Hukuk klasik sınav soru ve cevapları ders notları 2


  • KAZANÇ PAYLAŞMA AMACI GÜDEN VE GÜTMEYEN ÖZEL HUKUK TÜZEL KİŞİLERİ NELERDİR. KISACA ANLATINIZ.
  1. Kazanç Paylaşma Amacı Güden Özel Hukuk Tüzel Kişileri

İYİ ÇALIŞMALAR, BAŞARILAR.

  1. Şirketler
  2. Ticari İşletme İşleten Dernekler
  3. Kazanç Paylaşma Amacı Gütmeyen Özel Hukuk Tüzel Kişileri
  4. Dernekler
  5. Vakıflar
  6. Kazanç Paylaşma Amacı Güden Özel Hukuk Tüzel Kişileri
  7. Şirketler

Şirket veya firma, Türkiye yasalarına göre, iki veya daha fazla gerçek veya tüzel kişinin bir araya gelerek, emek veya mallarını, müşterek bir amaçla, bir sözleşme ile birleştirmeleri sonucu ortaya çıkan tüzel kişiliktir.

Türleri [değiştir]Türkiye yasalarına göre şirketler temelde ikiye ayrılır: kişi (şahıs) şirketleri ve sermaye şirketleri.

Şahıs şirketleri

Adi şirket Kollektif şirket Komandit şirket

Sermaye şirketleri

Sermayesi paylara bölünmüş komandit şirket Limited şirket Anonim şirket

  1. Ticari İşletme İşleten Dernekler
  2. Kazanç Paylaşma Amacı Gütmeyen Özel Hukuk Tüzel Kişileri
  3. Dernekler

Dernek, kazanç paylaşma dışında, kanunlarla yasaklanmamış belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere, en az yedi gerçek veya tüzel kişinin, bilgi ve çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek suretiyle oluşturdukları tüzel bir kişiliğe sahip kişi topluluklarındandır.

  1. Vakıflar

Vakıf, kişiler veya kurumlarca kurulmuş, yasayla görev ve yetkileri belirlenen tüzel kişilik tir.

Geleneksel olarak, bir hizmetin gelecekte de yapılması için belli şartlarla ve resmî bir yolla ayrılarak bir kimse tarafından bırakılan mülk veya paraya ‘vakıf’ denir. Bu geleneksel yapının Türkiye Anayasası ile kurumsallaştırılması ile oluşmuştur. Anayasaya göre “Dernekler, vakıflar … kendi konu ve amaçları dışında toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleyemezler.” Yani belirli bir amaç için kurulur ve bunun dışında faaliyet gösteremezler. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından denetlenirler.

  • ANAYASANIN DEĞİŞTİRİLME USULÜNÜ ANLATINIZ.___________________________________________

ANAYASANIN DEĞİŞTİRİLMESİ Teklif;

TBMM üye tamsayısının 1/3 ünün yazılı teklifiyle,

Oylama;

Teklif gizli oylamayla görüşülür.

Anayasa değişiklik teklifleri ivedilikle görüşülemez,

En az 48 saat arayla iki defa görüşülür ( 48 saat serinleme süresi),

Oran; 3/5 ve 2/3 olmak üzere iki oran vardır.

3/5 ( 330 Parlamenter )ten aşağı bir kabul oranında; değişiklik teklifi reddedilmiş sayılır,

2/3 ( 367 Parlamenter ) ile 3/5 ( 330 parlamenter)arasında bir çoğunlukla kabul edilirse; cumhurbaşkanı iki şekilde davranabilir

İYİ ÇALIŞMALAR, BAŞARILAR.

  • halkoyuna gönderebilir, zorunludur.
  • veto edebilir ( güçleştirici veto).

2/3 ve daha fazla bir kabul ile olursa; cumhurbaşkanı onaylayabilir, halkoyuna gidebilir(ihtiyari), veto edebilir( geciktirici veto).

Hem güçleştirici hem de geciktirici veto da meclisin tekrar geri gönderebilmesi için en az 2/3 çoğunlukla tekrar kabul etmesi gerekir. Bu oylama aynı metin üzerindedir. Cumhurbaşkanı kısmen onaylayabilir. Meclisin tasarıda yapacağı en küçük bir değişiklik tekrar veto sebebidir.

Cumhurbaşkanı 2/3 ile kabul edilip ikinci kez önüne geldiğinde artık veto edemez ve önünde iki seçenek vardır;

  • onaylamak,
  • halkoyuna sunmak ( ihtiyari ).

Cumhurbaşkanı kararını 15 gün içinde gerekçeli olarak gönderir.

Anayasa Değişikliğinin Yüksek Mahkemece Denetimi; sadece şekli denetimi vardır.

ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİNDE ANAYASA MAHKEMESİNİN DENETİMİ Anayasa Mahkemesinin Anayasa Değişikliklerini Denetlemesi:

  • teklif ve oylama çoğunluğu,
  • ivedilikle görüşülüp görüşülmediği ile sınırlıdır.

Esas denetimi yapamaz çünkü kabul edilen değişiklik metni artık anayasa hükmünü aldığından aynı kademede bulunan bir normun denetimi kendisiyle aynı kademede bulunan norma göre yapılamaz.

Anayasa Mahkemesi Esas Denetimi yapamaz.

Şekli İptal Davası ( Soyut Norm Denetimi- İPTAL DAVASI YOLU )

Usul; bu davayı açabilecekler anayasa da sayılmıştır.

Cumhurbaşkanı,

TBMM nin üye tamsayının 1/5 i nin yazılı dilekçesiyle kanunun resmi gazetede yayımında itibaren 10 gün içinde Anayasa Mahkeme sini başvurulur.

Dilekçenin yüksek mahkemenin sekreterliğine verilmesinden sonra sekreterlik dosyaları 10 gün içinde inceleyip dosyada eksiklik olup olmadığına karar verir, eğer eksiklik var ise dilekçede ismi yazılı iki üyeye, isim yazılı değilse imza dilekçesinde en üstteki iki üyeye bildirilir ve 15 günden az olmamak şartıyla süre verir ve eksikliklerin giderilmesini ister. Bu süre içinde eksiklikler giderilmezse dava açılmamış sayılır. Eksiklikler tamamlanırsa dava dilekçe verildiği tarihte açılmış sayılır.

Yüksek Mahkeme şekil bozukluğu davasını öncelikle inceleyip karara bağlar.

Karar;

Anayasa Mahkemesi Anayasa Değişikliklerinde İPTAL KARARI İÇİN üyelerinin 3/5 inin çoğunluğuyla karar vermesi gerekir.

Öncelik; bir konunun ehemmiyetine binaen gündemdeki diğer işlerden önce görüşülmesidir.

İvedilik; bir defa görüşülmesidir, acele işlerde kullanılır.

  • AYNİ HAK NEDİR, TÜRLERİ NELERDİR, NASIL KAZANILIR?

Mülkiyet başta olmak üzere maddi nesneler üzerindeki eşya hukukunun konusunu oluşturan her türlü haktır. (örn. sahip olunan b ir otomobil üzerindeki mülkiyet hakkı, alınan borç karşılığı rehne verilen bir mücevher üzerindeki rehin hakkı). Maddi olmayan mallar üzerindeki haklara ise fikri haklar denmektedir.

Ayni haklar, sınırsız ve sınırlı olmak üzere iki ana başlık altında incelenmektedir: Sınırsız ayni hak, yalnızca mülkiyet hakkında söz konusudur. Sınırlı ayni haklar ise, irtifak hakkı, rehin hakkı ve taşınmaz yükü olmak üzere üç gruba ayrılır.

Ayni haklar üzerinde genel geçerli belirli ilkeler mevcuttur:

Mutlaklık ilkesi

Ayni hakların herkes karşısında ileri sürülebilmesini ifade eder. Örneğin, malik kendisine ait bir nesne üzerindeki mülkiyet hakkını herkes karşısında iddia edebilir.

(Muayyenlik) Belirlilik ilkesi

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Ayni haklar yalnızca önceden belirli nesneler üzerinde kurulabilirler. Belirsiz bir eşya topluluğu üzerinde ayni hak kurulması mümkün değildir. Mesela, bir ev içerisindeki eşyaların herhangi bir yarısı A’ya, diğer bir yarısı B’ye ait olamaz. Hangi eşyanın kime ait olduğu tek tek belirlenmelidir.

(Aleniyet) Kamuya açıklık ilkesi

Ayni hakların mutlak haklardan olması, bu hakların sahiplerinin herkesçe bilinmesini gerektirir. Taşınır mallarda aleniyet zilyetlik, taşınmazlarda ise tapu sicili ile sağlanır

Ayni Haklar:Bir kimseye bir mal üzerinde doğrudan doğruya hakimiyet sağlayan haklardır.Herkese karşı ileri sürülebilir.

  1. Eşya üzerinde sağlanan yetki

Ayni haklar alacak haklarından farklı olarak daha sınırlı sayıdadır.Ancak kanunda öngörülen tipler çerçevesinde kurulur.Hak s ahibine sağladıkları yetkiye göre ikiye ayrılırlar:

aa)Mülkiyet hakkı:Hakkın sağladığı tam yetkiye denir.Sahibine usus fructus ve abusus un 3’ünü birden tanır.Mülkiyet hakkı hak sahibinin adedine göre ferdi mülkiyet ya da müşterek mülkiyet tarzında ayrılır.Birden çok şahıs bir maldaki mülkiyet hakkına pay sahibi bulunduğu takdirde müşterek mülkiyet ; aralarındaki ortaklık ilişkisi dolayısıyla bir mala ortaklaşa malik bulunuyorsa “iştirak halinde mülkiyet” söz konusu olur.Fakat bu ortaklık tüzel kişiliği bulunmayan ortaklıktır eğer bulunuyorsa müşterek değil tek şahıs mülkiyeti söz konusu olur.Tüzel kişiliği bulunmayan iştirak halinde mülkiyete yol açan ortaklık ancak kanunda belirtilen ortaklık olabilir ve elbirliği ortaklığı denir.Ortakların mal üzerinde teker teker bir hakkı yada payı yok tümü elbirliği ile malik olduğundan elbirliği mülkiyeti de denir.

  1. bb) Bir ayni hakkın mal üzerinde sağladığı yetki sınırlı ise buna “mülkiyetin gayrı ayni hak” denir.(sınırlı ayni hak).Mülkiyet in karşısında yer alan bu tür haklar sahibine mülkiyette bulunan yetkilerden birini veya ikisini sağlar.Sağladıkları sınırlı yet ki açısından gruplara ayrılırlar:
  • ) İrtifak Hakları:Malın malikine mülkiyete ait bazı yetkileri kullanmama veya bu yetkiyi sınırlı ayni hak sahibinin kullanmasına müsaade etme zorunluluğu yükleyen ve böylece malın sahibine usus ve fructus yetkisini sağlayan ayni haklardır.Hak sahibinin maldan yararlanması aktif şekilde olursa olusorumlu (geçit hakkı) malikin yetkilerini kullanmasını engelleme şeklinde olursa olumsuz (manzara kapatmama irtifakı)irtifak hakları söz konusu olur.Sağladıkları yetkilere göre irtifak hakları çeşitli isimler alır:

İntifa hakkı bir malı kullanma ve semerelerinden yararlanma hakkıdır.Mülkiyete çok yakın yetki sağlar.Abusus yok usus ve fructus ise mülkiyete nazaran daha sınırlı. Buna karşılık intifa hakkı başkasında ait olduğu sürece böyle bir malın mülkiyeti de önemli yetkilerden mahrumdur.İntifa ile yükümlü mülkiyete çıplak mülkiyet denir.(kuru mülkiyet)

Bir evde veya bir kısmında oturma yetkisi veren irtifak hakkına sükna hakkı denir.Hak sahibine bir gayrimenkulda inşaat yapma hakkı veya mevcut bir yapıyı koruma yetkisi veren hakka inşaat hakkı veya üst hakkı,bir Gmenkulde kaynaktan yararlanma yetkisi verene kaynak hakkı denir bunlar MK’de ayrı ayrı belirtilmiştir.Bir GM’den geçme yetkisi veren hakka ise geçit hakkı denir bu tip haklar ise MK’de diğer irtifaklar olarak belirtilmiştir.İrtifak haklarından intifa ve sükna hakkı ancak belli bir şahıs üstüne kurulabilir devredilemez ve miras yolu ile geçemez.Bu vasıflardan dolayı bunlara şahsi irtifaklar (şahısla kaim) denir.

İnşaat kaynak ve diğer irtifaklar belirli bir şahsa tesis edilebileceği gibi gayrimenkul lehine de tesis edilebilir.Şahsa olursa “şahsi irtifak” gayrimenkul lehine tesis edilirse “arzi irtifak”(ayni irtifak da denir) söz konusu olur.

  • )Rehin Hakları:

Bunlar hak sahibinin alacak hakkını teminat altına alan ve alacak tahsil edilmediği zaman alacağın rehin konusu malın satılarak elde edilecek parayla karşılanma yetkisi tanıyan haklardır.”Fer’i ayni haklar”da denir.GM rehni 3 tipten birine uygun olarak tesis edilebilir.

-İpotek

-İpotekli borç senedi -İrad senedi

  1. )Gayrimenkul Mükellefiyeti:Bir GM malikinin mülkü dolayısıyla o GM karşılık olmak üzere diğer bir kimse lehine bir şey yapmaya ya da vermeye mecbur tutulmasıdır.
  2. Eşya üzerinde doğrudan doğruya hakimiyet:

Ayni haklar hak sahibine tanınan yetki bakımından ona hakkın konusu eşya üzerinde doğrudan doğruya hakimiyet sağlarlar.Menkul lerde bu hakkı açıklayan unsur o mal üzerinde zilyedlik adı verilen tasarruf GM’de ise hakimiyeti açıklayan tapu sicilindeki kayıt (tescil) dir.

Borç ilişkisinin sadece alacaklı ile borçlu arasındaki bir bağ olması 3. kişileri ilgilendirmemesi alacak hakkının nisbi bir hak olarak nitelendirilmesine yol açar. (alacak hakları)

Ayni hak ise eşya üzerinde doğrudan hakimiyet sağlar.Hakimiyet doğrudan olunca hak sahibi herkesten bu hakimiyetini ihlal etmemesini isteyebilir.Bu sebeple ayni hakların mutlak hak olduğu ifade edilir.

  1. Herkese karşı ileri sürülebilirlik:

Eşya üzerinde doğrudan doğruya hakimiyetin temel sonucu herkesin bu hakimiyeti sağlayan hakka riayet etme ve o hakkı ihlalden kaçınma mecburiyetidir.Ayni hakkı kim ihlal ederse hak sahibi hakkına riayet etmesini ondan isteyebilir.İstihkak davası malikin haksız olarak malını elinde tutan kimseden bunu geri almasını müdahalenin men’i davası ise mülkiyete vaki ve devam eden tecavüzün önlenmesini sağlar.

  • İDARİ SÖZLEŞME NEDİR, ÖZELLİKLERİ NELERDİR, UYUŞMAZLIKLAR NEREDE HANGİ DAVA TÜRÜYLE ÇÖZÜLÜR? 2002 yılı Maliye Müfettiş Yardımcılığı___________________________________________________

Kamu kuruluşlarının, yönetim hukuku kurallarına dayanarak yaptıkları sözleşmelere “yönetsel Sözleşmeler” denir. Yönetimin taraf olduğu her sözleşme yönetsel sözleşme değildir. Yönetimin taraf olduğu sözleşmelerden yalnız yönetim hukuku kurallarına göre yapılmış olanlar, yönetsel sözleşmelerdir. Yönetsel sözleşmeleri, yönetimin özel hukuk kurallarına göre yaptığı sözleşmelerden ayırmak için, sözleşmenin konusu olan ilişkiye bakmak gerekir.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Şeref gözübüyük yönetsel sözleşmeleri özel hukuk sözleşmelerinden ayrıldığı noktaları şu şekilde tarif etmektedir.

  • “özel hukuk sözleşmelerinde taraflar arasında hukuksal eşitlik vardır. Yönetsel sözleşmelerde ise, sözleşmenin taraflarından biri olan

yönetime, kamu yararının temsilcisi ve sorumlusu olarak, karşı tarafa göre, bazı üstünlükler tanınmıştır.

  • Özel sözleşmelerde taraflar, yasaların öngördüğü sınırlar içinde , sözleşmenin konusunu , amacını, biçimini , bağlantı kuracakları kişileri serbestçe seçebilirler. Buna karşılık, yönetsel sözleşmelerde, yasalar yönetimin hareket serbestisini kısıtlamıştır.

Özel hukuk sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar adli yargıda , yönetsel sözleşmelerden doğan uyuşmazlıklar ise idari yargıda giderilir.

“İşçi niteliğindeki kamu görevlileriyle, yönetim arasında gerek iş sözleşmesinden (hizmet sözleşmesi), gerek iş kanununa dayanan haklardan kaynaklanan haklarından ya da toplu iş sözleşmesinden doğan uyuşmazlıklara bakma yönetsel yargının görevi dışındadır”

Bir sözleşmenin idari (yönetsel ) sözleşme sayılabilmesi için üç temel ölçüt belirlenmiştir.

  • konusunun kamu hizmeti ve yararı olması

-Özel hukuku aşan koşulları içermesi

-Belirli bir süreyi kapsaması

Ve bu üç koşulun birlikte bulunması gerekir.

Burada en önemli kıstas Özel hukuku aşan koşulların bulunması ölçütüdür.

Bir sözleşmenin idari sözleşme olup olmadığının belirlenebilmesi için sözleşme taraflarından birisinin idare olması ve sözleşme konusunu n kamu hizmetine ilişkin bulunması koşulları her zaman yeterli olmayabilir. Bu taktirde idare ile karşı taraf arasında akdedilen sözleşmenin tüm hükümlerinin incelenerek , tarafların idareye kamu gücünden doğan üstün yetkiler tanımak suretiyle, sözleşmeye idari sözleşme niteliği vermek amacında olup olmadıklarının araştırılması gerekmektedir. Özel hukuk sözleşmelerinde düşünülmesi bile imkansız olan bazı üstün yetkilerin tanınması idari sözleşmelerin ötekilerden ayıran en temel en belirgin özelliğidir.

İdari sözleşmelerin bir tarafının mutlak şekilde idare olması yanındaki ilk belirleyici kriteri, bu tür sözleşmelerde , özel hukuk sözleşmelerinde yer alması mümkün olmayan olaganüstü hükümler bulunmasıdır. Bu hükümler özel hukuku aşan şartlar olarak nitelenir. Bu durum i darenin kamusal yetkisini kullanarak yaptığı sözleşmede, idareye üstünlük ve otorite tanınması şeklinde kendini gösterir. İdareye üstünlük ve otorite tanınması ona , gözetim ve denetim yapma, emir verme ve ceza uygulama, sözleşmeyi tek taraflı olarak değiştirme ve fesih etme resen hareketle imtiyaza el koyma gibi hak ve yetkilerin verilmesi yolundaki sözleşme hükümleri ile belli olur.

İdari sözleşmelerin belirleyici bir başka kriteri, sözleşme konusunun kamu hizmeti olmasıdır. Ancak hemen belirtmeliyiz ki , her kamu hizmetine yönelik sözleşmenin idari sözleşme olduğu söylenemez. Çünkü idareler kamu hizmetini, yaptıkları özel hukuk sözleşmeleri ile de yerine getirebilirler.

“özel hukuku aşan koşullar” diye tarif edilen bu koşul bilimsel içtihatlarda yer aldığı gibi Uyuşmazlık Mahkemesi ile Danıştayın kararlarında da yer almaktadır.

Bir sözleşmede yer alan hükümlerden idareye böyle bir yetkinin tanınıp tanınmadığı nasıl anlaşılmalıdır. ?

Uyuşmazlık mahkemesi idarenin üstünlüğünü ve otoritesinin tanınması, yani sözleşmede idarenin tek taraflı hareket yetkisinin kabul edilmesi ve sözleşmenin bir tarafını oluşturan idarenin, diğer tarafa karşı kamu gücüne dayanan yetkiler kullanabilmesi durumlarında sözleşmede özel hukuku aşan koşulların varlığı kabul edilmelidir.

Bilimsel içtihatlar özel hukuku aşan hükümlerin varlığının işareti olarak

  • idarenin üstünlüğü ve otoritesi yani sözleşmede kamu gücünün belirtilmiş olması

tek yanlı hareket yetkisinin ve zora dayanan önlemler alma gücünün mevcut bulunması

sözleşmenin devamlı olması

İdari sözleşme türleri

  • mali iltizam sözleşmeleri
  • kamu istikraz sözleşmeleri
  • kamu hizmeti imtiyaz sözleşmeleri
  • yer altı ve yerüstü servetlere ilişkin sözleşmeler
  • orman işletme sözleşmeleri
  • idari hizmet sözleşmeleri
  • TEMSİL ?

TEMSİL

Bir hukuki işlemin bir kimsenin nam ve hesabına bir başkası tarafından yapılmasıdır. Temsil ilişkisinde 3 kişi vardır.

Temsil olunan Temsilci            3.            Kişi

  • Temsil olunan: İşlem kendi nam ve hesabına yapılan kişi,
  • Temsilci: İşlemi 3. kişiyle yapan kişi,
  • kişi: Temsilciyle işlem yapan kişidir.

Temsilin Türleri:

  • Vasıtalı (Dolaylı) Temsil: Bu temsil türünde kendisine yetki verilen temsilci işlemi başkası hesabına fakat kendi adına yapar. Dolayısıyla bu işlemden doğan hak ve borçlar temsilciye ait olur. Temsilci bunları daha sonra alacağın temliki ve borcun nakli işlemlerini yaparak temsil olunana devreder.
  • Vasıtasız (Dolaysız) Temsil: Bu temsilde yetkili temsilcinin yaptığı işlemin hükümleri işlemin yapıldığı andan itibaren temsil olunana ait olur. Çünkü temsilci bu işlemi temsil olunan nam ve hesabına yapar. Temsilci bu işlemden hak kazanmadığı gibi borç altına da girmez. Vasıtasız temsilin şartları:
  1. Temsil yetkisinin bulunması: Temsil yetkisi ya kanundan (kanuni temsil) ya da temsil olunanın iradesinden (iradi temsil) doğar.
  2. Temsil olunan nam ve hesabına hareket etme: Temsilci işlemi yaparken temsilci sıfatıyla hareket ettiğini 3. kişiye kural olarak bildirmelidir. Fakat 3. kişi kendisiyle işlem yapan kişinin temsilci olduğunu hal ve durumundan anlayabiliyorsa veya işlemin temsilci yahut temsil olunandan birisiyle yapılması 3. kişi için önemli değilse bu durumda yine vasıtasız temsil söz konusudur.

Temsilci 3. kişiyle işlem yaparken temsil olunanın değil bizzat kendi iradesini açıklar. Haberci ise kendi iradesini değil bir tarafın iradesini diğer tarafa ileten kişidir.

Temsilcinin temyiz kudretine sahip olması şart ve yeterlidir. Aksi halde açıkladığı irade hiçbir hüküm doğurmaz. Reşit olmasına gerek yoktur. Çünkü işlemden doğan hak ve borçlar kendisine ait olmaz.

Temsil, temsilcinin temsil olunanın nam ve hesabına hukuki işlemler yapmaya yetkili olup olmamasına göre, yetkili temsil ve y etkisiz temsil olarak ikiye ayrılabilir:

  1. YETKİLİ TEMSİL: Temsil yetkisi verme ulaşması gerekli tek taraflı bir hukuki işlemdir. İşlemin meydana gelebilmesi için temsilcinin bu yetkiyi kabul ettiğini bildirmesine ihtiyaç yoktur. Bu durum temsili vekaletten ayırır. Vekalet bir sözleşmedir. Oysa temsil yetkisi verme tek taraflı bir işlemdir. Vekalet sözleşmesinde çoğu zaman temsil yetkisi de bulunmaktadır. Fakat, bütün vekalet sözleşmelerinde mutlaka temsil yetkisinin bulunmasına gerek yoktur. Ayrıca temsil yetkisi vekalet sözleşmesinden başka hizmet veya şirket sözleşmelerinde de söz konusu olabilir.

Temsil yetkisi verme kural olarak şekle bağlı değildir. Temsilcinin yapacağı hukuki işlem bir şekle tabi olsa bile, buna ilişkinin temsil yetkisinin şekle tabi olmadan verilebileceği doktrinde kabul edildiği halde uygulamada temsilciden yetkisini gösteren bir belge aranmaktadır. Temsilcinin temsil yetkisini ispatlamasına yarayan bu belgeye yetki belgesi (selahiyetname) denir.

  1. Temsil Yetkisinin Kapsamı

Temsil yetkisi süre, kişi ve konu bakımından sınırlandırılabilir.

Temsil yetkisi temsil olunana ait her türlü işlemin yapılması için verilmişse buna genel temsil yetkisi denir. Fakat, dava açma, sulh olma, tahkim, kambiyo taahhüdünde bulunma, bağışlama ve gayrı menkulü devretme veya ayni bir hakla sınırlama işlemlerinin yapılabilmesi temsilciye için mutlaka özel bir temsil yetkisi verilmiş olmalıdır.

Temsilci kural olarak, kendi kendisiyle sözleşme yapamaz. Fakat buna yetkili kılınmışsa veya sözleşmenin niteliği bir çıkar çatışmasına yol açmıyorsa temsilci, kendi kendisiyle sözleşme yapabilir. Bu kurallar çifte temsil hakkında da uygulanır.

Temsilci hileye, hataya, ikraha maruz kalarak sözleşme yapmışsa sözleşmeyi iptal hakkı temsil olunana aittir.

Temsil olunan temsilciye verdiği yetkiyi istediği zaman sınırlayabilir. Fakat temsil yetkisini verdiğini 3. kişilere bildirmişse bu yetkiyi sınırlandırdığını da aynı şekilde bildirmelidir. Bildirmezse bu sınırlamayı iyi niyetli 3. kişilere karşı ileri süremez.

  1. Temsil yetkisinin sona ermesi ve sonuçları:

Belli bir süre için verilmişse sürenin dolması ile, belli bir işlem için verilmişse o işlemin yapılması ile, temsilcinin   ya da temsil olunanın

ölümü, gaipliklerine karar verilmesi, fiil ehliyetlerini kaybetmeleri veya iflas etmeleri                        ile kural olarak temsil yetkisi                                                                                                                                       sona erer.Ancak bu hüküm

emredici bir hüküm olmadığından aksinin kararlaştırılması mümkündür.örneğin temsil                      olunan ölse bile temsilin                                                                                                                                             devam edeceği hu susunda

sözleşme konan şart geçerlidir. Temsilcinin istifa etmesi de bu yetkiyi sona erdirir.

Temsil olunan temsilciyi her zaman azledebilir (temsil yetkisini geri alabilir). Temsil olunanın, kanunun kendisine tanıdığı bu haktan önceden feragat etmesi geçersizdir.

Temsilci yetkisinin sona erdiğini bilmiyorsa bunu öğrenene kadar iyi niyetli 3. kişilerle yaptığı işlemler temsil olunanı ya da mirasçılarını bağlar.Fakat üçüncü şahıslar yetkinin sona ermiş olduğunu biliyorlarsa yani iyi niyetli değilseler yapılan hukuki muamele temsil olunanı veya haleflerini bağlamaz .

Temsil yetkisi daha önce ilan edilmişse geri alındığı da aynı şekilde ilan edilmelidir. Aksi takdirde yetkinin geri alındığı iyi niyetli üçüncü kişilere karşı ileri sürülemez.

Temsil yetkisi mümessil veya temsil olunanın ölümü gaipliği fiil ehliyetini kaybetmesi veya iflası dolayısıyla sona ermişse üçüncü şahısların iyi niyetli olup olmadıklarının bir önemi yoktur.Zira onlar iyi niyetli olsalar bile mümessil ile yaptıkları hukuki muamele temsil olunanı veya haleflerini bağlamaz.

  1. YETKİSİZ TEMSİL

Bir kimsenin gerekli yetkiye sahip olmaksızın veya yetkisini aşarak bir başkasının nam ve hesabına işlemler yapmasıdır.

Yetkisiz temsilcinin yaptığı işlem temsil olunanı bağlamaz. Bağlayabilmesi için temsil olunanın o işleme icazet vermesi gerekir. İşlem icazet verilinceye kadar tek taraflı bağlamazlık yaptırımına tabidir. Üçüncü kişi, temsil olunandan uygun bir süre içinde icazet verip vermeyeceğini bildirmesini isteme hakkına sahiptir. Temsil olunan, bu süre içinde icazet vermeyeceğini belirtir veya süreyi sessiz geçirirse, işlem üçüncü kişi açısından da bağlayıcılık değerini kaybeder.

Yetkisiz temsilcinin yaptığı işlemle temsilci de bağlı değildir. İcazet verilmezse iyi niyetli 3. kişi yetkisiz temsilciden menfi zararının tazminini isteyebilir. Eğer yetkisiz temsilci kusurlu ise daha fazla tazminata da hükmedilebilir.

  • PEY AKÇESİ, DÖNME AKÇESİ, ÜCRET TEVKİFİ, CEZAİ ŞART NEDİR?

Pey akçesi:

Bazı sözleşmelerde taraflardan birinin diğerine sözleşmenin yapıldığına delil olmak üzere bir miktar para verirse,bu pey akçesi olur. Sözleşmenin yapılış olduğunun delili olarak verilen pey akçenin sözleşmesinin ifası sonunda kimin hesabına kalacağı nu BK.156/II de açıklanmıştır.

Dönme akçesi:

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Taraflar bazen,sözleşmenin yapıldığı esnada verilen bir miktar paraya bir başka anlam verirler. Bu para sadece işlemin yapılmış olduğunun delili için değil,aynı zamanda sözleşme ile bağlılıktan kurtulma imkanı da taraflara sağlayacaktır. Dönme akçesi verilmesi halinde akit bağı zayıflamaktadır. Çünkü iki tarafta sözleşmeden dönme imkanı bulurlar(BK.156/II).

Ücret tevkifi:

İşveren işçinin ücretinden bir kısmını,vermesi muhtemel zararlar için tutması demektir(BK.157).

Cezai şart

Borçlunun,alacaklıya karşı,esas borcu ifa etmemesi veya zamanında ifa etmemesi halinde bir miktar para ödemeyi taahhüt ederse,bu cezai şart olur.

Cezai şartla,alacağını alamayan alacaklı bu yüzden uğradığı zararı ispatlamak yükünden kurtulur. Cezai şart asıl sözleşmeye bağlı bir sözleşmeden doğar. Bu borcun yan borcu kabul edilir. Eğer asıl borç batılsa,yan borçta batıl olur(BK.161/III).

Cezai şartın çeşitleri ve hükümleri:

Cezai şart bir akdin hiç ifa edilmemesi veya eksik ifa edilmesi halleri için kararlaştırılabilir(BK.158/I).

Borçlunun borcun ifa etmemesi kusursuz imkansızlık sebebine dayanıyorsa,ceza da ödemez(BK.161/III). Ama borçlunun bundan da sorumlu olacağı kararlaştırılmışsa cezayı öder(BK161/II).

Adem-i ifa yada noksan ifaya dayanıyorsa sadece cezayı isteyebilir.

Borcun ifası mümkünken borçlu ifa etmiyorsa veya eksik ifa ediyorsa borçlu ya ifayı yada cezayı isteyebilir(BK.158/I).sözleşmede aksi kararlaştırılmamışsa ikisini de talep edemez.

Cezai şart edimin kararlaştırılan yer ve zamanda olmaması hali içinde koyulabilir(BK.158/II).

Burada alacaklı hem ifayı hem de cezayı isteyebilir.

Alacaklı bu hakkından açıkça vazgeçmişse ikisinden birini isteyebilir.

Her halde borçlunun cezayı vererek borçtan kurtulması mümkündür.

Cezai şartla ilgili diğer hükümler:

Cezai şartın uygulanması için alacaklının bir zarara uğraması gerekmez(BK.159).

Alacaklının uğradığı zarar cezayı geçiyorsa,bunu da isteyebilir. Ama ispat yükü alacaklıya geçer(BK.159/II).

Taraflar cezayı serbestçe tayin eder(BK.161/I). Ceza fahişse hakime başvurulup bunun uygun bir bedele indirilmesi istenebilir(BK.161/III).

  • ALACAĞIN TEMLİKİNİ ANLATINIZ.

ALACAĞIN TEMLİKİ

Bir alacağın alacaklı tarafından başka bir kimseye devredilmesi demektir. Alacağın temliki, tediye (ödeme), tahsil ve teminat amaçlarıyla yapılabilir. Alacağın temliki hakim görüş uyarınca soyuttur (mücerrettir).

  1. Alacağın temlikinin türleri:
  • Kanuni temlik:

Bir alacağın kanundan dolayı bir alacaklıdan başka bir kimseye geçmesidir. Ör. miras bırakanın ölümüyle sahip olduğu alacakların kanundan dolayı mirasçılarına geçmesi, müvekkilin vekile karşı vekalet ilişkisinden doğan borçlarını ifa edince, vekilin kendi adına fakat müvekkili hesabına üçüncü kişiden kazandığı alacak hakkının müvekkile geçmesi.

  • Kazai temlik:

Bir alacağın hakim kararıyla bir başka kişiye geçmesidir. Ör. hakimin paylı veya elbirliği halindeki malvarlığı ilişkilerinin giderilmesi ve taksimine ilişkin kararı.

  • İradi temlik (rızai temlik):

Alacağın, devredenle devralan arasında yapılan bir anlaşmayla temlik edilmesidir. Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiş olan temlik türü budur.

  1. Alacağın temlikinin şartları:

Bir alacağın bulunması:

Kural olarak bütün alacaklar temlik edilebilir. Bu bağlamda mevcut bir alacak temlik edilebileceği gibi ileride  kazanılacak bir                                                                                                                                                                                 alacak                                                                                                                                                                                       ve                                                                                                                                                                                   şarta

bağlı bir alacak da temlik edilebilir. Haczedilmiş alacaklar da temlik edilebilir fakat böyle bir temlik, haciz             alacaklısının                                                                                                                                                                              haklarını                                                                                                                                                                                     ihlal                                                                                                                                                                                   ettiği

oranda geçersiz olur.

Bazı alacakların temlik edilemeyecekleri kanunda belirtilmiştir. Ör. bakım alacaklısının hakkı, vergi alacağı. Alacağın devre dilemeyeceği alacaklı ile borçlu arasındaki sözleşme ile de kararlaştırılabileceği gibi alacağın niteliği de temlike engel olabilir. Ör. nafaka alacağı. Bunlar dışındaki bütün hallerde borçlunun rızası aranmaksızın alacak devredilebilir.

  • Temlik eden ile alacağı devralanın yazılı bir sözleşme yapmış olması:

Burada ki yazılılık bir geçerlilik şeklidir. Alacağın temliki şekle tabi ise de temlik vaadi bir şekle tabi değildir.

  • Temlik edenin tasarruf yetkisine sahip bulunması:

Alacağın temliki bir tasarruf işlemi olduğu için bunu devredenin o alacak üzerinde tasarruf yetkisinin olması gerekir.

  1. Alacağın temlikinin sonuçları:

Alacağın temlikinin en önemli sonucu, borç ilişkisinin alacaklı tarafının değişmesidir. Alacak ile birlikte ona bağlı olan ya n haklar (faiz, rehin, kefalet) de devralana geçer.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Alacağını temlik eden, alacak senedi ile birlikte alacağı ispata yarayan diğer belgeleri devralana teslim etmek ve ayrıca alacak hakkının ileri sürülmesini için gerekli olan bilgileri de ona vermekle mükelleftir.

Alacağın temliki ivazlı (karşılıklı) ise, temlik eden temlik zamanında alacağın varlığını garanti etmiş sayılır. Fakat kanuni temliklerde temlik eden bundan sorumlu değildir. Temlik ivazsız ise (karşılıksızsa) alacaklı ayrıca garanti etmedikçe alacağın varlığından sorumlu değildir. Temlik ister ivazlı ister ivazsız olsun alacağı devreden ayrıca taahhüt etmedikçe borçlunun ödeme gücünden sorumlu değildir.

Alacağın temlik edilmiş olduğu borçluya, temlik eden veya alacağı devralan tarafından bildirilebilir. Alacağın temlikinden borçlu haberdar edilmemişse eski alacaklıya iyi niyetle borcunu ifa ederse borcundan kurtulur. Alacağın kime ait olduğu tartışmalı ise, borçlu, borcunu mahkemeye veya hakimin göstereceği yere tevdi ederek borcundan kurtulabilir.

Borçlu temliki öğrendiği anda temlik edene karşı sahip olduğu alacağa bağlı olan def’i ve itirazları temlik alana karşı da ileri sürebilir. Ör. ödemezlik def’i, zamanaşımı def’i.

  • KOLLEKTİF ŞİRKETTE SORUMLULUK.

Şirket borçları ve taahhütlerinden dolayı, şirket tüzel kişisi ve şirket mameleki doğrudan doğruya birinci derece sorumludur. Şirkete karşı girişilen icra takibi karşılıksız kalmış veya şirket herhangibir sebeple sona ermiş ise ortaklara karşı icra takibine girişilir veya dava açılabilir. Ortak şirkete koyduğu sermaye ile değil bütün malvarlığı ile sınırsız sorumludur.

Şirkete karşı açılan dava sonucunda mahkemeden yalnız şirket aleyhine alınmış ilam, şirket hakkındaki takip semeresiz kalmadıkça veya şirket herhangibir sebeple sona ermiş olmadıkça ortaklar hakkında icra edilemez. Şirket borcunu ödeyen ortak ödediği oranda diğer ortaklara rücu edebilir.

  • ZAMANINDAN ÖNCE İFANIN HÜKMÜ?

ZAMANINDAN ÖNCE İFA

Borcun ifası bir vadeye bağlanmışsa borçlu vadenin gelmesinden önce borcunu ifaya zorlanamaz. Buna karşılık, borçlu, kural olarak, isterse vadesinden önce (yani alacak muaccel olmadan) borcunu ifa edebilir ve ifayı reddeden alacaklı mütemerrit sayılır. Ancak, borç lunun vadesinden önce ifa olanağı mutlak değildir. “Vade” borçlu yararına olduğu kadar alacaklı yararına da kararlaştırılmış olabilir.

Bu nedenle Yasa Koyucu BK. md. 80’de borçlunun zamanından önce ifada bulunabilmesini “sözleşmenin hükmünden veya niteliğinden veya koşullarından tarafların aksini amaçlamadıklarının anlaşılmasına” bağlamıştır. Örneğin, depolanması gereken büyük miktardaki malların vadesinden önce teslimini alacaklı kabul etmeyebilir ve bu takdirde mütemerrit addolunmaz.

Zamanından önce ifada bulunan borçlu, sözleşme hükümleri veya gelenek aksini öngörmüş olmadıkça, borcundan bir indirim yapamaz (Bk. md. 80).

  • BORÇLAR HUKUKUNA GÖRE BORÇ İLİŞKİSİ NEDİR? UNSURLARI NELERDİR? KAYNAKLARI NELERDİR? AKİTTEN DOĞAN İLİŞKİSİNİN TEŞEKKÜL ANINI ANLATINIZ?_______________________________________

BORÇ ve BORÇ İLİŞİKİSİ KAVRAMLARI

Dar anlamda borç, sadece para borcunu ifade eder. Yine dar anlamda borç, iki kişiden birinin diğerine karşı yerine getirmekle yükümlü bulunduğu edimdir.Örnek terzi ile yapmış olduğumuz elbise dikimi sözleşmesinde terzinin borcu elbiseyi dikmek bizim borcumuz ise bedeli ödemektir.

Gensoruiş anlamda Borç ilişkisi ise , alacaklı ve borçlu diye isimlendirilen iki taraf arasında mevcut bulunan hukuki bir bağdır.

BORÇ İLİŞİKİSİNİN UNSURLARI 1-Alacaklı 2-Borçlu 3-Edim *Edimin Konusu:

  • Bir şey vermek (Satım sözleşmesinde satıcının edimi şeyi alıcıya vermekdir.)
  • Bir şey yapmak (Hizmet sözleşmesinde işçinin edimi hizmeti yerine getirmektir.)
  • Bir şey yapmamak (Rekabet yasağı anlaşmasında kişinin borcu bir şey yapmamaktır)

BORÇ İLİŞKİSİNİN KAYNAKLARI

  • Hukuki işlemlerden doğan borçlar
  • Haksız fiillerden doğan borçlar
  • Sebepsiz zenginleşmeden doğan borçlar

Bu üç ana kaynağın haricinde borç ilişkisi doğuran başka kaynaklar da vardır. Örneğin, belirli hısımlar arasındaki nafaka yükümlülüğü, vekaletsiz iş görmeden doğan borçlar, sözleşme görüşmeleri sırasında kusurlu bir davranıştan (culpa in contrahendo) doğan borçlar, fiili sözleşme ilişkileri, koruma yükümlerinin ihlali.

SÖZLEŞMENİN MEYDANA GELMESİ

Bir sözleşmenin meydana gelebilmesi için iki irade açıklamasına ihtiyaç vardır. Bunlardan zaman bakımından önce yapılanına İCAP (sözleşme yapma önerisi) denir. İcabı yapan kişiye icapçı denir.

İcap tek taraflı ve varması gerekli bir irade açıklamasıdır. İcap mutlaka belli bir kimseye yapılmak zorunda değildir, umuma (kamuya) da icap yapılabilir. Mağazaların vitrinlerinde üzerlerine fiyat konularak mal sergilenmesi kamuya yapılmış bir icaptır.

İcap sözleşmenin esaslı unsurlarını içermeli ve icapçı icabıyla bağlı olmak niyetinde olmalıdır. İcapta böyle bir nitelik yoksa bu bir İCABA DAVET sayılır. Gazetelerde, radyo ve televizyonlarda fiyat gösterilmeksizin reklamlar, ilanlar yapılması; vitrinlerde fiyatı göster ilmeksizin mal sergilenmesi; tarife katalog veya cari fiyat listeleri gönderilmesi icaba davettir. Örneğin bir kırtasiyeye gidip 10 ytl ye kadar bir dolmakalem alacağımızı bildirirsek bu bir icap değil icaba davettir.Zira böylece irade beyanımızla bağlı kalacağımızı ve mutlaka dolma kalem satın alacağımızı ifade etmiş olmuyor sadece satıcıyı icaba davet etmiş oluyoruz .Diğer bir deyimle son sözümüzü söylemeyi saklı tutuyoruz.

İcap kural olarak icapçıyı bağlar. İcabın icapçıyı bağlama süresi, icabın süreli ve süresiz olmasına göre değişir.

Süreli icaplarda (icapçının kabul için bir süre belirlediği icap) icapçı, kabul haberi bu süre bitmeden önce kendisine ulaşmazsa artık icabıyla bağlı olmaz.

Süresiz icaplarda, icap hazırlar arasında yapılmışsa karşı tarafça derhal kabul edilmezse icapçı bağlı olmaktan kurtulur. Tel efon ile veya temsilci vasıtasıyla yapılan işlemler de hazırlar arasında sayılır.

Hazır olmayanlar arasında (telgraf veya mektupla yapılan icaplarda) yapılan süresiz icaplarda ise icapçı, normal bir kabul ha berinin kendisine ulaşıncaya kadar icabıyla bağlıdır.

Gecikmiş kabul haberi yeni bir icap sayılır. Ancak geciken kabul haberi vaktinde gönderilmişse icapçı bununla bağlı kalmak istemediğini kabulcüye derhal bildirmezse sözleşme kurulmuş sayılır.

  • BUTLAN NEDİR? SONUÇLARINI ANLATINIZ?

Belli bir sakatlık sebebiyle baştan itibaren geçersiz olan işlemlerdir.

İşlemi yapan kişi tam ehliyetsizse, geçerlilik şartı olarak şekil aranan hallerde şekle uyulmamışsa, işlem muvazaalı ise, işlemi n konusu hukuka, ahlaka, kişilik haklarına aykırı ise ve işlemin konusu başlangıçta objektif olarak imkansızsa söz konusu işlem mut lak butlanla sakat olur.

Batıl olan bir işlem baştan itibaren geçersizdir. Butlanı taraflar ve yararı olan 3. kişiler ileri sürebileceği gibi hakim de re’sen bu durumu dikkate alır. Batıl olan bir işlem, belli bir sürenin geçmesiyle veya butlan sebebinin ortadan kalkmasıyla veya edimlerin yerine getirilmesiyle geçerli hale gelmez.

Batıl işlemde edimler ifa edilmişse taraflar verdiklerini geri isteyebilirler. Fakat hukuka veya ahlaka aykırı bir amaç elde etmek için verilen şey geri istenemez.

  • TİCARET HUKUKUNA GÖRE HAKSIZ REKABET NEDİR? ANLATINIZ VE HAKSIZ REKABET DAVALARI HAKKINDA BİLGİ VERİNİZ.

HAKSIZ REKABET

Bir tanım vermek gerekirse haksız rekabet, iktisadi rekabetin iyi niyet kurallarına aykırı olan aldatıcı davranış veya başkaca suretle her türlü kötüye kullanılmasıdır. Bu tanıma göre önce iktisadi bir rekabet mevcut olmalıdır. Ekonomik rekabetin ilk koşulu, ortada ekonomik bir etkinliğin bulunmasıdır. Haksız rekabetin ikinci unsuru iyi niyet kurallarına aykırı davranmaktır. Rakibini kötülemek, müşteri çevresini aldatıcı davranışlarla kandırmak gibi hareketler kabul edilemez. Üçüncü olarak da haksız rekabetin varlığı için rekabet hakkının kötüye kullanılmış olması aranmaktadır. İyi niyet kuralları ile belirli olan rekabet özgürlüğünün sınırlarının asılmış olması, kötüye kullanmayı gösterir.

Ticaret Kanununun haksız rekabeti düzenleyen bu genel hükmü yanında, özellikle iyi niyet kurallarına aykırı olup, haksız rekabet fiilini oluşturan bazı özel haller Kanunun 57. maddesinde tek tek sayılmıştır.

Ticaret Kanununun 57.maddesinde sayılan başlıca haksız rekabet halleri şunlardır :

  1. Kötüleme : Başkalarını veya onların emtiasını, iş ürünlerini, faaliyetlerini yahut ticari işlerini yanlış, yanıltıcı veya gereksiz yere incitici beyanlarla kötülemek bir haksız rekabet hali oluşturur. Örneğin, bir rakip işletme sahibinin ticari itibarını sarsacak şekilde iflasın eşiğinde olduğu veya rakip işletmenin ürünlerinde domuz yağının kullanıldığı yönünde söylentiler çıkarılması.
  2. Başkasının ahlaki veya mali iktidarı hakkında gerçeğe aykırı bilgi verme: Örneğin, bir kimse hakkında gerçeğe aykırı bir biçimde kötü bilgi vererek onun kredi almasını engelleme hali.
  3. Bir kişinin kendisi ile ilgili olarak yanlış veya yanıltıcı bilgi vermesi : Burada bir kişinin kendi iş veya ürünlerini veya üçüncü kişilerinkini aldatıcı bir şekilde överek rakiplerine karşı üstün duruma getirmesi söz konusudur. Burada özellikle, yanlış ya da yanıltıcı beyanlara dayanan aldatıcı reklamlardan söz edilmektedir. Örneğin, bir ürünün “en iyi” olduğu yönündeki reklam gerçeğe aykırı ise bir haksız rekabet hali oluşturur.
  4. Yanlış ünvanlar, mesleki adlar ve işaretler kullanma: Örneğin, bir kişinin ürünlerinde hakkı olmadığı halde TSE işaretini kullanması.
  5. Karışıklığa (iltibasa) yol açma: Burada karışıklık meydana getirerek başkasının müşteri çevresinden haksız olarak yararlanma söz konusudur. Bu da bir kişinin, başkasının emtiası, iş ürünleri, faaliyeti veya ticari işletmesi ile ilgili benzerlik yaratarak yanılmaya sebep olmakla gerçekleşir. Örneğin “lacoste” markasının ambleminin tekstil ürünlerinde kullanılarak tanınmış bu ürünlerin taklit edilmesi, ya da “Güloğlu” markası ile karışıklık yaratacak. şekilde “Güllüoğlu” markasının kullanılması.
  6. Başkasının yardımcılarını görevlerini ihlale sevk etme.
  7. Başkasının işçilerini veya diğer yardımcılarını kandırmak suretiyle, o kişinin imalat ve ticaret sırlarını ele geçirmek.
  8. Başkasının, iyi niyet kurallarına aykırı bir biçimde ele geçirilen ticaret ve imalat sırlarından faydalanma ve onları başkalarına yayma.
  9. İyi niyetli kişileri kandırabilecek şekilde gerçeğe aykırı iyihal veya iktidar belgeleri verme.
  10. İş hayatı şarlarına uymama: Rakiplerin de uymak zorunda oldukları kurallara aykırı davranma: Örneğin, İş Kanunundaki çeşitli hükümlere uymamak ya da ilgili meslek kuruluşu tarafından belirlenen indirimli satış dönemleri dışında indirimli satışlar yapmak.

Haksız rekabeti düzenleyen hükümler, hukuksal ve cezai yaptırımlarla korunmaktadır. Haksız                 rekabet hallerinde açılabilecek                                                                                                                                           davalar şunlardır:

  • Tespit davası : Bu davada haksız rekabetin varlığı saptanır.
  • Men davası : Haksız rekabette bulunan kimsenin haksız rekabetinin durdurulması davasıdır.
  • Haksız rekabet sonucu doğan maddi durumun ortadan kaldırılması, haksız rekabet yanlış     ve  yanıltıcı           beyanlarla                                                                                                                                  yapılmışsa  bunların

düzeltilmesi davası.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

  • Maddi tazminat davası : Haksız rekabetten doğan parasal giderim davasıdır. Ancak haksız rekabet eyleminde bulunan kimsenin k usuru

varsa bu dava açılabilir.

  • Manevi tazminat davası : Bu dava için de kusur aranmaktadır. Bu davayı haksız rekabete maruz kalmış gerçek veya tüzel kişiler

açabilirler.

Bu davaları, haksız rekabet yüzünden müşterileri, kredisi mesleki itibarı, ticari işletmesi veya diğer iktisadi çıkarları zarar gören veya zarar görme tehlikesi ile karşı karşıya olan kişiler açabilecekleri gibi ayrıca, haksız rekabet dolayısıyla iktisadi çıkarları zarar gören müşteriler de açabilirler. Ancak, müşterilerin dava açabilmesi için sadece zarar görme tehlikesinin varlığı yeterli değildir. Haksız rekabet yüzünden iktisadi çıkarları zarar görmüş olmalıdır. Ticaret ve Sanayi odaları, esnaf dernekleri, borsalar ve tüzüklerine göre üyelerinin iktisadi çıkarlarını korumaya yetkili bulunan diğer mesleki ve iktisadi birlikler dahi kendilerinin veya şubelerinin üyeleri dava açmak hakkına sahip oldukları takdirde tazminat davası dışındaki diğer davaları açabilirler. Ancak bu kuruluşlar, tazminat davası açamazlar. Tazminat talep hakkı sadece zarar gören kişilere ve müşterilere tanınmıştır.

Kendisine karşı haksız rekabet davası açılabilecek kişiler şunlardır :

  1. Haksız rekabet fiilini işleyen kişiler. Bunların rakip olmaları gerekmez. Haksız rekabet fiiline dolaylı veya doğrudan katılan her kişi

aleyhine bu davalar açılabilir.

  1. İstihdam eden. Haksız rekabet fiili, hizmet veya işlerini gördükleri sırada müstahdemler veya işçiler tarafından işlenmiş olursa, bu

davalar istihdam eden aleyhine de açılabilir.

  1. Yazı sahibi veya ilan veren. Haksız rekabet fiili basın yolu ile işlenmişse tespit, men ve hukuka aykırı durumun ortadan kaldırılması davası yazı sahibi veya ilan veren aleyhine açılır. Ancak, yazı veya ilan yazı sahibinin yahut ilan verenin haberi olmaksızın veyahut rızalarına aykırı olarak yayımlanmışsa; yazı sahibi veya ilan verenin kim olduğunun açıklanmasından kaçınılırsa; veya diğer nedenlerden dolayı yazı sahibi veya ilan verenin ortaya çıkarılması veya aleyhlerine bir Türk mahkemesinde dava açılması mümkün olmazsa, bu davalar yazı işleri müdürü; eğer bir ilan söz konusu ise ilan servisi şefi, yazı işleri müdürü ve ilan şefi gösterilmemiş veya yoksa yayımcı; bu da gösterilmemiş ise matbaacı aleyhine de açılabilir.

Haksız rekabetin men’i veya maddi durumun ortadan kaldırılması (eski hale iade) davalarında fail aleyhine verilmiş olan hüküm, haksız rekabete konu olan ürünü doğrudan doğruya veya dolayısıyla failden elde etmiş olan kişiler hakkında da uygulanır. Ancak bunun için ürünün kişisel ihtiyaç dışında örneğin, satmak için elde bulunduruluyor olması gerekir.

Bu davalar, davaya hakkı olan tarafın bu hakların doğumunu öğrendiği günden itibaren bir yıl ve herhalde bunların doğumundan itibaren üç yıl geçmekle zaman aşımına uğrar.

Haksız rekabet fiili dolayısıyla ceza davalarının açılması da mümkündür.

  • AŞAĞIDAKİ KAVRAMLARI AÇIKLAYINIZ.
a) Umumi mağaza
b) Kambiyo senedi
c) Teselsül

umumi mağaza

Makbuz senedi ve varant (rehin senedi) verme karşılığında serbest veya gümrüklenmemiş emtia ve zahireyi vedia olarak kabul eden ve mudilere de bu senetlerle verdiği emtiayı satabilmek veya rehnedebilmek imkanını vermek amacıyla kurulan mağazalara “Umumi Mağaza” denir (T.K. mad. 764/1).

Bu mağazalar genellikle gümrük resmi verilmemiş malları muhafaza etmek üzere alır ve karşılığında rehin senedi (varant) ve makbuz senedi (resepise veya depo senedi) denilen belgeleri vermeye izinli kuruluşlardır.

Bu senetler emre yazılı olup birlikte veya ayrı ayrı ciro ve teslim yoluyla devredilebilir.

Makbuz senedinin cirosu, temsil ettiği mallar üzerindeki mülkiyetin aktarılmasını ve varantın cirosu sadece mallar üzerinde rehin hakkı kurulmasını ifade eder.

Umumi mağazalar, Ticaret Vekaletinin müsaadesiyle kurulur.

Kambiyo senedi

Kambiyo senetleri ve ortak özellikleri:____________________________________________________________

Kambiyo senetleri, poliçe, bono ve çekten oluşur.

Ticari hayatta yaygın şekilde kullanılan borç senetleridir (ticari senetler).

Kambiyo senetleri, para yerine geçer ve genel kabul gören (kamu itimadına mazhar) senetlerdir.

Kambiyo senetleri, para alacağını temsil ederler.

Kambiyo senetleri, kanunen emre yazılı senetlerdir.

Kambiyo senetleri, ibraz senetleridir.

Kambiyo senetleri, tedavül senetleridir.

Kambiyo senetleri, para yerine geçen ve genel kabul gören senetlerdir

KAMBİYO SENETLERİNDE GEÇERLİ OLAN İLKELER

Müteselsil sorumluluk ilkesi Mücerretlik ilkesi İmzaların bağımsızlığı ilkesi Özel şekil şartlarına tabi olma Özel Takip usulü uygulanma Sınırlı sayı ilkesi

Teselsül

Teselsül zincirleme ; birden fazla kimsenin bir borçtan veya suçtan dolayı sorumlu olması durumudur.

Bir borcun birden çok alacaklısı bulunduğu ve bunlardan her birinin borçludan ifanın tamamını isteyebildikleri bir durumda, alacaklılar arasında teselsülden veya müteselsil alacaktan söz edilir. Bazı hukukçular, müteselsil borçlara pasif teselsül, müteselsil alacağa ise aktif teselsül demeyi yeğlemektedir.

Müteselsil alacağı, “alacaklılar arasında teselsül” başlığı altında düzenleyen BK m. 148/1 hükmüne göre, alacaklılar arasındaki teselsül ya hukuki işlemden (sözleşmeden) veya kanundan kaynaklanır. Bölünemeyen bir borç ve birden fazla alacaklının varlığı halinde, bunlar arasında bir teselsül ilişkisi meydana gelir. Gerçekten, alacaklılardan her biri borcun tamamen ifasını talep edebilir. (BK m. 69/1)

Müteselsil alacaklılardan sadece birine yapılan ifa, borçluyu diğer alacaklılara karşı da borçtan kurtarır. (BK m. 148/2)

Borçlu, borcunu dilediği alacaklıya ifa edebilir. Yani, bu konuda bir seçim serbestisi vardır. Ancak, borçlu, alacaklılardan birinin takibine maruz kalmışsa, artık borcunu ona ifa etmelidir. (BK m. 148/3) Takibin burada taşıdığı anlam, dava açılması veya icra memurluğuna başvurulmasıdır. Müteselsil alacak, hukuk alanında pek seyrek gözüken bir durum olduğundan, öğretide üzerinde fazla durulmadığı gözlemlenmekte dir. (Bkz. Müteselsil Borç)

  • ANAYASA HUKUKUNA GÖRE ANAYASA NEDİR? ÇEŞİTLERİ NELERDİR? ANAYASANIN DEĞİŞTİRİLME USULLERİNİ ANLATINIZ. Gümrük Müsteşarlığı Müfettiş Yardımcılığı__________________________________

Bir devletin nasıl yönetileceğini belirleyen,kişi hak ve özgürlüklerini düzenleyen yasalar bütününe anayasa denir.Anayasal bir yönetim yasama,yürütme ve yargı organlarında oluşur.Türkiye’nin ve öteki ülkelerin çoğunun yazılı bir anayasası vardır.Ama bazı ülkelerin anayasası yazılı hale getirilmemiştir.Örneğin İngiltere’nin yazılı bir anayasası yoktur.Bu ülkede devletin yönetim biçimi yüzlerce yıllık yasalara ve geleneklere göre belirlenir.

Türkiye’de ilk anayasa 1876’da Osmanlı döneminde yürürlüğe girdi.Bu anayasaya Teşkilat-ı Esasiye Kanunu denmişti.Kurtuluş Savaşı sırasında Ocak 1921’de egemenliğin milletin olduğunu belirten yeni bir anayasa kabul edildi.Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra,Nisan 1924’te daha kapsamlı bir anayasa yürürlüğe kondu.Bunu 1961 ve 1982 anayasaları izledi.Birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de yürütme,yasama ve yargı organlarının güçleri ve ilişkileri anayasada belirlenmiştir.

ANAYASA ÇEŞİTLERİ

  • Geleneksel Anayasa: Sosyal adaleti düzenlemek için devletin müdahalesi olmadan uyulması zorunlu lan sosyal düzen kurallarıdır. Örf ve adetler önemli kaynaklardır.

ANAYASAL TEAMÜL: Yazılı anayasanın düzenlediği konularda vurgulama ile ortaya çıkan kural .

  • Yazılı Anayasa: Demokrasi ve hukuka bağlı devlet fikri geliştikçe devlet ve fertlerin açık ve kesin hukuk kurallarıyla bağlanması ihtiyacı anayasa ile sağlanmıştır.

ANAYASA YAPILMASI:

KURUCU İKTİDAR: Anayasayı yapan iktidardır.

Egemenlik tek bir kişide ise anayasa egemen kişiye göre olur. Demokratik değildir. Demokratik ülkelerde anayasa yapan KURUCU MECLİSTİR. Kurucu iktidar devletin siyasi yapısını oluşturan , yasama yürütme yargı organlarını, temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan organdır. Devlete hukuki nitelik kazandıran kurucu iktidardır.

Kurulu iktidar: Kurucu meclis anayasayı yaptıktan sonra o anayasaya bağlı kalarak anayasa da değişiklik yapan meclistir.

Anayasanın Değiştirilmesi

Asli Kurucu İktidar (meşru ihtilallerden doğan)

Tali Değiştirici İktidar: Anayasadaki temel sistemi bozmadan anayasayı değiştirebilen iktidardır. Örneğin 1 2 3 . maddeler hariç diğer maddelerde anayasaya bağlı kalarak değişme yapabilir.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

  • CEZA HUKUKUNDA ZAMANAŞIMINI DURDURAN VE KESEN NEDENLER NELERDİR? Gümrük Müsteşarlığı Müfettiş Yardımcılığı

Dava ve Cezanın Düşürülmesi Sanığın veya hükümlünün ölümü

Madde 64 – (1) Sanığın ölümü hâlinde kamu davasının düşürülmesine karar verilir. Ancak, niteliği itibarıyla müsadereye tâbi eşya ve maddî menfaatler hakkında davaya devam olunarak bunların müsaderesine hükmolunabilir.

(2) Hükümlünün ölümü, hapis ve henüz infaz edilmemiş adlî para cezalarını ortadan kaldırır. Ancak, müsadereye ve yargılama giderlerine ilişkin olup ölümden önce kesinleşmiş bulunan hüküm, infaz olunur.

Af

Madde 65 – (1) Genel af hâlinde, kamu davası düşer, hükmolunan cezalar bütün neticeleri ile birlikte ortadan kalkar.

  • Özel af ile hapis cezasının infaz kurumunda çektirilmesine son verilebilir veya infaz kurumunda çektirilecek süresi kısaltılabilir                                                                                                                                                                 ya      da                                                                                                                                                                            adlî

para cezasına çevrilebilir.

  • Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak yoksunlukları, özel affa rağmen etkisini devam ettirir.

Dava zamanaşımı

Madde 66 – (1) Kanunda başka türlü yazılmış olan hâller dışında kamu davası;

  1. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda otuz yıl,
  2. Müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmibeş yıl,
  3. Yirmi yıldan aşağı olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıl,
  4. Beş yıldan fazla ve yirmi yıldan az hapis cezasını gerektiren suçlarda onbeş yıl,
  5. Beş yıldan fazla olmamak üzere hapis veya adlî para cezasını gerektiren suçlarda sekiz yıl, geçmesiyle düşer.
  • Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını doldurmamış olanlar hakkında, bu sürelerin yarısının; onbeş yaşını      doldurmuş

olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında ise, üçte ikisinin geçmesiyle kamu davası düşer.

  • Dava zamanaşımı süresinin belirlenmesinde dosyadaki mevcut deliller itibarıyla suçun daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hâlleri de göz önünde bulundurulur.
  • Yukarıdaki fıkralarda yer alan sürelerin belirlenmesinde suçun kanunda yer alan cezasının yukarı sınırı göz önünde bulundurulur; seçimlik cezaları gerektiren suçlarda zamanaşımı bakımından hapis cezası esas alınır.
  • Aynı fiilden dolayı her ne suretle olursa olsun tekrar yargılanması gereken hükümlünün, sonradan yargılanan suça ait üçüncü fıkrada yazılı esasa göre belirlenecek zamanaşımı göz önünde bulundurulur.
  • Zamanaşımı, tamamlanmış suçlarda suçun işlendiği günden, teşebbüs hâlinde kalan suçlarda son hareketin yapıldığı günden, kesintisiz suçlarda kesintinin gerçekleştiği ve zincirleme suçlarda son suçun işlendiği günden, çocuklara karşı üstsoy veya bunlar üzerinde hüküm ve nüfuzu olan kimseler tarafından işlenen suçlarda çocuğun onsekiz yaşını bitirdiği günden itibaren işlemeye başlar.
  • Bu Kanunun İkinci Kitabının Dördüncü Kısmında yazılı ağırlaştırılmış müebbet veya müebbet veya on yıldan fazla hapis cezalarını gerektiren suçların yurt dışında işlenmesi hâlinde dava zamanaşımı uygulanmaz.

Dava zamanaşımı süresinin durması veya kesilmesi

Madde 67 – (1) şturma ve kovuşturma yapılmasının, izin veya karar alınması veya diğer bir mercide çözülmesi gereken bir meselenin sonucuna bağlı bulunduğu hâllerde; izin veya kararın alınmasına veya meselenin çözümüne veya kanun gereğince hakkında kaçak olduğu hus usunda karar verilmiş olan suç faili hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar dava zamanaşımı durur.

  • Bir suçla ilgili olarak;
  1. Şüpheli veya sanıklardan birinin savcı huzurunda ifadesinin alınması veya sorguya çekilmesi,
  2. Şüpheli veya sanıklardan biri hakkında tutuklama kararının verilmesi,
  3. Suçla ilgili olarak iddianame düzenlenmesi,
  4. Sanıklardan bir kısmı hakkında da olsa, mahkûmiyet kararı verilmesi, halinde, dava zamanaşımı kesilir.
  • Dava zamanaşımı kesildiğinde, zamanaşımı süresi yeniden işlemeye başlar. Dava zamanaşımını kesen birden fazla nedenin bulunması halinde, zamanaşımı süresi son kesme nedeninin gerçekleştiği tarihten itibaren yeniden işlemeye başlar.
  • Kesilme halinde, zamanaşımı süresi ilgili suça ilişkin olarak Kanunda belirlenen sürenin en fazla yarısına kadar uzar.

Ceza zamanaşımı

Madde 68 – (1) Bu maddede yazılı cezalar aşağıdaki sürelerin geçmesiyle infaz edilmez:

  1. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarında kırk yıl.
  2. Müebbet hapis cezalarında otuz yıl.
  3. Yirmi yıl ve daha fazla süreli hapis cezalarında yirmidört yıl.
  4. Beş yıldan fazla hapis cezalarında yirmi yıl.
  5. Beş yıla kadar hapis ve adlî para cezalarında on yıl.
  • Fiili işlediği sırada oniki yaşını doldurmuş olup da onbeş yaşını doldurmamış olanlar hakkında, bu sürelerin yarısının; onbeş yaşını doldurmuş olup da onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler hakkında ise, üçte ikisinin geçmesiyle ceza infaz edilmez.
  • Bu Kanunun İkinci Kitabının Dördüncü Kısmında yazılı yurt dışında işlenmiş suçlar dolayısıyla verilmiş ağırlaştırılmış      mü ebbet                     hapis      veya

müebbet hapis veya on      yıldan fazla hapis cezalarında zamanaşımı        uygulanmaz.

  • Türleri başka başka cezaları içeren hükümler, en ağır ceza için       konulan sürenin geçmesiyle infaz edilmez.
  • Ceza zamanaşımı, hükmün kesinleştiği veya infazın herhangi bir suretle kesintiye uğradığı günden itibaren      işlemeye                                                                                             başlar                                                               ve      kalan                                                                                                  ceza

miktarı esas alınarak süre hesaplanır.

Ceza zamanaşımı ve hak yoksunlukları

Madde 69 – (1) Cezaya bağlı olan veya hükümde belirtilen hak yoksunluklarının süresi ceza zamanaşımı doluncaya kadar de vam eder.

Müsadere zamanaşımı

Madde 70 – (1) Müsadereye ilişkin hüküm, kesinleşmeden itibaren yirmi yıl geçtikten sonra infaz edilmez.

Ceza zamanaşımının kesilmesi

Madde 71 – (1) Mahkûmiyet hükmünün infazı için yetkili merci tarafından hükümlüye kanuna göre yapılan tebligat veya bu maksatla hükümlünün yakalanması ceza zamanaşımını keser.

  • Bir suçtan dolayı mahkûm olan kimse üst sınırı iki yıldan fazla hapis cezasını gerektiren kasıtlı bir suç işlediği takdirde, ceza zamanaşımı kesilir.

Zamanaşımının hesabı ve uygulanması

Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

Madde 72 – (1) Dava ve ceza zamanaşımı süreleri gün, ay ve yıl hesabıyla belirlenir. Bir gün, yirmidört saat; bir ay, otuz gündür. Yıl, resmî takvime göre hesap edilir.

(2) Dava ve ceza zamanaşımı re’sen uygulanır ve bundan şüpheli, sanık ve hükümlü vazgeçemezler. şturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar, uzlaşma

Madde 73 – (1) şturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olan suç hakkında yetkili kimse altı ay içinde şikâyette bulunmadığı takdirde şturma ve kovuşturma yapılamaz.

  • Zamanaşımı süresini geçmemek koşuluyla bu süre, şikâyet hakkı olan kişinin fiili ve failin kim olduğunu bildiği veya öğrendiği günden başlar.
  • Şikâyet hakkı olan birkaç kişiden birisi altı aylık süreyi geçirirse bundan dolayı diğerlerinin hakları düşmez.
  • Kovuşturma yapılabilmesi şikâyete bağlı suçlarda kanunda aksi yazılı olmadıkça suçtan zarar gören kişinin vazgeçmesi davayı düşürür ve hükmün kesinleşmesinden sonraki vazgeçme cezanın infazına engel olmaz.
  • İştirak hâlinde suç işlemiş sanıklardan biri hakkındaki şikâyetten vazgeçme, diğerlerini de kapsar.
  • Kanunda aksi yazılı olmadıkça, vazgeçme onu kabul etmeyen sanığı etkilemez.
  • Kamu davasının düşmesi, suçtan zarar gören kişinin şikâyetten vazgeçmiş olmasından ileri gelmiş ve vazgeçtiği sırada şahsî haklarından da vazgeçtiğini ayrıca açıklamış ise artık hukuk mahkemesinde de dava açamaz.
  • Suçtan zarar göreni gerçek kişi veya özel hukuk tüzel kişisi olup, şturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı bulunan suçlarda, failin suçu kabullenmesi ve doğmuş olan zararın tümünü veya büyük bir kısmını ödemesi veya gidermesi koşuluyla mağdur ile fail özgür iradeleri ile uzlaştıklarında ve bu husus Cumhuriyet savcısı veya hâkim tarafından saptandığında kamu davası açılmaz veya davanın düşürülmesine karar verilir.

Dava veya cezanın düşmesinin etkisi

Madde 74 – (1) Genel af, özel af ve şikâyetten vazgeçme, müsadere olunan şeylerin veya ödenen adlî para cezasının geri alınmasını gerektirmez.

  • Kamu davasının düşmesi, malların geri alınması ve uğranılan zararın tazmini için açılan şahsî hak davasını etkilemez.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

  • Cezanın düşmesi şahsî haklar, tazminat ve yargılama giderlerine ilişkin hükümleri etkilemez. Ancak, genel af hâlinde yargılama giderleri de istenemez.

Önödeme

Madde 75 – (1) Uzlaşma kapsamındaki suçlar hariç olmak üzere, yalnız adlî para cezasını gerektiren veya kanun                                                                                                                                                                        maddesinde                                                                                                                                                                           öngörülen                                                                                                                                                                                   hapis

cezasının yukarı sınırı üç ayı aşmayan suçların faili;

  1. Adlî para cezası maktu ise bu miktarı, değilse aşağı sınırını,
  2. Hapis cezasının aşağı sınırının karşılığı olarak her gün için yirmi Türk Lirası üzerinden bulunacak miktarı,
  3. Hapis cezası ile birlikte adlî para cezası da öngörülmüş ise, hapis cezası için bu fıkranın (b) bendine göre belirlenecek miktar ile adlî      para

cezasının aşağı sınırını,

şturma giderleri ile birlikte, Cumhuriyet savcılığınca yapılacak tebliğ üzerine on gün içinde ödediği takdirde hakkında kamu davası açılmaz.

  • Özel kanun hükümleri gereğince işin doğrudan mahkemeye intikal etmesi hâlinde de fail, hâkim tarafından yapılacak bildirim üzerine birinci fıkra hükümlerine göre saptanacak miktardaki parayı yargılama giderleriyle birlikte ödediğinde kamu davası düşer.
  • Cumhuriyet savcılığınca madde kapsamına giren suç nedeniyle önödeme işlemi yapılmadan dava açılması veya dava      konusu                                                                                                                                                                   fiilin      niteliğinin

değişmesi suretiyle madde kapsamına giren bir suça dönüşmesi hâlinde de yukarıdaki fıkra uygulanır.

  • Suçla ilgili kanun maddesinde yukarı sınırı üç ayı aşmayan hapis cezası veya adlî para cezasından yalnız birinin uygulanabileceği                                                                                                                                               hâllerde

ödenmesi gereken miktar, yukarıdaki fıkralara göre adlî para cezası esas alınarak belirlenir.

  • Bu madde gereğince kamu davasının açılmaması veya ortadan kaldırılması, kişisel hakkın istenmesine, malın geri alınmasına ve müsadereye ilişkin hükümleri etkilemez.
  • CEZA MUHAKEMELERİ USULÜNE GÖRE KANUN YOLLARI NELERDİR. KONUYU AYRINTILI OLARAK ANLATINIZ. Gümrük Müsteşarlığı Müfettiş Yardımcılığı

5271 SK’nın altıncı kitabı, “kanun yolları” başlığını taşımaktadır. 1. kısmında genel hükümler; 2. kısmında, olağan kanun yolları; 3. kısmında, olağanüstü kanun yolları yer almıştır.

Kanunun 260. maddesi “kanun yollarına başvurma hakkı” başlığını taşımaktadır. Buna göre; “Hakim ve mahkeme kararlarına karşı, cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık ve bu kanuna göre katılan sıfatını almış olanlar ile katılma isteği karar bağlanmış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar için kanun yolları açıktır.” Görüldüğü üzere kanun metninde, “katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar”a da, kanun yollarına başvurma hakkı tanınmıştır. Oysa, suçtan zarar gördüğünü iddia e den kimsenin ceza muhakemesi sujesi olabilmesi ve katılana tanınan hakları (ve bunlardan biri olan kanun yollarına başvurma hakkını) kullanabilmesi için; Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

katılma isteminde bulunması ve mahkemenin bu yönde olusorumlu karar vermesi gerekmektedir. Kanun metni lafzi yoruma tabi tutulduğunda, kişinin kanun yoluna başvurabilmesi için katılan sıfatına sahip olması aranmayacak; bu sıfatı alabilecek surette suçtan zarar görmesi yeterli olacaktır. Kanaatimce kanun metni, lafzi yorumun ötesine geçerek yorumlanmalı ve kanun koyucunun amacı saptanmalıdır. Tasarıdaki düzenleme de bu şekilde olduğundan, tasarının gerekçesi ve 5271 SK’nın “kamu davasına katılma”ya ilişkin hükümleri irdelenmelidir.

Tasarının gerekçesinde aynen şöyle denmektedir: “…/Madde gereğince cumhuriyet savcısı, sanık ve bu kanuna göre davaya katılan sıfatını almış olanlar ile bu konudaki istekleri mahkemece reddedilmiş veya 249. madde kapsamında bulunup, duruşmadan haberdar edilmemiş suçtan zarar görmüş kişiler de kanun yollarına başvuru hakkına sahiptirler”. Gerekçeye göre; “katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar” tabiriyle, 249. madde kapsamında bulunup, duruşmadan haberdar edilmemiş suçtan zarar görmüş kişiler kastedilmektedir (Tasarının 249. maddesi; suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanların ilk derece mahkemesinin kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikayetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabileceklerini düzenlemiştir). Ancak gerekçe kanun metninden sayılmadığından, doğrudan kanun hükmü imiş gibi değerlendirilemeyecektir.

5271 SK’nın 237. maddesinde kimlerin kamu davasına katılabilecekleri belirtilmiştir. Hükme göre bu kişiler, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikayetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler. Hükümde, kanun yolu muhakemesinde davaya katılma isteğinde bulunulamayacağı; ancak, ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma isteklerinin, kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmişse incelenip karara bağlanacağı da belirtilmiştir. Görüldüğü üzere kamu davasına katılabilmek için, hüküm verilinceye kadar bu yönde bir istemde bulunulması gerekmektedir. 238. maddede, duruşmada şikayeti belirten ifade üzerine, suçtan zarar görenden davaya katılmak isteyip istemeyeceğinin lacağı hükme bağlanmıştır. Davaya katılma, bu derece kolay şekilde ve hüküm verilinceye kadar yapılabilir iken; hiçbir surette davaya katılma isteminde bulunmamış, sadece bu sıfatı alabilecek surette suçtan zarar görmüş kişiye kanun yollarına başvurma hakkı tanınmaması gerektiği düşüncesindeyim. Tasarıdaki gerekçeyi ve katılmaya ilişkin kanun hükümlerini birlikte değerlendirdiğimde; kamu davasına katılabilecek kişilerin, duruşmadan haberdar edilmemiş olmaları durumunda kanun yollarına başvurabilecekleri sonucunu çıkarıyorum. Ancak bu konu yoruma açık olduğundan; uygulamada lafzi yorum yapılarak, katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş olanlara da başvuru hakkı tanınabilir.

Olağan Kanun Yolları: 5271 SK’da olağan kanun yolları; 1. İtiraz (madde 267-271), 2. İstinaf (madde 272-285), 3. Temyiz (madde 286-307) şeklinde düzenlenmiştir.

  1. İTİRAZ :
  • İtiraz Olunabilecek Kararlar: İtiraz olunabilecek kararlar, 267. maddede hükme bağlanmıştır. Buna göre; hakim kararları ile, kanunun gösterdiği hallerde mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebilir. 1412 SK, aksi yazılı olmadıkça hakim kararlarına karşı itiraz edilebileceğini düzenlemişken; 5271 SK böyle bir istisna hükmü koymamış, böylece tüm hakim kararlarına karşı itiraz yolu açık bırakılmıştır. Tasarıdaki düzenlemeye göre ise, ancak kanunun gösterdiği hallerde hakim veya mahkeme kararlarına karşı itiraz yoluna gidilebile cekti. Bu durumda itiraz yolu ilgili maddede açıkça belirtilmedikçe bu yola başvurulamayacaktı. Ancak kanuni düzenlemede, tasarıdan ayrılınmış ve hakim kararlarının tamamına karşı bu yol açık tutulmuştur.
  1. maddeye göre ancak kanunun gösterdiği hallerde, mahkeme kararlarına kaşı itiraz yoluna gidilebilir. 1412 SK, mahkeme kararlarına itiraz edilemeyeceğini belirtmiş; ardından bunun istisnalarını düzenlemiştir.
  • İtirazın Süreye Bağlanması: Yürürlükte bulunan Kanun uyarınca itiraz süreye tabi değildir, her zaman bu yola başvurulabilir. 5271 SK, bazen kararların özelliği bakımından itiraz süresini ilgili maddede belirtmiştir. Bunun dışında hakim veya mahkeme kararlarına karşı itiraz, ilgililerin kararı öğrendiği günden itibaren yedi gün içinde yapılmalıdır. Görüldüğü üzere yeni kanunla itiraz, süreye bağlanmıştır.
  • İtiraz Yoluna Başvurabilenler: 1412 SK, “Şahit, ehlihibre ve diğer şahıslar da kendilerine müteallik kararlar aleyhine itiraz edebilirler” hükmünü ihdas ederek; olağan kanun yollarına başvurma hakkı olanların dışında, sayılan kişilerin de itiraz yoluna başvurabilmesi imkanını getirmiştir. Ancak 5271 SK, kimlerin bu yola başvurabileceği konusunda bir düzenleme getirmemiştir. Bu durumda ancak, olağan kanun yollarına başvurma hakkı bulunanlar (cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık ve bu kanuna göre katılan sıfatını almış olanlar ile katılma isteği karar bağlanmış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar) itiraz yoluna gidebilecektir. Ancak üçüncü şahıslar, kendi haklarında verilen kararlar yönünden, tali ceza davasının tarafı konumunda olacağından, bu nitelikteki (kendi leriyle ilgili) kararlara karşı itiraz yoluna gidebilecekleri tabiidir. Belirtilen kişiler, 1412 SY’da da, ancak kendilerini ilgilendiren kararlara karşı bu yola gidebilmektelerdi.

-İtiraz Usulü ve İncelenmesi: İtiraz, kararı veren mercie verilecek bir dilekçe ile veya tutanağa geçirilmek koşuluyla zabıt katibine beyanda bulunmak suretiyle yapılır. Kararına itiraz edilen hakim veya mahkeme, itirazı yerinde görürse düzeltir; yerinde görmezse en çok üç gün içinde incelemeye yetkili mercie gönderir. Bu merciler 268. maddede açıkça belirtilmiştir. Merciin, itiraz üzerine verdiği kararlar kesindir. Bunun tek istisnası; “ilk defa merci tarafından verilen tutuklama kararlarına” itiraz edilebilmesidir.

  • Acele İtiraz Usulünün Kaldırılması: 1412 SK’da yer alan acele itiraz usulü, farklı bir düzenlemeyle tasarıda da yer almıştır. Tasarıya göre acele itiraz, ilgililerin kararı öğrendiği günden itibaren üç gün içinde yapılabilir. Ancak Kanunda buna yer verilmemiştir. 1412 SK’da itiraz için öngörülen bir süre olmadığından acele itiraz usulü yarar sağlıyordu. Ancak, 5271 SK ile itiraz yedi günlük süreye bağlandığından, acele itiraz yoluna ihtiyaç kalmamış ve bu sebeple kanımca yerinde olarak, tasarıda yer almasına rağmen Kanuna alınmamıştır. Böylece kararına itiraz olunan hakime, her durumda kararını gözden geçirme olanağı sağlanmıştır. Zira acele itiraz yolunda hakim kendi kararını değiştiremiyordu.
  1. İSTİNAF:

5271 SK’nın getirdiği en önemli yenilik; olağan kanun yolu olarak düzenlenen “istinaf usulü”dür. Yeni düzenlemeye göre; ilk derece mahkemelerinden verilen kararlar aleyhine doğrudan temyiz yoluna gidilemeyecek; öncelikle istinaf yoluna başvurulacaktır. Hükmün maddi ve hukuki yönden incelenmesini sağlayan bu yola, “istinaf”; bu görevi yapacak olan mercie de “bölge adliye mahkemesi” adı verilmiştir.

Bilindiği üzere muhakeme sonunda iki konunun çözülmesi gerekmektedir. Bunlardan biri olayın tüm teferruatıyla öğrenilmesi, araştırılması ve bir olayın sabit kabul edilmesidir. Buna “maddi mesele” denmektedir. Diğeri ise; mahkemece sabit kabul edilen olayın hangi hukuki tipe, kalıba uygunluk gösterdiğinin saptanmasıdır; buna da hukuki mesele denmektedir. İşte temyiz makamı “hukuki mesele”yi ele alır ve mah kemece sabit kabul edilen olguya dokunmaksızın, bu olgunun uygulanan hukuki kalıba uygun düşüp düşmediğini araştırır. Ancak günümüzde temyiz makamı, sadece hukuki değerlendirme yapmakla kalmamakta; bunun yanında maddi meseleyi de çözmeye kalkmaktadır. Oysa maddi meselenin çözümü hakime aittir. Delilerle yüz yüze gelen, delillerin müşterekliğini sağlayan ilk derece mahkemesi hakimidir. Temyiz makamı delillerle yüz yüze gelmeksizin, dosyadan okuduğu belge ve bilgilerle maddi meseleyi çözemez. Bu sakıncanın giderilmesi açısından istinaf usulünün getirilmesi çok isabetli olmuştur. Zira istinaf mahkemesi, maddi ve hukuki meseleyi birlikte değerlendirecektir. İstinaf yolunda gerektiğinde deliller de incelenecek, yeni bir yargılama yapılarak ilk derece mahkemesinin hatalı kararları düzeltilebilecektir.

Bu durumda temyiz makamı, sadece hukuki meseleyi inceleyecektir. Ancak bu incelemede; mahkemece sabit kabul edilen olguya, doğru hukuki kalıbın uygulanıp uygulanmadığı hususunun yanı sıra; hakimin yüz yüze gelmediği deliller de incelenebilmelidir. Yani temyiz m ercii, ilk derece mahkemesinin yüz yüze gelmek suretiyle elde ettiği bir delile ve buna dayanılarak yapılan tespite dokunamamalı; ancak yüz yüze gelmeksizin elde edilen delili ve bunun değerlendirmesini kontrol edebilmelidir. Örneğin; talimat yoluyla alınan bir tanık ifadesini yere l mahkeme hakimi okuyup değerlendirebileceğine göre; temyiz mercii hakimi evveliyatla bu değerlendirmeyi yapabilecektir. Zira burada beyan delili değil, belge deliline dayanılmaktadır. Buna karşın, temyiz merciin, duruşmada sırasında dinlenen tanık beyanını değerlendirme imkanı olmamalıdır. Zira bu delille yüz yüze gelmemiştir. Beyanların tutanağa geçirilmiş olması, onları belge delili haline getirmez. İlk derece hakimi, tanık dinlerken beyanı tam olarak tutanağa geçiremeyeceği gibi, tanığın anlatımındaki akıcılığı, mimiklerini, gösterdiği tepkileri de geçiremez. Çoğu zaman tanığın ne söylediğinden ziyade, bunu nasıl söylediği önemlidir ve hakimin kararına bu durum esas teşkil eder. Dolayısıyla ifade verenin tutum ve davranışlarını görmeyen, bunları sadece tutanaktan okuyan hakim, değerlendirmenin doğru olup olmadığını denetleyemez. Sonuç olarak; ilk derece hakiminin yüz yüze gelmek suretiyle edindiği delil ve buna dayalı olarak yaptığı değerlendirmenin temyiz incelemesine konu olmaması; bunun dışında elde edilen deliller ve bunların değerlendirmesinin incelemeye dahil edilmesi gerektiği kanısındayım.

İstinaf Yoluna Başvurulabilecek Kararlar:

Kural olarak ilk derece mahkemelerinden verilen kararlara karşı bu yola başvurulabilir. Hükümden önce verilip hükme esas teşkil eden veya başkaca kanun yolu öngörülmemiş olan mahkeme kararlarına karşı da istinaf yolu açıktır. Ancak, sonuç olarak belirlenen iki bi n lira dahil adli para cezasına mahkumiyet hükümlerine; üst sınırı beş yüz günü geçmeyen adli para cezasını gerektiren suçlardan beraat hükümlerine; kanunlarda kesin olduğu yazılı bulunan hükümlere karşı istinaf yoluna başvurulamaz. On beş yıl ve daha fazla hapis cezasına ilişkin hükümler ise bölge adliye mahkemesi tarafından re’sen incelenecektir.

İstinaf İstemi, Etkisi ve Süresi:

Hükmün açıklanmasından itibaren yedi gün içinde bu yola başvurulabilmektedir. Ancak hüküm, başvuru hakkı olanların yokluğunda açıklanmışsa süre, tebliğden itibaren başlayacaktır.

  1. maddeye göre; sanık, katılan, katılma isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar; başvurularında gerekçe göstermek zorunda değildir. Ancak, cumhuriyet savcısı istinaf yoluna başvurma nedenlerini gerekçeleriyle birlikte açıklamak zorundadır. Savcının bu istemi ilgililere tebliğ edilecek ve ilgililer de tebliğden itibaren yedi gün içinde cevaplarını bildirebilecektir.

Süresi içinde yapılan başvuru hükmün kesinleşmesini engeller. Hüküm, istinaf yoluna başvuranlara gerekçesiyle birlikte açıklanmamışsa; gerekçe, hükme karşı istinaf yoluna başvurulduğunun mahkemece öğrenilmesinden itibaren yedi gün içinde tebliğ edilir.

İstinaf istemi; sürenin geçmesinden sonra yapılmışsa, bu yola başvurulamayacak bir karara karşı ise, başvuranın buna hakkı yoksa hükmü veren mahkemece reddedilir. Mahkemece reddedilmeyen dilekçeler, karşı tarafa tebliğ olunur ve karşı taraf yedi gün içinde cevap verebi lir. Karşı taraf cevap verdikten veya bunun için belirlene süre geçtikten sonra dosya; cumhuriyet başsavcılığı tarafından, bölge adliye mahkemesi cumhuriyet başsavcılığına gönderilir. Dosya burada incelenerek, varsa tebligat eksikliklerinin giderilmesi sağlanır, sunulması gereken belge ve deliller eklenir ve tebliğname düzenlenerek bölge adliye mahkemesi ceza dairesine verilir. Tebliğname ilgililere de tebliğ olunur.

Bölge Adliye Mahkemesinde İnceleme Ve Kovuşturma:

Bölge adliye mahkemesi, tebliğnameyi, dosyayı ve delilleri inceledikten sonra;

  • İlk derece mahkemesinin kararında usule veya esasa ilişkin bir hukuka aykırılık; delillerde ve işlemlerde eksiklik yoksa ve ispat bakımından değerlendirme yerinde ise başvuruyu esastan reddeder,
  • Kararda, hukuka kesin aykırılık hallerinden biri bulunuyorsa (md. 289) hükmü bozar ve dosyayı hükmü veren mahkemeye ya da kendi yargı çevresinde uygun göreceği diğer bir ilk derece mahkemesine gönderir. Görüldüğü üzere ilk derece mahkemesi kararı, kanunda belirtilen “hukuka kesin aykırılık halleri”nden birini taşıyorsa; bölge adliye mahkemesi dosyayı hükmü veren mahkeme yerine, yargı çevre sinde uygun göreceği diğer bir mahkemeye de gönderebilmektedir.
  • Bu iki hal dışında ise gerekli tedbirleri aldıktan sonra ilk derece mahkemesinin kararını kaldırarak davanın yeniden görülmesine ve duruşma hazırlığı işlemlerine başlanmasına karar verir.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Sonuç olarak; bölge adliye mahkemesinde davanın yeniden görülmesi için, ilk derece mahkemesi kararının usul veya esasa ilişkin bir hukuka aykırılık taşıması ve fakat bu hukuka aykırılığın “hukuka kesin aykırılık halleri”nden olmaması gerekmektedir.

Davanın yeniden görülmesine ve duruşma hazırlığı işlemlerine başlanmasına karar verildiğinde; duruşma günü belirlenip, gerekli çağrılar yapılır. Tutuksuz sanığa, kendi başvurusu üzerine açılacak duruşmaya gelmediği takdirde davasının reddedileceği de bildirilir.

Duruşma hazırlığı aşamasında, mahkemece gerekli görülen tanık ve bilirkişilerin dinlenmesine ve keşif yapılmasına karar verilir.

İlk derece mahkemesindeki duruşma hükümleri burada da uygulanır. Ancak farklı olarak;

  • Dosyayı incelemek üzere görevlendirilen üyenin raporu; ilk derece mahkemesinin gerekçeli kararı; ilk derece mahkemesinde dinlenen tanık beyanlarını içerir tutanaklar, keşif tutanakları, bilirkişi raporu, bölge adliye mahkemesi duruşma hazırlığı aşamasında toplanan delil ve belgeler, yapılmışsa keşif ve bilirkişi açıklamalarına ilişkin tutanak ve raporlar okunur,
  • Dinlenilmesi gerekli görülen tanık ve bilirkişiler çağrılır.

Sanık Lehine Başvurma Halinde Verilecek Hüküm:

İstinaf yoluna sanık lehine başvurulmuşsa, yeniden verilen hüküm önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamaz.

  1. maddede, bölge adliye mahkemesi karar ve hükümlerine karşı direnilemeyeceği, bunlara karşı her hangi bir kanun yoluna gidilemeyeceği hükme bağlanmıştır. İtiraz ve temyize ilişkin hükümler saklı tutulmuştur.
  2. TEMYİZ:

Temyiz Edilebilecek Kararlar:

Bölge adliye mahkemesi ceza dairelerinin bozma (Bölge adliye mahkemesi, ilk derece mahkemesi kararında hukuka kesin aykırılık hallerinin bulunması durumunda bozma kararı verebilmektedir) kararları temyiz edilemez. Bunun dışında kalan hükümleri temyiz edilebilir. Ancak Kanun bunun istisnalarını 286. maddede düzenlemiştir. Örneğin; sulh ceza mahkemelerinin görevine giren suçlarla ilgili olarak ilk derece mahkemelerinden verilen hükümlere ilişkin her türlü bölge adliye mahkemesi kararları temyiz edilemez.

  1. maddeye göre temyiz, ancak hükmün hukuka aykırı olması nedenine dayanır. Bir hukuk kuralının uygulanmaması veya yanlış uygulanması hukuka aykırılıktır.

Hukuka Kesin Aykırılık Halleri:

  1. maddede hukuka kesin aykırılık halleri düzenlenmiştir. 280. maddeye göre; bölge adliye mahkemesi, ilk derece mahkemesinin kararında 289. maddede belirtilen bir hukuka aykırılık nedeninin bulunması halinde, hükmün bozulmasına ve dosyanın yeniden incelenmek ve hükmolunmak üzere hükmü bozulan ilk derece mahkemesine veya kendi yargı çevresinde uygun göreceği diğer bir ilk derece mahkemesine gönderilmesine karar verir.
  2. maddeye göre temyiz eden, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda göstermek zorundadır. O ysa 289. maddede “temyiz dilekçesi veya beyanında gösterilmiş olmasa da aşağıda yazılı hallerde hukuka kesin aykırılık var sayılır” demektedir. Bu durumda hukuka kesin aykırılık hallerinin varlığı halinde temyiz eden, dilekçesinde temyiz sebeplerini göstermiş olmasa da, hüküm bu yönlerden temyiz incelemesinden geçecektir.

Hukuka kesin aykırılık halleri 289. maddede şöyle düzenlenmiştir:

“a)Mahkemenin kanuna uygun olarak teşekkül etmemiş olması.

  1. Hakimlik görevini yapmaktan kanun gereğince yasaklanmış hakimin hükme katılması.
  1. Geçerli şüphe nedeniyle hakkında ret istemi öne sürülmüş olup da bu istem kabul olunduğu halde hakimin hükme katılması vey a bu istemin kanuna aykırı olarak reddedilip hakimin hükme katılması.
  2. Mahkemenin kanuna aykırı olarak davaya bakmaya kendini görevli veya yetkili görmesi.
  3. Cumhuriyet savcısı veya duruşmada kanunen mutlaka hazır bulunması gereken diğer kişilerin yokluğunda duruşma yapılması.
  4. Duruşmalı olarak verilen hükümde açıklık kuralının ihlal edilmesi.
  5. Hükmün 230 uncu madde gereğince gerekçeyi içermemesi.
  6. Hüküm için önemli olan hususlarda mahkeme kararı ile savunma hakkının sınırlandırılmış olması.
  7. Hükmün hukuka aykırı yöntemlerle elde edilen delile dayanması.”

Temyiz Başvurusunun İçeriği :

  1. madde şu hükmü içermektedir:

“Temyiz eden, hükmün neden dolayı bozulmasını istediğini temyiz başvurusunda göstermek zorundadır./ Temyiz sebebi, ancak hükmün hukuki yönüne ilişkin olabilir.”

1412 SK’a göre; temyiz eden taraf, hükmün hangi yönlerine itiraz ettiğini ve hangi nedenden dolayı bozulmasını istediğini temyiz dilekçesinde göstermelidir. Temyiz sebepleri ilk temiz isteğinin yapıldığı temyiz dilekçesinde gösterilmemişse, temyiz dilekçesi için belirlenen sürenin bitmesinden yahut gerekçeli karar henüz tebliğ edilmemişse tebliğinden itibaren bir hafta içinde hükmü temyiz olunan mahkemeye bu sebepleri ihtiva eden bir layiha da verilebilir.

1412 SK’nın 314/2. maddesine göre; “Lâyihanın verilmemesi veya istida veya beyanda temyiz sebeplerinin gösterilmemesi temyiz tetkikatı yapılmasına mâni değildir”.

Görüldüğü üzere 1412 SK, temyiz sebeplerinin gösterilmesini zorunlu kılmamaktadır. Oysa yeni CMK, temyiz sebeplerinin temyiz başvurusunda gösterilmesi zorunluluğunu getirmiştir. 295. maddeye göre; temyiz başvurusunda temyiz nedenleri gösterilmemişse, temyiz başvurusu için belirlenen sürenin bitmesinden veya gerekçeli kararın tebliğinden itibaren yedi gün içinde hükmü temyiz olunan bölge adliye m ahkemesine bu nedenleri içeren bir ek dilekçe verilir.

Temyiz dilekçesi temyiz sebeplerini içermiyorsa ne olacaktır? Bu nun cevabı 298. maddede düzenlenmiştir. Buna göre; temyiz dilekçesi temyiz sebeplerini içermiyorsa, Yargıtay temyiz istemini reddeder.

Hükmün temyiz incelemesinden geçebilmesi için temyiz sebeplerinin gösterilmesi gerekmektedir. İnceleme de, temyiz dilekçesinde gösterilen sebepler hakkında yapılacaktır. Oysa 1412 SK’a göre Yargıtay, temyiz dilekçesinde belirtilen hukuka aykırılıklarla bağlı deği ldir (zaten sebep gösterme zorunluluğu da yoktur); ileri sürülmemiş olsa bile hükme etkili olan tüm hukuka aykırılıkları kendiliğinden dikkate alır. Yeni CMK’a göre ise; temyiz başvurusunda gösterilen hukuka aykırılıklar, hükmü etkileyecek nitelikte ise, Yargıtay hükmü bozar. Hüküm temyiz dilekçesinde gösterilen sebeplerle bozulduğunda, dilekçede açıklanmış olmasa bile saptanan bütün diğer hukuka aykırılık halleri de ilamda gösterilir.

Özetle; hükmün temyiz incelemesinden geçebilmesi için temyiz sebeplerinin gösterilmiş olması gerekmektedir. Aksi takdirde Yargıtay, temyiz istemini reddeder (Bunun istisnası; hukuka kesin aykırılık hallerinin bulunmasıdır). İnceleme, temyiz dilekçesinde gösterilen sebeplerle bağlı olarak yapılır. Ancak hüküm, gösterilen sebeplerle bozulursa diğer hukuka aykırılık halleri de incelenecektir. Yani temyiz edilen hükmün, gösterilen sebepler dışında incelenebilmesi için; o sebeplerden birinin hükmü etkileyecek nitelikte hukuka aykırılık taşıması gerekmektedir. Gösterilen sebepler hükmün bozulmasına sebebiyet vermeyecek nitelikteyse; bu durumda belirtilmeyen hukuka aykırılıklar inceleme konusu yapılmayacaktır.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Yargıtayca 302. maddenin 1. fıkrası veya 303. madde uyarınca verilen kararlara ilişkin dosya, hükmü veren bölge adliye mahkem esine gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına verilir. Bölge adliye mahkemesi dosyayı, yedi gün içinde gereğinin yapılması için ilk derece mahkemesine gönderilmek üzere bölge adliye mahkemesi cumhuriyet başsavcılığına verir. Yargıtay dosyayı 303. maddede belirtile n hallerin dışında, incelenmek ve hüküm verilmek üzere hükmü bozulan bölge adliye mahkemesine veya diğer bir bölge adliye mahkemesine gönderir.

Hükmün Bozulmasının Diğer Sanıklara Etkisi :

  1. madde uyarınca; hüküm sanık lehine bozulmuşsa ve bu hususların temyiz isteminde bulunmamış olan diğer sanıklara da uygulanması olanağı varsa, bu sanıklar da temyiz isteminde bulunmuşçasına hükmün bozulmasından yararlanırlar.

Davaya Yeniden Bakacak Mahkemenin İşlemleri :

Bozma kararı üzerine davaya yeniden bakacak bölge adliye veya ilk derece mahkemesi, ilgililere bozmaya karşı diyeceklerini sorar. 307. maddeye göre; sanık, müdafii, katılan ve vekilinin dosyada var olan adreslerine davetiye tebliğ olunamaması veya tebliğ olunmasına rağmen duruşmaya gelmemeleri nedeniyle bozmaya karşı beyanları saptanmamış olsa da duruşmaya devam edilerek dava yokluklarında bitirilebilir. Ancak, sanık hakkında verilecek ceza, bozmaya konu olan cezadan daha ağır ise her halde dinlenmesi gerekir.

Hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine cumhuriyet savcısı veya 262. maddede gösterilen kimselerce temyiz edilmişse yeniden verilen hüküm, önceki hükümle belirlenmiş cezadan daha ağır olamaz.

  • İDARİ YARGILAMA USULÜNE GÖRE TAM YARGI DAVASI NEDİR? NİTELİKLERİ NELERDİR? ÇEŞİTLERİ NELERDİR? SONUÇLARINI VE DAVAYA İLİŞKİN HUSUSLARI AYRINTILI YAZINIZ. Gümrük Müsteşarlığı Müfettiş Yardımcılığı

Danıştay, Bölge İdare Mahkemeleri, İdare ve Vergi Mahkemelerinin görevlerine giren uyuşmazlıkların çözümü bu kanunda gösteril en usullere tabidir.

İdari Dava Türleri :

  1. İptal Davaları : İdari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı mefaatleri ihlal edilenler tarafından açılan davalardır.
  2. Tam Yargı Davaları : İdari işlem ve eylemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan zarara uğrayanlar tarafından açılan davalardır.
  3. Kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan her türlü idari sözleşmelerden dolayı taraflar arasından çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davalar.

İdari davalar, Danıştay, İdare Mahkemeleri ve Vergi mahkemelerine hitaben yazılan dilekçe ile açılır.Dava açma süresi özel kanunlarda ayrı bir hüküm olmadığı sürece, Danıştay ve İdare Mahkemelerinde 60, Vergi Mahkemelerinde 30 gündür. Bu süreler, idari uyuşmazlıklarda yazılı bildirimin yapıldığı, vergi,resim, harç ve benzeri yükümlülük ve bunların cezalarından doğan uyuşmazlıklarda;tahakkuku tahsile bağlı olan vergilerde tahsilatın, tebliğ yapılan hallerde tebliğin, tevkif yoluyla alınan vergilerde istihkak sahiplerine ödemenin yapıldığı, tescile bağlı vergilerde tescilin yapıldığı tarihi izleyen günde başlar.

İptal ve Tam Yargı Davaları : Bir idari işlem dolayısıyla hakları ihlal edilenler, Danıştaya ve İdare ve Vergi mahkemelerine doğrudan doğruya tam yargı davası veya iptal ve tam yargı davalarını birlikte açabilirler. Bunun yanında ilk önce iptal davası açarak bu davanın karara bağlanması üzerine tam yargı davası açabilirler.

Doğrudan Doğruya Tam Yargı Davası Açılması : İdari eylemlerden hakları ihlal edilenler idari dava açmadan önce, bu eylemleri öğrendikleri tarihten itibaren bir yıl ve herhalde eylem tarihinden itibaren beş yıl içinde ilgili idareye başvurarak haklarının yerine getirilmesi ni istemeleri

gereklidir.Bu isteklerinin kısmen veya tamamen reddi halinde, bu konudaki işlemin tebliğini izleyen günden itibaren veya istek hakkında 60 gün içinde haber verilmediği taktirde bu sürenin bittiği tarihten itibaren dava süresi içinde dava açılabilir.

Yürütmenin Durdurulması :

  1. Danıştay da veya idari mahkemelerde dava açılması dava edilen işlemin yürütülmesini durdurmaz.
  2. Danıştay veya idari mahkemeler, idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararların           doğması ve                                                                                                                     idari işlemin açıkça

hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilir.

  1. Vergi mahkemelerinde, vergi uyuşmazlıklarından doğan davaların açılması, tarh edilen vergi, resim  ve harçlar ile benzeri mali

yükümlülüklerin ve bunların zam ve cezalarının dava konusu edilen bölümünün tahsil işlemlerini durdurur.

  1. Yürütmenin durdurulması kararları teminat karşılığında verilir, ancak durumun gereklerine göre teminat istenmeyebilir.
  2. Yürütmenin durdurulması hakkında verilen kararlar; Danıştay dava dairelerince verilmişse konusuna göre İdari veya Vergi Dava Daireleri Kurullarına, bölge idare mahkemesi kararlarına karşı en yakın bölge idare mahkemesine, idare ve vergi mahkemelerine, kararın tebliğini izleyen 7 gün içinde itiraz edilebilir. İtiraz üzerine verilen kararlar kesindir.

Kararların Sonuçları : Danıştay, bölge idare mahkemeleri, idare ve vergi mahkemelerinin esasa ve yürütmenin durdurulmasına ilişkin kararlarının icaplarına göre idare gecikmeksizin işlem tesis etmeye ve eylemde bulunmaya mecburdur. Bu süre kararın idareye tebliğinden itibaren otuz günü geçemez.Vergi uyuşmazlıklarına ilişkin mahkeme kararlarının idareye tebliğinden sonra bu kararlara göre tespit edilecek vergi, resim, harçlar ve benzeri mali yükümlülükler ile zam cezaların miktarı ilgili idarece mükellefe bildirilir.

İdari Davalarda Genel Yetki : Dava konusu olan idari işlemi veya idari sözleşmeyi yapan idari mercinin bulunduğu yerdeki idare mahkemesi yetkili mahkemedir. Kamu görevlilerinin atanması, nakilleri ile ilgili davalarda yetkili mahkeme kamu görevlilerinin yeni veya eski görev yeri idari mahkemesidir. Kamu görevlilerinin görevlerine son verilmesi, emekli edilmeleri veya görevden uzaklaştırılmaları ile ilgili daval arda yetkili mahkeme, kamu görevlisinin son görev yaptığı yer idare mahkemesidir.

İmar, kamulaştırma, yıkım, tahsis, ruhsat gibi taşınmaz mallarla ilgili mevzuatın                            uygulanmasında yetkili                                                                                                                                                  mahkeme            taşınmaz malların

bulunduğu yer idare mahkemesidir.Taşınır mallara ilişin davalarda yetkili mahkeme, taşınır malın bulunduğu yer idare mahkemesidir.

İdari sözleşmelerden doğanlar dışında kalan tam yargı davalarında yetkili mahkeme, sırasıyla;

  • Zararı doğuran idari uyuşmazlığı çözümlemeye yetkili,
  • Diğer hallerde davacının ikametgahının bulunduğu yer İdare mahkemesidir.

Vergi İşlemlerinde yetkili mahkeme;

  • Uyuşmazlık konusu vergi,resim, harç ve benzeri yükümlülükleri tarh ve tahakkuk ettiren,
  • Gümrük Kanununa göre alınması gereken vergilerde tarh ve tahakkuku yapan,
  • Amme alacaklarının tahsili Usulü Hakkında Kanunun Uygulanmasında, ödeme emrini düzenleyen
  • Diğer uyuşmazlıklarda dava konusu işlemi yapan,

Dairenin bulunduğu yerdeki vergi mahkemesidir.

Kararlara Karşı İtiraz :

İdare ve vergi mahkemelerinin tek hakimle verilen nihai kararlara, mahkemelerin bulunduğu yargı çerçevesinde bölge idare mahk emesine itiraz edilebilir. İtiraz süresi nihai kararın tebliğini izleyen günden itibaren 30 gündür.Bölge idare mahkemesi evrak üzerinde yaptığı inceleme sonucunda yeniden karar verir. İtiraz haklı bulunduğu taktirde dosya geri gönderilir. Bölge idare mahkemesinin kararları kesi ndir ve temyiz yoluna başvurulamaz.

Temyiz :

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Danıştay dava daireleri ile idare ve vergi mahkemelerinin nihai kararları, başka kanunlarda aksine hüküm bulunsa dahi Danışta y da temyiz edilebilir.İdare ve vergi mahkemelerinin itiraz yolu açık olan kararları temyiz edilemez. Temyiz süresi kararın tebliğini izleyen otuz gündür. Temyiz incelemesi sonucunda Danıştay ; görev ve yetki dışında bir işe bakılmışsa, hukuka aykırı karar verilmişse, usul hükümlerine uyulmamışsa, incelenen kararı bozar. Kararın bozulası halinde dosya Danıştay tarafından kararı veren mahkemeye gönderilir.

Temyiz yoluna başvurulmuş olması, mahkeme ve Danıştay kararlarının yürütmesini durdurmaz.

İdari Yargılama Mercileri :

Danıştay : İlk derece mahkemesi olarak kanunda belirtilen konularda açılan iptal ve tam yargı davalarına bakar. Danıştay temyiz yeri olarak; ilk derece idare ve vergi mahkemelerince nihai olarak verilmiş olan ve aleyhine itiraz yoluyla bölge idare mahkemesine gidilemeyen kararlar ile Danıştay tarafından ilk derece mahkemesi olarak verilmiş nihai kararları inceler ve karara bağlar. Danıştay ayrıca, idari yargı yerleri arasında çıkan görev ve yetki uyuşmazlıklarını çözümler.

İdare Mahkemeleri : İdari yargı alanının ilk derece mahkemeleridir. Vergi mahkemesi ve Danıştayın ilk derece mahkemesi olarak baktıkları hariç iptal ve tam yargı davalarına bakarlar.

Vergi Mahkemeleri : İlk derece özel görevli mahkemelerdir. Her türlü vergi, resim, harç benzeri yükümlülükler ve bunların zam ve cezalarına ilişkin davalar ile 6183 sayılı kanunun uygulanmasına ilişkin davalara bakar.

  • AŞAĞIDAKİ KAVRAMLARI TANIMLAYINIZ? Gümrük Müsteşarlığı Müfettiş Yardımcılığı
  1. hizmet kusuru
  2. gensoru
  3. tüzük
  4. müteselsil suç
  5. hizmet kusuru TANIMI

Günümüzde idarenin sorumluluğu genel olarak kusuru şartının varlığına bağlıdır. Fakat bu kusur özel hukuk alanında olduğu gibi bireylerde aranılan sübjektif mahiyette bir kusur olmayıp, kamu hizmetinin kuruluşu ve işleyişi ile ilgili objektif nitelikte bir hatadır1. Kamu Tüzel Kişilerinin oluşturduğu bir bütün olan idarenin kusuru aslında gerçek kişilerden oluşan organ ve memurlarının kusurlarının bir sonucudur. Ancak çoğunlukla bu hataları işleyen personeli belirlemek mümkün olmadığı gibi belirlendiği hallerde de kusurlarını kişileştirmek doğru olmaz2.

Literatürde Hizmet Kusurunun tanımlarını incelemek gerekirse;

Ragıp SARICA, Hizmet Kusurunu şu şekilde tarif etmiştir: “Hizmet kusuru idarenin ifa ile mükellef olduğu herhangi bir amme hi zmetinin ya kuruluşunda, tanzim ve tertibinde veya teşkilatında, bünyesinde, personelinde yahut işleyişinde-gereken emir, direktif ve talimatın verilmemesi, nezaret, murakabe, teftişin icra olunmaması, hizmete tahsis olunan vasıtaların kıyafetsiz, elverişsiz, kötü olması, icap eden tedbirlerin

alınmaması, geç, vakitsiz hareket edilmesi, ilh… şeklinde tecelli eden- bir takım aksaklık, aykırılık, bozukluk, intizamsızlık, eksiklik, sakatlık arz etmesidir.”3

Sıdık Sami ONAR hocamıza göre, hizmet kusuru amme hizmetlerinin hukuki bünyesi ve bundan çıkan Devletin borcu ile izah edilir. Hoca şu şekilde devam etmiştir: “Devlet amme hizmetlerini halin icaplarına ve ihtiyaçlarına göre en uygun,bu ihtiyaçları karşılayacak şekilde,devamlı bir istikrarlı bir tarzda umuma arz etmek, umumun bu hizmetlerden gereği gibi faydalanmasını temin eylemek mecburiyetindedir. Bu borcun yerine getirilmemesi hizmet kusurunu meydana koyar.”4

E.ATAY, H.ODABAŞI, H.T.GÖKCAN da S.S.ONAR hocamızla aynı kanaati paylaşmaktadırlar. Yazarlara göre Devlet, kamu hizmetlerini alanları itibariyle şartlara en uygun ve ihtiyaçlarını karşılamada en üst seviyede gerçekleştirmek için sürekli ve istikrarlı bir şekilde idare edilenlere sunmak, onların emirlerine amade bulundurmak, yani kamu hizmetlerini en etkin en verimli ve hukuka uygun bir şekilde sağlamakla yükümlüdür. Bu borcun yerine getirilmemesi hizmet kusurunu oluşturur5. Yazarlar, hizmet kusurunun oluşumunu bu şekilde belirttikten sonra,hizmet kusurunun tanımlanmasının da güç olduğunu ifade etmişlerdir6.

Hizmet Kusuruyla ilgili bir başka tanımda şu şekilde yapılıştır: “Hizmet kusuru, İdarenin örgüt yapısına yada bizatihi hizmetin sunumuna ilişkin sürecin işleyişinde meydana gelen, yada var olan nesnel nitelikli bir aksama veya bozukluk nedeniyle, idarece tam olarak sunulması gereken bir hizmetin eksik, yanlış yada kötü verilmesidir.”7

Sait GÜRAN hocamıza göre hizmet kusuru, kurumun, hizmetin kuruluşundaki, işleyişindeki ve ilgili personeli üzerinde gözetim v e denetim görevini gereği gibi yerine getirememesindeki “belli” bir yada birkaç ajanın tutum, yaklaşım ve davranışına mal edilemeyen, onlara atıf ve izafe edilemeyen ve böylece “nesnel” ve “anonim” niteliğini muhafaza eden sorumluluk halleridir8.

Doktrindeki tüm bu tanımların ortak kısmı ve genel kabul gören hizmet kusuru Profesör Deuz’in9 yaptığı tasniftir : İdare, hizmetin kötü ve geç işlemesi veya hiç işlememesi hallerinde “hizmet kusuru” işlemiş sayılır.

  1. gensoru

Bütün parlamenter denetim araçları arasında sadece gensoru hükümetin veya bir bakanın siyasal sorumluluğuna yol açabilir, yani onun meclisçe görevden uzaklaştırılmasına imkan verir.Gerçi meclis şturması sonucunda Yüce Divan’a sevkedilen bir bakan da bakanlıktan düşmektedir ama bu yol sadece “cezai” sorumluluğu gerektiren işlerde kullanılır.

1982 anayasası gensoruyu 1961 anayasasına benzer şekilde düzenlemiştir.Buna göre gensoru önergesi bir siyasi parti gurubu adına veya en az 20 milletvekili imzasıyla verilir.Gensoru önergesi verilişinden sonraki 3 gün içerisinde bastırılarak üyelere dağıtılır;dağıtılmasında itibaren 10 gün içinde gündeme alınıp alınmayacağı görüşülür.Bu görüşmede ancak önerge sahiplerinden biri siyasi gruplar adına bir milletvekili Bak.Kur.adına başbakan veya bir bakan konuşabilir.Gensoru görüşmeleri sırasında üyelerin veya grupların verecekleri bir gerekçeli güvensizlik önergeleri veya Bak.Kur.’unun güven isteği bir tam gün geçtikten sonra oylanır.Bak Kur.’unun veya bir bakanın düşürülebilmesi üye tamsayısının salt çoğunluğu ile olur;oylamada yalnız güvensizlik oyları sayılır.Maddede hükümet istikrarını sağlayıcı bazı hükümler olduğu göze çarpmaktadır.Maddede belirtilen 2 tam veya 1 tam günlük süreler siyaset bilimi literatüründe “serinleme süresi” olarak anılmaktadır.Bu sürenin amacı güven oylamalarındaki duygusal etkenlerin etkisini azaltmak milletvekillerinin daha etraflı ve serinkanlı düşünebilmelerini sağlamaktır.Bak.Kur.’un

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

veya bir bakanın ancak üye tamsayısının oyuyla düşürülebilmesi kuralı da hükümet istikrarını sağlamaya yöneliktir.Oylamada yalnız güvensizlik oylarının sayılacağı kuralı 82 anayasası ile getirilmiştir.Bu hükümle güven oylamasında adi çoğunlukta azınlıkta kalan fakat anayasa gereğince istifaya mecbur olmayan bir hükümetin prestij kaybına uğramasını önlemek istenmiştir.

  1. tüzük

Bakanlar Kurulu, kanunun uygulanmasını göstermek veya emrettiği işleri belirtmek üzere, kanunlara aykırı olmamak ve Danıştayın incelemesinden geçirilmek şartıyla tüzükler çıkarabilir.

Tüzükler, Cumhurbaşkanınca imzalanır ve kanunlar gibi yayımlanır.

  1. müteselsil suç

Müteselsil suç -infractions successives- bir suç işleme kararının icrası cümlesinden olarak, kanunun aynı hükmünün, başka zamanlarda da olsa, birkaç defa ihlalidir.(Gözübüyük 1976 : s.302) Karar ve ihlal edilen hak bakımından birlik ve zaman bakımından birbirinden ayrı fiillerde çokluk varsa, müteselsil suç vardır. Müteselsil suçun mevcudiyeti için maddi bakımdan, kanunun aynı hükmünün birden fazla ihlali ve manevi bakımdan da ihlallerin aynı suç işleme kararını (kast) taşıması lazımdır. (Majno 1977: s. 431 ;Çağlayan 1984 :Cilt 1, s.899) Hizmetçinin çalıştığı yerden zaman zaman eşya çalması, hakaret sözlerinin bir gazetenin ayrı ayrı sütunlarında yer alması, sahte bir bel gensoruin tekrar tekrar kullanılması, sahte ticari senetle bir kimsenin birkaç kez dolandırılması (Majno s.431),Bir müstahdemin yanında çalıştığı kişinin kasasını soymak maksadıyla sahte anahtar sağlaması ve değişik zamanlarda bu anahtarla kasayı açıp para alması (Dönmezer-Erman s.380) müteselsil suça örnek olarak gösterilebilir.

Müteselsil suç, Türk ceza Kanununun 80 inci maddesinde “Bir suç işlemek kararının icrası cümlesinden olarak kanunun aynı hükmünün birkaç defa ihlal edilmesi, muhtelif zamanlarda vaki olsa bile bir suç sayılır” suretiyle beyan edilmiştir. Bu kısım suçlarda işlenen her fiil başlı başına bir suç olmakla birlikte, fiillerin hepsi de yine tek bir suç olarak kabul edilir. (Çağlayan: s.900; Dönmezer-Erman: s.381)Müteselsil suçun tek suça veya suç çokluğuna giren bir müessese olarak kabul edilmesi ona bağlanacak hükümler yönünden önemlidir. Tek suç olduğu kabul edilirse daima tek suç işlemi görecek, buna karşılık suç çokluğuna giren bir müessese şeklinde nitelendirilirse onu meydana getiren her suçun bağımsızlığı sonucuna varılacaktır. (Savaş-Mollamahmutoğlu 1994: cilt 1, s.1115)Fiil ve suç sayısının tespitinde maddi neticeyi göz önünde bulundurmak ve kanuni tanımda yer alan dış alemdeki değişiklik kaç tane ise o sayıda fiil varlığını kabul etmek gerekir. Müteselsil suçlarda kanuni tanımda yer alan dış alemdeki değişikliğin birden çok olduğu hususunda şüphe edilemez.

“Niyetin yenilendiği ve değiştiğine dair hiçbir emare olmadığı halde yasanın aynı hükmünün değişik zamanlarda bozulması suretiyle tekrarlanan icra eylemlerinden her biri belli bir kasdın sonucu olduğundan bir kimsenin şu suretle ispatlanan hareketleri TCK.80. maddesinin kapsamına girer. Cezaların toplanması hükmü uygulanmaz.(İBK. 4.11.1929 T.,26 E., 20 K.)”

“Aynı saha içindeki yerin sınırını ve mesahasını değiştirmeden devlet ormanında aynı zamanlarda tarla açan şahsın eylemi tek suçtur. Hakkında TCK 80 inci maddesinin uygulanması gerekir.(CGK. 25.11.1968 T. ,258 E., 376 K.)”

“Okul mutemedi olan sanığın öğretmenlerin ek ders ücretlerine ait sahte bordroları 2-5 ay gibi uzunca aralıklarla ve fırsat ve olanaklardan yararlanarak düzenlemesi, yeni karar ve kastın uygulamaya konması niteliğinde ayrı birer suçtur. TCK.80 inci maddesi uygulanmaz (CGK.2.12.1968 T., 304 E., 392 K.)”

“Sanığın aynı zamanda ve aynı sürüden iki şahsa ait hayvan çalmış olması suçun teselsülünü icap ettirmediği halde 80 inci maddenin uygulanması yolsuzdur. (Y. 2. C.D. 23.2.1946 T., 1676 E., 1874 K.)”

“Bir sene ara ile iki kere sürgünden kaçma iki ayrı suç teşkil ettiği halde 80 inci maddenin uygulanması yolsuzdur. (Y. 4.C. D. 20.3.1946 T., 2501 E., 3501 K.)”

“Sanığın iki saldırışı kasdettiği yaralama fiilinin icrai hareketlerinden bulunduğu düşünülmeksizin 80 inci maddenin uygulanması yolsuzdur. (Y.

  1. D. 4.10.1946 T., 8663 E., 8895 K.)”

Müteselsil suçlarda kasdın bir olması, işlenmiş olan müteaddit fiilleri bir suça bağlamış ve o suçun cüzüleri yapmıştır. (Çağlayan: s. 900)Kanunun “muhtelif zamanlarda vaki olmuş olsa bile” tabirinden anlaşılacağı gibi, bu nevi suçlar aynı zamanda vukua gelebileceği gibi, birbirini takip etmek suretiyle muhtelif zamanlarda da işlenebilir.

“Sanıklar 13.3.1982 tarihinde dava konusu kamyonun bazı parçalarını çalarak götürdükten sonra, altı gün gibi kısa bir arayı müteakip, aynı kasıt altında, bir miktar parça daha çalmak isterken yakalanmış bulunmalarına nazaran;birinci suçlarından ceza uygulaması yapıldıktan sonra ikinci eylemlerinden dolayı teselsül nedeniyle, TCK.nun 80. maddesi gereğince arttırma yapılması gerekirken, her iki eylemin ayrı suç kabulü ile, yazılı biçimde karar verilmesi, bozmayı gerektirir. (Y. 6. C. D. 13.12.1983 T., 5795 E., 9565 K.)”

“1.8.1982 tarihinde manevi cebirle mağdurun ırzına geçen sanığın 14.8.1982 günü, bu fiili tekrarlamak istemesi, aynı cürmi kastın icrai hareketlerinden ibaret olduğu ve böylece tümü itibariyle fiilin TCK.nun 80. maddesinin uygulanılmasını gerektirir, zincirleme ırza geçme suçunu oluşturduğu halde kastın yenilendiğinden bahisle ikinci eylemin, ayrı suç teşkil ettiğinin kabulü, yasaya aykırıdır.(Y. 5. C. D. 5.12.1983 T., 4195 E., 4126 K.)”

  • KAMU DAVASINI KİM AÇAR? KAMU DAVASI AÇILMASINDA YETKİLİ MAKAMLARIN GÖREVLERİ NELERDİR? 2002 Yılı Gümrük Müsteşarlığı Gümrükler Genel Müdürlüğü Stajyer Gümrük Kontrolörlüğü Sınav ları
  • KAMU DAVASINI AÇMA GÖREVİ

Ceza davasının konusu; kişilerin belirli davranışları karşısında ceza hukuku normlarının durumudur. Kişilerin fiillerinin suç teşkil edip etmediği ceza davasının konusunu teşkil eder. Ceza davasının konusunu; devletin cezalandırma isteği, davanın netice-i talebi olarak kabul eden görüşler yanında ceza davasının konusunu; fiil olarak, hukuki ve normatif biçimde ele alınan olay olarak, iddianamede ferdileştirilen fiil olarak kabul eden görüşler de bulunmaktadır. Ceza davasının konusu, fertlerin hayatlarından alınan belli bir kesitin ceza hukuku ve ceza muhakemesi hukuku bakımından değerlendirilmesi olarak ele alıp, bu değerlendirme yapılırken maddi vakıalar karışımı ile bir sınırlandırma yapılması gereğine işaret edilmiş, ceza davasının konusunu iddianamede belirtilen maddi vakıalar karışımı ile sınırlandırılan insan davranışları olarak tanımlanıp, hakimin bu sınırlandırma içinde araştırma ve niteleme yetkisi bulunduğu ileri sürülmüştür .

Dava, bir uyuşmazlığın çözülmek üzere yargılama makamının önüne getirilmesi olduğuna göre, cezai bir uyuşmazlığın çözülmek üz ere yargılama makamı önüne getirilmesine de ceza davası denilir. Ceza davası; amacı ve iddia makamı bakımından ikiye ayrılır. Bir kimseye suç isnat edilmesi ve bu isnadın muhakeme yapılarak tahkikinin istenmesine “asıl ceza davası”, bir malın müsaderesine karar verme k veya bir ceza mahkemesinin kararının hatalı olup olmadığını tespit etmek gibi amaçlarla bir mahkeme kararına ihtiyaç duyulduğunda, mahkemeye başvurulması ise, bir suç isnadının tahkiki söz konusu olmadığından “tali ceza davası” olarak adlandırılır. Ceza davası denilince akla asıl ceza davası gelmelidir. Asıl ceza davası da; cezai yaptırımın dar manada ceza veya güvenlik tedbiri olmasına göre; dar manada ceza davası ve güvenlik tedbiri davası olarak ikiye ayrılır .

Yargılama hukukunda, uyuşmazlığı yargılama makamı önüne getirme ve orada tutma görevine iddia denildiğinden, ceza muhakemes inde de iddia makamının görevi iddiada bulunmaktır. Bu görevi ceza dışı muhakemelerden ayırmak için “ceza iddiası” denilmektedir .

Kamu davası; ceza iddiasının fiiliyata konmasını, ceza tehdidinin gerçekliğe dönüşmesini, kanunun yazılı iradesinin gerçekleşmesini mümkün kılan bir araçtır. Böylece ithamın doğruluğunun araştırılması ve sonuçta failin hak ettiği cezaya çarptırılması yargılama makamından istenir. Yargılama makamı, önüne gelen itham ile ilgili olayın mevcut olup olmadığını, olayın ceza normunun tarif ettiği tipe uyup uymadığını araştırır ve bir karara varır .

Ceza muhakemesinde iddia makamını temsil eden Cumhuriyet savcıları, “davasız yargılama olmaz” kuralının gereği olarak, bir uyuşmazlığı, çözümlenmesi için, yargılama makamının önüne getirirler. Ülkemizde kural olarak Cumhuriyet savcılarının dava açma tekeli bulunmaktadır. Durum böyle olunca, bir uyuşmazlığın cezai bir uyuşmazlık olup olmadığının, hangi uyuşmazlığın hangi mahkemenin önüne getirilmesi gerektiğinin, bir kimseye suç isnadının gerekip gerekmediğinin tespiti gibi konularda karar verme yetkisini Cumhuriyet savcıları kullanır. CMK. nun 170/2. maddesi uyarınca Cumhuriyet savcısı dava açma konusundaki bu yetkisini, mahkemeye hitaben düzenleyeceği iddianame ile yerine getirir.

A-MECBURİLİK İLKESİ

Kamu davasının açılması konusunda temel iki ilke bulunmaktadır. Bunlardan birincisi; dava açmak için gerekli koşullar oluştuğ u takdirde, dava açmaya yetkili makamın (Ülkemizde kural olarak savcılık kurumu) dava açmaya mecbur olduğunu söyleyen ilke, diğeri ise dava açıp açmama konusunda bir değerlendirme yapmaya imkan veren ilkedir. CMK. kural olarak mecburilik ilkesini benimsemiş, istisnai durumlard a maslahata uygunluk ilkesine yer vermiştir.

Her iki durumda da dava açmak için gerekli şartların varlığı zorunludur. Yani, dava açmanın mecbur olması demek, her olayın kamu davası olarak yargılama makamının önüne getirilmesi demek değildir. Kamu davasını açmaya yeterli delil yok ise veya dava açmak için gerekli diğer şartlar bulunmuyor ise kamu davasının açılması mümkün değildir.

Kamu davası açma mecburiyeti ilkesi, esas itibarıyla kovuşturma mecburiyeti ilkesinin bir çeşididir. Kovuşturma mecburiyeti ilkesi ise; “Bir fiilin işlendiği haberinin alınması üzerine, bu fiilleri takibe yetkili makamlar tarafından derhal hazırlık şturmasına başlanmasını; bunun neticesinde, ceza veya emniyet tedbiri takibini gerektirecek hususlarda, fiilin ve failin belli olması, yeterli emareler teşkil edecek vakıaların bulunması, yani şüphelerin ciddi olduğunun tespit edilmesi ve dava şartlarının gerçekleşmiş olması durumunda, yetkili makam tarafından kamu davası açılmasını, nihayet açılan kamu davasının, yargılama sonuçlanıncaya kadar savcılıkça yürütülmesini ifade eden ilke”dir .

Bu sisteme göre kamu davasını açmakla görevli resmi makam, dava açmak için yasal şartların oluşması durumunda dava açmak zorundadır. Genel anlamı ile, bir suç işlendiğinde savcının mutlaka kamu davasını açmak zorunda olduğu durumlarda mecburilik, kanunilik, hali söz konusudur.

B-MASLAHATA UYGUNLUK İLKESİ

Bir fiilin işlendiği haberinin alınması üzerine, bu fiilleri takibe yetkili makamlar tarafından derhal şturmaya başlayıp başlamamakta; şturmanın sonucunda ceza veya emniyet tedbiri takibini gerektirecek hususlarda fiilin ve failin belli olması, yeterli emareler teşkil edecek vakıaların bulunması yani şüphelerin ciddi olduğunun tespit edilmesi durumunda Cumhuriyet savcısının kamu davasını açıp açmamakta; ve ni hayet kamu davasını yargılama sonuçlanıncaya kadar yürütüp yürütmemekte takdir yetkisini ifade eden ilkeye maslahata uygunluk ilkesi denir . Bu ilkeye “takdirilik ilkesi” denildiği de vardır. Bu düşünceye göre savcılık dava açıp açmamayı bir takım uygunluk sebeplerini dikkate alarak takdir etmekte ve yaptığı bu takdire göre hareket etmektedir .

Dava açmakta mecburiyeti değil, ihtiyariliği kabul eden maslahata uygunluk sistemine göre dava açılması için, kanuni şartların bulunması yetmez. Her dava için maslahata uygunluk diye tabir edilen “lüzum” şartı da aranmalıdır. Yani her olayda kamusal fayda düşüncesi ile bu lüzum takdir edilecektir. Eğer dava açılması suçtan meydana gelen zarardan veya suçlunun cezasız kalmasındaki toplum zararından daha büyük bir zarar yaratacak ise veya suçlunun kişiliği bakımından işlediği iddia olunan suça göz yummak daha faydalı ise dava açılmayabilecektir . Bu durumu dava açma yetkisine sahip olan savcı veya diğer kişiler değerlendirecektir.

Sözlük anlamı olarak maslahat; iş, emir, husus, madde, keyfiyet, önemli iş, barış, dirlik, düzenlik demektir . Maslahat kelim esinin hukuktaki teknik anlamı ise “kamu yararı”dır, zarar vermenin, mazarratın karşılığıdır. Menfaat, yarar anlamına gelir ve belli bir takdi r yetkisini gerekli kılar. Kamu yararı; kural olarak toplumun çoğunluğunun yararı demektir. Ancak bazı üstün hak durumlarında, yararın niteliksel öneminin üstünlüğü durumlarında, azınlığın yararı çoğunluğun yararından üstün tutulur. Bu durumda da kamu yararı vardır . Maslahata uy gunluk ilkesi, kamu davası açma mecburiyeti ilkesinin karşıtı değildir. Yani, maslahata uygunluk ilkesi kamu davası açma ilkesinin istisnası değil ondan ayrı ona alternatif sistemin adıdır. Maslahata uygunluk ilkesinin geçerli olduğu durumlarda, maslahata uygunluğu, yani kamu yararının olup olmadığını Cumhuriyet savcısı değerlendirip takdir edecektir .

Maslahata uygunluk ilkesinin getirdiği sistem, cezanın suçluya uydurulması tedbirleri gibi ileri bir sistemdir. Suçların sayısının artması karşısında hafifleri ile mahkemeleri uğraştırmamak gibi bir faydası da vardır. Ancak kötüye kullanılması ihtimalindeki büyük tehlike karşısında ülkemizde kural olarak mecburilik sistemi kabul edilmiştir.

  • CÜRME TEŞEBBÜS NEDİR, ÇEŞİTLERİ NELERDİR? 2002 Yılı Gümrük Müsteşarlığı Gümrükler Genel Müdürlüğü Stajyer Gümrük Kontrolörlüğü Sınav ları TEŞEBBÜS

Teşebbüs T.C.K madde 35 te: ” Kişi işlemeye kast ettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıpta elinde ol mayan nedenlerle tamamlayamazsa teşebbüsten dolayı sorumludur” denilmektedir. Yine teşebbüs halinde verilecek cezanın tehlikenin ağırlığı ve meydana gelen zarar göz önüne alınarak belirleneceği madde düzenlenmektedir. Teşebbüs halinde suçun işlenmiş halinden daha az bir ceza verilmektedir.

Teşebbüs olabilmesi için GEREKLİ OLAN ŞARTLAR:

  • Kasten işlenebilen bir suç olmalı ( Taksirle İşlenen Suçlara Teşebbüs Mümkün Değil )
  • İcra hareketleri ELVERİŞLİ ARAÇLARLA doğrudan doğruya ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde başlamış olacak,
  • Failin gerçekleştirmek istediği netice ELDE OLMAYAN SEBEPLERLE gerçekleşmemiş olacak. ( Fail netice için her şeyi yapmış olacak )

5237 Sayılı Kanun eski kanunda olduğu gibi EKSİK- TAM TEŞEBBÜS ayrımını kaldırmış bunun yerine TEHLİKENİN AĞIRLIĞI VE MEYDANA GELEN ZARARA göre bir ceza belirleneceğini düzenlemiştir.

Örn: Fail X öldürmek maksadı ile Y ye ateş etmiş ve onu yaralamıştır. Yaralanan Y kaldırıldığı hastanede ameliyata alınarak kurtarılmıştır. Bu durumda X öldürmek kastı ile ateş etmiş fakat ölüm ELİNDE OLMAYAN SEBEPLERLE ( Zamanında tıbbi müdahale ) meydana gelmemiştir. X in eylemi kasten öldürmeye teşebbüs suçunu oluşturur.

Örn: Ahmet öldürmek maksadı ile Cemil e ateş etmiş fakat kurşun Cemil e isabet etmemiştir. Bu durumda da ölüm Ahmet in elinde olmayan sebeplerle ( İsabet etmeme ) meydana gelmemiştir. Ahmet in eylemi kasten öldürmeye teşebbüs suçunu oluşturur.

Failde suç işleme fikrinin oluşması ile birlikte suçun evreleri başlamış olacaktır.

Suç fikrinin ortaya çıkması>Hazırlık Hareketleri>İcra Hareketlerinin Başlaması>İcra Hareketlerinin Tamamlanması >Neticenin Me ydana Gelmesi evrelerinde oluşmaktadır.

Teşebbüs icra hareketlerinin tamamlanması evresinden sonra ortaya çıkmaktadır.

Bu suç evrelerini örneklendirmek gerekirse:

Fail Erkunt arazi anlaşmazlığı nedeniyle aralarında husumet olan Berktay ı öldürmeyi düşünmektedir.( EVRE 1 )

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Erkunt bir arkadaşından GLOCK marka silah temin etmiş ve Berktay ı takip etmeye başlamıştır. Olay günü Berktay ı iş çıkışı takip etmeye başlamış ve evine gidinceye kadar takip etmiştir.( EVRE 2 )

Karanlık bir yere geldiğinde silahını çekmiş ( EVRE 3 ) ve arkadan Berktay a dört el ateş etmiştir. ( EVRE 4 )

Ancak Berktay çelik yelek kullandığı için ölüm meydana gelmemiştir. (EVRE 5 )

TEŞEBBÜS ANCAK HAREKET VE NETİCENİN AYRILABİLDİĞİ SUÇLARDA SÖZ KONUSU OLABİLİR ( MESAFE SUÇLARI ). ANİ SUÇLARDA TEŞEBBÜS MÜMKÜN DEĞİLDİR.

ÖRN: Hakaret ani bir suçtur. Hakaret suçunda hareket ve netice aynı anda meydana gelir bu sebeple hakarete teşebbüs mümkün değildir.

Örn: Kasten yaralama suçu hareket ve neticenin ayrılabildiği bir suçtur. Bu sebeple kasten yaralama suçuna teşebbüs mümkündür.

KANUNDA BAZI SUÇ TİPLERİ TEŞEBBÜS AŞAMASINDA KALSA DAHİ TAMAMLANMIŞ GİBİ CEZALANDIRILMAKTADIR. BU DURUMLAR TEŞEBBÜSÜN İSTİSNASIDIR. BU SUÇLAR T.C.K M. 310, Cumhurbaşkanına suikast ( m. 310 ) ve Anayasayı cebir ve şiddet ile ihlal suçu ( m. 309 ) , Devletin bölünmez bütünlüğü aleyhine işlenen suçlara ( m. 302 )teşebbüs dahi olsa tamamlanmış gibi cezalandırılır. Bu tür suçlara KALKIŞMA TİPİ SUÇLAR DENİR.

Karar                                                                                                              düzeltme

Müdahil

suç                               ve                               cezanın                                kanuniliği

  • AŞAĞIDAKİ KAVRAMLARI AÇIKLAYINIZ? 2002 Yılı Gümrük Müsteşarlığı Gümrükler Genel Müdürlüğü Stajyer Gümrük Kontrolörlüğü Sınav ları

a­b-

c-                               Anayasaya                              göre

d- Anayasaya göre cumhuriyetin nitelikleri nelerdir

a-Karar düzeltme

Kararın esasına etkisi olan iddia ve itirazların kararda karşılanmamış olması, bir kararda birbirine aykırı hükümler bulunması, kararın usul ve kanuna aykırı bulunması ve hükmün esasını etkileyen belgelerde hile ve sahtekarlığın ortaya çıkmış olması hallerinde davanın tarafları tarafından 15 gün içinde karar düzeltme talebinde istenebilir.

b-Müdahil

Bir ceza usul hukuku terimi. cmuk 365.maddesinde düzenlenmiştir.

suçtan zarar göre kimse,şturmanın her aşamasında kamu davasına katılabilir,cezalandırma isteyebilir ve şahsi haklarını (maddi,manevi tazminat gibi) isteyebilir.

müdahale (katılma) isteği ilgili makama bir dilekçe vererek veya zabıt kâtibine anlatıp tutanak tutturarak yapılabilir.

mahkemenin bu talep konusunda bir karar vermesi gerekir.müdahil olan (katılan) taraf,savcı yanında yer alır.(fizik olarak savcının yanında değil tabii ,davacı yerinde) .tanık ve bilirkişiye sorabilir.hükmü temyiz etme yetkisi vardır.vazgeçme ile sıfatı kalkar,dava, kamu davası olarak devam eder…yani müdahil şahsi hakkını artık isteyemez ve hükmü temyiz edemez.

5271 sayılı yeni ceza muhakemesi kanunu (cmk), pek az değişiklikle konuyu yeniden düzenlemiştir.

yasa dili ,anlaşılabilir olduğundan açıklama gerektiğini sanmıyorum.aşağıya maddeleri olduğu gibi aktarıyorum:

“kamu davasına katılma

madde 237 – (1) mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler.

(2) kanun yolu muhakemesinde davaya katılma isteğinde bulunulamaz. ancak, ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma istekleri, kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmişse incelenip karara bağlanır.

katılma usulü

madde 238 – (1) katılma, kamu davasının açılmasından sonra mahkemeye dilekçe verilmesi veya katılma istemini içeren sözlü başvurunun duruşma tutanağına geçirilmesi suretiyle olur.

  • duruşma sırasında şikâyeti belirten ifade üzerine, suçtan zarar görenden davaya katılmak isteyip istemediği lur.
  • cumhuriyet savcısının, sanık ve varsa müdafiinin dinlenmesinden sonra davaya katılma isteminin uygun olup olmadığına karar verilir.
  • sulh ceza mahkemesinde açılmış olan davalarda katılma hususunda cumhuriyet savcısının görüşü alınmaz. katılanın hakları

madde 239 – (1) mağdur veya suçtan zarar gören, davaya katıldığında, mahkemeden istemesi halinde baro tarafından bir avukat görevlendirilir.

(2) mağdur veya suçtan zarar görenin çocuk, sağır ve dilsiz veya kendisini savunamayacak derecede akıl hastası olması halinde avukat görevlendirilmesi için istem aranmaz.

katılmanın davaya etkisi

madde 240 – (1) katılma davayı durdurmaz.

(2) tarihi belirlenmiş olan duruşma ve yargılama usulüne ilişkin diğer işlemler vaktin darlığından dolayı katılan kimse çağrı lamayacak veya kendisine haber verilemeyecek olsa bile belirli gününde yapılır.

katılmadan önceki kararlara itiraz

madde 241 – (1) katılmadan önce verilmiş olan kararlar katılana tebliğ edilmez.

İYİ ÇALIŞMALAR, BAŞARILAR.

(2) bu kararlara karşı kanun yoluna başvurabilmesi için cumhuriyet savcısı için öngörülen sürenin geçmesiyle katılan da başvuru hakkını kaybeder.

katılanın kanun yoluna başvurması

madde 242 – (1) katılan, cumhuriyet savcısına bağlı olmaksızın kanun yollarına başvurabilir.

(2) karar, katılanın başvurusu üzerine bozulursa, cumhuriyet savcısı işi yeniden takip eder. katılmanın hükümsüz kalması

madde 243 – (1) katılan, vazgeçerse veya ölürse katılma hükümsüz kalır. mirasçılar, katılanın haklarını takip etmek üzere davaya katılabi lirler.” bir nevi muhakeme esnasında savcının arkadaşı olmaktır. c- Anayasaya göre suç ve cezanın kanuniliği Suç ve cezalara ilişkin esaslar

MADDE 38. – Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Suç ve ceza zamanaşımı ile ceza mahkûmiyetinin sonuçları konusunda da yukarıdaki fıkra uygulanır.

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz.

(Ek: 3.10.2001-4709/15 md.) Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

(Ek: 3.10.2001-4709/15 md.) Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz.

(Mülga: 7.5.2004-5170/5 md.)

Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

(Değişik: 7.5.2004-5170/5 md.)Ölüm cezası ve genel müsadere cezası verilemez.

İdare, kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayamaz. Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni bakımından bu hükme kanunla istisnalar getirilebilir.

(Değişik: 7.5.2004-5170/5 md.)Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez

d- Anayasaya göre cumhuriyetin nitelikleri nelerdir

Cumhuriyetin nitelikleri

MADDE 2. – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

  • BORÇLAR KANUNUNA GÖRE ZAMANAŞIMININ DURMASI VE KESİLMESİ NEDİR? ARALARINDAKİ FARKLAR NELERDİR? AÇIKLAYIN. 2002 Yılı Gümrük Müsteşarlığı Gümrükler Genel Müdürlüğü Stajyer Gümrük Kontrolörlüğü Sınav ları

Zamanaşımının durması

Kanunda sayılan sebeplerden birinin varlığı durumunda zamanaşımı süresinin işlemeye başlamaması veya başlamışsa bu sebep ortadan kalkıncaya kadar durarak devam etmesine zamanaşımının durması (tatili) denir. Sebep ortadan kalktığı andan itibaren kalan süre durduğu yerden itibaren tekrar işlemeye başlar. Zamanaşımını durduran sebepler şunlardır:

  • Velayetin devamı süresince çocukların ana babalarından olan alacakları için,
  • Vesayetin devamı süresince vesayet altında bulunanların vasi ve vesayet dairelerinden (sulh ve asliye hakimlerinden) olan   alacakları   için,
  • Evliliğin devamı boyunca karı kocadan birinin diğerinden olan alacağı için,
  • Hizmet akdinin devamınca işçilerin işverenden olan alacakları için,
  • Borçlu alacak üzerinde intifa hakkına sahip olduğu süre içinde,
  • Alacağın bir Türk mahkemesinde ileri sürülmesi mümkün olmadığı sürece zamanaşımı işlemez veya işlemeye başlamışsa durur.

Zamanaşımının kesilmesi

Kanunda sayılan sebeplerden birinin gerçekleşmesi durumunda sürenin o ana kadar işlemiş olan kısmının ortadan kalkması ve sürenin baştan itibaren yeniden işlemeye başlamasına zamanaşımının kesilmesi denir. Zamanaşımını kesen sebepler şunlardır:

  • Borçlu borcu ikrar ettiği (kabul ettiği), özellikle faiz veya mahsuben bir miktar para veya rehin veya kefil verdiği takdirde,
  • Alacaklı mahkemede dava açmışsa veya hakeme müracaat etmişse veya icra takibinde bulunmuşsa veya iflas                                                                                                                                  masasına   başvurmuşsa,

zamanaşımı kesilmiş olur.

Zamanaşımı müteselsil borçlulardan birine karşı kesilmiş olursa diğerlerine karşı da kesilmiş olur. Asıl borçluya karşı zamanaşımı kesilmiş olursa kefile karşı da kesilmiş olur. Fakat kefile karşı kesilen zamanaşımı asıl borçluya karşı kesilmiş olmaz.

Zamanaşımının kesilmesi durumunda o andan itibaren işlemeye başlayacak yeni süre kural olarak eskisinin aynıdır. Fakat borç b ir senetle ikrar olunmuş veya bir hükümle ispatlanmışsa yeni süre daima 10 yıldır.

Zamanaşımının hükümleri: Zamanaşımına uğrayan borç/alacak ortadan kalkmış olmaz sadece alacaklının talep ve dava hakkını sona erdirir. Borçlu alacaklının ifa talebine karşı zamanaşımı def’i’ni ileri sürebilir. Zamanaşımına uğramış borç eksik borçtur. Borçlu dilerse ödeyebilir.

Asıl alacağın zamanaşımına uğraması halinde ona bağlı fer’i haklar da (ör. faiz, cezai şart) zamanaşımına uğramış olur. Fer’i borç zamanaşımına uğramışsa asıl borç zamanaşımına uğramaz.

  • MÜTESELSİL SORUMLULUK (BORÇLULUK) NEDİR? TİCARİ İŞLERDE MÜTESELSİL SORUMLULUK (TESELSÜL KARİNESİ) NASILDIR? 2002 Yılı Gümrük Müsteşarlığı Gümrükler Genel Müdürlüğü Stajyer Gümrük Kontrolörlüğü Sınav ları

Müteselsil                                                                                                                                                           sorumluluk

  1. Dış ilişkide

Madde 60- Birden çok kişi birlikte bir zarara sebebiyet verdikleri veya aynı zarardan çeşitli sebeplerden dolayı sorumlu oldukları takdirde, haklarında    müteselsil                               sorumluluğa                              ilişkin                     hükümler                                                uygulanır.

Müteselsil sorumluluk, bu kişilerden her biri için, tek başına sorumlu olsalardı yükümlü tutulacakları tazminat miktarıyla sınırlıdır.

  1. İç ilişkide

Madde 61- Tazminatın aynı zarardan sorumlu müteselsil borçlular arasında paylaştırılmasında, bütün durum ve koşullar, özellikle onlardan her birine yüklenebilecek kusurun ağırlığı ve yarattıkları tehlikenin yoğunluğu göz önünde tutulur.

Tazminatın kendi payına düşeninden fazlasını ödeyen kişi, bu fazla ödemesi için, diğer müteselsil sorumlulara karşı rücu hakkına sahip ve zarar görenin haklarına halef olur.

TESELSÜL KARİNESİ:

TTK Madde 7 – İki veya daha fazla kimse, içlerinden yalnız biri veya hepsi için ticari mahiyeti haiz bir iş dolayısiyle diğer bir kimseye karşı müştereken borç altına girerlerse mukavelede aksi kararlaştırılmış olmadıkça müteselsilen mesul sayılırlar.

Ticari borçlara kefalet halinde, gerek asıl borçlu ile kefil ve gerek kefiller arasındaki münasebetlerde dahi hüküm böyledir.

  • FİNANSAL KİRALAMA (LEASİNG ) NEDİR? TARAFLARIN HAKLARI VE BORÇLARI NELERDİR? 2002 Yılı Gümrük Müsteşarlığı Gümrükler Genel Müdürlüğü Stajyer Gümrük Kontrolörlüğü Sınav ları

Finansal Kiralama Kanunu’nun 4.maddesine göre, “Finansal Kiralama sözleşmesi, kiralayanın, kiracının talebi ve seçimi üzerine, üçüncü kişiden satın aldığı veya başka surette temin ettiği malın zilyetliğini, her türlü faydayı sağlamak üzere ve belli bir süre feshedilmemek şartı ile, kira bedeli karşılığında kiracıya bırakmasını öngören bir sözleşmedir”.

Bir sözleşmenin finansal kiralama sözleşmesi sayılması için aşağıdaki şartları taşıması gerekmektedir.

Kiralayan, bir “Finansal Kiralama Şirketi” olmalıdır.

Kiralayan şirket, üçüncü bir şahıstan temin ettiği ve maliki bulunduğu bir malı kiralamalıdır.

yurt dışından yapılacak kiralamalarda, yıllık kiralama bedeli 25000 Amerikan Doları karşılığı Türk Lirası’ndan az olmamalıdır.

Sözleşme süresi en az dört yıl olmalıdır.

Finansal Kiralama Kanunu’muz, doğrudan doğruya üretici şirketin, finansal kiralama sözleşmesine taraf olmasını kabul etmemiştir. Bu nedenle, doğrudan doğruya üreticiden yapılacak kiralamalar, finansal kiralama sayılmamakta ve kanunda öngörülen avantajlardan yararlandırılmamaktadır. Sonuç olarak, finansal kiralama sözleşmeleri, yurt içinde veya yurt dışında kurulmuş “Finansal Kiralama Şirketileri” ile, yabancı finansal kiralama şirketlerinin Türkiye’de açtıkları şubeleri tarafından yapılabilir. Bankalar, özel kanunlarındaki yasaklar nedeniyle, finansal kiralama faaliyetinde bulunamazlar. Ancak, mevduat kabul etmeyen kalkınma ve yatırım bankaları, bakanlıktan izin almak kaydıyla, finansal kiralama faaliyetinde bulunabilirler. Diğer bankaların finansal kiralama faaliyetinde bulunabilmeleri, ayrıca kuracakları finansal kiralama şirketleri ile mümkündür (Ceylan, 2002:128-129).

Türkiye’de kurulan finansal kiralama şirketleri, yalnız anonim şirket şeklinde kurulabilir. Kiralama şirketlerinin ödenmiş sermayeleri 15 milyar TL’den az olamaz. Hisse senetlerinin tamamı yazılı olmalı ve nakit karşılığı çıkarılmalıdır. Finansal kiralama şirketleri, kiralama işlemleriyle doğrudan ilgili olmayan faaliyetlerde bulunamazlar.

Finansal kiralama şirketleri ile yabancı finansal kiralama şirketlerinin Türkiye’deki şubeleri, Hazine Müsteşarlığı’nın bağlı bulunduğu Bakanlığın denetimine tabi tutulmuştur.

Finansal kiralama şirketleri, 2499 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu ve ilgili mevzuat hükümlerine uymak kaydıyla, tahvil, bono vb. menkul kıymetleri ihraç ederek, sermaye piyasasından fon sağlayabilirler.

Yabancı kiralama şirketlerinin Türkiye’deki şubeleri için ayırdıkları sermayenin en az iki milyon Amerikan Doları olması gerekmektedir Finansal kiralama şirketlerinin gerçek ve tüzel bir kişiden olan alacaklarının toplamı, öz kaynaklarının %25’ini geçemez.

Bir sözleşmenin, finansal kiralama sözleşmesi sayılması için en az dört yıl süreli olması gerekmektedir. Kiralama sözleşmelerinde bu sürenin kısalacağı haller şu şekilde belirlenmiştir:

Kira konusu malın amortisman süresinin 4 yıldan az olması,

Malın kullanımının teknolojik özelliği nedeniyle 4 yıldan kısa olduğunun Hazine Müsteşarlığı’nca onaylanması,

Malın daha önce finansal kiralamaya konu olması.

Finansal Kiralama Kanunu’muza göre, finansal kiralama sözleşmesine, taşınır ve taşınmaz mallar konu olabilir. Türkiye’de pate nt gibi fikri ve sınai haklar finansal kiralamaya konu olamaz.

Uluslararası uygulamalarda ise, finansal kiralamaya konu olan mallar olarak, her türlü makine, kara, hava ve deniz taşıt araçları, tıbbi cihazlar, petrol sondaj ve çıkarma ekipmanları, bilgi işlem üniteleri, santraller, fabrika binaları, park ve depolama yerleri ile maddi olmayan varlıklar da sayılabilir.

Türkiye uygulamasında da aynı maddi mallar finansal kiralamaya konu olmaktadır. Ancak yönetmeliğe göre, eski, kullanılmış, yenileştirilmiş, kusurlu, standart dışı, düşük kaliteli mallar ile müsaadeye tabi maddeler listesinde yer alan malların yurt dışından kiralanması Müsteşarlığın ön iznine tabidir (İşler, 2003:26).

Finansal kiralama sözleşmesi noterler tarafından yapılır. Noterler tarafından yapılmayan veya sadece imzaları noterlere tasdik edilen sözleşmeler geçerli değildir. Öte yandan, taşınır mallara dair sözleşme, kiracının ikametgahının bulunduğu noter tarafından özel sicile tescil edilir. Yurt dışında yerleşik kiralayan şirketin Türkiye’de şubesi yoksa, sözleşme Hazine Müsteşarlığı’nın bulunduğu Bakanlıkça tescil edilir. Taşınmaz mallara ilişkin sözleşme, taşınmazın bulunduğu tapu kütüğünün beyanlar hanesine, gemilere dair sözleşmeler ise gemi siciline şerh edilir.

Finansal Kiralama Kanunu 9.maddesine göre, “Finansal kiralama konusu malın mülkiyeti, kiralayan şirkete aittir.” Ancak, taraflar, sözleşmede, sözleşme süresi sonunda kiracının malın mülkiyetini satın alma hakkına haiz olacağını kararlaştırabilir. Böylece, yatırımcıların enflasyon dönemlerinde, kiralama yolu ile mallara sahip olmalarına olanak sağlanmıştır.

Finansal kiralamanın Türkiye’de gensoruiş bir uygulama alanı bulmasını sağlamak için “Teşvik” ve “Gümrük Vergileri’nde” özel hükümlere yer verilmiştir.

Buna göre, Teşvik Belgesine bağlanmış bulunan yatırımların tamamının veya bir bölümünün finansal kiralama yoluyla gerçekleşti rilmesi halinde onun tarafından kullanılmasına hak kazanılan teşviklerden, mevzuata göre belirlenecek esaslar çerçevesinde yararlanır.

Diğer yandan, Maliye ve Gümrük Bakanlığı, 146 seri nolu “Gelir Vergisi Genel Tebliği” ile finansal kiralama kuruluşlarının “Yatırım İndirimi İstisnası’ndan” yararlanma esaslarını belirlemiştir. Buna göre;

Kiralama konusu mallar nedeniyle, kiralayanın yatırım indiriminden yararlanabilmesi için, yatırımın Teşvik Belgesine bağlanmış ve kiralanacak malın “yeni” olması gerekmektedir.

Kiralayan, finansal kiralama sözleşmesinin süresinden önce feshedilmesi halinde, taşvikler nedeniyle ödemediği vergileri cezalı olarak öder. Finansal Kiralama Kanunu’nun 18.maddesi çerçevesinde, kiralama konusu malın başka bir kiralayana satılması halinde, yeni kira layan, sadece bakiye yatırım indirimi istisnasından yararlanır.

Buna göre, satın alma hakkı bulunmayan bir sözleşmeye dayanarak veya bu hak bulunsa bile, teşvik belgesindeki gümrük muafiyet inden yararlanması öngörülmemiş malların Türkiye’ye girişinde, gümrük mevzuatının süre kısıtlaması hariç, sözleşme süresine bağlı olarak, geçici muafiyet rejimine ait hükümler uygulanır. Türkiye’ye bu şekilde getirilen mallar için ileride doğabilecek vergileri karşılaya bilecek miktarda teminat alınır. Mallar iade edildiğinde, teminat ta iade edilir.

Sözleşme süresi sonunda, kiralanan malların kesin ithalatının yapılması halinde, vergi ödeme mükellefiyetinin başladığı tarih teki cari kur ve normal fiyat üzerinden hesaplanacak vergileri tahsil olunur (Ceylan, 2002:130).

  • TTK’YA GÖRE TİCARİ İŞLETMELERİ YAZIN? BUNLARDAN AŞ’LERİN ORGANLARI VE KURULUŞU HAKKINDA BİLDİKLERİNİZİ YAZINIZ. 2002 Yılı Gümrük Müsteşarlığı Gümrükler Genel Müdürlüğü Stajyer Gümrük Kontrolörlüğü Sınav ları

Kollektif

Komandit

Anonim

Limited

Kooperatif şirketlerdir Anonim Şirket Organları:

Anonim şirkette bulunması kanunen zorunlu olan 3 organ vardır. Yönetim Kurulu, Denetleme Kurulu, Genel Kurul md. 435’e göre şirketin söz konusu organlarıdır. Biri var olmadığı ya da Genel Kurul toplanamadığı takdirde, pay sahiplerinden ya da şirket alacaklılarından birinin veya Ticaret Bakanlığının istemi üzerine mahkeme, şirketin durumunun yasal hale getirilmesi için uygun bir süre verir. Buna rağme n durum düzeltilmezse şirketin feshine karar verir.

2 farklı anlatım

1

Kuruluş aşamaları şöyledir:

  1. Esas sözleşmenin hazırlanması, imzalanması ve imzaların noterce tasdiki: Esas sözleşme yazılı yapılır ve en az beş kurucu tarafından imzalanır. Daha sonra imzalar noterlikçe onaylanır.
  2. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı izni: Daha önce de belirttiğimiz gibi, anonim şirketlerin kuruluşunda ve esas sözleşme değişikliğinde Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın izni kaldırılmıştır. Ancak belirli anonim şirketler açısından bu izin şartı muhafaza edilmiştir. Bunlardan bir tanesi de Sermaye Piyasası Kanunu’na tabi anonim şirketlerdir. Tedrici şekilde kurulan bir anonim şirket halka açık anonim şirket statüsünde olacağı için Sermaye Piyasası Kanunu’nun kapsamına dahil olacaktır. Bu nedenle tedrici kuruluşta söz konusu izin aranmaktadır. Tedrici kuruluşta, kurucular esas sermayenin yüzde onunun tediye veya temin edildiğini gösteren bir belgeyi söz konusu Bakanlığa başvurmadan önce hazırlayacaktır. Tedrici kuruluşta ayrıca Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’ndan izin alınmadan önce Sermaye Piyasası Kurulu tarafından sözleşmenin onaylanması gereklidir.

Bakanlıktan izin alındıktan sonra anı kuruluşta tescil için ticaret siciline başvurulur.

  1. Tescil: Tüzel kişilik tescil ile kazanılır. Kuruluşun üçüncü kişilere karşı ileri sürülebilmesi, tescilin Türki ye Ticaret ‘Sicili Gazetesinde ilan edilmesiyle mümkün olur.

Tedrici kuruluşta ise izinden sonra sermaye Piyasası Kurulu’na müracaatla halkı ortaklığa katılmaya davet ve senetlerin SPK kaydına alınması için gerekli işlemin yapılması istenir

2

Anonim şirketlerde kuruluş tedrici ve ani olmak üzere iki çeşittir. Payların tamamı kurucular tarafından taahhüt edilmişse Ani Kuruluş, kurucular payların ancak bir kısmı için taahhütte bulunmuşlar ve geri kalan paylar için “halka başvuru” amaçlanmışsa o zaman pay taahhütlerinin Tedrici yani, aşamalı biçimde tamamlanacak olması söz konusudur. O bakımdan bu sonucu kuruluşa Tedrici kuruluş denir. Halka açılma aşaması ile ilgili olan Sermaye P.K. hükümleri uygulanır.

-Ani olarak kurulan bir Anonim şirkette pay sahipleri, tescil tarihinden itibaren 5 yıl içinde payların halka müracaatla elden çıkarmak isterlerse, tedrici kuruluşu düzenleyen hükümler uygulanır. Tedrici kuruluşta, kurucular, ortaklık esas sermayesinin en az %10’nu tediye veya temin etmelidirler. Ayrıca kuruluşta, ayni sermaye koymak sadece %10’luk kısım için düşünülebilir ve esas sözleşmeyi imza etmemiş olmalıdır.

Esas sözleşme yazılı olarak yapılır ve esas mukaveleyi en az 5 kurucu imza eder. İmzalar noterlikçe tasdik edilir.

  • AŞAĞIDAKİ KAVRAMLARI AÇIKLAYINIZ? 2002 Yılı Gümrük Müsteşarlığı Gümrükler Genel Müdürlüğü Stajyer Gümrük Kontrolörlüğü Sınav ları

a- Bononun mecburi unsurları nelerdir açıklayın? b- Donatma iştiraki nedir? c- Dernek nedir? d- Vedia akdi nedir?

a- Bononun mecburi unsurları nelerdir açıklayın?

Ticaret Kanunumuzun 688. Maddesine göre : Bono veya emre yazılı senedin içinde şu unsurların bulunması zorunludur. Bir senedi n, Bono sayılabilmesi için :

  1. Senet metninde “Bono” veya “emre yazılı senet” kelimesini ve senet Türkçeden başka bir dilde yazılmışsa o dilde bono karşılığı olarak kullanılan kelimeyi,
  2. Kayıtsız ve şartsız muayyen bir bedeli ödemek vaadini,
  3. Vadeyi,
  4. Ödeme yerini,
  5. Kime ve kimin (alacaklının – lehdarın) emrine ödenecek ise onun ad e soyadını,
  6. Senedin tanzim edildiği gün ve yeri;
  7. Senedf tanzim edenin imzasını içine alması gerekir.

Şimdi bu zorunlu kayıtları sırasıyle açıklayalım :

  • Bono veya emre yazılı senet deyimi : Senet Türkçe düzenlenmiş ise, emre yazılı senet veya bono kelimesinin, Fransızca i se, “Billet A Orde”, İngilizce ise “Promissory not” ve benzeri… deyiminin aynen bulunması lazımdır. Örneğin, yukarıdaki bono örneğini “Bu senedi mizin, veya bu kambiyalin tarihinden bir ay sonra…” şeklinde yazmış olsaydık, bu senede emre yazılı senet veya bono gözüyle bakamazdık. Çünkü senet metninde Bono veya emre yazılı senet kelimeleri yazılmamıştır.

Kanunun bu deyimleri aynen koydurmak istemesi, taraflar arasında hiç bir kuşkuya yer vermemek ve senedin hangi nitelikte bulunduğuna dikkati çekmek içindir.

  • Kayıtsız ve şartsız muayyen bir bedeli ödeme vaadi : Bono veya emre yazılı senedin kayıtsız ve şartsız belli bir bedelin ödenmesi taahhüdünü içine alması şarttır. Bonoda, kayıtsız ve şartsız belirli bir parayı ödemek vaadi bulunduğu halde, poliçede belirli bir paranın ödenmesi konusunda

kayıtsız ve şartsız bir havale vardır. Çünkü poliçe bir havale emridir. Alacaklının borçlusuna hitaben “……………………………… ödeyiniz” demesi bunun belirgin bir

ifadesidir.

Halbuki Bono veya emre yazılı senet, bir borç yüklendiğini gösterir. Bunda da borçlunun, alacaklısına karşı “………………………… ödeyeceğim” şeklinde bir

taahhüdü veya borç beyanı vardır.

Belli bir bedelin ödenmesi vaadi kayıtsız ve şartsız olacaktır. Poliçede açıkladığımız gibi bu söz verme bir takım kayıt ve şartlara bağlanacak olursa, senet ticari olma niteliğini kaybeder. Adi bir senet hükmüne girer.

  • Vade : Bonolarda vadenin, yani borcun ödeneceği günün gösteri!miş olması da gerekir. Şu kadar ki. vadesi hiç yazılmamış bi r bonoya veya emre yazılı senede ibrazında (görüldüğünde) ödenecek bir senet gözü ile bakılır.
  • Ödeme yeri : Bono veya emre yazılı senedin, ödeme yerini de göstermek lazımdır. Şayet ödeme yeri bonoda açıklanmamışsa tanzim edildiği yer (ödeme yeri) ve aynı zanıanda borçlunun oturma yeri (ikametgahı) sayılır.
  • Alacaklının adı ve soyadı : Senet kime ve kimin emrine ödenecekse onun yani lehdarın ad ve soyadının yazılması zorunludur. Şu halde, senette lehdarın adı ve soyadı yoksa, diğer unsurlar tamam olsa da bu senet bono değeri taşımaz. Hatta lehdarın yalnız adı yazılı olup da, soyadı gösterilmemişse yine ticari senet değerini kazanamaz.

Poliçede keşideci, senedi kendi adına veya üzerine çekebildiği halde, bonoda borçlu kendi ad ve hesabına imza edemez. Böyle b ir bono doldurulması olanaksızdır. Ama bono, açık poliçelerde olduğu gibi alacaklının (lehdarın) adı ve soyadı hiç yazılmadan düzenlenebilir. Bu biçimdeki açık bonolar piyasaya sürülürken yine lehdarın ad ve soyadını yazmak zorunluğu vardır. Aksi halde “Bono” olamaz.

  • Senedin tanzim edildiği gün ve yer : Bonolarda tanzim tarihinin ve yerinin gösterilmesi zorunludur. Tanzim edildiği günü yazılı olmayan bono ticari değildir. Yalnız tanzim yeri için kanun bir istisna tanımıştır. Tanzim edildiği yeri gösterilmeyen bir bono, “tanzim edenin adı ve soyadı yanında yazılı olan yerde tanzim edilmiş sayılır”. Senedi tanzim eden tabiatiyle senedin borçlusu olan kimsedir. Borçlunun adı ve soyadı yanında da “yer” gösterilmemişse, o senedin bono veya emre yazılı senet sayılmasına olanak yoktur.

Bonoda tanzim tarihinin belli olmaması halinde (Nisan 199.. veya sadece 199.. gibi) bu bono geçersizdir. Tarihi belli olmadığı için hiç yazılmamış sayılır. Ancak tanzim tarih ve yerinin senede yanlış yazılması o senedin niteliğini bozar mı?.. Bozmaması gerekir. Bununla beraber bu konunun tartışmalı olduğu Prof. Hirşin Ticaret Hukukunda yazılıdır.

  • Borçlunun imzası : Senedi tedavüle çıkaran borçlunun imzası esastır ve şarttır. Bono borçlusunun T.K. 582. maddesine göre borçlanmaya ehil olması ve bononun el yazısı ile imza edilmesi zorunludur. EI yazısı ile atılan imza yerine mühür, parmak izi veya herhangi bir işaret (tasdikli de olsa) kullanılamaz, kullanılırsa bono, ticariliğini kaybeder.

Görülüyorki bir iki istisnasıyla yukarıda sıralanan unsurların bonolarda bulunması şarttır. Bonoların bu şartlar dışında ve özellikle yasal niteliğini bozacak bazı kayıtlara bağlanması doğru değildir. O takdirde Bonolar için kanunun ticari senetlere tanıdığı hak ve kolaylıkla rdan yararlanmak mümkün olamaz.

b- Donatma iştiraki nedir?

Birden fazla kişinin, müşterek mülkiyet şeklinde malik oldukları bir gemiyi, aralarında yapmış oldukları sözleşme gereğince (tümü) cümle si nam ve hesabına deniz ticaretinde kullanmalarıdır. Donatma iştirakının tüzel kişiği yoktur. Ancak TTK 19da tacirler hakkında hükümlerin donatma iştirakı hakkında da uygulanması öngörülmüştür. Müşterek donatanların tacir sıfatı bulunmaktadır. Dolayısıyla müşterek donatanların değil donatma iştirakinin iflasına karar verilebilir. Donatma iştirakinin de ticaret siciline tescili zorunl udur.

c- Dernek nedir?

Dernekler en az 7 gerçek veya tüzel kişinin kazanç paylaşma amacı dışında belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere bilgi ve çalışmalarını birleştirmek suretiyle tüzel kişiliğe sahip topluluklardır.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Hukuka ve ahlaka aykırı amaçlarla dernek kurulamaz.

d- Vedia akdi nedir?

Vedia sözleşmesi, borçlar hukukunda düzenlenmiş, ticari hayatta çok yaygın olarak kullanılan, önemli müesseselerden biridir. Vedia sözleşmesi, özellikle umumi mağazalarda uygulaması çok görülen bir sözleşme türüdür

Bir çok durumda menkul mallar, çeşitli ihtiyaçlar yüzünden diğer kimselere emanet olarak bırakılırlar. Örneğin, bir lokantaya girerken paltoların, vestiyere bırakılması, saatin tamir amacıyla, bir kimseye bırakılması hallerinde durum böyledir. Bu şartlar altında malların diğer kimselere bırakılmasına vedia adı verilir.

Vedia öyle bir akittir ki , vedia verenin (saklatanın) verdiği menkul bir malı, vedia alanın (saklayanın) kabul etmesi ve bunu emin bir yerde muhafaza etmesi ve istenildiğinde de onu aynen vedia verene iade etmeyi borçlanmasıdır.

  • CEZA KANUNUNDAKİ HUKUKA UYGUNLUK NEDENLERİ NELERDİR? 2002 Yılı MASAK Uzman Yardımcılığı Sınav ları

b-                    Yetkili Merciin emrini yerine getirme,

c-                    Meşru savunma,

d-                    Zorunluluk Hali,

e-                    Hakkın kullanılması,

f-                     Kişinin rızası

  • BAĞIMISIZ İDARİ OTORİTERLERİ ANAYASA VE İDARE HUKUKU İLKELERİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİNİZ. 2002 Yılı MASAK Uzman Yardımcılığı Sınav ları

YÖNTEM 1 CEVAP

DÜZENLEYİCİ KURUMLAR – BAĞIMSIZ İDARİ OTORİTELER

  1. DÜNYADA DÜZENLEYİCİ KURUMLAR

Günümüzde olağanüstü hızlanan teknolojik gelişmeler ve küreselleşme süreci, toplumsal ilişkileri giderek karmaşıklaştırmakta, bu durum idari yapılanmaya yeni kurum ve kavramların eklenmesini zorunlu kılmaktadır. Çağdaş demokratik hukuk devletinin bu yeni süreçte en temel nu, bir yandan artan idari faaliyet alanlarına uygun yönetim sistem ve kurumlarını oluştururken, öte yandan da bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin en kapsamlı biçimde korunması olmaktadır. Bu arayışların ortaya çıkardığı ürünlerden biri de “Bağımsız İdari Otoriteler”dir (BİO).

Hassas ve teknik bazı alanları siyasal müdahale dışında tutma isteği, BİO’ların ortaya çıkış nedenleri arasında ön sırada gösterilmiştir. Bu kurumlar, kamu yaşamı için önemli kimi sektörlerde, idare edilenleri keyfilikten koruyacak objektifliğin ve yansızlığın güvencesi olarak görülmektedirler. Bu işlevleri yanında, özelleştirme uygulamaları ve devletçi politikaların yerini “düzenlenmiş piyasa ekonomisinin” almasıyla, devletin birincil görevleri arasına giren regülasyon görevinin, klasik bürokratik yapılanma dışında, hızlı ve etkin karar alabilen ve aynı şekilde uygulayabilen uzman kurumlar eliyle yürütülmesi gereksinimi, BİO’ların varlık nedeni olmuştur.

Başlangıçta ulusal ölçekler içinde kalan bu kurumlar, artık evrensel düzeyde örgütlenmekte ve yetki kapsamlarına, kamu gücü kullanan idari kuruluşların yanı sıra özel kuruluşlar da girmektedir.

Bu kurumların görevlerini birkaç ana başlık altında toplamak olanaklıdır:

Belirli bir sektörde faaliyette bulunacak kuruluş ve kişilere izin, lisans, onay, yetki vermek.

Yönetmelik, tebliğ, genelge gibi düzenleyici metinler yayımlamak.

Görev alanında denetim yapmak ve buna bağlı olarak gerektiğinde suç duyurusunda bulunmak.

Para cezası, faaliyetten geçici veya sürekli yasaklama gibi yargı-benzeri yaptırımlar uygulamak.

Görev alanı ile ilgili olarak genel yönetim işlevlerine çeşitli düzeylerde katılmak.

İletişim, medya, finans, bankacılık gibi sektörlerde ortaya çıkan ve merkezî yönetimin vesayet denetimine tâbi olmaksızın çok gensoruiş yetkilerle donatılan bu kurumların, ülkelerin klasik idari yapılanması içindeki yerleri, uygulandıkları bütün ülkelerde tartışma konusu olmaya devam etmektedir.

  1. KAVRAMIN AYIRT EDİCİ ÖGELERİ

Bağımsız idari otoritelerin ayırt edici ögeleri olan “idari otorite” ve “bağımsızlık” kavramlarının anlam ve kapsamlarının in celenmesi gerekir.

  1. İdari Otorite

İdari otoriteler kamu tüzel kişileri adına işlem tesis eden organlardır. Bağımsız idari otoriteler açısından bu özellik, onların hukuk düzeni ve kişi hakları üzerinde etkili (icrai) işlemler yapma yetkisine sahip olmalarını ifade etmektedir.

  1. Regülasyon

Bu kurumların işlevsel olarak özellikleri olan regülasyon, belirli bir alanı düzenleme, bu alanda faaliyette bulunacaklar açısından kuralları belirleme ve bu kurallara uyulup uyulmadığını denetleyerek, aykırı davrananlara yaptırım uygulama etkinliklerinin bütününü ifade etmektedir. Bağımsız idari otoriteler kimi temel hak ve özgürlükler alanına yönelik olarak da regülasyon işlevi üstlenmektedir.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Bu anlamda, “regülasyon” kavramı, devletin işlevindeki bir dönüşümü ifade etmektedir. Devletin idare aracılığıyla gerçekleştirdiği “topluma kamu hizmetleri sunma” biçimindeki faaliyeti, yaygın özelleştirme ile birlikte yerini, özelleştirilen (ya da özel kesimin öteden b eri faaliyette bulunduğu) alanlarda, piyasa mekanizmasının kurallarının tam anlamıyla gerçekleşmesini sağlamaya yönelik bir tür hakemliğe terk etmektedir.

  1. Bağımsızlık

BİO’ların diğer bir ayırt edici özelliği, bağımsız olmalarıdır.

Regülasyon işlevinin gereği gibi yerine getirilebilmesi için bu kurumlara tanınmış bir özellik olan bağımsızlığın iki boyutu bulunmaktadır: Birinci boyut, otoritenin karar organı olan kurul üyelerinin birtakım statüter güvencelere sahip olmalarıdır (organik bağımsızlık). Bunun için getirilen güvenceler arasında, kurul üyelerinin belirlenmesinin bütünüyle yasama ya da yürütme organlarına bırakılmaması, üyelerin belirli süre için seçilmesi ve bu sürenin sonuna kadar görevden alınamaması, ikinci kez üyeliğe atanamamaları sayılabilir.

Bağımsızlığın ikinci boyutu (işlevsel bağımsızlık) ise, bu otoriteler tarafından tesis edilen işlemler üzerinde klasik idari denetim biçimlerinin uygulanamaması, bağımsız idari otoritelerin işlemlerinin merkezî idarenin hiyerarşi ya da vesayet denetimlerine bağlı kılınmamasıdır.

  1. TÜRKİYE’DE BAĞIMSIZ İDARİ OTORİTELER VE ANAYASA KARŞISINDAKİ KONUMLARI
  2. GENEL OLARAK

Ülkemizde kurul ya da kurum adıyla örgütlenmiş kamu örgütlerinden hangilerinin BİO sayılacakları konusu tartışmalıdır.

Türkiye’de BİO tipi yapılanmanın Sermaye Piyasası Kurulu ile başladığı, genellikle kabul edilmektedir.

Türk idare sisteminde BİO özellikleri taşıyan Üst Kurumlar-Kurullar;

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu,

Sermaye Piyasası Kurulu,

Rekabet Kurumu,

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu,

Telekomünikasyon Kurumu,

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu,

Şeker Kurumu,

Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurumu,

Kamu İhale Kurumu,

olarak sıralanmış, benzer nitelikteki diğer kimi kurumlar genel yönetimin özel uzmanlık kuruluşları olarak değerlendirilmiştir.

Bunun yanında, Diyanet İşleri Başkanlığı, Futbol Federasyonu, YÖK gibi bazı kurumların BİO sayılıp sayılmayacakları konusunda akademik tartışmalar sürmektedir.

  1. TÜRK ANAYASASINDA VE İDARE SİSTEMİNDE BİO’LARIN YERİ

Ülkemizdeki BİO uygulamaları da dünyadaki benzerleri gibi tartışmalara konu olmaktadır. Bu tartışmalar genellikle BİO’ların Anayasa karşısındaki konumlarından kaynaklanmaktadır. Anayasanın devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5. maddesi çerçevesinde bu görevleri yerine getirirken kullanacağı enstrümanın seçimi tamamen siyasal bir tercih olup yasa koyucuya aittir.

Anayasada bağımsız idari otoritelerin kuruluşuna dayanak olarak ileri sürülen 167. madde, devletin piyasaları düzenleyebilmesine olanak sağlamaktadır. “Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri almakla” görevli kılınmıştır. Bu görev; başka araçlarla da gerçekleştirilebileceği gibi, sadece piyasadaki aktörlerin faaliyetlerini düzenlemek ve denetlemekle de (regülasyon) gerçekleştirilebilir. Tercih hakkı yasa koyucuya aittir

YÖNTEM 2 CEVAP

BAĞIMSIZ İDARİ OTORİTELERİN TÜRK İDARİ TEŞKİLATI İÇİNDEKİ YERLERİ

Türkiye’de, bağımsız idari otoritelerin devlet teşkilatı içindeki yerlerinin tayin edilmesi konusunda idare hukukçuları ve akademisyenler arasında farklı görüşler söz konusudur. Bazı akademisyen ve hukukçular, Türkiye’de bağımsız idari otoritelerden söz etmenin Türk idari teşkilatlanmasının temel ilke ve prensipleri bağlamında fantezi olacağını belirtirken, bazıları bu kurumları mevcut yapı içer isinde bir yere yerleştirmeye çalışmaktadır.

1982 Anayasası’nın 123. maddesine göre “İdare, kuruluş ve görevleri ile bir bütündür ve kanunla düzenlenir.” “İdarenin kuruluş ve görevleri, merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına dayanır.” Kamu tüzel kişiliği ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kurulur.” Anayasa’nın bu maddesi bağlamında şu lara cevap vermek gerekmektedir:42

  • Bağımsız idari otoriteler, merkezi idare ve yerinden yönetim yanında üçüncü bir idari yapılanma oluşturabilir mi? Cevap olusorumlu ise, bu Anayasa’nın söz konusu 123. maddesine aykırılık teşkil etmeyecek midir?

Bağımsız idari otoriteler üçüncü bir idari yapılanma türü olarak kabul edilmez ise, yerinden yönetim yapısı içerisine dahil edilebilir mi?

  • Eğer yerinden yönetim yapısı içerisine dahil edilebilirse, hizmet yerinden yönetim kuruluşlarına mı dahil edilecek yoksa yerinden yönetim yapısı içerisinde dördüncü bir kategori mi oluşturacak?

Anayasanın 123. ve 127. maddelerinden, Türkiye’de ancak merkezi idare, yer yönünden yerinden yönetim (yerel yönetimler) ve kamu kurumları (hizmet yönünden yerinden yönetim) şeklinde üç tür teşkilatlanmanın olabileceği anlaşılmaktadır. 1982 Anayasası başka bir teşkilatlanma türüne izin vermemektedir. Dolayısıyla ilk yanıt bulmaktadır, yani bağımsız idari otoriteler merkezi idare ve yerinden yönetim yapısı dışında üçüncü bir kategori oluşturamaz.

1982 Anayasası’nda merkezi idare ve yerinden yönetim ilkesinin yer bakımından uygulanması sonucu ortaya çıkan yerel yönetimler tanımlanmış ve yerel yönetimler il özel idaresi, belediye ve köy olmak üzere isimleriyle belirtilmiştir. Yerinden yönetim ilkesinin bir de hizmet yönünden uygulanması sonucu ortaya çıkan hizmet yerinden yönetim kuruluşları söz konusudur, ancak hizmet yerinden yönetim kuruluşları Anayasa’da

direkt olarak yer almamaktadır. Anayasa’nın 123. maddesinde yer alan kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak kamu tüzel kişiliklerinin oluşturulabileceği ibaresine dayanılarak oluşturulmuşlardır.

Bağımsız idari otoriteler ile hizmet yerinden yönetim kuruluşları arasında belirli farklılıklar söz konusudur. Öncelikle, hizmet yerinden yönet im kuruluşları belli bir hizmeti yerine getirirken, bağımsız idari otoriteler belli bir kamu hizmeti yerine getirmezler. Bu kuru mlar toplum için hassas olan sektörleri regüle eden, düzenleyen ve denetleyen kurumlardır. Ayrıca, hizmet yönünden yerinden yönetim kuruluşlarının organları yürütme organı tarafından işbaşına getirilebilir ve görevden alınabilirler. Dolayısıyla, hizmet yerinden yönetim kuruluşlarına ilişkin bir bağımsızlıktan söz etmek mümkün değildir.

Yine, bağımsız idari otoriteler idari vesayet denetimi dışında iken, hizmet yerinden yönetim kuruluşlarının işlemleri merkezi idarenin idari vesayet denetimine tabidir. İlaveten, bağımsız idari otoriteler gensoruiş bir mali özerkliğe sahip iken, hizmet yerinden yönetim kuruluşlarına ilişkin mali özerkliğe pek rastlanmaz. Dolayısıyla, bağımsız idari otoritelerin hizmet yerinden yönetim kuruluşları içerisinde değerlendirmek mümkün değildir.

Bağımsız idari otoriteler sahip oldukları kamu tüzel kişiliği, organik ve işlevsel bağımsızlıkları ve özerklikleri gibi özell ikleri nedeniyle merkezi idare ve yerel yönetimler içerisinde düşünülemeyeceğine ve hizmet yerinden yönetim kuruluşlarına dahil edilemeyeceğine göre, mevcut yapı içerisinde; yerel yönetimler, hizmet yerinden yönetim kuruluşları ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları yanında yerinden yönetim yapısı içinde dördüncü bir kategori veya model olarak kabul edilmelidir.

Ancak bu noktada şu belirtilmelidir ki, esasında, bağımsız idari otoritelerin özellikleri ve işlevleri yerinden yönetim yapısıyla da uyuşmamaktadır. Bu yüzden, eğer söz konusu özellikler korunacaksa, asıl yapılması gereken, Anayasa’nın 123. maddesinin değiştirilerek bağımsız idari otoriteleri merkezi idare ve yerinden yönetim yapısı dışında üçüncü bir yönetim yapısı olarak kabul edilmesidir.

  • İYUK 10. MADDEKİ İDARİ MAKAMLARIN SÜKUTU İLE 11. MADDEDEKİ ÜST MAKAMLARA BAŞVURU HALİNDE DAVA AÇMA SÜRELERİ NELERDİR? . 2002 Yılı MASAK Uzman Yardımcılığı Sınav ları

MADDE 10- 1. İlgililer, haklarında idari davaya konu olabilecek bir işlem veya eylemin yapılması için idari makamlara başvurabilirler.

  1. (Değişik:10/6/1994 – 4001/5 md.) Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır. İlgililer altmış günün bittiği tarihten itibaren dava açma süresi içinde, konusuna göre Danıştaya, idare ve vergi mahkemelerine dava açabilirler. Altmış günlük süre içinde idarece verilen cevap kesin değilse ilgili bu cevabı, isteminin reddi sayarak dava açabileceği gibi, kesin cevabı da bekleyebilir. Bu takdirde dava açma süresi işlemez. Ancak, bekleme süresi başvuru tarihinden itibaren altı ayı geçemez. Dava açılmaması veya davanın süreden redd i hallerinde, altmış günlük sürenin bitmesinden sonra yetkili idarî makamlarca cevap verilirse, cevabın tebliğinden itibaren altmış gün içinde dava açabilirler.”
  • “MADDE 11- 1. İlgililer tarafından idari dava açılmadan önce, idari işlemin kaldırılması, geri alınması, değiştirilmesi veya yeni bir işlem yapılması üst makamdan, üst makam yoksa işlemi yapmış olan makamdan, idari dava açma süresi içinde istenebilir. Bu başvurma, işlemeye başlamış olan idari dava açma süresini durdurur.
  1. Altmış gün içinde bir cevap verilmezse istek reddedilmiş sayılır.
  2. İsteğin reddedilmesi veya reddedilmiş sayılması halinde dava açma süresi yeniden işlemeye başlar ve başvurma tarihine kadar geçmiş süre de hesaba katılır.”
  • AŞAĞIDAKİ KAVRAMLARI AÇIKLAYINIZ. 2002 Yılı MASAK Uzman Yardımcılığı Sınav ları
  1. gabin
  2. objektif iyiniyet
  3. aval
  4. ihitiyati haciz
  5. kolektif şirket

a)gabin

Bir akitte bir tarafın edimi ile diger tarafın edimi arasında açık bir nisbetsizlik bulunmasıdır.

Borçlar hukukunda taraflardan birinin diğer tarafın içinde bulunduğu özel bir durumdan yararlanarak edimler arasında kendi lehine açık bir orantısızlık olusturmasıdır.

Bir sözleşmede tarafların karşılıklı edimleri arasında açık bir orantısızlık bulunmasıdır. Karşı tarafın özel durumundan aşırı faydalanma olarak da nitelenebilir.

Karşı tarafın tecrübesizliğinden, zor durumundan veya dikkatsizliğinden faydalanarak aşırı yarar elde etme durumudur.

Gabin durumunda zarar gören taraf bir yıl içinde sözleşmeyi bozduğunu bildirerek verdiği şeyi geri alabilir. Bir yıl geçtikten sonra sözleşme geçerli hale gelir.

  1. objektif iyiniyet

Hakların Edinilmesi : Hak ile kişi arasında bir bağ kurulmasına hakkın edinilmesi ve bu bağın ortadan kalkması da hakkın yiti rilmesidir. Hak doğrudan doğruya tek taraflı kazanılıyorsa aslen kazanımdan bahsedilir. Hakkın önceki sahibinden kazanılmasına da devren kazanım denir. Hakların bir kişiden bir başka kişiye geçmesinde külli ve cüz’i intikal ayırımı vardır. Külli intikal, bir şahsa ait malvarlığının bütün aktifi ve pasifi ile başkasına geçmesidir. Malvarlığına dahil belli bir hakkın başkasına geçmesi ise cüz’i intikaldir.

Hakların Elde Edinilmesinde İyi niyet Kuralı (Subjektif İyi niyet) : Bir hakkın kazanılmasına engel olan bir eksikliğin bilinmemesi veya bütün dikkat ve özeni göstermiş olsa dahi bilenemeyecek olmasıdır. Hakkın elde edilmesine engel bir eksiklik bulunmalı, bu eksikliğin bilinmemesi veya bütün dikkat ve özen gösterilmiş olsa dahi bilemeyecek durumda olunmasıdır.

Hakların Kazanılmasında İyi Niyet Kuralı (Objektif İyi Niyet) : Medeni Kanuna göre, herkes haklarını kullanırken ve borçlarını ifa ederken iyi niyet kurallarına uymak zorundadır. Objektif iyi niyet kuralı, hakların kullanılmasının sınırlarını çizer.

Hakkın Kötüye Kullanılması : Genel olarak hakkın iyi niyet kurallarına veya amaçlarına aykırı kullanılması hakkın kötüye kullanılmasıdır.- Hak iyi niyet kuralına aykırı olarak amacı dışında kullanılmış olmalıdır. – Hakkın kullanılmasında meşru menfaat bulunmamalıdır.- Hak başkasını zarara sokmak veya kendisine yasal olmayan bir kazanç sağlamak için kullanılmış olmalıdır. – Hak sahibine sağlanan yarar ile başkasına verilen zarar arasında aşırı dengesizlik bulunmalıdır.

Kanuna Karşı Hile : Kanunun açıkça yasakladığı bir amaca şeklen kanuna uygun başka bir yolla ulaşılmasıdır

c)aval

Aval, üçüncü kişinin ya da Poliçede imzası bulunanlardan birinin müteselsil sorumluluk hükümlerine göre senet bedelini üstlenmesi. Aval, Türk Ticaret Kanunu’nun 612-614. maddelerinde düzenlenmiştir.

Aval kambiyo senetlerine özgü bir tür müteselsil kefalettir. Bir kimse cirantalar arasında yer alabileceği gibi,              senette                                                                                                                                                                               imzaları                                                                                                                                                                     bulunanlardan

(senet borçlularından) biri ya da bir kaçı için aval vermek suretiyle de senedi daha teminatlı bir hale getirebilir.

Aval senede bağlı bir kefalet olduğundan poliçe, şekil şartlarındaki noksanlıktan dolayı kambiyo senedi olma niteliğine sahip olmadığı taktirde hükümsüz olur. Aynı nedenle lehine aval verilen kişi, gerçekte senet borçlusu değilse de aval hükümsüzdür.

Öte yandan poliçenin şekle bağlı nedenler dışında başka sebeplerle geçersiz olması halinde dahi aval verenin taahhüdü                                                                                                                                                                                           caridir.                                                                                                                                                                                           Örneğin                                                                                                                                                                                           lehine

aval verilen kişi ehliyetsiz olsa bile, aval geçerlidir.

Hamil, borç ödenmediği takdirde keşideciye, cirantalara ya da aval verene başvurabilir. Her durumda, müracaat için gerekli yasal şartlara uyulması gerekecektir.

Poliçe bedelini ödeyen aval veren taraf, lehine aval vermiş olduğu kişi ya da kişilerin yerine geçerek rücu hakkına sahip olu r. Ancak, lehine aval verilebilecek kişilere karşı ileri sürülebilecek def’iler, aval verene karşı ileri sürülemez.

Kefalet sözleşmelerinde açıkça müteselsil kefalet ibaresi yoksa kefalet müteselsil değildir. Ancak aval her durumda müteselsil kefalet hükümlerindedir.

Aval, poliçe bedelinin tamamı için verilebileceği gibi, bir kısmı içinde verilebilir. Yani                  kısmi aval  geçerlidir.

Aval, poliçe ya da eklenen alonj üzerine, “aval içindir” ya da bu anlamda bir ifade yazılarak                       ve altına imza                                                                                                                                                               atılarak       yapılır.                                                                                                                                                               Kimin          lehine                                                                                                                                                               aval

verildiği belirtilmemiş ise aval, keşideci lehine verilmiş sayılacaktır. Aynı şekilde                         poliçe ön  yüzüne tek başına                                                                                                                                               atılan        imza da -muhatap                                                                                                                                               ve

keşideci imzası dışında- keşideci lehine verilmiş aval hükmündedir.

Poliçe veya bononun ön yüzüne yazılır ve geri dönülemez (gayrı kabili rücu) niteliği taşır.

  1. ihitiyati haciz

Genel bütçeye, belediyelere ve il özel idarelerine ait vergi, resim ve harçlar bunlara bağlı zamların tarh, tebliğ ve tahakkuk işlemleri 213 sayılı Vergi Usul Kanununu kapsamında takip edilirken, Devlete, il özel idarelerine ve belediyelere ait vergi, resim, harç, ceza tahkik ve takiplerine ait muhakeme masrafı, vergi cezası, para cezası gibi asli, gecikme zammı, faiz gibi fer’i amme alacakları ve amme hizmetleri tatbikatından mütevellit olan diğer alacakları ile; bunların takip masraflarının takip ve tahsili 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun hükümleri tatbik olunur. Görüleceği üzere Vergi Usul Kanunu vergi, resim, harçlar ve bunlara bağlı zamları kapsarken, 6183 Sayılı A.A.T.U.H.K vergilendirmenin tahsil aşamasını daha gensoruiş bir düzenleme ile kurallara bağlamıştır. Örneğin;Gümrük vergileri tarh ve tahakkuk işlemler vergi usul kanunu kapsamı dışında iken aynı vergiler 4458 sayılı Gümrük Kanununun 200 ve 201. maddeleri hükmü gereğince süresinde ödenmeyen kesinleşmiş gümrük vergilerinin 6183 sayılı kanun kapsamında takip ve tahsil edileceği hüküm altına alınmıştır.

Amme alacaklarının hususi kanunlarda belli edilen zamanlarda rızaen ödenmesi esastır. Amme borçlusunun gerek kendi beyanı üzerine ve gerekse resen, ikmalen ve idarece tarh olunarak tahakkuk eden amme borçlarının iradi olarak ödenmemesi karşısında alınacak te dbirler mevcuttur. 6183 Sayılı A.A.T.U.H.K’nun “İkinci Bölümü” Amme Alacaklarının Korunması başlığı altında korunma yöntemlerini düzenlemiştir. Bunlar sırası ile;

Teminat İsteme( Md.9-10-11-12),

İhtiyati Haciz ( Md.13),

İhtiyati Tahakkuk (Md.17),

Amme Alacaklarında Rüçhan Hakkı( Md.21)

  1. İHTİYATİ HACİZ:

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Amme alacağının vadesinde ödenmemesi halinde tahakkuk etmiş olan amme alacağının 7 gün içinde ödenmesi veya mal bildiriminde bulunulması lüzumu bir “ödeme emri” ile tebliğ olunur. Ödeme emrinde borcun asıl ve ferilerinin mahiyet ve miktarları, nereye ödeneceği, müddetinde ödemediği veya mal bildiriminde bulunmadığı takdirde borcun cebren tahsil ve borçlunun mal bildiriminde bulununcaya kadar üç ayı geçmemek üzere hapis ile tazyik olunacağı, gerçeğe aykırı bildirimde bulunduğu takdirde hapis ile cezalandırılacağı kayıtlı bulunur. Ayrıca, borçlunun 114’üncü maddedeki vazifeleri ve bu vazifeleri yerine getirmediği takdirde hakkında tatbik edilecek olan ceza bu öd eme emrinde kendisine bildirilir (Md.55). Ödeme emri cebri icra yöntemlerinin ilk aşamasıdır. Ödeme emri tebliğ olunmadan haciz işlemine girişilemez.

Normal hacizde diğer bir ifade ile kesin hacizde amme alacağının takip ve tahsili ödeme emri ile başlar haciz varakasının imzalanması ile haciz işlemi devam eder.. Bu onaya istinaden haczedilen menkul ve gayrimenkul malların satılarak paraya çevrilmesi ile haciz son bulur. Ancak ihtiyati hacizde; amme alacağının ileride tahsil imkansızlığına karşı önceden önlem alınarak amme alacağını korunmaya dönük bir müessesedir. Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkındaki kanunda İhtiyati hacze ilişkin net bir tanım mevcut değildir. İhtiyati haczin tanımı Otomosyonlu Vergi Daireleri İşlem Yönergesinin 126. maddesinde yapılmıştır. Buna göre; ileride tahakkuk edecek olan tahakkuk etmiş henüz vadesi geçmemiş bulunan ya da geçtiği halde ödeme emri tebliğ edilmemiş olan amme alacağının tahsil güvenliğini sağlamak amacıyla yapılan hacze denir” denilmektedir..

Amme alacaklarının takip ve tahsil usul ve esaslarını düzenleyen Amme Alacaklarının Tahsil Usulü hakkında Kanununun 13. maddesinde (7) bent halinde sayılan hallerden herhangi birinin mevcudiyeti halinde hiçbir duraksamaya mukayyet olmaksızın mahalli en büyük m emurunun kararıyla “İhtiyati Haciz” tatbik uygulanacağı hüküm altına alınmıştır.

  1. 9’uncu madde gereğince teminat istenmesini mucip haller mevcut ise:

213 sayılı Vergi Usul Kanununun 344 üncü maddesi uyarınca vergi ziyaı cezası kesilmesini gerektiren haller ile 359 uncu maddesinde sayılan hallere temas eden bir amme alacağının salınması için gerekli muamelelere başlanmış olduğu takdirde vergi incelemesine yetkili memurlarca yapılan ilk hesaplara göre belirtilen miktar üzerinden tahsil dairelerince teminat istenir. Türkiye’de ikametgâhı bulunmayan amme borçlusunun durumu, amme alacağının tahsilinin tehlikede olduğunu gösteriyorsa, tahsil dairesi kendisinden teminat isteyebilir.

  1. Borçlunun belli ikametgahı yoksa:

4721 Sayılı Türk Medeni Kanununun 19. maddesinde yerleşim yerinin tanımı yapılmıştır. Buna göre; Yerleşim yeri bir kimsenin sürekli kalma niyetiyle oturduğu yerdir. Bir kimsenin aynı zamanda birden çok yerleşim yeri olamaz. Bu kural ticarî ve sınaî kuruluşlar hakkında uygulanmaz.

Bir yerleşim yerinin değiştirilmesi yenisinin edinilmesine bağlıdır. Önceki yerleşim yeri belli olmayan veya yabancı ülkedeki yerleşim yerini bıraktığı hâlde Türkiye’de henüz bir yerleşim yeri edinmemiş olan kimsenin hâlen oturduğu yer, yerleşim yeri sayılır.

Amme borçlusunun amme idaresine bildirdiği ikametgah ilmuhaberinde adreste tutarsızlar olduğu ve yapılan tebliğlere rağmen cevap alınamaması nedeni bu kapsamda değerlendirilir.

  1. Borçlu kaçmışsa veya kaçması, mallarını kaçırması ve hileli yollara sapması ihtimalleri varsa:

Amme borçlusunun amme idaresi ile olan münasebetleri dolayısıyla çağrılan davetlere icap etmemesi, ödeme kabiliyetine rağmen ödemelerde n oluşmuşsa tüm bunlar yanında mallarını da kaçırmaya tevessül etmek suretiyle de amme alacağını zor duruma sokmuşsa ihtiyati haciz için geçerli sebep oluşmuş demektir. Bu bağlamda amme borçlusunun bu kanunun 110.maddesindeki girişimleri bu kapsamda ele alınması gere kir. Buna göre;

Amme alacağının tahsili için hakkında takip muamelelerine başlanan borçlu kısmen veya tamamen tahsile engel olmak veya tahsili zorlaştırmak maksadıyla mallarından bir kısmını veya tamamını:

  1. Mülkünden çıkararak, telef ederek yahut değerden düşürerek gerçek surette,
  2. Gizleyerek, kaçırarak muvazaa yolu ile başkasının uhdesine geçirerek veya asli olmayan borçlar ikrar ederek, yahut alındılar vererek gerçeğe aykırı surette, varlığını yok eder veya azaltır ve geri kalan mallar borcu karşılamaya yetmezse üç aydan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır ve tevellüt eden zarar az ise verilecek ceza yarısına kadar indirilerek, eğer pek fahiş ise yarısına kadar artırılarak hükmolunur.
  3. Borçludan teminat göstermesi istendiği halde belli müddette teminat veya kefil göstermemiş yahut şahsi kefalet teklifi veya gösterdiği kefil kabul edilmemişse:

6183 Sayılı A.A.T.U.H.K’nun 8.maddesine göre “Hilafına bir hüküm bulunmadıkça bu kanunda yazılı müddetlerin hesaplanmasında ve tebliğlerin yapılmasında Vergi Usul Kanunu hükümleri tatbik olunur” demektedir. Bu hükme göre bu kanunun 9.maddesinde teminat göstermeye gerektiren durumların varlığında teminat göstermesi istenilir. İstenilecek teminatın verilmesinde 213 Sayılı Vergi Usul Kanunu’nun 14.maddesindeki süreler geçerli olacaktır. Vergi muamelelerinde süreler vergi kanunları ile belli edilir. Kanunda açıkça yazılı olmayan hallerde 15 günden aşağı olmamak şartıyla bu süreyi, tebliği yapacak olan idare belirler ve ilgiliye tebliğ eder.

Verilen bu süre içerisinde teminat göstermeyen veyahut şahsi kefalet teklifi veya gösterdiği kefil kabul edilmemişse ihtiyati haciz talep edilir. 10’uncu maddeye göre teminat sağlayamayanlar muteber bir şahsı müteselsil kefil ve müşterek müteselsil borçlu gösterebilir. Ş ahsi kefalet tespit edilecek şartlara uygun olarak noterden tasdikli mukavele ile tesis olunur. Şahsi kefaleti ve gösterilen şahsı kabul edip etmemekte alacaklı tahsil dairesi muhtardır. Amme alacağını ödeyen kefile buna dair bir belge verilir.

  1. Mal bildirimine çağrılan borçlu belli müddet içinde mal bildiriminde bulunmamış veya noksan bildirimde bulunmuşsa:

Mal bildirimi, borçlunun gerek kendisinde, gerekse üçüncü şahıslar elinde bulunan mal, alacak ve haklarından borcuna yetecek miktarın, nev’ini, mahiyetini, vasfını, değerini ve her türlü gelirlerini veya haczi kabil mal veya geliri bulunmadığını ve yaşayış tarzına göre geçim kaynaklarını ve buna nazaran borcunu ne suretle ödeyebileceğini yazı ile veya sözle tahsil dairesine bildirmesidir (Md.59). Kendisine ödeme emri tebliğ edilen borçlu, 7 günlük müddet içinde borcunu ödemediği ve mal bildiriminde de bulunmadığı takdirde mal bildirimde bulununcaya kadar bir defaya mahsus olmak ve üç ayı geçmemek üzere hapisle tazyik olunur.

Hapisle tazyik kararı, ödeme emrinin tebliğini ve 7 günlük müddetin bitmesini müteakip tahsil dairesinin yazılı talebi üzerin e icra tetkik mercii hakimi tarafından verilir. Bu karar Cumhuriyet Savcılığınca derhal infaz olunur (Md.60).

  1. Hüküm sadır olmuş bulunsun bulunmasın para cezasını müstelzim fiil dolayısıyla amme davası açılmış ise:

5326 Sayılı Kabahatler Kanunu gereğince verilen para cezaları dolayısıyla kamu davası açılması da bu kapsamda ele alınması gerekir.

  1. İptali istenen muamele ve tasarrufun mevzuunu teşkil eden mallar, bu mallar elden çıkarılmışsa elden çıkaranın diğer malları hakkında uygulanmak üzere, bu kanunun 27, 29, 30’uncu maddelerinin tatbikini icabettiren haller varsa:

Amme alacağını ödememiş borçlulardan, müddetinde veya hapsen tazyikine rağmen mal beyanında bulunmayanlarla, malı bulunmadığını bildiren veyahut beyan ettiği malların borcuna kifayetsizliği anlaşılanların ödeme müddetinin başladığı tarihten geriye doğru iki yıl içinde veya ödeme müddetinin başlamasından sonra yaptıkları bağışlamalar ve ivazsız tasarruflar hükümsüzdür (Md.27).

Yirmi yedinci maddenin tatbiki bakımından aşağıdaki tasarruflar bağışlama hükmündendir:

  1. Üçüncü dereceye kadar (bu derece dahil) kan hısımlarıyla, eşler ve ikinci dereceye kadar (bu derece dahil) sıhri hısımlar arasında yapılan ivazlı tasarruflar,
  2. Kendi verdiği malın, aktin yapıldığı sıradaki değerine göre borçlunun ivaz olarak pek aşağı bir fiyat kabul ettiği akitler,
  3. Borçlunun kendisine yahut üçüncü bir şahıs menfaatine kaydı hayat şartıyla irat ve intifa hakkı tesis ettiği akitler.(Md.28)

Amme alacağını ödemeyen borçlulardan müddetinde veya hapsen tazyikine rağmen mal beyanında bulunmayanlarla, malı bulunmadığını bildiren veyahut beyan ettiği malların borcuna kifayetsizliği anlaşılanların ödeme müddetinin başladığı tarihten geriye doğru iki yıl içinde veya ödeme müddetinin başlamasından sonra yaptıkları tasarruflardan aşağıda belirtilenler hükümsüzdür.

  1. Borçlunun teminat göstermeyi evvelce taahhüt etmiş olduğu haller müstesna olmak üzere borçlu tarafından mevcut bir borcu t emin için yapılan rehinler,
  2. Borca karşılık para veya mutat ödeme vasıtalarından gayrı bir suretle yapılan ödemeler,
  3. Vadesi gelmemiş bir borç için yapılan ödemeler.(Md.29).

Borçlunun malı bulunmadığı veya borca yetmediği takdirde amme alacağının bir kısmının veya tamamının tahsiline imkan bırakmamak maksadıyla borçlu tarafından yapılan bir taraflı muamelelerle borçlunun maksadını bilen veya bilmesi lazım gelen kimselerle yapılan bütün muameleler tarihleri ne olursa olsun hükümsüzdür.(Md.30)

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız kanun hükmündeki (7) bent halinde sayılan durumların varlığında ihtiyati haciz mahalli en büyük memurun kararı ile yapılacaktır. Bilindiği üzere 5345 sayılı Gelir İdaresi Teşkilat Kanununun 33.maddesine göre;”Diğer mevzuatta Gelirler Genel Müdürlüğüne yapılmış olan atıflar ilgisine göre Gelir İdaresi Başkanlığına; Gelirler Genel Müdürüne yapılmış atıflar Gelir İdaresi Başkanına;

Başkanlığın görev alanına giren konularda mülki idare amirlerine, mahallin en büyük memuruna, ilin en büyük mal memuruna, defterdara ve defterdarlığa yapılmış atıflar ilgisine göre vergi dairesi başkanı ve başkanlığına, vergi dairesi başkanlığı bulunmayan yerle rde vergi dairesi müdürü veya müdürlüğüne; gelir müdürlüğüne, takdir komisyonu başkanı veya başkanlığına, tahsil dairesine, mal müdürü ve müdürlüğüne yapılmış atıflar ilgisine göre vergi dairesi başkanı ve başkanlığına veya ilgili müdür veya müdürlüğüne; vergi kontrol memuru na yapılmış atıflar ise vergi denetmenine yapılmış sayılır “hükmü yer almaktadır.

Bu hükme göre mahalli en büyük memuru tabirinden anlaşılması gereken İllerde Vali, İlçelerde Kaymakam değil ihtiyati hacze yetkili Vergi Dairesi Başkanıdır.

Yapılan tüm bu bilgiler ışığında açıklamak gerekirse kesin haciz ile ihtiyati haciz arasındaki en bariz farklılıkları tablo halinde açıklayalım:

KARŞILAŞTIRILMALI TABLO KESİN HACİZ VS. İHTİYATİ HACİZ

Kesin Haciz İhtiyati Haciz
Tahakkuk etmiş ödeme süresi geçmiş amme alacaklarında geçerlidir Tahakkuk etmiş henüz vadesi geçmemiş amme alacaklarında geçerlidir.
Ödeme Emri çıkartılmış olması gerekir. Ödeme emri tebliğ edilmeyen alacaklarda uygulanır.
Haczedilen mallar paraya çevrilir Haczedilen mallar paraya çevrilemez
Tahakkuk etmiş alacaklar olması gerekir İleride tahakkuk edecek alacaklar için uygulanabilir.
Süre belli edilmediğinden dava açma 30 gündür Dava açma süresi 7 gündür
Kesin Hacze yetkili makam Vergi dairesi başkanı ve tevkil edeceği memur İhtiyati hacze yetkili makam Vergi dairesi Başkanı

Yukarıda karşılaştırmalı tabloda da görüleceği üzere;haklarında ihtiyati haciz tatbik olunanlar haczin tatbiki, gıyapta yapıl an hacizlerde haczin tebliği tarihinden itibaren 7 gün içinde alacaklı tahsil dairesine ait itirazlı işlerine bakan Vergi Mahkemesi nezdinde ihtiyati haciz sebebine itiraz edebilirler (Md.15). Görüleceği üzere İhtiyati haciz sebebine karşı dava açma süresi kanunda belli edilmiştir. Bunun yanında kesin hacze karşı dava açma süresine ilişkin kanuni düzenleme mevcut değildir.Bu noktada haciz ile ihtiyati haciz arasında dava açma süreleri bakımından farklılıklar vardır. Bu bağlamda 2577 Sayılı İdari Yargılama Usulü Hakkında Kanunun 7.maddesine göre dava açma süresi, özel kanunlarda ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştay’da ve idare Mahkemelerinde 60 gün, Vergi Mahkemelerinde süre 30 gündür. Bu nedenle kesin hacizde dava açma süresi kanunda belli edilmediğinden kesin hacze karşı Vergi Mahkemeleri nezdinde 30 günlük süre içerisinde dava açılmalıdır.

  1. Konuya ilişkin Mukteza Örneği

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Daireniz mükelleflerinden …………..  hakkındaki ilgi yazınız ile, adı geçen şirketin 2.343.763,47 YTL vergi borcu bulunduğu, Hesap Uzmanı ……………………………… ve

Hesap Uzmanı ……….. tarafından düzenlenen 26.06.2006 tarih ve 1157/164-8 Nolu Vergi İnceleme Raporunda Kurumlar Vergisi ve Stopaj

farklarının tespit edildiği, ödevlinin adreste bulunamaması, mallarını kaçırması ve hileli yollara sapması ihtimalinin olduğunun düşünüldüğü,

Adı geçen firma hakkındaki söz konusu Vergi İnceleme Raporunda, üzerinde para hareketi olan tutanakta şirket ortağı olarak bahsedilen …ile güvenilir şahıs olarak bahsedilen ..’e ait banka hesaplarında adı geçen şirkete ait paralar olduğunun tespit edildiği belirtilerek ilgili şahıslara ait banka hesaplarına ihtiyati haciz konulup konulmayacağı lmaktadır.

Bilindiği üzere 6183 sayılı Kanunun “İhtiyati Haciz” başlıklı 13.maddesinde” İhtiyati haciz aşağıdaki hallerden herhangi biri nin mevcudiyeti takdirinde hiçbir müddetle mukayyet olmaksızın alacaklı amme idaresinin mahalli en büyük memurunun kararıyla, haczin ne suretle yapılacağına dair olan hükümlere göre, derhal tatbik olunur.

  1. 9’uncu madde gereğince teminat istenmesini mucip haller mevcut ise,
  2. Borçlunun belli ikametgahı yoksa,
  3. Borçlu kaçmışsa veya kaçması, mallarını kaçırması ve hileli yollara sapması ihtimalleri varsa,
  4. Borçludan teminat göstermesi istendiği halde belli müddette teminat veya kefil göstermemiş yahut şahsi kefalet teklifi veya gösterdiği kefil kabul edilmemişse,
  5. Mal bildirimine çağrılan borçlu belli müddet içinde mal bildiriminde bulunmamış veya noksan bildirimde bulunmuşsa,
  6. Hüküm sadır olmuş bulunsun bulunmasın para cezasını müstelzim fiil dolayısıyla amme davası açılmış ise,
  7. İptali istenen muamele ve tasarrufun mevzuunu teşkil eden mallar, bu mallar elden çıkarılmışsa elden çıkaranın diğer malları hakkında uygulanmak üzere, bu Kanunun 27, 29, 30’uncu maddelerinin tatbikini icabettiren haller varsa.

Bu durumda adı geçen firma hakkında Hesap Uzmanı … ve Hesap Uzmanı …………………………. tarafından düzenlenen 26.06.2006 tarih ve 1157/164-8 Nolu

Vergi İnceleme Raporunda, üzerinde para hareketi olan tutanakta şirket ortağı olarak bahsedilen …ile güvenilir şahıs olarak bahsedilen

….. ‘in banka hesaplarında adı geçen şirkete ait paralar olduğunun tespit edilmesi üzerine ilgili şahıslara ait banka hesaplarına 6183 sayılı

Kanunun 13.maddesi uyarınca amme alacağının garanti altına alınması amacıyla ihtiyati haciz uygulanması gerekmektedir.

4.SONUÇ:

Amme alacağının tarh, tebliğ ve tahakkuk aşamasından sonra hazineye irat olarak kaydedilmesi ancak bu alacağın tahsil edilmesi ile mümkündür. Amme idaresi için en elzem olan tahakkuk etmiş alacağının hiçbir duraksamaya meydan vermeksizin tahsil edilmesidir. Bunun için vadesinde ödenmeyen amme alacağına aslı üzerinden gecikme zammı tahakkuk ettirilmesi ilk başvurulan yoldur. Bunun yanında ileride çıkabilecek tahsili zorlaştıran durumların önceden amme idaresince öngörülmesi halinde de bazı önlemlerin de alınacağı aşikardır. Makalemizin

birinci ve ikinci bölümlerinde açıklanan bilgiler ve kanuni dayanaklar çerçevesinde açıklanan mevcut durumların varlığında amme borçlusu hakkında güvenlik önlemi olarak İhtiyati haciz işlemi tesis edilmesi gerekir.

  1. kolektif şirket

Ticari bir işletmeyi, bir ticaret ünvanı altında işletmek üzere gerçek şahıslar arasında kurulan ve ortakların sorumluluğu şirket alacaklarına karşı sınırsız bulunan ortaklık çeşididir. Ortaklar şirket borçlarından müteselsilen ve şahsi servetleri ile sorumludurlar.

Gerçek kişiler arasında kurulan ve ortaklarından hiçbirinin sorumluluğu şirket alacaklarına karşı sınırlandırılmamış şirket türüdür. Asgari bir sermaye şartı bulunmamaktadır.

Vergi kanunlarımız açısından ortakları bazında gelir vergisine tabidir. Şirketin tüzel kişiliği bulunmakla birlikte şirket vergi mükellefi değildir.

  • BAKANLARIN BELLİ BAŞLI GÖREVLERİ NELERDİR? Sayıştay Sınav ları________________________________

Bakanların Görev, Yetki ve sorumluluğu

Her bakan, Başbakana karşı sorumlu olup, ayrıca kendi yetkisi içindeki işlerden ve emri altındakilerin eylem ve işlemlerinden sorumludur.

Her bakan, bakanlık merkez örgütü ile bakanlığına bağlı dairelerin ve hizmet birimlerinin en üst hiyerarşik amiridir.

Her bakanın yürütme görevi aşağıdaki konuları da kapsar:

  • Bakanlığını ilgilendiren yasaları uygulamak ve normal olarak bakanlığının yetki çevresine giren tüm konu ve işleri yönet mek;
  • Başbakana ve Bakanlar Kuruluna sunulmak üzere bakanlığını ilgilendiren kararname, tüzük ve yönetmelikleri hazırlamak;
  • Kendi bakanlığını ilgilendiren herhangi bir yasa ve bu yasalara uygun olarak çıkarılan tüzük ve yönetmeliklerin uygulanabilmesi için yönerge, genelge ve benzeri metinleri yayınlamak;

(ç) Bakanlar Kuruluna sunulmak üzere Cumhuriyet Bütçesinin kendi bakanlığına ait kısmını hazırlamak ve uygulamak.

Bakanlar, resmi görevleri dışında başka bir iş yapamaz; Devletin ve kamu kuruluşlarının herhangi bir yüklenme işini doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kabul edemez. Bakanların maaşları, temsil ve hayat pahalılığı ödenekleri ve yollukları yasa ile düzenlenir.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Bakanlar, yürürlükteki mevzuatın, Başbakanın ve Bakanlar Kurulunun kendilerine verdiği diğer yetkileri kullanır ve görevleri yerine getirir.

  • DANIŞTAYIN BİRİNCİ DERECE MAHKEME OLARAK GÖREVLERİ NELERDİR? Sayıştay Sınav ları

Danıştay ilk derece mahkemesi olarak;

  1. Bakanlar Kurulu kararlarına,
  2. Başbakanlık ve bakanlık müsteşarları, müsteşar yardımcıları, genel müdürleri ve kurul başkanları; diğer kamu kurum ve kuruluşlarının müsteşar, başkan ve genel müdürleriyle ilgili müşterek kararnamelere,
  3. Bakanlıkların düzenleyici işlemleri ile kamu kuruluşları veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarınca çıkarılan ve ülke çapında uygulanacak düzenleyici işlemlere,
  4. Danıştay idari dairelerince veya İdari İşler Kurulunca verilen kararlar üzerine uygulanan eylem ve işlemlere,
  5. Birden çok idare veya vergi mahkemesinin yetki alanına giren işlere,
  6. Danıştay Yüksek Disiplin Kurulu kararları ile bu Kurulun görev alanı ile ilgili Danıştay Başkanlığı işlemlerine,

Karşı açılacak iptal ve tam yargı davaları ile tahkim yolu öngörülmeyen kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan idari davaları karara bağlar.

  1. Danıştay, belediyeler ile il özel idarelerinin seçimle gelen organlarının organlık sıfatlarını kaybetmeleri hakkındaki istemleri inceler ve ka rara bağlar.
  • ZAMANAŞIMI İLE HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE ARASINDAKİ FARKLAR NELERDİR. ZAMANAŞIMININ DURMASI İLE KESİLMESİ İLE İLGİLİ ÖRNEK VERİNİZ. Sayıştay Sınav ları_____________________________________________

Zamanaşımı,bir hakkın kazanılmasında veya kaybedilmesinde kanun tarafından kabul edilen sürenin sona ermiş olmasıdır. Ayrıca zamanaşımı def’i niteliğindedir ve taraflarca da dava sırasında ileri sürülmediği taktirde hakim tarafından da re’sen dikkate alınamaz.Bu zamanaşımının en önemli                                                                                                      özelliğidir.

‘Hak düşürücü sürenin anlamı ise,zamanın geçmesinin bir hakkın sona ermesine yol açması, o süre içinde hak sahibinin hakkın kullanılmamış veya daha gensoruiş bir ifade ile yapması gerekeni yapmamış olmasından kaynaklanır. Dolayısıyla bir sürenin hak düşürücü süre mi olduğunun ya da zamanaşımı süresi mi olduğunun tespit edilmesi çok önemlidir.Bu iki husus arasındaki farklar şunlardır:

  1. Hakim hak                     düşürücü                      süreyi                         re’sen                                   gözönüne            alabildiği                       halde,

Halde                    zamanaşımını                        kendiliğinden                    göz                    önüne                     alamaz.                             (B.K.m.                                               140)

  1. Zamanaşımı süresinin                               işlemesinin               durması                                                    veya                                       kesilmesi

Mümkün                                      olduğu(BK.M.132,133)halde,                                         hak                               düşürücü                                                    sürenin

İşlemesi durmaz ve kesilemez.

Zamanaşımının durması halinde, süreler işlemez. Durma sebebi ortadan kalktıktan sonra, kaldığı yerden işlemeye devam eder. Zamanaşımının kesilmesi halinde ise, daha önce işlemiş bulunan süreler ortadan kalkar ve zamanaşımı baştan itibaren, yeniden işlemeye başlar.

Zamanaşımının durması:

Kanunda sayılan sebeplerden birinin varlığı durumunda zamanaşımı süresinin işlemeye başlamaması veya başlamışsa bu sebep ortadan kalkıncaya kadar durarak devam etmesine zamanaşımının durması (tatili) denir. Sebep ortadan kalktığı andan itibaren kalan süre durduğu yerden itibaren tekrar işlemeye başlar. Zamanaşımını durduran sebepler şunlardır:

  • Velayetin devamı süresince çocukların ana babalarından olan alacakları için,
  • Vesayetin devamı süresince vesayet altında bulunanların vasi ve vesayet dairelerinden (sulh ve asliye hakimlerinden) olan alacakları için,
  • Evliliğin devamı boyunca karı kocadan birinin diğerinden olan alacağı için,
  • Hizmet akdinin devamınca işçilerin işverenden olan alacakları için,
  • Borçlu alacak üzerinde intifa hakkına sahip olduğu süre içinde,
  • Alacağın bir Türk mahkemesinde ileri sürülmesi mümkün olmadığı sürece zamanaşımı işlemez veya işlemeye başlamışsa durur.
  1. Zamanaşımının kesilmesi:

Kanunda sayılan sebeplerden birinin gerçekleşmesi durumunda sürenin o ana kadar işlemiş olan kısmının ortadan kalkması ve sürenin baştan itibaren yeniden işlemeye başlamasına zamanaşımının kesilmesi denir. Zamanaşımını kesen sebepler şunlardır:

  • Borçlu borcu ikrar ettiği (kabul ettiği), özellikle faiz veya mahsuben bir miktar para veya rehin veya kefil verdiği takdirde,
  • Alacaklı mahkemede dava açmışsa veya hakeme müracaat etmişse veya icra takibinde bulunmuşsa veya iflas masasına başvurmuşsa, zamanaşımı kesilmiş olur.

Zamanaşımı müteselsil borçlulardan birine karşı kesilmiş olursa diğerlerine karşı da kesilmiş olur. Asıl borçluya karşı zamanaşımı kesilmiş olursa kefile karşı da kesilmiş olur. Fakat kefile karşı kesilen zamanaşımı asıl borçluya karşı kesilmiş olmaz.

Zamanaşımının kesilmesi durumunda o andan itibaren işlemeye başlayacak yeni süre kural olarak eskisinin aynıdır. Fakat borç bir senetle ikrar olunmuş veya bir hükümle ispatlanmışsa yeni süre daima 10 yıldır.

Zamanaşımının hükümleri: Zamanaşımına uğrayan borç/alacak ortadan kalkmış olmaz sadece alacaklının talep ve dava hakkını sona erdirir. Borçlu alacaklının ifa talebine karşı zamanaşımı def’i’ni ileri sürebilir. Zamanaşımına uğramış borç eksik borçtur. Borçlu dilerse ödeyebilir.

Asıl alacağın zamanaşımına uğraması halinde ona bağlı fer’i haklar da (ör. faiz, cezai şart) zamanaşımına uğramış olur. Fer’i borç zamanaşımına uğramışsa asıl borç zamanaşımına uğramaz.

  • BORÇ TEMERRÜDÜ NEDİR? HÜKÜM VE SONUÇLARINI ANLATINIZ. Sayıştay Sınav ları___________________

CEVAP YÖNTEM 1

Henüz ifası mümkün olan muaccel bir borcun, borçlu tarafından gereken zamanda yerine getirilmemesine borçlunun temerrüdü denir. Borçlunun mütemerrid olabilmesi borcun muaccel olması, alacaklı tarafından borçluya bir ihtarda bulunulması ve hakim tarafınd an belirlenen bir mehil verilmesi gerekir. Ancak borcun muaccel hale gelmesine rağmen borçlu ifadan kaçınmak hususunda bir def’i (savunma) hakkına sahipse bu hakkına ileri sürerek temerrüde düşmekten kurtulur. Temerrüde düşen borçlu gecikme tazminatı ödemekle yükümlüdür. Buradaki gecikme tazminatı alacaklının borcun geç ifa edilmesinden dolayı uğradığı ararı karşılamak amacı taşımaktadır. Burada tazmin edilecek zarar bir tür müspet zarardır. Para borçlarında temerrüd olması halinde ise gecikme tazminatını karşılamak ve tazminatın lat sınırını oluşturmak üzere temerrüd faizi ödenemesi de öngörülmüştür. Borçlu temeerüde düşmede kusuru bulunmasa dahi para borcu temerrüd faizi ödemek zorundadır. Diğer taraftan alacaklının bir zararı bulunduğunu kanıtlaması gerekmez. Temerrüde düşenin satıcı olması halinde alıcının temerrüde düşmüş bulunan satıcıya karşı kullanabileceği seçimlik hakları vardır. Bunlar;

Gecikme tazminatı ile gecikmiş ifayı talep etme Sözleşmeden dönem ve menfi zararını talep etme İfadan vazgeçerek müspet zararının tazminini talep etme CEVAP YÖNTEM 2

Borçlu,borçlandığı edimi zamanında yerine getirmediği takdirde temerrüde düşer. Bu haldeki borçluya mütemerrit borçlu denir. Edim mümkün iken borçlu bunun ifası gereken zamanda yerine getirmemektedir. İfası mümkün edimini zamanında yapması dolayısıyla ortaya çıkan adem-i ifanın ne gibi hükümler doğuracağı BK.101-108 de düzenlenmiştir.

Temerrüdün şartları(BK.101):

Borç muaccel olmalıdır.

Alacaklı,borcu muaccel olan borçlusuna,borcunu ödemesi için ihtarda bulunmalıdır. Bu ihtar borçlunun temerrüde düşmesi ve alacaklının bu temerrüt halinden yararlanarak borçluya karşı bazı haklar ileri sürebilmesi için şarttır. Ticari hayatta buna protesto denir. Kanun iki durumda ihtara gerek olmayacağını belirlemiş;1)kesin bir vade varsa2)iki taraftan biri vadeyi belirlemede yetkili kıllınmışsa ihtar gerekli değildir. Bazı hallerde iyiniyet gereğince ihtara gerek kalmaz,mesela borçlu borcunu ifa etmeyeceğini açıkça beyan etmişse.

Borçlu zamanında ifa etmemekle kusurlu olmasa bile temerrüde düşer.

Temerrüdün borçlu bakımından ana hükümleri:

İfada gecikmiş olması sebebiyle alacaklının maruz kalacağı bütün zararları ödemekle yükümlüdür(BK.102/I). Edimin bir kaza son ucunda imkansızlaşması halinden de sorumludur.

Borçlu bir miktar paranın tediyesinde temerrüde düşmüşse,alacaklının zarara uğrayıp uğramadığına bakılmaksızın temerrüt faizi uygulanır(BK.103). temerrüt faizi fazlası kararlaştırılmamışsa,yıllık %64 üzerinden hesaplanır. Ticari işlemlerde ise temerrüt faizi merkez bankasınca uygulanan reeskont faizine bağlıdır. Temerrüt faizi temerrüt gününden işlemeye başlar. Faiz ve irat gibi bir borçta yahut bağışlanan bir miktar paranın ifasında temerrüde düşülmüşse,faizin başlangıcı,mahkeme veya icraya başvurma günüdür(BK.104/I). Bunun aksi ne sözleşmeler hakim tarafından değiştirilebilir(BK.104/II).temerrüt faizine faiz yürütülmez(BK.104/III).

Alacaklı,para borcundan borçlunun temerrüde düşmesi dolayısıyla temerrüt faizinden çok zarara uğradığını ispatlayabilirse(bun a munzam zarar denir),bu fazla zararın ödenmesini isteyebilir(BK.105).

Borçlunun gecikmesinde kusuru olmamışsa ve bunu ispatlayabilirse,gecikme sebebiyle doğan zararlar ödenmez(BK102/II). Para borçlarında,temerrüt faizini aşan zarar bakımından kusursuzluğu ispatlamak borçluya düşer(BK.105).

Borçlu gecikmede kusursuz olduğumu ispatlayabilirse,kaza halinden sorumlu tutulmaz. Borcu vakti zamanında ifa etmiş olsa di dahi,kazanın vuku bulacağını ispatlarsa,sorumluluktan kurtulabilir(BK.102/II).

Borçlunun temerrüt faizi ile yükümlü olması kusura bağlı değildir.

  • GERİYE CİRO NE DEMEKTİR? Sayıştay Sınav ları

Normal olan cironun üçüncü bir kişi lehine yapılmasıdır. Ancak daha önceden bir senet ligilisi durumunda olan kişiye de ciro yapılabilir. Böyle hallerde geriye ciro sözkonusu olur.

Kambiyo senedinde geriye doğru ciro yapılması mümkündür. Ancak, geriye doğru cironun gerçekleştirilmesinden sonra kambiyo senedini devralan ciranta senedi devretmeden önceki durumuna döner ve bu durumda kimlere başvurma hakkı varsa ancak onlara karşı takip yapma olanağını elde eder.

  • KOLLEKTİF ŞİRKETLERDE HAKLI SEBEP NE DEMEKTİR? Sayıştay Sınav ları

TTK 197ye göre bir ortağın şahsına ait sebeplerden dolayı şirketin feshinin istenebileceği hallerde ve sözleşmede hüküm bulunduğu takdirde diğer ortaklare oy çokluğu ile o ortağın şirketten çıkarılması suretiyle şirketin devamına karar verebilirler. Haklı nedenlerin neler olduğu TTK md 187de örnek niteliğinde düzenlenmiştir.

  • Bir ortağın şirketin idare işlerinde veya hesapların tanzimi kounusunda şirkete ihanet olmuş                                                  olması
  • Bir ortağın üzerine düşen asıl görev ve borçları yerine getirmemesi
  • Bir ortağın şahsi menfaatleri uğruna şirketin ticaret ünvanını veya mallarını suistimal etmiş                                                 olması
  • Bir ortağın geçirdiği sürekli bir hastalık veya diğer sebepten dolayı üstüne aldığı şirket işlerini yapmak iç in gerekli olan kabiliyet ve ehliyetini yitirmesi

Çıkarılma kararının tebliğinden itibaren çıkarılan ortak 3 ay içinde diğer ortaklara karşı mahkemede itiraz edebilir. Bu süre hak düşürücüdür.

  • ANONİM ORTAKLIKTAKİ İMTİYAZLI PAYLARI ANLATINIZ. Sayıştay Sınav ları

İmtiyazlı Senet Nedir?

Diğer hisse senetlerine kıyasla kardan daha fazla pay almak diğer hissedarlara göre daha fazla oy hakkı sahibi olma şirketin tasfiyesi sırasında şirketten kalan varlıkların paylaşımında diğer hisselere nazaran daha fazla ve öncelikli pay alma gibi bazı ayrıcalıkları olan hisse senetlerine imtiyazlı hisse senetleri denir.

  • AVAL VE AVALİSTİN SORUMLULUKLARINI ANLATINIZ. Sayıştay Sınav ları

Aval

Hükümleri

Aval veren kimse, kimin için imza vermiş ve taahhüt altına girmişse tıpkı onun gibi sorumlu olur ve sorumluluk bakımından da müteselsil kefil durumundadır. Bu hususta Borçlar Kanunu’nun müteselsil kefalet hakkındaki hükümleri uygulanır. Tkaret Kanunu’nun 614. maddesine göre; aval veren gerek lehine kefil olduğu kişi ve gerek bu kişi ite müştereken ve müteselsilen sorumlu olan kimseler ile birlikte, senedin son hamiline karşı müteselsilen                                       sorumludur.

  • – Aval                                        verenin                                           sorumluluğu                    :

Aval, keşideci hesabına verilmişse, keşidecinin diğer imza sahiplerine karşı taahhüt ve sorumluluğu ile aval veren de sorumludur. Gerektiğinde, keşideci aleyhine müracaat edebilecek ne kadar imza sahibi varsa, bunların hepsi, aval veren aleyhine de rücu edebilirler. Aval,                                aradaki                              bir                                ciranta                                            için                                 verilmişse                             :

Avai veren kimse, o cirantadan sonra gelen cirantalara ve hamile karşı kefil olduğu ara ciranta gibi sorumludur. Çünkü bu cirantadan sonra gelen cirantalar, aynı zamanda aval imzasına güvenerek senedi almışlardır. Aval verenin kendinden evvelki imzalara karşı bir kefaleti olmadığından                                            sorumluluğu                                          yoktur.

Muhataba aval      vermiş kimse   de muhatap gibi    sorumlu   olur.  Açıklık  olmadığı hallerde    aval, keşideci        hesabına verilmiş sayılır.        Böyle olunca aval

veren kimse gerektiğinde    senet        bedeIini ödedikten   sonra      ancak   keşideciye karşı       rücu    hakkını kullanabilir.                                      Cirantalara müracaat edemez.

  • – Avalın                                                     geçerliliği                                                       :

Aval veren kimsenin kefaletinde elbette bir kıymet ve kuvvet vardır. TK. 614. maddenin 2. fıkrasında : Aval veren kimsenin temin ettiği borç, şekle ait noksanlıktan başka bir sebepten dolayı batıl olsa dahi aval verenin taahhüdü muteberdir. denilmektedir. Örneğin: Kumardan doğma bir borç batıldır. Eldeki poliçenin ifade ettiği borç, kumardan doğmuş olmak gibi bir nedenle geçerli olmasa bile aval veren kimse sorumluluktan kurtulamaz. Keza lehine aval verilen kimse borçlanmaya ehil olmasa veya imzası sahte bulunsa bu kimseye aval veren kişi yine sorumludur. Aval veren kimsenin kefalet ettiği borç, şekle ait bir noksanlık ile geçersiz olursa, aval verenin sorumluluğu düşer. Örneğin avalın ayrı bir kağıt üzerinde verilmiş olması şekle ait bir noksanlıktır. Bu takdirde aval verenin sorumluluğu, poliçeyi kapsamaz. Genel Hükümlere tabi olur.

  • – Aval                                           verenin                                           hakları                                        :

Aval veren, kefil sıfatıyla poliçeyi öderse, ödediği parayı, kefil olduğu kişiden ve onun kefillerinden isteyebilir. Örneğin, aval veren keşideciye kefil olmuş ise ondan ister. Aradaki bir cirantaya kefil olursa o cirantadan ve ondan evvelki cirantalarla keşideciden ve bunların da kefillerinden alacağını                                        istemek                                                hakkıdır.

Aval

Kimler                                                                                                         aval                                                     verebilir?

  • Aval üçüncü bir şahıs veya poliçede imzası bulunan bir kişi tarafından verilebilir. Poliçe üzerine, henüz imzası bulunmayan üçüncü bir kişi tarafından aval maksadıyla imza konulması, o poliçeye az çok bir kıymet ve kuvvet kazandırabilir.

Ticaret Kanunu’na göre, senette imzası bulunan kişiler de aval verebilir. Ancak aval veren kimse, asıl borçlu durumunda ise (örneğin, senedin muhatabı ise) hamil için bu poliçe kuvvetli sayılmaz. Hiç olmazsa, senette imzasi bulunan şahıslardan birinin aval vermesi o senedin ödeme kuvvetini artırmış olmalıdır. Örneğin, cirantalardan biri muhatap için aval vermiş olsa, o ciranta muhatap gibi sorumludur. Hamil vadesinde protesto süresini kaçırmış olsa, cirantaya müracaat hakkı kalmaz (TK. 642). Fakat muhataba ve aval veren cirantaya rücü etmek hakkı vardır. Senedl muhatap sıfatiyle kabul etmiş bir kimse, cirantalardan birine aval vermiş ise, hamil için yine önemli değildir. Çünkü asıl borçlu zaten muhataptır.                                                Muhatabın                            ödeme                             gücü                             ne         ise                                                     odur.

Yine bir ciranta, kendinden sonra gelen ciranta lçin aval vermişse bunun da hamil için bir yararı yoktur. Çünkü bu ciranta kendinden sonra gelenlere karşı sorumlu ve borçlu durumundadır. Bu bakımdan uygulamadığı aval imzası çoğunlukla senette olmayan üçüncü şahıslar tarafından verilmektedir                                      (TK.                                                612).

Aval Şekli

Aval vermek de bir akittir. Akit sözle olmaz, yazılı olmalıdır. Aval şerhi poliçe veya alonj üzerine yazılıp imza edilmelidir (TK. 613/1). Bu hükme göre aval, ayrı bir mektup veya bir taahhütname ile verilemez. Kanun avalı mutlaka poliçe veya buna bağlı alonj üzerinde görmek istiyor. Poliçede senette                                                          alacağın       birleşmesi esas olduğundan,                                      senet        dışında verilecek kefalete aval denilemez.

Poliçenin yüzüne, keşideci ile muhataptan başka birisinin yalnız imza koyması, avalı ifade eder. Çünkü keşidecinin imzası, poliçeyi ortaya koymak (ihdas) anlamına geLir. Doğal olarak, poliçeden doğan borçları, keşideci kabul etmiş sayılır. Muhatabın imzası ise kabuL anlamındadır. Keşideci ve muhataptan başka kişilerin (cirantalar dahil) poliçe yüzüne imza koymaları ise aval demek olur. Aval veren, kefalet ettiği şahsın adını aval şerhinde açıklamalıdır. Aval veren, bu şahsın ismi yerine sadece sıtatını yazmış sa bu aval yine geçerlidir. Örneğin : İlk ciranta lehine kefilim, Muhatap için avaldır gibi. Bir istisna : Şayet avalın kimin için verildiği açıklanmamış ise keşideci lehine           verilmiş                                              sayılır                                                                  (TK.                                                   613).

Poliçede asıl borçlu muhataptır. Kanun keşideciyi neden tercih etmiştir? Çünkü keşideci olmadan poliçe çekilemez, ikincisi, poliçe kabul edilmemiş de olabilir. Poliçe ödeninceye kadar bütün sorumluluk keşideci üzerindedir. Bu bakımdan keşideciyi korunmaya muhtaç saymak gerekir.

Aval beyanında, aval deyiminin veya buna benzer bir cümlenin kullanılması lazımdır. Aval içindir deyimiyle aval verilebileceği gibi kefilim, aval suretiyle kefilim biçlminde                                                     deyimler de kullanılabilir. Bu şerhlerin                                            aval          veren (avalist)                                            tarafından imzalanması şarttır.

Bir mümessil de aval verebilir. Ancak bu mümessil temsil yetkisini aşmışsa TK. 590. maddeye göre sorumludur. Aval keşideciden başka bir kimse                                     için                                                                      verilecekse

  • Avalın kimin                                       için                                     verildiği                                     açıklanacak

.-Aval                             sözü                            Veya                             buna                             benzer                      deyim                                     kullanılacak

.-                      Aval                      veren                       Veya                      mümessil                     tarafından              imzalanmış                    olacaktır

Aval beyanı yazılmakla beraber,         avalın kimin için verildiği açıklanmadan senedin         arka tarafına ve sadece        aval içindir diye imza atılmışsa, yine

keşideci lehine verilmiş sayılır.            Şu halde   aval açık olmak yani üç unsuru kapsamak                   şartıyla poliçenin                                                         yüzüne ve arka tarafına yazılabilir,

Aval

Tanımı                                                                                                              ve                                                       İçeriğ

Poliçe ve benzeri senetlerden doğan bir bir borcun ödenmesini sağlamak üzere veren                                                                                                                                                                                           kefalete Aval denir

Bilindiği gibi, bankalar özellikle tek imzalı senet işlemlerini çok sağlam, tanınmış firmalara uygularlar. Senet kabul edilmediği ve vadesinde ödenmediği                            takdirde              alacaklı                    veya               hamil                bir   tehlike                                     karşısında               kalabilir

Senet üzerinde bir çok imzalar bulunsa da poliçeyi satın alacak kimse, bu imzaların hiç birine güvenmeyebilir ve kendisinin güvenebileceği bir

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

isteyebilir.

veya                                       bir                                      kaç                                      Aval                                      imzasını

İşte senet üzerine imza koyarak yapılan kefelete aval ve kefalet eden kimseye de aval veren – avalist denir.

  • HAKSIZ REKABET DOLAYISIYLA AÇILAN DAVALARI ANLATINIZ . Sayıştay Sınav ları

TTK m. 58 haksız rekabetin varlığı durumunda açılabilecek hukuk davalarını belirtmiştir. Bunlar; tespit, men, ref’i, maddi tazminat ve manevi tazminat davalarıdır. TTK m.58’e göre “Haksız rekabet yüzünden müşterileri, kredisi, mesleki itibarı,ticari işletmesi veya diğer iktisadi menfaatleri bakımından zarar gören veya böyle bir tehlikeye maruz bulunan kimse;

  1. Fiilin haksız olup olmadığının tespitini,
  2. Haksız rekabetin men’ini,
  3. Haksız rekabetin neticesi olan maddi durumun ortadan kaldırılmasını, haksız rekabet yanlış veya yanıltıcı beyanlarla yapılmışsa bu beyanların düzeltilmesini,
  4. Kusur varsa zarar ve ziyanın tazminini,
  5. Borçlar Kanununun 49. maddesinde gösterilen şartlar mevcutsa manevi tazminat verilmesini, isteyebilir.

Davacı lehine ve (d) bendi hükmünce tazminat olarak hakim, haksız rekabet neticesinde davalının elde etmesi mümkün görülen menfaatin karşılığına dahi hükmedebilir.

Haksız rekabet yüzünden iktisadi menfaatleri haleldar olan müşteriler de birinci fıkrada yazılı davaları açabilirler. Ticaret ve sanayi odaları, esnaf dernekleri, borsalar ve nizamnamelerine göre azalarının iktisadi menfaatlerini korumaya salahiyetli bulunan diğer mesleki ve iktisadi birlikler dahi kendilerinin veya şubelerinin azaları bir ve ikinci fıkralar gereğince dava açmak hakkını haiz oldukları takdirde (a), (b) ve (c) bentlerinde yazılı davaları açabilirler.

Birinci fıkranın b ve c bentleri gereğince bir kimse aleyhine verilmiş olan hüküm, haksız rekabete mevzu olan malları, doğrudan doğruya veya dolayısıyla ondan elde etmiş olan şahıslar hakkında da icra olunur. Açılacak davalara geçmeden önce şu husus belirtilmelidir: TTK m.58/3’te ticaret ve sanayi odaları, esnaf dernekleri, borsalar ve nizamnamelerine göre azalarının iktisadi menfaatlerini korumaya salahiyetli bulunan diğer mesleki ve iktisadi birliklerin; (a), (b) ve (c) bentlerinde yazılı davaları açmaları, kendilerinin veya şubelerinin azaları bir ve ikinci fıkralar gereğince dava açmak hakkını haizse mümkün kılınmıştır. TTK Tasarısı m.56/3’te böyle bir şart aranmamış kendilerinin veya şubelerinin azaları bir

ve ikinci fıkralar gereğince dava açmak hakkını haiz olsun olmasın ticaret ve sanayi odaları, esnaf dernekleri, borsalar ve nizamnamelerine göre azalarının iktisadi menfaatlerini orumaya salahiyetli bulunan diğer mesleki ve iktisadi birlikler ve tüzüklerine göre tüketicilerin ekonomik

menfaatlerini koruyan sivil toplum kuruluşlarıyla kamusal nitelikteki kurumlar (a), (b) ve (c) bentlerinde yazılı davaları açabileceklerdir ki son derece yerinde bir

değişiklik olduğu kanısındayım. Tespit davası, men davası, ref’i (eski hale iade) davası, maddi tazminat davası, manevi tazminat davası haksız rekabete halinde açılabilecek davalardır.

Haksız rekabet halinde, maddi tazminat dışında, BK m.49 şartlarının varlığı halinde manevi tazminat da istenilebilir4. TTK Tasarısı m.56’da haksız rekabet halinde hangi davaların açılabileceğine işaret edilmiştir. Yürürlükteki TTK ile pek fazla farklılık göstermemekle birlikte Tasarının tümünde olduğu gibi bu hükümde de dil Türkçeleşmiş ve sadeleşmiştir. Ayrıca değişiklik olarak düşünmek gerekirse, TTK m.58/3’te dava açabilecek olanlar belirtilmiştir ve Tasarı m.56’ya “…tüketicilerin ekonomik menfaatlerini koruyan sivil toplum kuruluşlarıyla kamusal nitelikteki kurumlar da… dava açabilirler.” denilmiştir5. Tasarıdaki

madde metni şöyledir: “Haksız rekabet sebebiyle müşterileri, kredisi, meslekî itibarı, ticarî faaliyetleri veya diğer ekonomik menfaatleri zarar gören veya böyle bir tehlikeyle karşılaşabilecek olan kimse; a) Fiilin haksız olup olmadığının tespitini, b) Haksız rekabetin men’ini, c) Haksız rekabetin sonucu olan maddî durumun ortadan kaldırılmasını, haksız rekabet yanlış veya yanıltıcı beyanlarla yapılmışsa bu beyanların düzeltilmesini,

  1. Kusur varsa zarar ve ziyanın tazminini, e) Borçlar Kanununun 49. maddesinde öngörülen şartların varlığında manevi tazminat verilmesini, isteyebilir. Davacı lehine ve (d) bendi hükmünce tazminat olarak hâkim, haksız rekabet sonucunda davalının elde etmesi mümkün görülen menfaatin karşılığına da karar verebilir. Ekonomik çıkarları zarar gören veya böyle bir tehlikeyle karşılaşabilecek müşteriler de birinci fıkradaki davaları açabilirler. Ticaret ve sanayi odaları, esnaf dernekleri, borsalar ve tüzüklerine göre üyelerinin ekonomik menfaatlerini korumaya yetkili bulunan diğer meslekî ve ekonomik birlikler ile tüzüklerine göre tüketicilerin ekonomik menfaatlerini koruyan sivil toplum kuruluşlarıyla kamusal nitelikteki kurumlar da birinci fıkranın (a), (b) ve (c) bentlerinde yazılı davaları açabilirler. 1. fıkranın (b) ve (c) bentleri gereğince bir kimse aleyhine verilmiş olan hüküm, haksız rekabete konu olan malları, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak ondan ticarî amaçla elde etmiş olan kişiler hakkında da icra olunur.”

HAKSIZ REKABETİN SONUÇLARI

TTK’da haksız rekabet ile ilgili hükümlerde bulunan boşluklarda BK 41 ve devamında düzenlenen haksız fiil kuralları uygulanabilir.

Haksız Rekabet Nedeniyle Açılabilecek Hukuki Davalar(Hukuki Müeyyideler)

  • Haksız rekabetin tespiti için açılan tespit davası
  • Haksız fiilin durdurulmasını sağlayan men davası
  • Haksız rekabet sonucu doğan maddi durumun ortadan kalkması ve durumun düzeltilmesi için açılan Eski hale iade davası
  • Kusur varsa zarar ve ziyanın tazmini davası(maddi tazminat)
  • BK m koşulları var ise manevi tazminat davası

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

  • TİCARİ İŞLERDE TESELSÜL KARİNESİ .Sayıştay Sınav ları___________________________________________

Ticari İş Karinesi: Bir tacirin borçlarının ticari olması asıldır. Buna göre; tacirin her türlü iş, işlem ve fiili kural olarak ticaridir. Fakat bir gerçek kişi tacirin işlemi yaptığı anda bunun ticari işletmesiyle ilgili olmadığını karşı tarafa bildirdiği veya somut olayın özelliklerinin işin ticari sayılmasına elverişli olmadığı hallerde borcun adi kabul edileceği belirtilmiştir.

Tüzel kişi tacirlerin ise her işlemi ticari sayılır.

Ticari işlerde müteselsil sorumluluk (Teselsül karinesi): Adi işlerde borçlular arasında teselsül, kural olarak borçluların müteselsil borçlu olma yolundaki iradelerini alacaklıya açıklamalarıyla meydana gelir. TTK’ya göre ise; iki veya daha çok kişi içlerinden yalnız biri veya hepsi için ticari niteliği haiz iş dolayısıyla diğer bir kimseye karşı müştereken borç altına girerlerse, sözleşmede aksi kararlaştırılmış olmadıkça müteselsilen sorumlu tutulurlar. Borcun sadece alacaklı bakımından ticari iş olduğu hallerde, eğer taraflar arasında bir sözleşme ilişkisi bulunuyorsa, bu borç diğer taraf için de ticari sayılacağından yine müteselsil borçluluk söz konusu olur.

Teselsül karinesi, ticari bir borca kefalet halinde gerek asıl borçlu ile kefil ve gerekse kefiller arasındaki ilişkilerde de uygulama alanı

bulur.

  • TÜRK TİCARET KANUNUNA GÖRE HAKSIZ REKABET HALLERİ NELERDİR? 2000 yılı Rekabet Kurumu Sınav ları

Ticaret Kanununun 57.maddesinde sayılan başlıca haksız rekabet halleri şunlardır:

  • Kötüleme:

Başkalarını veya onların emtiasını, iş ürünlerini, faaliyetlerini yahut ticari işlerini yanlış, yanıltıcı veya gereksiz yere incitici beyanlarla kötülemek bir haksız rekabet hali oluşturur.

  • Başkasının ahlaki veya mali iktidarı hakkında gerçeğe aykırı bilgi verme
  • Bir kişinin kendisi ile ilgili olarak yanlış veya yanıltıcı bilgi vermesi:

Burada bir kişinin kendi iş veya ürünlerini veya üçüncü kişilerinkini aldatıcı bir şekilde överek rakiplerine karşı üstün duruma getirmesi söz konusudur. Burada özellikle, yanlış ya da yanıltıcı beyanlara dayanan aldatıcı reklamlardan söz edilmektedir.

  • Yanlış ünvanlar, mesleki adlar ve işaretler kullanma
  • Karışıklığa (iltibasa) yol açma:

Burada karışıklık meydana getirerek başkasının müşteri çevresinden haksız olarak yararlanma söz konusudur. Bu da bir kişinin, başkasının emtiası, iş ürünleri, faaliyeti veya ticari işletmesi ile ilgili benzerlik yaratarak yanılmaya sebep olmakla gerçekleşir.

  • Başkasının yardımcılarını görevlerini ihlale sevk etme.
  • Başkasının işçilerini veya diğer yardımcılarını kandırmak suretiyle, o kişinin imalat ve ticaret sırlarını ele geçirmek.
  • Başkasının, iyi niyet kurallarına aykırı bir biçimde ele geçirilen ticaret ve imalat sırlarından faydalanma ve onları başkalarına yayma.
  • İyi niyetli kişileri kandırabilecek şekilde gerçeğe aykırı iyi hal veya iktidar belgeleri verme.
  • İş hayatı şarlarına uymama: Rakiplerin de uymak zorunda oldukları kurallara aykırı davranma.
  • OBJEKTİF İYİNİYET NEDİR?2000 yılı Rekabet Kurumu Sınav ları

Objektif iyiniyet bir hak sahibinin hakkını kullanırken veya bir borçlunun borcunu yerine getirirken iyi ve doğru hareket etm esi demektir. Objektif iyiniyetin en önemli işlevi hakların kullanılması ve borçların ifasında hak sahibinin veya borçlunun davranış biçimlerini tespit etmek ve sınırlarını tayin etmektir.

  • REKABETİN KORUNMASI HAKKINDA KANUNDA İSPAT YÜKÜNÜ ANLATINIZ? 2000 yılı Rekabet Kurumu Sınav ları

REKABETİN SINIRLANMASININ ÖZEL HUKUK ALANINDAKİ SONUÇLARI BU KANUNA AYKIRI ANLAŞMA VE KARARLARIN HUKUKİ NİTELİĞİ

İSPAT YÜKÜ

Madde 59 – Zarar görenlerin, bir anlaşmanın varlığı ya da piyasada rekabetin bozulduğu izlenimi veren, özellikle piyasaların fiilen paylaşılması, uzun sayılacak bir süre piyasa fiyatında gözlenen kararlılık, fiyatın piyasada faaliyet gösteren teşebbüslerce birbirine yakın aralıklarla artırıldığı gibi kanıtları yargı organlarına sunmaları halinde, teşebbüslerin uyusorumlu eylem içinde bulunmadıklarını ispatlama yükü davalılara geçer.

Rekabeti sınırlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaların varlığı her türlü delille ispatlanabilir.

  • HAK EHLİYETİ VE FİİL EHLİYETİNİ AÇIKLAYINIZ. 2002 Yılı Devlet Personel Başkanlığı Uzman Yardımcılığı Giriş Sınav ları

HAKİKİ ŞAHISLAR (KİŞİLER)

Hakiki şahıslar insanlardır. Hayvanlar ve bitkiler şahıs değildir.

HÜKMİ ŞAHISLAR

Belirli gayelerin gerçekleştirilebilmesi için bir kısım insanların bir araya gelmeleri, faaliyetlerini ve mallarını bu gayeye tahsis etmeleri gerekir. İşte böylece kendisini meydana getiren insanlardan ayrı ve bağımsız ‘varlıklar ortaya çıkar. Bunlara hükmi şahıslar (tüzel kişiler) denir.

HAKİKİ ŞAHISLARIN EHLİYETLERİ

Hak Ehliyeti: (Medeni haklardan yararlanma ehliyeti) ve fiil ehliyeti (medeni hakları kullanma ehliyeti) olmak üzere başlıca iki ehliyet vardı]

  1. HAK EHLİYETİ

Hak ehliyeti hak ve borç sahibi olabilme yani hakların ve borçlanı sujesi (öznesi) olabilme iktidarıdır. Hak ehliyeti ile şahıs kavramları ayn anlama gelmektedir. Hak ehliyeti pasiftir. Yani bir kimsenin hak ehliyetin( sahip olabilmesi için bir şey yapmasına gerek yoktur. Hakiki şahısla bakımından sadece.doğmuş olmak hak ehliyetine sahip olmak için yeterlidir. Sağ doğması şartıyla cenin dahi hak ehliyetine sah iptir. Hak ehliyet hakiki şahıslarda doğumla kazanılır.

Hak ehliyeti ile ilgili iki temel ilke vardır. Bunlar genellik ve eşitlik ilkeleridir.

Genellik İlkesi: Her şahsın medeni haklardan istifade etmesidir. Bunun için şahıs olmak gerekir. Şahıs olabilmek yani hak ehliyeti kazanabilmenin şartı;

  • Hakiki şahıslarda sağ olarak doğmuş olmak
  • Hükmi şahıslarda ise kanunun öngördüğü şekilde kurulmuş olmak yani şahsiyet kazanmış Eşitlik ilkesi; Hak ehliyetine sahip olan şahıslar arasında bir ayrım yapılmamasıdır.

Genellik ve eşitli eri sadece medeni haklar bakımından söz konusudur. Kamu hakları alanında bu uygulanmaz. Örneğin; seçme ve seçilme hakları, memur olma hakkı gibi kamu haklarından herkes yararlanamaz. Bunlardan faydalanmak için Türk vatandaşı olmak gerekir.

Örneğin; Seçilme hakkına sahip olabilmek için 30, seçme hakkına sahip olabilmek için ise 18 yaşını bitirmiş olmak gerekir.

  1. FİİL EHLİYETİ

Fiil ehliyeti bir şahsın kendi muameleleriyle lehine haklar aleyhine ise borçlar yaratabilme ehliyetidir. Medeni kanun fiil e hliyeti terimine yer vermiş değildir. Fiil ehliyetine herkes değil ancak kanunun aradığı bazı şartları haiz bulunan şahıslar sahiptirler. Fiil ehliyeti aktif bir ehli yettir.

Fiil Ehliyetinin Şartları

Fiil ehliyetinin olusorumlu ve olumsuz olmak üzere iki şartı vardır.

  1. Olusorumlu Şartlar: a) Mümeyyiz olmak (temyiz kudretine sahip olmak), b) Reşit olmak
  2. Olumsuz Şart; Mahcur (kısıtlı) olmamak.

Kazai Rüşt: Şartları şunlardır;

ı. Reşit kılınacak kişi I5 yaşını bitirmiş olmalıdır.

  1. Küçüğün İsteği; Reşit kılınacak küçük reşit kılınmayı istemelidir. Kaza-i rüşte karar verilmesi isteminde bulunma şahsa sıkı sıkıya bağlı haklardandır. Bu nedenle istek küçükten gelmelidir.
  2. Ana ve babanın muvaffakatı
  3. Vasinin Dinlenmesi; Eğer küçük velayet altında değil de vesayet altında ise bu hiilde vasinin mahkeme tarafından dinlenmesi gerekir. Burada vasinin muvaffakatı (onayı) alınmamaktadır.
  4. Küçüğün menfaatinin bulunması Kaza-i rüşte küçüğün ikametgahının bulunduğu yerdeki Asliye Hukuk Mahkemesi Karar verir. Yani kazanılan rüşt geri alınamaz. Kaza-i rüştüne karar verilen fakat evlenme çağına gelmeyen evlenme rüştünü kazanamaz.
  5. Olumsuz Şart (Mahcur-Kısıtlı Olmamak)

Mahcur olmak, hacir altına alınmış olmak demektir. Hacir sebepler şunlardır; ı. Akıl Hastalığı

  1. Akıl Zayıflığı
  2. İsraf
  3. Ayyaşlık
  4. Suihal (Sui = Kötü, suihal = kötü durum)
  5. Suiidare (kötü idare)
  6. Bir sene yada daha fazla müddetle hürriyet i ortadan kaldıra cezaya mahkum olma
  7. Aciz olan kimsenin talebi (ihtiyari hacir)

Bu sebeplerden dolayı hacredilmiş (kısıtlanmış) ve kendisine b vasi tayin edilmiş olan kimseye mahcur (kısıtlı) denir.

HUKUKİ MUAMELE EHLİYETİ

Hukuki muameleler tek taraflı ve çok taraflı hukuki muameleler olmak üzere ikiye ayrılır.

Tek taraflı Hukuki Muamele: Sadece bir tarafın irade açıklama sıyla meydana gelir. Örneğin; Vasiyet, Vakıf Kurma

Çok taraflı Hukuki Muamele: Birden fazla şahsın irade açıklamasıyla meydana gelir. En önemlisi sözleşmelerdir. Örneğin bedel (semen) karşılığında bir malın mülkiyetini kesin surette karşı tarafa devredilmesi taahhüdünü içeren satım sözleşmesi, bir eşyanın kullanma hakkının bir bedel karşılığında belli bir süre için karşı tarafa devredilmesi taahhüdünü içeren kira sözleşmesi.

Hukuki muamele yapabilme iktidarına sözleşme ehliyeti denir ve bu da fiil ehliyetine dahildir.

Haksız fiillerden sorumlu olma ehliyeti de fiil ehliyetine dahildir.

Dava Ehliveti: Bir şahsın mahkemede usul hukukuna ait işlemleri (muameleleri) tek başına yapabilme ehliyetidir. Dava ehliyeti taraf ehliyeti demek değildir.

Fiil ehliyetine sahip olup olmamalarına göre hakiki şahıslar dörde ayrılır.

  1. Tam ehliyetliler
  2. Sınırlı ehliyetliler.
  3. Sınırlı ehliyetsizler
  4. Tam ehliyetsizler
  5. Tam ehlivetliler: Mümeyyiz ve reşit olan aynı zamanda mahcur (kısıtlı) olmayan tüm şahıslardır.
  6. Sımrlı Ehliyetliler: Bunlar a) Evli Kadınlar, b) Kendilerine kanuni müşavir atanmış olanlardır. Kendilerine kanuni müşavir atanmış olanlar şu işlemleri kanuni müşavirlerinin onayı olmadan yapamazlar; Dava açma ve sulh, gayrimenkulün alım ve satımı ve onlar üzerinde rehin ve sair ayni bir hak kurma, kıymetli evrak alım satım ve rehni, alelade idare ihtiyaçları dışında inşaat, ödünç verme ve alma, sermay eyi almak, bağışlama, kambiyo taahhütleri altına girmek, kefalet.
  7. Sınırlı Ehliyetsizler: Bunlar a) Mümeyyiz Küçükler b) Mümeyyiz Mahcurlardır. Sınırlı ehliyetsizler kendilerini borç altına sokan muameleleri (satım, kira, istisna, hizmet sözleşmeleri gibi) bizzat yapamazlar. Bu tür işlemlerin kanuni mümessilleri tarafından yapılması gerekir. Kanuni mümessiller ise veli ve vasilerdir. Sınırlı ehliyetsizler bu tür muameleleri kanuni mümessillerinin rızası ile yapabilirler. Verilen rızaya izin, hukuki muameleden sonra açıklanan rızaya ise icazet denir. Sınırlı ehliyetsizler kendilerini borç altına sokan hukuki muameleleri .

kanuni mümessillerinin izni olmadan yaparlarsa bu muameleler tek taraflı bağlamazlık müeyyidesine tabi olurlar. Bu tür muamelelerin sınırlı ehliyetsizi bağlayabilmesi için kanuni mümessilin sonradan rızasını açıklaması yani icazet vermesi gerekir. Kanuni mümessil icazet vermezse yapılan muamele hükümsüz olur ve iki tarafı da bağlamaz. Bu durumda taraflar aldıklarını birbirlerine geri verirler.

Sınırlı ehliyetsizler kendilerini borç altına sokmayan ve kendilerine sadece menfaat sağlayan muameleleri (örneğin ivazsız iktisap= karşılıksız kazanma) tek başlarına yapabilirler. Bu durumda kanuni mümessilin izin ya da icazetine gerek yoktur. Örneğin sınırlı ehliyetsize bir kimsenin bir şeyi bağışlaması.

Sınırlı ehliyetsizler yönetimi kendilerine bırakılmış mallar ile ilgili hukuki muameleleri de tek başlarına yapabilirler.

Sınırlı ehliyetsizler bazı muameleleri (kanuni mümessilleri rıza gösterse bile) kesinlikle yapamazlar. Bunlara yasak muamelel er denir. Yasak muameleler batıldır. Yasak muameleler şunlardır;

  1. Bağışlama
  2. Vakıf Kurma
  3. Kefalet
  4. Tam ehliyetsizler: Bunların fiil ehliyetleri hiç yoktur. Gayrımümeyyizler tam ehliyetsizdir. Kanuni mümessillerinin izin yada icazeti olsa bile bunların yaptıkları bütün işlemler geçersizdir. Tam ehliyetsizlerin haksız fiillerden sorumlu olma ehliyeti yoktur. Bunun istisnası kusur sorumluluk halleri ve hakkaniyettir. Hakkaniyete örnek; zengin bir akıl hastasının fakir bir köylünün harmanını yakması.

Temyiz kudretinden devamlı olarak değil de geçici olarak yoksun olan kişiler haksız fiillerinden dolayı sorumludurlar. Ancak bu kişiler temyiz kudretini ortadan kaldıran hale kendi kusurlarıyla düşmediklerini ispatlarlarsa sorumluluktan kurtulurlar. Örneğin; Kendi isteği ile içki içmiş bir

kimse verdiği zarardan dolayı sorumludur. Fakat arkadaşları eğer onun haberi olmadan meyve suyuna içki karıştırmışlarsa bu halde sorumlu değildir.

ÖZET:Hukukta şahıs terimi, haklara ve borçlara sahip olabilen, yani hakları ve borçları bulunabilen varlıkları ifade eder. Başka bir söyleyişle, hak sahibi, borç sahibi olabilen varlıklar hukuk açısından birer “şahıs’:tır. Hukuk düzeni biri “hakiki şahıs”, diğeri “hükmi şahıs” olmak üzere. iki türlü şahıs kabul etmektedir. Hakiki şahıslar sadece insanlardan ibarettir” Hükmi şahıslar ise, belli bir amacı gerçekleştirmek üzere kurulmuş ve hukuk düzeninin aradığı şartlara sahip bulunan “şahıs toplulukları” ile “mal toplulukları”dır.

Hakiki şahsiyet, çocuğun sağ olarak tamamen doğduğu anda başlar; çocuk ölü doğarsa şahsiyet kazanamaz. Ancak, kendisine gebe kalınan ve doğumu beklenilmekte olan çocuk (cenin) da, sağ doğmak şartıyla kendisine gebe kalındığı andan itibaren hak ve borç ‘sahibi olabilir.

Hakiki şahsiyet biri “ölüm”, diğeri “gaiplik” olmak üzere iki halde sona erer. Gaipliğe, bir kimsenin ölümüne muhtemel gözle bakılacak bir olayda kaybolması veya kendisinden uzun zamandan beri haber alınamaması halinde, ilgililerin talebi üzerine mahkemece karar verilir.

  • SÖZLEŞMEDE İRADEYİ SAKATLAYAN HALLER. 2002 Yılı Devlet Personel Başkanlığı Uzman Yardımcılığı Giriş Sınav ları

Nisbi butlan:

Sözleşme sakat doğmuştur;fakat bu sakatlık giderilebilir bir sakatlıktır. Bütün akit hükümsüz kılınmaz sadece çürük olan kısım hükümsüzdür,geri kalan maddeler hüküm doğurur.

Nisbi butlanın sebepleri:

İrade bozukluğu:

İç irade ile açıklanan iradenin birbirini tutmamasıdır. Bir sözleşmeyi meydana getiren irade açıklaması gerçek bir iradeye uymuyorsa veya bu uygunluk mevcut olmakla birlikte,iradenin oluşumunda bazı sakatlıklar varsa irade bozukluğundan söz edilir. Bunlar hata,hile ve tehdittir.

Hata:

Bir konuda gerçeğe aykırı bir fikir sahibi olmaktır. Bundan başka,bir konuda doğru bir bilgiye sahip olduğu halde davranışta bilmeyerek buna aykırı hareket etmekte hata sayılır.

Bir kimse bir sözleşmeyi yaparken belirli bir iradeye sahip olduğu halde,açıklaması buna uymuyorsa,burada bir hata vardır. Bu hata çeşidine beyanda hata denir.

BK.23′ e göre sözleşmenin kurulması halinde taraflardan biri esaslı bir hataya düşerse,bu durum sözleşmenin nisbi butlanla hükümsüzlüğü sonucunu doğurur. Kanun esaslı hataları beyan hatalarıyla sınırlamıştır. BK.24′ e göre esaslı hata;

Sözleşmenin niteliğinde hata:

Bir kimse alım satım sözleşmesi için bir icapta bulunmak istiyor,fakat dalgınlıkla bağışlamak istediğini söylüyorsa durum böyledir.

Sözleşmenin konusunda hata:

Bir kişi kitap almaya gittiği yerden yanlışlıkla kalem istemesi.

Kişide hata:

  • B ile bir anlaşma yapmak istiyor ama yanlışlıkla C ile anlaşma yapıyorsa.

Miktarda hata:

10 kg buğday yerine 1000 kg istenmesidir.

Saik hataları,esaslı olmadıkları için nisbi butlan sebebi sayılmazlar(BK.24/II).

Esaslı hatanın hükmü,böyle bir hataya düşen taraf,belirli bir süre içinde muhatabına karşı bir açıklama yaparak anlaşmanın kendisini bağlamasını önleyebilir. Ancak bu yetki sadece hataya düşen tarafa tanınmıştır. Bunun zaman aşımı süresi 1 yıldır.

Bir vasıta tarafında yapılan hata halinde,vasıtaya başvurma halinde işlemi bozma hakkı vermektedir(BK.27).

Hukuksal ilişkiyi çözen taraf,eğer bu hata kendi kusurundan meydana gelmişse,karşı tarafa sözleşmenin ortadan kalkması sebebiyle uğradığı zararı ödemekle yükümlüdür(BK.26).

Hata sebebiyle sözleşmeyi hükümsüz kılmak isteyen taraf,hataya düştüğünü ispatlamak zorundadır.

Hile:

Bir taraf hataya düşmekte,fakat bu hatasına sebep olan etken,kendi yanılması değil,diğer tarafın hileli davranışı aldatması olmaktadır. BK.28 aldatmayı düzenlemiştir. Hilenin hükmü, hatadaki gibidir. Yani hileye maruz kalan taraf sözleşmeyle bağlı olmadığını bildirerek,askıda hükümsüzlüğü kesin hale getirebilir. Düşülen hatanın esaslı olması şartı aranmaz. Sözleşmenin 3. kişilerin hilesi sonucu hükümsüz kalması için,bundan yararlananın bunu bilmesi(iyiniyetli olmaması) yada bilecek durumda olması gerekir(BK.28/II).

Hile aynı zamanda bir haksız fiile teşkil ediyorsa,sözleşmeye icazet verilmesi hileye uğrayanın hileyi yapandan tazminat istemesine engel değildir(BK.31/II).

Tehdit(ikrah):

Bir sözleşmeyi yapan kimse,buna korkutularak razı edilmişse,yine bir irade bozukluğu mevcuttur;fakat bu iradenin meydana gelm esindeki sebep saik uyandırılan korkudur. Tehdidin şartları;bir şahıs,kendisini yahut yakınlarından birinin hayatının veya şahsının ya hut namus veya mallarının ağır ve derhal vuku bulacak bir tehlikeye maruz bulunduğu korkusu altında bırakılarak ve bu kanaatle bir sözleşme yapmışsa tehdit irade bozukluğuna sebep olmuştur. Yasal bir yetkinin kullanılacağı tehdit yaratmaz(BK.30/II). Ama bu yoldan elde edilen menfaat aşırı ise ,kanun bunu yine,iradeyi bozan bir tehdit saymaktadır. Tehdidin hükmü askıda hükümsüzlüktür. Zaman aşımı süresi 1 yıldır ve korkunun ortan kalkmasıyla başlar. Tehdit 3. kişi tarafından yapılıyorsa ve diğer taraf buna vakıf olmamışsa,bozulma halinde hakkaniyet neyi gerektiriyorsa tehdidi yapandan bir tazminat isteyebilir(BK29/II).

Gabin:

Kanun birbirini aşırı derecede sömüren bir sözleşme serbestliği tanımaz ve gabin duruma el koyar. BK.21′ e göre gabin mağduru hakkını alabilir.

Ehliyet noksanlığı:

Mümeyyiz küçükler ve mahcurların yalnız başlarına yaptıkları ivazlı hukuksal işlemleri mutlak butlanla sakat işlemler sayamayız;bunların,kanuni teslimcinin icazetiyle düzelmesi mümkündür.

  • 657 SAYILI KANUNDA MEMURLARA TANINAN HAKLARI AÇIKLAYINIZ 2002 Yılı Devlet Personel Başkanlığı Uzman Yardımcılığı Giriş Sınav ları_________________________________________________________________

MEMURLAR HAKLARI, ÖDEVLERİ, YÜKÜMLÜLÜKLERİ, CEZALARI

Devlet memurları kendilerine verilen görevleri düzenli bir şekilde ve hizmetin gereklerine uygun olarak yürütmek zorundadırlar. Memurların, görevlerini yü-rütürken yerine getirmek zorunda oldukları bazı ödev ve yükümlülükleri ile uymakla yükümlü oldukları bazı yasaklar bulunmaktadır.

Memurların Ödev ve Yükümlülükleri

Memurların ödev ve yükümlülükleri DMK’da ayrıntılı olarak belirtilmiştir. Bunlar; sadakat, tarafsızlık ve devlete bağlılık, davranış ve işbirliği, emirlere uymak, işbaşında bulunmak, devlet malım korumak, mal bildiriminde bulun-mak, kıyafet ve ikamet mecburiyeti gibi hususlardır.

  1. Sadakat

Devlet memurları, anayasaya ve kanunlara sadakatle bağlı kalmak ve milletin hizmetinde kanunları sadakatle uygulamak zorundadırlar. Devlet memurları anayasa ve kanunlara karşı sadakatini, “asli devlet memurluğu”na atandıktan sonra en geç bir ay içinde kurumlarınca düzenlenecek merasimle, yetkili amir-lerin huzurunda yapacakları yeminle belirtirler. “Yemin Belgesi”ni imzalayarak göreve başlarlar.

  1. Tarafsızlık ve Devlete Bağlılık

Memurlar, görevlerini yerine getirirken, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayınım yapamazlar. Devlet memurları bir siyasi partiye üye olamayacakları gibi, herhangi bir siyasi parti, kişi veya zümrenin yararını veya zararım hedef tutan bir davranışta da bulunamazlar. Ayrıca memurlar, her durumda devletin menfaatlerini korumak mecburiyetindedirler. Anayasa ve kanunlara aykırı olan, ülkenin bağımsızlığını ve bütünlüğünü bozan, Cumhuriyetin güvenliğini tehlikeye düşüren herhangi bir faaliyette bulunamazlar. Aynı nitelikte faaliyet gösteren herhangi bir harekete, gruplaşmaya, teşekküle veya derneğe katılamazlar, bunlara yardım edemezler.

  1. Davranış ve İşbirliği

Devlet memurları, resmi sıfatlanılın gerektirdiği, itibar ve güvene layık oldukla-rım hizmet içindeki ve dışındaki davranışları ile göster meleri gerekir. Ayrıca memurların çalışmalarını, “işbirliği” içinde sürdürmeleri esastır.

  1. Emirlere Uymak

Devlet memurları, görevlerinin iyi, doğru ve mevzuata uygun yürütülmesinden üstlerine karşı sorumludurlar.

Memur, üstünden aldığı emri, yasalara aykırı görürse yerine getirmez ve bu aykırılığı o emri verene bildirir. Üst, emrinde ıs rar eder ve bu emri yazı ile yeni-lerse, memur bu emri yerine getirmeye mecburdur. Ancak emrin yerine getiril-mesinden doğacak sorumluluk, emri verene aittir. Konusu suç teşkil eden emir, hiç bir surette yerine getirilemez ve yerine getiren kişi sorumlu olur.

  1. İşbaşında Bulunmak

Memurların, günlük çalışma saatleri içinde işlerinin başında bulunmaları gere-kir. Kurumların günlük çalışma saatleri ve öğle dinlenme süresi, bölgelerin ve hizmetin özelliklerine göre, merkezde Bakanlar Kurulu’nca, illerde valiler tara-fından tespit edilir. Memurları n haftalık çalışma süresi genel olarak kırk saattir. Bu süre, Cumartesi ve Pazar günleri tatil olmak üzere düzenlenir.

  1. Devlet Malını Korumak

Devlet memurları, görevlerini dikkatle ve özenle yerine getirdikleri gibi, aynı zamanda kendilerine teslim edilen devlet malını korumak ve her an hizmete hazır halde bulundurmak için gerekli tedbirleri de almakla yükümlüdürler. Me-murların kasıt, ihmal, kusur ve tedbirsizliği sonucu idare zarara uğratılmışsa, bu zararın ilgili memur tarafından rayiç bedeli üzerinden ödemesi esası benimsen-miştir.

  1. Mal Bildiriminde Bulunmak

657 sayılı kanuna göre devlet memurlarının yapmakla yükümlü oldukları diğer bir ödev de, kendileriyle eşlerine ve velayetleri altındaki çocuklarına ait taşınır ve taşınmaz mallan, alacak ve borçları hakkında mal bildiriminde bulunmaktır. Anayasa’nın 71. maddesinde, kamu hizmetine girenlerin mal bildiriminde bulunmaları öngörülmüştür. Yine Anayasa’ya göre, yasama ve yürütme organla-rında görev alanların da mal bildiriminde bulunmaları gerekmektedir. Buna göre milletvekilleri, Bakanlar Kurulu üyeleri ve belediye başkanları da memur-lar gibi mal bildiriminde bulunmakla yükümlüdürler. Mal bildirimleri, sonu (0) ve (5) ile biten yılların en geç Şubat ayı sonuna kadar yen ilenmesi gerekir. Mal bildiriminde bulunmanın amacı, rüşvet, yolsuzluklarla mücadele etmek, kısaca haksız mal edinmeye karşı önlem almaktır.

  1. Resmi Belge, Araç ve Gereçleri Geri Vermek

Devlet memurları, görevleri ile ilgili resmi belge, araç ve gereçleri, yetki veri-len alanların dışına çıkaramazlar, özel işlerinde kullanamazlar. Memurlar, gö-revleri sona erdiğinde, görevle ilgili belge, araç ve gereçleri geri vermekle yü-kümlüdür. Bu yükümlülük, memurun mirasçılarına da geçmektedir.

  1. Kıyafet Düzeni

1982 yılında Devlet Memurları Kanunu’na eklenen bir maddeyle memurlara, kanun, tüzük ve yönetmeliklerin öngördüğü kılık ve kıyafet kurallarına uyma mecburiyeti getirilmiştir. Kanunda belirtilen kılık-kıyafet mecburiyeti, 15.10.1982 tarihinde çıkan bir yönetmelikle ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Bu yönetmelik, kamu kurumlarında çalışan bütün görevlileri kapsamı içine almaktadır.

  1. İkamet Mecburiyeti

Devlet memurları, görev yaptıkları kurum ve hizmet birimlerinin bulunduğu yerleşme merkezinde oturmak zorundadırlar Memurlar görevini aksatmamak şartıyla yetkili amirin izniyle yukarıda belirtilen hudutlar dışında ikamet edebi-lirler. Bununla beraber, devlet memurları, ikamet ettikleri il hudutlarını tatiller-de ancak yetkili amirlerin izni ile terk edebilirler.

  1. Memurlar İçin Konan Yasaklar

Devlet memurlarının gerek hizmet içinde gerekse hizmet dışında bazı faaliyet-lerde bulunmaları yasaklanmış ya da sınırlandırılmıştır. Bu tür bir düzenleme-nin kamu hizmetinin gereğinden kaynaklandığı kabul edilmektedir.

  1. Toplu Eylem ve Hareketlerde Bulunma Yasağı

Memurlar, kurumlarıyla ilgili resmi ve şahsi işlerinden dolayı müracaat; amirle-ri veya kurumları tarafından kendilerine uygu lanan idari eylem ve işlemlerden dolayı şikâyet ve dava açma hakkına sahiptirler. Ancak bu hakkın kullanılma-sında, birden fazla devlet memurunun “toplu olarak” söz ve yazı ile müracaatla-rı ve şikâyetleri yasaktır. Burada yasaklanan ferdi hak arama eylemi değil, toplu olarak yapılan hak arama eylemidir.

Ayrıca devlet memurunun, denetimi altında bulunan personelden veya kendi görevi veya mensup olduğu kurum ile ilgisi olan bir teşebbüsten her ne ad al-tında olursa olsun bir menfaat sağlaması da yasaktır.

  1. Gizli Bilgileri Açıklama Yasağı

Devlet memurlarının, kamu hizmetleriyle ilgili gizli bilgileri görevlerinden ayrılmış bile olsalar, yetkili bakanın yazılı izni olmadıkça açıklamaları yasak-lanmıştır.

Devlet, çeşitli yollardan, bilgi edinmek imkânlarına sahiptir. Bu bilgilerin bir kısmı “sır” olarak, iç ve dış politik, diplo matik, askeri ve sosyal mülahazalardan dolayı saklanır. Bunların açıklanması ancak yetkili bakanın izniyle mümkün olmaktadır. Bu tür bilgileri açıklama yasağı, ulusal ve toplumsal yararla izah. edilmeye çalışılır. Bürokratların kendilerini kamuoyunun eleştirilerinden koru-mak için çoğu bilgi leri gizlilik kapsamı içinde değerlendirdikleri görülür. Resmi sır ve gizli bilgi kavramının gensoruiş tutulması, kamunun yararına değil, bürokra-sinin ve siyasi iktidarın özel çıkarma hizmet edebilir.

Öte yandan devlet memurlarınım, kamu görevleri hakkında basma, haber ajans-larına, radyo ve televizyon kurumlarına bilgi ve demeç vermeleri yasaklanarak bu konuda gerekli bilgiyi açıklama yetkisi olan yetkililer de belirlenmiştir. Bun-lar merkezde, bakan ya da bakanın yetkili kılacağı görevli; illerde de valiler veya yetkili kılacağı görevlidir. Açıklanması yasaklanan bilgileri açıklamak “kademe ilerlemesinin durdurulması”; yetki almadan gizli bilgileri açıklamak da “devlet memurluğundan çıkarma” cezasını gerektirir.

  1. İkinci Görev Yasağı

DMK, ikinci görevi, ilke olarak yasaklamıştır. Ancak bu kurala bazı istisnalar getirilmiştir. Örneğin Üniversite öğretim üyeleri, kurumlarından izin almak koşuluyla KİT yönetim kurulu üyesi; belediyelerdeki yönetici personel, beledi-ye şirketlerinin yönetim kurulu üyesi veya başkanı olabilirler.

  1. Siyasi Partilere Girme Yasağı

Devlet memurları, bir siyasi partiye üye olamazlar. Anayasa’mn 68. maddesinin son fıkrasında, siyasi partilere üye olamayacak kamu görevlileri ayrı ayrı sa-yılmıştır. Buna göre, hâkimler ve savcılar, yüksek yargı organlarının mensupla-rı, kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri ile yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, yüksek öğre-tim öncesi öğrenciler ve silahlı kuvvetler mensupları siyasi partilere üye ola-mazlar. 1982 Anayasası’nda 23.7.1995 tarihinde yapılan değişiklikle yükseköğretim elemanları ve öğrencilerinin siyasi partilere üye olmaları konusu, yasak kapsamından çıkarılarak kanuni düzenlemeye bırakılmıştır.

2.7.1997 tarihinde kabul edilen hu yasa ile de, öğretim elemanlarının siyasi partilere üye olabilmeleri temin edilmiştir. Buna göre, “yüksek öğretim kurumlarının öğretim elemanları siyasi partilere üye olabilirler; yüksek öğretim ku-rumlarındaki görevlerini aksatmam ak ve bir ay içinde kurumlarına bildirmek kaydıyla siyasi partilerin merkez organlarıyla onlara bağlı araştırma ve danışma birimlerinde görev alabilirler. Şu kadar ki, bu durumdaki öğretim elemanları, Yüksek Öğretim Kurulu ve Yüksek Öğretim Denetleme Kurulu üyesi, rektör, dekan, enstitü ve yüksek okul müdür ve bölüm başkanı olamazlar, onların yardımcılıklarına seçilemezler.”

  1. Ayrıldığı Kuruma Karşı Görev Alma Yasağı

Memurların görevden ayrıldıktan sonra belirli bir süre, eski kurumlarına karşı görev ve iş alma yasağı konulmuştur. Bunun amacı, önceden sahip olduğu stra-tejik ya da gizli bilgileri görev aldığı yeni işletme için kullanabilmesi, görevde iken ileride görev alacağını düşündüğü firmalara ayrıcalıklı muamele yapma olasılığı gibi etik nları önlemektir. 2531 sayılı Kanuna göre; görevinden herhangi bir nedenle ayrılan bir memur, ayrıldığı tarihten önceki iki yıl içinde hizmetinde bulunduğu kuruma karşı, ayrıldığı tarihten itibaren başlayarak üç yıl süre ile, kurumdaki görev ve faaliyet alanları ile ilgili konularda, doğrudan doğ-ruya veya dolaylı olarak görev ve iş alamaz, taahhüde giremez, komisyonculuk veya temsilcilik yapamaz.

  1. Memurların Temel Hakları

Memurların hak, ödev ve sorumluluklarını belirleyen bütün kurallar, onların statüsünü oluşturur. Memurların, başta anayasa olmak üzere çeşitli kanunlarla belirlenmiş haklan bulunmaktadır.

  1. Memurluk Statüsünün Kanunla Düzenlenmesi

Türkiye’deki memurların statülerinin kanunla düzenlenmesi anayasal bir ilke-dir. 1982 Anayasası, memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atan-malan, görev ve yetkileri, haklan ve yükümlülükleri, aylak ve ödenekleri ve diğer özlük işlerinin kanunla düzenlenmesi esasını getirmiştir (md.128).

Memurluk statüsünün kanunla düzenlenmesinin amacı, yasaların idari düzen-lemelere oranla daha güç değiştirilebilmesi ve böylece kamu görevlileri için istikrarlı bir statü sağlamış olmasıdır.

  1. İzin Hakkı

Memurlar çalışma hayatı içinde çeşitli izinlerden yararlanma hakkına sahiptir. Bunlar, yıllık izin, mazeret izni, hastalık izni, aylıksız izin olmak üzere dört kategoride toplanmıştır.

  1. Yıllık İzin: Her memurun yılda 20 ila 30 gün süre ile dinlenme izni vardır. Yıllık izin süresi, hizmeti bir yıldan on yıla kadar (on yıl dâhil) olanlar için 20 gün, hizmeti on yıldan fazla olanlar için 30 gün olarak belirlenmiştir. Zorunlu hallerde bu sürelere gidiş ve dönüş için ve en çok ikişer gün ekle-nebilir. Yıllık izinler, amirin uygun bulacağı zamanlarda, toptan veya ihti-yaca göre parça parça kullanılabi lir. Birbirini izleyen iki yılın izni bir arada verilebilir. Cari yıl ile bir önceki yıl hariç, önceki yıllara ait kullanılmamış izin haklan düşer.
  2. Mazeret İzni: Mazeret izinlerini, “amirin takdirine bağlı” ve “amirin takdi-rine bağlı olmayan” izinler olarak iki grupta toplamak mümkündür. Amirin takdirine bağlı mazeret izinleri, bir yıl içinde toptan veya parça parça ola-rak, mazeretleri nedeniyle, amirinin “muvafa kati” ile verilen izinlerdir. Bu tür mazeret izinlerinin süresi 10 gündür. Zaruret halinde buna on gün daha eklenebilir. Ancak eklenen bu izin, memurun yıllık izninden düşülür.

Amirin takdirine bağlı olmayan mazeret izinleri de, doğum, evlenme ve ölüm olaylarında verilen izinlerden oluşmaktadır. Kadın memura, doğum yapmadan önce S hafta ve doğum .yaptığı tarihten itibaren 8 hafta olmak üzere toplam 16 hafta süre ile aylıklı izin verilir. Memurlara bir yaşından küçük çocuklarını emzirmeleri için günde toplam bir buçuk saat süt izni ve-rilir.

Ayrıca erkek memura, karısının doğum yapması sebebiyle isteği üzerine üç gün; yine memura isteği üzerine, kendisinin veya çocuğunun evlenmesi, annesinin babasının, eşinin, çocuğunun veya kardeşinin ölümü halinde beş gün izin verilir.

  1. Hastalık İzni: Memurlara hastalıkları halinde, verilecek raporlarda gösteri-lecek lüzum üzerine, aylık ve özlük haklarına dokunulmaksızın on yıla ka-dar (on yıl dâhil) hizmeti olanlara altı aya kadar; on yıldan fazla hizmeti olanlara on iki aya kadar; kanser, verem ve akıl hastalıkları gibi uzun süreli bir tedaviye ihtiyaç gösteren hastalığa yakalananlara on sekiz aya kadar izin verilir. İzin süresinin sonunda hastalıklarının devam ettiği, resmi sağlık ku-rullarının raporu ile tespit edilenlerin izinleri bir katına kadar uzatılabilir. Bu sürenin sonunda da iyileşmeyen memurlar hakkında emeklilik hükümle-ri uygulanır.

Görevlerinden dolayı saldırıya uğrayan memurlar ile görevleri sırasında ve görevlerinden dolayı bir kazaya uğrayan veya bir meslek hastalığına tutulan memurlar, hizmet süreleri ne olursa olsun iyileşinceye kadar izinli sayılır-lar.

  1. Aylıksız İzin: Memurun bakmaya mecbur olduğu veya memur refakat etme-diği takdirde hayatı tehlikeye girecek ana, baba, eş ve çocukları ile kardeş-lerinden birinin ağır bir kaza geçirmesi veya önemli bir hastalığa tutulmuş olması hallerinde, bu hallerin raporla belgelendirilmesi şartıyla, memurlara, istekleri üzerine en çok altı. aya kadar aylıksız izin verilebilir. Aynı şartlar-da bu süre bir katına kadar uzatılabilir.

Ayrıca doğum yapan memura, isteği üzerine, en çok 12 aya; yetiştirilmek üzere (burslu gidenler dâhil) yurt dışına gönderilen memurlarla, yurt içine veya yurt dışına sürekli görevle atanan memurların eşlerine, her defasında bir yıldan az olmamak üzere en çok 8 yıla kadar aylıksız izin verilebilir.

Muvazzaf askerliğe ayrılan memurlar, askerlik süresince, görev yeri saklı kalarak aylıksız izinli sayılırlar.

  1. Aylık ve Yolluk Hakkı

Aylık, memurun çalışmasının karşılığı elde ettiği mali bir haktır. Memurların aylıkları, her ayın on beşinde peşin olarak ödenir. Ayrıca memurlara, yurt için-de ve yurt dışında geçici olarak görevlendirilmeleri veya görev yerlerinin değiş-tirilmesi durumunda ilgili mevzuat uyarınca yolluk ödenir.

  1. Memurların Sosyal Hakları

Memurlara, aylık haklarının yanında, yasalarda öngörülen miktarlarda “aile yardımı”, “doğum yardımı”, “ölüm yardımı” ve “tedavi yardımı” gibi ödenekler de verilmektedir.

  1. Emeklilik Hakkı

Emeklilik, memurlar için bir haktır. Memurlar, yaş haddi, malullük ve idarenin isteği üzerine emekli olurlar. Memurlar, belirli bir yaş sınırına ulaşınca emekli-ye ayrılırlar. Genel olarak memuriyette emekliye ayrılma yaşı 65’tir. Bazı me-muriyetlerde bu yaş haddi daha düşük düzeyde tutulduğu gibi, bazılarında ise biraz yüksektir. Örneğin, üniversite öğretim üyelerinin yaş haddi 67 olarak tes-pit edilmişti r.

Her ne sebeple olursa olsun, bir sakatlık ya da tedavisi imkânsız hastalıktan dolayı görevini yapamayacak duruma düşen memurlar, “malul” sayılırlar ve haklarında “malullük sebebiyle emeklilik” işlemleri uygulanır.

Emekli olan memura, emekli ikramiyesi ile ölünceye kadar emekli maaşı ödenir.

Devlet memurluğundan çıkarma cezası, amirlerin bu yoldaki isteği üzerine, memurun bağlı bulunduğu kurumun yüksek disiplin kurulu karan ile verilir.

İki türlü disiplin kurulu vardır. Bunlardan biri, her ilde ya da bölgede bulunan “disiplin kurulu”; diğeri ise her kurumun merkezinde bulunan “yüksek disiplin kurulu”dur.

Disiplin kurullarının, Önerilen cezadan başka bir ceza tayin etme yetkisi yoktur, cezayı kabul veya reddeder. Verilen kararın disiplin kurulu ya da yüksek disip-lin kurulu tarafından reddedilmesi halinde, atamaya yetkili amirler 15 gün için-de başka bir disiplin cezası vermekte serbesttirler (md.126).

Kamu Görevlileri Etik Kurulu, 5176 sayılı Kamu Görevleri Etik Kusorumlu Ku-rulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’a göre, en az genel müdür veya eşiti seviyedeki kamu görevlilerinden, yaptığı inceleme ve araştırma sonunda, etik davranış ilkelerine aykırı işlem veya eylemi olduğunu tespit ettiği ve karar verdiği kişileri, Başbakanlık vasıtasıyla, Kurul karan ola-rak Resmi Gazete aracılığıyla kamuoyuna duyurma yetkisine sahiptir.

  1. Disiplin Cezalarının Uygulanması

Disiplin cezalan, verildiği tarihten itibaren hüküm ifade eder ve derhal uygula-nır. Aylıktan kesme cezası, cezanın veriliş t arihini takip eden aybaşında uygu-lanır.

Kendilerine disiplin cezası olarak aylıktan kesme veya kademe ilerlemesini durdurma cezası verilenler, valilik, büyükelçilik, müsteşar, müsteşar yardımcı-lığı, genel müdürlük, genel müdür yardımcılığı ve daire başkanlığı görevlerine atanamazlar.

Disiplin cezalan, memurun siciline işlenir. Devlet memurluğundan çıkarma cezasından başka bir disiplin cezasına çarptırılmış memur, uyarma ve kınama cezalarının uygulanmasından beş yıl, diğer cezaların uygulanmasından on yıl sonra atamaya yetkili amire başvurarak, verilmiş olan cezaların sicil dosyasın-dan silinmesini isteyebilir. Memurun, bu süreler içindeki davranışları, söz ko-nusu talebi haklı kılacak nitelikte görülür ise, isteğinin yerine getirilmesine karar verilerek bu karar sicil dosyasına işlenir. Kademe ilerlemesinin durdurul-ması cezasının sicilden silinmesinde, disiplin kurulunun da görüşü alınır.

  1. Disiplin Cezalarına İtiraz

Disiplin cezalarına karşı itiraz iki grupta ele alınabilir.

  1. Disiplin amirleri tarafından verilen uyarma ve kınama cezalarına karşı iti-raz, varsa bir üst disiplin amirine, yoksa disiplin kurullarına yapılabilir.
  2. Aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması ve devlet memurlu-ğundan çıkarma cezalarına karşı idari yargı yoluna başvurulabilinir. Disiplin amirleri ve disiplin kurulları tarafından verilen disiplin cezalarına karşı yapılacak itirazlarda süre, kararın ilgiliye tebliğ tarihinden itibaren yedi gündür. Bu süre içinde itiraz edilmeyen disiplin cezalan kesinleşir.

İtiraz halinde, itiraz mercileri karan gözden geçirerek verilen cezayı kabul ede-bilir, hafifletebilir veya tamamen kaldırabilirler. İtiraz edil meyen kararlar kesin olup, bu kararlar aleyhine idari yargı yoluna başvurulamaz.

  • HİZMET KUSURU KAVRAMINI AÇIKLAYINIZ. 2002 Yılı Devlet Personel Başkanlığı Uzman Yardımcılığı Giriş Sınav ları

GENEL OLARAK

İdare toplumun ortak ihtiyaçlarını karşılayarak kamu yararını gerçekleştirmek için çeşitli faaliyetlerde bulunur. İdare bu fonksiyonlarını yerine getire bilmek için,kamu yararını sağlayabilmek için kamu gücü kullanır. Yine idare bu işlemleri yerine getirirken tek taraflı işlem yapabilme ve kişilerin hukuki durumunu ilgilinin rızası hilafına değiştirebilme gücüne sahiptir.

İşte idare diğer devlet kurumlarından farklı olarak çeşitli işlemler ve sayısız eylemlerde bulunur. Bir takım hukuki tasarruflarda bulunduğu gibi çeşitli maddi ameliyelerde de bulunur. İdare bir kamu tüzel kişisi olduğu için bu işlem ve eylemler idarenin nam ve hesabına kamu görevlileri olan gerçek kişiler tarafından icra edilirler. İdarenin bu tek taraflı icra yeteneği nedeniyle idarenin tutum ve davranışları özel kişilerle kıyaslanmayacak kadar sıkı kayıt ve şarta tabi tutulmuştur. bu kayıt ve şartlar idarenin kendi insiyatfine bırakılmamış önceden tayin ve mevzuat olarak tesbit edilmiştir.

Anayasa 6. Madde ‘hiç kimse ve organ kaynağını Anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz.’ Yine A.Y. 123. Maddesi ‘İdare kuruluş ve görevleri ile bir bütündür ve kanunla düzenlenir.’ Demekle kanunilik ilkesini benimsemiştir.

Bu iki anayasal ilke benimsendiğinde buna göre idarenin tüm işlem ve eylemlerinin dayanağının kanunda bulunması gerektiğidir. Bu cümleden olmak üzere Türk idaresi kanundan sarih veya zimmi olarak kuvvet almadan doğrudan Anayasaya dayanarak işlem tesis edip eylemde bulunamaz.

III-İDARİ İŞLEM ve EYLEMLER A-İDARİ İŞLEMLER

İdari işlem deyimi idari tasarruf anlamında kullanılmakta olup : idari işlem deyimi ‘idari makamlar tarafından gerek tüzük ve yönetmelik gibi objektif düzenleyici tasarrufları ve gerekse bunların ve kanunların uygulanması zamanında;karar, muamele ve başka adlar altında idari maksatlarla tesis olunan her çeşit hukuki tasarruflardır.’ Bu tasarruflar doğal olarak idarenin tek yanlı tasarruflarıdır. İdari işlemlerin en belirgin özelliği ilgililerin isteğine bağlı bulunmamasıdır. Bir idari işlemin yargı denetimine tabi olabilmesi için:

Bu işlemin etkili bir işlem olması işlemin idari kesinlik kazanması idarenin işleminin idari bir işlem olması

Açıklandığı üzere idarece tesis edilen işlemlerin hepsi idari davaya konu olabilecek nitelikte değildir. Ancak idarenin tek yanlı irade beyanı ile hukuki durumda değişiklik yapan,kesin,uygulanabilir nitelikteki idari işlemler;menfaati ihlal olunanlar tarafından,iptal ve tam yargı davasına konu edilebilirler.

B- İDARİ EYLEMLER

İdari eylem ise:İdarenin fizik alanda değişiklik yapan iş,hareket,ameliye ve çalışmalardır. İdari işlemler hukuk alanında sonuç doğurduğu halde eylemler fizik alanda sonuç doğurur. Gerçi idari eylemlere de bazı hukuki sonuçlar izafe edilir ve hukuki sonuç doğururlar. Fakat bu etki ve sonuçlar eylemin bizatihi ve kendiliğinden doğurduğu hükümler olmayıp hukuk düzenin ilgililere tanıdığı hak ve yetkilerin kullanılması yani irade açıklaması ortaya konabilir. Diğer bir deyişle eylemler hukuk kurallarının öngördüğü etki ve sonuçların şartı fakat doğrudan amili değildir. C-İDARİ İŞLEM VE EYLEM ARASINDAKİ FARKLAR

İdari işlemleri yapmaya yetkili organları hukuk kuralları tespit ve tayin etmiştir. Hangi kamu görevlisinin idari işlem tesis edeceği sınırlı ve sayılı olarak belirtilmiştir. İdari eylemler ise kural olarak kamu görevlilerinin tümü tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu husus tüm kamu görevlileri ödevlidir denilebilir. Bunun gibi idari işlemler kumu görevlilerinin yetki alanına idari eylemler ise ödev alanına yönelmiş olduğu söylenir.

İdari organ ve makamlar işlem tesis etme yetkisi ile donatılmış idari personel ise idari eylemlerde bulunma görevi ile yükümlü tutulmuştur. İdari işlem tesis etme yetkisine sahip makam ve organlar nispeten sınırlı olmaları nedeni ile bu tür işlemlerin sınıflandırılması kolaydır. Bu tür işlemler daha sıkı kayıt ve şarta bağlanmış olup sıkı bir kanunilik ilkesi vardır. İdari eylemler ise sayı itibari ile çok olduğundan tasnifi mümkün değildir. Bu konuda farlı bir tanımda: idari eylemler hukuk alanında değişik yapmaya yönelik irade beyanına dayanmayıp maddi alanda idarenin bilerek veya bilmeden değişiklik meydana getiren hareketleri ve idari faaliyetler sırasındaki fiili durumları ifade etmektedir.

İdari eylemler bir idari işlemin uygulamasına ilişkin olabileceği gibi doğrudan icra edilen fiili durumlarda olabilir. İdari işlemleri ancak belli ve sınırlı irade açıklamaya yetkili kamu görevlileri yapabilirken;idari eylemler herhangi bir kamu görevlisi tarafından yapıla bilir. Ancak bazı eylemler meslek mensupları tarafından yapılabilir.

III- İDARENİN SORUMLULUĞU A-GENEL OLARAK

İdarenin sorumluluğu,yürüttüğü faaliyetlerin tabi olduğu hukuki rejime göre değişmektedir. İdarenin özel hukuka faaliyetlerinden dolayı sorumluluğu özel hukuktaki sözleşme ve haksız fiil sorumluluğudur.

İdarenin idare hukukuna tabi faaliyetlerinden dolayı yaptığı eylem ve işlemlerden dolayı meydana gelen zararlardan sorumluluğu idari sorumluluktur. İdarenin yaptığı eylem ve işlemlerden dolayı sorumlu olması çağdaş hukuk devleti kuramının bir gereğidir.

B- İDARENİN SORUMLULUĞUNUN POZİTİF DAYANAKLARI

İdarenin yaptığı işlem ve eylemlerden dolayı sorumlu tutulması Türk mevzuatında ilk önce 1961 A.Y. ‘nın 114.maddeside bahsedilmiş 1982 A.Y ‘sı madde 125 İdare kendi işlem ve eylemlerinden dolayı doğan zararı ödemekle yükümlüdür .Böylece idarenin gensoruiş anlamda sorumluluğu kabul edilmiş;idarenin hangi hukuki rejime tabi olacağı belirtilmeden genel sorumluluğuna gidilmiştir. A.Y. 125/1 idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır. A.Y.40 madde anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes yetkili makam a gecikmeden başvurma hakkı vardır.

Kişinin resmi görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zararda kanuna göre devletçe tazmin edilir. Devletin ilgili kişiye rücu hakkı saklıdır.

Bu konuda yine anayasanın başlangıç hükümleri A.Y.15 madde 657 sayılı D.M.K 13.madde,2577 sayılı kanunun 12,13,42. Maddeleri,Danıştay kanunun 24. Maddesi,A.Y.İ.M. kanunun 24,43 maddeleri ve diğer kanun ve mevzuattaki hükümler idarenin sorumluluğundan bahsetmektedir. İdarenin tutum ve davranışlarından dolayı meydana gelen zararların hangi şartlar dahilinde tazmin edileceği ,idarenin hangi sorumluluğunun özel hukuk hükümlerine,hangi tür sorumluluğunun idare hukuku hükümlerine tabi olacağı hususları idarenin sorumluluğu kavramı içinde tartışılmaktadır.

C-ÖZEL HUKUKTA SORUMLULUK

Hukuk düzenin onayladığı ve izin verdiği eylemlere:Hukuka uygun fiiller, hukuk düzeninin hoş görmediği ,yapılmasını istemediği ve müeyyide öngördüğü fiiller: Hukuka aykırı fiillerdir. Hukuk düzenleri bu fiilleri ika edenleri meydana gelen zarardan mesul tutmaktadı r.

Bir şahsın diğer bir şahsa fiilinden ötürü meydana gelen zarardan sorumlu olup bu zararı tazmin etmesine hukuki sorumluluk denir. Bu

sorumluluk esas itibari ile mal (mamelek)sorumluluğudur. Bu tür sorumluluğun doğuş şekline göre üç gruba ayrılır.

a-Kanuni sorumluluk:Kanundan doğan hukuki ilişkilerin ihlal edilmesi halidir.(evlilik ,velayet,vesayet vb. ilişkiler.)

b-Akdi sorumluluk:Hukuki muameleden özellikle bir akitten doğan borçların yerine getirmeyen kişinin tazminle yükümlü olması hali

c-Haksız fiil sorumluluğu:Taraflar arasında gerek akdi gerekse kanuni bir münasebet bulunmamasına rağmen zarar verilmesi halinde söz

konusudur.

  1. madde 41 ‘Gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette bir kimseye zarar ika eden şahıs o zararı tazmine mecburdur.

Yukarıda anlatılanların ışığında özel hukukta sözleşme dışı sorumluluk kural olarak kusur sorumluluğudur. Bu sorumluluk kişinin hukuka aykırı fiilinden doğan zararın tazmin edilmesi hali olup;kusursuz sorumluluk ise kusuru olmaksızın bir tehlike yaratan kişinin bu tehlikenin meydana getirdiği zararı tazmin etmesi halidir.

D-İDARENİN SORUMLULUĞU a-İdarenin sorumluluğunun kuramsal temelleri:Bu konuda bazı yazarlar idarenin sorumluluğunun temelini hukuk devleti ilkesine (T. Balta.) bazı yazarlar sosyal devlet kuramına (L. Duran) bağlamışlardır. Aynı konuda Gözü büyük ise kusur sorumluluğunun hukuk devleti kusursuz sorumluluğun ise sosyal devlet kuramına bağlamıştır. Eroğlu ise imkan ve fırsat eşitliği kuramına dayanmıştır.

İdarenin sorumluluğunun niteliği konusunda F. Eren ise “1982 Anayasasının 1961 anayasasından farklı ol arak devlet ve kamu idaresinin çalıştırdığı personelin görev icrası sırasında üçüncü kişilere haksız bir işlem ve eylem nedeniyle vermiş olduğu doğan sorumluluğu açık olarak düzenlemiştir. A. Y.40/II. Maddeye göre devlet asli ve birinci derecede sorumludur. Kamu ajanı sadece rücu sorumlusudur. Nitekim A.Y. Madde 129/ 5 bu hususu teyit etmektedir. Devlet veya kamu idaresi memur ile birlikte değil tek başına doğrudan sorumludur. Bu güvence memur ve zarar göreni korumak için başlıca iki fonksiyonu vardır. Memur bu güvence altında moral ve hukuki baskı olmadan görevini yerine getirirken zarar göreninde tazminatı güvence altına alınmaktadır.”

Yazar devamla “A.Y. 129/5 Maddesinde kusurdan bahsedildiği için burada kişisel kusur , hizmet kusuru ayrımı yapılmaz. Anay asa koyucu aksini düşünseydi şüphesiz ‘Hizmet kusuru’ deyimini kullanırdı. Bu nedenlerle memur ve diğer kamu görevlileri kişisel kusurları ve hatta en ağır kastî hareketleri ile zarara sebebiyet verseler bile sorumlu kendi değil, idaredir.”

b-İdarenin kusursuz sorumluluğu:İdarenin sorumluluğu sırf kusur sorumluluğuna dayanmamaktadır. İdare çoğu zaman bir hizmet kusuru bulunmaksızın yürüttüğü kamu hizmetleri sırasında vatandaşlardan bir kısmı diğerlerine göre daha fazla ve ağır külfetle karşılaşması halinde;idare eşitlik ilkesi gereği olarak bu zarar karşılaması gerekmektedir. Yine hasar risk teorisine göre herhangi bir işletmenin temin ettiği fayda ve karlar kendisine ait olduğu gibi,ondan husule gelecek zararlarda,hasarlarda işletme sahibine ait olacaktır. Bu teoriler ile idarenin sorumluluğu kusur sorumluluğundan ayrılmış, objektif bir esasa bağlanmış,idarenin tazmin yükümlülüğü için eylem ile zarar arasıdaki illiyet bağı yeterli sayılmıştır. İdarenin sorumluluğu teorilerinin gelişmesi ve hukuki eşitlik gibi objektif esasa dayandırılması sonucu olarak artık tam yargı davalarında sebebe değil sonucun hakkı ihlal edip etmediğine bakılmaktadır. Önemli olan idare olunan kimsenin;kendisi veya başkası için tesis olunan idari işlem ve eylem nedeniyle olağan sayılmayacak ve diğer vatandaşlardan farklı bir zarara uğramış olmasıdır.

  1. kusurdan ve diğer şartlardan bahsetmeksizin mutlak olarak “idari karar ve fiillerden hakları muhtel” olanlara dava hakkı tanımıştır. Böylece gensoruiş bir sorumluluk esası kabul edilmiştir. İdarenin sorumluluğu için idarenin fiilinin haklı veya haksız olması,kusurlu veya kusursuz olması, gibi fiile ve onun hukuki esaslarına değil sonuca,neticenin hakkı ihlal edip etmediğine bakılmaktadır. Bu teori ile i darenin sorumluluğu kusur sorumluluğundan ayrılmış objektif bir esasa dayanmıştır. Böylece idarenin sorumluluğu için eylem ile zarar arasında illiyet bağının bulunması yeterlidir.

Tüm bu açıklamalardan sonra hizmet kusuru kavramını açıklayalım.

HİZMET KUSURU A-GENEL OLARAK

İdarenin sorumluluğu kural olarak kusur sorumluluğudur. Bu sorumluluk failine göre kişisel kusur sorumluluğu veya hizmet kusuru sorumluluğudur.

Hizmet kusuru sorumluluğu : idarenin idare hukuku ilkelerine göre hizmetlerin yapılmasında ve işletilmesinde fiil ve işlemlerin hukuka aykırı olması nedeniyle doğan zararı ifade etmektedir. Diğer bir tanımla idarenin yürüttüğü kamu hizmetlerinin düzenlenmesinde veya işleyişindeki bozukluk,aksaklık veya boşluğu ifade eder.

Hizmet kusuru idare ajanlarının kusurlarından ayrı,müstakil bir nitelik arz eder. Diğer bir deyişle idare kamu personelinin kusuru olmasa bile,yürütülen hizmetin kuruluş, işleyiş veya düzenlenmesindeki aksaklık,bozukluk veya boşluk varsa burada hizmet kusuru vardır.

Anlatılan yönü ile hizmet kusuru B.K .’da ki istihdam edenin sorumluluğundan ayrılmaktadır. Çünkü istihdam edenin sorumluluğunda şayet hizmetlinin-istihdam edilenin kusuru yoksa istihdam edende sorumluluktan kurtulmaktadır. Başka bir anlatımla hizmet kusuru: kamu görevlisine izafe edilmesine gerek olmayan objektif,nesnel ve anonim nitelikli bir kusurdur. Nitekim bir Danıştay kararında ‘hizmetin kötü işlemesi idare ajanın kusurundan ileri gelebileceği gibi bu ajana izafe edilemeyecek bir kusur olmaksızın da meydana gelebilir.

Hizmet kusuru özel hukuktaki adam çalıştıranın sorumluluğundan ayrı tamamen idare hukuku prensiplerine göre gelişen özel nitelikli nesnel nitelikli bir sorumluluk türüdür. Bu sebeplerden dolayı özel hukuktaki sorumluluğun tersine idare ajanını kusuru olmasa bile idare meydana gelen zararı ödemekle yükümlüdür.

İdarenin sorumluluğu gensoruiş ölçüde kusur sorumluluğu esasına dayanır. Esasen tarihi gelişim süreci içinde ilk önce idarenin kusur sorumluluğu bölümü gelişmiş ileri ki aşamalarda ise idarenin kusursuz sorumluluğu teorisi gelişmiştir. Bilindiği gibi kusur daha çok sübjektif nitelikli gerçek kişilere atfedilebilecek psikolojik bir olgudur. Hal böyle olunca bir kamu tüzel kişisi olan devlet ve diğer kamu tüzel kişiliklerinin kusur işlemesi mümkün değildir. Burada kusur idare adına hareket eden onun ajanlarındır. Kusurun kimin tarafından yapıldığına bakılmaksızın kamu görevlilerinin yapmış oldukları kusurlu davranışlardan dolayı doğan zararın idarece karşılanmazı esası getirilmiştir.

Bunun sebepleri ilk olarak kamu görevlileri idare çarkının bir parçası olup çoğu zaman sorumluluğun hizmetten ayırmaya ve şahsa mal etmeye fiilen imken bulunmamaktadır. Diğer yandan bu zarardan dolayı kamu görevlisinin sorumlu tutulması, bu görevlilerin zayıf mali durumları nedeniyle davacının hakkını alması pek mümkün olmamaktadır. Ancak burada bahsi geçen kamu görevlisinin hizmete ilişkin olan görev kusurlarıdır. Kamu hizmeti ile bağlantısı kesilen haksız fiil niteliğindeki şahsi kusurlar bu anlatımın dışındadır.

Bu açıklamadan sonra yine idari eylemler bahsinde fiili yol terimini de açıklamakta fayda mülahaza ediyoruz. İdarenin açıkça hukuka aykırı olarak eylemde bulunması,idarenin kişilerin mülkiyet hakkına veya kamu hak ve hürriyetlerine ağır bir biçimde hukuk dışı bir tutumla hoyratça saldırması durumunda bahis konusu olmaktadır. Kısaca şartları:

Ortada maddi olarak icra edilen bir eylem olmalıdır.

Hukuka aykırılık açık ve ağır olmalıdır

İdari etkinlik mülkiyet hakkı veya hak ve hürriyetlere saldırı şeklînde olmalıdır.

Bu hallerde haksız fiil söz konusu olup bu eylemler idari eylem sayılmayacağı için özel hukuktaki bu sorumluluk kurulları tatbik edilmektedir. Tüm bu açıklamalardan sonra konunun esasını teşkil eden idari eylemlerden doğan sorumluluk ve hizmet kusuru kavramına gelmiş bulunmaktayız.

B- HİZMET KUSURUNUN NİTELİĞİ

Gensoruiş anlamı ile idare tarafından yürütülen kamu hizmetlerinin kötü işlemesi, hiç işlememesi veya yetersiz işlemesi hizmet kusurunun üç değişik şeklini ifade eder. Hizmet kusuru kavramını R. Sarıca “idarenin ifa ile mükellef olduğu herhangi bir amme hizmetinin; ya kuruluşunda ,tanzim veya tertibinde veya teşkilatında ,bünyesinde, personelinde, işleyişinde gereken emir direktif, ve talimatın verilmemesi,nezaret, murakabe ,teftişin icra olunmaması, hizmete tahsis olunan vasıtaların kifayetsiz ,elverişsiz kötü oluşu, icap eden tedbirlerin geç veya vakitsiz hareket edilmesi …vb.. şeklinde tezahür eden bir takım aksaklık , aykırılık, bozukluk, intizamsızlık, eksiklik sakatlık arz etmesidir.” diye tanımlamıştır.

Yukarıdaki tanımdan da anlaşılacağı gibi hizmet kusurunun özel hukuktaki kusur kavramından farklı yönleri vardır. Bu farklar kısaca:

Hizmet kusuru genel bir sorumluluk kavramıdır. sorumluluk için kişisel kusur şart değildir.

İdare hukukuna özgü bağımsız bir kavramdır.

Hizmet kusuru nedeniyle idare bizzat ve doğrudan sorumlu olup idare kendi ajanının sorumlu olduğunu ileri sürerek kurtulamaz.

Hizmet kusuru kavramı objektif ve nesnel nitelik arz eder. Yani kusura sebebiyet veren bilinmese de kamu hizmetinden ayrılması mümkün olmayan kusurlardan idare sorumludur.

C- HİZMET KUSURU SAYILAN HALLER

Hizmet kusurundan söz edebilmek için aşağıda ayrıntılı olarak bahsedeceğimiz üç halden birisinin bulunması gerekmektedir. Bun lar :

  1. – hizmetin kötü işlemesi
  2. -hizmetin geç işlemesi
  3. – Hizmetin hiç işlememesi olarak sınıflandırılmaktadır.

Ancak bu sınıflandırma arasında kesin hatlarla ayrılmış bir çizgi mevcut değildir. Bu tasnif mutlak değildir. Kaldı ki bazı o laylarda her iki durumda birlikte olabilir. a-)HİZMETİN KÖTÜ İŞLEMESİ

Hizmetin kötü işlemesinden idare sorumludur. Hizmetin kötü işlemesi idari faaliyetin uygunsuz,gereği gibi yapılmaması demektir. Bu hizmet kusuru en eski hizmet kusuru türüdür. Ancak hemen belirtmek gerekir ki bu kusurun sınırlarını belirlemek sanıldığı kadar kolay değildir. Kusuru tesbit edebilmek için olayın ve hizmetin niteliği idarenin sahip olduğu imkanlar,araçlar zaman ve yer şartları dikkate alınmalıdır. Bu konuda hizmet kusuru sayılan haller:idarenin ehil personel çalıştırmaması, personelin eğitimsiz olması,hizmet personeli üzerindeki kontrol ve denetimin yetersiz olması gibi haller hizmetin kötü işlemesine örnek olarak verilebilir. Bu konuya ilişkin Danıştay ve A.Y.İ.M. kararlarını kısa, kısa örnek olarak verelim:

‘Dolu olarak bakıma çıkarılan bir tabancanın patlaması nedeniyle meydana gelen olayda,görevli er ile birlikte silah bakım işini ve bu konudaki talimat ve emirlere aykırı olarak yürüten idarenin hizmet kusuru vardır.'(12.D.19.11.1968. 1966/2516- 1968/2133. Sayılı kararı)

‘Elektrik trafosunun temizliği sırasında görevli erin elektriğe kapılarak ölmesi halinde hizmet kusuru vardır.(A.Y.İ.M. 2.D. 5.6.1995.1995/114) ‘Akıl hastası nöbetçi amir üsteğmenin sebepsiz yere açtığı ateş sonucu nöbetçi astsubayın ölmesinde idarenin böyle bir şahsı görevden alması gerekirken devam etmesi idarenin açık hizmet kusuru vardır.(1994/1750 sayılı kararı)

‘Danıştay kararı üzerine ilgiliye iadesi gereken vergilerin ,idarece ilgili belgelerin imhası nedeni ile iade edilmemesi hali nde hizmet kusuru vardır.(7.D.29.1.1968. 1967/940- 1968/154. Sayılı kararı)

‘Sulama kanallarına fazladan su verilmek suretiyle kanalların patlaması sonucu oluşan taşkındaki zarar'(12.D.9.3.1971.tarih ve1971/573 sayılı karar.)

‘Yol yapımı sırasında yapı yerinden çıkan malzemelerin dere yatağına atılması sonucu dere yatağının taşarak özel şahıslara ait tarlaları basması’.(11.11.1971.tarih ve1971/2573 sayılı karar)

‘Hizmet aracının şoför olmayan kişiye kullandırılması neticesi meydana gelen kaza ve zarar'(12.D.4.7.1970. tarih ve 1970/1492 karar.)

‘Patlayıcı etkisi giderilmeden herkesin gelip geçtiği yere bırakılan mayının patlaması'(12.D.29.3.1968.tarih ve 1968/735 sayılı karar.)

‘Komutanlık emri ile lise binasının boyanması işinde çalışan erin merdivenden düşerek sakatlanması olayında gerekli önleml eri almayan idarenin hizmet kusuru vardır.'(A.Y.İ.M. 2.D. 1984/233 sayı ve 5.12.1984.)

‘Hekim hatası ve yanlış tedavi nedeniyle meydana gelen sakatlanmada idarenin hizmet kusuru vardır.(A.Y.İ.M.2.D. 30.12.1985. tarih ve1985/225 sayılı karar)

b-) HİZMETİN GEÇ İŞLEMESİ

Kamu hizmetlerinin yürütülmesindeki normal sayılmayacak gecikmeler hizmet kusuru teşkil etmektedir. Bu diğer hizmet kusurları gibi her olayın genel akışına göre tayin ve tesbit edilmelidir. Kamu hizmetinin idare tarafından düzenli, mevzuata uygun ve mümkün olduğu kadar çabuk olması gerekmektedir.”İdare kamu hizmetlerini yürütürken tedbirli ve müteyakkız olmalıdır.” Bu konuya ilişkin birkaç yüksek mahkeme kararı sunuyoruz.

‘Ateş ve lökosit miktarına göre derhal ameliyat edilmesi gereken hastanın ilgisizlik yüzünden ameliyatının gecikmesi neticesi apandisit patlaması sonucu ölümünde hizmet kusuru vardır’ (12.D.25.12.1968.tarih ve1968/2468 sayılı karar)

‘davacıya ait emeklilik muamelesinin müspet veya menfi bir şekilde hizmetin icap ettiği basiret ve süratte sonuçlandırılmadığı takdirde doğan zararda hizmet kusuru vardır.

c-)HİZMETİN HİÇ İŞLEMEMESİ

Hizmetin hiç işlememesi de hizmet kusuru olarak kabul edilmektedir. İdare kamu hizmetlerini yürütebilmek için çeşitli imkanlarla donatılmıştır. İdare yüklenmiş olduğu kamu hizmetini yerine getirebilecek imkanlara sahip olup ta yüklenmiş olduğu kamu hizmetini yerine getirmemişs e ve bundan dolayı bir zarar doğmuşsa idarenin hizmet kusurunun varlığından söz edilir.

Hukuk kuralları belli olaylar karşısında idareye belli bir faaliyette bulunma yükümlülüğü yükler. Bu halde idarenin bağlı yetkisinden söz edilir. Bazı olaylarda idarenin hareket serbestisi vardır. Bu tür durumlarda idarenin harekete geçip geçmemekte veya hareket şeklinde takdir yetkisini kullanmasının sonucunda sorumluluğunun doğup doğmadığı hususunun tesbiti hakimin takdirine bağlıdır.

İdare, yürüttüğü hizmetini ancak yukarıda belirttiğimiz imkanlar dahilinde yerine getirebilir. İmkanları olmayan idarenin hareketsizliği her zaman hizmet kusuru teşkil etmemektedir. Nitekim, AY.m.65 ” Devlet, sosyal ve ekonomik alanlarda anayasa ile belirlenmiş görevlerini ekonomik istikranın korunmasını gözeterek mali kaynakların yeterliliği ölçüsünde yerine getirir “.

Kanımca, sosyal ve ekonomik alanda hizmetin işlememesi idarenin mali ve teknik imkanlarıyla sınırlı tutulsa bile mülkiyet, can güvenliği ve diğer temel hak ve hürriyetler konusunda hizmetin yerine getirilmemesinde idarenin hizmet kusurunun varlığından söz edilmesi gerekmektedir. Bu konuya ilişkin yüksek mahkeme kararlarını örnek olarak aşağıda sunuyoruz :

‘Bakımsızlık yüzünden dolan boşaltma kanalının yağan yağmurlar nedeniyle taşması sonucu meydana gelen zararda hizmet kusuru vardır.(12.D.16.1.1969. 1969/44 sayılı karar)’

‘ Heyelan bölgesinden ve dere yatağına yakın yerden geçen karayolunun şiddetli yağmurlar sırasında denetime tabi tutulmaması nedeniyle meydana gelen zararda hizmet kusuru vardır’.(12.D.3.2.1972.tarih ve 1973/307 sayılı karar)

‘Zehirli haşaratın bol olduğu yörede bu tür olayların sık olacağı düşünülerek gerekli ilaç personelin her an hastahanede hazır bulundurulmaması neticesinde meydana gelen zararda hizmet kusuru vardır.'(12.D. 20.5.1970.tarih ve 1970/1087)

‘Penisilin iğnesi yapılmadan önce penisilin testi yapılması gerekirken yapılmaması sonucu meydana gelen ölüm olayında hizmet kusuru vardır.'(A.Y.İ.M. 10.4.1987 Tarih ve 1987/167 sayılı kararı)

‘Mevsimin kış olmasına rağmen kar ve buzların temizlenmeyerek merdivenden erin kayarak düşüp ölmesi olayında olayın da hizmet kusuru vardır.'(A.Y.İ.M.27.1.1976.tarih ve 1976/152 karar sayılı ilam)

D-HİZMET KUSURUNDA İDARENİN SORUMLULUĞUNUN TESBİTİ VE SINIRLANDIRILMASI

Yukarıda anlatılanların ışığında anlaşılacağı üzere hizmet kusuru kavramının uygulanabilmesi için bazı şartların gerektiği açıktır. Buna göre idarenin yaptığı her eylemden sorumlu tutulması , idare ajanlarının korkak ve çekingensoru davranmasına sebebiyet vereceği gibi idarenin mali yönden güçsüzlüğe düşmesine sebebiyet verebilir. Bu nedenle sorumluluğu gerektirecek kusur oranının ve derecesinin tesbiti ve mahiyeti önem taşımaktadır.

Hizmet kusuru nedeniyle idarenin sorumlu tutulması aşağıdaki gibi sınırlandırılmıştır. Bunlar ;hizmetin sosyal önemi,hizmetin yürütülmesindeki güçlük,idarenin sahip olduğu teknik ve mali imkanlar,zaman ve yer şartları,zarar görenin hizmet karşısındaki durumu,zararın ihtimal derecesi ve hizmete ilişkin yazılı hukuk kurallarının varlığıdır.

Sosyal önemi büyük ve yürütülmesi zor olan kamu hizmetlerindeki her aksaklık hizmet kusuru olarak görülmemektedir. Ancak Danıştay ve

  1. İ.M. bu tür tazminat taleplerini kusursuz sorumluluk ilkelerine değerlendirebilmektedir.

Yine sınırlandırıcı bir unsurda idarenin sahip olduğu teknik mali ve personel imkanlarıdır.

Zaman unsuru ise idarenin kamu hizmeti yaparken bu zaman dilimi içindeki ülkenin sosyo -ekonomik şartları ve diğer unsurların değerlendirilmesi gerekir. Bazı devrelerde idare olağan sayılmayacak yükümlülükler altına girdiğinden (savaş,isyan,büyük halk hareketleri ,tabi afetler… gibi olaylarda) su gibi durumlarında hizmet kusuru kavramı dar yorumlanmalıdır.

Yer unsuru ise bazı yerlerde kamu hizmetinin yürütülmesi daha kolay bazı yerlerde daha zordur.

Zarar görenin hizmet karşısındaki durumu ise kamu hizmetini diğer vatandaşlara göre daha doğrudan faydalanan muhatabın bir dereceye kadar zararının hoş görülmesidir. Dolayısıyla kamu hizmetinden doğrudan yararlanan ile 3. Kişilerin durumunun ayrı mütalâa edilmesi gerekmektedir. İdarenin sorumluluğunun tesbitinde önceden tesbit edilmiş idarenin hareket tarzını gösterir yazılı kuralların bulunması sorumluluğun tesbitini kolaylaştırmaktadır.

E-İDARENİN SORUMLULUĞUNU ORTADAN KALDIRAN HALLER

İdarenin sorumluluğu zarar görenin müterafik(ek-yarışan) kusuru,mücbir sebep ,umulmayan hal gibi durumlar söz konusu olduğunda ya tamamen sorumluluktan kurtulmakta veya sorumluluğu sınırlandırılmaktadır. Son dönem yargı içtihatlarında umulmayan hallerde idarenin sorumluluğu kusursuz sorumluluk ilkelerine idare sorumlu tutulmaktadır.

Tüm yukarıda açıklananların ışığında anlaşılacağı üzere idari eylemlerden doğan hizmet kusurlarının tasnifi yoktur yapılan sıralamalar hizmetin türü ve niteliğine göre yapılmakta olup belli bir tasnif yoktur.

  • KANUNSUZ SUÇ VE CEZA OLMAZ KURALINI AÇIKLAYINIZ. 2002 Yılı Devlet Personel Başkanlığı Uzman Yardımcılığı Giriş Sınav ları

1982 ANAYASASI

Suç ve cezalara ilişkin esaslar

MADDE 38. – Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Suç ve ceza zamanaşımı ile ceza mahkûmiyetinin sonuçları konusunda da yukarıdaki fıkra uygulanır.

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz.

(Ek: 3.10.2001-4709/15 md.) Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

(Ek: 3.10.2001-4709/15 md.) Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz.

(Mülga: 7.5.2004-5170/5 md.) (Değişik: 7.5.2004-5170/5 md.)Ölüm cezası ve genel müsadere cezası verilemez.

İdare, kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayamaz. Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni bakımından bu hükme kanunla istisnalar getirilebilir.

(Değişik: 7.5.2004-5170/5 md.)Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez.

TCK

2- Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi

Suç adı verilen insan davranışının ve bunun karşılığında uygulanacak yaptırımın ANCAK YASA İLE belirlenmesini öngören ilkedir. Yasallık ilkesi ilk kez 1876 Kanuni Esasi ile düzenlenmiştir.

Kanunilik ilkesinin beş adet sonucu vardır. Bunlar:

  • Belirlilik: Bir eylemden dolayı her hangi bir kimsenin cezalandırılabilmesi için o eylemin açık ve seçik bir biçimde yasada suç olarak düzenlenmesi gerekmektedir. Hangi eylemin suç olduğu açık bir biçimde yasada yazmalıdır. Nitekim T.C.K nın 2. Maddesine göre: Kanunun AÇIKÇA suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Yasa koyucu ceza kanunlarında belirsiz ve elastik kavramlar kullanmaktan kaçınmalıdır. Ceza yasaları açık ve net olmalıdır.
  • Aleyhe Kanunun Geçmişe Yürütülmesi Yasağı: Kişinin suç sayılan eyleminden sonra yürürlüğe giren ve durumunu ağırlaştıran yasalar aleyhe yasadır.

Eylemin işlenmesinden sonra yürürlüğe giren yasa failin durumunu önceki yasaya göre daha da ağırlaştırıyorsa yani failin aleyhine ise fail hakkında sonradan yürürlüğe giren yasa hükümleri uygulanamaz.

T.C.K nın 7. Maddesine göre: ” İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz.

İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenli k tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar.”

Türk Ceza Kanunun ikinci maddesine göre ise, Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.

  • MÜLKİYET KAVRAMINI AÇIKLAYINIZ. 2002 Yılı Diyanet İşleri Başkanlığı Müfettiş Yardımcılığı Giriş Sınav ları

Hukuk düzeninin, kendi sınırları içinde, taşınır ya da taşınmaz bir eşya üzerinde gerçek veya tüzel kişilere tanıdığı kullanma, yararlanma ve tasarruf hakkı (Medeni Kanun madde 683). Mülkiyet hakkına sahip kişi (malik) mülkiyetinde olan nesneyi kullanma, başkalarına devretme, tahrip etme, nesnenin ürünlerinden yararlanma veya üzerinde [[ayni haklkiyet, mutlak hak olup herkes karşısında geçerlidir.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Mülkiyet hakkını, diğer bir ayni hak olan zilyetlik ile karıştırmamak gerekir. Medeni Kanun madde 973’e göre “bir şey üzerind e fiili hakimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir”. Söz edilen fiili hakimiyetin hukuk düzeni sınırları içerisinde olması gerekmediği gibi (örn. bir hırsız eşya üzerinde fiili hakimiyeti bulunduğu sürece çalmış olduğu malın zilyetliğine sahiptir) nesnenin maliki de fiili hakimiyetten yoksun bırakıldığı sürece zilyetliği kaybeder (örn. hırsızın çaldığı eşyanın maliki).

Mülkiyet, hak sahiplerinin sayısına göre tek kişi mülkiyeti ve birlikte mülkiyet olmak üzere ikiye ayrılır. Birlikte mülkiyet de kendi içinde paylı mülkiyet (Medeni Kanun madde 688) ve elbirliği mülkiyeti olarak (Medeni Kanun madde 701) ikiye ayrılmaktadır.

Mülkiyet mutlak bir hak olduğundan, Medeni Kanun malikin mülkiyeti altındaki nesneyi başkalarının haksız saldırılarından koruyabilmesi için bazı yetkiler belirlemiştir. Medeni Kanun madde 683’e göre malik, “malını haksız olarak elinde bulunduran kimseye karşı” istihkak davası veya haksız elatmanın önlenmesi davası açabilir.

  • KANUNUSUZ SUŞ VE CEZA OLMAZ İLKESİNİ AÇIKLAYINIZ 2002 Yılı Diyanet İşleri Başkanlığı Müfettiş Yardımcılığı Giriş Sınav ları

1982 ANAYASASI

Suç ve cezalara ilişkin esaslar

MADDE 38. – Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Suç ve ceza zamanaşımı ile ceza mahkûmiyetinin sonuçları konusunda da yukarıdaki fıkra uygulanır.

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz.

(Ek: 3.10.2001-4709/15 md.) Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

(Ek: 3.10.2001-4709/15 md.) Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz.

(Mülga: 7.5.2004-5170/5 md.)

(Değişik: 7.5.2004-5170/5 md.)Ölüm cezası ve genel müsadere cezası verilemez.

İdare, kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayamaz. Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni bakımından bu hükme kanunla istisnalar getirilebilir.

(Değişik: 7.5.2004-5170/5 md.)Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebeb iyle yabancı bir ülkeye verilemez.

TCK

  • Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi

Suç adı verilen insan davranışının ve bunun karşılığında uygulanacak yaptırımın ANCAK YASA İLE belirlenmesini öngören ilkedir. Yasallık ilkesi ilk kez 1876 Kanuni Esasi ile düzenlenmiştir.

Kanunilik ilkesinin beş adet sonucu vardır. Bunlar:

  • Belirlilik: Bir eylemden dolayı her hangi bir kimsenin cezalandırılabilmesi için o eylemin açık ve seçik bir biçimde yasada suç olarak düzenlenmesi gerekmektedir. Hangi eylemin suç olduğu açık bir biçimde yasada yazmalıdır. Nitekim T.C.K nın 2. Maddesine göre: Kanunun AÇIKÇA suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Yasa koyucu ceza kanunlarında beli rsiz ve elastik kavramlar kullanmaktan kaçınmalıdır. Ceza yasaları açık ve net olmalıdır.
  • Aleyhe Kanunun Geçmişe Yürütülmesi Yasağı: Kişinin suç sayılan eyleminden sonra yürürlüğe giren ve durumunu ağırlaştıran yasalar aleyhe yasadır.

Eylemin işlenmesinden sonra yürürlüğe giren yasa failin durumunu önceki yasaya göre daha da ağırlaştırıyorsa yani failin aleyhine ise fail hakkında sonradan yürürlüğe giren yasa hükümleri uygulanamaz.

T.C.K nın 7. Maddesine göre: ” İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz.

İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenli k tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar.”

Türk Ceza Kanunun ikinci maddesine göre ise, Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.

  • MUVAZAA VE GABİN KAVRAMLARINI AÇIKLAYINIZ. 2002 Yılı Diyanet İşleri Başkanlığı Müfettiş Yardımcılığı Giriş Sınav ları

MUVAZAA:

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Sözleşmenin tarafları bilinçli şekilde gerçek iradeleriyle beyan arasında bir uyusorumsuzluk yaratırlar. Beyan arzu edilen değil uyusorumsuzluk kişinin kendisince istenmiştir. Kişi 3. kişileri yanıltmak, başkalarından mal kaçırmak, sözleşmenin daha az masraflı olması n edenleriyle bunu isteyebilir.

İsteğe dayalı irade ile beyan arsı uyusorumsuzlukta geçersizdir. Taraflar sözleşme ile kasıtlı olarak farklı ifadeler getirseler de asıl olan beyan ile uyusorumlu iradenin varlığıdır.

Muvazaa bir danışıklık halidir. Taraflar anlaşmalı olarak farklı beyanlarda bulunurlar. Borçlar kanunu 18 bu beyanı bağlamaz gerçek irade araştırılır. Görünümdeki beyan ifade görmez.

Amaçları bakımından muvazaa yapılabilir.

Sözleşmenin niteliğinde de muvazaa yapılabilir. Burada sözleşmeyi gizleyip farklı bir sözleşme yapmalarıdır. Sattığı halde bağışladım demesi ya da bağışladığım halde sattım demesi…

Bu duruma karşı medeni kanun bir kimsenin ölümünden 1 sene önceki zamanda yaptığı bağışlar veya süre göze alınmadan mal kaçırmak için yaptığı bağışlar temkin edilebilir kuralı getirilmiştir. Şufa hakkından kurtulmak için muvazaa yapılabilir.

Gizli bir işlemin mevcut olup olmaması halinde işlem sayısı bakımından mutlak ve nisbi muvazaa ayrımlarına tabi tutulur.

Mutlak muvazaa: tarafların arzuladıkları gizli işlem yok sadece görünürde bir işlem vardır.

Nisbi muvazaa: iki işlem vardır. Tarafların arzuladıkları işlem ve arzu etmeyip 3 kişileri yanıltmak için beyan edilen işlem vardır. Birincisi gizli işlemdir. Görünürdeki işlem arzu edilmediği sahte olduğu için muvazaalıdır. Gizli işlem geçerli olması için yasal koşullara uygun olması gerekir.

Muvazaanın hüküm ve sonuçları:

Muvazaalı işlem irade ile beyan arasında uyusorumsuzluk olan işlemdir. Hukuki işlemlerde irade ile beyan arsı uyumu gerektiğinden muvazaalı işlem geçersizdir. Burada danışıklılık olduğu için hata ve tehditten farklı olarak mutlak butlan yaptırımına tabii tutulur. Batıldır.

Butlan ile iptal arası farklar muvazaa ile tehdidi ayırt eden farklardır. Üzerinden ne kadar süre geçerse geçsin herkesçe ileri sürülebilir.

Muvazaanın en önemli nu ispattır. O kişilerin iç dünyasını ortaya çıkarma nasıl gösterilebilir. Bu irade dışa yansıyan davranışlarıyla kanıtlanır.

  • muvazaa tarafları arası ispat nu:

pişmanlık duyduklarında ya da koşullar gerçekleştiğinde hukuksal işlemin kanıtı belgedir. Tanık dinletilmesi kabul edilmemişt ir. Belgeyle ispat kuralına tabidir.

  • kişilerin muvazaayı ispat nu:

alacaklılardan mal kaçırmaya yönelik işlemlerde icra iflas kanunu alacaklıyı korumak için ispatla ilgili kolaylıklar ve karineler getirmiştir. İcra takibinde önceki 1 yıl içersinde alacaklının yaptığı tüm temlikler bağış sayılır gibi. Belirli derecedeki yakınlara yapılan satışlar iptal edilir ve bunu kanıtlamak karşı tarafın sorumluluğundadır

GABİN:

İrade bozukluğu hallerinde kişinin iradesi ile beyanı arasında bir uyusorumsuzluk doğmuştur. Gabinde irade ile beyan arasında bir uyusorumsuzluk yoktur. Kişinin içinde bulunduğu olumsuz koşullardan yararlanma söz konusudur. diğer taraf bundan menfaat etmiş ve bu emsal olaylara nazaran fahiş bir menfaattir. Yasa koyucu yarar dengesini gözetmiş ancak bu denge taraflardan birinin içinde bulunduğu olusorumsuzluklardan elde etme hallerinde geçersizdir. kural olarak taraflar edimlerini istedikleri gibi tayin edebilirler. Bunun istisnası Borçlar kanunu 21 de düzenlenen gabin, aşırı yararlanma veya sömürmedir. Bu ancak sıkı koşullar altında gerçekleşir. Gabin koşulları:

  • Sübjektif koşul: kişinin içinde bulunduğu olumsuz olgular. Kişiye özgüdür. Yasa 3 halle sınırlamıştır.
  1. muzayaka hali: kişinin zor durumda bulunmasını ifade eder. Kişi zor durumda kaldığı için sözleşmeyi akdedilmiştir. Kasabanın tek aracını hasta ulaştırmak için hastaneye kiralamak zorunda kalan kişinin olaydaki pozisyonu. Burada tehdit yoktur. Serbest irade ile işlem yapılmıştır. Devrem nedeniyle ilaç sıkıntısında normalde 10 olacak ilacın 100 liraya alınması…
  2. hiffet: irade zaafı. Kişinin sözleşmeyi akdederken gerekli özeni göstermemesi. Zayıf bir irade beyanı olarak gerçekleştirme. Gerekli dikkat ve azami özeni göstermediği için edimler arası fark oluşur.
  3. Tecrübesizlik: hiffet kişiyle ilgiliyken tecrübesizlik kişinin deneyimleriyle ilgilidir. Bu konuda uzman olursa edimler arası dengesizlik doğmayacak diğer tarafça birey sömürülmeyecektir. Sübjektif koşullar her olaya göre değişir. Kişiyle ilgilidir.
  • objektif koşul: edimler arası aşırı dengesizlik hali. Birinci koşul tek başına yeterli değildir. Dengesizlik aşırı olacaktır. Açık ve aşırı bir nispetsizlik olmalıdır. Edimler arası nispetsizlik gabine yol açmaz. Bunun aşırı olması gerekir. Bu somut olaya göre değerlendirilir. Diğer tarafı sömürmeye yönelik bir hareket olmalıdır. Borçlar kanunu 21 sömürüyü önleyen bir maddedir.

İki koşul da mevcutsa yasa sözleşmenin iptal edilebileceğini söyler. Gabin irade bozukluğu değildir. İrade bozukluğu Borçlar kanununun 23-31. maddelerinde düzenlenmiştir. Ancak hüküm ve sonuçları arası bir benzerlik vardır. Hukuki tehditle karıştırılmamalıdır. Burada irade bozukluğu ve tehdit varken gabinde kendi serbest iradesiyle sözleşme akdedilmiştir. Kişi tecrübesizdir. Kişi esaslı hataya düşmüşse burada hata vardır. Gabinde hata, hile, tehdit yoktur. Gabin ile irade bozukluğu hallerinin hükümleri farklıdır. Hukuki tehditte sözleşme akdedilmiş fakat sebebi bir hakkın veya yetkinin kullanılmasıdır. Kişinin hukuki yetkiye başvurma hakkını kötüye kullanması söz konusudur. Gabinde böyle bir hakkın kötüye kullanımı ve gabine uğrayan kişinin baskı altında olması söz konusu değildir.

Gabinde de sözleşmenin iptali için fahiş menfaat unsuru aranmıştır. Hukuksal tehditte tehdit altında bulunan kişi zor durumda kaldığı için sözleşme yapmıştır. Gabinde de muzayaka hali söz konusudur.

GABİNİN HÜKÜM VE SONUÇLARI:

Bu koşullar mevcutsa sözleşmenin iptali yaptırımı burada da geçerlidir. Yasa fesihten bahseder ancak bu iptal olarak algılanmalıdır. Çünkü sözleşme kurulma aşamasında sakatlık vardır. Geçerlilik koşullarından edimler arası dengesizlik ve diğer tarafın sübjektif unsurlardan yararlanması sonucu oluşan dengesizlik vardır.

Gabine uğrayan kişi 1 yıl süreyle sözleşmenin iptali hakkına sahiptir. Bunu gabin ile irade bozukluğu farkı olarak ala biriz. Burada edimler arası dengesizlik fark edilmişse sözleşme tarihinden itibaren bir yıl içinde iptal istemine sahip.

Yasada öngörülen yol sözleşmenin iptalidir. Sözleşmenin gözden geçirilip edimler arası dengeyi sağlama yönünde ıslahı mümkün mu?

Yasanın ifadesi böyle bir olanak yoktur. 1 sene içinde akdi feshederek demesi buna dayanak. İtalyan Borçlar kanununda buna imkan vardır. Acaba bu çözüm başka hükümlerle sağlanabilir mi?

Öğretide medeni kanun 2 ye göre sağlanır. Sözleşme iptal edilince borç ortadan kalkar. Gabin iptal ile geçmişe yönelik hükümler doğurur. Sözleşme kurulduğu andan itibaren geçersiz. Tarafların aldıklarını iade yükümlülüğü çıkar. Sebepsiz zenginleşme nedeniyle…

  • İŞÇİ, İŞVEREN, İŞYERİ VE ÜCRET KAVRAMLARINI AÇIKLAYINIZ. 2002 Yılı Diyanet İşleri Başkanlığı Müfettiş Yardımcılığı Giriş Sınav ları

İŞÇİ

İşçi, İş Kanunu tarafından “hizmet akdine dayanarak herhangi bir işte ücret karşılığı

çalışan kişi” (m.1/I) olarak tanımlanır. Buna göre de, “işçi, geçerli bir iş ilişkisine dayanarak çalışan kişidir” biçiminde bir tanım getirmek olanaklıdır.

İŞVEREN

İş Kanununun 1. Maddesinin ilk fıkrasına göre, “Bir hizmet akdine dayanarak herhangi bir işite ücret karşılığı… işçi çalıştıran tüzel veya gerçek kişiye işveren denir.”

Görülüyor ki, Kanun işverenin tanımını işçi tanımındaki esaslara bağlamaktadır. İşçi tanımındaki unsurlar aynı kalmakta, sadece suje değişmektedir. İşveren gerçek kişi olabilceği gibi, şirket, dernek, vakıf, kooperatif, sendika, devlet veya kamu iktisadi teşebbüsü gibi özel hukuk ya da kamu hukuku tüzel kişisi de olabilir.

İŞYERİ

İş Kanunun 1.maddesinin ilk fıkrasında, işyeri “işin yapıldığı yer” olarak tanımlanmıştır.

İşyerinin doğumu için önce bazı unsurların bir araya gelmesi gerekir. Arsa, bina, makine ve tezgah, malzeme gibi eşya, patent ve alacak hakları gibi haklar, tecrübe, buluş ve müşterilerle olan ilişkiler gibi maddi olmayan kıymetler ile beşeri gücü (emek) işyerinin unsurlarını oluşturur. Ancak, bütün bunların bir araya gelmesi de yeterli değildir. İşverenin bu unsurları belirli bir amaca ulaşmak için sürekli olarak bir arada bulundurması gereklidir. Ne var ki, bu amaç işletmenin kuruluşunda güdülen iktisadi ya da asıl amaç olmayıp dolayısıyla güdülen amaçtır.Bir işletmeye bağlı işyeri niteliğindeki fabrikanın amacı doğrudan doğruya kar sağlamak değil, sadece bunun için mal üretimi yapmaktır. Öyleyse, İşletmenin iktisadi amacı yanında, işyerinin teknik amacından da söz edilecektir. Bu açıklamalara göre işyeri, bir işverenin maddi olan ve olmayan araçlarla belli bir teknik amacı gerçekleştirmesine yarayan ve süreklilik gösteren organize edilmiş bir bütündür. Buna göre, işyeri sadece sınai ve ticari amaç güden yerleri değil hizmet kesimine giren ve ayrıca serbest meslek faaliyetlerinin de görüldüğü bütün yerleri, örneğin, avukat, mali müşavir yazıhanelerini, hekim muayenehanelerini de kapsamaktadır.

ÜCRET

Ücret işverene tabi belirli bir işyerine bağlı olarak çalışanlara hizmet karşılığı verilen para ve ayınlar ile sağlanan ve para ile temsil edilebilen menfaatlerdir.

Ücretin ödenek, tazminat, kasa tazminatı (Mali sorumluluk tazminatı), tahsisat, zam, avans, aidat, huzur hakkı, prim, ikramiye, gider karşılığı veya başka adlar altında ödenmiş olması veya bir ortaklık münasebeti niteliğinde olmamak şartı ile kazancın belli bir yüzdesi şeklinde tayin edilmiş bulunması onun mahiyetini değiştirmez.

  • HUKUK DEVLETİNİ TANIMLAYINIZ, HUKUK DEVLETİNİN GEREKLERİNİ BELİRTİNİZ. 1999 Maliye Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları

CEVAP YÖNTEM 1

Hukuk devleti anlayışının gerekleri konusunda değişik görüşlere rastlanmaktadır.Bununla beraber,hukuk devletinin gereklerinden önemli olanları şöyle sıralayabiliriz:

  1. Temel haklar güvenliği,
  2. Anayasaya uygunluğun yargısal denetimi,
  3. Yasal yönetim,
  4. Yönetimin yargısal denetimi,
  5. Güçler ayrımı,
  6. Demokratik rejim

Temel haklar güvenliği :Hukuk devletinin önemli gereklerinden biri,temel hakların güven altına alınmasıdır.

Temel hakların güvenlik altına alınmasını sağlayacak hukuksal önlemler şöyle sıralanabilir:

  1. Temel hakların anayasada yer alması,
  2. Anayasanın katı bir anayasa olması,
  3. Temel haklar konusunda yapılacak sınırlandırma ve düzenlemelerin yasa ile yapılması,
  4. Temel haklar yasayla düzenlerinken,temel hakların özüne dokunulmaması,
  5. Yasaların anayasaya uygunluğunun yargısal denetiminin yapıması,gerekir.

Anayasa bunları gerçekleştirmek için gereken,kuralları koymuş ve temel hak ve özgürlükleri gensoruiş bir biçimde düzenlemiştir.Temel hak ve özgürlükler;Anayasada açıklı olan hallerde ve Anayasanın öngördüğü ölçüde sınırlandırılabilir.

Anayasa uygunluğun yargısal denetimi:Yasama organının anayasaya uygun hareket etmesini sağlamak amacı ile uygulanan yollardan en etkili olanı,yasaların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimidir.Ülkemizde bu denetim Anaayasa Mahkemesi ile sağlanmaktadır.

Yasal Yönetim:Hukuk devletinin diğer bir gereği yasal yönetim ilkesidir.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Yasal yönetim ilkesi,yönetimin davranışlrına yasanın egemen alması demektirYasal yönetim deyimi,kısaca,yönetimin temel kuruluşlarının ve yönetim ile yönetilenler arasındaki ilişkilerin yasa ile düzenlenmesi anlamınagelir.Anayasa ,yasal yönetim ilkesini gerçekleştirmek için çeşitli kurallar koymuştur.

Yönetimin yetkilerinin yasaya dayandırılması yeterli değildir.Yöneti-min yürürlükte bulunan yasalara,gerçek anlamda uyması,kısaca,<saygı> duyması da gerekir.

Yönetimin yargısal denetimi:Toplumda kişinin hak ve özgürlüklerinin yalnız kişiler arasında,birbirlerine karşı korunması yetm ez.Devlet etkinle- rine,özellikle yönetimin yasal olmayan ve aaafi hareketlerine karşı korun-ması da gerekir.Yargı denetimi ile,yönetsel işlem ve eylemlerden haksız-lığa uğrayan kimse ,yargı yerine baş vurarak,haksızlığın giderilmesini yahut yönetsel işlemin iptalini isteyebilir.Bu denetim,başında Danıştayın bulunduğu yönetsel yargı kuruluşları tarafından yapılır.Yönetimin yargı yolu ile denetimi yapılırken,önemli olan hususlardan biri de yargı yerleri- nin ve yargıçların bağımsızlığının sağlanmasıdır.Eğer bunların bağımsız- lığı sağlanmamış ise yönetim üzerine yapılacak denetim <biçimsel> olmaktan öteye gidemez.

Güçler Ayrımı:Hukuk devleti için,güçler ayrımı ilkesinin uygulanması, yani yasama,yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrılması gerekmek- tedir.18. yüzyıl sonlarından beri gelen anayasacılık akımının genel amacı, devlet yapısını ve bu yapının işlemesini belli kurallara bağlamak,devlet içindeki güçlerin bir elde toplanmasını önlemek olmuştur.Devlet içindeki güçlerin bir elde toplanması,özellikle yargı gücü ile yürütme görevinin ya da yasama ile yürütmenin bir elde toplanması,hukuk devletinin önemli gereklerinden olan,yönetimin yasallığı ilkesi ile yönetimin yargısal deneti- mi ilkesini,etkisiz bırakabilir.

Demokratik Rejim:Bir ülkede hukuk devleti anlayışının egemen ola- bilmesi için yukarıda sayılan ilkelere gerek vardır.Bu ilkelerin hukuk yön­ünden sağlanması çoğu kez tek başına yeterli değildir.Hukuk devleti anla- yışının yerleşebilmesi,gelişebilmesi için o ülkede,siyasal özgürlüğe daya- nan demokratik bir rejiminin de olması gerekir.Bir bakıma hukuk devleti, demokratik rejimi sınırlayan bir görüştür.Seçimle işbaşına gelen yasama organının yetkileri,sert bir anayasa ve yasaların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimi ile sınırlandırılmıştır.İktidarın hukuk devleti anlayışı ile sınırlandırılması,çoğunluk yönetimin baskısını önlemek için zorunlu bir koşul olarak görülmekte ve hukuk devleti demokratik rejimi ana ilkelerin- den biri sayılmaktadır.

Mümtaz Soysal:

Gerek yasaların anayasaya uygunluğunun denetlenme- sinde,gerek yönetimin hukuka bağlılığını sağlamakta,gerekse genel olarak bütün yasaların uygulanmasında yargı organlarının bağımsızlığı son derece önem taşımaktadır.Hukuk devletini gerçekleştirme yollarından biri de yargı bağımsızlığını yerleştirmek ve yargı kuruluşlarına güven duyulmasını sağlamaktır.

Hıfzı Veldet Velidedeoğlu:

Demokratik parlementer yönetim,ister sivil ister askeri nitelikte olsun,bütün yargının bağımsızlığı idarenin yargısal denetimi,insan hak ve özgürlüklerinin güvence altına alınması,sosyal devlet,yani kişinin ekonomik ve sosyal durumunun ve geleceğinin devletçe güvence altına alınması,kavramlaı gerçek hukuk devletini oluşturan temek ilkeler,temel öğelerdir.

Anayasa Mahkemesi:

Hukuk devleti,insan haklarına saygı gösteren ve bu hakları koruyucu adil bir düzen kuran ve bunu devam ettirmeye kendini zorunlu sayan ve faaliyetlerinde hukuka ve ananyasaya uygun bir devlet olmak gerekir.

Hukuk devleti,her organının hukuka uygun davrandığı,bu uygunluğun yargı organı tarafından denetlendiği durum- larda söz konusu olabilir.

Hukuk devleti ilkesi,genel anlamda anayasayla ku- rulan düzene,hukukun temel kurallarına saygı,bağlılık ve uygunluğu an- latır.

Hukuk devleti,insan haklarına saygı duyan ve bu hakları koruyan,toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kuran;bu düzeni sürdürmekte kendisini hükümlü sayan,bütün davranışlarında hukuk kurallarına ve anayasaya uyan,işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı olan devlet demektir.

CEVAP YÖNTEM 2

1982 Anayasasının 2’nci maddesine göre, “Türkiye Cumhuriyeti… bir hukuk devletidir”.

  1. Tanım

Hukuk devleti en kısa tanımıyla, faaliyetlerinde hukuk kurallarına bağlı olan, vatandaşlarına hukukî güvenlik sağlayan devlet demektir[206].

Anayasa Mahkemesi de 12 Kasım 1991 tarih ve K.1991/43 sayılı Kararında hukuk devleti ilkesini, benzer bir şekilde “yönetilenlere en güçlü, en etkin ve en kapsamlı biçimde hukuksal güvencenin sağlanması, tüm devlet organlarının eylem ve işlemlerinin hukuka uygun olması”[207] olarak tanımlamıştır.

  1. Tarihsel Gelişim: Polis Devleti ve Hazine Teorisi
  2. Polis Devleti Anlayışı.- “Hukuk devleti”, “polis devleti ” deyiminin karşıtı anlamında kullanılmaktadır[208]. O nedenle burada kısaca polis devleti anlayışını görmek gerekir. “Polis devleti (Polizeistaat )”, onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda Kara Avrupası ülkelerindeki mutlakiyetçi rejimleri açıklamak için kullanılan ve ilk kez Almanya’da ortaya çıkmış bir kavramdır[209]. Polis devleti, “kamunun refahı ve selameti için, her türlü önlemi alabilen, bu amaçla kişilerin hak ve özgürlüklerine alabildiğine müdahale edebilen, onlara külfetler yükleyebilen ve fakat tüm bunları yaparken idaresi hukuka bağlı olmayan”[210] devlet demektir. Polis devleti anlayışında devlet hukuka bağlı olmadığına göre, devletin eylem ve işlemlerinin yargı tarafından denetlenmesi de söz konusu değildi[211]. “Polis devleti” ifadesindeki “polis” kelimesi sadece “kolluk” anlamında değil, daha gensoruiş bir anlamda, kamunun refah ve selametini sağlamaya yönelik tüm devlet faaliyetleri anlamında kullanılıyordu[212]. Devletin bu faaliyetleri yürütebilmek için sahip bulunduğu sınırsız ve denetimsiz güç ise “polis kudreti (Polizeigewalt)” olarak adlandırılıyordu. Kısaca “polis” deyimi hiçbir sınır ve denetim tanımayan kamu kudreti anlamına geliyordu[213]. Bugün de idaresi hukuka bağlı olmayan, vatandaşlarına hukukî güvenlik sağlamayan devlet tipi için “polis devleti” tabiri kullanılmaktadır[214].

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

  1. Hazine Teorisi.- Yönetilenlere herhangi bir güvence tanımayan polis devleti anlayışından, zamanla, yönetilenlere bazı hukukî güvenceler sağlayan “hazine teorisi ” anlayışına geçilmiştir[215]. Gensorue Almanya’da ortaya çıkan ve geliştirilen “hazine teorisi (Fiskusteorie )” anlayışına göre, idarenin faaliyetleri dolayısıyla hakları ihlâl edilen kişilere yargısal yoldan malî karşılık elde etme imkanı tanınmaktadır[216]. Bu teoriye göre, devlet hazinesi hükümdarın dışında ve tamamen özel hukuka tâbi bir tüzel kişilik olarak tanınıyordu. Böylece, hukuk kurallarına bağlı olmayan ve yargı denetimine de tâbi olmayan devlet ile özel hukuk hükümlerine tâbi olan ve aleyhinde dava açılabilen hazine birbirinden ayırt ediliyordu[217]. Örneğin devlet özel bir kişiye ait olan bir taşınmaza el atabiliyor; onu işgal edebiliyor; kişiyi zorla çalıştırabiliyordu. Devletin     bu

tür eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına aykırılığını ileri sürmek mümkün değildi. Ancak devletin bu tür işlemleri ile hakları                                                                                                                                                                           ihlâl                                                                                                                                                                             edilenler,

özel hukuk hükümleri uyarınca hazine aleyhine dava açma hakkına sahip kılınıyordu[218]. Böylece hazine teorisi yönetilenlere yargı yolu ile dolaylı da olsa belli bir güvence sağlayabilmiştir. Devletin hazinesi ile birlikte tek bir tüzel kişi olduğu düşüncesi benimsendikçe, hazine teorisi yavaş yavaş terk edildi ve onun yerini hukuk devleti teorisi aldı[219].

  1. Anayasa Mahkemesinin Hukuk Devleti Anlayışı

Anayasa Mahkemesi, 25 Mayıs 1976 tarih ve K.1976/28 sayılı Kararında hukuk devletini şöyle tanımlamıştır:

“Hukuk devleti ilkesi, insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyucu âdil bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmekle kendini yükümlü sayan, bütün davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uygun, bütün eylem ve işlemleri yargı denetimine bağlı olan devlet demektir”[220].

Anayasa Mahkemesi 1982 Anayasası döneminde verdiği birçok kararda hukuk devletini tanımlamak için şu formülü kullanmaktadır:

“Hukuk devleti, her eylem ve işlemi hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlarından kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasakoy ucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğu bilincinden uzaklaştığında geçersiz kalacağını bilen devlettir”[221].

Anayasa Mahkemesi 21 Haziran 1991 tarih ve K.1991/17 sayılı Kararında daha basit formül kullanmıştır:

“Hukuk devleti, insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, toplum yaşamında adalete ve eşitliğe uygun bir hukuk düzeni kuran ve düzeni sürdürmekle kendisini yükümlü sayan, bütün davranışları hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uyan, işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı olan devlet demektir”[222]

Anayasa Mahkemesi 27 Mayıs 1999 tarih ve K.1999/15 sayılı Kararında hukuk devletinin yasama organının da hukuka bağlılığını içerdiğini şu şekilde belirtmiştir:

“Hukuk devletinde, yasama organını da kapsayacak biçimde devletin bütün organları üzerinde hukukun ve Anayasa’nın mutlak egemenliği vardır. Yasakoyucu her zaman hukukun ve Anayasa’nın üstün kuralları ile bağlıdır”[223].

Anayasa Mahkemesi 1 Temmuz 1998 tarih ve K.1998/45 sayılı Kararında hukuk devleti tanımı ve gereğine ilişkin olarak şöyle demiştir:

“Hukuk Devleti, insan haklarına saygılı ve bu hakları koruyan, adaletli                    bir hukuk              düzeni kuran ve bunu sürdürmekle kendini                                                                                              yükümlü sayan,

bütün işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı olan Devlettir. Böyle bir düzenin kurulması, yasama,                     yürütme ve yargı alanına                                                                                                                                                    giren tüm işlem

ve eylemlerin hukuk kuralları içinde kalması, temel hak ve özgürlüklerin, Anayasal güvenceye bağlanmasıyla olanaklıdır”[224].

Anayasa Mahkemesinin hukuk devleti daha da gensoruiş bir şekilde tanımladığı kararları da vardır. Örneğin, Anayasa Mahkemesi, 12 Kasım 1991 tarih ve K.1991/43 sayılı Kararında şöyle demiştir:

“Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmadığı, hukukun                           evrensel  kurallarına saygı                                                                                                                             gösterilmediği ve adaletli bir düze nin

gerçekleşmediği bir ortamda hukuk devletinden söz edilemez”[225].

Görüldüğü gibi Anayasa Mahkemesi hukuk devleti ilkesini çok gensoruiş bir şekilde tanımlamaktadır. Anayasa Mahkemesine göre, hukuk devleti kavramı içinde, insan hakları, adalet, eşitlik, Anayasaya saygı, hukukun üstün kurallarına saygı, evrensel hukuk kurallarına saygı, yargı denetimine tâbi olma gibi unsurlar bulunmaktadır.

“Adalet”, “hukukun üstün kuralları” veya “hukukun evrensel kuralları”nın ne olduğu pek tartışmalıdır. Bu kavram ve kuralların pozitif bir temele sahip olmadığı söylenebilir. Böylesine tartışmalı kavram ve kuralların hukuk devleti tanımında kullanılması yanlıştır. Devletin bir işlemi, “adalet “e, “hukukun üstün kurallarına” veya “evrensel hukuk kurallarına” Anayasa Mahkemesi tarafından uygun bulunabileceği gibi, aykırı da bulunabilir. Böyle bir durum yerindelik denetime yol açar. O nedenle, böyle tartışmalı kavramlar hukuk devletinin tanımına dahil edilmemelidirler.

Anayasa Mahkemesinin hukuk devleti ilkesinin tanımında kullandığı, insan haklarına saygı, temel hak ve hürriyetlerin tanınması ve güvence altına alınması, eşitlik, Anayasaya saygı gibi diğer ilkeler veya unsurlar zaten Anayasamızda ayrıca benimsenmiş ve güvence altına alınmış bağımsız ilkelerdir. Bu ilkelerin var olmak için hukuk devleti kavramına ihtiyaçları yoktur. O halde bu ilkeleri hukuk devletinin kapsamına sokmanın bir yararı yoktur. Eğer bu ilkeler hukuk devletinin kapsamına sokulursa, hukuk devleti kavramı kafa karıştıran müphem bi r kavram haline gelir ki, bundan öncelikle hukuk devleti ilkesinin kendisi zarar görür.

O halde hukuk devletini, yukarıda verdiğimiz tanımda olduğu gibi, faaliyetlerinde hukuk kurallarına bağlı olan ve vatandaşlarına hukukî güvenceler sağlayan devlet olarak tanımlamak gerekir.

  1. Hukuk Devletinin Gerekleri

Hukuk devletinin gerekleri veya varlık şartları nelerdir? Diğer bir ifadeyle, bir devletin, hukuk devleti olarak nitelendirilebilmesi için hangi şartları taşıması gerekir?

Hukuk devleti, hukuka bağlı olan devlet demek olduğuna ve devlet de, yasama, yürütme ve yargı organlarından oluştuğuna göre, hukuk devletinin üç temel gereği vardır: (1) Yasama organı hukuka bağlı olmalıdır. (2) Yürütme organı hukuka bağlı olmalıdır. (3) Yargı organı hukuka bağlı olmalıdır.

  1. Yasama Organı Hukuka Bağlı Olmalıdır

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Yasama organının hukuka bağlılığından ne anlaşılır? Hukuk, anayasa, kanun, tüzük, yönetmelik gibi hukuk kurallarından oluştuğuna göre, yasama organının hukuka bağlılığından, sadece yasama organının Anayasaya bağlılığı anlaşılır. Zira, kanun yapma yetkisine sahip olan yasama organının kanunla bağlı olması teorik olarak mümkün değildir. O halde yasama organının hukuka bağlı olması onun Anayasa ile bağlı olmasından ibarettir. Türkiye’de yasama organının Anayasa ile bağlı olduğu esası kabul edilmiştir. Anayasamızın 11’inci maddesine göre “Anayasa hükümleri, yasama… organ(ını)… bağlayan temel hukuk kurallarıdır”. O halde yasama organı Anayasaya aykırı kanun yapamamalıdır. Bu ilke de yine Anayasanın 11’inci maddesinin ikinci fıkrasında açıkça kabul edilmiştir: “Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz”.

Buna göre, bir hukuk devleti olan Türkiye’de yasama organı Anayasaya aykırı kanun kabul etmemelidir. Türkiye’de bu ilkenin müeyyidesini de Anayasa öngörmüştür. Anayasamız 146 ve devamı maddelerinde kanunların Anayasaya uygunluğunun denetlenebilmesi için Anayasa Mahkemesini kurmuştur. Anayasanın 148’inci maddesine göre, “Anayasa Mahkemesi, kanunların… Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler”. Anayasa Mahkemesi kanunların Anayasaya aykırı olduğunu tespit ederse kanun hakkında iptal kararı verir (m.149). Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen kanun, iptal kararının Resmî Gazetede yayımlandığı gün yürürlükten kalkar (m.153).

O  halde yasama organının hukuka bağlılığı bakımından ülkemizde herhangi bir problem olmadığını söyleyebiliriz. Yasama organının çıkardığı kanunlar Anayasaya aykırı olmamalıdır. Eğer kanunlar Anayasaya aykırı ise, bu aykırılık, ilgili kanun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilerek ortadan kaldırılmaktadır.

Yasama organının beşte üç (+halkoylaması) veya üçte ikilik nitelikli çoğunluğu bakımından hukuk devletinin anlamı oldukça sınırlıdır. Zira, yasama organının bu miktardaki çoğunluğu, tali kurucu iktidardır; yani Anayasayı değiştirme yetkisine sahiptir. Yasama organının böyle nitelikli bir çoğunluğu, Anayasanın ilk üç maddesi dışında, Anayasanın istediği herhangi bir kuralını değiştirebilir.

  1. Yürütme Organı Hukuka Bağlı Olmalıdır

Bir devletin hukuk devleti olması için onun yürütme organının da hukuka bağlı olması gerekir. Türk hukuk düzeninde yürütme organının Anayasa ile bağlı olduğu esası kabul edilmiştir. Anayasamızın 11’inci maddesine göre “Anayasa hükümleri, yürütme… organ(ını), idarî makamlarını bağlayan temel hukuk kurallarıdır”. O halde yürütme organı Anayasaya aykırı eylem ve işlem yapmamalıdır. Diğer yandan yürütme organı kanunlarla da bağlıdır. İdarenin “kanuna bağlılığı ilkesi” veya “kanuna saygı ilkesi”, Anayasamızın 8’inci maddesinde, “yürütme görevi ve yetkisi… kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir” denilerek kabul edilmiştir. Buna göre, yürütme organı sahip olduğu yetkileri kullanırken veya üstlendiği görevleri yerine getirirken kanunlara uygun davranmak zorundadır.

Bilindiği gibi, yürütme organının (idarenin) işlemleri bireysel idarî işlemler ve düzenleyici idarî işlemler olarak ikiye ayrılır. Düzenleyici idarî işlemler tüzük ve yönetmeliktir. Anayasanın 115’inci maddesine göre, tüzükler kanunlara aykırı olamazlar. Keza Anayasanın 124’üncü maddesine göre ise yönetmelikler kanunlara ve tüzüklere aykırı olamazlar. Keza idarenin bireysel idarî işlemleri de tüzük ve yönetmeliklere tâbidir.

Buna göre bir hukuk devleti olan Türkiye’de yürütme organı, başta Anayasaya, sonra da kanunlara aykırı eylem ve işlem yapmamalıdır. Şöyle ki: Yürütme organı, öncelikle Anayasaya ve kanunlara aykırı tüzük çıkarmamalıdır. İkinci olarak yürütme organı Anayasaya, kanunlara ve tüzüklere aykırı yönetmelik yapmamalıdır. Nihayet, yürütme organı Anayasa, kanun, tüzük, yönetmeliklere aykırı bireysel idarî işlem yapmamalıdır. Yürütme organı bu yükümlülüğünün müeyyidesi Anayasamızda öngörülmüştür. Anayasamızın 125’inci maddesine göre, “idarenin

her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır”. Yani idarenin yaptığı işlemler uyması gereken üst kurallara uymuyorlarsa, bunlara karşı dava açılabilir. Mahkemeler bu işlemleri iptal ederler.

Nihayet hukuk devleti ilkesi idarenin malî sorumluluğu ilkesini de gerektirir. Bir devlete hukuk devletidir diyebilmek için bu devletin idaresinin eylemleriyle kişilere verdiği zararları ödemesi gerekir. Yani idarenin malî sorumluluğu mevcut olmalıdır. Anayasamız bu ilkeyi açıkça kabul etmiştir. Anayasamızın 125’inci maddesinin son fıkrasına göre, “idare kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür”. O halde devlet idaresi, hukuka aykırı eylem ve işlemleriyle ile kişilere zarar vermişse, bunları ödemekle yükümlüdür. İdare bu yükümlülüğünü kendiliğinden yerine getirmiyorsa, mahkemeler idareyi verdiği zararları tazmin etmeye mahkum ederler. Dolayısıyla, Türkiye’de hukuk devletinin bir gereği olan, yürütme organının hukuka bağlılığı ilkesi gerçekleşmiştir.

Ancak Türkiye’de yürütmenin hukuka bağlılığı ilkesi bakımından beş adet pürüz vardır. Aşağıda sayacağımız beş adet işleme karşı dava açılamaz; bunlara karşı yargı yolu kapalıdır. Dolayısıyla bunlar ülkemizde hukuk devletinin istisnalarını oluşturmaktadırlar. Bu beş işlem söz konusu olduğunda, yürütme organı yine hukuka uymalıdır. Ancak bu durumlarda yürütme organının hukuka uyup uymadığının yargısal denetiminin yapılması mümkün değildir. Bu beş işlem şunlardır:

  1. Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler (Anayasa, 105/2 ve            125/2).
  2. Yüksek Askerî Şura kararları (Anayasa, m.125/2).
  3. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararları (Anayasa, m.159/4).
  4. Uyarma ve kınama disiplin cezaları (Anayasa, m.129/3).
  5. Sıkıyönetim komutanının işlemleri (1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu, Ek        3)[226].

Cumhurbaşkanının devletin başı sıfatıyla aldığı bazı kararların ve keza yasama ve yargı organlarıyla ilişkileri çerçevesinde yaptığı bazı işlemlerin yargı denetimi dışında bırakılmasında bir sakınca yoktur. Zira bu işlemler esas itibarıyla bir “idarî işlem” niteliğinde değildir. Ancak aşağıda Cumhurbaşkanını inceleyeceğimiz bölümde göreceğimiz gibi, Cumhurbaşkanının icraî nitelikte (örneğin YÖK Başkanını atama, Rektör atama gibi) bazı işlemleri tek başına yapıp yapamayacağı tartışmalıdır. Bu işlemleri tek başına yapabileceği kabul edilirse, Cumhurbaşkanının bu işlemleri aleyhine de dava açılamaması hukuk devleti ilkesine aykırı olur.

Diğer dört grup işlemin yargı denetimi dışında bırakılması hukuk devleti ilkesiyle çelişir niteliktedir. Bunları Türkiye’de hukuk devleti il kesinin pürüzleri olarak değerlendirebiliriz. Ancak bunların geçerliliğinden şüphe edilemez. Bunlar hukuk devleti ilkesi (m.2) ve idarenin bütün eylem ve işlemlerine karşı yargı denetimine tâbi olması ilkesi (m.125/1) karşısında özel hüküm niteliğindedir.

Görüldüğü gibi hukuk devleti yürütme organının eylem ve işlemlerinin yargı organları tarafından denetlenmesini gerektirmekted ir. Ancak bu denetimin sözde kalmaması için, denetimi yapan mahkemelerin idareden bağımsız olmaları gerekir. Biz mahkemelerin bağımsızlığı ilkesini aşağıda yargı organını inceleyeceğimiz yirmibirinci bölümde ayrıca göreceğimiz için burada mahkemelerin bağımsızlığı konusuna girmiyoruz.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Ancak şunu söyleyelim ki, Türkiye’de adlî ve idarî yargı alanında hakimlerin bağımsızlığı bakımından büyük bir problem olmama kla beraber, gerek askerî ceza yargısı, gerekse askerî idarî yargı alanında hakimlerin bağımsızlığı çok şüphelidir.

  1. Yargı Organı da Hukuka Bağlı Olmalıdır

Hukuk devleti ilkesinin gerekleri konusunda şimdiye kadar yazılanlarda bizim görebildiğimiz kadarıyla “yargının hukuka bağlılığı ” diye bir şart ileri sürülmemiştir. O nedenle, bizim burada böyle bir şart ileri sürmemiz bazılarınca yadırganabilir. Ancak bunda yadırganacak bir yan yoktur. Eğer hukuk devleti, devletin hukuka bağlılığı anlamına geliyorsa, yargı da devletin üç temel organından biriyse, hukuk devletinin bir şartı da yargının hukuka bağlılığıdır. Yargısı hukuka bağlı olmayan bir devlette vatandaşların kendilerini güvencede hissedebileceklerini söylemek elbette mümkün değildir.

Anayasamız sadece yasama ve yürütme organlarının değil, yargı organının da hukuka bağlılığını açıkça öngörmüştür. Bir kere, yargı organlarının Anayasa ile bağlı oldukları açıktır. Zira, Anayasamızın 11’inci maddesi, “Anayasa hükümleri, yargı… organlarını… bağlayan temel hukuk kurallarıdır” demektedir. Diğer yandan, Anayasanın 138’inci maddesine göre, “hakimler… Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak… hüküm verirler”. Şüphesiz Anayasa Mahkemesini denetlediği kanun bağlamaz. Ama onun dışındaki bütün kanunlar, bütün mahkemeleri bağlar. Keza, Türk Medeni Kanununun birinci maddesi, “kanun lafzile ve ruhile temas ettiği bütün meselelerde mer’idir” demekte, kanunda hüküm yoksa, hakimin “örf ve adete göre, örf ve adet yoksa, kendisi vazıı kanun olsaydı bu meseleye dair nasıl kaide vazedecek idiyse ona göre” hükmedeceğini öngörmektedir. Türk Ceza Kanununun birinci maddesi de “kanunun sarih olarak suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez. Kanunda yazılı cezalardan başka bir ceza ile de kimse cezalandırılamaz” demektedir. Buna göre, özel hukuk alanında kanunda hüküm varsa, hâkim kanundaki hükmü uygulamak zorundadır. Kanunda hüküm yoksa, örf ve adeti, o da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı, nasıl bir kural koyacak idiyse o kuralı uygulamak zorundadır. Ceza hukuku alanında ise hâkim münhasıran kanunu uygulamak zorundadır. Kanunda sanığın fiiline uygulanacak hüküm yoksa ceza hâkimi beraat kararı verir. Eğer hâkim kanunun Anayasaya aykırı olduğu kanaatine varırsa Anayasanın 152’nci maddesinde öngörülen usûlle kanun hakkında Anayasa Mahkemesinde itiraz yoluna başvurur. Bunların dışında bir hakimin kanundaki kuralı uygulamamak veya başka türlü uygulamak veyahut kanunda olmayan bir kuralı uygulamak gibi bir yetkisi yoktur. Görüldüğü gibi hukuk sistemimizde hâkim kanunla bağlıdır.

Anayasa Mahkemesi de kural olarak kanunlarla bağlıdır. Ancak Anayasa Mahkemesi kendi önüne iptal davası veya itiraz yoluyla getirilmiş bir kanunun hükümleriyle haliyle bağlı değildir. Anayasa Mahkemesi bu durumda Anayasanın hükümleriyle bağlıdır. Çünkü, Anayasanın 148’inci maddesine göre “Anayasa Mahkemesi, kanunların… Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler”. Eğer Anayasa Mahkemesi kanunların Anayasada bulunmayan bir ilke veya kurala uygunluğunu denetlerse veya Anayasa Mahkemesi kendisine Anayasa tarafından verilmemiş bir yetkiyi kullanırsa, hukuka bağlı olmanın dışına çıkmış olur, yani hukuk devleti ilkesini çiğnemiş olur. Kitapta yer yer örneklerini vereceğimiz gibi, Türk Anayasa Mahkemesinin hukuk devleti ilkesini bazen çiğnediği gözlemlenebilir. Örneğin Anayasa Mahkemesi yetki kanunlarının Anayasada bulunmayan birtakım kriterlere uygunluğunu denetlemiş ve iptal etmiştir[227]. Keza Anayasa Mahkemesi Anayasanın kendisine vermemiş olmasına rağmen yürütmeyi durdurma yetkisine sahip olduğuna karar vermiş ve birçok kanun hükmünde kararnam enin yürütülmesinin durdurulmasına karar vermiştir[228]. Anayasa Mahkemesinin bu kararları, onun kendisini hukukla pek de bağlı hissetmediğini göstermektedir. Bu ise hukuk devleti ilkesinin Anayasa Mahkemesi tarafından tipik bir ihlâlidir. Türkiye’de hukuk güvenliği y er yer bizzat Anayasa Mahkemesi tarafından zedelenmiştir. Zira, Anayasada yazmayan bu prensipleri vatandaşların önceden bilip, davranışlarını ona göre ayarlamaları mümkün değildir.

Keza idarî yargı organları da sadece idarî işlemlerin hukuka, yani Anayasaya, kanuna veya duruma göre tüzüğe ve yönetmeliğe uygunluğunu denetleyebilir. İdarî yargı organları bunların dışında bir sebeple bir idarî işlemi iptal edemezler. Etmeleri durumunda “hukukîlik (legalite)” değil, “yerindelik (opportunite)” denetimi yapmış olurlar ki, bu, hukuk devleti ilkesinin tipik bir ihlâlidir. Bu husus ayrıca Anayasamızın 125’inci maddesinin dördüncü fıkrasında açıkça öngörülmüştür: “Yargı yetkisi, idarî eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlıdır. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idarî eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez”.

Hukuk devletinde vatandaşlar hukukî güvenlik içinde yaşarlar. Bunun içinse, hangi kurallara tâbi olduklarını önceden bilmeleri ve davranışlarını ona göre ayarlamaları gerekir. Hukuk devleti hukuk kurallarının belirliliği ilkesini gerektirir. Türk hukuk sisteminde belirlilik şartı gerçekleşmiştir. Kanunlar Resmî Gazetede yayımlanır. Bu şartı taşımayan bir kanun ilgililere uygulanamaz. Keza muhataplarına yükümlülük getiren kanunlar da kural olarak geriye yürümez. Böyle bir sistemde, yargı organlarına, yorum yoluyla norm yaratma yetkisi tanınması hukuk devleti ilkesine aykırı olur. Zira bu norm, olaydan önce değil, olaydan sonra yaratılacak ve bu normun muhatabı olan kişi haliyle bu normu önceden bilmeyecek ve davranışlarını ona göre ayarlayamayacaktır. Bu ise hukuk güvenliğini, dolayısıyla hukuk devleti ilkesini sarsacaktır. O halde, bir hukuk devletinde, Montesquieu’nün ifadesiyle, “hakimler kanunun sözlerini telaffuz eden bir ağız”[229]dan başka bir şey olamazlar.

Hukuk Devleti Kavramı Hakkında Değerlendirme

Yukarıda gördüğümüz gibi, çok kısaca, hukuk devleti, hukuka bağlı olan devlet demektir. Hukuk ise anayasa, kanun, tüzük, yönetmelik gibi kurallardan oluşan hiyerarşik bir düzendir. Tabiî hukuk anlayışı benimsenmedikçe, hukuk daima devlet tarafından konulmuş kurallardan oluşmaktadır. Devlet tarafından konulmamış bir kural, hukuk kuralı değildir. O halde, “hukuk devleti ” demek, “devlet tarafından konulmuş kurallara uyan devlet” temektir ki, bu aslında totolojik bir ifadedir. Bu anlamda, Hans Kelsen’in ifade ettiği gibi, aslında bütün devletler bir hukuk devletidir ve bu “hukuk devleti ” terimi bir “ıtnab (pleonasme )”[230]tan başka bir şey değildir[231].

O  halde pozitivist teoride hukuk devleti kavramı operasyonel bir kavram değildir. Normlar hiyerarşisinin mevcut olduğu bir si stemde, hukuk devleti kavramına ihtiyaç yoktur. Her normun geçerliliği bir üst norma uygun olmasına bağlı olması ve bir normun üst norma uyup uymadığının yargısal denetiminin yapılması, devletin faaliyetlerinin hukuk kurallarına uygun olduğu ve vatandaşların hukukî güvenlik içinde olduğu anlamına gelir. Böyle bir sistemde, hukuk devleti kavramına yer verilse bile değişen hiçbir şey yoktur; çünkü, “hukuk devleti” ifadesinde yer alan hukuk, pozitif hukuktan başka bir şey değildir. O halde “hukuk devleti” kavramının pozitif hukuk sistemine getirdiği bir yenilik, bir katkı yoktur.

Bu durumda, “hukuk devleti” kavramının operasyonel bir kavram, işe yarar bir kavram olabilmesi için “hukuk devleti” kavramındaki “hukuk”tan pozitif hukuku değil, bir başka şeyi anlamak gerekir. İşte bu husus, “hukuk devleti” kavramının niçin bu derece yaygın kullanıldığını göstermektedir. Aslında tabiî hukuka inanan yazarlar, Anayasanın 2’nci maddesinde geçen ve pozitif bir kavram olan “hukuk devleti” kavramının arkasına saklanarak, tabiî hukukçu düşüncelerini dile getirmektedirler. Bu şekilde hukuk devleti kavramının içeriği tabiî hukuk ilkeleriyle doldurulmaktadır. Bu durum göz önüne alındığında, hukuk devleti kavramının, gerek doktrinde, gerekse Anayasa Mahkemesi kararlarında gittikçe artan oranda kullanılmasının bizzat pozitif hukukun kendisi bakımından kaygı verici olduğu söylenebilir.

Anayasal sistemimizde tabiî hukuk içerikli bir hukuk devleti kavramının pozitif temeli yoktur. Böyle bir hukuk devleti pozitif geçerlilikten mahrumdur. Keza, böyle bir hukuk devleti kavramı içerik olarak objektif bir şekilde tanımlanabilir olmaktan çok uzaktır. Bazı yazarlara göre hukuk devletinin gereği olan bir husus, diğer bazı yazarlara göre hukuk devletinin bir gereği değildir. Yukarıda alıntılanan kararlardan görüldüğü

gibi, Anayasa Mahkemesi de genel olarak hukuk devleti kavramının içeriğini tabiî hukukçu unsurlarla doldurmaktadır. Böyle bir durumda, bir kanunun Anayasa Mahkemesi tarafından hukuk devleti ilkesine aykırı bulunup bulunmayacağı önceden hiçbir şekilde öngörülemez. Anayasa Mahkemesi böylesine bir hukuk devleti kavramına bir kanunu aykırı bulabilir de, bulmayabilir de. Bu tamamıyla onun keyfine kalmış bir husustur. Böylesine muğlak ve keyfi bir kavram, bizatihi hukukun belirginliği ilkesine ve dolayısıyla hukuk güvenliğine ve nihaî olarak hukuk devleti ilkesine aykırıdır.

  • Ceza kanunlarının geriye yürümemesi ne demektir ? 1999 Maliye Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları

Kanunların Geçmişe Yürümezliği İlkesi

Kanunların yürürlüğe gireceği tarih genellikle son maddelerinde belirtilir ve bu durum çoğunlukla, kanunun yayımı tarihinde yürürlüğe gireceği veya kanunun -saptanmış olan- belli bir tarihte yürürlüğe gireceği şeklinde ifade edilir. Şayet Kanun metninde yürürlük tarihine ilişkin bir hüküm yoksa 23.5.1928 günlü, 1322 sayılı Kanunların ve Nizamnamelerin Sureti Neşir ve İlanı ve Mer’iyet Tarihi Hakkında Kanunun 3. maddesine göre Kanun Resmi Gazetede yayımını takip eden 45. günden itibaren yürürlüğe girer.

Kanunlar ilke olarak yürürlük tarihlerinden sonraki olay, işlem ve eylemlere uygulanmak üzere çıkarılırlar ve geleceğe dönük olarak uygulanırlar. Aynı şekilde yürürlükten kaldırılan bir hukuk kuralı da yeni kuralın yürürlüğe girmesinden sonraki olaylara uygulanmaz. Bu ilkenin uygulanmasında iki ayrıksı (istisnai) durumun olduğu görülmektedir.

Birinci ayrıksı durum eski kanunun yeni kanun zamanında da etkisini sürdürmesidir. Bu durum az yukarıda incelenen kazanılmış haklarda söz konusu olmaktadır. Eski kanun zamanında kazanılmış olan haklar yeni kanun zamanında da geçerliliklerini korurlar. Örneğin, Kanunu Medeninin Sureti Mer’iyet ve Şekli Tatbiki Hakkındaki 29.5.1926 günlü, 864 sayılı Kanunun 5. maddesinde, eski kanuna göre medeni hakları kullanma ehliyetine sahip olanların yeni kanuna göre bu ehliyete sahip olmasalar dahi bu yetkilerinin devam edeceği hükme bağlanmıştır. İkinci ayrıksı durumu ise yeni kanunun geriye yürümesi oluşturmaktadır. Eski kanunun yürürlüğü sırasındaki olay, işlem ve eylemlere yeni kanunun uygulanması kamu yararı ve düzeninin gerekli kıldığı kimi zorunlu durumlarda söz konusu olmaktadır. Bu şekildeki uygulama çoğunlukla kanunlarda yer alan geçici hükümlerle sağlanmaktadır. Geçici hükümlere özellikle statü hukukuna ilişkin kanun değişikliklerinde sıkça başvurulmakta ve bu yolla önceki hukuksal konumda olanların yeni hukuksal duruma intibak ve adaptasyonları sağlanmaktadır.

Suç ve cezalara ilişkin olarak Anayasanın 38. maddesinde yer alan düzenlemenin dışında kanunların zaman içinde uygulanması ko nusunda Anayasada açık bir kural yoktur. Ancak, Anayasa Mahkemesi hukuk devleti ilkesine dayalı olarak bu alanda kimi esaslar kabul etmiştir. Anayasa Mahkemesinin kanunların zaman içinde uygulanması (yürürlüğü) konusuna değinen bazı kararları şu şekildedir:

“Sonradan yürürlüğe giren yasaların geçmiş ve kesin bir nitelik kazanmış hukuki işlemlere etkili olmaması hukuken temel kurallarından biridir”[43].

“Yasa kuralları genelde, konuldukları gün ve gelecek içindir. Böylece yeni çıkarılan bir yasada açıklık yoksa, önceden yürürlükte bulunan yasa hükümlerine göre gerçekleşmiş durumlarla elde edilmiş haklara dokunulamaz. Geçmiş, yeni bir yasanın etki olanı dışında kalır”[44].

“Geçici maddeler, genellikle geçiş dönemlerine ilişkin işlemlerin uygulama yöntemini ve kapsamını gösteren ayrık hükümleri içerirler. Hukukta genel kural olarak, yasalar, yayımlanmalarından sonraki olaylara ve durumlara uygulanırlar. Bu ilkenin en çarpıcı ayrıklığı, yasalardaki geçici kurallardır”[45].

Anayasa Mahkemesi kanunların ilke olarak geriye yürümemesini hukuk güvenliği ilkesinin bir gereği saymakta olup, bu husus kararlarda şöyle ifade edilmiştir;

“Hukuk devletinin sağlamakla yükümlü olduğu hukuk güvenliği, kural olarak yasaların geriye yürütülmemesini gerekli kılar. Bu nedenle “kanunların geriye yürümezliği ilkesi” uyarınca yasalar yürürlüğe girdikleri tarihten sonraki hukuki durumlara uygulanabileceklerinden, sonradan çıkan bir yasa, yürürlüğe girdiği tarihten önceki olaylara uygulanmaz”[46].

“Hukuk güvenliğinin gereği, yasalar genellikle yayımlanmalarından sonraki olay ve durumlara uygulanmakta olup, istisnaen kamu yararı ve düzeninin gerektirdiği durumlarda geriye doğru yürütülebilmektedir”[47].

Anayasa Mahkemesi, bir kanunun Anayasa Mahkemesi kararının gereğini yerine getirebilmek amacıyla geçmişe yürütülmesini kamu yararı ve kamu düzeninin gereği olarak kabul etmiş ve Anayasaya aykırılık görmemiştir. Konuya ilişkin kararda şöyle denilmiştir: “Bu madde, 3522 sayılı Yasa’nın 29.12.1988 tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde (24.2.1989 tarihinde) yürürlüğe gireceğini hükme bağlamıştır. İptal dilekçesinde, sözü edilen maddenin Yasayı geriye yürür biçimde bir sonuca götürdüğü, böylece Anayasaya aykırılığın oluştuğu ileri sürülmektedir. Yukarıda gösterildiği üzere sözü edilen yasa, Anayasa Mahkemesince verilen iptal kararının gereğini yerine getirmek üzere gerçekleştirilmiş bir düzenlemedir. Yürürlüğünün Resmi Gazetede yayımlandığı günden değil daha önceki bir tarihten başlatılması Yasanın amaçladığı durumun gereği olarak görülmelidir. Burada gerçek anlamda bir geriye yürüme yoktur. Bilindiği gibi yasalar kamu düzeninin gerektirdiği durumlarda geriye yürütülebilmekte ve önceye etkili olabilmektedir. Dava konusu düzenlemede Anayasaya aykırı bir uygulamanın sona erdirilmesi ve bu alanda ortaya çıkan hukuksal nların çözümlenmesi amaçlandığına göre Yasa uygulamasının daha önceki bir tarihten başlatılması, kamu yararı ve kamu düzeninin gereği olarak görülmüştür”[48].

5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunun 14/a. maddesinde 3.4.2003 günlü, 4839 sayılı kanunla yapılan değişiklikle emekli kesenek oranı % 15’ten %16’ya çıkarılmış, aynı kanunun Geçici 139. maddesine eklenen fıkra ile de, emekli, malullük, dul ve yetim aylığı alanlardan sağlık katkı payı kesilmesi öngörülmüştür. 17.4.2003 günlü Resmi Gazetede yayımlanan 4839 sayılı Kanunun yürürlüğe ilişkin 9. maddesinde 14/a. maddedeki değişikliğin 15.4.2003, Geçici 139. maddeye eklenen fıkranın da 1.4.2003 tarihinde yürürlüğe gireceği hükme bağlanmıştır. Söz konusu kuralla kanunun kimi hükümlerinin geçmişe etkili olarak yürürlüğe konulmasının Anayasaya aykırı olduğu iddiasıyla açılan iptal davasında Mahkeme; “Yasalar kumu yararı ve kamu düzeninin gerektirdiği kimi ayrıksı durumlar dışında ilke olarak yürürlük tarihlerinden sonraki olay, işlem ve eylemlere uygulanmak üzere çıkarılırlar. Geçmiş, yeni çıkarılan bir yasanın etki alanı dışında kalır. Sonradan yürürlüğe giren yasaların geçmiş ve kesin nitelik kazanmış hukuksal durumlara etkili olmaması hukukun genel ilkelerindendir…. İlgililer bakımından mali külfet öngören söz konusu kuralların geçmişe etkili olacak şekilde yürürlüğe konulması hukuk güvenliğini zedelediğinden, Anayasanın 2. maddesinde öngörülen hukuk devleti ilkesine aykırıdır”[49], gerekçesiyle geçmişe yürüyen kuralı hukuk güvenliği ilkesine aykırı görerek iptal etmiştir.

Anayasa Mahkemesi kişilere hak sağlayıcı nitelikte yeni olanaklar getiren kanun hükümlerinin geriye yürümesine ise hukuki bir engel görmemektedir. “Hukuk güvenliğini sağlamakla yükümlü olan hukuk devletinde genel olarak yasa kuralları, yürürlüğe girmelerinden sonraki olaylara uygulanırlar ve yeni çıkarılan yasada bir açıklık yoksa, önceden yürürlükte olan yasa hükümlerine göre sonuçlanmış d urumlarla kazanılmış haklara dokunmazlar. Hak kaybına neden olmaksızın yeni olanaklar getiren yasal düzenlemelerin ise geçmişe yönelik kurallar içermesine hukuksal bir engel bulunmamaktadır”[50].

Görüldüğü gibi Anayasa Mahkemesi, kanunların kural olarak yayımı tarihinden sonraki olay ve işlemlere etkili olabileceğini, geçmişin yeni kanunun etki ve geçerlik alanı dışında bulunduğunu, ancak kamu yararı ve kamu düzeninin gerektirdiği kimi durumlarda buna istisna getirilebileceğini, kişiler lehine hükümler içeren kanun hükümlerinin geriye yürütülmesine ise hukuki bir engel bulunmadığını kabul etmektedir. Mahkeme kanunların geçmişe etkili olmasının Anayasaya aykırılığını hukuk devletinden çıkarılan hukukun genel ilkelerine ve hukuki güvenlik ilkesine dayandırmaktadır.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

  • BORÇLUNUN TEMERRÜDÜ ŞARTLARINI NELERDİR, AÇIKLAYINIZ. 1999 Maliye Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları

Temerrüt, hukuk dilinde “gecikme”,”direnme” gibi sözcüklerle de ifade edilmektedir. Temerrütte borcun zamanında ifa edilmemesi, ifada gecikilmesi söz konusudur. Borcun zamanında ifa edilmemesine neden olan kişi alacaklı ise alacaklının temerrüdü; ifanın borçlu tarafından ödenmesi, zamanında yerine getirilmeyip böylece borcun ihlaline yol açılması halinde borçlunun temerrüdü oluşur.

Alacaklının Temerrüdü Bununla ilgili koşullar Borçlar Kanunu’nun (BK) 90. maddesinde düzenlenmiştir. Bu konuda aranan koşullar şunlardır: Her şeyden önce borçlu tarafından borcun ifası, borç ilişkisinde öngörülen zamanda ve yerde gerçek ve eylemli (fiili) olarak, yani usulü dairesinde alacaklıya önerilmiş olmalıdır.

İfanın gerçekleşmesi için alacaklının yapması gereken işler varsa ve alacaklının bu işleri savsaklaması nedeniyle borçlu edimini yerine getiremiyorsa, yine alacaklının temerrüdü söz konusu olur. Örneğin, edime ilişkin bazı özelliklerin alıcı tarafında belirlenm esi gerekiyorsa ya da bir yapı yapılmasına ilişkin istisna sözleşmesinde inşaat ruhsatı alma yükümü alacaklıya aitse ve alacaklı bu işleri yerine getirmezse, yine sonuç olarak alacaklı temerrüde düşmüş olur.

Bu koşulların dışında borcun ifasının “imkân dahilinde” bulunması da zorunludur. Başka bir deyişle, ifanın imkânsızlığı alacaklının temerrüdünü engeller. Ayrıca alacaklı kendisine sunulan edimi haklı bir neden olmaksızın reddetmiş bulunmalıdır. Alacaklının temerrüdünün doğurduğu sonuçlar şöylebelirlenebilir:

Tevdi: Borçlu, alacaklının temerrüdü halinde, alacaklıya vereceği şeyi uygun bir yere tevdi ederek, sorumluluktan kurtulabilir. (BK m. 91) Alacaklının borçlanılan şeyi nereye tevdi edeceğini ifa yerindeki yargıç tayin eder. Yani borçlu, yargıca başvurarak tevdi yerinin tayinini ister. Eğer verilecek şey ticari eşya niteliğindeyse, yargıç kararı olmaksızın da bunu bir ardiyeye tevdi edebilir. Tevdi gerçekleştiğinde borçlu, şeyin hasara uğramasından ve tevdi giderlerinden sorumlu olmaz. Borçlu tevdi ettiği şeyi geri alacak olursa, o zaman alacak bütün bağımlı haklarla birlikte, kesintiye uğramaksızın varolmaya devam eder.

Satmak hakkı: Borcun konusunu oluşturan mal, özellikleri, niteliği gereği çok masraflı ise, borçlu önce alacaklıyı bu konuda uyararak ve uyarıdan (ihtardan) sonra satış için yargıçtan izin alarak söz konusu malı alenen sattırabilir. Malın değeri belirliyse ve satış giderini kaldırmayacak ölçüde azsa, o takdirde açık artırma, hatta ihtar bile yapılmaksızın satış mümkündür. Borçlu satım bedelini tevdi ederek borcundan kurtulabilir.

Sözleşmeden dönme: Edimin konusu bir yapma borcu ise, bu takdirde tevdi olanağı bulunmadığından, borçlu sözleşmeden dönebilir (akdi feshedebilir). (BK m. 94) Sözleşmeden dönme halinde, BK’nın 106-108. maddeleri arasında düzenlenen borçlunun temerrüdü ile ilgili hükümler burada da örnekseme yoluyla uygulanır.

Bu temel sonuçların dışında, alacaklının temerrüdü halinde aşağıdaki hükümler de meydana gelir: Alacaklı temerrüde düştüğü an dan itibaren, mal borçlunun kusuru olmadan hasara uğrar ya da telef olursa, bundan doğan zarara alacaklı katlanır. Temerrüt tarihinden itibaren, edim için borçlunun yapacağı giderler, özellikle şeyin korunma giderleri alacaklıya ait olur. Eğer alacaklıya ifa öneren borçlu, daha önce borçlu temerrüdüne düşmüş bulunmaktaysa, bu öneriyle birlikte temerrütten kurtulur ve temerrüt tarihinden itibaren temerrüt faizi işlemez.

İfa, alacaklının reddi gerçekleşmeden de imkânsız hale gelebilir. (BK m. 95) Buna göre:

İfa alacaklının şahsına bağlı bir sebeble ona önerilmezse,

Borçlu, alacaklının şahsını bilemiyorsa, borçlu alacaklının temerrüdünde tanınan tevdi ve sözleşmeden dönme olanaklarından yararlanabilir.

Bu hallere örnek olarak, alacaklının gaip olması, temyiz kudretini yitirmiş bulunması ve kendisine bir kanuni temsilci atanmamış bulunması, alacaklının ölmesi üzerine gerçek mirasçının çekişmelere meydan vermesi, birden fazla kişinin gerçek alacaklı olduklarını iddia etmeleri gibi olaylar verilebilir.

Borçlunun Temerrüdü Borçlu, borcun konusunu oluşturan edimi borç ilişkisinde öngörülen zamanda yerine getirmediği takdirde temerrüde (gecikmeye) düşer. Bu duruma borçlunun temerrüdü (gecikmesi, direnmesi) denir; geciken borçluya da “mütemerrit borçlu” adı verilir.

Temerrüt faizinin ödenmesinin kusura bağlı olmadığını yinelemekle yetinelim. Temerrüdün alacaklı yönünden doğurduğu hükümleri, daha doğrusu alacaklıya sağladığı yetkileri de açıklamak gerekir.

Borçlar Kanunu, tam iki taraflı sözleşmelerde alacaklıya daha gensoruiş haklar vermiş ve borçlunun durumunu daha da ağırlaştırmıştır. Genel olarak alacaklı aynen ifa ve gecikmeden doğan zararın tazmini ve para borçlarında ayrıca temerrüt faizi isteyebilirken, tam iki taraflı sözleşmelerde ek bazı haklara sahip kılınmaktadır. (BK m. 106-108)

Alım, satım, hizmet, kira, istisna gibi tam iki taraflı bir sözleşmede, temerrüt olayının gerçekleşmesinden sonra, alacaklının, ek olanaklardan yararlanabilmesi için borçluya borcunu ifa için bir süre (mehil) vermesi gerekir. Mehil uygun olmalıdır. Uygunluk her somut olayın özelliklerine göre ayrı ayrı değerlendirilmelidir.

Mehil, temerrüt için aranan ihtarla birlikte yapılabilir. BK’nın 107. maddesi hükmüne göre, borcun kesin olarak belirli bir zamanda ödeneceği kararlaştırıldığı takdirde ya da ifanın artık anlam ve faydasını yitirdiği durumlarda mehil tayinine gerek kalmaz. Mehile karşın ifanın borçlu tarafından yerine getirilmediği durumlarda alacaklının sahip bulunduğu yetkiler şunlardır:

Alacaklı, aynen ifa ve gecikme tazminatını, tüm temerrüt hallerinde olduğu gibi isteyebilir.

Alacaklı, ifadan vazgeçtiğini mehil bittiğinde derhal borçluya bildirerek, ifa etmemeden doğan zararın giderilmesini isteyebilir. Buna alacaklının “ifa çıkarı (menfaati)” denir ve bu olasılıkta borç ilişkisi varlığını sürdürür. Bu bildirim, mehil tayini ile ilgili ihbar ile birlikte de yapılabilir.

Alacaklı, mehil sonunda sözleşmeden dönebilir ve sözleşmeye duyduğu güven nedeniyle uğradığı zararı (menfi zararı) talep edebilir. (BK m. 108/II) Dönme yerine yasa ve uygulama “fesih” terimine ağırlık vermektedir. Dönme (fesih) beyanı ile birlikte borç ilikisi ortadan kalktığından, taraflar verdiklerini sebepsiz zenginleşme kurallarına göre iade ile yükümlüdür. (BK m.108/I)

BK’nın 106-108. maddelerinde yer alan hükümler, bu konuda özel hükümler öngörülmemişse uygulama alanı bulacaktır. Örneğin satım sözleşmesinde, malı teslim etmiş olan satıcının, semeni (satış bedelini) tediyede temerrüde düşen alıcıya karşı bu hakkını ayrıca saklı tutmamışsa, sözleşmeden dönemeyeceği örgörülmüştür. (BK mü 211/III)

Kısmi temerrüt durumunda ise, BK’nın 106-108, maddeleri hükümleri sadece gecikmeli bölüm için uygulama alanı bulabilecekir. Bu husus, Türk Ticaret Kanunu’nun 25/I. maddesinden anlaşılmaktadır.

  • REKABET YASAĞI NEDİR, BORÇLAR KANUNUNDAKİ REKABET YASAĞI İLE TÜRK TİCARET KANUNUNDAKİ REKABET YASAĞINI . 1999 Maliye Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları___________________________________________________________________

Borçlar kanunu Haksız Rekabet

Madde 48 – Yanlış ilânlar yahut hüsnüniyet kaidelerine mugayir sair hareketler ile müşterileri tenakus eden yahut bunları gaip etmek kor kusuna maruz olan kimse bu fiillere hitam verilmesi için faili aleyhinde dâva ikame ve failin hatası vukuunda sebebiyet verdiği zararın tazminini talep edebilir.

Ticari işlere ait olan haksız rekabet hakkında Ticaret Kanunu hükümleri mahfuzdur.

Borçlar Kanunu madde 48’e göre, yanlış ilanlar yahut iyi niyet kurallarına karşı hareketler ile müşterileri çelişkiye düşen yahut bunları kaybetmek korkusuna maruz olan kimse, bu fiillere son verilmesi için faili aleyhinde dava açar ve zararın tazminini talep edebilir.

Ticaret kanununda haksız rekabet

Haksız rekabet, iktisadi rekabetin iyi niyet kurallarına aykırı olan aldatıcı davranış veya başkaca suretle her türlü kötüye kullanılmasıdır.

Haksız rekabet TTK’da herkese karşı ileri sürülebilen mutlak bir hak olarak kabul edilmiş ve ticari işletmeyle ilgili olması koşulu aranmamıştır. Haksız rekabet durumları TTK’nın 57. maddesinde 10 bent olarak gensoruiş bir biçimde sayılmıştır.

  • Başkalarını veya onların emtiasını, iş mahsullerini, Faaliyetlerini ya da ticari işlerini yanlış, yanıltıcı veya lüzumsuz yere incitici bayanlarla KÖTÜLEMEK(TTK md. 57/b.1)
  • Başkasının ahlaki veya mali iktidarı hakkında HAKİKATE AYKIRI MALUMAT VERMEK (TTK md. 57 b.2)
  • Kendi şahsi durumu emtiası, iş mahsulleri, ticari faaliyeti veya ticari işleri hakkında YANLIŞ VEYA YAN ILTICI MALÜMAT vermek veyahut üçüncü şahıslar hakkında aynı şekilde hareket suretiyle rakiplerine nazaran onları üstün duruma getirmek;( TTK md. 57 b.3)
  • Paye, Şahadetname ve mükâfat almadığı halde, bunlara sahip imişcesine hareket ederek MÜSTESNE KABİLİYETE MALİK BULUNDUĞU ZANNINI UYANDIRMAYA ÇALIŞMAK veya buna müsait olan yalnız unvan yahut mesleki adlar kullanmak;( TTK. md. 57/ b.4 )
  • Başkasının emtiası, iş mahsulleri; faaliyeti veya tic. İşletmesiyle İLTİBASLAR MEYDANA GETİRMEYE ÇALIŞMAK veya buna müsait bu lunan tedbirlere başvurmak, hususiyle BAŞKASINI HAKLI OLARAK KULLANDIĞI AD, UNVAN, MARKA, İŞARET vb. gibi tanıtma vasıtaları ile il tibasa meydan verebilecek surette, ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtaları kullanmak) veyahut iltibasa meydan veren malları durumu bilerek veya bilmeyerek, satışa arz etmek veya şahsi ihtiyaçtan başka her ne sebeple olursa olsun ELİNDE BULUNDURMAK ( TTK. md. 57/ b .5 )6- Üçüncü şahısların müsdahdemlerine , vekillerine veya diğer YARDIMCILARINA onları vazifelerini ihlale sevk etmek suretiyle kendisine veya başkasına menfaatler sağlamak maksadıyla veya bu kabul menfaatleri sağlamaya elverişli olacak suretle, müstahak olmadıkları M ENFAATLER TEMİN VEYA VAADETMEK ( TTK. md. 57/ b.6 )
  • MÜSTAHDEMLERİ, vekilleri veya diğer yardımcı kimseleri iğfal suretiyle istihdam edenin veya müvekkillerinin imalat veya ( ticaret sırlarını ifşa ettirmek) veya (ele geçirmek) (TTK.md. 57/ b. 7 )
  • Haklı bir neden olmaksızın başkasının ticaret sırlarından faydalanmak Hüsnüniyet kaidelerine aykırı bir şekilde elde ettiği veya öğrendiği imalat veya ticaret sırlarından haksız yere faydalanmak veya onları başkalarına yaymak ( TTK.md.57/b.8)
  • Üçüncü şahısları yanıltabilecek dürüstlük kuralına aykırı beyanlarda bulunmak Hüsnüniyet sahibi kimseleri iğfal edebilecek suretle ( hakikate aykırı hüsnühal ve iktidar şahadetnameleri vermek) (TTK. md. 57/ b. 9 )
  • İş hayatının koşullarına aykırı davranışlar. Rakipler hakkında da cari olan kanun,

nizamname, mukavele veyahut mesleki veya mahalli adetlerle tayin edilmiş bulunan “iş hayatı şartlarına riayet etmemek” ( TTK. md. 57/ b. 10 )

Haksız rekabet filleri niteliği itibarı ile haksız fiil olduğundan ispat vasıtası olarak kanuni deliller aranmaz.Şahit, bilirkişi, keşif gibi takdiri deliller yeterlidir

Kanun koyucunun haksız rekabet neticesinde menfaatleri ihlal edilenlerin korunmasına amacına uygun olarak haksız rekabet neticesinde müşteri çevresi zedelenen ve haksız rekabetin neticelerinin ortadan kaldırılabilmesi için davayı kazanan davacının hükmün ilanını isteyebileceğini ve ilanının içeriğini ise hakimin belirleyeceğini düzenlemiştir.

İsviçre doktrininde, eski hale getirmenin ihtiyati tedbir yoluyla geçici icrasına şu örnekler verilmektedir: levhaların sökülmesi, araçlar ve reklam spotlarındaki bazı ifadelerin silinmesi, reklam malzemesinin iadesi.

Haksız rekabet eylemi doğrudan kendisine yönelmese de zarar gören ya da görme tehlikesi bulunan işletme sahibi, haksız rekabet yüzünden ekonomik çıkarları zarara uğrayan müşteri ve bunların bağlı oldukları mesleki kuruluşlar ve iktisadi birlikler, tazminat dışında, tespit, yasaklama ve düzeltme davası açılabilir. Dava açılabilecek kişiler ise haksız rekabet eylemini işleyen kişiler, haksız rekabete konu olan malları durumu bilmeden ya da bilerek satışa sunan ya da kişisel gereksiniminden daha fazlasını elinde bulunduran kişiler, haksız rekabet eylemini işleyenleri yanında çalıştıran kişilerdir. Ayrıca yazı ya da ilanın onay almadan yayımlanması, yazı sahibi ya da ilan verenin bildirilmemesi ya da başka nedenlerden yazı sahibi ve ilan sahibi aleyhine Türk mahkemelerinde dava açılamaması durumlarında sırasıyla yazı işleri müdürü, ilan servisi şefi, yardımcı ve basımevi sahibi hakkında dava açılabilir. Dava hakkı olan taraf, bu hakkın doğumunu öğrendiği tarihten başl ayarak 1 yıl ve her durum da 3 yıl içinde dava açabilir. BK. 49 Maddesinde ön görülen koşulların varlığı durumunda manevi tazminat davası açılabi lir. Ceza davasının açılabilmesi şikayete bağlıdır.

  • SÜBJEKTİF VE OBJEKTİF HÜSNİYET NEDİR? 1999 Maliye Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları

Subjektif Hüsnüniyet: Bir hak kazanılırken hakkın kazanılmasına engel olan bir hususun varlığı veya kazanma için gerekli olan bir unsurun yokluğu hakkında şahısta mevcut mazur görülebilen bir bilgisizlik veya yanlış bir bilgidir. Subjektif hüsnüniyet hakkın kazanılmasında ortaya çıkar. Subjektif hüsnüniyet aile hukuku, borçlar hukuku, eşya hukuku ve miras hukukunda görülür.

Eşya Hukukundaki Subjektif Hüsnüniyet:

Kitap, otomobil, hayvanlar, saat, halı, mobilya, kömür, elektrik, hava gazi, doğal gaz menkul maldır. Menkuller üzerindeki mülkiyet hakkının subjektif hüsnüniyet sayesinde kazanılıp kazanılamayacağı o menkul eşyanın sahibinin elinden çıkış şekline göre belirlenir.

Sahibinin Elinden İsteği Olmadan Çıkan Menkullerde; Sahibinin elinden isteği olmadan çıkan eşya çalınmış, kaybedilmiş, gasp olunmuş (zorla alınmış) eşyadır. Bu tür menkuller üzerinde subjektif hüsnüniyetle mülkiyet hakkı kazanılamaz. Örneğin; Ahmet’in sınıfta unuttuğu kitabı Mehmet bulsa ve bulduğu bu kitabı Murat’a satsa, Murat bu kitabın mülkiyetini kazanamaz. Çünkü kitap sahibi Ahmet’in rızası olmadan elinden çıkmıştır.

Fakat para ve hamiline yazılı senetler sahibinin elinden isteği olmadan çıkmış olsa bile subjektif hüsnüniyetli 3. şahıslar bunların mülkiyetini kazanırlar.

Eğer subjektif hüsnüniyetli 3. şahıslar, sahibinin elinden isteği olmadan çıkmış olan malları aleni bir arttırmadan veya pazardan ya da bu tür eşyaların alındığı bir yerden almışsa bu halde eşya üzerindeki mülkiyet hakkını yine iyi niyetli şahıs kazanamaz. Ancak eşyanın ilk sahibi iyi niyetli şahsın ödediği parayı kendisine vererek malını geri isteyebilir. Buna bedel mukabili iade (bedel karşılığı geri verme) denir.

Gayrimenkuller Üzerindeki Mülkiyet Hakkının Kazanılması:

  1. Arazi, 2. Tapu Siciline Daimi ve Müstakil Olmak Üzere Kaydedilen Haklar, 3. Madenler, 4. Tamamlanmış yapıların bağımsız bölümleri gayrimenkul sayılır. Gayrimenkul üzerinde mülkiyet veya başka bir ayni hakkın kazanılması tapu siciline tescil ile mümkündür. Tapu sicili resmi sicildir. Tapu sicilindeki kayıtların doğru olduğu hakkında adi bir karine mevcuttur. Gayrimenkul üzerindeki ayni haklar subjektif hüsnüniyetle kazanılabilir.

Subjektif Hüsnüniyetin Mahiyeti: Medeni Kanunumuz herkesin subjektif hüsnüniyetli olduğunu kabul etmiştir. Burada subjektifhüsnüniyet karine özelliği kazanmıştır.

Karine: Mevcut ve bilinen olgulardan bilinmeyen sonuçlar çıkarmaktır. Karinelerin en önemli fonksiyonu iddiasını bir karİneye dayandıran kimseyi ispat külfetinden kurtarmasıdır.

Objektif hüsniyet

Dürüstlük kuralı, bir hak sahibinin hakkını kullanırken veya bir borçlunun borcunu yerine getirirken iyi ve doğru hareket etmesi, yani dürüst, namuslu, aklı başında, davranışının sonucunu bilen, orta zekalı her insanın benzer olaylarda izleyecek olduğu y olda hareket etmesi demektir. Bir hak, sahibi tarafından iyiye kullanıldığı sürece hukuk düzeni tarafından korunur. Hak sahibi hakkını kötüye kullanırsa, hukuk düzeni onu korumaz. Hakkın kötüye kullanılması demek, bir hakkın dürüstlük kurallarına apaçık derecede aykırı surette ve özellikle amacı dışında kullanılmış olması ve bundan da başkalarının zarar görmüş veya zarar görme tehlikesiyle karşılaşmış bulunmaları demektir.

  • GABİN NEDİR, HÜKÜMLERİ NELERDİR? 1999 Maliye Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları

GABİN:

Gabin halinde irade fesada uğruyor. Kanun gabine maruz kalan kişiye akdi iptal etme yetkisi veriyor.

Borçlar Kanunumuza göre taraflar stedkileri konuda ve miktarda sözleşme yapabilirler. Ancak edimler                arasındaki                                                                                                                                                                              fark                                                                                                                                                      gerçekten çok büyük ise

bu durumda 21. maddeye göre yani gabin hükümlerine göre sözleşme iptal edilebilir.

Gabin iki tarafa bor yükleyen sözleşmelerde olur.

Gabinin Şartları:

  • objektif Şart: Edimler arası açık bir nispetsizlik varsa bu durumda gabin oluşur. Bu nispetsizlik akdin kurulduğu andaki dengesizliktir.
  • Sübjektif Şartlar Gabine maruz kalanın zayıf durumda olmasından yararlanarak / Hiffeti, müzayaka hali Tecrübesizliği)

Gabin de bir de sömürme kastı aranır. Eğer bu unsurlar yoksa gabin de yoktur.

Hiffet: Kişi günlük hayatında normaldir. Ama belli konularda zaafı vardır. O kişiye sözleşmeyi böyle olduğu bir durumda kurduruyorlar. Tecrübesizlik: O işteki tecrübesizliktir. Zaten kişinin her konuda tecrübeli olması beklenemez.

Tacirler arasında gabin çok zordur. Basiretli bir tacir gibi davranmak zorundadır. Tacirler sadece                  müzayaka haliyle                                                                                                                                                               başvurabilirler.

Teklifi gabine uğrayan taraf da yapmış olabilir.

  • yıl içerisinde akdi iptal eder. Burada da üst sınır öngörülmemiştir. Süre akit kurulduğu andan itibaren işlemeye başlar. Burada eleştirilen konu tecrübesizlik durumudur.

Gabin sebebiyle iptal halinde edimler iade edilecek. Bazı durumlarda kısmi iptal söz konusu olacaktır.

Gabine maruz kalan kişi karşı taraftan menfi zararlarını talep edebilir.

  • TİCARİ HÜKÜM NEDİR? TİCARİ HÜKÜMLERİN UYGULAMA SIRASINI ANLATINIZ. 2001 Yılı Dış Ticaret Kontrolörlüğü Sınav ları

TİCARİ HÜKÜMLER

TTK 1. md’de hangi hükümlerin ticari hükümler olduğu belirlendikten sonra,2. fıkrada hakkında ticari hüküm bulunmayan ticari işlerde de mahkemenin,ticari örf ve adete,bu dahi yoksa umumi hükümlere göre karar verileceği belirtilmiştir.

TTK 1/1:”Bu kanundaki işlemlerle bir ticarethane veya fabrika yahut ticari şekilde işletilen herhangi bir müesseseyi ilgilendiren muamele,fiil ve işlere dahil diğer kanunlarda yazılı hususi hükümler ticari hükümlerdir.

Bu hüküm nazara alındığında 2 tür ticari hokum görüyoruz;

  1. TTK’da yer alan hükümler ticari hükümlerdir.Buna mutlak ticari hükümler denir.Bu hükümler sadece ticaret kanununda düzenlendiği için ticari sayılırlar.
  2. Ticari işletmeyi ilgilendiren diğer kanunlarda yazılı olan özel hükümlerdir.Buna nisbi ticari hükümler adı verilir.Bu hükü mlerin ticari hokum olarak adlandırılabilmesi için ticari işletmeyi ilgilendirmesi gerekir.

Örn:TTK’da düzenlenmemiş ancak özel kanunda düzenlenmiş Sigorta Murakebe Kanunu ayrı bir hüküm ama doğrudan doğruya ticari işletmeyi ilgilendirdiğinden ticari hüküm sayılır.

TİCARİ İŞE UYGULANACAK HÜKÜMLERİN UYGULAMA SIRASI:

  1. derecede ticari hükümler vardır.(mutlak-nisbi) 2. derecede ticari örf-adetler vardır.3. dereceyi ise genel hükümler teşkil eder.Medeni hükümler,medeni örf ve adet ve hakim tarafından yaratılacak hukuk kaideleri vs.
  • Emredici Hükümler

Öncelikle buna bakılır.Emredici hükümler kanunlarda yer alır.TTK,MK,BK vs.

  • Sözleşme Hükümleri

Emredici kurallara aykırı olmayan sözleşme hükümleri uygulanır.Emredici hükümlerde bir hüküm yoksa sözleşme hükümlerine bakılır.

  • Tamamlayıcı Hükümler(Düzenleyici Hükümler)

(Yedek hukuk kuralları) Taraflar kendilerine tanınmış irat serbestisinden yararlanmazlarsa yahut sözleşme yaparken bazı ihtimalleri düşünmezlerse bu tür hukuki ilişkilerde boşluğu doldurmaya yarayan kurallardır.

Örn:Faiz serbestçe kararlaştırılabilir.Kararlaştırılmamışsa kanuni faiz uygulanır.Bu kural emredicidir,kişi iradesini belirtmemiş,kanun onu tamamlıyor.

  • Yorumlayıcı Hükümler

Tarafların bir hukuk işleminde kullandıkları ve ne anlama geldiğini açıklamadıkları hususların veya bir kimsenin davranışını ,beyanını yorumlamaya yarayan yedek hukuk kurallarıdır.

Örn:Borcun aybaşında ödeneceği belirtilmiş ancak hangi gün olduğu belirsiz.Bu durumda kanunkoyucu şunu yorusorumluyor;ayın 1’i,15’i,son günü gibi.

  • Ticari Örf ve Adet

Kanunda uygulanabilecek hüküm yoksa;eğer bölgede örf ve adet varsa önce o uygulanır.Ticaret ve sanayi adaları bölgelerindeki örf ve adeti tespitle görevlidir.

Örn:Faturaya damga basılmış ama “ödendi” ibaresi basılmamış.O faturada damga ve imza varsa ödendi sayılır.Bu bir örf,adettir.

  • Genel Hükümler

Yukarıda sayılan hallerin hiçbirinde bir hüküm yoksa genel hükümler uygulanır.Genel hükümler MK ve BK’da düzenlenen hükümlerdir.

  • Medeni Örf ve Adet

Medeni hükümlerde de konuyla ilgili bir kural yoksa medeni örf ve adete bakılır.

  • Hakim hukuku

Eğer bu durumların hiçbirinde uygulanabilir bir hüküm yoksa hakim,kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir düzenleme yapacak idiyse o şekilde olayı çözümler.

  • HAKSIZ FİİL SORUMLULUĞU VE AKDİ SORUMLULUK NEDİR? HAKSIZ FİİLİN NEDENLERİ? 2001 Yılı Dış Ticaret Kontrolörlüğü Sınav ları

HAKSIZ FİİL

Hukuka aykırı olarak bir kimsenin şahsına veya mal varlığına zarar veren fiile haksız fiil denir. Haksız fiil borç kaynaklarından birisi kabul edilmiş olup, zararı veren tazmînle sorumludur. Haksız fiil sorumluluğu, akit dışı, hukuka aykırı, kusurlu bir davranışla bir kimseye verilen zararın giderilmesi demektir. İslâm hukukunda haksız fiil sorumluluğu iki şekilde ortaya çıkar; mübaşereten (doğrudan) zarar doğuran haksız fiil ve tesebbüben (sebebiyet yoluyla) zarar doğuran haksız fiil.

Haksız fiilin unsurlarını; davranış, zarar, uygun illiyet bağıntısı, kusur ve hukuka aykırılık oluşturmaktadır.

Haksız fiil sorumluluğunun gerçekleşmesi için, meydana gelen zararı bir insan davranışı oluşturması ve hukuka aykırı olması gerekir. Hukuka aykırılık ise, kişilerin mal ve şahıs varlıklarını doğrudan doğruya veya dolaylı bir şekilde koruma amacı güden, yazılı ya da yazılı ol mayan emredici davranış kurallarının ihlalidir. Hukuka aykırılığın iki şartı vardır: a) davranışın, zarar vermeyi yasaklayan veya zarar vermeyi önlemek amacıyla belirli bir davranışı emreden bir hukuk normuna aykırı olması; b) hukuka uygunluk sebeplerinin bulunmamasıdır.                                                                              Hukuka                                                                                                                                                                            uygunluk

sebepleri ise; hakkın kullanılması, hak sahibinin izni, kamu yetkisinin kullanılması veya salahiyetli makamın izni ve zarurettir.

Haksız fiilden doğan zarar maddî veya manevî zarar olabilir. Maddî zarar; Bir kimsenin iradesi dışında malvarlığında meydana gelen eksilmeye denir. Haksız fiil sorumluluğunda, tazmînât için, zararın fahiş olması gerekmez, aksine haksız fiillerin meydana getirdiği zararda azlık ve çokluk farkı bulunmaksızın tazmînât söz konusudur. Manevî zarar ise; bir kişinin, kişiliğini, yani şahıs varlığını oluşturan hukukî değerlerin saldırıya uğraması dolayısıyla uğramış olduğu objektif eksilme ve kayıplardır. İslâm bilginlerinin çoğunluğuna göre, manevî zarar sebebiyle tazmînâta hükmedilemez. Zira maddî tazmînâtın, manevî zararı karşılaması mümkün değildir.

Zararı doğuran fiili birkaç kişi beraberce işlemiş iseler sorumlulukları ortak ve eşittir. Ancak faillerden biri doğrudan zarar                                                                                                                                                                                  veren                                                                                                                                                                                      fiili,                                                                                                                                                                                  diğeri                                                                                                                                                                                       de

sebebiyet veren bir fiili işlemişse, sorumluluk doğrudan zarar veren fiilin failine yüklenir.

Gerek şahsa ve gerekse mala yönelik haksız fiillerde, daha ziyade gerçekleşmiş zararın tazmîni cihetine gidilmiş; gerçekleşecek zararlar, belirsizlik nedeniyle tazmîn edilmesi gereken zarar olarak görülmemiştir. Haksız fiil neticesinde zarar gören malın mislî olması halinde, misliyle; mislî olmaması halinde de kıymetiyle tazmîn edilir. (İ.P.)

SORUMLULUK KAVRAMI

Tanımı: borçlu istemini kendi isteğiyle yerine getiremeyecek olursa, hukuk düzeni alacaklıya borçlunun malvarlığına el koyabilme imkanını tanımaktadır ki, buna sorumluluk diyoruz.

Türleri:

  1. kişi ile sorumluluk: alacaklının alacağını elde edebilmek için doğrudan doğruya borçlunun kişiliğine el atabilmesi demektir. Bugün     artık                                                                                                                                                                        borç

için hapis veya kişi ile sorumluluk esası geçerli değildir.

  1. mal ile sorumluluk:
  2. sınırsız sorumluluk: borçlunun borcundan dolayı bütün mallarıyla sorumlu olmasıdır. İcra ve iflas kanunumuz borçlunun                                                                                                                                   hayatını  ve     mesleğini

devam ettirebilmesi için zorunlu mallarını bu sorumluluğun dışında tutmuştur. Bu mallara haczi caiz                   olmayan mallar denir.

  1. Sınırlı sorumluluk: konu ve mal bakımından sınırlandırılmasıdır.
  2. belli mallarla sorumluluk: borçlu bütün mallarıyla değil, fakat bunlardan sadece bazılarıyla sorumlu olur.
  3. belli miktarla sorumluluk: Borçlu kural olarak bütün mallarıyla sorumlu olmakla beraber, sorumluluğu belli miktarla sınırlandırılmıştır.
  • SUÇUN UNSURLARI NELERDİR? 2001 Yılı Dış Ticaret Kontrolörlüğü Sınav ları

Ceza hukuku, suç oluşturan eylem ve davranışların nelerden ibaret bulunduğu, bu eylem ve davranışlarda bulunanlara ne gibi yaptırımlar, yani “ceza”lar uygulanacağını gösteren hukuk kurallarının tümünden meydana gelmektedir.Ceza hukukumuzun başta gelen kaynağını, sonradan birçok değişikliğe uğramış bulunan 1926 tarihli “Türk Ceza Kanunu” oluşturur. Ancak, “Türk Ceza Kanunu” bütün suç ve cezaları içermez. Başka bir deyişle, bütün suç ve cezalar “Türk Ceza Kanunu”nda yer alan suç ve cezalardan ibaret değildir. “Türk Ceza Kanunu”nun dışında birçok özel kanunlar da suç ve ceza koymak suretiyle genel Ceza hukukunu tamamlarlar. Örneğin “Askeri Ceza Kanunu”, “Kaçakçılık Kanunu”, “Dernekler Kanunu”, “Tebligat Kanunu”, “Harçlar Kanunu” gibi kanunlarda da cezai hükümler vardır.

Hangi eylem ve davranışların suç oluşturacağını ve bunlara ne gibi cezaların verileceğinin önceden bir kanunla belirtilmesi g erekir ki, buna Kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi denir. O halde, kanunla suç sayılmamış bir eylem ve davranışı suç olarak nitelendirmek mümkün olmadığı gibi, hiç kimse kanunda belirtilmiş olan cezalardan başka bir ceza ile de cezalandırılamaz.

Devlet, suç işlemek suretiyle toplumun huzur ve sükununu bozan, toplum düzenini sarsan kişileri takip ederek cezalandırmakta olduğundan, yani suçluluların takibi ve cezalandırılması hakkı toplum adına devlete ait bulunduğundan dolayıdır ki, ceza hukuku kamu hukukuna giren bir hukuk dalıdır.

Yukarıdaki açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, ceza hukukunun ana konularından biri suç diğeri ise cezadır. Aşağıda bunları ele alacağız.

Suç ve Suçun Unsurları

Suç, kanunun ceza tehdidiyle (korkutmasıyla) yasaklamış olduğu fiillerdir, Bir başka deyişle suçu, “hukuk düzeninin veya ceza kanunlarının çiğnenmesi (ihlali) şeklinde tanımlayabiliriz. Suçun ne olduğu nu, yalnız hukukçuları değil, sosyolog ve kriminologları da ilgilendirmektedir; çünkü suç, hukuki bir olay olduğu kadar, sosyolojik ve kriminolojik bir olaydır.

Suçun unsurları ‘na gelince: Suçun unsurları demek, bir fiilin suç sayılabilmesi için bulunması gerekli olan unsurlar demektir. O halde, bu unsurlar bir arada bulunmadıkça bir fiili suç olarak nitelendirmek mümkün değildir. Suçun unsurlarını, kanuni unsur, maddi unsur ve manevi unsur olmak üzere başlıca üç noktada toplayabiliriz.

Suçun kanuni unsuru, fiilin ceza kanununda yazılı tanıma uygun olmasıdır. Eğer fiil, kanundaki tanıma uymamaktaysa, bünyesinde bütün suç unsurlarını toplamış olsa bile suç sayılmaz. O halde, işlenmiş bir fiilin suç sayılıp sayılamayacağı hususunda ilk defa bu fiilin kanundaki tiplerden birine uyup uymadığını araştırmak gerekir. Suçun kanuni unsuruna tipiktik de denilmektedir. Bu unsur, “Kanunsuz suç olmaz” il kesinin sonucudur.

Suçun maddi unsuru, harici bir fiilin varlığıdır. Başka bir deyişle, kanundaki tanıma uygun tipik bir fiil, her şeyden önce i cra veya ihmal hareketinin yapılmış olmasını gerektirir. Çünkü çağımızda insanları İcra veya ihmal hareketinde bulunmaksızın, yalnız düşünce ve kanaatlerinden ötürü cezalandırmak imkanı artık tanınmamaktadır. Bu nedenledir ki icra veya ihmal biçiminde beliren bir hareketin mevcudiyeti şarttır. Suçun varlığı için bulunması gereken icra veya ihmal hareketine doktrinde kısaca hareket denilmektedir.

Hareket denilen suçun maddi unsuru iki şekilde ortaya çıkabilir. Bir şeyi yapmak veya yapmamak. Hareket, bir şeyi yapmamak şeklinde ise ihmali hareket adını alır. Örneğin, geçit bekçisinin tren yolunu kapatmaması, hemşirenin ölmesi ni istediği hastaya ilaç vermemesi gibi. Buna karşılık, hırsızlık suçu taşınır (menkul) bir malın bulunduğu yerden alınmasıyla işlendiği, yani bir yapmayı gerektirdiği için icrai suçtur. Ancak, icrai bir hareketle işlenebilen suçların, örneğin adam öldürme suçunun bazen ihmali bir hareketle işlenmesi de mümkündür. Nitekim yukarıda verdiğimiz örnekte hemşirenin “hastasını öldürmek kasdıyla ona ilaç vermemesinde ihmali hareketle işlenilen bir İcra suçu vardır.

Suçun manevi unsuru, fiilin kusuru bir. irade tarafından yaratılmış olmasıdır ki, buna da kısaca kusurluluk denilmektedir. O halde, suçun meydana gelebilmesi için, failin kanundaki tanıma uygun ve hukuka aykırı ,olan fiile kusuru iradesinin katılmış olması da gerekecektir. Kusurlu bir irade tarafından yaratılmış olmayan fiiller suç sayılmazlar.

Kusurluluk kast veya taksir biçiminde ortaya Çıkarı Kusurluluğun tipik biçimi olan kast, “kanunun suç saydığı bir eylemi ve onu meydana getirecek hareketin sonuçlarını bilerek ve isteyerek işlemek iradesidir Failin,kanunun suç saydığı bir sonucu bilmesi ve istemesi ve bunun için bir harekette bulunması, kasdın varlığı bakımından yeterlidir. Ayrıca sonucun kanuna ve hukuka aykırı olduğunu bilmek şartı aranm az. Ceza kanununun (hukuku bilmemeyi) özür (mazeret) saymayan” hükmü, böyle bir araştırmayı gereksiz kılmıştır. kural olarak, bir fiilin suç sayılması için kasden işlenmiş olması yeter; hareketin belli bir güdüye (saike) bağlanması şart değildir. ancak, güdü (saik}bazı suçlarda cezayı. azaltıcı, bazı. suçlarda cezayı ağırlaştırıcı etkilerde bulunur.

Kusurluluğun ikinci türü olan taksir ise, iradi olarak işlenen bir icra ya da ihmal eyleminden, fail tarafından istenmemiş olmalarına karşın, kanunun cezalandırdığı sonuçların meydana gelmesi halidir.Taksir, kasta göre istisnai bir durumdur. Bu nedenledir ki; kanunda açıkça gösterilen haller dışında taksirden ötürü ceza verilmez. Taksir kasttan sonucun istenmemiş Olması ile ayrılır; yani fail, kastta kanunun cezalandırdığı sonuçların meydana gelmesini istediği halde, taksirde bunları istememiştir, fakat onlar gensorue de meydana gelmişlerdir. Örneğin bir kimsenin

düşmanı bellediği bir kimseyi (hasmını) bilerek ve isteyerek silahla öldürmesinde kast bulunduğu halde, bir sürücünün otomobilini kullanırken tedbirsizlik ve dikkatsizlik bir yayanın ölümüne sebebiyet vermesi halinde taksir vardır.

Türk Ceza Kanunu suçlar cürüm ‘ve kabahat olarak ikiye ayırmaktadır. CürümIer, toplum düzenini ağır biçimde sarsan suçlardır ve bu nedenle bunlara verilecek cezalar da ölüm, ağır hapis, hapis ve ağır para cezası gibi ağırdır. Kabahatler ise, toplum düzenini sarsma bakımından daha hafif olan suçlardır, dolayısıyla bu suçların cezaları da hafif hapis, hafif para cezası, belli bir meslek veya sanatın icrasının geçici olarak durdurulması gibi, cürümler için öngörülen cezalardan daha hafıftir.

Ceza ve Ceza Ehliyeti

Ceza, kanunun suç işleyen kimseye uygulanmasını öngördüğü yaptırımdır. Cezanın amacı, suçtan zarar görmüş olan kimsenin öcünü (intikamını) almak değildir. Cezanın biri suçlunun islah ı, diğeri ise suç işlemeyi önleme olmak üzere başlıca iki amacı vardır. Diğer bir deyişle, ceza suç işlemiş olan kimseyi (suçluyu) islah etmeli, fakat aynı zamanda suç işleme eğiliminde olanları da korkutarak suç işlemelerini önlemelidir.

Cezaların da suçlar gibi önceden kanunla belirlenmesi şarttır. Hiç kimse kanunun öngörmediği bir ceza ile cezalandırılamaz. Türk Ceza Kanunu cürüm ve kabahatlere uygulanacak cezaları saymıştır. Gerçekten, cürümlere uygulanacak olan cezalar; ölüm (idam), ağır hapis, hapis, ağır para cezası, kamu hizmetlerinden yasaklanma (hıdemati ammeden memnuiyet); kabahatler için öngörülen cezalar ise; hafif hapis, hafif para cezası ve belli bir meslek ve sanatın İcrasının geçici olarak tatil edilmesidir.

Ceza ehliyeti’ne gelince: “Türk Ceza Kanunu” ceza ehliyetini ayırt etme gücü ve yaş bakımından özel şekilde düzenlemiştir. Ceza Kanunu na göre, fiili işlediği zaman şuurunun ve harekatının serbestliğini kaldıracak surette akıl hastalığına tutulmuş olan kimseye ceza verilemez. Ancak, bu kimsenin serbest bırakılmasının tehlikeli olduğu mahkemece kabul edildiği takdirde, onun bir sağlık kurumunda tedavi edilmesi lazımdır. Sanığın akli durumu, ceza sorumluluğunu tamamen kaldıracak durumda değil, fakat önemli derecede azaltacak nitelikte ise, cezalarda belli ölçüde indirim yapılır.

Suçlunun yaşı bakımından ceza ehliyeti kademeli bir biçimde düzenlenmiştir.ilk kademede tam ehliyetsizlik yer alır. Tam ehliy etsizlik on bir yaşın sonuna kadar uzanır. Gerçekten, fiil işlendiği zaman on bir yaşını bitirmemiş olanlar hakkında takibat yapılamaz ve ceza verilemez (TCK. m.53). İkinci kademede tam olma. yani ehliyet gelmektedir. Bu kademe ikiye ayrılmıştır. Birincisi, on bir yaşını bitirmiş, on beş yaşını bitirmemiş küçükleri kapsar. Bu küçükler işledikleri fiilin su ç olduğunu fark ve temyiz edebilecek (anlayabilecek) olgunlukta iseler, cezalandırılmaları mümkündür, fakat verilecek cezadan indirim yapılır. Aksi halde, yani bu küçükler işledikleri fiilin suç olduğunu fark ve temyiz edemeyecek durumda iseler, on bir yaşından küçük olanlar gibi cezalandırılamazlar. Tam olmayan ehliyetin ikinci kısmında, on beş yaşını bitirmiş, on sekiz yaşını doldurmamış küçükler yer alır. Bunların fark ve temyize sahip oldukları kabul edilir; ancak, aynı durumdaki on bir yaşını bitirmiş, on beş yaşını doldurmamış küçükler gibi bunlara verilecek cezadan indirim yapılır. Ceza ehliyetinin üçüncü kademesi ni tam ehliyetliler oluşturur ki, bu da on sekiz yaşın bitirilmesiyle başlamaktadır. Ancak, sağır-dilsizler bakımından tam ehliyet yirmi dört yaşın bitirilmesiyle başlar.

  • SUÇ VE CEZALARLA İLGİLİ ANAYASAL İLKELER NELERDİR? 2001 Yılı Dış Ticaret Kontrolörlüğü Sınav ları

Anayasa Suç ve cezalara ilişkin esaslar

MADDE 38. – Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Suç ve ceza zamanaşımı ile ceza mahkûmiyetinin sonuçları konusunda da yukarıdaki fıkra uygulanır.

Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz.

(Ek: 3.10.2001-4709/15 md.) Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

(Ek: 3.10.2001-4709/15 md.) Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz.

(Mülga: 7.5.2004-5170/5 md.)

(Değişik: 7.5.2004-5170/5 md.)Ölüm cezası ve genel müsadere cezası verilemez.

İdare, kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayamaz. Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni bakımından bu hükme kanunla istisnalar getirilebilir.

(Değişik: 7.5.2004-5170/5 md.)Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez.

  • AŞAĞIDAKİ KAVRAMLARI AÇIKLAYINIZ. 2001 Yılı Dış Ticaret Kontrolörlüğü Sınav ları
  1. asli-feri zilyet
  2. murahhas üye
  3. TBMM bilgi alma ve denetim yolları
  4. Bağlı yetki-takdir yetkisi
  5. Müteselsil suç

___ f) Tam ciro-beyaz ciro________________________________________________

Asli-Feri Zilyetlik:

Bir şeye malik sıfatıyla zilyet olanlar o şeyin asli zilyedi, diğerleri ise feri zilyetleridir. Yani malik sıfatıyla hareket eden kimsenin zilyetliği “asli zilyetlik”,buna karşılık şeyi sınırlı ayni veya şahsi bir hakka dayanarak fiili hakimiyeti altında bulunduran kimsenin zilyetliği ise”ferii zilyetlik” olmaktadır. murahhas üye :

Yönetim kurulu üyeleri arasında yönetim yetkisinin bölünmesi sonucu, her üyenin kendi yetki alanıyla sınırlı olarak sorumlu olacağının kararlaştırılması mümkündür. Şirket sözleşmesinde hüküm bulunmak kaydıyla, yönetim yetkisinin (kısmen veya tamamen) murahhas üyeye

bırakılması da mümkündür. Murahhas üye, YK. üyelerinden biri olabileceği gibi, şirket dışından ve ortak olmayan bir kişi de olabilir. Belirtmek gerekir ki yönetim yetkisi murahhaslara bırakılmış olsa dahi, yönetim kurulunun devri mümkün olmayan yetkileri dolayısıyla sorumluluğu devam ettiği gibi, murahhaslar üzerinde genel gözetim yetkisi de bulunur.

Anonim şirketlerde yönetim kurulunun yetkilerinin tümünü veya bir kısmını bu kurulun kararıyla üzerine alan üyeye denir.

TBMM bilgi alma ve denetim yolları

; Milletvekillerinin Başbakan veya Bakana bilgi almak için sorması Genel görüşme ; Bir konunun TBMM Genel kurulunda görüşülmesi

Meclis araştırması ; Meclisin belirli bir konuda Milletvekillerinden oluşan bir komisyon tarafından araştırılması

Gensoru; Bakanlar kurulunun genel politikası yada bir bakanın faaliyetleri hakkında başvurulacak denetim yolu

Meclis şturması ; Bakanlar kurulu üyelerinin görevleriyle ilgili olarak işledikleri suçların araştırılmasını sağlayan denetim yolu.

  1. Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgi edinme ve denetim yolları
  2. Genel olarak

MADDE 98. – Türkiye Büyük Millet Meclisi , Meclis araştırması, genel görüşme, gensoru ve Meclis şturması yollarıyla denetleme yetkisini kullanır.

, Bakanlar Kurulu adına, sözlü veya yazılı olarak cevaplandırılmak üzere Başbakan veya bakanlardan bilgi istemekten ibarettir.

Meclis araştırması, belli bir konuda bilgi edinilmek için yapılan incelemeden ibarettir.

Genel görüşme, toplumu ve Devlet faaliyetlerini ilgilendiren belli bir konunun, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda görüşülmesidir.

, Meclis araştırması ve genel görüşme ile ilgili önergelerin verilme şekli, içeriği ve kapsamı ile cevaplandırılma, görüşme ve araştırma yöntemleri Meclis İçtüzüğü ile düzenlenir.

  1. Gensoru

MADDE 99. – Gensoru önergesi, bir siyasî parti grubu adına veya en az yirmi milletvekilinin imzasıyla verilir.

Gensoru önergesi, verilişinden sonraki üç gün içinde bastırılarak üyelere dağıtılır; dağıtılmasından itibaren on gün içinde gündeme alınıp alınmayacağı görüşülür. Bu görüşmede, ancak önerge sahiplerinden biri, siyasî parti grupları adına birer milletvekili, Bakanlar Kurulu adına Başbakan veya bir bakan konuşabilir.

Gündeme alma kararıyla birlikte, gensorunun görüşülme günü de belli edilir; ancak, gensorunun görüşülmesi, gündeme alma kararının verildiği tarihten başlayarak iki gün geçmedikçe yapılamaz ve yedi günden sonraya bırakılamaz.

Gensoru görüşmeleri sırasında üyelerin veya grupların verecekleri gerekçeli güvensizlik önergeleri veya Bakanlar Kurulunun güven isteği, bir tam gün geçtikten sonra oylanır.

Bakanlar Kurulunun veya bir bakanın düşürülebilmesi, üye tamsayısının salt çoğunluğuyla olur; oylamada yalnız güvensizlik oyları sayılır.

Meclis çalışmalarının dengeli olarak yürütülmesi amacına ve yukarıdaki ilkelere uygun olmak kaydıyla gensoru ile ilgili diğer hususlar İçtüzükte belirlenir.

  1. Meclis şturması

MADDE 100. – (Değişik: 3.10.2001-4709/31 md.) Başbakan veya bakanlar hakkında, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az onda birinin vereceği önerge ile, şturma açılması istenebilir. Meclis, bu istemi en geç bir ay içinde görüşür ve gizli oyla karara bağlar. şturma açılmasına karar verilmesi halinde, Meclisteki siyasî partilerin, güçleri oranında komisyona verebilecekleri üye sayısının üç katı olarak gösterecekleri adaylar arasından her parti için ayrı ayrı ad çekme suretiyle kurulacak onbeş kişilik bir komisyon tarafından şturma yapılır. Komisyon, şturma sonucunu belirten raporunu iki ay içinde Meclise sunar. şturmanın bu sürede bitirilememesi halinde, komisyona iki aylık yeni ve kesin bir süre verilir. (Ek cümle: 3.10.2001-4709/31 md.) Bu süre içinde raporun Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına teslimi zorunludur.

(Değişik: 3.10.2001-4709/31 md.) Rapor Başkanlığa verildiği tarihten itibaren on gün içinde dağıtılır, dağıtımından itibaren on gün içinde görüşülür ve gerek görüldüğü takdirde ilgilinin Yüce Divana sevkine karar verilir. Yüce Divana sevk kararı ancak üye tamsayısının salt çoğunluğunun gizli oyuyla alınır.

Meclisteki siyasî parti gruplarında, Meclis şturması ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.

Bağlı yetki-takdir yetkisi

Takdir yetkisi ile anlatılmak istenilen birtakım koşulların oluşması halinde idarenin belli bir işlemi tesis edip etmemekte az çok serbestisinin bulunmasıdır. Bir başka deyimle takdir yetkisinde, idarenin yetkisini kullanıp (kullanmamakta, ya da kullanmasının koşullarını saptamada bir seçim hakkına sahip olmasıdır.

Bağlı yetkide ise; yasa .belirli koşulların gerçekleşmesi halinde tesis olunacak işlemi açık bir biçimde göstermekte; dolayısıyla yasada öngörülen bu koşulların gerçekleşmesi halinde idare gensorue yasada öngörülen işlemi tesis etmek zorunda kalmaktadır. Yani bağlı yetkide idare tesis olunacak işlemin türünü saptamada bir seçim hakkına da sahip değildir.

Müteselsil suç

5237 sayılı tck. nın 43. md.de ‘zincirleme suç’ olarak tanımlanmıştır.

bir suç işleme kararının icrası kapsamında değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda bir cezaya hükmedilir. bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri aynı suç sayılır.

kural olarak zincirleme suç hükümleri tüm suçlar açısından geçerlidir. ancak ‘kasten öldürme’ , ‘kasten yaralama’ , ‘işkence’ , ‘cinsel saldırı’ ,

‘çocukların cinsel istismarı’ ve ‘yağma’ (gasp) suçlarında zincirleme suç hükümleri uygulanmaz, failin her fiili ayrı bir suç oluşturur.

örn.; fail kaçırdığı kadına yönelik birden fazla cinsel saldırıda bulunduğunda her eylemi ayrı suç oluşturacaktır.

örn; fail aynı suç işleme kararıyla bir kişiyi çeşitli zamanlarda yaraladığında her yaralama eylemi ayrı suç oluşturacaktır.

örn; fail öldürme kastı ile ateş ettiği hasmının ölmemesi üzerine hastahaneye gidip orada öldürürse failin eylemi hem ‘kasten öldürmeye teşebbüs’ hem de ‘kasten öldürme’ olacak ve faile iki ayrı ceza verilip gercek ictima hükümleri uygulanacaktır.

Tam ciro-beyaz ciro

Tam Ciro: Devredilen kişinin kimliği bellidir. Ciro eden kimse, kime ciro ettiğini tam olarakyazar ve altına da imzasını atarsa bu tam ciro olur. Ciranta, senedin arka yüzüne ciro yapacağı kimsenin ad ve soyadı(Varsa Ünvanı) ile”Ödeyiniz” kelimesini yazar ve altına imzasını atar.

Beyaz Ciro: Sadece devredenin imzası vardır. Devredilen kişi belli değildir. Ciranta, senedin arka yüzüne sadece “Ödeyiniz” kelimesini yazar ve altına imzasını atar.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir