Gerçekten de “ölçülülük ilkesi”nin kullanıldığı pozitif hukuk metinlerinde bu ilkenin adı geçmeden içeriği hüküm altına alınmaktadır. Örneğin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde ölçülülük ilkesi, “zarurî bulunduğu derecede” tabiri ile ifade edilmektedir. Keza, 1982 Anayasasının 15’inci maddesinde “sınırlamalar, ölçülülük ilkesine aykırı olamaz” diye bir ifade yoktur; onun yerine “durumun gerektirdiği ölçüde t emel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir” ifadesi kullanılmaktadır.

Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasının bir sınırı olarak “ölçülülük ilkesi”, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde öngörülmüştür. Keza bizim Anayasamızın 15’inci maddesinde de “ölçülülük ilkesi” olağanüstü hâllerde temel hak ve hürriyetlerin durdurulması için öngörülmüştür. Ancak gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde, gerek 1982 Anayasasının 15’inci maddesinde “sınırlamalar, ölçülülük ilkesine aykırı olamaz” diye bir ifade yoktur. Bu maddelerde ifade edilen şeye “ölçülülük ilkesi” ismi doktrin tarafından verilmiştir. Pozitif hukuk metinleri kendi koydukları ilkelere isim vermez. O ilkenin içeriğini hüküm altına alır. Daha sonra doktrin ona isim verir. Anlaşılan o ki, 3 Ekim 2001 tarihli Anayasa Değişikliğini kaleme alanlar, sadece tali kurucu iktidar değil, doktrin rolünü de üstlenmiş durumdalar!

  1. Lâik Cumhuriyetin Gereklerine Uygunluk Şartı

3 Ekim 2001 tarihli Anayasa değişikliğinin getirdiği bir yenilik de “lâik Cumhuriyetin gerekleri” kavramıdır. 13’üncü maddenin yeni şekline göre, “sınırlamalar…, lâik Cumhuriyetin gereklerine… aykırı olamaz”. 13’üncü maddenin eski şeklinde, sınırlandırmanın sınırı olarak böyle bir şart yoktur.

Eleştiri.- Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasının şartlarının düzenlendiği bir maddeye, bir şart olarak “lâik Cumhuriyetin gerekleri”ne uygunluk şartının ilâve edilmesinin mantığını anlamak mümkün değildir. 13’üncü maddede sayılanlar, temel hak ve hürriyetler sınırlandırılırken uyulması gerekenler şartlardır. “Lâik Cumhuriyetin gerekleri” kavramı, nasıl olacak da, temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasında bir şart olarak rol oynayabilecektir? Lâiklik esas itibarıyla devletin resmî bir dininin olmamasını ve devlet işleri ile din işlerinin ayrılmasını gerektiren bir ilkedir. Devlet işleriyle din işlerinin ayrılmasının temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması sistemiyle ne gibi bir alakası olabilir? Bunu anlamak mümkün değildir. Kanımca, “lâik Cumhuriyetin gerekleri” kavramı, temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması sistemi açısından operasyonel bir kavram değildir. Zira, lâiklik başka şey, temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması başka şeydir.

“Lâik Cumhuriyetin gerekleri” nelerdir ki, temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasında bu gerekler bir kıstas olsun? Doktrinde laikliğin gerekleri konusunda birçok tartışma yapılmış olmasına rağmen, genellikle “laikliğin gerekleri” olarak sayılan şartlar şunlardır[11]:

  1. Devletin resmî bir dini olmamalıdır.
  2. Devlet bütün dinler karşısında tarafsız olmalıdır.
  3. Devlet bütün din mensuplarına eşit davranmalıdır.
  4. Din kurumları ile devlet kurumları birbirinden ayrı olmalıdır.
  5. Hukuk kuralları din kurallarına uymak zorunda olmamalıdır.

Nasıl olacak da laikliğin bu gerekleri temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasında bir kriter olacaklardır? Nasıl olacak da örneğin, devletin resmî bir dininin olmaması temel hak ve hürriyetler için bir güvence oluşturacaktır? Keza nasıl olacak da din kurumları ile devlet kurumlarının birbirinden ayrı olması temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasında bir sınır teşkil edecektir? Nasıl olacak da Anayasa M ahkemesi, temel hak ve hürriyetleri sınırlandıran bir kanunu “lâik Cumhuriyetin gerekleri”ne aykırı bulup iptal edecektir?

Lâiklik ve temel hak ve hürriyetlere saygı birbirinden tamamıyla bağımsız iki kavramdır. Diğer bir ifadeyle “lâik Cumhuriyet”, “insan haklarına saygılı Cumhuriyet” demek değildir. Bir Cumhuriyetin lâik olması, onun insanların temel hak ve hürriyetlerine saygılı olduğu anlamına gelmez. Eski SSCB şüphesiz ki bir “lâik Cumhuriyet” idi; ama “insan haklarına saygılı bir Cumhuriyet” değildi.

Bu nedenlerle 13’üncü maddenin yeni şekline ilâve edilen “lâik Cumhuriyetin gerekleri” kavramı, anlamsız, gereksiz, kavram kargaşasına yol açmaktan başka bir işe yaramayan bir kavramdır.

  • Götürdükleri

3 Ekim 2001 tarih ve 4709 sayılı Anayasa Değişikliği Kanununun götürdükleri de vardır. Yani 13’üncü maddenin eski şeklinde olup da, yeni şeklinde olmayan şartlar da bulunmaktadır. 13’üncü maddenin eski şeklinde bulunan şu iki şart yeni şeklinde bulunmamaktadır:

  1. Genel sınırlama sebepleri.
  2. Sınırlama öngörüldüğü amaç dışında kullanılması yasağı.
  3. Genel Sınırlama Sebeplerinin Kaldırılması 13’üncü maddenin eski şeklinin birinci fıkrasına göre,

“temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî egemenliğinin, Cumhuriyetin, millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile… sınırlanabilir”.

Türk anayasa hukuku literatüründe bu sebeplere “genel sınırlama sebepleri” denmekteydi. Toplam dokuz adet genel sınırlama sebebi vardı. Bunlar şunlardı:

  1. Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü
  2. Millî egemenlik
  3. Cumhuriyetin korunması
  4. Millî güvenlik
  5. Kamu düzeni
  6. Genel asayiş
  7. Kamu yararı
  8. Genel ahlâk
  9. Genel sağlık

Genel sınırlama sebepleri, adı üstünde “genel”di. Yani bu sebepler, temel hak ve hürriyetlerin hepsi için geçerliydi. Diğer bir ifadeyle, yasama organı bu genel sebeplerden herhangi birine dayanarak herhangi bir temel hak ve hürriyeti sınırlandırabilirdi. Bu husus Anayasanın 13’üncü maddesinin son fıkrasında da “bu maddede yer alan genel sınırlama sebepleri temel hak ve hürriyetlerin tümü için geçerlidir” denerek açıkça belirtilmişti.

3 Ekim 2001 tarih ve 4709 sayılı Anayasa değişikliğiyle 13’üncü maddeden genel sınırlama sebepleri bir bütün olarak çıkarılmıştır. 13’üncü maddenin yeni şeklinde genel sınırlama sebepleri yer almamaktadır. Dahası maddenin metninde “temel hak ve hürriyetler… yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak… sınırlanabilir” dendiğine göre, yorum yoluyla genel sınırlama sebebi de yaratmak mümkün değildir

  • Hürriyeti yok etme hürriyeti yoktur ilkesini 1982 anayasasının getirmiş olduğu düzenlemeleri göz önüne alarak açıklayınız.

Hürriyeti yok etme hürriyeti yoktur.”

  1. 14 bu konuları şu şekilde düzenlemiştir :

Madde 14 – “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerdin hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar.

Bu yasaklara aykırı hareket eden veya başkalarını bu yolda teşvik veya tahrik edenler hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.

Anayasanın hiçbir hükmü, Anayasada yer alan hak ve hürriyetleri yok etmeye yönelik bir faaliyette bulunma hakkını verir şekilde yorumlanamaz.”

Görülüyor ki, burada temel hak ve hürriyetlerin belli amaçlar istikametinde kullanılmayacağı belirtilmiştir. Biraz yukarıda belli amaçlarla sınırlanabileceği belirtilmişti, burada ise belli amaçlar istikametinde kullanılamayacağı ifade edilmiştir.

  • Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulmasında ne gibi güvenceler söz konusudur.

Temel hak ve hürriyetlerin niteliği

MADDE 12. – Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.

Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder.

  1. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması

MADDE 13. – (Değişik: 3.10.2001-4709/2 md.) Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.

  • Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması

MADDE 14. – (Değişik: 3.10.2001-4709/3 md.) Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.

Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha gensoruiş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.

Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.

  1. Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması

MADDE 15. – Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anaya sada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.

(Değişik: 7.5.2004-5170/2 md.)Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.

  1. Yabancıların durumu

MADDE 16. – Temel hak ve hürriyetler, yabancılar için, milletlerarası hukuka uygun olarak kanunla sınırlanabilir

  • Hukuk devleti ne demektir? unsurlarını belirtniz.

Hukuk Devleti:               1-Kavram:Anayasamızın     2.maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılan Hukuk Devleti ilkesi en kısa tanımıyla

vatandaşların hukuki güvenlik içinde bulundukları Devletin eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına bağlı olduğu bir sistemi anlatır.Hukuk dilinde “hukuk devleti” deyimi devletin hukuk kurallarıyla bağlı sayılmadığı “polis devleti” kavramının karşıtı olarak kullanılmaktadır.Bu ilke her şeyden önce devletin işlemlerinin hukuk kurallarına bağlılığını ifade eder.Hukuk kurallarına bağlılığı sağlayacak mekanizma ise devl etin eylem ve işlemlerinin yargı denetimi altında bulunmasıdır.Hukuk devleti denince ilk olarak yürütmenin hukuka bağlılığı ve yürütme işlemlerinin yargı denetimi altında bulunması akla gelmektedir.

  • Yürütme İşlemlerinin Yargısal Denetimi:Yürütme organının yargısal denetimi konusunda iki sistem vardır.Bunlardan birincisi söz konusu denetimi yerel yargı organlarına bırakan ve özellikle Anglo-Sakson ülkelerinde uygulanan “adli idare” veya “yargı birliği” sistemidir.Bu sistemde bir tek yargı organı vardır ve devletle fert arasındaki uyuşmazlıklar tıpkı fertler arasındaki uyuşmazlıklar gibi bu yargı organınca yani

genel mahkemelerce çözülür.İkinci sistem ise yürütmenin eylem ve işlemlerinde doğan uyuşmazlıkların çözümünü genel mahkemelere değil özel birtakım yargı kuruluşlarına yani idare mahkemelerine bırakır. “İdari yargı” adı verilen bu sistem Fransa’da doğmuş ve oradan diğer Kara Avrupası ülkelerine yayılmıştır.Türkiye’de de 100 yılı aşkın bir süredir kullanılan sistem budur.Anayasa mad.155’e göre Türkiye’de idari yargı sisteminin en üst mercii Danıştay’dır. 155.maddeden ‘de anlaşılabileceği gibi Danıştay’ın idari yargı görevinin yanında merkezi idarenin danışma organı olma fonksiyonu da vardır.Danıştay idari davaların bir kısmında ilk ve son inceleme mercii;bir kısmında ise so n inceleme (temyiz ) merciidir.Hukuk devleti ilkesi gerek adli idare gerek idari yargı sistemleriyle bağdaşabilir.Hukuk devleti bakımından önemli olan nokta yürütmenin eylem ve işlemlerinin bağımsız yargı organlarınca denetlenip denetlenememesidir.Bu denetim sağlandıktan sonra dene timi yapan mahkemenin genel mahkeme ya da idari mahkemesi oluşu hukuk devleti açısından önem taşımaz..Buna karşılık yine denetim sistemi ne olursa olsun eğer yürütmenin bir kısım eylem ve işlemleri çeşitli yollarla yargı denetimi dışında bırakılabiliyorsa hukuk devleti il kesinin zedelenmiş olduğu kanısına varılabilir.24 Anayasası döneminde Danıştay bir kısım yürütme işlemlerini siyasal nitelikli görerek bunlardan doğan uyuşmazlıklara bakmayı reddediyordu.Hükümet tasarrufu adı verilen ve idari yargı organının bir oto-limitasyonuna dayanan bu işlem kategorisinin yanı sıra özellikle 1950-60 yılları arasında çıkarılan bazı kanunlar bir kısım idari işlemler hakkında yargı yoluna başvurulmasını yasaklamış,yani yargı denetimi imkanını kanunla ortadan kaldırmıştır.61 Anayasasının 114.maddesi idarenin hiçbir eylem ve işlemi hiçbir halde yargı mercilerinin denetimi dışında bırakılamaz hükmünü getirmek suretiyle hukuk devletini sarsan bu tip uygulamalara son vermiş oldu.Bu hüküm bir yandan yasama diğer yandan da yürütme organlarına direktif verir nitelikte idi.Yasama organına hitap eden yönüyle idari yargı yolunu kapatacak kanunların çıkarılmasını yasaklıyor;idari yargıya h,tap eden yönü ile de bu mahkemelerin bir kısım idari işlemlerden doğan uyuşmazlıkları kendi görev alanları dışında görerek bunlara bakmaktan kaçınmasını yasaklıyordu.Bu bağlamda 1961 Anayasasının 114.maddesi hukuk devleti bakımından çok önemli bir aşama sağlamıştır.

Bu hüküm 1982 anayasasının 125mad.1.fıkrasında aynen korunmuştur.Ne var ki 1982 anayasasının kendisi (ma d.125/2) bu kurala iki istisna getirmiştir.Buna göre cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askeri Şura ‘nın kararları yargı denetimi dışındadır.Cumhurbaşkanı’nın devlet başkanı sıfatıyla yapacağı işlemler idari işlem olmayacağı için bunların yargı denetimi dışında bırakılmasının hukuk devleti ilkesi açısından bir çelişkisi söz konusu değildir buna karşılık hukuki nitelikleri itibariyle tam anlamıyla idari işlemler olan yüksek askeri şura kararlarının yargı denetimi dışında bırakılmasını hukuk devleti açısından haklı bulmak mümkün değildir.1982 Anayasasının 125.maddesi 1961 Anayasasının değişik 114.maddesine benzer olarak idari yargı denetiminin niteliği ve sınırları ile ilgili bazı hükümler getirmektedir.Maddenin 4.fıkrasına göre “yargı yetkisi idari eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır.Yürütme görevinin kanunda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak,idari eylem işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez.1982 Anayasası 125.maddesi (f5/6) 1961 Anayasasında yer almamış olan “yürütmenin durdurulması” konusunu düzenlemektedir.Beşinci fıkraya göre “İdari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe gösterilerek yürütmenin durdurulmasına karar verile bilir.Buna karşılık 6.fıkradan olağanüstü hallerde sıkıyönetim seferberlik ve savaş halinde ayrıca milli güvenlik kamu düz eni ve genel sağlık nedenleri ile kanunun yürütmenin durdurulması kararının verilmesini sınırlayabileceği anlaşılmaktadır.Şu halde fıkrada sözü edilen durumlarda idari işlemlerin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararlar doğacak olsa ve idari işlem açıkça hukuka aykırı bulunsa bile,idari yargının yürütmeyi durdurma kararı verme yetkisi kanunla sınırlanabilecektir ki bunu hukuk devleti ilkesiyle bağdaştırmak güçtür

  • Yasama İşlemlerinin Yargısal Denetimi:Yürütme işlemlerinin yargısal denetimi hukuk devletinin temel ilkelerinden biri olmakla birlikte tek başına hukukun üstünlüğünü ve vatandaşların güvenliğini sağlamaya yeterli değildir.Çünkü bu denetim nihayet yürütme işlemleri nin kanunlara olan uygunluğunu denetleyecektir.Oysa kanunların kendisi anayasaya aykırı olması durumunda vatandaşların anayasal haklarının çiğnenmesini engelleyemeyecektir.Hukuk devletinin tam olarak gerçekleşmiş sayılabilmesi için sadece yürütme işlemlerinin kanunlara uygunluğu değil yasama işlemlerinin de Anayasaya uygunluğu yargı organlarınca denetlenmelidir.
  • Yargı Bağımsızlığı:Hukuk devletinin en önemli unsurlarından biri de “yargı bağımsızlığıdır”.Gerçekten de yasama ve yürütme organlarını denetleyecek olan organlar yasama ve yürütme karşısında tam bağımsızlığa sahip değillerse yargı denetiminde beklenen yararlar büyük ölçüde ortadan kalkmış olur.Yargı bağımsızlığının tam olarak güvence altına alınmamış olduğu sistemlerde gerçek anlamda tam olarak b ir hukuk devletinden söz etmeye imkan yoktur.
  • Kanuni Hakim Güvencesi:1961 Anayasasının ilk metninde bu güvence madde 32’de “Tabii Yargı Yolu” başlığı altında düzenlenmişti.Sözü geçen madde 1971 değişiklikleriyle değiştirilmiş ve halen yürürlükte olan 1982 anayasasındaki ifadede de kullanılan ifade kabul edilmiştir.Buna göre hiç kimse tabi olduğu mahkemeden başka bir mercii önüne çıkarılamaz.Tabii yargı ilkesi uyuşmazlığı yargılayacak olan mahkemen in o uyuşmazlığın doğmasından önce kanunen belli olmasıdır.1971 tarihli Sıkıyönetim kanununda bu ilkeye uygunluğu şüpheli görülebi lecek birtakım hükümlerin varlığı maddenin 1971 anayasa değişikliği sırasında değiştirilmesine yol açmıştır.Bu kanuna göre sıkıyönetim ilan edilen yerlere bu sıkıyönetime neden olan olaylara ilişkin suçları sıkıyönetim ilanından en çok 3 ay öncesine kadar yargılayabilmekteydi.Görülüyor ki bu durumlarda bir ceza davası suçun işlendiği anlarda mevcut olmayan ve kurulup kurulmayacağı bilinmeyen bir mahkeme tarafından görülmektedir.61’deki tabii kelimesi yerine kanuni lafının getirilmesinin sebebi kanunun lafzen yorumlandığında hukuk devleti ilkesiyle çelişmiyor olmasıdır.Fakat öz itibariyle yine de tabii yargı ilkesi hukuk devletinin ayrılmaz bir parçası olduğu için bu çelişkili bir mevzuudur.Bunun çözümü de 143.maddenin son fıkrasında öngörülmüştür.Buna göre sıkıyönetim ilan edilen yerlerdeki DGM’ler Sıkıyönetim Mahkemelerine dönüştürülebilir.Böylece yargılama yapılacak mahkemelerin sonradan kurulmamış olması sağlanarak bu ilkeye uyum sağlanmıştır.
  • Ceza sorumluluğu İlkeleri:Anayasamızın 38.maddesi hukuk devletinin suç ve cezalara ilişkin bazı unsurlarını saymaktadır.
  • Hukukun Genel İlkelerine Bağlılık:61 ve 82 anayasaları “hukukun genel ilkeleri”‘nden doğrudan doğruya söz etmemiş olmakla birlikte 61-132 ve 82-138 maddeleri bu ilkelerin hakim tarafından bir hukuk kaynağı olarak kullanılabileceğini ima etmişlerdir.Hukukun genel ilkelerinin tam ve herkesçe kabul edilebilecek bir tanımını yapmak kolay olmamakla birlikte bu konuda pozitif bir temel olarak Milletlerarası Adalet Divanı Statüsünün 38.maddesinden yararlanılabilir.Bu madde uygar milletlerce tanınmış genel hukuk ilkelerini milletler arası hukukun kaynakları arasında saymıştır.AY mahkememizde muhtemelen bu tanımdan esinlenerek hukukun genel ilkelerini “hukukun bilinen ve tüm uygar ülkelerin benimseyip uyduğu ilkeler” olarak tanımlamıştır.Rousseau hukukun genel ilkelerini bir bölümü sadece milletler arası hukuka özgü olmak bir bölümü de milletlerarası hukuk ve milli hukuk düzenlerinde ortak olmak üzere iki kategoriye ayırmıştır.Rousseau’ya göre iki hukuk düzeninde ortak olan ilkeler şunlardır:Ahde vefa ,hakkın kötüye kullanılmaması, kazanılmış haklara saygı,sebepsiz zenginleşme,gecikme faizi,verilen zararın tazmini,kesin hükme saygı.Bunlara kimsenin sahip olduğu haklardan fazlasını devredememesi kimsenin kendi davasında hakim olamaması mücbir sebep ve diğer bazı ilkeler de eklenebilir.AY mahkemesinin 82 anayasası döneminde verdiği kararlarda dayandığı bazı genel hukuk ilkeleri de şunlardır:İyi niyet ahde vefa kazanılmış haklara saygı kanunların geriye yürümezliği kesin hükme saygı devlete (ve kanunlarına) güven özel kural genel kural çatışmasında özel kuralın uygulanması.
  • Tabi yargı yolu ve hakimlik teminatı kavramlarını açıklayınız.

Kanuni Hakim Güvencesi:1961 Anayasasının ilk metninde bu güvence madde 32’de “Tabii Yargı Yolu” başlığı altında düzenlenmişti.Sözü geçen madde 1971 değişiklikleriyle değiştirilmiş ve halen yürürlükte olan 1982 anayasasındaki ifadede de kullanılan ifade kabul edilmiştir.Buna göre hiç kimse tabi olduğu mahkemeden başka bir mercii önüne çıkarılamaz.Tabii yargı ilkesi uyuşmazlığı yargılayacak olan mahkemenin o uyuşmazlığın doğmasından önce kanunen belli olmasıdır.1971 tarihli Sıkıyönetim kanununda bu ilkeye uygunluğu şüpheli görülebilecek birtakım hükümlerin varlığı maddenin 1971 anayasa değişikliği sırasında değiştirilmesine yol açmıştır.Bu kanuna göre sıkıyönetim ilan edilen yerlere bu Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

sıkıyönetime neden olan olaylara ilişkin suçları sıkıyönetim ilanından en çok 3 ay öncesine kadar yargılayabilmekteydi.Görülüyor ki bu durumlarda bir ceza davası suçun işlendiği anlarda mevcut olmayan ve kurulup kurulmayacağı bilinmeyen bir mahkeme tarafından görülmektedir.61’deki tabii kelimesi yerine kanuni lafının getirilmesinin sebebi kanunun lafzen yorumlandığında hukuk devleti ilkesiyle çelişmiyor olmasıdır.Fakat öz itibariyle yine de tabii yargı ilkesi hukuk devletinin ayrılmaz bir parçası olduğu için bu çelişkili bir mevzuudur.Bunun çözümü de 143.maddenin son fıkrasında öngörülmüştür.Buna göre sıkıyönetim ilan edilen yerlerdeki DGM’ler Sıkıyönetim Mahkemelerine dönüştürülebilir.Böylece yargılama yapılacak mahkemelerin sonradan kurulmamış olması sağlanarak bu ilkeye uyum sağlanmıştır.

  • Aşağıdaki kavramlasrı açıklayınız. jandarma devlet polis devlet hazine teorisi

jandarma devlet

Klasik liberallerin savunduğu devlet biçimi. devlet sadece adalet, güvenlik gibi ekonomik sistemin işleyişine müdahale edemeyeceği alanlarda faaliyet göstermeli. alabildiğine küçülmelidir. devletin görevinin sadece güvenligi saglamak oldugunu ve devletin ekonomiye müdahalede bulunmamasını savunan anlayış.

  1. Polis Devleti Anlayışı.- “Hukuk devleti”, “polis devleti ” deyiminin karşıtı anlamında kullanılmaktadır[208]. O nedenle burada kısaca polis devleti anlayışını görmek gerekir. “Polis devleti (Polizeistaat )”, onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda Kara Avrupası ülkelerindeki mutlakiyetçi rejimleri açıklamak için kullanılan ve ilk kez Almanya’da ortaya çıkmış bir kavramdır[209]. Polis devleti, “kamunun refahı ve selameti için, her türlü önlemi alabilen, bu amaçla kişilerin hak ve özgürlüklerine alabildiğine müdahale edebilen, onlara külfetler yükleyebilen ve fakat tüm bunları yaparken idaresi hukuka bağlı olmayan”[210] devlet demektir. Polis devleti anlayışında devlet hukuka bağlı olmadığına göre, devletin eylem ve işlemlerinin yargı tarafından denetlenmesi de söz konusu değildi[211]. “Polis devleti” ifadesindeki “polis” kelimesi sadece “kolluk” anlamında değil, daha gensoruiş bir anlamda, kamunun refah ve selametini sağlamaya yönelik tüm devlet faaliyetleri anlamında kullanılıyordu[212]. Devletin bu faaliyetleri yürütebilmek için sahip bulunduğu sınırsız ve denetimsiz güç ise “polis kudreti (Polizeigewalt)” olarak adlandırılıyordu. Kısaca “polis” deyimi hiçbir sınır ve denetim tanımayan kamu kudreti anlamına geliyordu[213]. Bugün de idaresi hukuka bağlı olmayan, vatandaşlarına hukukî güvenlik sağlamayan devlet tipi için “polis devleti” tabiri kullanılmaktadır[214].
  2. Hazine – Yönetilenlere herhangi bir güvence tanımayan polis devleti anlayışından, zamanla, yönetilenlere bazı hukukî güvenceler sağlayan “hazine teorisi ” anlayışına geçilmiştir[215]. Gensorue Almanya’da ortaya çıkan ve geliştirilen “hazine teorisi (Fiskusteorie )” anlayışına göre, idarenin faaliyetleri dolayısıyla hakları ihlâl edilen kişilere yargısal yoldan malî karşılık elde etme imkanı tanınmaktadır[216]. Bu teoriye göre, devlet hazinesi hükümdarın dışında ve tamamen özel hukuka tâbi bir tüzel kişilik olarak tanınıyordu. Böylece, hukuk kurallarına bağlı olmayan ve yargı denetimine de tâbi olmayan devlet ile özel hukuk hükümlerine tâbi olan ve aleyhinde dava açılabilen hazine birbirinden ayırt ediliyordu[217]. Örneğin devlet özel bir kişiye ait olan bir taşınmaza el atabiliyor; onu işgal edebiliyor; kişiyi zorla çalıştırabiliyordu. Devletin bu tür eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına aykırılığını ileri sürmek mümkün değildi. Ancak devletin bu tür işlemleri ile hakları ihlâl edilenler, özel hukuk hükümleri uyarınca hazine aleyhine dava açma hakkına sahip kılınıyordu[218]. Böylece hazine teorisi yönetilenlere yargı yolu ile dolaylı da olsa belli bir güvence sağlayabilmiştir. Devletin hazinesi ile birlikte tek bir tüzel kişi olduğu düşüncesi benimsendikçe, hazine teorisi yavaş yavaş terk edildi ve onun yerini hukuk devleti teorisi aldı[219].
  • Yasama yetkisinin genelliği ve devredilmezliğini açıklayınız.

Yasama yetkisi genelliğinin üç anlamı vardır:

  1. Bir kere, yasama yetkisi genelliği, kanunla düzenleme alanının konu itibarıyla sınırlandırılmamış olduğu anlamına gelir[36]. Yasama organı, anayasaya aykırı olmamak şartıyla, istediği her konuyu kanunla düzenleyebilir[37]. Mahiyeti gereği yasama organı tarafından kanunla düzenlenemeyecek bir alan yoktur. Bazı liberal düşünürler, yasama organının bazı sosyal ve ekonomik alanlara müdahale etmemes ini, bu alanlarda kanun çıkarmamasını savunmaktadırlar. Ancak bu bir ideolojik taleptir. Hukuken yasama organının istediği her alanda yasama yetkisini kullanmaya hakkı vardır. Hangi alanda kanun çıkaracağı, hangi alanda kanun çıkarmayacağı yasama organının siyasî takdirine kalmış bir ndur.
  2. İkinci olarak, yasama yetkisi genelliği, yürütme organına bırakılmış bir “mahfuz alan “ın olmadığı anlamına gelir[38].
  3. Üçüncü olarak yasama yetkisi genelliği, yasama organının bir konuyu dilediği ölçüde ayrıntılı olarak düzenleyebileceği anlamına gelir[39]. Yasama organının bir konuyu ana hatlarıyla düzenleyip, ayrıntıların düzenlenmesini yürütme organına bırakmasının daha iyi olduğu düşünülebilir. Ancak, bu yönde yasama organının bir hukukî yükümlülüğü yoktur. Yasama organı, isterse, bir konuyu en ince ayrıntılarına kadar düzenleyebilir[40].

Yasama Yetkisinin Genelliği İlkesinin İstisnaları Var Mıdır?- Acaba yasama organı istediği her konuda kanun çıkarabilir, istediği her hukukî işlemi kanun biçiminde yapabilir mi? Bu ya kural olarak “evet yapabilir”cevabını vermek gerekiyor. Ancak, bazı yazarlar bu konuda bazı istisnalar getirmektedirler.

  1. Bir kere, yasama organının maddî bakımdan yargı işlemi niteliğinde olan bir işlemi kanun biçiminde yapamayacağı belirtilmektedir. Örneğin Türkiye Büyük Millet Meclisi yargı işlemleri yapamaz, mahkemelerin verdiği kararları değiştiremez[41].
  2. İkinci olarak, salt yürürlükte olan kanunların uygulanmasından ibaret olan işlemlerin yasama organı tarafından kanun yoluyla yapılamayacağı sonucuna varılmaktadır[42]. Örneğin Türkiye Büyük Millet Meclisi kanunla valilik gibi bir kamu görevi ihdas edebilir. Ancak böyle bir görevi ihdas ettikten sona bu göreve bizzat bir kişinin atanmasına dair bir işlem yapamaz. Aksi halde, Özbudun’a göre, fonksiyonlar ayrılığının, özellikle Yürütme görevini Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kuruluna veren Anayasamızın 8’inci maddesinin bir anlamı kalmaz [43]. Bu konuda Özbudun şu sonuca varmaktadır: “Türkiye’de yürütme organının mahfuz bir düzenleme yetkisi olmamakla beraber, mahfuz bir yetki alanı vardır. O da yürürlükteki kanunların uygulanmasıdır. Yasama organı, bu alana müdahale edemez“[44].
  3. Yasama organının kanunla belli bir kişiye mükellefiyet yükleyemeyeceğine de işaret edilmekt edir[45]. Aynı şekilde, belli bir kişiyi kanunî yükümlülüklerinden kurtaran bir kanunun da çıkarılmaması gerektiği ileri sürülmektedir

Yasama Yetkisinin Devredilmezliği

1982 Anayasası 7’nci maddesi, “yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez” demektedir.

Ergun Özbudun’un belirttiği gibi, yasama yetkisinin devredilemeyeceği yolunda bir kural olmasaydı bile, yasama yetkisi devredilemezdi. Zira, kamu hukukunda hiçbir devlet organı, anayasa ve kanunlardan aldığı bir yetkiyi, bu metinlerde açık bir izin olmaksızın bir başka devlet organına devredemez[55].

Türk doktrininde yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesine genellikle kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi açısından yaklaşılmakta ve yasama yetkisinin devredilmezliği ilkesiyle neyin devredilmesinin yasaklandığı su lmakta ve bu ya da genellikle şeklî anlamda kanun yapma yetkisinin devredilmesinin yasaklandığı cevabı verilmektedir[56]. Bu nun kanımızca basit bir cevabı vardır: Anayasa “yasama yetkisi”nin Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

devredilmesini yasaklamaktadır. Yasama yetkisinin ne olduğunu ise yukarıda görmüştük. Buna göre, Anayasamız uyarınca, şu yetk iler yasama yetkisi kapsamındadır ve dolayısıyla devredilemezler:

  1. Kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak.
  2. Bakanlar Kurulu ve bakanları denetlemek.
  3. Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek.
  4. Bütçe ve kesin hesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek.
  5. Para basılmasına karar vermek.
  6. Savaş ilânına karar vermek.
  7. Milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak.
  8. Anayasanın 14’üncü maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giyenler hariç olmak üzere, genel ve özel af ilânına karar vermek.
  9. Mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek.
  10. Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmek.
  • Bütçe kanunlarının yasalaşma sürecini anlatınız.

Bütçe A. Bütçenin hazırlanması ve uygulanması

MADDE 161. – Devletin ve kamu iktisadî teşebbüsleri dışındaki kamu tüzelkişilerinin harcamaları, yıllık bütçelerle yapılır.

(Değişik: 29.10.2005-5428/3 md.) Mali yıl başlangıcı ile merkezi yönetim bütçesinin hazırlanması, uygulanması ve kontrolü kanunla düzenlenir. Kanun, kalkınma planları ile ilgili yatırımlar veya bir yıldan fazla sürecek iş ve hizmetler için özel süre ve usuller koyabilir.

Bütçe kanununa, bütçe ile ilgili hükümler dışında hiçbir hüküm konulamaz.

  1. Bütçenin görüşülmesi

MADDE 162. – (Değişik: 29.10.2005-5428/4 md.) Bakanlar Kurulu, merkezi yönetim bütçe tasarısı ile millî bütçe tahminlerini gösteren raporu, malî yıl başından en az yetmişbeş gün önce, Türkiye Büyük Millet Meclisine sunar.

Bütçe tasarıları ve rapor, kırk üyeden kurulu Bütçe Komisyonunda incelenir. Bu komisyonun kuruluşunda, iktidar grubuna veya gruplarına en az yirmibeş üye verilmek şartı ile, siyasî parti gruplarının ve bağımsızların oranlarına göre temsili göz önünde tutulur.

Bütçe Komisyonunun ellibeş gün içinde kabul edeceği metin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülür ve malî yıl başına kadar karara bağlanır. (Değişik: 29.10.2005-5428/4 md.) Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Genel Kurulda, kamu idare bütçeleri hakkında düşüncelerini, her bütçenin tümü üzerindeki görüşmeler sırasında açıklarlar; bölümler ve değişiklik önergeleri, üzerinde ayrıca görüşme yapılmaksızın okunur ve oylanır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, bütçe kanunu tasarılarının Genel Kurulda görüşülmesi sırasında, gider artırıcı veya gelirleri azaltıcı önerilerde bulunamazlar.

  1. Bütçelerde değişiklik yapılabilme esasları

MADDE 163. – (Değişik: 29.10.2005-5428/5 md.) Merkezi yönetim bütçesiyle verilen ödenek, harcanabilecek miktarın sınırını gösterir. Harcanabilecek miktar sınırının Bakanlar Kurulu kararıyla aşılabileceğine dair bütçelere hüküm konulamaz. Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname ile bütçede değişiklik yapmak yetkisi verilemez. Carî yıl bütçesindeki ödenek artışını öngören değişiklik tasarılarında ve carî ve ileriki yıl bütçelerine malî yük getirecek nitelikteki kanun tasarı ve tekliflerinde, belirtilen giderleri karşılayabilecek malî kaynak gösterilmesi zorunludur.

  1. Kesinhesap

MADDE 164. – Kesinhesap kanunu tasarıları, kanunda daha kısa              bir süre kabul edilmemiş ise, ilgili oldukları malî yılın                                                                                                         sonundan                                                                                                               başlayarak, en

geç yedi ay sonra, Bakanlar Kurulunca Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulur. Sayıştay, genel uygunluk bildirimini,                                                                                                                                                                                         ilişkin olduğu                                                                                                                                                                                         kesinhesap

kanunu tasarısının verilmesinden başlayarak en geç yetmişbeş gün içinde Türkiye Büyük Millet Meclisine sunar.

Kesinhesap kanunu tasarısı, yeni yıl bütçe kanunu tasarısıyla birlikte Bütçe Komisyonu gündemine alınır. Bütçe Komisyonu, bütçe kanunu tasarısıyla kesinhesap kanunu tasarısını Genel Kurula birlikte sunar, Genel Kurul, kesinhesap kanunu tasarısını, yeni yıl bütçe kanunu tasarısıyla beraber görüşerek karara bağlar.

Kesinhesap kanunu tasarısı ve genel uygunluk bildiriminin                        Türkiye Büyük Millet Meclisine verilmiş olması,                                                                                                               ilgili yıla                                                                                                               ait                                                                                                               Sayıştayca

sonuçlandırılamamış denetim ve hesap yargılamasını önlemez ve             bunların karara bağlandığı anlamına gelmez.

  1. Kamu iktisadî teşebbüslerinin denetimi

MADDE 165. – Sermayesinin yarısından fazlası doğrudan doğruya veya dolaylı olarak Devlete ait olan kamu kuruluş ve ortaklıklarının Türkiye Büyük Millet Meclisince denetlenmesi esasları kanunla düzenlenir.

  • Olağan dönem khk ve olağanüstü hal ve sıkıyönetim khklerini yetki ve konu bakımından karşılaştırınız.
OLAĞAN DÖNEM KHK’LERİ OLAĞANÜSTÜ HAL VE SIKIYÖNETİM KHK’LERİ
1. Yetki Kanunu Gerekli Gereksiz
2. Yetkili Makam Bakanlar Kurulu Cumhurbaşkanının Başkanlığında Toplanan Bakanlar Kurulu
3. Konu Unsuru Temel hak ve hürriyetler düzenlenemez (Sosyal haklar hariç). Her konu düzenlenebilir. (Ancak düzenlemeler gerekli olacak ve çekirdek alana (m.15/2) müdahale etmeyecek).
4. Sebep Unsuru Belirlenmemiş Olağanüstü hâl ve sıkıyönetim
5. Resmî Gazete’de Yayım Var Var
6. TBMM’nin Onayına Sunma Var. (RG’de Yayın Gününde) Var. (RG’de Yayın Gününde)
7. TBMM’de Görüşme Süresi Yok (Öncelikle ve

ivedilikle

görüşülür)30 gün8. AnayasaVarYok

Mahkemesinin

Denetimi   9. Uygulanma SüresiSüresizOlağanüstü hâl ve sıkıyönetim süresince10. Uygulanacağı YerTüm ülkeOlağanüstü

sıkıyönetim

yerlerhâl ve ilân edilmiş

  • OHAL ve sıkıyönetim khk larının çıkarılış sürecini anlatınız.
  1. Yetki Unsuru[9]
  2. Olağan dönem KHK’lerinde, KHK çıkarma yetkisi Bakanlar Kuruluna aittir (m.91/1). Sıkıyönetim ve olağanüstü hâl KHK’lerinde ise, bu yetki, normal Bakanlar Kuruluna değil, “Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu”na aittir (m.121/3).
  3. Olağan dönem KHK’leri için TBMM tarafında çıkarılacak bir yetki kanununa ihtiyaç vardır (m.91/1-2). Oysa olağanüstü hâl ve sıkıyönetim KHK’leri için böyle bir yetki kanununa gerek yoktur. Zira olağan KHK’lerin yetki kanununa dayanması zorunluluğunu getiren 91′ inci madde, 5’inci fıkrasında açıkça bu zorunluluğu olağanüstü hâl KHK’leri için kaldırmaktadır. Fıkraya göre, “sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun KHK çıkarmasına ilişkin hükümler saklıdır”. Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun olağanüstü hâl KHK’si çıkarma yetkisinin düzenlendiği 121’inci maddenin 3’üncü fıkrasında ise, yetki kanunlarından bahsedilmeksizin, adı geçen kurulun, “olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda, KHK çıkarabileceği” hükme bağlanmıştır. O hâlde, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun sıkıyönetim veya olağanüstü hâl KHK’si çıkarma yetkisi, doğrudan doğruya Anayasadan kaynaklanan bir yetkidir. Dolayısıyla bu tür KHK’ler, “yürütmenin 1982 Anayasasına göre sahip olduğu özerk veya aslî düzenleme yetkisinin tipik bir örneğini” meydana getirmektedir[10].
  4. Konu[11]

Yukarıda gördüğümüz gibi, Anayasamız, olağan dönemlerde KHK çıkarma yetkisini konu unsuru bakımından sınırlandırmıştır. Buna karşılık, sıkıyönetim ve olağanüstü hâl KHK’lerinde Anayasamızın öngördüğü bir konu sınırlaması yoktur. Çünkü, olağan KHK’ler için sınırlamayı getiren 91’inci maddenin 1’inci fıkrasının 2’nci cümlesinin hemen başında “sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere” demektedir. Ayrıca aynı maddenin 5’inci fıkrasında “sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun KHK çıkarmasına ilişkin hükümlerin saklı olduğu” bir kez daha belirtilmiştir.

Dolayısıyla, sıkıyönetim ve olağanüstü hâl KHK’leriyle temel haklar, kişi hakları, siyasî haklar ve ödevler de düzenlenebilir. Kaldı ki Anayasamızın 15’inci maddesi de, aynı doğrultu da, olağanüstü hâllerde “temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının kısmen durdurulabileceği” öngörülmektedir.

Bununla birlikte sıkıyönetim ve olağanüstü hâl KHK’lerinin konu bakımından tâbi olduğu bazı sınırlar yine de vardır. Bir kere, bu KHK’ler sıkıyönetim ve olağanüstü hâlin “gerekli kıldığı konularda” (m.121/3) çıkarılabilirler. Diğer bir ifadeyle olağanüstü halin gerekli kılmadığı konularda sıkıyönetim ve olağanüstü hâl KHK’si çıkartılamaz. Diğer yandan, yukarıda temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması konusunda gördüğümüz gibi (s.226-227) Anayasanın 15’inci maddesinin ikinci fıkrasına göre, olağanüstü hâllerde dahi dokunulamayacak bir çekirdek alan vardır. O hâlde olağanüstü hâl ve sıkıyönetim KHK’lerinin Anayasanın 15’inci maddesinin ikinci fıkrasında sayılan hak ve ilkelerden oluşan çekirdek alana müdahale edemeyeceğini söyleyebiliriz. 3. Usûl ve Şekil Unsuru[12]

Olağanüstü hâl ve sıkıyönetim KHK’lerinin çıkarılmasında uyulacak usûl ve şekil, Bakanlar Kurulunun normal KHK’lerinde izlenen usûle benzemektedir. Anayasamızın 121’inci maddesinin 3’üncü fıkrasına göre, olağanüstü hâl ve sıkıyönetim KHK’leri, “Resmî Gazetede yayımlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur; bunların meclisçe onaylanmasına ilişkin süre ve usûl İçtüzükte belirlenir”. İçtüzüğün 128’inci maddesine göre ise, TBMM olağanüstü hâl ve sıkıyönetim kanun hükmünde kararnamelerini otuz gün içinde görüşüp sonuçlandırır. TBMM, olağanüstü hâl ve sıkıyönetim KHK’sini reddedebilir, aynen veya değiştirerek kabul edebilir. TBMM olağanüstü hâl KHK’sini reddetmiş ise, bu KHK, ret kararının Resmî Gazetede yayımlandığı gün yürürlükten kalkar. TBMM’nin olağanüstü hâl KHK’leri üzerindeki onay, değiştirerek onay ve ret işlemleri parlâmento kararıyla değil, kanunla olmaktadır. Bu nedenle, onaylandıktan sonra, olağanüstü hâl KHK’sinin bir kanuna dönüşeceği kabul edilmektedir

  • Tüzükler hakkında Danıştay incelemesi hakkında bilgi veriniz.

Tanım: Tüzükler bir kanunun uygulanmasını göstermek ve emrettiği işleri belirtmek üzere, kanunlara aykırı olmamak ve Danıştayın incelemesinden geçirilmek şartıyla Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılan yazılı hukuk kurallarıdır.

Tüzükler Anayasamızın 115’inci maddesinde düzenlenmiştir. Bu madde şöyle demektedir:

“Bakanlar Kurulu, kanunun uygulanmasını göstermek veya emrettiği işleri belirtmek üzere, kanunlara aykırı olmamak ve Danıştayın incelenmesinden geçirilmek şartıyla tüzükler çıkarabilir.

Tüzükler, Cumhurbaşkanınca imzalanır ve kanunlar gibi yayımlanır”.

Tüzükler Danıştayın incelemesinden geçirilmek şartıyla çıkarılırlar. Tüzüğü, idarenin diğer düzenleyici işlemlerinden, örneğin yönetmelikten ayırt eden temel özellik, bunların Danıştayın incelemesinden geçirilmesidir Aslî Şekil Şartı

Danıştayın incelemesinden geçmiş olmak, tüzüğün aslî şekil şartını oluşturur. Danıştayın incelemesinden geçmemiş tüzük, “yokluk” ile malûldür; yani hiç yapılmamış sayılır Danıştay İnceleme Kararının İstişarî Niteliği

Doktrinde oy birliğiyle Danıştayın tüzük tasarıları hakkında vereceği “inceleme kararları“[13]nın bağlayıcı nitelikte olmadığı, “istişarî” nitelikte olduğu kabul edilmektedir

Danıştayın tüzük tasarılarını inceleme yetkisi “kanunlara uygunluk” ile sınırlanmıştır.

  • Kanunların anayasa aykırılığı iddiası hangi makam ve kuruluş tarafından ne şekilde ileri sürebilir?

Kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimi, Anayasa Mahkemesine başvurma usûlüne göre “dava yolu” ve “itiraz (def’i) yolu” olmak üzere iki türlüdür. İtiraz yoluyla denetime “somut norm denetimi” de denir. Çünkü bu denetim yolunda, kanunun anayasaya uygunluğunun denetimi, belli bir somut olay ve dava aracılığıyla gerçekleşmektedir. Dava yoluna ise “soyut norm denetimi” de denmektedir.

  1. soyut norm denetimi (İptal Davası)

İptal davası, Anayasada belirtilen bazı organların bir kanun aleyhinde doğrudan doğruya Anayasa Mahkemesinde iptal davası açmalarıyla gerçekleştirilen denetimdir[96]. Bu durumda kanunun uygulandığı somut bir olay veya dava yoktur. Anayasaya aykırılık iddiası ve denetimi herhangi bir dava ile ilgili olmaksızın, soyut olarak gerçekleştirildiği için iptal davası yoluna “soyut norm denetimi” de denmektedir[97].

İptal davasını unsur unsur şu şekilde inceleyebiliriz

  1. Dava Açma Yetkisi

İptal davası açma yetkisini genel olarak Anayasamızın 150’nci maddesinde şu şekilde düzenlenmiştir:

“Kanunların, kanun hükmündeki kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi içtüzüğünün veya bunların belirli madde ve hükümlerinin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açabilme hakkı, Cumhurbaşkanına, iktidar ve anamuhalefet partisi meclis grupları ile Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tam sayısının en az beşte biri tutarındaki üyelere aittir. İktidarda birden fazla siyasî partinin bulunması halinde, iktidar partilerinin dava açma hakkını en fazla üyeye sahip olan parti kullanır”. Cumhurbaşkanı

İktidar veya Anamuhalefet Partisi Meclis Grupları

Büyük Millet Meclisi Üye Tam Sayısının En Az Beşte Biri Tutarındaki Üyeler Şekil Bozukluğuna Dayalı İptal Davası Açma Hakkına Sahip Olanlar

Şekil bakımından denetleme, Cumhurbaşkanınca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin beşte biri tarafından istenebilir” diyerek sınırlandırmıştır.

  1. Dava Açma Süresi

Genel olarak iptal davası açma süresi altmış gündür. Anayasanın 151’inci maddesine göre, “Anayasa Mahkemesinde doğrudan doğruya iptal davası açma hakkı, iptali istenen kanun, kanun hükmünde kararname veya içtüzüğün Resmî Gazetede yayımlanmasından başlayarak altmış gün sonra düşer”.

Şekil Bozukluğuna Dayalı İptal Davası Açma Süresi

Kanunlara ve Anayasa değişikliklerine karşı şekil bozukluğuna dayalı iptal davası açma süresi ise on gündür. Anayasanın 148’i nci maddesinin ikinci fıkrasına göre, “kanunun yayımlandığı tarihten itibaren on gün geçtikten sonra, şekil bozukluğuna dayalı iptal davası açılamaz”. Bu sınırlama kanun hükmünde kararnameler ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüklerine karşı açılacak şekil bozukluğuna dayalı iptal davaları için geçerli değildir. Dolayısıyla bunlar hakkında açılacak davalarda iptal davası süresi altmış gündür.

  1. Somut norm denetimi (İtiraz Yolu)

Somut norm denetimi, “bir mahkemede görülmekte olan bir davanın karara bağlanmasının, o davada kullanılacak hukuk normunun an ayasaya uygun olup olmamasına bağlı olması halinde yapılan denetimdir”[106]. Doktrinde bu denetim yolu için “itiraz ” veya “def’i (exceptio)” yolu deyimleri de kullanılmaktadır. Ancak, Ergun Özbudun’un belirttiği gibi, hukukumuzda somut norm denetimi, sadece davadaki tara flarca ileri sürülecek bir itiraz veya def’i ile hareket geçirilmemektedir. Bunun dışında davayı görmekte olan mahkemenin, uygulanacak kanun hükmünü re’sen Anayasaya aykırı görerek bu denetimi başlatması da mümkündür[107].

  1. Konusu

Somut norm denetimine ancak kanun ve kanun hükmünde kararnameler konu olabilir.

  1. Şartları

Somut norm denetiminin işletilebilmesi için gerekli şartlar Anayasamızın “anayasaya aykırılığın diğer mahkemelerde ileri sürülmesi” başlığını taşıyan 152’nci maddesinin birinci fıkrasında şöyle düzenlenmiştir: “Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun veya kanun hükmünde kararnamenin hükümlerini Anayasaya aykırı görürs e veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesinin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır”.

Bu fıkrada öngörülen şartları sırasıyla şu şekilde inceleyebiliriz:

  1. Bakılmakta Olan Bir Dava Olmalıdır
  2. Davaya Bakmakta Olan Bir “Mahkeme” Olmalıdır
  3. Uygulanacak Hüküm Olmalıdır
  4. Mahkeme Uygulanacak                     Hükmü                     Anayasaya                      Aykırı                        Görmeli                               veya

Aykırılık İddiasının Ciddi Olduğu Kanısına Varmalıdır

  1. aa) Re’sen Anayasaya Aykırı Görme
  2. bb) Tarafların İddiasını Ciddî Bulma.-
  • Siyasal partilerin uyacakları esasları anayasal düzenlemeler çerçevesinde açıklayınız.

Siyasal Partilerin örgütlenme ve çalışmalarına ilişkin yasaklar:

Hakimler ve savcılar Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri Silahlı Kuvvetler mensupları ile yüksek öğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar.

Siyasi partilerin faaliyetleri parti içi düzenlemeleri ve çalışmaları demokrasi ilkelerine uygun olur.Bu ilkelerin uygulanması kanunla düzenlenir. Siyasi partiler ticari faaliyetlere girişemezler.

Siyasi partilerin gelir ve giderleri amaçlarına uygun olması gerekir bu kuralın uygulanması kanunla düzenlenir.Denetim Anayasa Mahkemesi’nce yapılır.Bu görev yerine getirilirken Sayıştay’dan yardım sağlar.Denetim sonunda verilen karar kesindir.

Temelli kapatılan parti bir başka ad altında kurulamaz.

Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri AY.Mahk. temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının R.G.’de gerekçeli olarak yayınlanmasından başlayarak 5 yıl süre ile başka bir partinin kurucusu,üyesi,yöneticisi ve ya denetleyicisi olamazlar.

Yabancı devletlerden uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyruğunda olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli kapatılır.

1995’te yapılan anayasa değişiklikleri ile siyasi partilerin örgütlenme ve çalışmalarına ilişkin yasaklar oldukça hafifletilmiştir.Kaldırılan yasaklar: -Siyasi partilerin yurtdışında teşkilatlanıp faaliyette bulunmaları -Kadın,gensoruçlik kolu ve benzeri yan kuruluşlar meydana getirmeleri -Vakıf kurmaları

-Kendi siyasetlerini yürütmek ve güçlendirmek için dernek,sendika vakıf kooperatif ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ve bunların üst kuruluşları ile siyasi işbirliği ve ilişki içinde bulunmaları ve bunlardan maddi yardım almaları dır.

Kapatılmış siyasi partilerin isimleri amblemleri rumuzları rozetleri ve benzeri işaretleri ile daha önce kurulmuş Türk Devlet lerine ait topluma mal olmuş bayrak amblem ve flamalar siyasi partilerce kullanılamaz.Ayrıca siyasi partiler daha önce kapatılan siyasi partilerin devamı olduklarını da beyan edemez ve böyle bir iddiada bulunamazlar.Komünist anarşist faşist teokratik nasyonal sosyalist din dil ırk mezhep ve bölge adlarıyla veya aynı anlama gelen adlarla siyasi parti kurulamaz veya parti adında bu kelimeler kullanılamaz.

Siyasi partiler Anayasanın başlangıç kısmında yazılı sebeplerle Türk Silahlı Kuvvetlerinin milletin çağrısıyla gerçekleştirdiği 12 Eylül 1980 harekatına ve Milli Güvenlik konseyinin karar ve icraatına karşı bir tutum beyan ve davranışta bulunamazlar.

► Bu yasak hükümlerinden bazıları siyasi partilerin serbestçe faaliyette bulunmalarına ciddi engeller çıkarabilecek niteliktedir.Yasaların çokluğu anayasa koyucuda siyasi partilere karşı açık bir güvensizliği yansıtmaktadır.Bu güvensizliği siyasi partileri demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsuru sayan Anayasa İlkesi ile bağdaşmamaktadır

  • 1982 anayasasına göre geçici bakanlar kurulunun nasıl oluşturulduğunu anlatınız.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Seçimlerinin Yenilenmesi

Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimleri yenilenir, yeni bir Türkiye Büyük Millet Meclisi göreve başlarsa, Başbakanın görevi so na ermelidir[64]. Çünkü, bir parlâmenter hükûmet sisteminde, Başbakan parlâmentoya karşı sorumludur. Onun güveniyle görevde kalmaktadır. sorumlu olduğu parlâmento değişmişse, Başbakanın da görevi sona ermelidir. Başbakanın mensup olduğu parti seçimleri kazanmış, Başbakanı dest ekleyecek Meclis çoğunluğu mevcut olsa bile, Başbakan istifa etmeli, Cumhurbaşkanı tarafından tekrar atanmalıdır. Ancak Anayasada Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin yenilenmesiyle Başbakanın görevinin sona erdiğini veya seçimlerin yenilenmesiyle Başbakanın istifa etmiş sayıldığını belirten bir hüküm yoktur.

Buna rağmen uygulamada yeni seçimlerden sonra Başbakan Bakanlar Kurulunun istifasını Cumhurbaşkanına arz etmektedir[65]. Bunun üzerine de Cumhurbaşkanı, Bakanlar Kurulunun istifasını Anayasanın 104’üncü maddesine göre kabul ettiğini ve yeni hükûmet kuruluncaya kadar mevcut Bakanlar Kurulunun göreve devam etmesini Başbakandan rica eden bir yazıyı Başbakanlığa göndermektedir[66].

Eğer Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinden sonra Başbakan istifa etmez ise ne olur? Bu nun da pozitif anayasa hukuku açısından kesin bir cevabı yoktur. Belki yetkilerin paralelliliği ilkesi uyarınca, Başbakan atayan Cumhurbaşkanının Başbakanı böyle bir durumda görevden alabileceği düşünülebilir. Ancak, yukarıda da belirttiğimiz gibi, yetkilerin paralelliği ilkesinin anayasa hukukunda geçerli olup olmadığı konusu tereddütlüdür.

Böyle bir durumda, “seçimlerde geçici Bakanlar Kurulu” kurulmasını düzenleyen 114’üncü maddede zikredilmesi gereken hükümler bulunmaktadır. Zira, 114’üncü maddenin son fıkrasına göre, “geçici Bakanlar Kurulu, seçim süresince ve yeni Meclis toplanıncaya kadar vazife görür”. Normal Bakanlar Kurulu, seçim dönemlerinde yerlerini “geçici Bakanlar Kurulu”na bırakmaktadır. Geçici Bakanlar Kurulu da, Anayasa göre, yeni Meclis toplanıncaya kadar görevde kalmaktadır (m.114/son). O halde, ortada bir n olmadığı düşünülebilir. Zira Başbakan da, tek başına değil, ancak Bakanlar Kurulu ile birlikte görevdedir. Yeni Meclisin toplanmasıyla Bakanlar Kurulunun görevi sona eriyorsa, Başbakanın da görevi sona ermelidir. Ancak Anayasada bu sona ermenin hangi biçimde olacağı belirtilmemiştir. Yukarıda görüldüğü gibi, Cumhurbaşkanının Başbakanı görevden alma, azletme yetkisi olmadığına göre, böyle bir durumda, Başbakanın seçimlerden sonra yeni Meclisin toplanmasıyla birlikte “istifa” etmesi gerektiği söylenebilir. Bu bir teamül değil, Anayasanın 114’üncü maddesinin son fıkrasından çıkan pozitif hukuk kuralıdır. Başbakanın kanımızca istifa etme yükümlülüğü vardır. Buna rağmen Başbakan istifa etmiyorsa ortaya çıkabilecek nları yukarıda tartıştığımız için burada tekrar değinmiyoruz.

Kanımızca, yeni seçimlerden sonra, yeni Türkiye Büyük Millet Meclisinin toplanmasından sonra Başbakan istifa etmemiş ve keza istifa etmeyen Başbakan Cumhurbaşkanı tarafından görevden alınamamış olsa bile, parlâmenter demokrasi açısından büyük bir problem ortaya çıkmayacaktır. Zira, yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi toplandığında, istediği her zaman, güvensizlik oyuyla Başbakanı düşürebilir. Ancak bu durumda, yeni seçilen Türkiye Büyük Millet Meclisinde Başbakanı destekleyen bir çoğunluk varsa Başbakanın düşürülmesi mümkün olmayacaktır. Başbakan görevde kalacaktır. Ancak bu durumun, kanımızca, parlâmenter demokrasi ilkesi açısından bir sakıncası yoktur. Zira, bu durumda da Başbakan yine parlâmentonun güvenine dayanmaktadı

  • Sıkıyönetim nedenleri ve süresi ile sıkıyönetim ilan etmeye yetkili merciin hangisi olduğunu açıklayınız.

Sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali

MADDE 122. – Anayasanın tanıdığı hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelen ve olağanüstü hal ilânını gerektiren hallerden daha vahim şiddet hareketlerinin yaygınlaşması veya savaş hali, savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi, ayaklanma olması veya vatan veya Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışmanın veya ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten veya dıştan tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yaygınlaşması sebepleriyle, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Millî Güvenlik Kurulunun da görüşünü aldıktan sonra, süresi altı ayı aşmamak üzere yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde sıkıyönetim ilân edebilir. Bu karar, derhal Resmî Gazetede yayımlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur. Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantı halinde değilse hemen toplantıya çağırılır. Türkiye Büyük Millet Meclisi gerekli gördüğü takdirde sıkıyönetim süresini kısaltabilir, uzatabilir veya sıkıyönetimi kaldırabilir.

Sıkıyönetim süresinde, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu sıkıyönetim halinin gerekli kıldığı konularda kanun hükmünde kararname çıkarabilir.

Bu kararnameler Resmî Gazetede yayımlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur. Bunların Meclisce onaylanmasına ilişkin süre ve usul İçtüzükte belirlenir.

Sıkıyönetimin her defasında dört ayı aşmamak üzere uzatılması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararına bağlıdır. Savaş hallerinde bu dört aylık süre aranmaz.

Sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hallerinde hangi hükümlerin uygulanacağı ve işlemlerin nasıl yürütüleceği, idare ile olan ilişkileri, hürriyetlerin nasıl kısıtlanacağı veya durdurulacağı ve savaş veya savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi halinde vatandaşlar için getirilecek yükümlülükler kanunla düzenlenir.

Sıkıyönetim komutanları Genelkurmay Başkanlığına bağlı olarak görev yaparlar.

  • Genel seçimlerin geriye bırakılmasını ve ara seçimleri anlatınız.

Her Seçim döneminin son toplantı yılının 3 Temmuz günü seçimin başlangıç tarihidir ve Ekim ayının ikinci Pazar günü oy verilir.

Savaş sebebiyle yeni seçimlerin yapılmasına imkan görülmezse, Türkiye Büyük Millet Meclisi, seçimlerin bir yıl geriye bırakılmasına karar verebilir.

Geri bırakma sebebi ortadan kalkmamışsa, erteleme kararındaki usule göre bu işlem tekrarlanabilir.

Ara Seçim

Madde 7- Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde boşalma olması halinde, ara seçime gidilir.

Ara seçimleri, her seçim döneminde bir defa yapılır ve genel seçimden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemez. Ancak, boşalan üyeliklerin sayısı, üye tamsayısının yüzde beşini bulduğu hallerde, ara seçimlerinin üç ay içinde yapılmasına Türkiye Büyük Millet Meclisince kara r verilir. Genel seçimlere bir yıl kala ara seçimi yapılamaz.

Seçimin Yenilenmesi

Madde 8- Seçim dönemi bitmeden önce, seçimin yenilenmesine Türkiye Büyük Millet Meclisi veya Cumhurbaşkanınca karar verilmesi halinde, durum Bakanlar Kurulu tarafından kırksekiz saat içinde ilan olunur.

(Değişik : 10/9/1987 – 3403/4 md.) Yenileme kararı Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından verilmişse Meclis, seçimin yapılacağı tarihi de belirler. Yenileme kararının Cumhurbaşkanınca verilmesi halinde, bu kararın verildiği gün-den sonra gelen doksanıncı günü takip eden ilk Pazar günü oy verilir.

Sürelerin Tespiti

Madde 9- Seçimlerin yenilenmesine veya ara seçimi yapılmasına karar verildiği hallerde, Yüksek Seçim Kurulu, bu Kanun ile 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun seçimlere ilişkin ol arak tespit ettiği süreleri kısaltarak uygulayabilir.

Anayasa Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin geriye bırakılması ve ara seçimleri

MADDE 78. – Savaş sebebiyle yeni seçimlerin yapılmasına imkân görülmezse, Türkiye Büyük Millet Meclisi, seçimlerin bir yıl geriye bırakılmasına karar verebilir.

Geri bırakma sebebi ortadan kalkmamışsa, erteleme kararındaki usule göre bu işlem tekrarlanabilir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde boşalma olması halinde, ara seçime gidilir. Ara seçim, her seçim döneminde bir defa yapılır ve genel seçimden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemez. Ancak, boşalan üyeliklerin sayısı, üye tamsayısının yüzde beşini bulduğu hallerde, ara seçimlerinin üç ay içinde yapılmasına karar verilir.

Genel seçimlere bir yıl kala, ara seçimi yapılamaz.

(Ek : 27.12.2002 – 4777/2 md.) Yukarıda yazılı hallerden ayrı olarak, bir ilin veya seçim çevresinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde üyesinin kalmaması halinde, boşalmayı takip eden doksan günden sonraki ilk Pazar günü ara seçim yapılır. Bu fıkra gereği yapılacak seç imlerde Anayasanın 127 nci maddesinin üçüncü fıkrası hükmü uygulanmaz

  • 1982 anayasasına anayasa mahkemesinin yargı denetimi dışında kalan düzenlemeleri belirtiniz.

Anayasa Mahkemesinin Denetimine tâbi Olmayan Normlar ve İşlemler

  1. Milletlerarası Andlaşmalar

Anayasamızın 90’ıncı maddesinin son fıkrasına göre, “usûlüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar… hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulamaz”.

  1. Olağanüstü Hal ve Sıkıyönetim Kanun Hükmünde Kararnameleri

Anayasamızın 148’inci maddesinin ilk fıkrasına göre, “olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz”.

  1. İnkılâp Kanunları

Anayasanın 174’üncü maddesine göre “aşağıda gösterilen inkılâp kanunları… Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz”.

  1. Cumhurbaşkanı’nın Tek Başına Yapacağı İşlemler ( A.Y. m. 105/2 ve 125/2 ).
  2. Yüksek Askeri Şura Kararları ( A.Y. m. 125/2 ).
  3. Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu Kararları ( A.Y. m. 159/4 ).
  4. Devlet Memurları Hakkında Verilen Uyarma ve Kınama Disiplin Cezaları ( A.Y. m. 129/3 ).
  5. Silahlı Kuvvetler Mensupları ve Hakim ve Savcılara İlişkin Disiplin İşlemleri ( A.Y. m. 129/4
  • KHK ile düzenlenemeyecek hususları belirtiniz.

Kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verme

MADDE 91. – Türkiye Büyük Millet Meclisi, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verebilir. Ancak sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile dördüncü bölümünde yer alan siyasî haklar ve ödevler kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemez.

Yetki kanunu, çıkarılacak kanun hükmünde kararnamenin, amacını, kapsamını, ilkelerini, kullanma süresini ve süresi içinde birden fazla kararname çıkarılıp çıkarılamayacağını gösterir.

Bakanlar Kurulunun istifası, düşürülmesi veya yasama döneminin bitmesi, belli süre için verilmiş olan yetkinin sona ermesine sebep olmaz. Kanun hükmünde kararnamenin, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından süre bitiminden önce onaylanması sırasında, yetkinin son bulduğu veya süre bitimine kadar devam ettiği de belirtilir.

Sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde, Cumhurbaşkanının Başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulunun kanun hükmünde kararname çıkarmasına ilişkin hükümler saklıdır.

Kanun hükmünde kararnameler, Resmî Gazetede yayımlandıkları gün yürürlüğe girerler. Ancak, kararnamede yürürlük tarihi olara k daha sonraki bir tarih de gösterilebilir.

Kararnameler, Resmî Gazetede yayımlandıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulur.

Yetki kanunları ve bunlara dayanan kanun hükmünde kararnameler, Türkiye Büyük Millet Meclisi komisyonları ve Genel Kurulunda öncelikle ve ivedikle görüşülür.

Yayımlandıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisine sunulmayan kararnameler bu tarihte, Türkiye Büyük Millet Meclisince redded ilen kararnameler bu kararın Resmî Gazetede yayımlandığı tarihte, yürürlükten kalkar. Değiştirilerek kabul edilen kararnamelerin değiştirilmiş hükümleri, bu değişikliklerin Resmî Gazetede yayımlandığı gün yürürlüğe girer

  • Anayasa göre basın araçlarının korunması ilişkin hükümleri açıklayınız.

Basın araçlarının korunması

MADDE 30. – (Değişik: 7.5.2004-5170/4 md.)Kanuna uygun şekilde basın işletmesi olarak kurulan basımevi ve eklentileri ile basın araçları, suç aleti olduğu gerekçesiyle zapt ve müsadere edilemez veya işletilmekten alıkonulamaz.

  • 1982 anayasasına göre bir vatandaşın yurt dışına çıkışı hangi gerekçelerle sınırlanabilir, açıklayınız.

Yerleşme ve seyahat hürriyeti

MADDE 23. – Herkes, yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir.

Yerleşme hürriyeti, suç işlenmesini önlemek, sosyal ve ekonomik gelişmeyi sağlamak, sağlıklı ve düzenli kentleşmeyi gerçekleştirmek ve kamu mallarını korumak;

Seyahat hürriyeti, suç soruşturma ve kovuşturması sebebiyle ve suç işlenmesini önlemek;

Amaçlarıyla kanunla sınırlanabilir.

(Değişik: 3.10.2001-4709/8 md.) Vatandaşın yurt dışına çıkma hürriyeti, vatandaşlık ödevi ya da ceza soruşturması veya kovuşturması sebebiyle sınırlanabilir.

Vatandaş sınır dışı edilemez ve yurda girme hakkından yoksun bırakılamaz

  • 1982 anayasasına göre toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı nasıl kısıtlanabilir, açıklayınız.

Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı

MADDE 34. – (Değişik: 3.10.2001-4709/13 md.) Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.

Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir.

Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir

  • TBMMnin parlamento kararı şeklinde vermiş olduğu kararlar nelerdir, sıralayınız.
kararına “meclis kararı” veya “TBMM kararı ” da denmektedir.
KUTU           9.3:               Örnek

Parlamento Kararı TBMM Kararı

Türkiye          Büyük            Millet

Meclisinin Çalışmalarına Ara Vermesine Dair Karar

Karar No. 857 Karar Tarihi : 3.7.2005 Türkiye               Büyük                    Millet

Meclisinin, 4 Temmuz 2005 Pazartesi                    gününden

başlamak ve 1 Ekim 2005 Cumartesi günü saat 15.00’de toplanmak üzere tatile girmesine, Genel Kurulun 3 Temmuz 2005 tarihli 125 inci Birleşiminde karar verilmiştir. (RG, 8.7. 2005 – Sayı : 25869).

Yasama işlemlerinin birinci türü “parlâmento kararı “dır. Parlâmento

  1. Tanımı

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, parlâmento kararları ancak maddî mahiyetlerine göre, yani içeriklerine göre tanımlanabilir.

Fikrimizce, şu konular “kanun” ile değil, “parlâmento kararı” ile düzenlenmelidir. Diğer ifadeyle şu konularda, TBMM iradesini “kanun” biçiminde değil, “parlâmento kararı” biçiminde açıklamalıdır.

  1. Yasama organının iç yapısına ve çalışma düzenine ilişkin olan konular.
  2. Yasama organının yürütme organı ile olan ilişkileri.
  3. Yasama organının yargı organı ile olan ilişkileri.

Bu üç unsuru göz önünde tutarak, parlâmento kararlarını şu şekilde tanımlayabiliriz:

TANIM: Parlâmento kararları, TBMM’nin iç yapısına ve çalışma düzenine ilişkin olarak veya TBMM’nin yürütme ve yargı organlarıyla ilişkileri çerçevesinde aldığı kararlardır.

KUTU 9.3:         Uyaı.-      Parlâmento

Bu tanımdan açıkça görüleceği gibi, parlâmento kararları içerik olarak sınırlıdır. Her şey parlâmento kararı konusu yapılamaz.

Örneğin, vatandaşlar için uyulması zorunlu, bağlayıcı, genel hukuk kuralları parlâmento        kararıyla

konulamaz[2].

kararlarıyla vatandaşlar için uyulması zorunlu hukuk kuralları konulamaz. Vatandaşların temel hak ve özgürlükleri parlâmento kararıyla düzenlenemez. Böyle bir düzenleme temel hak ve özgürlüklerin ancak kanunla sınırlanabileceğini                                            öngören

Anayasanın 13’üncü maddesine aykırı olur[3].

  1. Parlâmento Kararları Çeşitleri

Parlâmento kararları ile belli başlı üç grup konu düzenlenebilir. Şimdi bu üç grup konuyu örneklendirelim:

  1. Yasama Organının Kendi İç Yapısına veya Çalışma Düzenine İlişkin Aldığı Parlâmento Kararları Anayasa tarafından öngörülmüş parlâmento kararları :
  • TBMM İçtüzüğü (m.95)
  • Yasama dokunulmazlığının kaldırılması (m. 83)
  • Milletvekilliğinin düşmesi kararı (m.84)
  • Meclisin kendi seçimlerinin yenilenmesine karar vermesi (m.77/2)
  • TBMM Başkanı ve Başkanlık Divanının seçilmesi kararı (m.95)
  • Meclisin tatile girmesi kararı (m.93/2)
  • Kapalı oturum yapılmasına ve bu oturumlardaki görüşmelerin yapılmasına ilişkin kararlar (m.97/2)
  • Bir milletvekilinin altı ayı geçmemek üzere Bakanlar Kurulunca verilecek görevi kabul etmesine ilişkin kararlar (m.82/2) TBMM İçtüzüğü tarafından öngörülmüş parlâmento kararları:
  • Açık oylama kararı (İçtüzük, m.143)
  • Gizli oylama kararı (İçtüzük, m.147)
  • Komisyonların seçilmesi kararları (İçtüzük, m.20)
  1. Yasama Organının Yürütme Organı ile İlişkileri Çerçevesinde Aldığı Parlâmento Kararları aa) Parlâmenter Sistemin Doğasından Kaynaklanan Parlâmento Kararları:
  • Bakanlar Kurulunun göreve başlaması sırasında güven oyu verilmesi kararı (m.110)
  • Gensoru veya güven istemi sonucunda Bakanlar Kurulu veya bir bakan hakkında güven veya güvensizlik kararı (m.99, 111)
  • Cumhurbaşkanının seçimi kararı (m.102)
  • Başbakan ve bakanlar hakkında meclis soruşturması açılması ve Yüce Divana sevk kararı (m.100)
  • Cumhurbaşkanının vatana ihanetten dolayı suçlandırılması kararı (m.105)
  • Gensorunun gündeme alınıp alınmaması kararı (m.99)
  • Genel görüşme açılması kararı (m.98)
  • Meclis araştırması açılması kararı (m.98)
  1. bb) Yürütmenin Bazı İşlemlerinin Meclisin Onayına Tâbi Tutulması:
  • Olağanüstü hal ilân kararının onaylanması kararı (m.121/1)
  • Olağanüstü hal süresinin her defasında dört ayı aşmamak üzere uzatılması kararı (m.122/1)
  • Sıkıyönetim ilân kararının onaylanması kararı (m.122/1)
  • Sıkıyönetim süresinin her defasında dört ayı aşmamak üzere uzatılması kararı (m.122/4)
  • Kalkınma plânlarının onaylanması kararı (m.166)
  1. Yasama Organının Yargı Organıyla İlişkileri Çerçevesinde Aldığı Parlâmento Kararları

Modern Anayasalarda yasama organlarının yargı organları ile ilişkiler içinde bulunduğu gözlemlenmektedir. Birçok Avrupa ülkesinde yasama meclisleri, anayasa mahkemelerine veya yüksek hakimler kurullarına üye seçmektedir. 1961 Anayasamızda bunun örneklerine rastlanıyordu. Örneğin Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosu, Yüksek Hakimler Kuruluna üçer üye seçiyorlardı (1961 Anayasası, m.143 [ilk şek li]). Keza, Anayasa Mahkemesine Millet Meclisi üç, Cumhuriyet Senatosu ise iki üye seçiyordu (61 AY, m.145). İşte yasama meclisleri bu tür üye seçme yetkilerini, bir “kanun” ile değil, bir “parlâmento kararı” ile kullanırlar. 1982 Anayasasında yasama meclisinin yargı organlarına üye seçme yetkisi tanınmamıştır. O nedenle bu tür parlâmento kararlarına 1982 Anayasasından örnek veremiyoruz.

  1. Yasama Organının Sui Gensorueris Parlâmento Kararları

Yukarıda üç türe de girmeyen TBMM’nin aldığı parlâmento kararları da vardır. Örnekler:

  • Savaş ilânı kararı (m.92)
  • Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesi veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye’de bulunmasına izin verilmesi kararları (m.92) Bu yetkileri Anayasa doğrudan doğruya TBMM’ye vermiştir. TBMM, bu yetkilerini bir “kanun” ile değil, bir “parlâmento kararı” ile kullanabilir.
  1. Yeni Bir                   Tür                   Parlâmento                    Kararı:                     Yasama                      Organının           Bağımsız

İdarî Otoritelere Üye Seçme Kararları

Radyo ve Televizyon Üst Kurulunun üyelerinden beşini seçme yetkisi 13 Nisan 1999 tarih ve 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanunun 6’ncı maddesi ile TBMM’ye verilmiştir. TBMM, RTÜK üyelerini seçme yetkisini bir “kanun” ile değil, bir “parlâmento kararı” ile kullanır. Yani TBMM’nin RTÜK’e üye seçme kararı bir “parlâmento kararı”dır. Dolayısıyla, bu kararlar da parlâment o kararının hukukî rejimine tâbidir. Örneğin bu kararların yargısal denetimi mümkün değildir.

  • Kural olarak parlamento kararları anayasa mahkemesi denetimine tabi değildir ancak istisnai olarak hangi parlamento kararları am tarafından denetlenebilir.

Anayasamız parlâmento kararlarını Anayasa Mahkemesinin denetimine üç istisna dışında tâbi tutmamıştır. Bu istisnalar TBMM İçtüzüğü, dokunulmazlığın kaldırılması kararı ve milletvekilliğinin düşmesi kararıdır. Bu üç tür parlâmento kararının Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenebileceği Anayasanın 85 ve 148’inci maddelerinde açıkça belirtilmiştir. Anayasada diğer parlâmento kararlarının denetlenebileceğine ilişkin bir hüküm yoktur. O halde yukarıda belirtilen üç parlâmento kararı dışında kalan parlâmento kararlarının Anayasa Mahkemesi tarafından denetlenmesi imkansızdır.

  • Bakanlar kurulunun kolektif sorumluluğunu açıklayınız.
  1. Kolektif sorumluluk

Kolektif sorumluluk (responsabilite collective), hükümetin genel siyasetinin yürütülmesinden dolayı Bakanlar Kurulunun bütün üyelerinin birlikte sorumlu olması demektir[43]. Anayasamız Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğu esasını kabul etmiştir. Anayasamızın 112’nci maddesinin ilk fıkrasına göre, Bakanlar Kurulu hükümetin genel siyasetinin yürütülmesinden birlikte sorumludur.

  1. Kolektif sorumluluğun Araçları

Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğunu gerçekleştirmenin yöntemi, “güven oylaması usûlü”dür. Anayasamızda üç tür güven oylaması vardır. Bakanlar Kurulunun göreve başlaması sırasında yapılan güven oyu (m.110), görev sırasında Başbakanın gerekli görmesi d urumunda Bakanlar Kurulunda görüştükten sonra güven istemesi sonucunda yapılacak güven oylaması (m.111) ve gensoru görüşmeleri sırasında verilecek güvensizlik önergesi sonucunda yapılan güven oylaması (m.99/3-4). aa) Göreve Başlarken Güven Oyu (m.110)

Bakanlar Kurulunun göreve başlaması sırasında yapılan güven oyu usûlünü daha önce Bakanlar Kurulunun kurulması ve göreve başlamasını incelediğimiz yerde gördük[44]. O nedenle buna tekrar değinmiyoruz. Yeni kurulan Bakanlar Kuruluna da güven oyu verilmezse, kurulmuş olan Bakanlar Kurulu düşer. bb) Görev Sırasında Güven Oyu (m.111)

Anayasamızın 111’inci maddesine göre, Başbakan, gerekli görürse, Bakanlar Kurulunda görüştükten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisinden güven isteyebilir. Biz bunu yukarıda Bakanlar Kurulunun görevinin sona ermesi hallerinden biri olarak gördüğümüz için burada tekrar incelemiyoruz[45].

  1. cc) Gensoru Görüşmeleri Sırasında Güvenoyu (m.99/3-4)

Yukarıda Türkiye Büyük Millet Meclisinin Bakanlar Kurulunu denetleme yollarını incelediğimiz bölümde ayrıntılarıyla gördüğümüz gibi [46], Anayasanın 99’uncu maddesinin 3’üncü fıkrasına göre, gensoru görüşmeleri sırasında, Bakanlar Kurulu hakkında güven oylamasına gidilebilir. Bu iki durumda ortaya çıkar:

aaa) Gensoru görüşmeleri sırasında milletvekilleri veya siyasî parti grupları güvensizlik önergeleri verebilirler (m.99/3). Bu güvensizlik önergeleri sonucunda, güven oylaması yapılmaktadır.

bbb) Anayasanın 99’uncu maddesinin 3’üncü fıkrasına göre, gensoru görüşmeleri sırasında, Bakanlar Kurulu da güven isteyebilir.

Bakanlar Kurulu hakkında güvensizlik önergesi verilmiş veya Bakanlar Kurulunun kendisi güven istemiş ise, Anayasanın 99’uncu maddesinin 3’üncü fıkrasına göre, bu güven isteminden veya güvensizlik önergelerinin verilmesinden bir tam gün sonra güven oylaması yapılır. Güven oylamasında, Bakanlar Kurulunun düşürülebilmesi için, üye tamsayısının salt çoğunluğu gerekir.

  1. Kolektif sorumluluğun                           Sebebi:                         “Hükümetin                            Genel                                 Siyaseti”

Kavramı

Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğuna, “hükümetin genel siyaseti”nin Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından benimsenmemesi durumunda gidilir. Hükümetin genel siyasetinin yürütülmesinden dolayı Türkiye Büyük Millet Meclisi sorumluluk yoluna gidecek ise, bu sorumluluk mutlaka, “kolektif sorumluluk” yoludur. Türkiye Büyük Millet Meclisi, hükümetin genel siyasetinden memnun değil ise, Bakanlar Kurulunun bir kısım üyelerini düşürüp, diğer bir kısım üyelerini görevde bırakamaz. Türkiye Büyük Millet Meclisi Bakanlar Kurulunu bir bütün olarak düşürmelidir[47].

O  halde kolektif sorumluluk , “hükümetin genel siyaseti”nden doğan sorumluluktur. “hükümetin genel siyaseti” kavramı içine girmeyen bir şeyden dolayı Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğuna gidilemez. Peki ama, “hükümetin genel siyaseti ” nedir? Bunu kim, nasıl tespit eder? Hangi n hükümetin genel siyasetiyle ilgilidir? Hangi n ilgili değildir? Kanımızca, bu ya objektif bir cevap verilemez. Hangi nun hükümetin genel siyaseti kapsamına girdiği, hangisinin ise girmediğini nihayette kolektif sorumluluğu tahrik edem makam veya organ tespit edecektir.

Görev Sırasında Güvenoyu .- Görev sırasında güvenoyu (m.111) isteme yetkisi Başbakana ait olduğuna göre, hangi nun hükümetin genel siyasetini ilgilendirdiği, hangisinin ilgilendirmediğine Başbakan karar verecektir. Diğer bir ifadeyle, Başbakanın “hükümetin genel siyaseti” çerçevesine soktuğu her şey, Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğuna yol açabilir[48]. Bu çözüm, Anayasamızın hükümleriyle de bağdaşır niteliktedir. Zira, Anayasanın 112’nci maddesine göre, “Başbakan, Bakanlar Kurulunun başı olarak, bakanlıklar arasında işbirliğini sağlar ve hükûmetin genel siyasetinin yürütülmesini gözetir”. Buna göre ise, hükûmetin genel siyaseti sebebiyle Bakanlar Kurulunun sorumluluğunun tahrik edilmesinde yetkinin Başbakana ait olması normal bir çözüm tarzıdır.

Gensoru Görüşmeleri Sırasında.- Gensoru görüşmeleri sırasında güven oyu ise, yukarıda gördüğümüz gibi, başlatılması bakımından ikiye ayrılmaktadır.

  1. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri veya siyasî parti grupları tarafından verilmiş güvensizlik önergeleri durumunda, hangi nun hükûmetin genel siyaseti kapsamına girip girmediğine, güvensizlik önergesi veren üyeler veya parti grupları karar verir. Ancak burada üyelerin veya parti gruplarının değerlendirmesi kesin değildir; Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararına bağlıdır. Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının salt çoğunluğuyla Bakanlar Kuruluna karşı güvensizlik kararı vermiş ise, bundan güvensizlik önergesini veren üyelerin veya parti gruplarının değerlendirmesinin geçerli olduğu; Türkiye Büyük Millet Meclisi geçersizlik kararı vermiş ise, güvensizlik önergesi veren üyelerin değerlendirmesinin geçersiz olduğu sonucu çıkar. Kısacası, böyle bir durumda, neyin hükûmetin genel siyaseti kapsamına girdiğine ve dolayısıyla hükûmetin kolektif sorumluluğuna yol açacağına; neyin hükûmetin genel siyaseti kapsamına girmediğine ve dolayısıyla Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğunun işletilmesine gerek olmadığına karar verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisine aittir.
  2. Gensoru görüşmeleri sırasında Bakanlar Kurulunun kendisinin güven istemesi durumunda ise, neyin hükûmetin genel siyaseti kapsamına girdiği, neyin girmediği konusunda inisiyatifi Bakanlar Kurulu almış olur.

Neyin hükûmetin genel siyaseti kavramına girdiğini tespit etmeye hangi makam veya kişi yetkili olursa olsun, bu konuda mutlak bir takdir yetkisi vardır. Her n, bu kişi veya makamın takdirine göre, hükûmetin genel siyaseti kavramının çerçevesine sokulabilir. Mahiyeti itibarıyla hükûmetin genel siyaseti kavramına dahil olamayacak meseleler yoktur. Bu hukukî n değil, saf siyasal bir ndur.

  1. Kolektif sorumluluğun Sonuçları

Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğunun birtakım sonuçları vardır. Bunları burada kısaca görmekte yarar vardır: aa) Dayanışma

Kolektif sorumluluğun en önemli sonucu “bakanların dayanışması (solidarite ministerielle) ilkesi“[49]dir. Bakanların dayanışması ilkesi parlâmenter sistemin temel unsurlarından biridir. Bakanların dayanışması ilkesi, bir bakanın, Bakanlar Kurulunda kaldığı süre ce, Bakanlar Kurulunun bütün kararlarını kabul etmiş sayılması demektir[50]. Bir bakan Bakanlar Kurulunda kararın alınması esnasında bu kararı eleştirmiş, bu karara karşı birtakım çekincelerini dile getirmiş olsa bile, bu karar alındıktan sonra, bu kararı, üstlenmek, o kararı savunmakla yükümlüdür. Bakan, kurul olarak alınmış Bakanlar Kurulu kararlarını eleştiremez. Bakan, alınan Bakanlar Kurulu kararını beğenmiyorsa, “ya çenesini kapar, ya çekip gider“[51]. bb) Gizlilik

Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğu , Bakanlar Kurulu toplantılarının gizli olmasını da gerektirir[52]. Şöyle ki, Bakanlar Kurulu kararından bakan da sorumlu olacağından, bakanın bu kararı savunması gerektiğinden, bakanın bu kararın oluşumuna aktif bir şekilde katılmış olması, bu kararın alındığı toplantıda bu karar hakkında olusorumlu ya da olumsuz tüm düşüncelerini serbestçe, hiçbir şeyden korkmaksızın dile getirebilmesi şarttır. Aksi takdirde, bakanın Bakanlar Kurulu kararlarından sorumlu tutulması, onları savunmak zorunda kalması mantıksız olurdu. Bu nedenle, Bakanlar Kurulu toplantıları gizli olmalıdır ki, bu toplantılardan çıkacak her kararın sorumluluğunu üstlenecek ve savunacak olan bakanlar, rahatça, hiçbir şeyden çekinmeksizin bu karar hakkında düşünce ve önerilerini dile getirebilsinler. cc) Bakanların Sır Saklama Yükümlülüğü

Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğu ilkesi, bakanların, Bakanlar Kurulu toplantısında konuşulanları dışarıda açıklamamasını gerektirir[53]. Bakan, Bakanlar Kurulunda yapılan tartışmaları, özellikle diğer arkadaşlarının görüş ve önerilerini dışarıda açıklayamaz. Aksi takdirde, Bakanlar

Kurulunun kolektif sorumluluğu ilkesi zedelenir. Belli bir Bakanlar Kurulu kararı hakkındaki olumsuz görüşleri, düşünce ve önerileri dışarıda bir başka bakan tarafından açıklanan bir bakanın, artık o kararı dışarıda savunması, ondan doğan sorumluluğu üstlenmesi beklenemez. Bakanlar Kurulu toplantılarında konuşulanları dışarıda açıklayan bakan istifa etmelidir. İstifa etmemekte direnen bakan, Başbakanın önerisi ve Cumhurbaşkanının onayı ile azledilebilir. dd) Eleştirmeme Yükümlülüğü

Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğu ilkesi, bir bakanın Bakanlar Kurulu kararını dışarıda eleştirmemesini de gerektirir. Bir bakan, Bakanlar Kurulu kararı hakkındaki tüm eleştirilerini bu kararın alınması esnasında dile getirmelidir. Karar alındıktan sonra, kolektif sorumluluk ilkesi uyarınca, bakana bu kararı eleştirmek değil, savunmak düşer. Kararı her halükârda yanlış bulan ve ne olursa olsun kararı eleştirmek isteyen bakan, istifa etmeli ve ondan sonra eleştirilerini dile getirmelidir. Ancak istifa ettikten sonra, eleştirilerini dile getirirken Bakanlar Kurulu toplantısında yapılan konuşmaları, bakan arkadaşlarının düşüncelerini kamuoyuna açıklamamalıdır. Zira, aksi takdirde, bakan arkadaşlarının o kararı savunabilmesi imkânını da tehlikeye sokmuş olur. Oysa Bakanlar Kurulunun kolektif sorumluluğu ilkesi olduğuna göre, o karar istifa etmemiş her bakan tarafından savunulmalıdır.

  • Yasama fonksiyonu ile ilgili temel ilkeler nelerdir, kısaca açıklayınız.
  1. Yasama Yetkisinin Genelliği

Yasama yetkisi genelliğinin üç anlamı vardır

  1. Bir kere, yasama yetkisi genelliği, kanunla düzenleme alanının konu itibarıyla sınırlandırılmamış olduğu anlamına gelir[36]. Yasama organı, anayasaya aykırı olmamak şartıyla, istediği her konuyu kanunla düzenleyebilir.
  2. İkinci olarak, yasama yetkisi genelliği, yürütme organına bırakılmış bir “mahfuz alan “ın olmadığı anlamına gelir.
  3. Üçüncü olarak yasama yetkisi genelliği, yasama organının bir konuyu dilediği ölçüde ayrıntılı olarak düzenleyebileceği anlamına gelir
  4. Yasama Yetkisinin Aslîliğİ

Yasama yetkisinin aslîliği (ilkelliği), yasama organının bir konuyu doğrudan doğruya, yani araya herhangi bir işlem girmeksizin düzenleyebilmesi anlamına gelir.

  1. Yasama Yetkisinin Devredilmezliği

1982 Anayasası 7’nci maddesi, “yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez” d emektedir.

Ergun Özbudun’un belirttiği gibi, yasama yetkisinin devredilemeyeceği yolunda bir kural olmasaydı bile, yasama yetkisi devredilemezdi. Zira, kamu hukukunda hiçbir devlet organı, anayasa ve kanunlardan aldığı bir yetkiyi, bu metinlerde açık bir izin olmaksızın bir başka devlet organına devredemez.

  • Meclis hükümeti sisteminin genel özelliklerini açıklayınız.

Parlamenter rejim ve başkanlık rejimi dışında bir de “meclis hükümeti rejimi” adı verilen hükümet sistemi bulunmaktadır. Bu r ejimin de kendine has özellikleri bulunmaktadır: [i]

Meclis hükümeti sistemi, meclisin üstünlüğü ilkesine dayanır; yasama ve yürütme yetkisi Mecliste toplanmıştır.

Yürütme görevini üstlenen kurul, Meclis tarafından seçilir; meclisin emirleri doğrultusunda, Meclis adına bu görevi yerine getirir.

Yürütme görevini üstlenen kurul üyeleri, bakanlıklar dikkate alınarak tek tek meclis tarafından seçilir. Ayrıca bir Başbakan yoktur. Her bakan meclise karşı yalnız kendi etkinliklerinden sorumludur. Ortak sorumluluk sözkonusu değildir.

Yürütmenin yasama üzerinde Meclisi dağıtma gibi herhangi bir yetkisi yoktur.Meclisle yürütme arasında görüş aykırılığı olduğunda, yürütme, Meclisin aldığı karar doğrultusunda görevine devam eder.

Devlet başkanının görevi, Meclis tarafından seçilen bir kişi tarafından, yine meclis adına yerine getirilir. Devlet başkanının görevleri daha çok sembolik görevlerdir.

Siyasal rejim tasarımlarından yukarıda “meclis hükümeti sistemi” olarak adlandırılan modelin uygulandığı ülkelerin başında İsviçre gelmektedir. Yukarıda da ifade edildiği üzere bu rejimin belirgin özelliği yasama ve yürütme yetkisinin Mecliste toplanmasıdır. Yani bu sistemde kuvvetler birliği ilkesi geçerlidir.

MEDENİ HUKUK

  • Medeni hukukta yaptırım türleri nelerdir?

Hukuk Kurallarına Aykırılığa Bağlanan Yaptırımlar Daha öncede belirttiğimiz gibi hukuk kurallarını diğere toplumsal davranış kurallarından ayıran en önemli özellik, aykırılık halinde devlet güçü ile desteklenmiş yaptırıma muhatap olunmasıdır. Hukuk kurallarının amaçları, düzenledikleri alanlar farklı olduğu gibi yaptırımlarda farklılık gösterir. Kamu hukuku alanındaki yaptırımlar ile özel hukuk alanındaki yaptırımların farklı olduğu gibi özel hukuk alanında da farklı yaptırımlar karşımıza çıkmaktadır. Ör Kamu Hukukunda idari hukuk dalında idari işlemim iptali, ceza hukukunda hapis ve para cezaları, devletler hukukunda savaş, mukabele.i bilmisil, diplomatik ilişkilerin kesilmesi Ambargo Kınama vb.    Medeni Hukuk (Özel Hukuk) Alanındaki

yaptırımlar:

A                Yokluk

Hukukun bir hukuki işlemin varolması için öngördüğü kurucu unsurlarında eksiklik söz konusu ise yokluk yaptırımından bahsederiz. Bir hukuki işlemin hukuk hayatında varolması için gerekli olan bu kurucu unsurlardan bir ya da birkaçının olmaması halinde, o işlem hukuk hayatında hiç yapılmamış yani doğmamış sayılır. Böyle bir işlemin geçerli olup olmadığı da tartışma dışıdır. Yokluk bu yönü ile medeni hukukta yani özel hukuktaki en ağır yaptırımdır.

Bir borç sözleşmesinin kurucu unsuru tarafların belirli bir hukuki sonucu doğurmaya yönelik karşılık ve birbirine uygun irade beyanlarıdır BK 1. Eğer taraflardan birinin irade beyanı yoksa böyle bir borç ilişkisi doğmaz. Mesela bir kişinin elini tutarak ona zorla bir kira sözleşmesinin imzalatılması halinde bir iradeden söz edilemez. Yine hukukumuza göre evlilik erkek ve kadın arasında olmasına izin verilen ve evlendirme memuru önünde yapılan bir hukuki işlemdir. Aynı cinsten kişiler arasında yapılan bir evlenme kurucu unsurunun olmaması sebebi yle yok hükmündedir. Yine yolda yürürken birinin bayılıp yer düşmesi ve bu sırada yanında bulunan başka birine çarpması sonucu onun yaralanması halinde de insan iradesine dayanan bir fiilin varlığından söz edilemeyeceği için BK 41 vd. maddeleri uyarınca haksız fiil sorumluluğu gündeme gelmeyecektir.

Yok hükmünde olan bir işlemin geçersizliğini sağlamak için bir dava açılmasına gerek olmadığı gibi böyle bir işlemden de bir hak yada yükümlülük doğmaz- Her ilgili her zaman hukuki bir işlemin yoklu yokluğunu ileri sürebilir. Bir hukuki işlem hukuk hayatında doğmamış ve sonuç doğurması mümkün olmadığı halde hakimden menfaati olan bu durumun (olumsuz tespiti) tespitini tespit davası yoluyla ist eyebilir. Yokluk ile mutlak butlan yaptırımları borçlar hukuku alanında sonuçları itibariyle ararlında fark yoksa da; bir hukuki işlemin hukuk hayatında hiç

doğmadığını yok olduğunu ileri sürmek dürüstlük kuralına aykırı olmazken, bir hukuki işlemin butlanla batıl olduğunun ileri sürülmesi dürüstlük kuralına aykırı olabilir. [1]

B                         Geçersizlik (Hükümsüzlük)

Bir hukuki işlemin hukuk dünyasında varolup, ancak tarafların istediği sonuçları hukukun öngördüğü geçerlilik şartlarındaki e ksiklik nedeniyle doğuramadığı duruma geçersizlik adı verilir. Bu haller kendi içinde mutlak ve kısmi butlan olarak ikiye ayrılır.

  • Mutlak Butlan

Hukuk bazen öyle geçerlilik kuralları öngörmüştür ki bunların hukuki işlem yapılırken dikkate alınmaması halinde o hukuki işlem baştan itibaren; yani kurulduğu andan itibaren amaçlanan hukuki sonuçları kesin olarak doğurmaz; batıldır. Sonradan bu işlemin hukuka uygun ha le getirilmesi mümkün değildir.

BK 20 I e göre bir sözleşmenin içeriği imkansız hukuka yada ahlaka aykırı olursa o sözleşme batıldır hukuki bir hüküm doğurmaz. Bu halde bir sözleşme doğmuştur çünkü kanunun temel kurucu unsur olarak aradığı tarafların bir birine uygun iradesi BK 1 md uyarınca var o lmakla beraber böyle bir sözleşmenin hukuk hayatında sonuç doğurması için gerekli geçerlilik şartlarında eksiklik vardır. MK 15 e göre ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin yaptığı hukuki işlemler hukuki bir sonuç doğurmaz mutlak butlanla batıldır. Taşınmaz satım sözleşmesi resmi şekilde yapılmak zorundadır, resmi şekilde yapılmayan taşınmaz satım sözleşmesi mutlak butlanla batıldır.

Mutlak butlan halinde hukuki işlem baştan itibaren geçersiz bir işlem olup zaman içinde geçerlilik kazanamayacağı gibi hukuki sonuç da doğurmaz. Mutlak butlan tarafların icazeti ile, edimlerin ifasıyla hukuka aykırılığın sonradan ortadan kalkmasıyla da sağlık kazanamaz. Taraflar mutlak butlan ile yaptırıma bağlanan işlemi tekrar geçerli şekilde yaparak istedikleri hukuki sonuca ulaşabilirler. Kamu yararı nedeniyle öngörülmüş olan mutlak butlan yaptırımını hakim, taraflar ileri sürmese de resen nazara almak zorundadır. [2] Mutlak butlan her menfaati olan tarafından herkese karşı ileri sürülebilir. Kural olarak mutlak butlanı ileri sürmek bir zaman aşımına da bağlanmamıştır. Hatta batıl bir hukuki işlemden hukuki menfaati zarar gören 3. kişilerde mutlak butlanı ileri sürebilir. Mutlak butlanın ileri sürülmesi borçlar hukuku alanında hakkın kötüye kullanılması olduğu hallerde, butlanı ileri süren korunmaz. Ör. Şekil taşınmaz satımında şekil eksikliğinin ileri sürüldüğü hallerde durum böyledir.

Mutlak butlanla yokluk yaptırımı arasında hukuki sonuçları açısından pek fark olmamakla beraber, Aile Hukukunda ve Miras Huku kunda mutlak butlan ile yokluk yaptırımı arasında fark vardır. Mutlak Butlanla geçersiz olan evlenmeler, hakim kararı ile ortadan kaldırılıncaya kadar geçerli bir evliliğin doğurduğu hükümleri doğurur. Hakim kararı ile evlilik geçersiz sayılsa dahi o ana kadar ortaya çıkan hukuki sonuçlar saklı tutulur. MK 145 sayılan sebeplerden birinin varlığı halinde evlenme mutlak butlan ile batıldır. Ör evlenme sırasında eşlerden biri evl i ise ikinci evlilik mutlak butlanla batıldır,yada eşler arasında evlenme engeli olacak derecede hısımlığın bulunması halinde de evlenme mutlak butlanla batıldır. Ancak MK 156 hükmüne göre bu batıl evlilik hakim kararı ile sona erer ve sona erinceye kadar geçerli bir evliliğin bütün sonuçlarını doğurur.

Yine MK 557 ve 558 md. Ölüme bağlı tasarrufların iptalini ve dava hakkını düzenlemiştir. Buna göre batıl bir ölüme bağlı tasarrufun hüküm doğurması ancak bu konudaki bir mahkeme kararıyla olur.

Buna karşılık yok hükmündeki evlilikler baştan itibaren bir hüküm doğurmazlar ve hakimin bu konuda bir kararına da butlan halinde olduğu gibi gerek yoktur (İlgilinin menfi tespit davası hakkı saklıdır).

Batıl bir hukuki işlemin baştan itibaren kesin geçersiz olduğunu yukarıda belirttik; ancak tarafların amaçlarına uygun başka bir hukuki işlemin şartları batıl işlemin içinde mevcutsa ve taraflar yaptıkları işlemin batıl olduğunu bilselerdi bu hukuki işlemi yapacaklardı ise, batıl olan hukuki sözleşmenin geçerlilik şartlarını taşıyan hukuki ilişkiye dönüştürülmesi ve böylece hukuk hayatında sonuç doğurması kabul edilmiştir. Noter senedi ile yapıldığı için mutlak olarak batıl olan taşınmaz satış sözleşmesinin satış vaadi sözleşmesine uyarlanması (tahvili = conversion) bu kuruma örnek gösterilebilir. Yine MK 545 md miras sözleşmesinin geçerli olması için resmi vasiyetname şeklinde düzenlenmesini şart koşmuştur. Buna uyulmadan miras bırakan el yazısıyla bir miras sözleşmesi yapsa bu batıldır ve hüküm doğurmaz. Ancak böyle bir sözleşme uyarlama ile yazılı vasiyetname olarak geçerli kabul edilmektedir. Alman Medeni Kanunu BGB § 140 tahvil çevir uyarlama hususunu açıkça düzenlerken Medeni Kanun ve BK bu konuda bir düzenleme içermemektedirler.

Çevirmenin Şartları olarak genelde şu üç unsur karşımıza çıkmaktadır: 1 Batıl bir hukuki işlem olmalıdır. 2. Batıl olan hukuki işlem uyarlanacağı hukuki işlemin maddi ve şekli şartlarını içermelidir. 3. Batıl işlem taraf yada taraflarının, yaptıkları hukuki işlemin batıl olduğunu bilselerdi, o işlemin uyarlanacağı hukuki işlemi yapma yönünde iradelerinin olacağı kabul edilebilmelidir.

II                   Kısmi Butlan

Bazı durumlarda bir hukuki işlemin bazı kısımları butlan yaptırımına tabii olmakta geri kalan kısmı ise geçerli olarak hukuki sonuç doğurabilmektedir. Tabii bunun olabilmesi için söz konusu hukuki işlem batıl olan kısmı çıkarıldıktan sonra dahi bir hukuki işlem olarak varlığını sürdürecek şartlara haiz olmalıdır.

BK 20 II bu hususu düzenlemiştir. Buna göre sakatlık sadece sözleşmenin bir kısmına aitse bu kısım butlana tabii olup tarafları bağlamaz ve hukuki sonuç doğurmazken, diğer kısımları geçerli olabilir, eğer taraflar bu geçersiz olan kısmı olmadan da sözleşmeyi yapmayı ka bul ederlerse. Eğer sözleşmenin bu hali ile taraflarca kabulü mümkün değilse sözleşme kısmen değil tamamen batıl olur. Yani tarafla rdan birinin menfaati sözleşmeyi batıl kısmı olmadan kabul etmeyi engelliyorsa kanun ona tüm sözleşme ile bağlı olmama imkanını tanımıştır. Ör. Bir faizli ödünç para verme sözleşmesinde faiz oranı aşırı olarak belirlenmişse bu faiz oranı hükmü geçersiz olmasına rağmen, ödünç para verme sözleşmesi geçerli olarak hüküm ifade edebilir, eğer ödünç veren sözleşmeyi bu hali ile yapmayı kabul ettiği anlaşılıyorsa. BK 20 II amacı kısmi butlandan zarar gören tarafı korumaktır. Arsa payı karşılığı inşaat sözleşmesi tarafları 5 Katlı bir inşaat yapımında anlaşsalar ancak imar mevzuatı sadece

  • kata izin verse, tarafların iradeleri bu yönde olmak kaydı ile sözleşme 4 ve 5 katları içeren kısmı için kısmen batıl olup diğer 3 katı için geçerli bir sözleşmenin hüküm ve sonuçlarını doğurabilecektir. İthali Kota ile sınırlanmış bir malın ithalini öngören bir sözleşme halinde, sözleşme kotayı aşan kısmı için batıl olarak geçersiz, geri kalan kısmı ise geçerli olacaktır. Eğer taraflar, kısmı butlana tabii kısım olmaksızın sözleşme bu haliyle yapmayı kabul edeceklerse. Aksi halde sözleşme tümü ile batıl olacaktır.

C                   İptal edilebilirlik

  • Nisbi Butlan

Bir hukuki işlem sakatlık ve eksikliklere rağmen baştan itibaren geçersiz olmayıp tarafların iradesi yönünde sonuçlar doğuruyorsa Medeni Hukuk alanında nisbi butlandan söz ederiz. Bu halde hukuki işlemin ortadan kaldırılması için ilgililerin nisbi butlanı ileri sürmesi gerekecektir, bu konudaki hakim kararına kadar sonuç doğuracak ancak baştan itibaren geçerli olacak şekilde ortadan kalkacaktır. MK 148, 149, 150, 151 maddeleri nisbi butlan hallerini düzenlemiştir. Bu hallerde evlilik iptal davası açılarak sona erdirilebilir (6 ay ve 5 yıllık süreler içinde).

  • ayırt etme gücünden evlenme sırasında       geçici yoksunluk
  • evleneceği kişide, önemli      bir   özelliğinde hata ya   da     evlenmede hata
  • Aldatma
  • Korkutma

Hallerinde evlilik nisbi butlan sebebiyle iptal davası açarak sona erdirilebilir. Mutlak butlanda olduğu gibi evlilik hakim kararıyla sona erer ve o ana kadar geçerli bir evliliğin sonuçlarını doğurur.

Aile hukukundaki bu düzenleme ile nisbi butlan ileri sürme hakkı belirli kişiler için tanındığından nisbi butlanı sadece onlar ileri sürebilir. MK 148, 149, 150 ve 151 md eşlerin nisbi butlanı ileri sürebilecekleri düzenlenmiştir. Ör. Bir erkeğin sevdiği kızı, eğer benimle evlenmezsen seni ve aileni aleme rezil ederim diyip sevdiği kızla onu korkutarak evlense. Bu evliliğin nisbi butlanla batıl olmasını ancak kızın kendisi isteyebilir, ne annesi ne babası nede başka bir aile ferdinin nisbi butlan davasını açmaya hakkı yoktur.

  • Askıda Geçersizlik

Bu tür hukuki işlemler geçerlilik koşullarındaki eksiklikler nedeniyle aleyhine sonuç doğuracak taraf için baştan itibaren bağlayıcı olmayıp hüküm doğurmazlar, ancak bu askıdaki geçersizlik durumu kanunun öngördüğü sürede, kanunun öngördüğü kişi tarafından ileri sürülmezs e hukuki işlem baştan itibaren geçerli yapılmış şekilde taraflar için sonuç doğurur. Eğer kanunu lehine iptal hakkı tanıdığı taraf bu hakkı kullanırsa hukuki işlem baştan itibaren her iki taraf için geçersiz hale gelir.

Örnek olarak MK 451 md göre ayırt etme gücüne sahip vesayet altındaki kişi vasinin izni yada onaması olmadan yaptığı işlemler, onanıncaya veya diğer tarafın belirlediği ya da başvurusu ile hakimin belirlediği sürede askıda geçersizdir. Yani vesayet altındaki kişi bu işlemle onanmasına kadar bağlı değildir. Belirtilen sürede kanuni teslimcisi onamazsa diğer tarafta sözleşme ile bağlı olmaktan kurtulur. Tek taraflı bir irade beyanı ile kullanılan bu iptal hakkı için dava açılmasına gerek yoktur. MK 118 II e göre nişanlanma yasal temsilcilerin rızası olmadıkça küçüğü ve kısıtlıyı bağlamaz.

BK 21 ila 31 maddelerde sözleşmelerde iradeyi sakatlayan haller ve sonuçları düzenlenmiştir. Bu hallerde, gabin, hata, hile veya ikrah (korkutma) hallerinde kanunun lehine iptal hakkı tanıdığı taraf bu konudaki iradesini belirtinceye kadar yada kanunun öngördüğü süre geçinceye kadar sözleşme ile bağlı değildir kendisi için bir sonuç doğurmaz. Ör. gabin durumunda, yani edimler arası aşırı oransızlık bulunması halinde, aleyhine edim yükümü aşırı olan kişi bir yıl içinde bu sözleşmeyi iptal etmezse sözleşme baştan itibaren geçerli olarak iki taraf için sonuç doğurur. Eğer bu sürede sözleşmeyi iptal ederse her iki taraf için sözleşme baştan itibaren geçersiz olur.

  • Askıda Geçerlilik

Yukarıda Nisbi Butlan halinde olduğu gibi, hukuki işlem sakat doğmuş olmakla beraber iptal edilinceye kadar geçerli bir hukuki işlemmiş gibi sonuçlarını doğurmaya devam eder. BK 235 III bağışlamanın sulh mahkemesince iptaline kadar bağışlama geçerli bir bağışlamanın sonuçlarını doğurur, BK 515 e göre ölünceye kadar bakma sözleşmesinin mahkeme kararıyla feshinde durumunda da durum böyledir.

D                   Sınırlı Etkisizlik

Bu durumda hukuk hayatında doğmuş olan bir hukuki işlem sakatlık ve eksikliklere rağmen ilgili taraflar için hüküm doğurur. Ancak tarafların arasında hüküm doğuran bu ilişkinin geçerliliği bazı hallerde üçüncü kişilere karşı ileri sürülemez. MK 766 maddesine göre bir taşınırın mülkiyetini nakleden kimse bir hukuki ilişkiye dayanarak o şeyin zilliyetliğini kendinde alıkoyarsa ve bu işlem üçüncü kişile ri zarara sokmak veya taşınır rehni kurallarından kurtulmak için yapılırsa mülkiyetin hükmen nakli üçüncü kişiler için sonuç doğurmaz. Ör. A arabasını B ye satsa ama teslim etmeyip aralarındaki kira aktine dayanarak kullansa ve A nın alacaklıları haciz için geldiğinde, malik B gözükse d e A nın bu iddiası MK 766 hükmü karşısında alacaklılara karşı geçerli olmayacaktır.

BK 165 e göre alacaklı alacak hakkını üçüncü bir kişiye devretmesi halinde borçlunun rızasını alması gerekmez, ancak temlik işleminin borçluya karşı hüküm doğurması için ona haber verilmesi şarttır, aksi taktirde iyiniyetli borçlunun alacaklıya yaptığı ödeme geçerlidir ve borçlu borcundan kurtulur.

E                    Tazminat

Medeni Hukuk alanında karşımıza çok sık olarak çıkan genelde diğer yaptırım türleri ile bir arada bulunan bir yaptırımdır. Bir fiil yada bir hukuki işlemin hukuka aykırılı sebebiyle zarara uğranılması halinde zarar uğrayan kişi diğer taraftan yani hukuka aykırı olarak bir hukuki işlem veya fiile kendisine zarar verenden yada kanunen sorumlu olandan zararının tazminini isteyebilir.

Sözleşmeye aykırılık, haksız fiil halleri bunlara örnek gösterilebilir. MK 24 vd. maddelerine köre kişilik hakları hukuka aykırı olarak ihlal edilen kişi MK 25 md sayılan davaların yanında BK 41 vd. maddeleri uyarınca maddi ve manevi tazminat talep edebilir.

Maddi zarar kişinin malvarlığında istemeden yaşadığı kayıplardır. Manevi zarar ise kişinin kişilik değerlerinin ihlali sonucunda yaşadığı malvarlığı kaybı olarak nitelendirilemeyecek olan manevi değer kayıplarıdır, ki bunlar acı, elem, onur kırılması utanç duyulması beden ve ruh sağlığının kısa uzun süreli ya da daimi bozulması halleri şeklinde karşımıza çıkabilirler.

  • Vesayet nedir ?

Mahcurun ya da kucugun kisilik haklariyla, mal varligini korumak uzere sulh hukuk mahkemesi tarafindan olusturulan bir kurum Medenş kanunda düzenleme bulan ; yasa koyucunun velayet altinda bulunmayan kucukleri, akil hastaligi/akil zayifligi icinde ol anlari, bakim ve korunmasi icin kendisine surekli yardim gerekenleri , baskalarinin guvenligini tehlikeye sokan ya da savurganligi ve kotu yasam tarzi nedeniyle mal varligini kotu idare ederek ailesini yoksulluga surukleyebilecek olanlarin ailelerini ve buna keza bir yil ve daha fazla sureli ozgurlugu kisitlayici ceza alanlari koruma amacli olarak duzenleyip ongordugu hukuki kavram.

  • Üst hakkı nedir?

ÜST (İNŞAAT) HAKKI

İnşaat hakkı, yeni Medeni Kanunumuzun 726, 826 ve devamı maddelerinde düzenlenmiştir. Medeni Kanunumuzda İsviçre Medeni Kanun un Fransızca metnine uygun olarak “üst hakkı (= droit de superficie)” terimine yer verilmiştir. Sözü geçen hak, arazinin yalnızca üstüne değil, altına da ilişkin olabileceğinden “inşaat hakkı” terimi daha başarılıdır ancak biz de aşağıdaki açıklamalarımızda kanunun seçtiği “üst hakkı” terimini kullanacağız.

Üst hakkı, hak sahibine başkasının arazisinin üstünde veya altında yapı yapmak veya mevcut bir yapıyı muhafaza etmek yetkisi veren bir irtifak hakkıdır.

Bir kimse üzerinde inşaat yapmak istediği taşınmazın mülkiyetini çeşitli nedenlerden ötürü, örneğin onu satın alacak gerekli mali imkanlardan yoksun olduğu için, elde edemeyecek durumda bulunabilir. Buna karşılık arazi başkasının mülkiyetinde iken, onunla yapacağı anlaşmaya ve güvene dayanarak, sözü geçen arazide inşaat yaparsa bu halde de hukuksal durumu zayıf olacaktır. Gerçekten yalnız o arazi malikine karşı bir kişisel hak elde etmiş olacağından, malikin arazisini elinden çıkarması halinde, yeni malike karşı her hangi bir hak ileri süremeyecektir. Oysa üst hakkı kurulması halinde, inşaatın mülkiyeti, hakkın devamı süresince, araziden bağımsız olarak, üst hakkı sahibine ait olacağından, bu sakınca ortadan kaldırılmış olmaktadır.

Üst hakkı gerek özel mülkiyette olan, gerek kamu emlakı niteliğinde bir taşınmaz üzerinde kurulabileceğinden, özell ikle belediyelere, ellerindeki arsaların mülkiyetini devretmeden, onları özel yapılara tahsis etme imkanı verir. Son yıllarda özellikle kamu arazileri üzeri nde turizm ve sanayi yatırımları için bu hakkın sıkça tesis edildiği görülmektedir. Bu nedenle üst hakkının sosyal alandaki önemi büyüktür.

Üst hakkı, aksi kararlaştırılmış olmadıkça devredilebilir ve mirasçılara geçer. Resmi senette hakkın devredilemeyeceği, mirasçılara geçemeyeceği gibi tasarrufu kısıtlayan veya izne tabi kılan bir husus yer almışsa üst hakkının devir ve intikale konu olması mümkün değildir.

Üst hakkı, bağımsız ve sürekli nitelikte ise üst hakkı sahibinin istemi üzerine tapu kütüğüne taşınmaz olarak kaydedilebilir. En az otuz yıl için kurulan üst hakkı sürekli niteliktedir. Tesis edilen her üst hakkının taşınmaz olarak tapu kütüğüne tescil zorunluluğu bulunmamaktadır.Tapu Sicil Tüzüğünün 02.12.2004 tarihinde değişik 10. maddesi gereğince süresiz veya en az otuz yıl süreli olan ve tasarrufları kısıtlamayan veya izne tabi kılınmayan bağımsız ve sürekli irtifak hakları tapu kütüğünün ayrı bir sayfasına taşınmaz mal olarak tescil edilecektir.

Üst hakkının belli şartlarda aynen bir taşınmaz gibi tapu kütüğüne tescil edilebilir olma özelliği bu hakkın yaygın kullanımına olanak sağlamaktadır.

Üst hakkı, bağımsız bir hak olarak en çok yüz yıl için kurulabilir.

Üst hakkının tesisi için Tapu Kanununun 26. maddesi gereğince, tapu sicil müdürlüğünde resmi senet düzenlenir. Noterlerin veya başka bir kurumun sözleşme düzenleme yetkisi bulunmamaktadır. Düzenlenecek resmi senette özellikle, yapının konumuna, şekline, niteliğine, boyutlarına, özgülenme amacına ve üzerinde yapı bulunmayan alanlardan yararlanmaya ilişkin hususların yer alması gerekir. Söz konusu hususlar genelde yapıya ilişkin düzenlenmiş onaylı projede yer alacağından, düzenlenmiş ise onaylı projenin tapu sicil müdürlüğüne ibrazı, düzenlenecek resmi senette projeye göndermede bulunulması yasanın amacına da uygun olacaktır. Projenin henüz düzenlenmemiş olması halinde taraflar arasında yapılan ve tüm bu hususları içeren anlaşmalar resmi senede konu edilebilecektir.Resmi senette yer alan bu kayıtlar herkes için bağlayıcıdır.

Bağımsız ve sürekli hak niteliğindeki üst hakkının tapu kütüğüne aynen bir taşınmaz gibi tescili ile, söz konusu üst hakkı artık bir taşınmaz gibi, üçüncü kişilere devredilebileceği (satış, bağış vb.) gibi mirasçılara intikal edecek üzerinde ipotek vb. gibi aynı intifa vb. şahsi haklar kurulabilecek, kat mülkiyeti ve irtifakına konu olabilecektir. Bu tasarruflar için ayrıca taşınmaz malikinin muvafakatına ihtiyaç bulunmamaktadır. Üst hakkı sona erince yapılar, arazi malikine kalır ve arazinin bütünleyici parçası olur.

Taşınmaz maliki aksi kararlaştırılmadıkça, kendisine kalan yapılar için üst hakkı sahibine bir bedel ödemez. Uygun bir bedel ödenmesi kararlaştırılmış ise, miktarı ve hesaplanış biçimi belirlenir. Bu hususlar resmi şekle tabidir ve tapu kütüğüne şerh verilebilir

  • Makbuz senedi nedir?

Emtia senetlerinden biri olan makbuz senedi, çeşitli türlerden malların kolayca devredilmesi amacı ile umumi mağazalar tarafından çıkarılabilen bir kıymetli evraktır.

Sadece kendilerini temsil eden senedin el değiştirmesi ile bir mal ya da zahirenin bir kişinin mülkiyetinden çıkıp diğerinin mülkiyetine girmesini sağlayabildiği için, ekonomik açıdan yükleme, boşaltma, taşıma gibi masraflardan tasarruf edilmesini sağlarlar. TK m. 746’ya göre, Umumi Mağazalar’ın çıkardığı makbuz senedinde bulunması gereken hususlar şunlardır:

  • Malı tevdi edenin ad ve soyadı ile meslek ve ikametgâhı,
  • Tevdiatın yapıldığı Umumi Mağaza’nın ticaret unvanı ile bulunduğu yer,
  • Tevdi olunan şeylerin cins ve tutarı ile nitelik ve değerinin bilinmesi için açıklanması gereken hususlar,
  • Tevdi olunan şeylerin tâbi olması gereken bütün resim, harç ve vergilerin ödenip ödenmediği ve sigorta edilip edilmediği,
  • Ödenmiş olan veya ödenecek ücret ve masraflar,
  • Senedin kimin namına veya emrine düzenlendiğini gösteren bir ibare,
  • Umumi Mağaza sahibinin imzası.

Makbuz senedi ve varanttan oluşan vesikanın dip koçanlı bir defterden koparılması ve defterin Umumi Mağaza’ya ait vesikalar arasında saklanması gereklidir. (TK m. 748) Makbuz senedinin hâmili, masrafları kendisine ait olmak koşulu ile önceden Umumi Mağaza’ya tevdi olunan şeylerin bölümlere ayrılmasını ve her kısım için ayrı ayrı senet verilmesini isteyebilir. Bu takdirde eski vesika geri verilerek iptal olunur. (TK m. 749)

Makbuz senedi emre ya da nama yazılı olarak düzenlenebilir ve her iki durumda da ciro ve teslim yolu ile devredilebilir. Ciro, yapıldığı günün tarihini de içermelidir. (TK m. 750/1) Makbuz senedi ile varant birlikte beyaz ciro ile de devredilebilir. Bu tür bir ciro, her iki                                                                                                                                                                                          senet                                                                                                                                                                                          teslim                                                                                                                                                                                          edildiği

takdirde cirantanın haklarını hâmile geçirir. (TK m.750/2) Makbuz senedinin cirosu, bu cironun varant ile birlikte yapılıp                                                                                                                                                                                           yapılmadığına                                                                                                                                                                                           göre

farklı sonuçlar doğurur.

Gerçekten TK m. 751 uyarınca makbuz senedi ve varantın birlikte cirosu, tevdi olunan şeylerin mülkiyetini, buna karşılık yalnız makbuz senedinin cirosu, varant hamilinin hakkı saklı kalmak koşulu ile tevdi olunan şeylerin mülkiyetini nakleder. (TK m. 751/bent 1,3)

Makbuz senedinin kaybedilmesi ya da miras ve iflas nedeniyle çıkan uyuşmazlıklar hariç olmak üzere, Umumi Mağazalar’a tevdi olunan şeyler üzerinde haciz, el koyma ve rehin yapılamayacağından (TK m. 753), bir makbuz senedinin hâmili hukuken oldukça güvenli bir durumdadır. Varanttan ayrılmış bir makbuz senedinin hâmili, varant ile temin edilmiş olan borcun anapara ile vade gününe kadar olan faizl erini, Umumi Mağaza’ya tevdi ederek vade gününden önce de eşyayı çekebilir. (TK m. 754/1) Aynı şekilde, varanttan ayrılmış makbuz senedinin hâmili, Umumi Mağaza’ya tevdi olunan misli eşyadan bir kısmını çekmek istediği takdirde, mağazanın sorumluluğu altında hem çekeceği kısım ve hem de varant ile temin edilmiş borç ile orantılı bir miktar parayı mağazaya tevdi eder. (TK m. 755)

Makbuz senedi, poliçeler hakkındaki zamanaşımı sürelerine tâbidir. Cirantalara karşı başvuru için zamanaşımının başlangıcı eşyanın satış günüdür. (TK m. 760)

Bir makbuz senedini yitiren hâmil, bu senede malik olduğunu kanıtlamak ve teminat vermek suretiyle, Umumi Mağaza’nın bulunduğu yerdeki mahkemeden alacağı izin üzerine, keyfiyetin kararda gösterilen o yer gazetelerinde ilanından ve muhalefet için belirlenecek sürenin geçmesinden sonra ikinci bir nüsha alabilir. İzin, mağazaya tebliğ olunur.

Alacaklının, mağazanın bulunduğu yerde bir ikametgâh göstermesi gerekir. Mağaza sahibi ve borçlu, izin kararına itiraz edebilir. İtiraz üzerine mahkeme derhal hükmünü verir. Hüküm, alacaklının lehine ise, icranın geri bırakılmasına karar verilemez. Ancak, ilgililerin talebi üzerine, tetkik mercii, hüküm kesinleşinceye kadar tevdi olunan eşyanın satışından elde edilecek paranın icra veznesinde saklanmasına karar v erebilir. (TK m. 761)

  • Medeni hakları kullanma ehliyetini tanımlayınız. Medeni hakları kullanmaya tam ehliyetli sayılabilmek için gereken koşulları sayınız._______________________________________________________________________

Kişi, Kişi Türleri ve Gerçek Kişilerin Ehliyeti Kişi ve kişilik kavramlarının tanımını yapabilmek

  • Hukukta kişi terimi, haklara ve borçlara sahip olabilen, yani hakları ve borçları bulunabilen varlıkları ifade eder. Başka bir söyleyişle, hak sahibi, borç sahibi olabilen varlıklar hukuk açısından birer kişidir. Hukuk düzenince hangi varlıkların kişi olarak kabul edildiklerini kavrayabilmek
  • Hukuk düzeni biri gerçek kişi, diğeri tüzel kişi olmak üzere iki türlü kişi kabul etmektedir. Gerçek kişiler sadece insanlardan ibarettir. Tüzel kişiler ise, belli bir amacı gerçekleştirmek üzere kurulmuş ve hukuk düzeninin aradığı koşullara sahip bulunan kişi toplulukları ile mal topluluklarıdır. Gerçek kişiliğin başlangıç anını saptayabilmek
  • Gerçek kişilik, çocuğun sağ olarak tamamen doğduğu anda başlar; çocuk ölü doğarsa kişilik kazanamaz. Ancak, kendisine gebe kalınan ve doğumu beklenilmekte olan çocuk (cenin) da, sağ doğmak koşuluyla kendisine gebe kalındığı andan itibaren hak ve borç sahibi olabilir. Gerçek kişiliğe son veren durumları belirleyebilmek
  • Gerçek kişilik biri ölüm, diğeri gaiplik olmak üzere iki halde sona erer. Gaipliğe, bir kimsenin ölüm tehlikesi içinde kaybolması veya kendisinden uzun zamandan beri haber alınamaması halinde, ilgilinin talebi üzerine mahkemece karar verilir. Hak ehliyetinin ne olduğunu ve bu ehliyete sahip olmanın koşullarını ortaya koyabilmek
  • Hak ehliyeti, bir kimsenin hak ve borç sahibi olabilme, yani hakların ve borçların süjesi olabilme iktidarıdır. Hak ve borç sahibi olabilme iktidarına sahip bulunan varlıklar hukukta kişi sayıldıklarına göre hak ehliyeti ile kişi kavramları aynı anlama gelmektedir. Hak ehliyetinden hiçbir ayırım gözetilmeksizin herkes yararlanır. Haklara ve borçlara sahip olma ehliyeti bakımından kişiler arasında genellik ve eşitlik ilkesi geçerlidir. Fiil ehliyetinin ne olduğunu ve bu ehliyete sahip olmanın koşullarını ortaya koyabilmek
  • Fiil ehliyeti ise, bir kimsenin, kendi fiilleriyle hak edinebilmesi ve borç altına girebilmesidir. Fiil ehliyetinin ikisi olusorumlu, biri olumsuz olmak üzere başlıca üç koşulu vardır ki, bunlar da ayırt etme gücüne sahip olmak, ergin olmak ve kısıtlı olmamaktır. Fiil ehliyetinin içeriğine, hukuki işlem ehliyeti, haksız fiillerden sorumlu olma ehliyeti ve dava ehliyeti girmektedir. Fiil ehliyeti açısından, gerçek kişilerin hukuki durumlarını ve fiil ehliyetinin koşullarının tamamına veya bir kısmına sahip olan kişilerin hukuki durumunu ortaya koyabilmek Fiil ehliyetine göre gerçek kişilerin hukuki durumu aynı değildir. Gerçekten, ayırt etme gücüne sahip ve ergin olan ve aynı zamanda kısıtlı da bulunmayan bir kişinin hukuki durumu ile ayırt etme gücüne sahip olmayan bir kişinin hukuki durumu birbirinden çok farklıdır. Öte yandan, ayırt etme gücüne sahip olmayan kişilerin hukuki durumu ile ayırt etme gücüne sahip olan fakat ergin olmayan veya kısıtlı bulunan kişilerin durumu da aynı değildir. Bu itibarladır ki, fiil ehliyetinin koşullarına sahip olup olmamaları veya bunlardan bazılarına sahip olup, bazılarına sahip olmamaları bakımından gerçek kişileri dört kategoriye (gruba) ayırmak mümkündür: tam ehliyetliler, sınırlı ehliyetliler, sınırlı ehliyetsizler ve tam ehliyetsizler.
  • Yenilik doğuran hak?

Bir kısım haklar hak konusunda bir hakimiyet,bir kısmı bir şahıstan bir edimi talep etme yetkisi verdiği halde bir kısım haklar ise kullanılmakla yeni bir durum ortaya çıkması sonucu doğururlar.(Yeni bir hukuki ilişki mevcudun değişmesi ya da sona ermesi).Bunlara yenilik doğuran haklar denir.

  • Çeşitleri:
  1. Yöneldiği sonuç açısından:Bu açıdan 3 grupta toplanır:

aa)Kurucu yenilik doğuran haklar:Yeni bir hukuki ilişkinin doğmasına yol açan haklardır.

İştira: (alım) hakkı) :Hak sahibine tek taraflı bir beyanla gayrimenkulun alıcısı olabilme hakkını sağlayan haklardır.

Şuf’a (önalım) hakkı: Bir GM’ nin 3. bir şahsa satımı halinde bu hakka sahip olanın tek taraflı bir beyanla GM’ nin alıcısı olma hakkını sağlayan haklardır.

Vefa (geri alım) hakkı:GM’ yi devretmiş olan bir şahsın tek taraflı bir beyanla GM’ yi geri alma yetkisi sağlayan haklardır.

bb)Değiştirici Yenilik Doğuran Haklar:Hakkın kullanılmasıyla mevcut olan bir ilişkide değişiklik meydana getiren haklardır.Seçimlik borçlarda seçim hakkını kullanma bu gruptaki haklardandır.

cc)Bozucu Yenilik Doğuran Haklar:Hukuki ilişkiyi bitiren haklardır.Vekilini azletmek veya haklı olarak hizmet sözleşmesini feshetmek bu tip haklardandır.

  1. Hakkın kullanılış tarzı bakımından:Bu hakların kimi şahsa tek taraflı irade beyanıyla kimi de bir kamu makamına ya da mahkeme ye başvurularak olur.Beyanla olursa yenilik doğuran muamele(iştira), mahkemeye müracaatla olursa yenilik doğuran dava söz konusu olur.(evliliğin butlanı)
  • Vasıfları:
  1. Yenilik doğuran hakların kullanılmasına ilişkin beyanın hüküm ifade etmesi prensip itibariyle herhangi bir şarta bağlanamaz.
  2. Yenilik doğuran haklar için prensip itibariyle zamanaşımı söz konusu olmaz.
  3. Yenilik doğuran haklar usulüne uygun biçimde kullanılmasıyla sona ererler.
  4. Yenilik doğuran hak kullanılıp sonuç meydana geldikten sonra bundan geri dönülmez.
  • Mahfuz hisse?

MAHFUZ HİSSE

Mirasbırakanın; sağ iken ölüme bağlı tasarrufla, çocukları, ana ve babası, kızı ve erkek kardeşleri veya karısı, kocasını, mirastan yoksun bırakması mümkün değildir. Bu kişilerin kanundan doğan mirasçılık payına “mahfuz hisse” denir. Mahfuz hisse miktarları şöyledir:

Çocuklar için kanuni miras hakkının dörtte üçü.

Ana babanın herbiri için kanuni miras haklarının yarısı.

Kardeşlerden herbiri için kanuni miras hakkının dörtte biri.

Sağ kalan eş için, çocuklarla birlikte mirasçı olunması halinde kanuni miras hakkının tümü kalır.

  • Sınırlı ayni haklar?

Sınırlı ayni haklar sahibine mülkiyet hakkı gibi tam ve gensoruiş yetkiler değil, sınırlı yetkiler veren ayni haklardır.        Bunlar                                                                                                                                                                              sahibine                                                                                                                                                                                       ya

“kullanma” ya da o eşya-dan “yararlanma” yetkisi verirler. Üçe ayrılırlar.

  1. İRTİFAK HAKLARI: Sahiplerine başkasına ait bir şey üzerinde sadece kullanma veya yararlanma ya da hem kullanma hem de yararlanma yetkilerini veren ayni haklardır.

Üç grupta toplanırlar:

  1. Ayni irtifak Hakları: Bir gayrimenkul malikinin lehine ve diğer gayrimen-kul malikinin aleyhine olmak üzere kurulan irtifak haklarıdır. .
  2. Şahsi irtifak Hakları: Bir kimse lehine o kimsenin bir gayrimenkulün ma-liki olup olmadığına bakılmaksızın kurulan irtifak haklarıdır –
  3. Karışık irtifak Hakları: Mahiyetleri itibariye ayni ve şahsi irtifak hakları-nın niteliğini taşıyan irtifak haklarıdır.
  4. REHİNHAKLARI: Sahibine alacağım borçludan alamadığı taktirde re-hin’ konusu eşyayı paraya çevirterek, alacağını elde etme yetkisi veren ayni hak-lardır. Gayrimenkul ve menkul rehni olarak ikiye ayrılır.
  5. Gayrimenkul Rehni: Gayrimenkul rehininin konusunu, gayrimenkul eş-ya teşkil eder. Ancak bir gayrimenkulün rehnedilebilmesi için “tapuda kayıtlı ol-ması” gerekir. . .

Medeni kanun üç türlü gayrimenkul rehni kabul etmiştir: Bunlar da “ipo-tek”, “ipotekli borç senedi” ve “irad senedi”dir.

  1. Menkul Rehni: Gayrimenkul olmayan bir şey veya hakkın, bir alacağa teminat teşkil etmek üzere ve alacağını alamayan alacaklıya                                                                                                                                                               rehin

olarak verilen şeyin satış bedelinden alacağını elde etmek imkanını veren bir rehin türüdür.

  1. Aşağıdakilerden hangisi “hapis hakkı”nın konusunu oluşturmaz?
  2. A) Gayrimenkuller B) Otomobil C) Saat
  3. Poliçe E) Çek Yanıt: A’dır.
  4. Aşağıdakilerden hangisi hapis hakkının şartlarından birisi değildir?
  5. Zilyet olma B) Ödenir halde bulunma C) Provizyon

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

  1. D) Paraya çevrilebilirlik E) Hiçbiri

Yanıt: C’dir.

  1. Bir gayrimenkul malikinin lehine ve diğer bir gayrimenkul malikinin aleyhine kurulan İrtifakla ne denir?
  2. Menkule bağlı irtifak
  3. Gayrimenkule bağlı irtifak
  4. Şahsi irtifak
  5. intifa
  6. Vedia

Yanıt: B’dir.

4.Sahibine bır binada oturma yetkisi veren hakka ne ad verilir?

  1. A) Sükna B) İştira C) Vefa D) Vedia E) Karz Yanıt: A’dır.
  2. İpoteğin sona ermesi hallerinden biri “Kaydın SiIinmesi”dir. İpoteğin so-na ermesi hallerinden diğeri hangisidir?
  3. A) Gayrimenkulün yok olması B) Anlaşma
  4. Şerh D) Sözleşme
  5. Hiçbiri Yanıt: A’dır.
  6. Aşağıdakilerden hangisi şahsi irtifak haklarından biridir?
  7. A) Üst Hakkı B) Kaynak Hakkı C) Geçit Hakkı
  1. Intifa Hakkı E) Hiçbiri Yanıt: D’dır.
  • Hakimin hukuk kuralı koyma yetkisi nedir? Açıklayınız.

Kanun boşluklarının doldurulması, esas itibariyle kanun koyucunun görevi olsa gerektir.Zira, kuvvetler ayrılığı ilkesi gereği, hukuk kuralları yasama erki (organı) tarafından konulur.Yargı organlarının kural koyma gibi bir görevi yoktur.

Bununla birlikte önüne gelen uyuşmazlığı çözmek durumunda olan hakim, hukuki olayı çözmek üzere bir hukuk kuralı bulamadığınd a, hukuki uyuşmazlığı çözümsüz bırakamayacağına göre, olayı bir şekilde çözüme bağlayacaktır. MK.m.1’e göre, kanun boşluğu bulunduğu hallerde hakim, öncelikle bir örf ve adet hukuku kuralı bulunup bulunmadığını araştıracak,varsa ona göre uyuşmazlığı çözecek, yoksa kanun koyucu gibi davranarak kendisi bir kural koyacak ve oyduğu kurala göre olayı çözümleyecektir.

  • Rüçhan hakkı nedir?

Bir anonim şirketin sermaye artırımında, mevcut hissedarların ellerindeki hisse senetleri oranında yeni hisse satın alma hakkını ifade eder. bu haktan yalnızca eski hisse senedi sahipleri yararlanabilirler.

  • Müşterek ve iştirak halinde mülkiyeti tanımlayınız, farklarını belirtiniz.
Müşterek Mülkiyet İştirak halinde mülkiyet
Her malikin eşya üzerinde hissesi bellidir Maliklerin hisseleri belli değildir
Konu daima belli bir eşyadır Birden fazla eşya olabileceği gibi mal varlığıda olabilir
Her paydaş payı üzerinde tasarruf edebilir Ortaklar birlikte o mal üzerinde tasarruf edebilirler
Her paydaşın diğerinden bağımsız o eşyayı kullanma hakları vardır Ortaklar malı birlikte kullanabilirler
Adi işler,önemli işler,fevkalede işler birbirinden ayrı düzenlenmiştir Malın idaresi oybirliği ile olur
sorumluluk adi sorumluluktur ve hisse oranındadır sorumluluk müteselsildir

İştirak halinde mülkiyet, birden fazla şahsın, aralarında kanundan veya sözleşmeden doğan ortaklık nedeniyle ve pay oranları açıkça gösterilmeksizin,     bir                          taşınmaz                         mala                         birlikte              malik                                                     olmalarıdır.

İştirak halinde mülkiyet ya kanundan (miras açıldığında mirasçıların, murisin malvarlığı üzerinde iştirak halinde malik olması gibi) ya da sözleşmeden (adi şirketlerde şirket mallarının iştirak halinde mülkiyete konu olması gibi) doğar. Bu tür mülkiyette her paydaşın hakkı, iştirake konu taşınmaz malın tümünü kapsar; ortaklardan hiçbiri diğerinin rızası olmadan, malın tümü veya bir payı üzerinde tasarrufta bulunamaz, oybirliği şarttır. Malın tamamının, tüm ortaklar (paydaşlar) tarafından satışının vaadi mümkündür. Taşınmazın, ileride ortaklardan birine düşecek payının satışının vaat edilmesi ve bu satış vaadinin tapu siciline şerh edilmesi mümkündür. İştirak konusu taşınmazda, ortaklardan birinin borcundan dolayı o ortağın payı haczedilebilir ve üzerine ihtiyati tedbir konulabilir. İştirak halinde mülkiyet, miras şirketinde mirasçıların yaptığı sözleşme veya mahkeme kararıyla; mal ortaklığında eşlerden birinin ölümü, iflası, alacaklısının talebi veya mahkeme kararıyla; uzatılmış mal ortaklığında sağ kalan eşin veya çocukların ortaklıktan çıkması, sağ kalan eşin ölümü veya evlenmesi, ortaklardan birinin iflası, ortakların ya da bir ortağın alacaklısının talebi üzerine mahkeme kararıyla; aile şirketinde ortakların rızası, sürenin bitmesi, ortaklardan birinin iflası, haklı sebeplere dayanarak ortaklardan birinin talebiyle; adi şirkette, şirketin kurulmasında güdülen amacın elde edilmesi veya imkansız hale gelmesi halinde, ortaklardan birinin ölümü, hissesinin haczi veya iflasıyla, sözleşme ile belirlenmiş sürenin bitmesi, ortakların oybirliği veya haklı sebeplerden dolayı mahkeme kararıyla sona erer. İştirak halinde mülkiyet, iştirak halini doğuran sebeplerin ortadan kalkmasından başka ortak malın temliki (devredilmesi), kamulaştırılması, cebri icra yoluyla satışı, mahkeme kararı ve ortakların anlaşarak müşterek mülkiyete geçme yönünde tapu sicil müdürlüğüne talepte bulunmalarıyla da son bulur.

Müşterek mülkiyet, birden çok kişinin, fiilen bölüşmedikleri belirli paylar oranında bir taşınmaz mala birlikte malik olmalarıdır. Müşterek mülkiyet ya kanundan (bir malin birden fazla şahsa bağışlanması veya vasiyet edilmesi gibi) ya da hukuki işlemlerden (mirasçıların, muristen intikal eden mallar üzerindeki iştirakli haklarını sözleşmeyle müşterek hale getirmeleri gibi) doğar. Müşterek mülkiyete konu malların yönetimine, gelir ve giderlerine paydaşlar, payları oranında katılırlar. Paydaşların payı sözleşme ile belirli değilse birbirine eşit sayılır. Paydaşlardan her biri, kendi payı üzerinde tasarrufta bulunabilir; payını satabilir, bağışlayabilir, rehnedebilir, satış vaad inde bulunabilir. Ancak payın bir üçüncü kişiye satışı halinde diğer paydaşların şuf’a hakkı vardır. Müşterek malin kiraya verilmesinde, malin yarısından fazla payına sahip olan ve şayi itibariyle de çoğunluğu oluşturan paydaşların, kira kontratını birlikte imzalamaları gerekir. Sadece iki paydaş varsa, biri kendi payını diğer paydaşa kiralayabilir. Müşterek malin tamamının satılması, rehnedilmesi veya bahçesinden bir üçüncü kişiye geçit hakki tanınması için bütün paydaşların oybirliği gerekir. Müşterek arsa üzerine bina yapılması veya bir evin apartman haline dönüştürülmesi h alinde cins tashihi talebini tek bir paydaş yapabilir. Paydaşlardan her biri, kendi payını satabilir, satışını vaat edebilir, müştereken kiraya verebilir. Üçüncü şahıslar da alacakları için, borçlu olan paydaşın payını haczettirip sattırabilirler. Bu durumda da diğer paydaşların ön alim (Şuf’a) hakki saklıdır. Müşterek mülkiyet, paydaşlardan biri veya birkaçı için rızai temlik, cebri icra yoluyla satış ve terk (Payından Feragat) ile; bütün paydaşlar için ise müşterek malin yok olması, temliki (Devir), kamulaştırılması, cebri icra ile satışı, rızai veya mahkeme kararı ile taksimi suretiyle sona erer.

  • Türk Medeni Kanunu hükümleri çerçevesinde geri vermekle yükümlü zilyedin sorumluluğunu zilyedin iyi ya da kötü niyetli olması durumlarına göre açıklayınız.______________________________________________
  1. İyiniyetli zilyet bakımından
  2. Yararlanma

Madde 993.- İyiniyetle zilyedi bulunduğu şeyi, karineyle mevcut hakkına uygun şekilde kullanan veya ondan yararlanan zilyet, o şeyi geri vermekle yükümlü olduğu kimseye karşı bu yüzden herhangi bir tazminat ödemek zorunda değildir.

İyiniyetli zilyet, şeyin kaybedilmesinden, yok olmasından veya hasara uğramasından sorumlu olmaz.

  1. Tazminat

Madde 994.- İyiniyetli zilyet, geri vermeyi isteyen kimseden şey için yapmış olduğu zorunlu ve yararlı giderleri tazmin etmesini isteyebilir ve bu tazminat ödeninceye kadar şeyi geri vermekten kaçınabilir.

İyiniyetli zilyet, diğer giderler için tazminat isteyemez. Ancak, şeyin geri verilmesinden önce kendisine bu giderler için bir tazminat önerilmezse, kendisi tarafından o şeyle birleştirilen ve zararsızca ayrılması mümkün bulunan eklemeleri o şeyi geri vermeden önce ayırıp alabilir.

Zilyedin elde ettiği ürünler, yaptığı giderler sebebiyle doğan alacaklarına mahsup edilir.

  1. İyiniyetli olmayan zilyet bakımından

Madde 995.- İyiniyetli olmayan zilyet, geri vermekle yükümlü olduğu şeyi haksız alıkoymuş olması yüzünden hak sahibine verdiği zararlar ve elde ettiği veya elde etmeyi ihmal eylediği ürünler karşılığında tazminat ödemek zorundadır.

İyiniyetli olmayan zilyet, yaptığı giderlerden ancak hak sahibi için de zorunlu olanların tazmin edilmesini isteyebilir.

İyiniyetli olmayan zilyet, şeyi kime geri vereceğini bilmediği sürece ancak kusuruyla verdiği zararlardan sorumlu olur.

  • Hacir altına alınma sebepleri nelerdir?
  • Hacir sebepleri:Hacir kararı kişisel özgürlükler için ağır sonuçlar doğurabilecek bir karar olduğundan ancak kanunda sınırlı sayılan sebeplerin varlığı sonucu olabilir.Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı;israf ayyaşlık suihal suiidare hapis mecburi hacir sebebi iken;ihtiyarlık maluliyet veya tecrübesizlik ilgilinin arzusuna bağlı hacir sebepleridir.
  1. Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı:

Akıl hastası veya aklı zayıf olan şahsın işlerini görmekten aciz olması veya daimi yardıma ve bakıma ihtiyacı bulunması veya başkasının emniyetini tehdit etmesi gerekir.Akıl hastalığı veya akıl zayıflığının hacir kararı alınmasına sebebiyet vermesi için süreklilik arz etmesi gerekir.

  1. İsraf,ayyaşlık,suihal,suiidare:İsraf gelir tarzına uygun düşmeyecek tarzda düşüncesizce tüketimde bulunma eğilimini;ayyaşlık içki düşkünlüğünün iptila haline gelmesini;suihal ahlaka aykırı bir yaşayız tarzını;suiidare bir kimsenin bilgisizliği veya aczi yüzünden iktisadi varlığını tehlikeye düşürecek şekilde davranmasını ifade eder.Bu hallerin de hacir sebebi olması ,o kimsenin kendisini veya ailesini zarurette bırakması yahut daimi yardım ve bakımı gerektirmesi veya başkasının emniyetini tehdit etmeye bağlıdır.
  2. Bir sene veya daha fazla hapis cezasına çarptırılmak:Bu halde hükmü icraya memur daire mahkumun cezasını görmeye başladığı sulh mahkemesine haber vermekle yükümlüdür.Sulh mahkemesi de bunun üstüne hacir kararı verecektir.
  3. İlgilinin talebi:İhtiyarlığı maluliyeti veya tecrübesizliği sebebiyle işlerini gereği gibi görmekten aciz olan bir kimse kendi talebi üzerine hacredilir.Burada ilgilinin talebi yapmak için temyiz kudretine sahip olması gereklidir.İsteğe bağlı hacir kararı verirken şartların olup olmadığı diğer sebeplerle verilen hacir kararına göre daha az sıkı değerlendirilir.Kişinin işlerini yürütemediğine ilişkin bir kanı doğuracak ispatı yeterli olacaktır.
  • Hacrin Etkisi: Hacir kararı ilgili kişi için yeni bir hukuki statü yaratan bir işlemdir.Gensoruiş olarak hacir rüştün ortadan kalkması ve fiil ehliyetinin yetkili makam tarafından geri alınması olarak tanımlanabilir.Diğer bir yönüyle de ilgilinin 3.bir şahsın koruması altına alınması sonucu doğurur.
  • Müşavir tayini:Hacirden farklı olarak müşavir tayini bir kimsenin ehliyetini genel olarak kısıtlamaz ancak bazı işlerde müşavirin reyini alma mecburiyetini yükler;yani ehliyete bu konularda tahdit koymuş olur.İki çeşit müşavirlik var oy müşavirliği ve idare müşavirliği (kitap sayfa 56)
  • Ayni hak-nisbi hak ayrımını yapınız.
  • Mutlak Haklar:

Hak sahibi tarafından herkese karşı ileri sürülebilen haklardır.Herkes bunlara uymak ve ihlal etmemekle yükümlüdür.Eşya üzerindeki ayni haklar mutlak haklardır.

  • Nisbi Haklar:

Belirli bir şahsa ya da sınırlı bir grup teşkil eden belirli şahıslara karşı ileri sürülebilen haklardır.Bunlara sadece hakkı n kendilerine karşı ileri sürülebilen şahıslar uymak zorundadır.Alacak hakları yenilik doğuran haklar aile hukuku kökenli haklar bu türdendir

  • Kamu hukuku ve özel hukuk hükmi şahısları nelerdir?

IV-Tüzel Kişilerin Çeşitleri:

  • Kamu Hukuku Tüzel Kişileri:

Kamu hukuk tüzel kişileri kamu otoritesine sahip kamu görevi yapan tüzel kişilerdir.Kamu hukuku tüzel kişileri kamu idareleri ile kamu kurum ve kuruluşlarıdır.Kamu idareleri kamu hizmeti görmek için kurulmuş ve örgütlenmiş tüzel kişilerdir.Kamu kurumları ise tüzel kişilik tanımış kamu hizmeti gören kuruluşlar olarak belirtilmektedir.Kamu kurumunda kamu hizmeti için tahsis olunan örgüt personel ve mal topluluğu bir bütün olarak tüzel kişi biçiminde bütünleştirilmiştir.Üniversiteler,TRT kamu kurumlarıdır.AY’nın 135.maddesi kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarının kanunla kurulabileceğini belirtmiştir.

  • Özel Hukuk Tüzel Kişileri:Özel hukuk tüzel kişileri özel hukuk alanında bir hukuki işlem ile kurulmuş olan tüzel kişilerdir.Hangi tüzel kişiliklerinin bu şekilde kurulabileceği kanun hükümleriyle belirlenmiştir.Kanun koyucunun tüzel kişi olarak tanıyıp düzenlemediği kişi veya mal topluluklarına tüzel kişilik kazandırmak imkanı yoktur.Özel hukukta tüzel kişiler kazanç paylaşmak amacı güdüp gütmemelerine göre bir ayrıma tabi tutulmuştur.
  1. Kazanç paylaşma amacı güden tüzel kişiler:Bunlar Tic.K.’da ticaret ortaklıkları olarak düzenlenmiştir.(Kollektif ortaklık ,komandit ortaklık limited ortaklık anonim ortaklık).
  2. Kazanç paylaşmak amacı gütmeyen tüzel kişiler:MK bu konuda iki tür tüzel kişilik düzenlemiştir.Dernekler Vakıflar.Dernekler kazanç paylaşma amacı gütmeyen kişi topluluklarıdır.MK bunları cemiyet adı altında 53 ile 72.maddeleri arasında düzenlemiştir.Sendikalar kanununda düzenlenen sendikalar da kazanç paylaşma amacını gütmeyen tüzel kişilerdir,derneklerin özel bir çeşididir.Vakıflar ise belli bir amaca tahsis edilmiş mal topluluklarıdır.
  • KİT’ler:Devletin ekonomik alana müdahalesi KİT’lerin kurulmasına yol açmıştır.Çeşitli dönemlerde çeşitli kanunlarla düzenlenen sermayesinin tamamı veya büyük bir kısmı devlete ait olan özel hukuka tabi olarak ticari faaliyette bulunan fakat TBMM denetimi altında bulunan tüzel kişiliğe sahip kuruluşlardır.Yeni düzenlemede “Kamu iktisadi teşebbüsü” deyimi “iktisadi devlet teşekkülleri” ile “kamu iktisadi kuruluşlarını” kapsayan bir deyimdir.İktisadi devlet teşekkülü sermayesinin tamamı devlete ait iktisadi alanda ticari esaslara göre faaliyet göstermek üzere kurulan kamu iktisadi teşebbüsüne verilen addır.Kamu iktisadi kuruluşu sermayesinin tamamı devlete ait olan tekel niteliğindeki mallar ile temel mal ve hizmet üretmek pazarlamak üzere kurulan kamu hizmeti niteliği ağır basan kamu iktisadi teşebbüsüne verilen addır.
  • Taşınmaz mal mülkiyetinin olağan ve olağanüstü kazandırıcı zamanaşımı ile edinilmesinin şartlarını yazınız.
  1. Zaman aşımıyla kazanma:

Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

  1. aa) Olağan (Adi) zaman aşımıyla kazanma: Geçerli bir hukuki sebep olmaksızın tapuda malik gözüken kimse o taşınmazı davasız ve aralıksız
  • yıl süreyle ve iyi niyetle zilyetliğinde bulundurursa onun maliki olur.
  1. bb) Olağanüstü (fevkalade) zaman aşımıyla kazanma: Tapu sicilinde kayıtlı olmayan veya kayıtlı olmakla birlikte maliki anlaşı lamayan veya 20 yıl önce ölmüş veya gaipliğine karar verilmiş bir kimse adına kayıtlı bulunan taşınmazı davasız ve aralıksız 20 yıl süre ile ve malik sıfatıyla zilyetliğinde bulunduran kişi tescil için hazineye ve ilgili kamu tüzel kişilerine veya varsa tapuda malik gözüken kişinin mirasçılarına tescil davası açabilir. Mülkiyet yukarıdaki şartların gerçekleştiği anda kazanılmış olur.Olağanüstü zamanaşımı ile kazanmada iyi niyet aranmaz
  • Kazai rüşt nedir?

Aranan Şartlar:

aa)15 yaşını tamamlamış olması:Bir küçüğün reşit kılınması için 15 yaşını tamamlamış olması gerekir.

bb)Küçüğün rızasının alınmış olması gerekir:Reşit olmayı isteyen küçük artık kanunun fiil ehliyetsizliğini koruyan hükümlerinden yararlanamayacaktır.Ayrıca ana babasının bakım gözetim gibi görevlerinden de yararlanması son bulacaktır.

cc)Küçük velayet altında ise ana babasının muvaffakiyetinin alınmış olması: Küçük bu muvaffakiyet olmadan rüştü kazanamaz. dd)Küçük vesayet altında ise vasinin dinlenmiş olması:Küçük vesayet altında ise vasi dinlenir.Vasinin muvaffakiyeti aranmaz;s adece görüş lur.Vasi dinlenmeden rüşt kararı verilmiş olsa daki görüşünün alınmamış olması mahkeme kararını değiştirmez.

ee)Rüşt kararının küçüğün menfaatine uygun olması:Hükümde hakimin takdir yetkisini hangi çerçevede kullanacağı belirli olmasa bile doktrinde hakimin takdir yetkisini kullanırken çocuğun küçüklükten kurtarılırken onun yarının gözetilmesi esas kılınmıştır.

  1. Karar ve etkisi:Kazai rüşte karar verme bir nizasız kaza işlemidir.Görevli mahkeme asliye hukuk mahkemesidir.Kararla birlikte küçük rüştün tüm hukuki sonuçlarından yararlanır.Velayet ve vesayet son bulur.
  • Tüzel kişiliği sona erdiren haller nelerdir? Açıklayınız.

Tüzel Kişilerin Sona Ermesi:

MK bütün tüzel kişilere ilişkin olarak ortak bir sona erme sebepleri öngörmüş değildir.Her bir tüzel kişi çeşidi için ayrı so na erme sebepleri düzenlenmiştir.Tüzel kişi bu hükümler göre 3 şekilde sona erebilir.Ya kanunda belirtilen belirli sebeplerin gerçekleşmesiyle kendiliğinden sona erer veya kendi kendini feshederek sona erdirir ya da mahkeme kararı ile sona erer.MK tüzel kişilere ilişkin genel hükümler içinde sona erme sebeplerini düzenlememekle birlikte sona eren tüzel kişinin malvarlığının akıbeti hakkında ortak bazı hükümler koymuştur.Ortak hükümler sona eren tüzel kişinin malvarlığı değerlerinin tasfiyesi ve tasfiyeden sonra geriye kalan bir malvarlığı değeri varsa bunun tahsisini düzenlemektedir.

  • Tasfiye:Tasfiye sona eren tüzel kişinin bütün ilişkilerini kesmektir.Yani halen süren hukuki işlemler sonuçlandırılacak borçlar ödenecek alacaklar tahsil edilecektir.Kabul edildiğine göre sona eren tüzel kişi tasfiyenin sona ermesine kadar tüzel kişiliğini korur.Zira hak süjesi olma bir anda bertaraf edilirse tasfiye sürecinde yapılması zorunlu olan faaliyetlerin kime izafe edileceği anlaşılamaz.Fakat bu süreçte tüzel kişiliğin devamı tasfiye amacı ile sınırlı bir ehliyete sahiptir.Tasfiye ve intikal Hükümet komiseri ve maliye temsilcisinin gözetiminde yapılır.Bu işlemlere fesih,infisah ve kapatılmanın kesinleştiği tarihten itibaren başlanılır.Ticaret ortaklıklarını her birinin tasfiye biçimim Tic.Kan’da belirtilmiştir.Dernekler Kanunu tüzükte derneğin feshi halinde malların tasfiye şeklinin belirtilmesini zorunlu kılmıştır.Vakıflar bakımından böyle bir emredici kural yoktur.Fakat vakıf senedinde tasfiye şekli belirtilebilir.Tasfiye memurları tüzel kişinin mallarının değerleriyle envanterini çıkarırlar;alacak ve borçlarını tespit ederek sona erdiği andaki bilançosunu yaparlar;tüzel kişinin borçlarını öderler.Böylec e tasfiye sonucunda safi malvarlığı ortaya çıkar.
  • Tahsis:Tüzel kişinin tasfiyesi sonucunda ortaya çıkan safi malvarlığını kime tahsis edileceğini MK mad.50’de düzenlenmiştir.Hüküm tüzel kişinin sona erme şekline göre tahsis durumunu farklı hükümlere tabi tutmuştur.
  1. Tüzel kişi kanun gereği kendiliğinden sona ermiş veya kendi kendini feshetmişse tahsis için belirli bir sıralama öngörülmüştür.Safi malvarlığının tahsisi hakkında tasfiye edilen tüzel kişiye ilişkin özel bir kanun hükmü varsa tahsis bu kanun hükmü uyarınca yapılır.Böyle bir hüküm yoksa tüzük veya vakıf senedindeki hükümlere göre burada da hüküm yoksa tüzel kişinin yetkili organı tarafından bu organ da karar alamıyorsa tüzel kişinin gayesi doğrultusundaki kamu hukuku tüzel kişilerine intikal eder.Dernekler kanununa göre tasfiye esaslarını tespite tüzüğe göre genel kurul yetkili olup genel kurul karar alamıyorsa veya toplanamıyorsa derneğin para mal ve hakları Hazineye intikal eder.
  2. Tüzel kişi amacı kanuna veya ahlak ve adaba aykırı olduğu için mahkeme kararı ile sona erdirilmişse artık tahsis hususunda kendi iradesi gözönünde tutulmadan kalan malvarlığı değerleri kamu hukuku tüzel kişilerine tahsis edilir.Tüzel kişinin mahkeme kararı ile s ona erdirilmesinde tüzük veya vakıf senedindeki tahsise ilişkin hükümler nazara alınmayacağı gibi tüzel kişinin yetkili organının tahsis hakkında bir karar alabilmesi de söz konusu değildir
  • Vasi nedir?

fiil ehliyetleri mahkeme kararıyla kaldırılmış veya sınırlandırılmış olan ergin kişiler ile velayet altında bulunmayan küçükl erin kendilerini ve mallarını gözetmek ve yönetmek amacıyla mahkemece atanan yasal temsilcilerdir. bir gerçek kişinin vasi olarak atanabilmesi için mutlaka ergin olması gerekir.

  • Objektif iyiniyet?

Hakların Edinilmesi : Hak ile kişi arasında bir bağ kurulmasına hakkın edinilmesi ve bu bağın ortadan kalkması da hakkın yitirilmesidir. Hak doğrudan doğruya tek taraflı kazanılıyorsa aslen kazanımdan bahsedilir. Hakkın önceki sahibinden kazanılmasına da devren kazanım denir. Hakların bir kişiden bir başka kişiye geçmesinde külli ve cüz’i intikal ayırımı vardır. Külli intikal, bir şahsa ait malvarlığının bütün aktifi ve pasifi ile başkasına geçmesidir. Malvarlığına dahil belli bir hakkın başkasına geçmesi ise cüz’i intikaldir.

Hakların Elde Edinilmesinde İyi niyet Kuralı (Subjektif İyi niyet) : Bir hakkın kazanılmasına engel olan bir eksikliğin bilinmemesi veya bütün dikkat ve özeni göstermiş olsa dahi bilenemeyecek olmasıdır. Hakkın elde edilmesine engel bir eksiklik bulunmalı, bu eksikliğ in bilinmemesi veya bütün dikkat ve özen gösterilmiş olsa dahi bilemeyecek durumda olunmasıdır.

Hakların Kazanılmasında İyi Niyet Kuralı (Objektif İyi Niyet) : Medeni Kanuna göre, herkes haklarını kullanırken ve borçlarını ifa ederken iyi niyet kurallarına uymak zorundadır. Objektif iyi niyet kuralı, hakların kullanılmasının sınırlarını çizer.

Hakkın Kötüye Kullanılması : Genel olarak hakkın iyi niyet kurallarına veya amaçlarına aykırı kullanılması hakkın kötüye kullanılmasıdır.- Hak iyi niyet kuralına aykırı olarak amacı dışında kullanılmış olmalıdır. – Hakkın kullanılmasında meşru menfaat bulunmamalıdır.- Hak başkasını zarara sokmak veya kendisine yasal olmayan bir kazanç sağlamak için kullanılmış olmalıdır. – Hak sahibine sağlanan yarar ile başkasına verilen zarar arasında aşırı dengesizlik bulunmalıdır.

Kanuna Karşı Hile : Kanunun açıkça yasakladığı bir amaca şeklen kanuna uygun başka bir yolla ulaşılmasıdır

  • Teferruat nedir?

Teferruat (eklenti); asıl eşya malikinin iradesine veya yerel adetlere göre, bir şeyin işletilmesi, korunması veya yarar sağlaması için sürekli bir biçimde o şeye özgülenen ve kullanılmasında birleştirme, takma veya başka bir biçimde asıl eşyaya bağlı kılınan menkul eşyadır. Bir gözlüğün kabı,bir dolabın anahtarı tefarruattır.

Bir eşyaya malik olan kimse o şeyin bütünleyici parçalarına ve doğal ürünlerine de sahip olur. Asıl eşya ile ilgili olarak yapılan tasarruf işlemleri aksi belirtilmedikçe onun teferruatını da kapsar.

  • Şufa hakkı nedir?

UFA                                                                                                         HAKKI                                                  (ÖNALIM)

Şufa hakkı, bir taşınmaz malın satılması halinde, onu diğer alıcılara nazaran öncelikle satın alabilme hakkıdır (MK. 732,735).

  1. Kanuni Şufa

Hissedarlık esasına göre tescilli taşınmaz mallarda hissedarların birbirlerine karşı şufa hakları vardır. Bu hak kanun tarafından tanındığından kanuni şufa hakkı denmektedir. Kanuni şufa hakkının tapu kütüğüne şerhine gerek yoktur. Taşınmaz malda hisse sahibi olmak bu hakka sahip olmak              için        yeterlidir.          Hissenin                   çok    veya                         az                oluşunun                        da          önemi           yoktur.

Şufa hakkının kullanılmasına esas olmak üzere, tapuda yapılan satışları şufa hakkı sahibine ihbar yükümlülüğü satıcıya ve yeni alıcıya aittir. Tapu sicil müdürlüğünün ihbar yükümlülüğü yoktur. Yapılan satış alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşlara noter aracılığı yla bildirilmelidir (MK.733/2).

Bu haktan feragat edilebilir (MK.733). Feragat noterden yapılabileceği gibi tapu sicil müdürlüğüne başvurarak da yapılabilir. Tapu sicil müdürlüğüne başvurulması halinde feragat edenin beyanı tescil istem belgesine yazılarak tapu kütüğünün şerhler sütununa aşağıdaki şekilde şerh edilir. Feragatın bedelli veya bedelsiz yapılmış olmasının tapu sicili açısından bir önemi yoktur. Bu işlem için maktu terkin harcı alınması

gerektiği                                                                                                                                                    düşüncesindeyiz.

Örnek:              Şufadan                feragat:Leyla            Üren             kanuni             şufa              hakkından            feragat etmiştir.           Tarih-Yev.

  1. Sözleşmeden Doğan             Şufa

Bir taşınmaz malın maliki veya hissedarı tarafından o taşınmaz üzerinde mülkiyet payı bulunmayan bir üçüncü kimseye sözleşme ile tanınan şufa                                                                                                                                       hakkıdır.

Bu şufa sözleşmesinin noterce düzenlenmiş olması gerekir (TST.55). Şufa hakkının tapu siciline şerhi, malik veya yetkili temsilcinin yazılı istemi ile olur. Ancak şufa sözleşmesinin de şerh istemi ile birlikte tapu sicil müdürlüğüne verilmesi gerekir. Şerh isteme yetkisi şufa hakkı sahibine de verilebilir

  • Hukuki muamele ne demektir? Şekil yönünden hukuki işlem konusunda bildiklerinizi anlatınız.

Hukuki İşlem Hukuki işlem, bir veya birden çok kimsenin hukuki bir sonuç doğurmaya yönelmiş irade beyanıdır. İrade beyanlarının hukuki bir sonuç doğurabilmesi, tabiatiyle, ancak hukuk düzeninin sınırları, hukuk düzeninin tanıdığı imkânlar içinde söz konusu olacaktır. Hukuk çok kere, yalnızca esaslı noktaları kapsayan irade beyanlarını tamamlayıcı bir rol de oynayacaktır. Hukuk düzeni bir kısım tabiat olaylarına ve insan fiillerine hukuki sonuçlar bağlamıştır. Örneğin, doğum, ölüm, akıl hastalığı gibi tabiat olaylarının, bir borcu ödemek, bir kimseyi yaralamak gibi insan fiillerinin belli hukuki sonuçları vardır. Hukuk düzeninin kendilerine hukuki bir sonuç bağladığı                                  olaylara                    “hukuki                                                   olay”                                      denir.

Bir kısım tabiat olayları (örneğin, kar yağması) ve insan fiilleri (örneğin, uyumak gezinmek) ise hukuki bir sonuç doğurmazlar, bunlar “hukuk açısından önemsiz olaylar”dır. Kendilerine hukuki sonuç bağlanmış insan fiillerine (ki bunlar aynı zamanda hukuki olaylardır) “hukuki fiil” dem. Hukuki         fiiller                                          bir                                                  açıdan                                    ikiye                                     ayrılır:

  1. Hukuka aykırı fiiller: Dar anlamda haksız fiiller ve sözleşmeye aykırı davranışlar bu grubun kapsamına girerler.
  2. Hukuka uygun fiiller: Hukuka uygun fiillerin en önemlisi “hukuki işlemler”dir. Ancak hukuki işlem niteliğinde olmayan hukuka uygun fiiller de

vardır. Örneğin hukuki tağyir (MK. m. 699), zilyedliğin nakli (MK. m. 890) birer hukuki fiildir. Maddi alanda bir değişiklik meydana getirmek amacıyla yapılan bu fillerde hukuk düzeni irade beyanına değil, ortaya çıkan değişikliğe belli bir hukuki sonuç bağlamıştır. HUKUKİ                                                                    İŞLEMLERİN                                            ÇEŞİTLERİ

Hukuki                                            işlemler                                           çeşitli                                        açılardan                                           sınıflandırılabilir:

  1. Tek taraflı                                                hukuki                                                 işlemler

Yalnız bir tarafın irade beyanıyla bir hukuki sonuç doğabiliyorsa, bu çeşit işlemlere “tek taraflı hukuki işlemler” denir. Medeni Hukukumuzun çeşitli alanlarında tek taraflı hukuki işlemler vardır. Bunlar arasında, örnek olarak, vasiyeti (MK. m. 478), mirasın reddini (MK. m. 545), takas beyanını (BK.              m.                               118),                   mülkiyet hakkından                        vazgeçmeyi       saymak mümkündür.

Tek taraflı hukuki işlemler de bir açıdan ikiye ayrılır: aa) Ulaşması gerekli tek taraflı hukuki işlemler, bb) Ulaşması gerekmeyen tek taraflı hukuki işlemler. Bazı tek taraflı hukuki işlemlerin bir şahsa (örneğin, icap, kabul, takas, fesih ihbarı) veya bir resmi makama (örneğin mirasın reddi) yöneltilmesi ve ulaşması gerekir. Diğer bir kısım tek taraflı hukuki işlemler ise, vasiyette (MK. m. 478), sahibi olmayan gayrimenkullerin işgal yoluyla iktisabında (MK. m. 635) olduğu gibi, bir şahsa veya resmi makama yöneltilmeksizin hukuki sonuç doğururlar.

  1. Çok taraflı                                                hukuki                                                 işlemler

Bir hukuki sonucun doğumu için birden çok kişinin irade beyanına ihtiyaç varsa “çok taraflı hukuki işlem” söz konusudur. Çok taraflı hukuki işlemler              de                     iki                        kısma                  ayrılabilir:                                   aa)                        Sözleşmeler,          bb)                    Kararlar.

  1. aa) Sözleşmeler (akidler)

Çok taraflı hukuki işlemlerin en önemlisi, iki taraflı bir hukuki işlem olan sözleşmelerdir. Sözleşmelerde tarafların karşılıklı ve birbirlerine uygun irade                                     beyanlarına                                                                   ihtiyaç          vardır.

Daima iki taraflı bir hukuki işlem olan sözleşmeler de, kendi aralarında, borç altına giren taraf sayısına göre a) Tek taraflı sözleşmeler, b) İki taraflı          sözleşmeler                                olmak                                    üzere                                                    ikiye                                     bölünürler.

  1. Tek taraflı sözleşmeler: Bunlar, bağışlama vaadinde (BK. m. 238), kefalet akdinde (BK. m. 483) olduğu gibi yalnız bir tarafı borç altına

sokan,                       diğer                      tarafa                        hiç                      bir                     borç               yüklemeyen                          sözleşmelerdir.

  1. İki taraflı sözleşmeler: Bu tip sözleşmelerde iki taraf da karşılıklı olarak borç altına girer. Alım-satım, kira sözleşmelerinde olduğu gibi, iki

taraf da, sözleşmenin niteliği icabı, mutlaka borç altına giriyorsa “zorunlu olarak iki taraflı sözleşmeler” den, vekâlet (BK. m. 386/3) ve vedia (BK. m. 463/2, 464) sözleşmelerinde olduğu gibi, iki tarafın da borç altına girmesi, tarafların bu şekilde anlaşmasına veya bir giderin veya zararın ödenmesi zorunluluğuna bağlı bulunuyorsa “muhtemelen iki taraflı sözleşmelerden söz edilir. bb)                                                                                                                                  Kararlar

Karar, ortak bir işte ve kanunun açıkça öngördüğü hallerde birden çok kişinin vardığı çözümdür. Örneğin, bir derneğin genel kurulunda veya kat malikleri kurulunda varılan çözümler birer karardır. Kararlarda, sözleşmelerden farklı olarak, iradeler karşılıklı değildir v e hepsinin birbirine uygun olması da çok kere aranmaz. Diğer bir deyişle, kararlarda iradeler aynı yöndedir ve genellikle çoğunluk oylarının birleşmesi hukuki sonucun                                                      doğması           için                                                                             yeterlidir.

  1. Borçlandırıcı işlemler-                                              Tasarrufi                                               İşlemler

Hukuki işlemler, borç altına sokmalarına veya bir hakka doğrudan doğruya tesir etmelerine göre, a) Borçlandırıcı (iltizami) işlemler, b) Tasarrufi işlemler                  olmak                                               üzere                                                 ikiye                                                         ayrılırlar.

Başta sözleşmeler olmak üzere, borç altına sokan (borç yükleyen) bütün hukuki işlemler, “borçlandırıcı işlemler”dir. Buna karşılık mülkiyetin naklinde, mahdut bir ayni hakkın (örneğin rehin hakkının) tesisinde, alacağın temlikinde olduğu gibi, bir hakka doğrudan doğru ya tesir eden, bir hakkı nakleden veya kayıtlayan veya ortadan kaldıran hukuki işlemler “tasarrufi işlem”dir. Aralarındaki açık nitelik farkına rağmen, borçlandırıcı işlemlerle, tasarrufi işlemler arasında yakın bir ilişki mevcuttur. Genellikle tasarrufi işlemden önce, bir borçlandırıcı işlemin varlığına ihtiyaç vardır. Türk Hukukunda, çok kere, tasarrufi işlemin kendine bağlan an hukuki sonucu doğurabilmesi,                 temelinde                         bulunan                                             borçlandırıcı                     işlemin                     geçerliliğine                      bağlıdır.

Örneğin, bir gayrimenkulun mülkiyetinin devredilebilmesi için önce borçlandırıcı bir işlem olan alım-satım sözleşmesinin tapu memuru önünde yapılması ve sonra tasarrufi bir işlem olan tescilin icrası gerekir. Daha önce de işaret ettiğimiz üzere, alım-satım sözleşmesi taraflara sadece borç yükleyen bir hukuki işlemdir. Gayrimenkulun mülkiyeti tasarrufi bir işlem olan “tapu kütüğüne tescil” ile karşı tarafa geçer. Ancak, tescil ile mülkiyetin geçebilmesi için, tescile esas teşkil eden alım-satım sözleşmesinin geçerli olarak meydana gelmiş olması gerekir. Alım-satım sözleşmesi herhangi bir nedenle (ehliyetsizlik, şekil noksanlığı vs.) geçerli değilse, tescile rağmen mülkiyet geçmez (MK. m. 932, 933).

  1. Sağlar arası                       hukuki                         işlemler-Ölüme                      bağlı  hukuki                         işlemler

Hukuki işlemler, hukuki sonucun doğacağı zaman esas alınarak yapılacak bir ayırıma göre de: a) Sağlar arası hukuki işlemler, b) Ölüme bağlı hukuki                                              işlemler                                olmak                                üzere                                             ikiye                                         ayrılacaktır.

Hukuki işlemin sonucu, hizmet, alım-satım, kira sözleşmelerinde olduğu gibi, işlemi yapanların sağlığında meydana gelecekse, “sağlar arası bir hukuki işlem” söz konusu olacaktır. Buna karşılık, vasiyette ve miras mukavelesinde olduğu gibi, hukuki işlem, niteliği icabı sonuçlarını işlemi yapanın ölümünden sonra meydana getirecekse “ölüme bağlı bir hukuki işlem”den söz edilecektir.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir