Hukuk ders notları soru cevap 1


  • TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİN DÜZENLENMESİ VE KORUNMASI AÇISINDAN HUKUK DEVLETİ (ANAYASAL DEVLET) VE ANAYASALI DEVLET KAVRAMLARINI İRDELEYİNİZ. 2001 Yılı Maliye Müfettiş Yardımcılığı Giriş Sınav ları___________________________________________

Anayasa, bir devletin temel kurumlarının nasıl işleyeceğini belirleyen, bazı ülkelerde yazılı, bazılarında ise yazısız genel kabul görmüş kurallar silsilesidir. Anayasa denilen bu belgeyle ayrıca kişilerin temel hak ve özgürlükleri güvence altına alınmıştır.

Anayasa, bir devletin yönetim biçimini belirtir. Devletin temel kanunudur. Vatandaşların temel hak ve görevlerini bildirir.

Türkiye’nin de aralarında bulunduğu çoğu ülkede anayasa, yazılı ve bütünsel bir belgedir. Bu tip ülkeler “şekli” anlamda anayasaya sahiplerdir. Oysa İngiltere’de yazılı bir anayasa yoktur. Buna ise “teamüli anayasa” denmektedir. Bu ülkede temel kurumların işleyişi yüzlerce yıllık geleneklere, yasalara ve belgelere göre düzenlenir.

Ayrıca “anayasalı devlet” ve “anayasal devlet” ayrımına gitmek gereklidir. Bu ayrımda ise şekli anlamda bir anayasası olan devlet bu belgede modern anayasanın gereklerini yerine getirmiyorsa yani devletin temel kurumlarının nasıl işleyeceği muğlak ve daha da önemlisi kişi temel hak ve özgürlükleri tam anlamıyla güvence altında değilse devlet anayasal bir devlet sayılmamakta sadece anayasa sahibi bir devlet anlamına gelen “anayasalı devlet” sıfatını almaktadır. Buna karşın ister teamüli ister şekli anayasa sahibi olsun eğer bir devlet temel hak ve özgürlükleri güvence altına almış ise bu devlet anayasal sayılmaktadır.

Son ayrım ise “çerçeve anayasa” ile “düzenleyici anayasa” ayrımıdır.

Eğer anayasa normlarında devletin temel yapılanması hakkında ayrıntılı bilgilere giriliyor ve düzenlemeler yapılıyorsa bu düzenleyici anayasadır. Anayasa normları sadece devletin temel yapılanmasını çiziyor ve düzenlemeyi kanunlara bırakıyorsa bu ise çerçeve anayasadır.

Hukuk Devleti Kavramı,üzerinde saatlerce yorum yapılabilecek temel kavramlardan birisidir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin gerçek anlamda bir hukuk devleti olup olmadığını; bir hukuk devleti ise eksikliklerinin olup olmadığını; eksiklikler var ise bunların nasıl giderilebileceğini, bunların oluşturan nedenlerin neler olduğunu sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için öncelikle Hukuk Devleti kavramını en gensoruiş şekilde tanımlamak gerekir.

Bu nedenle önce tarafımızdan kendi saptamalarımız doğrultusunda hukuk devleti kavramının bir tanımı ortaya koyulmaya çalışıl acak, daha sonra bu tanım ışığında Türkiye Gerçeği üzerinde yorum yapılacaktır.

Hukuk Devleti en basit tanımıyla devleti oluşturan tüm kişi ve kurumların önceden belirlenmiş hukuk kurallarına uygun hareket etmelerinin temin edilmiş olduğu, kişi özgürlüğü ve güvenliğinin en üst düzeyde sağlandığı, hükümetin keyfi hareket edebilmesinin önünün sıkı kurallarla kapatıldığı, yasama ve yargının işleyişinin sıkı kurallara bağlandığı, devletin tüm kurumlarının hareket alanlarının önceden ortaya koyulmuş yazılı kurallarla belirlendiği, keyfiliğin olabildiğince ortadan kaldırıldığı; hukuk kurallarının toplumun tüm kesimine eşit olarak uygulandığı, hukukun üstünlüğünün hakim kılındığı bir düzenin hüküm sürdüğü, devleti oluşturan tüm kurumların ve bireylerin hukuk kültürüne ve ahlak ve onur kültürüne sahip olduğu, adalet duygusunun yönetim ve yönetilenlerde hakim kılındığı, EGEMENİN DEVLET DEĞİL HUKUK KURALLA RI OLDUĞU , hukukun üstünlüğünün etkin yaptırımlarla sağlandığı, bu konuda etkin bir sistemin geçerli olduğu bir devlet demektir.

Hukuk Devletinde devleti devlet yapan kurallardır. Devlet bu kuralların uygulayıcısıdır. Adeta hizmetkarıdır.

Hukuk Devletinde hukuk kuralları toplum ahlakını ve beklentilerini yansıtmalıdır.

Hukuk Devletinin temel karakteri özgürlük, eşitlik ve adaletin sağlanmasıdır.

Bir devletin yazılı bir anayasaya sahip olması onun anayasal devlet olması anlamına gelmemektedir. Anayasalı devlet ile anaya sal devleti ayırmak gerekir. Anayasal Devlet devletin tüm organlarının yetki ve görev sınırlarının kolay değiştirilmeyecek yazılı kurallarla sınırlanmış olduğu, kişi özgürlüklerinin ve haklarının garanti altına alındığı, devletin tüm kurumlarının hukuka uygun davranmalarının yargı yolu ile bağımsız mahkemeler tarafından denetlenmesi imkanının getirildiği, hiçbir kişiye ya da kuruma kanun önünde ayrıcalık ve imtiyazın tanınmadığı devlet demektir. Bu hususların sağlanmamış olması o devleti kağıt üzerinde anayasası bulunan Anayasal değil anayasalı devlet durumun a sokar.

Hukuk devletinde olmazsa olmaz olarak değerlendirebileceğimiz temel unsurlar şunlardır;

  • Yasamanın faaliyetlerinin hukuka uygunluğunun denetimi- Anayasallık denetimi
  • Yargının bağımsızlığı( Hakimlik ve Savcılık Teminatı ve Avukatlık teminatı- Yargı bağımsız, tarafsız ve uzman olmalıdır.Yargı etkin-çabuk ve adil olmalıdır. )
  • İdarenin her türlü işlem ve eyleminin hukuka uygunluğunun denetimi,
  • Kanun önünde eşitlik
  • Kişi özgürlükleri ve güvenliğinin temin edilmiş olması( Kanunsuz suç ve ceza olmaması – Tabii Hakim İlkesine aykırı davranılmaması; Suçluluğu sabit oluncaya kadar herkesin masum sayılması; kişiler arasında ırk,cins,dil ve sınıf ayrımı yapılmaması,Bir kimsenin aynı suçtan dolayı iki kez yargılanmaması; Tutuklamanın keyfi yapılamaması;
  • Usul Adaletinin sağlanmış olması( Mahkemelerin ve idarenin yargılama ve işlem tesis etmedeki usullerinin kanunlarla ayrıntılı olarak belirlenmiş olması ve yargılamanın ve işlem tesisinin yani karar alma sürecinin açık olması, toplumun denetimine açık bulunması- hukukun standartlara dayanması-usulü kurallara önem verilmesi- Hukuk genel ve evrensel olmalıdır.Tüm kurallar ve usuller bizzat hukukun kendisinden çıkmalıdır. Hukuk sistemi kurallarını hukukun dışında aramamalıdır. Hukuk dışı bu faktörler siyasi,ahlaki,dini ve duygusal faktörler olabilir.Adaletin sağlanabilmesi için ususl kurallarının kesin olması gereklidir. Bizde CMK,İYUK,HUMK ve İİK şekli ve usulü adaleti gerçekleştirmek bakımından yeterli değildir. Hukuk kurallarının ne olduğu ve nasıl olduğu kadar nasıl uygulandığı da önemlidir.Kuralların yeknesak bir şekilde uygulanması gerekir. Şekli hükümlere uyulmaması durumunda kişiler gerçekte suçlulukları anlaşılsa bile mahkum edilememelidir.( O. J. Simpson davası gibi)
  • Kişiye özel kanun ve yargılamanın olmaması.(Belirli meslek mensuplarına özel kanunlarla özel yargılama usulleri getirtilerek kanun önünde eşitlik ilkesinin ihlal edilmemesi; eşitlik kuralının genel olarak uygulanması, ölümdeki eşitliğin hukuk kuralları karşısındaki eşitlikte de sağlanabilmesi- Gerçek hukuk devletinde tüm fertler kanun önünde eşittir. Herkes sıradan Mahkemelerde eşit koşullarla yargılanmalıdır. Hiçbir kişiye, gruba özel yargılama yapılmamalı, mahkeme oluşturulmamalıdır.
  • Hukuk kurallarının etkin şekilde uygulanması( Hukuk kurallarını uygulayıcıların, özellikle idari işlem yapanların ve yaptırımları uygulayanların keyfi hareketlerin önlenmesine yönelik hukuki,idari ve cezai etkin tedbirlerin alınmış olması. Kanunları uygulayacak olanları n ve kanunlara tabi olanların hukuk inancına ve kültürüne ve ahlak ve onur kültürüne sahip olmaları gerekir. Bu hususu ideal bir hukuk devletine varmak iççin olmazsa olmaz koşuldur. Polisin güçlendirilmesi ve eğitimi-güvenlik güçlerinin güçlendirilmesi ve eğitimi-hakim savcı ve avukat ve adli personelin eğitilmesi-yargının siyasallaşmasının önüne geçilmesi-Hakim ve Savcıların ve Avukatların üstün niteliklere sahip olması-seçmede titizlik-atamada titizlik ve eşitlik-yasama ve yürütmeden bağımsızlık
  • Kuvvetler ayrılığı sisteminin benimsenmiş olması(Denetim ve denge- Kuvvetlerin kesin sınırlarla belirlenmiş olması- Yasama,yürütme ve yargının tek elde toplanmaması- bu erklerin ayrı organlar tarafından önceden belirlenmiş kurallar çerçevesinde ,biri diğerine üstün kılınmadan ,medeni bir işbölümü içersinde toplumun çıkarları ve refahı ve devletin yararı için hareket etmesi)
  • Hukukun üstün kılınmış olması .Hiçbir kurum ya da kişinin kendisini hukukun üstünde görememesi: ( Batı demokratik düzenlerinde” hukukun üstünlüğü en temel kavramlardan birisidir.Hukuk Devleti hükümetin ve vatandaşların bilinen kurallara uygun hareket etmelerini sağlar.Hukukun üstünlüğü hukukta genelliği gerektirir. Bu prensip kanun önünde eşitlik prensibinin daha gelişmiş şeklidir. Kanun kişiye özel yapılmamalıdır. Yöneten kendi kurallarını koyamamalı; önceden belirlenmiş kurallara göre yönetmelidir. Bu kurallar kolay değiştirilebilir kurallar olmamalıdır. Kişi özgürlüğünün ve güvenliğinin belirli bölümünü oluşturan güven ve belirlilik için istikrarlı kanunların mevcudiyeti bir ön şarttır. Hukuk temelini ahlaki kurallardan almalıdır. Hukukun üstünlüğü düşüncesi hukukun tanımını da gerektirir.
  • Hukuk kültürü ve ahlak ve onur kültürüne sahip bir toplumun bulunması( Hukuk devletinde hukuk kuralları toplum ahlakını ve be klentilerini yansıtmalıdır.Kurallar tepeden inmez. Kişiler tarafından koyulur.Gelenekler, kurumsal kültür kuralların ortaya çıkmasında çok önemli bir rol oynar. İnsan faktörü hukuk devletinin pratikte de gerçekleşmesi için temel unsurdur.)
  • Takdir yetkisinin kullanılmasında sınırlamaların getirilmiş olması ( En tehlikelisi idare’nin takdir hakkıdır. Çünkü bunun vatandaş üzerindeki etkisi derhal gerçekleşir ve belirsizdir. (immediate&uncertain) Yasamanın takdiri de belirsizdir ancak derhal etki edici değildir. Yargının takdiri ise derhal etkili ancak belirsiz değildir. İdare’nin takdiri belirsiz oluşu yanında derhal etkilidir. Suiistimale açıktır. İdarenin takdirinin derh al etkili olması, ilişkiye girdiği ferdin onun insafına kalması sonucunu doğurmaktadır. İdarenin karar alma sürecinde açıklık olması, idari kararların gün

ışığında alınması bu keyfiliği ortadan kaldırmasa bile minimuma indirecektir. Ferdin idari karar alama sürecine kendisinin de katılması bu konuda etkili olacaktır.

  • Kanunların geçmişe etkili uygulanmaması
  • Temsili demokrasi (rekabetçi seçim-serbest seçim ve periyodik seçim)

TÜRKİYE GERÇEĞİ

Yukarıda ortaya koyulan durum ışığında Türkiye Gerçeğine baktığımızda Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Anayasında bir hukuk devleti olduğu belirtilmekle ve bunun temini için gerekli anayasal kurallar kabul edilmiş olmakla birlikte bazı gerçekler karşısında Anayasal Devlet olmaktan ziyade Anayasalı Devlet olduğu değerlendirmesi yapmak pek de yanlış olmayacaktır. Şöyle ki;

  • Anayasada kuvvetler ayrılığı sistemi benimsenmiş olmasına rağmen sık sık yasamanın üstün olduğu açıklamaları yapılmaktadır. Seçilmişlerin atanmışlar karşısında üstünlüğünden bahsedilmektedir. Bu hukuk devletini temelinden sarsabilecek bir söylemdir. Hukuk devletinde devletin üç erki arasında astlık üstlük ilişkisi olmamalıdır.
  • Yürütme Yargıya müdahale etmektedir Yargı siyasallaştırılmaktadır. ( Ermeni Konferansı- Şemdinli İddianamesi-Rektör Yücel Aşkın olayı, Orhan PAMUK olayı Üsküdar Davası vs.
  • Kişiye özel yasalar yaygın vaziyettedir. ( Erbakan Yasası-Çukurova Holding Davası Kaçakçılık- Askerlik Kanunu,Kısa dönem)
  • Toplumsal onur ve ahlak kültürü ve hukuk kültürünün zayıflığı ( Cüneyt Zapsu olayı- Unakıtan ,ulaştırma bakanı)
  • kişiye özel yargılama yaygınlığı(. Herkes sıradan Mahkemelerde eşit koşullarla yargılanmalıdır. Hiçbir kişiye, gruba özel yargılama yapılmamalı, mahkeme oluşturulmamalıdır.Bu konuda Türkiye’nin çok mesafe alması gereklidir.Hakimler ve Savcılar için ayrı yargılama usulü, Avukatlar için ayrı, Yargıtay üyeleri için ayrı- askerler için ayrı, bakan ve milletvekilleri için ayrı yargılama usulleri benimsenmiş olması doğru değildir. )
  • Hakim ve Savcıların Etik Kurallarının olmayışı(Hakim ve Savcıların ve Avukatların üstün niteliklere sahip olması-seçmede titizlik-atamada titizlik ve eşitlik-yasama ve yürütmeden bağımsızlık
  • Anayasallık denetiminin yavaşlığı ve etkin olmayışı
  • İdarenin her türlü eylem ve işlemine karşı yargı yolunun açık olmaması
  • Kanunları ve Yaptırımları uygulayacakların yetersizliği ve ehil olmayışları( Sigara içme yasağı- Polisin durumu)
  • Sivil toplum örgütlerinin müdahalesi
  • Siyasi sistemin dış etkenlerden korunması
  • İdarenin takdir yetkisini sık sık kötüye kullanması ve bu hususun etkin ve süratli bir şekilde denetlenememesi ( Belediyeleri n durumu- Devlet Dairelerinin durumu- Üniversitelerin durumu)

ÇÖZÜM

Devletin yönetimine hukuk,ahlak ve onur kültürüne sahip insanların getirilmesi. Toplumun eğitilmesi – Aile içi eğitim- Kadınların eğitilmesi- Dünyanın en iyi kurallarını yapsanız da bu kuralları uygulayacak olan ve bunlara uyacak olanlar insanlar olduğuna                                                                                                                                                        göre,                                                                                                                                                                                    tüm                                                                                                                                                                         kurumlarda

sonuçta insanlar tarafından yönetildiğine göre insan unsurunu iyi hale getirmedikçe onun onurlu, ahlaklı ve kültürlü                                                                                                                                                                          olması,milli                                                                                                                                                                         değerlerinin

olması temin edilmedikçe gerçek anlamda bir hukuk devletine varmak mümkün olamaz. Olsa olsa anayasalı devlet olunur. Anayasal devlet olunamaz.

  • TAPU SİCİLİ İLE TİCARET SİCİLİNİN OLUŞTURULMASINDAKİ AMAÇLAR, YARARLARI VE VARSA ORTAK YÖNLERİNİ AÇIKLAYINIZ. 2001 Yılı Maliye Müfettiş Yardımcılığı Giriş Sınav ları EKSİK CEVAP_____________________________________

Tapu: Bir taşınmazmalın yüzölçümünü, numarasını(pafta, ada ve parsel olarak), mahallesini ve sahibini gösterir belgedir. Eski Türkçedeki kapuk (sağlam) sözcüğünden gelmiştir.

Türk Medeni Kanunu Madde 1007’de :

Tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devlet sorumludur. Devlet, zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu eder. Devletin sorumluluğuna ilişkin davalar, tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülür.

Türk Medeni Kanunu Madde 1020’de :

Tapu sicili herkese açıktır. İlgisini inanılır kılan herkes, tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir. Kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez., ifadeleri hukuk kuralı olarak düzenlenmiştir.

Tapu Sicil Müdürlüklerinde Akitli, Akitsiz işlemler, Mahkemeler, İcra Müdürlükleri, ilgili Tapu ve Kadastro Bölge Müdürlüğü ile diğer Kamu Kurum ve Kuruluşlarının, Mal Varlığı Araştırmaları, Tapu Kaydı bilgi ve belgelerinin temini ile Kanunun öngördüğü diğer hususlar konusunda hizmet verilmektedir.

TAPU SİCİLİNE HAKİM OLAN İLKELER

  • Tescilin gerekliliği (lüzumu) ilkesi : Bir ayni hakkın kazanılması için tescilin yapılmış olması gereğidir.
  • Açıklık (aleniyet) ilkesi :Tapu sicilinin sadece ilgilisine açık olması demektir.
  • Devletin sorumluluğu (mesuliyet) ilkesi : Tapu sicilinin tutulmasından doğan zararlardan Devletin (Hazinenin) kusuru olmasa da sorumlu olması demektir.
  • Tapu siciline güven (itimat) ilkesi : Tapu siciline güvenerek bir hak iktisap etmiş kimsenin bu hakkının korunarak geçerli kabul edilmesi demektir.
  • Sicile yapılan tescilin sebebe bağlılığı (illiyet) ilkesi : Tapu siciline yapılan tescilin hukuken geçerli bir sebebe dayalı olması demektir. Aksi halde tescil, yolsuz tescil sayılır.

TAPU SİCİLİNE HAKİM OLAN İLKELER

Tapu sicili gayrimenkullere ilişkin işlemlerimizde büyük bir öneme sahip. Çünkü insanların birbirine güveninin çok az olduğu bu dönemde, tapu sicili öncelikle güven için gerekli.

Tapu sicilinin tanımı Tapu Sicili Tüzüğü’nün dördüncü maddesinde yapılmış. Buna göre tapu sicili; taşınmaz mal ile üzerindeki hakların durumlarını göstermek üzere Devletin sorumluluğu altında tescil ve açıklık ilkelerine göre tutulan bir sicildir.

Tapu sicili herkese açıktır. İlgisini inanılır kılan herkes tapu kütüğündeki ilgili sayfanın ve belgelerin tapu memuru önünde kendisine gösterilmesini veya bunların örneklerinin verilmesini isteyebilir. Kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez (MK. Md. 1020)

Tapu siciline hakim olan birtakım ilkeler bulunmaktadır. Şimdi bunların neler olduğunu görelim:

Birincisi “aynilik ilkesi”dir. Tapuya kayıt işlemi yapılırken, her taşınmaza bağımsız bir tapu kütüğü tahsis edilmesini ifade eder. Bu ilke gereğince her taşınmaza, diğerlerinden bağımsız bir sayfa tahsis edilmektedir. Kayıt işlemleri de bu sayfa üzerinde gerçekleşmektedir. Bu şekilde taşınmazın, hukuki durumunun da kolaylıkla belirlenmesi imkanı olmaktadır.

Tapu sicilinin en önemli ilkelerinden bir tanesi de “tescil ilkesi”dir. Tapuya kayıtlı taşınmaz üzerinde ayni hak kurulması, devredilmesi ve sona ermesi için tapu sicilinde yapılacak geçerli bir tescil işlemi gerekmektedir. MK’nın 1022. maddesinin, birinci fıkrasında da ifade edildiği gibi “ayni haklar, kütüğe tescil ile doğar, sıralarını ve tarihlerini tescile göre alır.”

Tescilin geçerli olabilmesi için de kendisine esas teşkil eden geçerli bir hukuki sebebin olması gerekmektedir. Bu durum da “sebebe bağlılık ilkesi”nin bir sonucudur.

Tapu sicilinde kayıtlı bir taşınmaz üzerideki ayni hakkı etkileyebilecek herhangi bir tapu işleminin yapılabilmesi için hak sahibi nin veya yetkili temsilcisinin yazılı talepte bulunması gerekmektedir. Tapu memurunun kendiliğinden tapu sicilinde işlem yapması mümkün değildir. Bu da tapu sicilinde “talep ilkesi”nin önemli bir sonucudur.

Tapuya kayıtlı taşınmaza ilişkin hakların, üçüncü kişiler tarafından ihlal edilmemesi için “açıklık (aleniyet) ilkesi” gereklidir. Bu şekilde de üçüncü kişilerin, taşınmaz üzerinde hukuka aykırı tasarrufta bulunmaları önlenmiş olmaktadır.

Tapu sicili, Devletin yetkilendirdiği kamu görevlileri tarafından ve Devletin denetim gözetim ve sorumluluğu altında tutulan resmi bir sicil olduğundan, yanlışlıkları ispat edilinceye kadar doğru ve tam oldukları varsayılmaktadır. Bu şekilde “Güven ilkesi” tam anlamıyla etkisini göstermektedir.

Güven ilkesinin bir sonucu olarak da “devletin sorumluluğu ilkesi” ortaya çıkmıştır. Tapu sicilinin tutulmasından doğan tüm zararlardan Devlet sorumlu olmaktadır. Devlet zararın doğmasında kusuru bulunan görevlilere rücu edebilmektedir. Devletin sorumluluğuna ilişkin olarak dava açılacak ise, bu davalar, tapu sicilinin bulunduğu yer mahkemesinde görülecektir. (MK. Md. 1007)

Ticaret sicili

Ticaret sicili, tacirlerin ve üçüncü kişilerin bilmelerinde yarar ve zorunluluk bulunan, tacir ile ticari işlemeye ilişkin bilgi ve kayıtları kap sayan bir devlet sicilidir. Ticaret sicilinin tacirin hukuki durumunu saptamak, üçüncü kişileri aydınlatmak, açıklık ve tacire ait bazı kazanılmış hakların korunmasına yardımcı olmak gibi değişik amaçları vardır.

Ticaret sicili hukukumuzda TK m. 26-40 arasında düzenlemiş ve maddelerden ilk üçü 27.6.1995 tarih ve 559 sayılı kanun hükmünde kararnameyle değiştirilmiştir. Yeni düzenlemeye göre ticaret ve sanayi odası ya da ticaret odası bulunan yerlerde bir ticaret sicili memurluğu kurulur. Odanın olmadığı ya da yeterli örgütlenmeden yoksun olduğu yerlerde ticaret sicili işleri, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nca belirlenmek üzere o il içindeki odalardan birinin ticaret sicil memurluğu tarafından yürütülür. (TK m. 26)

Ticaret sicilinin yönetimi, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın uygun görüşü alınarak ilgili oda meclisince atanan bir sicil memuruna aittir. İş hacmine göre aynı usulle yeteri kadar yardımcı görevlendirilebilir. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın denetimine tabi olan ticaret sicili memurlukları, alınan tedbir ve talimatlara uymakla yükümlüdür. (TK m. 27) Ticaret sicili memurluğunun örgütü, sicil defterlerinin nasıl tutulacağı, tescil mecburiyetlerinin nasıl yerine getirileceği, sicil memurlarının kararlarına itiraz yolları gibi hususlarla ilgili esas ve usuller bir tüzükle düzenlenir. (TK m. 28) Sicil defterleri sicil esas defteri, fihrist defteri, ihtar ve ceza defterleri ile gelen-giden defteri olmak üzere başlıca dört tanedir. TK m. 37, f. 2 uyarınca sicil kamuya açık (aleni) olduğu için, herkes bunu inceleyebilir, suret ya da bir hususun kayıtlı bulunup bulunmadığı konusunda tasdikname verilmesini isteyebilir.

Sicil işlemleri tescil, tadil ve terkin olarak üçe ayrılabilir. Tescil, yani yazım bir olgunun sicile geçirilmesi; tadil, sicile yazılmış olgulardaki değişiklik nedeniyle kayıtların düzeltilmesi ya da değiştirilmesi; terkin ise, kayıtlı bulunan olgunun ortadan kalkması yüzün den kayıtların silinmesidir.

Ticaret siciline hangi hususların yazılabileceği konusunda ilgili hükümlerde herhangi bir açıklık yoktur. Bu nedenle her somu t olayda yasaya bakmak ve burada tescil öngörülmüşse, gerekli işlemleri yaptırmak gerekir. Başka bir deyişle, bir husus ancak yasanın açıkça zorunlu kıldığı durumlarda tescil ettirilebilir.

Ticaret siciline tescil, kural olarak ilgililerin istemi üzerine yapılır. Bunun yanı sıra tescilin ilgili makamın bildirmesi üzerine ya da re’sen (görevden ötürü) memur tarafından yapıldığı durumlar da vardır. Tescili gereken ya da olanaklı bulunan bir hususu yasa hükümleri uyarınca isteyebilecek olan kişiler ilgili sayılırlar. Temsilciler ya da hukuki halefler de ilgili kavramının kapsamına girerler.

Buna karşılık bir hususun tescilini istemeye birden fazla kişi yetkili ya da zorunlu ise, yasada aksine hüküm olmadıkça, tescil isteminin bunlardan biri tarafından yapılması yeterlidir. Bu istem diğerleri adına da yapılmış sayılır. Tescil istemi yetkili ticaret sicili memurluğuna dilekçe ile yapılır. Dilekçe sahibi hüviyetini kanıtlamaya zorunludur. Fakat dilekçedeki imza noter tarafından onaylanmışsa, ayrıca hüviyetin kanıtlanmasına gerek yoktur.

Yasada aksine hüküm bulunan haller, örneğin TK m. 383 dışında tescili isteme süresi 15 gündür. Bu süre tescile tabi bir hususun gerçekleştiği tarihten; tamamlanması bir senet ya da belgensoruin düzenlenmesine bağlı hususlarda ise bunun düzenlenmesi tarihinden itibaren başlar. Ticaret sicili memurluğunun yetki çevresi dışında oturanlar için bu süre bir aydır. Önemle belirtilmelidir ki, yukarıda anılan sürelerin geçirilmesi sadece sicil memurunun tescile davetini gerektirir. Yoksa o işlemin bir daha tescil edilememesi sonucunu doğurmaz. İlgili makamın bildirmesi üzerine ya da memur tarafından re’sen tescil yapılabilmesi için bu konuda açık hüküm bulunmalıdır.

TK m. 33 uyarınca tescil edilmiş hususlardaki her türlü değişikliğin de tescili, yani tadil ya da terkini                       gerekir.                                                                                                                                                                               Her    iki                                                                                                                                                                          du rumda                                                                                                                                                                                da                                                                                                                                                                              tescil                                                                                                                                                                             istemi,

süre ve şekline ilişkin TK m. 29-32 uygulanır.

Ticaret sicili memurunun görev ve yetkileri TK m. 34-36 arasında düzenlenmiştir. Sicil memurunun istemleri incelemek ve gerekli işlemleri yapmak ve vesika vermek şeklindeki genel görevlerinin yanı sıra, ilgililerin tescil istemi üzerine haiz olduğu bazı görevleri de vardır. Bu son görev de kendi içinde tescili istenen hususu incelemek ve gerekiyorsa ilgilileri tescile davet etmek şeklinde ikiye ayrılabilir.

Gerçekten TK m. 34, f. 1 uyarınca sicil memuru tescil için aranılan yasal koşulların bulunup bulunmadığını araştırmakla yükümlüdür. Memur özellikle tüzel kişi tacirlerin işletmelerinin tescilinde şirket sözleşmesinin emredici hükümlere aykırı olup olmadığını ve bunun yasanın zorunlu kıldığı hususları içerip içermediğini inceler.

Tescili uygun görmeyen memur eksiklikleri ilgililere yazılı olarak bildirir ve durumu yasaya uygun hale getirmeleri için bunlara uygun bir sü re verir. Verilen süre içinde aksaklık giderilmemişse, memur tescil istemini reddeder.

Tescili zorunlu olduğu halde yasal şekilde ve süresi içinde tescili istenmemiş bir hususu haber alan sicil memuru ilgilileri tescile davet eder veya yasal zorunluluğu yerine getirmelerini ya da tescili gerekli kılan hususların bulunmadığını kanıtlamalarını ister. Süresi içi nde tescil isteminde bulunmayan ve tescilden kaçınma nedenlerini de açıklamayan kişi, sicil memurunun önerisi üzerine sicilin bağlı bulunduğu mahkeme tarafından para cezasına mahkum edilir. İlgilinin mahkumiyet kararını temyiz edebilmesi için, hüküm olunan parayı                                                                            mahkeme veznesine                                                                                                                                                                             yatırması                                                                                                                                                                                     ya                                                                                                                                                                                     da

aynı tutarda teminat göstermiş olması gerekir. Bu para cezası hapis cezasına dönüştürülemez.

İlgili eğer süresi içinde tescilden kaçınma nedenlerini bildirirse, sicilin bağlı olduğu mahkeme evrak üzerinde inceleme yapa r ve tescili gerekli bir hususun varolduğu sonucuna varırsa, sicil memuruna tescili emreder, aksi takdirde talebi reddeder. Sicil memuru ve ilgililer mahkemenin bu kararı aleyhine tebliğ tarihinden itibaren 15 gün içinde Yargıtay’a başvurabilirler. Bu başvuru yürütmeyi durdurur.

TK m. 36 uyarınca tescil, tadil ya da terkin istemleri memur tarafından reddedilen ilgililer, sicil memurluğunun bu red kararına karşı, kararın kendilerine tebliğden itibaren 8 gün içinde sicilin bağlı olduğu mahkemeye dilekçe ile itiraz edebilir. Dilekçede kararın kaldırılması ve tescil ile ilanının yapılması talep edilir. İtiraz üzerine mahkeme dosya üzerinde inceleme yapar. Fakat sicil memurunun kararı üçüncü kişilerin sicilde kayıtlı bulunan hususlara ilişkin çıkarlarını ihlal ediyorsa, itiraz edenle birlikte üçüncü kişi de dinlenir. Anılan kişiler gelmezlerse, inceleme yine dosya üzerinde yapılır. Gerek itiraz eden, gerekse üçüncü kişi mahkeme kararının kendilerine tebliği tarihinden itibaren 15 gün içinde temyiz yoluna başvurabilirler.

TK m. 34, f. 3’e göre, çözümlenmesi bir mahkeme hükmüne bağlı bulunan ya da sicil memuru tarafından kesin olarak tescilinde kuşkuya düşülen hususlar nihayet sicil memurunun kararına karşı yapılan itirazın kabul edilmiş olması halinde mahkeme hükmünün kesinleşmesine kadar ticaret siciline geçici tescil yapılabilir. İlgililer üç ay içinde mahkemeye başvurduklarını ya da aralarında anlaştıklarını kanıtlamazlarsa, geçici tescil re’sen silinir. Mahkemeye müracaat halinde bunun sonucuna göre hareket edilir.

Kanun bir hususun tescilden sonra ayrıca ilan edileceğini öngörmüşse, o husus ilan da edilir. İlan kural olarak aynen yapılır. TK m. 300 f. 2’de olduğu gibi yasa bazen belirli bir hususun ilanını zorunlu kılmışsa, sadece onun ilanı ile yetinilir. İlan TK m. 37. f. 4’de anılan ve Ankara’da yayınlanan Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi ile yapılır.

Daha önce de değinildiği gibi, ticaret sicili aleni olduğu için, dileyen herkes, onanmış suret isteyebilir ve tasdikname düze nlenmesini talep edebilir. Bütün bu durumlarda gerekli harçlar yatırılmalıdır. TK m. 37. f. 1 uyarınca, tescil işleminin dayandığı dilekçe, beyanname, senet ve

vesika ve ilanların çıktığı gazete üzerlerine sicil defterinin tarih ve numarası yazılarak saklanır. Üçüncü kişiler sicil kayıtlarında olduğu gibi bu belgeleri de inceleyebilirler.

Ticaret sicilindeki kayıtlar, nerede olursa olsunlar, üçüncü kişiler hakkında kaydın Türkiye Ticaret Sicili Gazetesi’nde ilan edildiği günden, ilan bir nüshada bitmemişse, son kısmının yayınlandığı günü izleyen işgününden itibaren hüküm ifade eder. Ne var ki, kanunda bir hususun tescil ile birlikte hemen hüküm ifade edeceği yazılı ise, o da geçerlidir.

Ticaret sicilinin üçüncü kişiler yönünden olusorumlu ve olumsuz olmak üzere başlıca iki etkisi vardır: Sicilin olusorumlu etkisinin anlamı, ticaret siciline kaydı gerekip de, tescil ve ilan olunan hususları üçüncü kişilerin bildiklerinin varsayılması, yani üçüncü kişilerin bunların tescil edildiğini bilmediklerini ileri sürememeleridir. Olumsuz etki ise, kaydı gerekli olduğu halde kayıt edilmeyen bir hususun üçüncü kişilerce bilinmesi gerektiğinin iddia edilememesidir. Başka bir deyişle, üçüncü kişiler ticaret siciline tescil edilmeyen bir hususu bilmek zorunda değildir.

Ne var ki, kaydı gerektiği halde, kaydedilmeyen bir olguyu üçüncü kişinin bildiği, yani bu konuda olusorumlu bilgisi (müspet vukufu) kanıtlanırsa, bu husus o kişiye karşı ileri sürülebilir. Bu konuda bir örnek vermek gerekirse TK m. 155, bent 6 ve TK 176, f. 2 uyarınca kollektif ortaklıkta, ortaklığı temsilci A ve B’nin birlikte imzaları ile bağlayacağı kabul olunmuş ve bu husus tescil edilmişse, üçüncü kişiler bunu bilmek zorunda oldukları için, sadece A’nın imzası ile yapılan işlemin geçerli sayılacağını ileri süremezler. Buna karşılık sözü edilen birlikte temsil koşulu tescil olunmamışsa, bu kez ortaklık üçüncü kişinin sadece B’nin imzası ile yaptığı sözleşmenin geçerli sayılamayacağını iddia edemez. Bu iddianın ileri sürülebilmesi için, üçüncü kişinin tescil edilmemekle beraber, birlikte imza koşulunu bildiğinin kanıtlanması gerekir.

Tescil isteminde bulunmamak halinde TK m. 35, f. 2, 5 ve 6 uyarınca verilecek cezaya istisnaen ticaret mahkemeleri tarafından hükmolunur. Bunun dışında kanun tescil ve kayıt için kötüniyetle gerçeğe aykırı açıklama yapılması durumunda ilgililere para, hapis cezası, ticaret ve sanayi odalarına üye olmaktan ya da borsada işlemde bulunmaktan yasaklama cezalarının verilebileceğini, hatta ilgililerin geçici çıkarma cezasına çarptırılabileceğini öngörmektedir.

  • CEZA KANUNUN AÇIKLIĞI NE DEMEKTİR? CEZA HUKUKUNDA YORUM VE KIYAS MÜMKÜN MÜDÜR? KISACA AÇIKLAYINIZ. 2001 Yılı Maliye Müfettiş Yardımcılığı Giriş Sınav ları__

Suçta ve cezada kanunîlik ilkesi

MADDE 2. – (1) Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalardan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz.

  • İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz.
  • Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde gensoruiş yorumlanamaz.

Bir fiilin suç teşkil edebilmesi için açıkça kanunda zikredilmiş olması gerekir. Kanun koyucu idarenin düzenleyci işlemleri ile ve kıyas yoluyla suç ve ceza konamaycağı ve ayrıca kanunun gensoruiş yorumlanarak yeni bir ceza ve suç ihdas edilemeyceğini belirtmiştir.

CEZA                                                                HUKUKU                                                               KANUNİLİK          İLKESİ

« Kanunsuz suç ve ceza olamaz. ». İşlendiği zamanın kanunu tarafından açıkça suç sayılmayan bir fiili cezalandırma ve kanun t arafından açıkça tespit edilmeyen                  bir                           ceza                            ile                  cezalandırma                                     yapılamaz.

Fiil işlenmeden, davranış gerçekleşmeden önce ceza yargısında suç olarak öngörülmüş olması ve bu suçun cezasının önceden tespit edilmiş olması                                                                                                                                  gerekir.

Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

Kanunsuz suç ve ceza olamaz kuralının hukuk düzenimizde varlığı dolayısıyla ortaya bir takım sonuçlar çıkar.

a-Ceza                                                              kuralının                                                              kanunla        öngörülmesi:

Buradan ceza kuralının ancak kanunla konabileceği, eğer bir kanun tarafından öngörülmemişse bir fiilin suç sayılmasına ve ceza yaptırımı uygulanmasına      imkan                           olmadığı                          şeklinde                          bir        sonuç                                                anlaşılır.

Daha sonra kabul edilen bir ceza kuralı veya sonradan cezayı ağırlaştıran bir ceza kuralı önceki fiile uygulanamaz. Ceza hukukunda, mahkeme suç olduğu iddiasıyla değerlendirmesine sunulan bir fiilin suç ceza kurallarında suç olarak öngörülmediğini saptadığında, fiili toplum düzenine aykırı nitelikte görse dahi, kendi yargısı uyarınca cezalandırma yoluna gidemez.

b-Ceza                                             kuralı                                               uygulamasında                                                         kıyas                                                            yasağı:

Kıyas, kanunda öngörülen durumlara ilişkin düzenlemeleri veya genel ilkelerden elde edilen düzenlemeleri, kanunda öngörülmeyen benzer durumları           kapsamına      alacak                                şekilde     gensoruişleterek      bu                                durumları              çözümleme işlemidir.

Suçu kanun koyacağı için, yargıç yorum yapıyorum diye kanun koyucunun açıkça öngörüp cezalandırmadığı bir fiili benzetme yoluyla da yaptırım                                     alanına  sokamaz; bir fiil                                                 hakkında                  mevcut olan hükmü benzerliği             dolayısıyla  başka                                                   bir fiile uygulayamaz.

Kıyasla               bir             suç              veya              ceza                yaratılamaz.               Kıyasla             ceza      ağırlaştırılamaz, hafifletilemez.

Ancak kıyas yasağını, yorum kurallarının uygulanması sonucu kanun hükmünün uygulanacağı fiilin mahiyetini saptama ile karıştırmamak gerekir. Mesela, elektrik kaçakçılığını da, elektriğin, hırsızlık suçu tanımındaki menkul mal kavramı içerisine sokularak, kaçak elektrik kullanılmasının                                   suç                                   unsuru                                         oluşturduğu                         sonucuna                                  varılması.

“Tereddüt                                  olan                                  durumlarda                                 sanık                                              lehine                                 yorumlanır.”

CEZA                                                    KURALLARININ                                                       UYGULANMASI (YÜRÜRLÜĞÜ)

  • ZAMAN BAKIMINDAN                                                                                                         UYGULANMASI

Geçmişe yürümezlik kuralı:                    Ceza kuralları, genel olarak yürürlüğe girmelerinden sonra işlenen fiillere uygulanırlar.

Suçun]       işlenmesi   anında yürürlükte                 olan ceza  kuralına göre suç teşkil etmeyen                       bir fiilden                  ötürü        kimse cezalandırılamaz.

Önceki kurala göre suç sayılan bir] fiil işlenmesinden sonra çıkarılan bir kurala göre daha ağır cezaya çarptırılamaz.

Geçmişe yürürlülük istisnası: Kişinin yararına olan durumlarda, yani mevcut olan bir suçu ortadan kaldıran ya da suçun cezasını azaltan kuralın geçmişe                            yürümesi                                                                kabul        edilmiştir.

İşlendikten sonra] yapılan kanuna göre cürüm ve kabahat sayılmayan bir fiilden dolayı kimse cezalandırılamaz. Bir cürüm veya kabahatin işlendiği zamanın kanunu] sonradan yayınlanan kanunun hükümleri birbirinden farklı ise failin lehinde olan kanun uygulanır.

  • KUSURSUZ (OBJEKTİF) SORUMLULUĞU İDARE VE ÖZEL HUKUK AÇISINDAN DEĞERLENDİRİNİZ. 2001 Yılı Maliye Müfettiş Yardımcılığı Giriş Sınav ları___________

İDARENİN KUSURSUZ SORUMLULUK HALLERİ

Kusursuz sorumluluk

Hukuk Devleti anlayışının yerleşmesi ve genelleşmesiyle birlikte idare hukuku alanında kusursuz sorumluluk ilkesi giderek daha fazla yer bulmuş ve derinleşmiştir. 1982 Anayasası’nda da 125. maddenin son fıkrasındaki düzenlemeyle anayasal ifadesine kavuşturulmuş olan idarenin kusursuz sorumluluğu ilkesi idari eylem ile zarar arasında yalnızca bir nedensellik bağının varlığının idarenin sorumluluğu için yeterli sayılması esasına dayanmaktadır.[16]

İdarenin sorumluluğu alanında kural değil istisna olarak kabul edilen kusursuz sorumluluk[17] tamamlayıcı nitelikte bir sorumluluktur ve dar yorumlanması gerekir. Anormal nitelikte zararların tazmini için temel sorumluluk biçimi olan bu sorumluluk türü kamu düzenine ilişkindir ve üçüncü kişinin fiili veya beklenmeyen hallerden etkilenmediği gibi zarar görene idarenin kusurlu olduğunu ispat yükümlülüğü d e getirmez.[18] Kusursuz sorumluluk ilkesi idare hukukunda temelde iki ilkeye dayanır. Tehlike İlkesi ve Fedakarlığın Denkleştirilmesi.

A – Tehlike İlkesi

Genel olarak bazı faaliyetlerin barındırdıkları tehlikeler dolayısıyla kişilere zarar vermesi halinde faaliyet sahiplerinin kusur gözetilmeksizin ortaya çıkan zarardan sorumlu tutulması tehlike ilkesinin özünü oluşturur.[19] İdarenin bazı araç veya faaliyetleri çeşitli riskleri bünyesinde taşır ve bu araçları kullanan ya da faaliyetlerden yararlanan idarenin kusurlu olası şartı aranmaksızın zarar görenlerin zararlarını tazmin etmesi gerekir. Bu ilkenin belirgin yanı objektif bir temele dayanarak kusur kavramından tamamen soyutlanmasıdır. İdarenin kurtuluş kanıtı getirerek sorumluluktan kurtulması imkanı olmayan tehlike ilkesi şu hallerde uygulanmaktadır: a – Tehlikeli faaliyet ve araç-gereçler:

Danıştay kararlarından yola çıkarak özetlemek gerekirse cephaneliğin patlaması sonunda ölen erin yakınlarına tazminat ödenmesi, görevli olarak bindiği helikopterin havada patlayarak yanması sonucu ölen subayın yakınlarına tazminat ödenmesi, lokomotiften dökülen kıvılcımların neden olduğu harman yangını nedeniyle zarara uğrayan kişinin zararının tazmin edilmesi durumlarında sözkonusu olan ilke idare nin tehlikeli faaliyet ya da araçları nedeniyle kusursuz sorumluluğu ilkesidir.

Haberimize konu olay açısından idarenin sorumluluğunun bu başlık altında ortaya konulabileceğini söyleyebiliriz. Kimi yazarlarca ‘tehlikeli bayındırlık eserleri’ başlığı altında Fransız ve Türk danıştayının kararlarıyla örneklenerek incelenen kusursuz sorumluluk yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren yoğunlukla uygulanmaya başlanmıştır.[20] Elektrik direk ve hatlarının, gaz, su ve elektrik boru ve kanallarının verdikleri zararların kusurlu olmasa bile idarece tazmin edilmesi gereği gerek uygulamada gerek doktrinde tartışmasız kabul edilegelmektedir. Danıştay örnek kararlarından birinde bu ilkeyi şu şekilde ifade etmektedir: “Kamu hizmetlerinin görülmesi sırasında bir görevle ilgili olarak genel külfetler dışında fertlere ve ferdi mülkiyete verilen zararların, eylem ile zararlı sonuç arasında nedensellik bağının bulunması koşuluyla objektif sorumluluk esaslarına göre ayrıca idarenin kusuru aranmadan hizmetin sahibi idarece tazmin edilmesi hukukun genel ilkeleri ile hakkaniyet ve nesafet kuralları gereğidir.”[21] b – Mesleki risk halleri:

Özellikli kamu hizmetlerinin sebep ve etkisiyle bu görevlerde zarara uğrayan kamu görevlilerinin zararlarının tazmin edilmesi gereği mesleki risk anlayışının bir sonucudur. [22] Belli bazı alanlarda yasal düzenlemelerle de garanti altına alınan mesleki risk nedeniyle tazmin yükümlülüğü Danıştay’ca da kimi kararlarda ortaya konarak somutlaştırılmıştır. Yangın söndürmeye giderken bindiği arazözün devrilmesi sonucu ölen itfaiyecinin, paraşütle atlarken ölen bir komando erinin yakınlarına tazminat ödenmesi gereği mesleki risk durumunda tazmin yükümlülüğüne örnek olarak gösterilebilir. c – Sosyal risk ilkesi:

İdarenin, faaliyet alanıyla ilgili önlemekle yükümlü olduğu halde önleyemediği bir takım zararları da nedensellik bağı aranmadan tazmin etmesi gerekmektedir. Kollektif sorumluluk anlayışına dayalı sosyal risk adı verilen bu ilke, bilimsel ve yargısal içtihatlarla kabul edilmiştir.[23] Özellikle kamu düzenini bozmaya ve anayasal düzeni bozmaya yönelik terör olayları nedeniyle zarar görenlerin zararlarının idarece tazminini sağlamak amacıyla uygulanan sosyal risk ilkesi yer yer nedensellik bağı bulunmasa dahi mahkeme kararlarında yer bulmaktadır. Bununla b irlikte ilke yer yer idarenin hizmet kusurunu olduğu durumlarla da bir araya gelmektedir. Önlemesi gereken olayları önleyemeyen idarenin benzer duru mlarda kusurlu sorumluluk ilkelerine göre sorumlu tutulduğu da görülmektedir.

B – Fedakarlığın Denkleştirilmesi İlkesi

Türk öğretisi ve yargı kararlarında ‘hak ve nesafet ilkesi’ olarak nitelenen bu ilke bazı şahısların diğerlerine nazaran daha özel ve sıra dışı bir zarara uğraması haline uygulanma yeri bulmaktadır.[24] Yükümlülüklerde eşitlik ve hakkaniyet kusursuz sorumluluğun genel esası olarak kabul edilebilir. Zira kusur yoksa ve tehlikeli bir faaliyet veya araç kullanılmıyorsa idarenin sorumluluğu ancak hak ve nesafet ilkelerine dayandırılabilir. İlkenin en belirgin uygulama alanı kamulaştırmadır.[25]

  • – sorumluluğun Koşulları

Hem kusurlu hem de kusursuz sorumluluk açısından idarenin sorumlu kabul edilebilmesi için başlıca üç koşulun bulunması gerekir. Bunlar idari eylem, zarar ve eylemle zarar arasında nedensellik bağlantısıdır. a – İdari Davranış:

Sözkonusu davranış bir idari işlem biçiminde ortaya çıkabileceği gibi işlemin uygulanması için girişilen bir davranış ya da hiçbir idari işleme dayanmayan bir davranış da olabilir. Aynı şekilde icrai ya da ihmali olabilir.[26] b – Zarar:

İkinci şart idari eylemden bir zararın doğmuş olmasıdır. Öncelikle özel hukukta olduğu gibi zarar gerçek ve kesin olmalıdır. Zarar doğmuş ve güncel bir zarar da olmalıdır fakat gelecekte oluşacak zararın kesin olması hali bunun bir istisnası olarak kabul edilebilir. [27] Aynı şekilde mahrum kalınan kar eğer kesin bir nitelik arzediyorsa tazmin edilmelidir. Bu başlık altında zararın özel niteliği haiz olması gereğinden ve hukuken korunan bir durumun üstüne oturtulabilmesi koşulundan da sözedilmelidir. Hukuka aykırı bir durumda bulunan kişilerin tazmin hakları olmamak gerekir. Örneğin nikahsız eşin zararının tazmini düşüncesi Danıştay tarafından kabul görmemiştir.[28]

Ortaya çıkan zarar maddi nitelikli olabileceği gibi manevi nitelikli de olabilmektedir. c – Nedensellik Bağı:

Son olarak idari eylemle ortaya çıkan zarar arasında nedensellik bağının varlığı idarenin sorumluluğu için şarttır. Zarar olayların akışı içinde beklenmeyen bir sonuç ise idarenin sorumluluğundan sözetmek mümkün değildir. Nitekim Danıştay da yol yapımı nedeniyle yatağının bir kısmı doldurulan akarsuyun altı yıl sonra taşması sonucu oluşan zarardan nedensellik bağının kesilmiş olduğu kanısıyla idareyi sorumlu tutmamıştır.[29]

  • – sorumluluğun Kalkması Veya Azalması

Zorlayıcı nedenlerin, beklenmeyen durumların ya da diğer bir deyişle kazanın, zarara uğrayanın ve üçüncü kişinin kusurunun varlığı hallerinde idare kısmen ya da tamamen sorumluluktan kurulabilir. a – Zorlayıcı Nedenler (Mücbir Sebep):

Yer sarsıntısı, sel ya da toplumsal ayaklanma ibi zorlayıcı nedenlerin varlığı halinde özel hukukta olduğu gibi idare hukukunda da nedensellik bağı kesilir ve artık sorumluluktan sözedilemez.[30] Buna karşılık idarenin eylemi ya da ihmali sonunda, zorlayıcı nedenin doğurduğu zararda bir artış meydana gelmiş ise idarenin bu zarardan sorumlu tutulması gerekir.[31] b – Beklenmeyen Durumlar:

Konumuz açısından beklenmeyen durumlarla zorlayıcı neden arasında ayrım yapılması idarenin kusursuz sorumluluğu yönünden önemlidir. Olay idarenin eylem veya iradesinin dışında oluştuğunda zorunlu nedenden, idarenin eyleminin içinde oluştuğunda beklenmeyen durumdan sözedilir. Bu nedenle beklenmeyen durumun oluşması idarenin sorumluluğunu etkilemez. Kusurlu sorumluluk açısından ise beklenmeyen durum kusur ögesini ortadan kaldıracağı için kusurlu sorumluluktan da sözetme imkanı ortadan kalkar.[32]

c – Zarar görenin kusuru:

Zarar gören kendi kusuruyla zararla idare arasındaki ilişkiyi kesmişse idare sorumluluktan kurtulur. Zarar görenin kusuru zararın sebeplerinden biri ise kusurun ağırlığı oranında idarenin kusuru ve dolayısıyla sorumluluğu azalır. d – Üçüncü kişinin kusuru:

Zarar üçüncü kişinin kusuru nedeniyle meydana gelmişse idare sorumluluktan kurtulur. Sulama kanalında bilinmeyen kişilerce açılan bir delikten taşan suların mahsule verdiği zarar nedeniyle açılan davada Danıştay idarenin sorumlu olmadığına karar vermiştir.[33]

ÖZEL HUKUKTA SUSURSUZ SORUMLULUK HALLERİ KUSURSUZ SORUMLULUK

Hukuk sistemimizde haksız fiilden dolayı kural olarak kusur sorumluluğu esası benimsenmiştir. Kusursuz sorumluluk istisnadır.

  1. ÖZEL KANUNLARDA DÜZENLENEN KUSURSUZ SORUMLULUK HALLERİ:
  • Motorlu taşıt aracı işletenlerin sorumluluğu: Karayolları Trafik Kanunu’na göre, bir motorlu aracın işletilmesi bir kimsenin ölümüne veya yaralanmasına veya bir şeyin zarara uğramasına sebep olursa, motorlu aracın bir teşebbüsün ünvanı veya işletme adı altında veya bu teşebbüs tarafından kesilen biletle işletilmesi halinde, motorlu aracın işleteni ve bağlı olduğu teşebbüsün sahibi doğan zarardan müte selsil olarak sorumlu olurlar.

İşletilme halinde olmayan sebep olduğu trafik kazasından dolayı işletenin sorumlu tutulabilmesi için, zarar görenin, kazanın oluşumunda işleten veya eylemlerinden sorumlu tutulduğu kişilere ilişkin bir kusurun varlığı veya araçtaki bozukluğun kazaya sebep olduğunu kanıtlaması gerekir.

Motorlu araç kazalarından doğan maddi zararların tazminine ilişkin talepler, zarar görenin, zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten itibaren 2 yıl ve herhalde kazadan itibaren 10 yıl geçmekle zamanaşımına uğrar. Dava, cezayı gerektiren bir fiilden doğar ve kanun bu fiil için daha uzun bir zamanaşımı süresi öngörmüş bulunursa, bu süre, maddi tazminat talepleri için de uygulanır.

  • Çevreyi kirletenlerin sorumluluğu: Çevre Kanunu’nda düzenlenmiştir.
  1. MEDENİ KANUNDA DÜZENLENEN KUSURSUZ SORUMLULUK HALLERİ:
  • Ev başkanının sorumluluğu: Ev başkanı, ev halkından olan küçüğün, kısıtlının, akıl hastalığı veya akıl zayıflığı bulunan kişinin verdiği zarardan, alışılmış şekilde durum ve koşulların gerektirdiği dikkatle, onu, gözetim altında bulundurduğunu veya bu dikkat ve özeni gösterseydi dahi zararın meydana gelmesini engelleyemeyeceğini ispatlamadıkça sorumludur.
  • Taşınmaz malikinin sorumluluğu: Bir taşınmaz malikinin mülkiyet hakkını bu hakkın yasal kısıtlamalarına aykırı kullanması sonucunda zarar gören veya zarar tehlikesi ile karşılaşan kimse, durumun eski hale getirilmesini, tehlikenin ve uğradığı zararın giderilmesini dava edebilir.

Hakim, yerel adete uygun ve kaçınılmaz taşkınlıklardan doğan zararların uygun bir bedelle denkleştirilmesine karar verebilir.

Medeni Kanun’da ayrıca, tapu sicilinin ve kişisel hal sicillerinin hukuka aykırı tutulmasından doğan zararlardan devletin kusursuz olarak sorumlu olması esası benimsenmiştir.

  1. BORÇLAR KANUNU’NDA DÜZENLENEN KUSURSUZ SORUMLULUK HALLERİ:
  • Temyiz kudretinden sürekli olarak yoksun olanların sorumluluğu: Bu kişiler kural olarak haksız fiilleriyle      başkalarına     vermiş      oldukları

zararlardan    sorumlu değildirler. Fakat hakkaniyet gerektiriyorsa sorumlu tutulmaları mümkündür.

  • Başkasını çalıştıranın (istihdam edenin) sorumluluğu: Borçlar hukukunda çalıştırılan kişinin işin görülmesi sırasında başkalarına vermiş olduğu zarardan, onu çalıştıranın sorumluluğu iki ayrı maddede düzenlenmiştir (BK 55 ve 100). Bu iki madde arasındaki farklar şunlardır:
  1. BK 55, sadece sözleşme dışı sorumlulukta uygulanırken, BK 100, sözleşme sorumluluğunda uygulanır.
  2. BK 55’te adam çalıştırana kurtuluş beyyinesi getirme olanağı tanınmışken, BK 100’de yardımcı şahıs kullanana böyle     bir            imkan                                                                                                                                        verilmemiştir.
  3. BK 55’te adam çalıştıranla çalıştırılan kişi arasında bir bağımlılık ilişkisi aranırken, BK 100’de yardımcı şahıs kullananla yardımcı şahıs arasında böyle bir ilişkiye gerek yoktur.
  4. BK 55’e göre çalıştırılan kişinin kendisine verilen işin görülmesi sırasında meydana gelen zarardan sorumluluk söz konusu iken,  BK                                                                                                                                                         100’e

göre, hem borcun ifası hem de bir borç ilişkisinden doğan hakkın kullanılması sırasında verilen   zararlardan sorumluluk söz konusudur.

  1. BK 55’te zamanaşımı süresi 1 ve 10 yıl iken, BK 100’de bu süre 10 yıldır.
  • Hayvan idare edenlerin sorumluluğu: Bir hayvan tarafından verilen zararı o hayvan kimin idaresindeyse, o kimse kusursuz        olsa     bile

karşılamak zorundadır. Bu sorumluluk da özen gösterme yükümlülüğünün ihlaline dayanır.

Hayvan idare edenin mutlaka hayvanın maliki olması şart değildir. Hayvan idare edenin de kurtuluş beyyinesi getirmesi mümkündür.

  • Bina ve diğer yapı eseri maliklerinin sorumluluğu: Bir bina veya yapı eserinin (tünel, kanal, elektrik direği, yol, inşaat iskelesi, kuyu, bahçe duvarı) maliki o şeyin yapılışındaki bozukluk veya bakımındaki noksanlık sebebiyle başkalarının uğradığı zararı tazmin etmekle yükümlüdür.

Bina veya yapı eseri malikine sorumluluktan kurtulma imkanı tanınmamıştır.

KARŞILAŞTIRMA

İDARE HUKUKUNDAKİ KUSURSUZ SORUSORUMLULUĞUN ÖZEL HUKUKUTAKİ KUSURSUZ SORUMLULUKLA KARŞILAŞTIRILMASI

Kusur ilkesi 18.yüzyılın sonuna kadar özel hukukta, 20.yüzyılın başlarına kadar da idare hukukunda sorumluluğun tek kaynağı olmuştur[24]. Kusur prensibinin mutlak şekilde kabulü zamanla eleştirilmeye başlanmıştır.Belli şartlarla ve belli hallerde kusursuz sorumluluk prensibinin uygulanması istenmiştir[25]. Bu durumun sonucu olarak şöyle bir tanım yapılmıştır: “Kusursuz sorumluluk, endüstri devrimiyle birlikte ortaya çıkan teknik buluşların, makineleşmenin ve karmaşık sosyal ilişkilerin biçimlendirdiği modern toplum ve uygarlığın zorunlu kıldığı bir sorumluluk türüdür“[26]. Görüldüğü gibi hem idare hukukunda hem özel hukukta kusursuz sorumluluğun ortaya çıkış sebepleri aynıdır. Her ikisinde de kusursuz sorumluluk yardımcı ve ayrık bir nitelik taşımaktadır ve hala prensip kusurlu sorumluluktur. Özel hukukta kusursuz sorumluluğa gidilebilmek için haksız fiilin kusur dışında kalan diğer unsurları (fiil, hukuka aykırılık, zarar ve illiyet bağı) aranacakken [27] idarenin eylemi hukuka uygun olsa bile koşullar oluşmuşsa idarenin kusursuz sorumluluğuna gidilebilecektir. Özel hukuk alanında kusursuz sorumluluk, yalnız belirli konular için, çok sınırlı bir biçimde düzenlenmişken idare hukukunda kusursuz sorumluluk gensoruiş bir uygulama alanı bulmakta ve bir çok konuda idarenin kusursuz sorumluluğuna gidilebilmektedir[28]. Özel hukukta bu tür bir sorumluluğa yargıcın hükmedebilmesi için, yasal bir düzenlemeye ihtiyaç vardır. Nitekim Borçlar Kanunlarında esas itibariyle kusur prensibini benimsemiş olan birçok Devlet, çeşitli özel kanunlarla, demiryollarının, vapur, otobüs, uçak işletmelerinin kusursuz sorumluluğunu kabul etmiştir. Ülkemizde, bu alandaki gelişmeyi izleyen özel kanunlar ( Kara Yolları Trafik Kanunu dışında) henüz yeterli değildir. Bu nedenle Borçlar Kanunundaki sınırlı maddelere dayanılarak bu açık kapatılmaya çalışılmaktadır[29]. Buna karşılık “idari yargıç, adli yargıca oranla kendini daha bağımsız hissederek, yasal düzenlemelerin metinlerinde kusursuz sorumluluğun kanıtı olacak bir düzenleme arayışına girmeksizin, kusursuz sorumluluğa hükmedebilmektedir“[30]. Buradan çıkan sonuca göre idare hukukunda özel hukuka nazaran daha çok idarenin kusursuz sorumluluğuna gidilebilecek ve kusursuz sorumluluğun temel yapı taşı olan sosyal devlet anlayışına bir adım daha yaklaşılacaktır. İdare hukukunda kusursuz sorumluluk kamu düzenine ilişkin olduğu için mağdur kusursuz sorumluluk hallerini yargılamanın her aşamasında ileri sürebilir[31] ancak Borçlar Kanununda kusursuz sorumluluğa gidilebilmek için bir,iki ( Karayolları Trafik Kanununda) ve on yıllık zamanaşımı süreleri belirlenmiştir yani bu süreler geçtikten sonra artık kusursuz sorumluluk hükümlerine başvurulamaz[32]

Özel hukukta sorumlu tutulan kişiler tehlike ilkesine dayanan kusursuz sorumluluk dışında kurtuluş kanıtı[33] getirerek sorumluluktan kurtulabilecekken idarenin kusursuz sorumluluğunda idare kusursuz olduğunu ispatlasa bile bu sorumluluktan özel hukuktaki gibi kurtuluş kanıtı getirerek kurtulamaz, başka bir anlatımla idarenin olayda kusurunun olmayışı onu sorumluluktan kurtaramayacaktır.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

  • MÜTESELSİL BORÇLULUK KAVRAMINI AÇIKLAYINIZ VE KAYNAKLARINI BELİRTNİZ. 2001 Yılı Maliye Müfettiş Yardımcılığı Giriş Sınav ları_________________________

MÜTESELSİL BORÇLULUK (PASİF TESELSÜL)

Tarafların anlaşmasıyla ya da bir kanun hükmü nedeniyle bölünebilir bir edimin birden çok borçlusundan her birinin edimin tamamını ifa etmekte sorumlu olduğu borçluluk halidir.

Müteselsil borçlulukta her borçlu alacaklıya karşı edimin tamamından sorumludur. Alacaklı, edimin tamamını borçlulardan herhangi birinden istediği takdirde, bu borçlu, kendisinin borcun sadece kendi payına düşen kısmından sorumlu olduğuna ilişkin taksim def’ini ileri süremez.

Müteselsil borçlulukta alacaklı, edimin tamamını veya bir kısmını borçlulardan herhangi birinden talep edebilir. Bu borçlulukta, alacaklının tatmini oranında diğer borçlular da borçtan kurtulurlar.

Müteselsil borçluluk ya kanundan doğar ya da borçluların iradesinden doğar. Kanundan doğan müteselsil borçluluğa kanuni teselsül denir. Ör. birden çok kişinin aynı zarardan aynı sebepten veya değişik sebeplerden dolayı sorumlu olmaları, adi ortaklık, miras ortaklığı, birden çok kimsenin ariyet alması, vedia kabul etmeleri, birden çok müvekkilin bir kişiyi vekil tayin etmeleri, kambiyon senetlerinde hamile karşı müracaat borçlularının sorumluluğu.

Müteselsil borçluluk, borçluların alacaklıya karşı müteselsilen sorumlu olmayı yüklenmelerinden doğmuşsa buna da iradi (akdi) teselsül denir. Borçlular arasında bu tür teselsülün olabilmesi için mutlaka iradelerinin varlığı gerekir. Diğer bir ifade ile Borçlar Kanunumuz teselsül karinesini kabul etmemiştir. Kısmi borç karinesini benimsemiştir. Fakat Ticaret Kanunu teselsül karinesini kabul etmiştir.

Müteselsil borçluluğun hükümleri: Alacaklı borcun tamamını veya bir kısmını dilediği borçludan isteyebilir. Alacaklının borçlulardan birine karşı açtığı davayı kaybetmesi durumunda diğerlerine karşı dava açmasına engel bir durum söz konusu değildir. Müteselsil borçlulardan birinin acze düşmesi diğer borçluları borçtan kurtarmaz.

Alacaklının müteselsil borçlulardan birine temerrüt ihtarında bulunması diğerlerini etkilemez. Müteselsil borçlulardan biri kendi fiili ile diğer borçluların durumunu ağırlaştıramaz. Bunun tek istisnası, müteselsil borçlulardan birine karşı zamanaşımının kesilmesi durumunda diğerlerine de karşı da zamanaşımının kesilmesinde görülür.

Müteselsil borçluların her birinin borcun sebebinden veya konusundan doğan ortak def’ileri alacaklıya karşı ileri sürme yükümlülükleri vardır. Kendi payından fazla ödemede bulunan bir borçlu, alacaklıya karşı bu def’ileri ileri sürmemişse diğer borçlulara rücu etme hakkını kaybeder. Kişisel def’ileri ise ileri sürüp sürmemekte serbesttirler.

Müteselsil borçlulardan biri kendi payından fazla ödemede bulunduğu miktar için alacaklının haklarına halef olur ve diğer müteselsil borçlulara rücu edebilir. İç ilişkide müteselsil borçluluk söz konusu olmaz. Borçlular kendi aralarında borcun bölüşülmesi konusunda bir anlaşma yapmamışlarsa eşit olarak yükümlendikleri kabul edilir.

  • CEZA HUKUKUNDA CÜRÜM VE KABAHATİN FARKLARINI ANLATINIZ. 2001 Yılı SSK Sigorta Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları

CÜRÜM VE KABAHAT

Ceza kanununda suç olarak tanımlanan bir eylem için ölüm,ağır hapis, hapis, sürgün, ağır para cezası, kamu hizmetlerinden men gibi cezalar öngörülmüşse cürüm söz konusu olur. Cürüm genellikle bir birey veya toplumun varlığını tehlikeye düşüren, güvenliğini sarsan ve kötü bir ahlakın belirtisi olan fiillerdir. Cürümlerin cezalandırılması kural olarak kasıtlı şekilde işlenmelerine bağlıdır.

Kabahat ise ceza kanununda hafif hapis, hafif para cezası, belli bir meslek veya sanatın icrasından men gerektiren ve cürümle re oranla toplum için daha az tehlikeli olduğu varsayılan fiillerdir. Kabahatlerin cezalandırılabilmesi için kasıtlı şekilde işlenip işlenmemeleri önemli değildir.

  • CMUK’A GÖRE BOZMA NEDENLERİNİ YAZINIZ. 2001 Yılı SSK Sigorta Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları Bozma nedenleri:

a ) 223’üncü maddede tanımlanan ve davanın esasını çözmeyen bir karara ilişkin ise, kararı veren haki m veya mahkeme, gerekli inceleme ve araştırma sonucunda yeniden karar verir.

b ) Mahkumiyete ilişkin hükmün, davanın esasını çözmeyen yönüne veya savunma hakkını kaldırma veya kısıtlama sonucunu doğuran usul işlemlerine ilişkin ise, kararı veren hakim veya mahkemece yeniden yapılacak yargılama sonucuna göre gereken hüküm verilir. Bu hüküm, önceki hükümle belirlenmiş olan cezadan daha ağır olamaz.

c ) Davanın esasını çözüp de mahkumiyet dışındaki hükümlere ilişkin ise, aleyhte sonuç doğurmaz ve yeniden yargılamayı gerektirmez. d ) Hükümlünün cezasının kaldırılmasını gerektiriyorsa cezanın kaldırılmasına, daha hafif bir cezanın verilmesini gerektiriyorsa bu hafif cezaya Yargıtay Ceza Dairesi doğrudan hükmeder.

  • İŞ KANUNU KAPSAMINA GİRMEYENLER. 2001 Yılı SSK Sigorta Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları

Madde 5 – Aşağıda belirtilen hususlarda bu kanun hükümleri uygulanmaz:

  1. Deniz ve hava taşıma işlerinde,
  2. Tarım işlerinde (Orman tali yolları dahil),
  3. Bir ailenin üyeleri veya hısımları arasında dışardan başka biri katılmı- yarak evlerde ve el sanatlarının yapıldığı işlerde,
  4. Ev hizmetlerinde,
  5. 507 sayılı Esnaf ve Küçük Sanatkarlar Kanununun 2 nci maddesinin tarifine uygun üç kişinin çalıştığı işyerlerinde,
  6. 18 yaşını bitirmemiş çıraklar hakkında,
  7. Aile ekonomisi hududu içinde kalan tarımla ilgili her çeşit yapı işlerin­de,
  8. Konutların kapıcılık hizmetlerinde,
  9. Sporcular hakkında,
  10. Yardım Sevenler Derneği merkez ve taşra atelyelerinde çalışanlar hakkın­da,
  • Rehabilite edilenler hakkında,
  • SÜREKLİ VE SÜREKSİZ İŞ NEDİR? 2001 Yılı SSK Sigorta Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları

SüREKLi – SüREKSiZ iŞLERE iLiŞKiN iŞ SöZLEŞMELERi:

Sürekli ve süreksiz iş ayrımı sözleşmenin taraflarının belirledikleri bir süre olmayıp işin niteliğinden kaynaklanan bir olgudur. İş kanunu 10. maddesine göre nitelikleri bakımından en çok 30 gün süren işler süreksiz işler, bundan fazla süren işler ise süreli işlerdir.

Sürekli iş, süreksiz iş sözleşmesi ayrımının önemi iş kanununun 10. maddesinde belirtilen hükümlerinin süreksiz iş sözleşmesi hükümlerine uygulanmasıdır.

BELİRLİ SÜRELİ – BELİRSİZ SÜRELİ İŞ SÖZLEŞMELERİ:

Bir sözleşmede taraflar açık bir sona erme tarihi yada sözleşme için bir süre öngörmüşlerse böyle bir hizmet sözleşmesi belirli süreli, bir süre öngörülmemişse belirsiz süreli iş sözleşmesi olacaktır.

Sözleşmenin belirli süreli olması kararlaştırılan bir tarih nedeniyle olabileceği gibi işin belirli süreli olmasıyla da ortaya çıkabilir.

İş kanunu belirli süreli sözleşmelerin istisna olduğunu iş ilişkisinin taraflarca bir süreye bağlanmadığı hallerde sözleşmenin belirsiz süreli olduğunu öngörmüştür. (madde 11)

  • İSTİSNA AKDİ VE HİZMET AKDİNİN FARKI NEDİR? 2001 Yılı SSK Sigorta Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları

BORÇLAR KANUNU UYARINCA HİZMET AKDİ, İSTİSNA AKDİ ve VEKÂLET AKDİ :

Borçlar Kanunu’nun “özel borç ilişkileri”ni düzenleyen ikinci kısmında yer alan çeşitli akitler arasında hizmet akdi, istisna akdi ve vekâlet akdi de yer almaktadır.

Hizmet Akdi

Borçlar Kanunu’nun 313’üncü maddesine göre;

“Hizmet akdi, bir mukaveledir ki onunla işçi, muayyen veya gayri muayyen bir zamanda hizmet görmeği ve iş sahibi dahi ona bir ücret vermeği taahhüt eder.

Ücret, zaman itibariyle olmayıp yapılan işe göre verildiği takdirde dahi işçi muayyen veya gayri muayyen bir zaman için alınmış veya çalışmış oldukça, hizmet akdi yine mevcuttur; buna parça üzerine hizmet veya götürü hizmet denir.”

Hizmet sözleşmesi, ücret karşılığında, belli veya belli olmayan bir zaman için bir kişinin hizmetini kiralamasıdır. Bu akit, karşılıklı borç doğuran akitlerden olup, hizmet görmek borcu ile hizmetin karşılığını ödemek borcuna ilişkin karşılıklı borçları kapsar. Hizmet deyim inden, maddi ve fikri her türlü çalışmayı anlamak gerekir. Yapılan hizmetin, ekonomik bir yarar sağlaması ya da hizmet verene bir menfaat getirmesi zorunlu değildir[8].

Hizmet akdi şu nitelikleri taşır[9]:

  • Hizmet akdi, iki tarafı da bağlayan karşılıklı taahhütleri içine alan bir akittir;
  • Hizmet yapacak olan hizmet verene bir çalışma vaat eder;

Bu hizmet, belli ya da belli olmayan bir zaman için vaat edilir;

  • Hizmet veren (işveren) hizmeti yapana bir ücret vermekle yükümlüdür.

Borçlar Kanunu’nun 353’üncü maddesi “Bu babın hükümleri hizmet akdinin teşekkül unsurlarını havi olmakla beraber ilmi veya bedii malumatı mahsusayı haiz olanlar tarafından ücretle yapıla gelen mesai hakkındaki akitlere de tatbik olunur.” şeklindedir. Bu hüküm Borçlar Kanunu’nun hizmet sözleşmesine ilişkin hükümlerinin uygulama alanını gensoruişletmiştir. Madde’de sözü edilen bilimsel veya bedii (güzel, güzellik; estetik) özel bilgi sahibi olanlar; mimar, doktor, avukat, serbest muhasebeci, serbest muhasebeci mali müşavir, yeminli mali müşavir g ibi serbest meslek erbabıdır. Sözkonusu hüküm sebebiyle, hizmet sözleşmesi serbest meslek erbabı için de uygulanabilir olmaktadır.

İstisna Akdi

İstisna[10] akdi ise Borçlar Kanunu’nun 355’inci maddesinde “İstisna, bir akittir ki onunla bir taraf (müteahhit), diğer tarafın (iş sahibi) vermeğe taahhüt eylediği semen mukabilinde bir şey imalini iltizam eder.” şeklinde hüküm altına alınmıştır. İstisna akdi kavramı; iş sahibinin Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

vermeyi kabûl ettiği bir bedel karşılığında, bir “eser” meydana getirme taahhüdünü kapsayan bir sözleşmeyi anlatır. Bu sözleşmede iş sahibi, bir ücret karşılığında bir şey yaptırmak isteyen taraftır; müteahhit ise, o şeyi ücret karşılığında yapan kimsedir. Müteahhit, bir eser meydana getirmek, yani kendi çalışması ile ve kendi sorumluluğu altında, diğer tarafa maddi ya da gayrimaddi ancak objektif bakımdan tespit edilebilir bir sonuç sağlamak borcu altına girer[11].

İstisna sözleşmesinin unsurları şunlardır[12]:

  • Bir yapıt (eser) meydana getirme;
  • Meydana getirme (imâl);
  • Eser için bir karşılık (ücret) vaadetme.

Yapıt, belirli bir iş, belirli bir çalışma sonucunu anlatır. İnsan emeğinin mahsulü olup, hukuki bir bütün halinde anlam ifad e eden ve iktisadi değer taşıyan maddi ve gayri maddi her şeydir[13]. İmâl ise, var olan bir şeyin bir parçasını yapmak, onu tamir etmek, onarmak veya bir şeyin tümünü yeniden meydana getirmek, yapıp ortaya çıkarmaktır. Bağımsız bir bütün olarak hukuki bir mal niteliğinde olmayan şeyle rin meydana getirilmesi bir çalışma mahsulü olsa dahi, ortada bir istisna akdi yoktur. Örneğin, eğitim ve öğretim, bir hastanın tedavisi, bir inşaatı idare ve teftiş, bir davanın takibi gibi konular, istisna akdinin konusu olan bir şeyin imali kavramını karşılamamaktadır. Buna karşılık, bina inşası, köprü yapımı, elbise dikimi, boya ve badana yapımı, plan ve proje yapılması gibi iş ve eylemler imal olunan şey kapsamına girmektedir[14].

Vekalet Akdi

Vekalet akdinde ise vekil, sözleşme kapsamında kendisine yüklenen işin yönetimini ya da yüklendiği hizmetin ifasını üstlenir[ 15]. Burada bir yapıtın meydana getirilmesi veya değiştirilmesi değil, diğer iş ve hizmetlerin yapılması söz konusudur ve vekâlet bu yönüyle genel bir mahiyet taşımaktadır. Bu sebeple, bir zamanla sınırlı olarak ifa edilmeleri gerekmeyen (aksi halde hizmet sözleşmesi vardır), konusu bir eserin meydana getirilmesi veya değiştirilmesi olmayan (aksi halde eser sözleşmesi vardır) veya tellallık, kredi mektubu, taşıma, komisyon ve yayın sözleşmesi gibi özel bir şekilde düzenlenmiş sözleşmeler arasında yer almayan bütün hizmet edimleri, hep vekalet hükümlerine tabidirler[16].

Benzerlikler ve Farklar

Hizmet akdi, istisna ve vekalet akitleri ile önemli benzerlikler gösterir. Bununla birlikte, kimi farklar bu akitlerin birbirinden ayrılmasını sağlar.

Bir taraf, diğer tarafın vermeyi kabul ettiği bir semen karşılığı, bir şey imalini borçlanmışsa, ortada bir istisna akdi var demektir. Hizmet akdini istisna akdinden ayıran şey, müteahhidin bir şeyi imal keyfiyetidir. İstisna akdinde amaç, önceden belli edilmiş olan ve bir bütün meydana getiren bir işin yapılmasında harcanılmış bulunan beden ve kafa gücünün verimi sonucu eserin ortaya çıkarılmasıdır. Hizmet akdi ise belli veya belli olmayan bir süre için işin görülmesi yükümlülüğüdür[17]. Hizmet akdinde bir kimse doğrudan doğruya emeği ni kiralar, istisna akdinde ise belli bir sonucun elde edilebilmesi için, bir hizmetin sonucu taahhüt edilir[18]. İşverenin emir ve talimatları doğrultusunda günün belli saatlerinde işyerinin girişinde beklemek ve giren çıkanı kontrol etmek ancak hizmet sözleşmesine konu olabilir. Burada herhangi bir şeyin imal edilmesi taahhüdü ve fiili bulunmamaktadır. Belirlenen saatlerde işyerinin girişinde beklenilmesi ile bir taraf sözleşmenin kendisine yüklediği edimi yerine getirmiş olmaktadır. Oysa bir makinenin tamiri, çalışır hale getirilmesi istisna akdine konu olabilir. Bunun için ne kadar emek harcanırsa harcansın makine çalışır hale getirilmedikçe edim yerine getirilememiş ve semene hak kazanılmamış olacaktır.

Hizmet akdini vekaletten ayıran unsurlar ise zaman ve süre kavramlarıdır. İşçi, belli veya belli olmayan zaman için hizmet görmeyi vaat eder. Hizmetin bu devamı vekalette yoktur.

İstisna akdi, bir eserin yapılıp ortaya konması veya mevcut bir eserin üzerinde değişiklik yapılmasını; vekalet akdi ise sözleşme uyarınca yüklenilen işin idaresini veya yerine getirmeyi kabul ettiği işin yerine getirilmesini kapsar. İstisna akdinde, müteahhidin b orcunu yerine getirebilmesi, emeğin sonucu eserin elde edilebilmesine bağlıdır. Vekalette ise, çalışma çabası bir sonuç vermese de, vekil yine borcunu yerine getirmiş sayılır

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

  • İŞKANUNUNA GÖRE İŞÇİ, İŞVEREN, İŞYERİ, TAŞERON, İŞVEREN VEKİLİ NEDİR? 2001 Yılı SSK Sigorta Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları

Tanımlar

MADDE 2. – Bir iş sözleşmesine dayanarak çalışan gerçek kişiye işçi, işçi çalıştıran gerçek veya tüzel kişiye yahut tüzel kişiliği olmayan kurum ve kuruluşlara işveren, işçi ile işveren arasında kurulan ilişkiye iş ilişkisi denir. İşveren tarafından mal veya hizmet üretmek amacıyla maddî olan ve olmayan unsurlar ile işçinin birlikte örgütlendiği birime işyeri denir.

İşverenin işyerinde ürettiği mal veya hizmet ile nitelik yönünden bağlılığı bulunan ve aynı yönetim altında örgütlenen yerler (işyerine bağlı yerler) ile dinlenme, çocuk emzirme, yemek, uyku, yıkanma, muayene ve bakım, beden ve meslekî eğitim ve avlu gibi diğer eklentiler ve araçlar da işyerinden sayılır.

İşyeri, işyerine bağlı yerler, eklentiler ve araçlar ile oluşturulan iş organizasyonu kapsamında bir bütündür.

İşveren adına hareket eden ve işin, işyerinin ve işletmenin yönetiminde görev alan kimselere işveren vekili denir. İşveren vekilinin bu sıfatla işçilere karşı işlem ve yükümlülüklerinden doğrudan işveren sorumludur.

Bu Kanunda işveren için öngörülen her çeşit sorumluluk ve zorunluluklar işveren vekilleri hakkında da uygulanır. İşveren vekilliği sıfatı, işçilere tanınan hak ve yükümlülükleri ortadan kaldırmaz.

Bir işverenden, işyerinde yürüttüğü mal veya hizmet üretimine ilişkin yardımcı işlerinde veya asıl işin bir bölümünde işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işlerde iş alan ve bu iş için görevlendirdiği işçilerini sadece bu işyerinde aldığı işte çalıştıran diğer işveren ile iş aldığı işveren arasında kurulan ilişkiye asıl işveren-alt işveren ilişkisi denir. Bu ilişkide asıl işveren, alt işverenin işçilerine karşı o işyeri ile ilgili olarak bu Kanundan, iş sözleşmesinden veya alt işverenin taraf olduğu toplu iş sözleşmesinden doğan yükümlülüklerinden alt işveren ile birlikte sorumludur.

Asıl işverenin işçilerinin alt işveren tarafından işe alınarak çalıştırılmaya devam ettirilmesi suretiyle hakları kısıtlanamaz veya daha önce o işyerinde çalıştırılan kimse ile alt işveren ilişkisi kurulamaz. Aksi halde ve genel olarak asıl işveren alt işveren ilişkisinin muvazaalı işleme dayandığı kabul edilerek alt işverenin işçileri başlangıçtan itibaren asıl işverenin işçisi sayılarak işlem görürler. İşletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işler dışında asıl iş bölünerek alt işverenlere verilemez.

  • GREVİN YASAK OLDUĞU HALLERDEN 5 TANESİNİ YAZINIZ. 2001 Yılı SSK Sigorta Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları

ANAYASA

Grev hakkı ve lokavt

MADDE 54. – Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler. Bu hakkın kullanılmasının ve işverenin lokavta başvurmasının usul ve şartları ile kapsam ve istisnaları kanunla düzenlenir.

Grev hakkı ve lokavt iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve millî serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz.

Grev esnasında greve katılan işçilerin ve sendikanın kasıtlı veya kusurlu hareketleri sonucu, grev uygulanan işyerinde sebep oldukları maddî zarardan sendika sorumludur.

Grev ve lokavtın yasaklanabileceği veya ertelenebileceği haller ve işyerleri kanunla düzenlenir.

Grev ve lokavtın yasaklandığı hallerde veya ertelendiği durumlarda ertelemenin sonunda, uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulunca çözülür. Uyuşmazlığın her safhasında taraflar da anlaşarak Yüksek Hakem Kuruluna başvurabilir. Yüksek Hakem Kurulunun kararları kesindir ve toplu iş sözleşmesi hükmündedir.

Yüksek Hakem Kurulunun kuruluş ve görevleri kanunla düzenlenir.

Siyasî amaçlı grev ve lokavt, dayanışma grev ve lokavtı, genel grev ve lokavt, işyeri işgali, işi yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz.

Greve katılmyanların işyerinde çalışmaları, greve katılanlar tarafından hiçbir şekilde engellenemez.

  • SAHİBİNİN ELİNDEN RIZASI HİLAFINA ÇIKAN MENKUL MALLA İLGİLİ OLARAK SUBJEKTİF İYİNİYETİN KORUNMASINI 2001 Yılı SSK Sigorta Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları___________________________________________________________________

ZİLYEDLİK

Genel Açıklama: Eşya üzerinde sahip olunan fiili iktidara (Madeni Kanun Md. 973) zilyedlik, bu fiili iktidara sahip olan kimseye de zilyed denir. Fiili iktidar, eşya üzerinde tasarruf edebilme imkanıdır. Bu imkan elde edilmiş oldukça ve kaybedilmedikçe zilyedlik vardır.

Çaldığı şey üzerinde herhangi bir hakkı olmamasına rağmen, hırsız bile bu şey üzerinde zilyettir ve gerektiğinde zilyetlikten doğan davaları açabilir.

Unsurları: Eşya üzerinde zilyetliğin bulunabilmesi için iki unsura, maddi unsur olan fiili hakimiyet ile manevi unsur olan zilyetlik iradesine ihtiyaç vardır. Manevi unsura, yani fiili hakimiyete yönelik irade unsuruna gerek olup olmadığı doktirinde tartışmalıdır.

Fonksiyonları:

Zilyetlik, taşınır (menkul) mallarda bir hak karinesi yaratır. Bu, menkullerde zilyetlik ile aleniyetin yaratılmasının bir sonucudur. Yani zilyet hangi hakka sahip olduğunu söylüyorsa o hakkın varlığı kabul edilir. Aksini iddia eden bu hakkın var olmadığını ispat etmek zorundadır.

Zilyetlik, aynı zamanda menkullerde mülkiyetin kazanılması şartlarından birisidir.

Ayrıca, hem menkul hem de gayrimenkuller açısından mülkiyetin zamanaşımı ile kazanılması için belli bir süre zilyet olmak gerekir.

Konusu:

Zilyetliğin konusunu menkuller, geyrimenkuller, doğal kuvvetler ve sınırlı ayni haklar oluşturur.

Türleri:

  • Asli-Fer’i Zilyetlik:

Medeni Kanunun 974’üncü maddesine göre bir sınırlı aynî hak veya bir kişisel hakkın kurulmasını ya da kullanılmasını sağlamak için şeyi başkasına teslim ederse, bunların ikisi de zilyet olur. Bir şeyde malik sıfatıyla zilyet olan aslî zilyet, diğeri fer’î zilyettir.

  • Dolaylı ve dolaysız zilyetlik:

Medeni Kanunun 975 inci maddesine göre bir şeyde fiilî hâkimiyetini doğrudan doğruya sürdüren kimse dolaysız zilyet, başka bir kişi aracılığı ile sürdüren kimse dolaylı zilyettir.

Kazanılması:

Zilyetlik aslen veya devren kazanılır. 1-Aslen kazanma: Zilyetliğin, başka bir kişinin devre ilişkin iradesi olmaksızın kazanılmasıdır. Örneğin denizden tutulan balıklar üzerindeki zilyetlik gibi. 2-Devren kazanma: Bir şey üzerindeki zilyetliğin zilyetin kendi rızası ile bir başkasına devredilmesi (teslim, aracın teslimi, hükmen teslim, zilyetliğin havalesi, eşyayı temsil eden senetler aracılığı ile, temsilci aracılığıyla) yoluyla kazanılan zilyetliktir.

Korunması:

Bir şey üzerindeki fiili hakimiyetin sürekli olarak sona ermesi halinde zilyetlik sona erer. Fiili hakimiyetin geçici olarak kaybı bu sonucu doğurmaz. Zilyetlik ya zilyetin iradesi ile ya da onun iradesi dışında sona erer.

Türleri:

  • Zilyetliğin kuvvet kullanarak korunması : Herhangi bir mala karşı yapılan gasp ya da tecavüz fiilinin zilyet tarafından kuvvet kullanılarak önlenmesidir. Zilyetin bu imkandan yaralanabilmesi için ihlal ile savunma arasında zaman yönünden birlik olması gerekir. Yani savunmanın ihlalin olduğu anda yapılması gerekir. 2-Zilyetliğin dava yoluyla korunması: Zilyetliğin gaspı söz konusu ise, geri verme (iade) ve tazminat davaları açılır. Tecavüz söz konusu ise tecavüzün men’i (durdurulması) ve yine tazminat davaları gündeme gelir. 3-Ziyetliğin idari yolla korunması : Bu usulle koruma, yalnızca menkuller için geçerlidir. Menkulü tecavüze uğrayan kimse, o yerin en üst idari makamına (kaymakamlığa veya valiliğe) başvurarak tecavüzün önlenmesini isteyebilir. Başvurunun tecavüzün öğrenilmesinden itibaren 60 gün ve oluşmasından itibaren 1 yıl içerisinde yapılması gerekir.

MEDENİ KANUNUN ZİLYEDLİKLE İLGİLİ MADDELERİ

  1. Zilyetlik kavramı ve türleri
  2. Kavram

MADDE 973.- Bir şey üzerinde fiilî hâkimiyeti bulunan kimse onun zilyedidir.

Taşınmaz üzerindeki irtifak haklarında ve taşınmaz yüklerinde hakkın fiilen kullanılması zilyetlik sayılır.

  1. Türleri
  2. Aslî ve fer’î zilyetlik

MADDE 974.- Zilyet, bir sınırlı aynî hak veya bir kişisel hakkın kurulmasını ya da kullanılmasını sağlamak için şeyi başkasına teslim ederse, bunların ikisi de zilyet olur.

Bir şeyde malik sıfatıyla zilyet olan aslî zilyet, diğeri fer’î zilyettir.

  1. Dolaylı ve dolaysız zilyetlik

MADDE 975.- Bir şeyde fiilî hâkimiyetini doğrudan doğruya sürdüren kimse dolaysız zilyet, başka bir kişi aracılığı ile sürdüren kimse dolaylı zilyettir.

  • Geçici olarak kesilme

MADDE 976.- Fiilî hâkimiyetin geçici nitelikteki sebeplerle kullanılmaması veya kullanma olanağının ortadan kalkması zilyetliği sona erdirmez.

  1. Zilyetliğin devri
  2. Hazırlar arasında

MADDE 977.- Zilyetlik, şeyin veya şey üzerinde hâkimiyeti sağlayacak araçların, edinene teslimi veya edinenin önceki zilyedin rızasıyla ş ey üzerinde hâkimiyeti kullanacak duruma gelmesi hâlinde devredilmiş olur.

  1. Hazır olmayanlar arasında

MADDE 978.- Temsilciye yapılan teslim, temsil edilene yapılmış gibi zilyetliği geçirir.

  • Teslimsiz devir

MADDE 979.- Bir üçüncü kişi veya zilyetliği devreden, özel bir hukukî ilişkiye dayanarak zilyet olmakta devam ederse zilyetlik, teslim gerçekleşmeksizin kazanılmış olur.

Zilyetliğin bu yolla devri, zilyet olmakta devam eden üçüncü kişiye karşı, ancak durumun devreden tarafından kendisine bildirildiği andan başlayarak hüküm doğurur.

Üçüncü kişi, zilyetliği devredene karşı ileri sürebileceği sebeplerle şeyi edinene vermekten kaçınabilir.

  1. Emtiayı temsil eden senetlerin teslimi

MADDE 980.- Bir taşıyıcıya veya umumî mağazaya bırakılmış emtiayı temsil eden kıymetli evrakın teslimi, emtianın teslimi gibi sonuç doğurur. Kıymetli evrakı iyiniyetle teslim alan kimse ile emtiayı iyiniyetle teslim alan kimse arasında uyuşmazlık çıkarsa emtiayı teslim alan tercih olunur.

  1. Zilyetliğin hükümleri
  2. Korunması
  3. Savunma hakkı

MADDE 981.- Zilyet, her türlü gasp veya saldırıyı kuvvet kullanarak defedebilir.

Zilyet, rızası dışında kendisinden alınan şeyi taşınmazlarda el koyanı kovarak, taşınırlarda ise eylem sırasında veya kaçarken yakalananın elinden alarak zilyetliğini koruyabilir. Ancak, zilyet durumun haklı göstermediği derecede kuvvet kullanmaktan kaçınmak zorundadır.

  1. Zilyetliğin gasbında dava hakkı

MADDE 982.- Başkasının zilyet bulunduğu bir şeyi gasbeden kimse, o şey üzerinde üstün bir hakka sahip olduğunu iddia etse bile onu geri vermekle yükümlüdür.

Davalı, o şeyi davacıdan geri almasını gerektirecek üstün bir hakka sahip olduğunu derhâl ispat ederse onu geri vermekten kaçınabilir.

Dava, şeyin geri verilmesine ve zararın giderilmesine yönelik olur.

  1. Zilyetliğe saldırıya dava hakkı

MADDE 983.- Saldırıda bulunan, şey üzerinde bir hak iddia etse bile; zilyetliği saldırıya uğrayan, ona karşı dava açabilir.

Dava, saldırının sona erdirilmesine, sebebinin önlenmesine ve zararın giderilmesine yönelik olur.

  1. Dava hakkının düşmesi

MADDE 984.- Gasp ve saldırıdan dolayı dava hakkı, zilyedin fiili ve failini öğrenmesinden başlayarak iki ay ve her hâlde fiilin üzerinden bir yıl geçmekle düşer.

  1. Zilyetlik dolayısıyla hakkın korunması
  2. Mülkiyet karinesi

MADDE 985.- Taşınırın zilyedi onun maliki sayılır.

Önceki zilyetler de zilyetlikleri süresince o taşınırın maliki sayılırlar.

  1. Fer’î zilyetlikte karine

MADDE 986.- Bir taşınıra malik olma iradesi bulunmaksızın zilyet olan kimse, taşınırı kendisinden iyiniyetle aldığı kişinin mülkiyet kari nesine dayanabilir.

Taşınıra bir sınırlı aynî hak veya kişisel hak iddiasıyla zilyet bulunan kimsenin iddia ettiği hakkın varlığı karine olarak k abul edilir. Ancak, zilyet bu karineyi şeyi kendisine vermiş olan kişiye karşı ileri süremez.

  1. Davaya karşı savunma

MADDE 987.- Bir taşınırın zilyedi, kendisine karşı açılan her davada üstün hakka sahip olduğu karinesine dayanabilir.

Gasp veya saldırıya ilişkin hükümler saklıdır.

  1. Tasarruf yetkisi ve taşınır davası
  2. Emin sıfatıyla zilyetten edinme bakımından

MADDE 988.- Bir taşınırın emin sıfatıyla zilyedinden o şey üzerinde iyiniyetle mülkiyet veya sınırlı aynî hak edinen kimsenin edinimi, zi lyedin bu tür tasarruflarda bulunma yetkisi olmasa bile korunur.

  1. Kaybedilen veya çalınan eşya bakımından

MADDE 989.- Taşınırı çalınan, kaybolan ya da iradesi dışında başka herhangi bir şekilde elinden çıkan zilyet, o şeyi elinde bulunduran he rkese karşı beş yıl içinde taşınır davası açabilir.

Bu taşınır, açık artırmadan veya pazardan ya da benzeri eşya satanlardan iyiniyetle edinilmiş ise; iyiniyetli birinci ve sonraki edinenlere karşı taşınır davası, ancak ödenen bedelin geri verilmesi koşuluyla açılabilir.

Diğer konularda iyiniyetli zilyedin haklarına ilişkin hükümler uygulanır.

  1. Para ve hamile yazılı senetlerde

MADDE 990.- Zilyet, iradesi dışında elinden çıkmış olsa bile, para ve hamile yazılı senetleri iyiniyetle edinmiş olan kimseye karşı taşınır davası açamaz.

  1. İyiniyetli olmama hâlinde

MADDE 991.- Bir taşınırın zilyetliğini iyiniyetle edinmemiş olan kimseye karşı önceki zilyet, her zaman taşınır davası açabilir.

Eğer önceki zilyet de, zilyetliği iyiniyetle edinmemiş ise sonraki zilyede karşı taşınır davası açamaz.

  1. Taşınmazlarda karine

MADDE 992.- Tapuya kayıtlı taşınmazlarda, hak karinesinden ve zilyetlikten doğan dava açma hakkından yalnız adına tescil bulunan kimse yararlanır.

Bununla birlikte taşınmaz üzerinde fiilî hâkimiyeti bulunan kimse, gasp veya saldırı sebebiyle dava açabilir.

  • sorumluluk
  1. İyiniyetli zilyet bakımından
  2. Yararlanma

MADDE 993.- İyiniyetle zilyedi bulunduğu şeyi, karineyle mevcut hakkına uygun şekilde kullanan veya ondan yararlanan zilyet, o şeyi geri vermekle yükümlü olduğu kimseye karşı bu yüzden herhangi bir tazminat ödemek zorunda değildir.

İyiniyetli zilyet, şeyin kaybedilmesinden, yok olmasından veya hasara uğramasından sorumlu olmaz.

  1. Tazminat

MADDE 994.- İyiniyetli zilyet, geri vermeyi isteyen kimseden şey için yapmış olduğu zorunlu ve yararlı giderleri tazmin etmesini isteyebi lir ve bu tazminat ödeninceye kadar şeyi geri vermekten kaçınabilir.

İyiniyetli zilyet, diğer giderler için tazminat isteyemez. Ancak, şeyin geri verilmesinden önce kendisine bu giderler için bir tazminat önerilmezse, kendisi tarafından o şeyle birleştirilen ve zararsızca ayrılması mümkün bulunan eklemeleri o şeyi geri vermeden önce ayırıp alabilir.

Zilyedin elde ettiği ürünler, yaptığı giderler sebebiyle doğan alacaklarına mahsup edilir.

  1. İyiniyetli olmayan zilyet bakımından

MADDE 995.- İyiniyetli olmayan zilyet, geri vermekle yükümlü olduğu şeyi haksız alıkoymuş olması yüzünden hak sahibine verdiği zararlar ve elde ettiği veya elde etmeyi ihmal eylediği ürünler karşılığında tazminat ödemek zorundadır.

İyiniyetli olmayan zilyet, yaptığı giderlerden ancak hak sahibi için de zorunlu olanların tazmin edilmesini isteyebilir.

İyiniyetli olmayan zilyet, şeyi kime geri vereceğini bilmediği sürece ancak kusuruyla verdiği zararlardan sorumlu olur.

  1. Kazandırıcı zamanaşımından yararlanma

MADDE 996.- Kazandırıcı zamanaşımından yararlanma hakkına sahip olan zilyet, zilyetliği kendisine devreden aynı yetkiye sahip idiyse onun zilyetlik süresini kendi süresine ekleyebilir.

  • İCRA-İFLAS KANUNUNA GÖRE MAL BEYANI NEDİR VE NELERİ KAPSAR? 2001 Yılı SSK Sigorta Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları

İcra-iflas hukukunda haciz konusunda karşımıza çıkar. alacaklı borçlunun mallarının haczedilip satılmasıyla tatmin edilir. fakat bu işlemin gerçekleşebilmesi ve haczin başarılı olabilmesi için borçlunun ne gibi mallarının olduğunun bilinmesi gerekir. bu nedenle öde me emrine süresi içerisinde itiraz etmeyen ya da itiraz etmeyeceğini bildiren borçlu mal beyanında bulunmakla mükelleftir. eğer borçlu ödeme e mrine itiraz ederse, itirazının kesin ya da geçici olarak kaldırılmasının kendisine tebliğ ve tefhiminden itibaren üç gün içerisinde mal beyanında bulunmak zorundadır. bu zorunluluk icra-iflas kanununda da hüküm altına alınmıştır.

Madde 74 – Mal beyanı, borçlunun gerek kendisinde ve gerek üçüncü şahıslar yedinde bulunan mal ve alacak ve haklarında borcuna yetecek miktarın nevi ve mahiyet ve vasıflarını ve her türlü kazanç ve gelirlerini ve yaşayış tarzına göre geçim membalarını ve buna nazaran borcunu ne suretle ödeyebileceğini yazı ile veya şifahen icra dairesine bildirmesidir.

  • ANAYASAMIZA GÖRE GELENEK VE AHLAK KURALLARININ CEZA HUKUKU KURALLARININ KAYNAĞI OLUP OLMADIĞINI NEDENLERİYLE AÇIKLAYINIZ. 2002 Milli Emlak Uzman Yardımcılığı ve Denetmen Yardımcılığı Sınav ları_________________________________

Suç ve cezalara ilişkin esaslar

MADDE 38. – Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Suç ve ceza zamanaşımı ile ceza mahkûmiyetinin sonuçları konusunda da yukarıdaki fıkra uygulanır.

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz.

(Ek: 3.10.2001-4709/15 md.) Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

(Ek: 3.10.2001-4709/15 md.) Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz.

(Mülga: 7.5.2004-5170/5 md.)

(Değişik: 7.5.2004-5170/5 md.)Ölüm cezası ve genel müsadere cezası verilemez.

İdare, kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayamaz. Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni bakımından bu hükme kanunla istisnalar getirilebilir.

(Değişik: 7.5.2004-5170/5 md.)Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez.

  • İDARE HUKUKUKUNDA YÜRÜTMENİN DURDURULMASI KARARI NEDİR? KOŞULLARI VE SONUÇLARI NELERDİR? 2002 Milli Emlak Uzman Yardımcılığı ve Denetmen Yardımcılığı Sınav ları

Yürütmenin durdurulması

Madde 27 (Değişik: 10.6.1994 – 4001/12 md.)

  1. Danıştayda veya idari mahkemelerde dava açılması dava edilen idari işlemin yürütülmesini durdurmaz.
  2. Danıştay veya idari mahkemeler, idari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe göstererek yürütmenin durdurulmasına karar verebilirler.
  3. Vergi mahkemelerinde, vergi uyuşmazlıklardan doğan davaların açılması, tarh edilen vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümlerin ve bunların zam ve cezalarının dava konusu edilen bölümünün tahsil işlemlerini durdurur. Ancak, 26 ncı maddenin 3 üncü fıkrasına göre işlemden kaldırılan vergi davası dosyalarında tahsil işlemi devam eder. Bu şekilde işlemden kaldırılan dosyanın yeniden işleme konulması ile ihtirazi kayıtla verilen beyannameler üzerine yapılan işlemlerle tahsilat işlemlerinden dolayı açılan davalar, tahsil işlemini durdurmaz. Bunlar hakkında yürütmenin durdurulması istenebilir.
  4. Yürütmenin durdurulması istemli davalarda 16 ncı maddede yazılı süreler kısaltılabileceği gibi, tebliğin memur eliyle yapılmasına da karar verilebilir.
  5. Yürütmenin durdurulması kararları teminat karşılığında verilir; ancak, durumun gereklerine göre teminat aranmayabilir. Taraflar arasında teminata ilişkin olarak çıkan anlaşmazlıklar, yürütmenin durdurulması hakkında karar veren daire, mahkeme veya hakim tarafından çözümlenir. İdareden ve adli yardımdan faydalanan kimselerden teminat alınmaz.
  6. Yürütmenin durdurulması istemleri hakkında verilen kararlar; Danıştay dava dairelerince verilmişse konusuna göre İdari vey a Vergi Dava Daireleri Kurullarına, bölge idare mahkemesi kararlarına karşı en yakın bölge idare mahkemesine, idare ve vergi mahkemeleri ile tek h akim tarafından verilen kararlara karşı bölge idare mahkemesine, çalışmaya ara verme süresi içinde ise idare ve vergi mahkemeleri tarafından verilen kararlara en yakın nöbetçi mahkemeye veya kararı veren hakimin katılmadığı nöbetçi mahkemeye kararın tebliğini izleyen günden itibaren yedi gün içinde bir defaya mahsus olmak üzere itiraz edilebilir. İtiraz edilen merciler dosyanın kendisine gelişinden itibaren yedi gün içinde karar vermek zorundadır. İtiraz üzerine verilen kararlar kesindir.
  7. Yürütmenin durdurulması kararı verilen dava dosyaları öncelikle incelenir ve karara bağlanır.

Anayasamızın m. 125/5’deki düzenlemeye göre ” İdari işlemin uygulanması halinde telafisi güç veya imkansız zararların doğması ve idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda gerekçe gösterilerek yürütmenin durdurulması karar verilebilir.”

  1. YÜRÜTMENİN DURDURULMASININ MAHİYETİ VE ŞARTLARI

Yürütmenin durdurulması idarenin yaptığı işlemin hukuki varlığı sona erdirmeyip sadece yürürlük vasfını ortadan kaldırırlar. Bu bakımdan geçici bir tedbir olarak değerlendirilebilir. Mahkemeler yürütmenin durdurulmasına ara kararlarla sağlamaktadır. Fakat bu kararlar hukuksal etki bakımından iptal davalarıyla aynı etkiyi göstermektedir. Ama belirttiğimiz üzere bu etki geçicidir yani davayı gören mahkeme esas hükmünü oluşturana kadar verdiği bir karardır.

Yürütmenin durdurulmasının hangi koşullar altında verileceği dayanak olarak Anayasa m. 125 ve İYUK m. 27 gösterilebilir. Bu maddelerin birlikte değerlendirilmesinden yürütmenin durdurulması kararının bir takım koşul ve şartlara bağlandığı anlaşılmaktadır. Bu koşul                                                                                                                                       ve şartlar                                                                                                                                                                                      ise

telafisi güç veya imkansız zararlar doğması,              idari işlemin açıkça hukuka aykırı olması,             kararın           gerekçe gösterilerek verilmesi                                               ve belirli                                                             bir

teminata karşılık kararın verilmesidir.

  1. Telafisi Güç veya İmkansız Zararların Doğması

İdarenin yaptığı işlem ile kişi için giderilmesi zor bir zarar meydana gelmiş ise böyle bir durum söz konusu olur. Aslında burada belirtilen zarar somut zarar değildir. İdarenin tahsis ettiği işlem ile davacının zarara uğrayıp uğramama ihtimalidir. Davacının hukukunda mey dana gelecek değişikliklerin etki ve sonuçlarının değerlendirilmesiyle tespit edilmelidir. Bulunması gereken zararın niteliği objektif olmalıdır. Sadece davacı için değil, mahkeme içinde zararın anılan nitelikte olması gereklidir.

Mahkeme telafisi güç ya da imkansız zarar konusunu araştırırken davacının getireceği bilgi ve belgeleri dikkate alır. Oluşacak zararın tazminin imkansız olması şart değildir. Sadece olağan koşullarda tazmin edilemeyecek olması ya da tazmin edilmesinin çok güç olması ye terlidir. Esasında tazmin edilememe veya telafisi imkansız zarar konusu da tartışmalıdır. Doktrinde bazıları telafisi imkansız zararların varlığı kabul etmekte, içlerinde İl Han Özay’ın da bulunduğu diğer bir grupta bunun varlığı kabul etmemektedir. Kabul etmeme gerekçesi olarak ta İl Han Özay ” Hukukta telafisi imkansız zarar yoktur.                                              Ölüm bile, maddi ve manevi bir zarar olarak        tazmin   edilebildiğine göre, bunu eski hale getirilmesi

ya çok güç ya da imkansız bir durum şeklinde          anlamak gerekir.” şeklinde yorumlamıştır.

  1. İdari İşlemin Açıkça Hukuka Aykırı Olması

Yürütmenin durdurulması kararlarının en zor tespit edilen ve uygulamada en büyük n meydana getiren ve de yürütmenin durdurulması kararlarının verilmesindeki en önemli sebeptir. Şöyle ki iptal davalarının konusu esasında bir işlemin hukuka aykırılığının tespit edilmesidir. Bu sonuçta ancak yargılamanın son evrelerinde anlaşılmaktadır. Bu sebeple kanunun aradığı “açıkça hukuka aykırı olması” kavramın dan ne anlamamız gerekir?

İlk olarak bu kavramdaki hukuka aykırılık ifadesinin irdelenmesi gereklidir. Buradaki belirtilen hukuka aykırılık sadece kanuna ve ilgili mevzuatta aykırılık olarak görülmemelidir. Anılanlarla birlikte daha gensoruiş bir şekilde eşitlik, adalet, hak ve nesafet kurallarını da içine alan bir bütüne aykırılık olarak görülmek gerekir. Bununla birlikte ikinci bir problem olarak hukuka aykırılığın mahkeme tarafından tespit edilmesi konusu ortaya çıkmaktadır. Çoğu zaman mahkemeler yürütmenin durdurulması taleplerini incelerken sanki olayın esasını incelermişçesine derinlemesine inceleme yapmakta ve karar verme süresi uzamaktadır. Bu da yürütmenin durdurulması kurumunun ortaya koyduğu ilke lere aykırılık arz etmektedir. Yürütmenin durdurulması kararlarında anlaşılması gereken açıkça hukuka aykırılık hali mahkemenin önüne gelen dava dilekçesi ve eklerinden anlaşılabilen, esasa girmeden yapılacak basit bir inceleme ile hukuka aykırılık şüphesi meydana getiren hukuka aykırılıktır. Açıkça hukuka aykırılık maddesi yorumlanırken bu şekilde değerlendirilmelidir. Mahkeme verdiği yürütmeyi durdurma kararıyla bağlı değildir. Olayın esasını incelerken hukuka aykırılık şüphesi dağılabilir. Bunun sonucu olarak ta iptal davasını reddedebilir.

  1. Kararın Gerekçe Gösterilerek Verilmesi

İYUK m. 27 ve Anayasa m. 125 uyarınca verilecek yürütmenin durdurulması kararları gerekçe ile verilmek zorundadır. Gerekçesiz verilen kararlar gerekli şekil şartını taşımadığı için geçerli değildir. Mutlaka kararın neden verildiğine ilişkin bir değerlendirme taşıyan ve kanunun aradığı iki unsurun da mevcut olduğunu veya olmadığını açıklayan gerekçe olmalıdır. Esasında buna mahkemenin konuya bakışını belli ettiği veya bir ön yargı oluşturduğu iddiasıyla karşı çıkılabilir. Verilen bir yürütmenin durdurulması kararından sonra mahkemeni asıl kararının da red olduğunu ve de dava hakkında ihsası reyde bulunmuş olabileceği iddiası olabilir.

Kararların gerekçeli olmasına yapılan bu eleştiriler kısmen haklıdır. Bazen mahkeme yürütmenin durdurulması istemini esas inc elemesi gibi incelemekte ve esas incelemesi sonucunda vereceği kararı tespit ederek yürütmenin durdurulması kararını vermektedir. Yukarıda da açıkladığımız üzere böyle bir durum hem karar sürecini gereksiz yere uzatmakta hem de yürütmenin durdurulması kurumunun özell iklerine aykırılık arz etmektedir. Bunun için mahkemeler verdikleri yürütmenin durdurulması kararlarını ellerindeki mevcut dilekçe ve bunun eklerine dayanarak vermeli ve gerekçelerini buna göre hazırlamalıdır. Doğaldır ki mahkeme davanın esasına girdiğinde elde ettiği farklı verilerden dolayı ilk olarak verdiği yürütmenin durdurulması kararından değişik bir karar verebilir. Önemli olan mahkemenin objektif bir değerlendirme yaparak karar vermesidir.

  1. Teminat Alınması

Yürütmenin durdurulması kararı verilmesinden sonra esasa ilişkin inceleme neticesinde ilgili işlem iptal edilmeyebilir. Bu durumda geçen süre zarfında idarenin bir zararı oluşabilir. Bu düzenleme İYUK m. 27/5’te düzenlenmiştir. Teminat hakkında Hukuk Usulü Muhakemele ri Kanununun 96 – 100 maddeleri uygulanır. Ayrıca Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunun 19. maddesinde belirtilmiştir. Anılan kanuna göre teminat kabul edilecek değerler; para, bankalar tarafından verilen teminat mektupları, hazine tahvil ve bonoları, hükümetçe b elirlenecek milli esham ve tahvilatlar ve ilgililer ve ilgililer lehine üçüncü şahıslar tarafından gösterilen ve alacaklı idarece haciz varakalarına müsteniden haczedilen menkul ve gayrimenkul mallar teminat olarak kabul edilir. İstisnai olsa da teminat miktarında yaşanan uyuşmazlıkları yürütmenin durdurulmasına karar veren mahkeme çözüme kavuşturur. Ayrıca kural teminat alınması olsa bile bazı hallerde teminat aranmayabilir. Şöyle ki yürütmenin durdurulması kararını alan idare veya adli yardımdan faydalanan bir kişi ise teminat aranmaz.

  1. Diğer Özel Hususlar

Yürütmenin durdurulması konusunda yukarıda sayılandan başka özellik arz eden konular mevcuttur. Bunlar daha çok yargılamanın hızlı yapılmasına ve hemen bir sonuç alınmasına yöneliktir. İlk olarak yürütmenin durdurulmasında özel tebligat usulleri kullanılabilir. İYUK m. 16’da

öngörülen cevap süreleri kısaltılabilir. Bununla birlikte yürütmenin durdurulması kararından sonra dosyanın tekamülü için yapılacak her türlü tebligat memur aracılığıyla yapılabilir. Ayrıca yürütmenin durdurulması istemli dosyalar öncelikle görüşülür ve karara bağlanır[13].

Bununla birlikte yürütmenin durdurulması için bir iptal davasının açılması gerekir. Böyle bir dava açılmadan yürütmenin durdurulması kararı verilemez. Ayrıca yürütmeni durdurulması için kural olarak davacının talebi gerekir. Fakat vergi yargısı bunun istisnasını oluşturur.

  • TAPU KÜTÜĞÜNE TAŞINMAZ OLARAK KAYDEDİLEMEYECEK MALLARI YAZINIZ. BAĞIMSIZ VE SÜREKLİ HAKLAR KAVRAMLARINI AÇIKLAYINIZ. 2002 Milli Emlak Uzman Yardımcılığı ve Denetmen Yardımcılığı Sınav ları MEDENİ KANUN A. Kurulması
  1. Sicil bakımından
  2. Genel olarak

Madde 997.- Taşınmazlar üzerindeki hakları göstermek üzere tapu sicili tutulur.

Tapu sicili, tapu kütüğü ve kat mülkiyeti kütüğü ile bunları tamamlayan yevmiye defteri ve belgeler ile plânlardan oluşur.

Sicilin örneği, nasıl tutulacağı ve yardımcı siciller tüzükle belirlenir.

  1. Taşınmazların kaydedilmesi
  2. Kaydedilecek taşınmazlar

Madde 998.- Tapu siciline taşınmaz olarak şunlar kaydedilir:

  1. Arazi,
  2. Taşınmazlar üzerindeki bağımsız ve sürekli haklar,
  3. Kat mülkiyetine konu olan bağımsız bölümler.

Arazinin tapu siciline kaydı, özel kanun hükümlerine tâbidir.

Bağımsız ve sürekli hakların kaydedilmesi için gerekli            koşullar       ve   usul   tüzükle belirlenir. Süreklilik koşulunun                                                                                       gerçekleşmesi  için hakkın

süresiz veya en az otuz yıl süreli olması gerekir.

Kat mülkiyetine konu olan bağımsız bölümlerin taşınmaz olarak kaydı, özel kanun hükümlerine tâbidir.

  1. Kaydedilmeyecek taşınmazlar

Madde 999.- Özel mülkiyete tâbi olmayan ve kamunun        yararlanmasına             ayrılan taşınmazlar,     bunlara ilişkin                                                                                                   tescili                    gerekli bir aynî             hakkın

kurulması söz konusu olmadıkça kütüğe kaydolunmaz.

Tapuya kayıtlı bir taşınmaz, kayda tâbi olmayan bir taşınmaza dönüşürse, tapu sicilinden çıkarılır.

  • SUÇ VE CEZAYI KALDIRAN HALLER NELERDİR? 2002 Milli Emlak Uzman Yardımcılığı ve Denetmen Yardımcılığı Sınav ları

Hukuka uygunluk nedeni: Bir ceza kuralının yasakladığı fiile müsaade ederek onu hukuka aykırı olmaktan çıkaran kurala hukuka uygunluk nedeni denir.

Hukuka uygunluk nedenleri:

I-Genel hukuka uygunluk nedenleri:

  • Bir kanun hükmünü yerine getirme: İcra memurunun haciz işlemi; infaz görevlisinin ölümden sorumlu olmayışı; suçlu kaçarken izlemekle görevli olan inzibatın silah kullanmasından dolayı yaralamadan veya ölümden sorumlu olmayışı
  • Yetkili makam ya da merciin emrini yerine getirme: Bir emir, meşru emrin şartlarını taşıyorsa, yetkili makamdan verilip, yeri ne getirilmesi memurun görevi gereği ise hukuka aykırılığı ortadan kaldırıcı bir nitelik gösterir.

Yargıcın tutuklama kararına uyarak ilgili kişiyi özgürlüğünden mahrum eden polis suç işlemiş olmaz.

Konusu suç teşkil eden emir uygulanmaz.(Askeri ve kolluk kuvvetleri ile ilgili istisnalar hariç) Kim olursa olsun, konusu suç teşkil eden emri veren ve bunu yerine getiren kişiler işlenen fiilden sorumlu tutulurlar.

  • Yasal savunma (meşru müdafaa): Gerek kendisinin gerek başkasının nefsine ve ırzına vuku bulan haksız bir fiili hemen defi zar uretinin söz konusu olduğu mecburiyetle işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.

Meşru müdafaa için: a-Saldırı olacak

b-Saldırı bir kimsenin nefsine veya ırzına yönelmiş olacak c-Saldırının hukuka aykırı olması gerekir. d-Saldırıyı o anda savuşturmak zorunluluğu olacak e-Saldırıyla savunma arasında bir denge olacak

  • Zorda kalma durumu (zaruret hali): Gerek nefsini ve gerek başkasını vukuuna bilerek mahal vermediği ve başka türlü tahaffuz imkanı da olmadığı ağır ve muhakkak bir tehlikeden korumak zaruretinin söz konusu olduğu mecburiyetle işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.

Meşru müdafaadan farklı olarak burada haksız bir saldırı ve ona karşı kendini savunma söz konusu değildir. Zaruret haline örnek olarak dağa tırmanmakta olan dağcılardan birinin boşluğa yuvarlanması ve diğerlerinin tüm çabalarına rağmen onu kurtaramayıp kendilerini kurtarmak için tehlikede olan dağcıyı tutan ipleri kesmeleri ya da deniz kazasında ancak bir kişiyi taşıyabilen can simidinden yararlanmakta olan kişinin diğerine izin vermeyerek boğulmasına sebebiyet vermesi halleri gösterilebilir.

Zaruret halinde tehlikenin bazı nitelikleri vardır:

a-Ağır ve muhakkak bir tehlike olacak: Bu tehlikeyi yaratan bir insan fiili ya da tabiat olayı olabilir. mesela bir vahşi hayvan saldırısında bir eve kapı kırarak girmek. Ya da açlıktan ölmek üzere olan bir kimsenin dükkanın tezgahından bir ekmek alıp yemesi (Tehlike basit nitelikte olmayacak)

b-Tehlike kendisinin veya bir başkasının nefsine yönelik olacak

c-Tehlikeye bilerek yol açılmamış olacak: Tehlikenin ortaya çıkmasına zorda kalan kişinin yolaçmamış olması gerekir.

d-Tehlikeden başka türlü kaçınma ve korunma imkanı olmayacak: Başka bir eczane yoksa ve ilaca hayati ihtiyaç varsa, eczane de kapalıysa eczanenin camının kırılıp içeriden ilacın alınması e-Kurtarılan hak ile çiğnenen hak arasında denge olacak

  • Suç mağdurunun rızası: Mağdurun rızası da fiili hukuka uygun bir hale getirmektedir. Başkasının taşınabilir malının mağdurun rızasıyla alınmış olması halinde hırsızlık söz konusu değildir.

Ceza kanunu dışındaki hukuka uygunluk nedenleri

  • Spor müsabakaları
  • Mesleğin gerektirdiği bir takım faaliyetler: Ameliyat yapan bir doktorun yaralamadan suçlanamayacağı gibi
  • HACZEDİLEMEYECEK MALLARI SAYINIZ. 2002 Milli Emlak Uzman Yardımcılığı ve Denetmen Yardımcılığı Sınav ları sıraladığımız şu mal ve haklar haczedilemez;
  • devlet malları ile özel kanunlarda haczedilemeyeceği gösterilmiş olan mallar,
  • borçlunun bizatihi kendisi ve mesleği için zorunlu elbise ve eşyasıyla borçlu ve ailesine lüzumu olan yatak takımları ibadet etmesi için gerekli kitap ve eşyaları,
  • vazgeçilmesi imkansız olan mutfak yakımı ve en gerekli ev eşyaları,
  • borçlu çiftçi ise kendisinin ve ailesinin geçimi için zorunlu olan arazi ve çift hayvanları ve nakil vasıtaları ve diğer eklenti ve ziraat aletleri;çiftçi değilse sanat ve mesleki için lüzusorumlu olan alet ve edevat ve kitapları ve arabacı, kayıkçı, hamal gibi küçük nakliye erbabının geçimlerini temin eden nakil vasıtaları,
  • borçlu ve ailesinin geçimleri için zorunlu ise bir süt veren mandası veya ineği ya da 3 keçi veya koyunu ile bunların 3 aylık yem ve yataklıkları,
  • borçlunun ve ailesinin 2 aylık yiyecek ve yakacakları ve borçlu çiftçi ise gelecek mahsul için gerekli olan tohusorumluğu,
  • borçlu bağ, bahçe veya meyva veya sebze yetiştiricisi ise kendisinin ve ailesinin geçimi için zaruri olan bağ, bahçe ve bu sanat için gerekli olan alet ve edevat,
  • md. 510 gereğince haczedilmemek üzere tesis edilmiş ömür boyu gelirleri,
  • ülkenin ordu ve zabıta hizmetlerinden malul olanlara bağlanmış olan emeklilik maaşları ile bu hizmetlerden      birinin                                                                                                                                                  ifası     nedeniyle      ailelerine

bağlanan maaşlar ve ordunun hava ve denizaltı mensuplarına verilen uçuş ve dalış tazminat ve                  ikramiyeleri,

  • bir yardımlaşma sandığı veya cemiyeti tarafından hastalık, zaruret ve ölüm gibi hallerde bağlanan maaşlar,11-                                                                                                                                                vücut         veya      sağlık                                                                                                                                                   üzerine

yapılan zararlar için tazminat olarak zarar görenin kendisine veya ailesine toptan veya gelir şeklinde verilen veya verilmesi gereken paralar,

  • borçlunun haline uygun evi (ancak evi kıymeti fazla ise, bedelinden haline uygun bir ev alınabilecek miktarı borçluya bırakılmak üzere haczedilerek satılır)
  • BORCUN İFA EDİLMEMESİNİ AÇIKLAYINIZ. 2002 Milli Emlak Uzman Yardımcılığı ve Denetmen Yardımcılığı Sınav ları
  • – BORÇLARIN                                    İFA                                     EDİLMEMESİ                      KAVRAMI

Öncelikle belirtmek gerekir ki kavramı ifade etmek için kullanılan deyimde doktrinde bir birlik bulunmamaktadır. Doktrinde çoğunluk, “Borçların İfa Edilmemesi” deyimini kullanmaktadır. Bunun dışında, “Borç İlişkilerinin İfa Edilmemesi” , “Borcun İfa Edilmemesi” , “Borçların İfa Edil(e)memesi: İfa Engelleri” , “İfa Etmeme (Borca Aykırılık Halleri) , “Borca Aykırılık” ve “Borçların Ödenmemesi” deyimleri de kavramı ifade etmek                     için                                               kullanılmaktadır.

Biz çoğunluğun kullandığı “Borçların İfa Edilmemesi” deyimini esas alarak çalışmamızda kullanacağız. Borçların ödenmesine, hukuk dilinde “ifa” denilmektedir. İfa, borçlunun yüklendiği edimi, belirlenen zamanda, yerde ve tarafların sözleşme ile kararlaştırdıkları                         şekilde                                          yerine                                          getirmesi                                                                    demektir.

Kaynağı ne olursa olsun her borç ilişkisinde temel kural, borçlunun borcunu zamanında, gereği gibi tam ve eksiksiz ifa etmesi, bir ifa imkansızlığına             kusurlu                                 davranışları                                ile                              yol                                               açmamasıdır.

Gensoruiş anlamı ile borçların ifa edilmemesi, bu temel kuralı bozan ve sarsan her ihtimali kapsar. Borcun ifa edilmemesi aynı zamanda, alacak hakkının ihlalini ifade eder. Kısaca denilebilir ki, “ifa etmeme”, “borca aykırılık” ve “alacak hakkının ihlali” deyimleri çok defa aynı hukuki durumu                                              ifade                                               etmektedir.

Borçların ifa edilmemesi, borçların hiç ifa edilmemiş olmasının yanında borçların gereği gibi ifa edilmemiş olmasını da kapsamaktadır. Borçların hiç ifa edilmemiş olması halinde ya borçların ifası mümkün olduğu halde ifa edilmemiştir ya da borçların konusu imkansızlaşmıştır. Doktrinde, borçların ifa edilmemesi için, “ifa engeli” deyiminin kullanıldığına da rastlanmaktadır. Kaynağını Alman hukuk doktrinindeki “İfa engelleri = Erfüllungshindernisse” kavramında bulan bu görüşe göre, “geçerli olarak oluşmuş ve ifayla amacına ulaşarak sona ermeye yönelmiş bir borç ilişkisi her zaman ifayla ya da ifa yerini tutan olgularla (takasla veya üçüncü kişiye tevdiyle) amacına ulaşarak son bulmaz. Çoğu zaman, ifa sürecinde, ifanın (borç ilişkisinin amacının) gerçekleşmesini engelleyen hesaba katılmamış aksilikler çıkar ortaya. Edim programından sapmalarla karşılaşılır. İfa yolunda plan dışı engeller belirir. Borçlu, edimini eksiksiz, düzgün, zamanında ve yerinde gerçekleştirmez veya gerçekleştiremez duruma düşer. Öte yandan, alacaklı da verilen söze (borca) uygun edimi kabullenmeyebilir ya da

kabullenemez duruma düşebilir. Nihayet, koşulların sonradan umulmadık bir biçimde değişmesi yüzünden, ifa, borçluya yüklenemeyecek ölçüde güçleşebilir ya                                                                       da alacaklı için tüm anlamını yütürebilir.                 İşte bütün bu                                                                            komplikasyonlara ifa engeli denir.”

Bu görüşe göre, sözleşmeye aykırılıktan bahsedilemez. Çünkü, borçlunun elinde olmayan nedenlerle ifa imkansızlığına veya aşırı ifa güçlüğüne düşmesinde ya                                                                                              da alacaklı temerrüdüyle karşılaşmasında herhangi bir                                                                                                      sözleşmeye       aykırılıktan (ihlalden) söz edilemez.

Yazara göre, “yasanın ifa engellerine ilişkin kuralları günümüzde geçerli kitlesel sınai üretimin değil de yüzyıl öncesinde geçerli küçük çapta bireysel tarım üretiminin koşullarına göre biçimlenmiştir. Bu nedenle, yasanın ifa engelleri alanındaki avadanlığı da kullanışsız ve elverişsizd ir. Günümüz                                        nlarına                                         doyurucu                                                           yanıtlar                                          getirmez.”

Borçların ifa edilmemesi, nedenleri yönünden şöyle bir ayrıma tabi tutulabilir: a) Borçlanılan edimin yerine getirilmemesinin sebebi, bu konuda karşılaşılan imkansızlık olabilir. Borçlu, edimi imkansız olduğu için yapamamaktadır; yapmaya muktedir bulunmamaktadır. b) Edimin yerine getirilmesi   mümkündür              ama,                   borçlu                                 bunu                                zamanında yapamamaktadır           veya      yapmamaktadır.

Borcun ifa edilmemiş olması, borcun konusunu teşkil eden edimin imkansız                olmasına  dayanıyorsa burada yine iki ihtimalle karşılaşılmaktadır:

  1. Edim daha borç ilişiğinin kurulduğu zaman objektif bakımdan imkansızdır.          Bu halde   borç ilişkisi esasen meydana gelmemiştir. Öyleyse ortada

borçlanılan bir       edim  de          yoktur. Bu       sebeple     yerine getirilmemiş          bir     borçtan                  veya        bir sözleşmenin   ihlalinden  bahsetmek mümkün olmayacaktır.

Bu sebeple, edimin,         daha borç ilişkisinin kuruluşu        esnasında objektif  bakımdan imkansız          olması    halini, borcun                                      ifa edilmemesi bahsinin dışında

tutmak                                                                                                                                                         gerekmektedir.

  1. Buna karşılık, borcun ifa edilmemesi olgusunun sebebini teşkil eden imkansızlık borç ilişkisinin kurulmasından sonra meydana gelmişse

gerçekten ifa edilmemiş bir borç vardır. Bu durum da borçlunun sorumlu olduğu imkansızlık ve borçlunun sorumlu olmadığı imkansızlık şeklinde bir                    ayrım                                                                   yapılarak          incelenebilir.

Borcun ifa edilmesi mümkün iken borçlunun çeşitli sebeplerle bunu yerine getirmemesi veya getirememesi hali yine borçların ifa edilmemesi hali teşkil eder. Bu durumda kanunun temerrüt hükümleri uygulama alanı bulacaktır. Borçların ifa edilmemesi kavramını bu şekilde genel olarak inceledikten sonra, öncelikle imkansızlık kavramını ve türlerini, daha sonra borçlunun sorumlu                          olduğu                                             imkansızlık                                        halini                                              inceleyeceğiz.

  • – İMKANSIZLIK                                     KAVRAMI                                VE                                      TÜRLERİ

A                                                                          –                                                                        Genel                   Olarak

Borçlar Kanunu’nun 20. maddesine göre, konusu imkansız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür. Buna karşılık, Borçlar Kanunu m.117’ye göre, edimin, sözleşmenin kuruluşundan sonra, borçlunun sorumlu olmadığı bir durum sonucu imkansızlaşması, borç ilişkisini sona erdirir. Her iki madde ve bunun yanında borçlunun sorumlu olduğu imkansızlıktan bahseden Borçlar Kanunu’nun 96. maddesi vd. imkansızlıktan söz etmekle beraber, bundan ne anlaşılması gerektiği hususunda bir ipucu vermemektedirler. Bu sebeple öncelikle ifa imkansızlığı kavramının incelenmesi             gerekmektedir.

Bir görüşe göre ifa imkansızlığı, mevcut bir borcun ifasının cebri icra yolu ile elde edilemeyecek duruma                                                                                                                                                                                       girmesidir. Yine bu                                                                                                                                                                                       görüşe                                                                                                                                                                                       göre bu

husus, dürüstlük kuralı ışığında alacaklının durumu böyle değerlendirmekte hakkı olup olmadığı                                                                                                                                                                                           incelenerek                                                                                                                                                                                           saptanmalıdır.

Bir başka görüş ise ifa imkansızlığını yine alacaklı açısından incelemekte, ama yukarıdaki görüş gibi                                                                                                                                                                                       mevcut                                                                                                                                                                                       bir borcun                                                                                                                                                                                       ifasının                                                                                                                                                                                       alacaklı

tarafından cebri icra yoluyla elde edilebilip edilemeyeceğini değil, alacaklının etki alanında amacın ifa dışı                                                                                                                                                                                       yoldan                                                                                                                                                                                       gerçekleşmesi veya                                                                                                                                                                                       ortadan

kalkmasını                                                                                                                                                    incelemektedir.

Buna karşın doktrinde çoğunluk görüş, imkansızlığı alacaklı açısından değil borçlu açısından ele almaktadır. Yani borçlu tarafından ifa edilemeyen ya da ifa edilemez hale gelen bir edim imkansızdır. Yoksa alacaklının bu edimi cebri icra yoluyla elde edip edemeyeceğine bakılmaz. İlk görüş ile doktrindeki çoğunluk görüşü arasındaki pratik fark Oğuzman tarafından şöle ifade edilmektedir; iş görme edimi borçlusunun işi

göremeyecek duruma düşmemesine rağmen edimi ifa etmeyeceğini açıkça ortaya                     koyduğu durumlarda                                                                                                                                                                      görülür.                                                                                                                                                           Hukukumuzda kişiye zorla iş

yaptırmak mümkün olmadığından, yukarıda belirttiğimiz ilk                    görüşe göre alacaklı,     edimi imkansızlaşmış                                                                                                                                  sayarak               derhal Borçlar K anunu m.96

uyarınca tazminat isteyebilecek; çoğunluk görüşüne göre ise, borçlu temerrüdünün şartlarının gerçekleşmesi aranacak ve                                                                                            bu hükümlere göre

talepler                                                                                                         ileri                                         sürülebilecektir.

Bu söylenenlerden sonra genel olarak denilebilir ki, ifa edilemeyen ve ifa edilemez hale gelen bir edim imkansızdır. O halde bir edimin ne zaman ifa edilemez olduğu veya ifa edilemez hale geldiği sunun cevabının verilmesi gerekmektedir. Bu ya cevap veren görüşler iki ana grupta toplanabilir:                                                                                      1   – İmkansızlık mantıki (felsefi) bir kavramdır; 2                                                                                                               – İmkansızlık hukuki bir kavramdır.

İmkansızlığın mantıki bir kavram olduğunu ileri süren görüşe göre, mantık kurallarının bir edimin yerine getirilmesini mümkün görmediği hallerde imkansızlıktan bahsedilir. Başka bir deyişle,     mantığın imkansız           saydığı hususları,                                                                                                                                    hukuk                   da imkansız                                                                                                                            kabul eder.

İmkansızlığın hukuki bir kavram olduğunu ileri süren görüşe göre ise, hukuki imkansızlık borçludan                                                                                                    edimini yerine getirmesinin

beklenemeyeceği her haldir. Başka bir deyişle, borçlunun sadece mantık kurallarına göre ifa edemeyeceği hallerde değil, aynı zamanda, edimin çok tehlikeli ya da çok masraflı olması                   halinde        de hukuki          anlamda imkansızlık                                                                                                                     söz      konusu olur.

Dural’a göre, sonuç olarak, imkansızlığı fiili ve pratik imkansızlığı da                      içine alacak şekilde   mantıki anlamda kabul                                                                                                                            etmek             ger ekir. Hukuka ve

ahlaka aykırı edimlere ise imkansızlık hükümleri değil Borçlar Kanunu m.20 uygulanmalıdır. B  –                          İmkansızlık                                                                    Türleri

  • Başlangıçtaki İmkansızlık                                 –                                Sonraki                                      İmkansızlık

Borçlunun edimi, sözlerşme kurulurken zaten imkansız idiyse, ya da ifa zamanında mümkün olmayacağı açık olarak belli ise, imkansızlık başlangıçtaki imkansızlıktır. Aksine, sözleşme kurulduğu zaman edim mümkün, fakat kuruluştan sonra imkansızlaşmışsa, sonraki imkansızlık söz                                                       konusu                                                    olur.

  • Objektif İmkansızlık                                   –                                 Sübjektif                                      İmkansızlık

Objektif imkansızlık, yalnız akdin tarafları bakımından değil,                onların yerine kim geçerse geçsin herkes için aynı sonucu                                                                                             doğuran                                                 imkansızlıktır.

Sübjektif imkansızlık ise sadece akdin tarafları                                    veya    taraflardan yalnız biri yönünden mevcut    olan                                                                                                         imkansızlıktır.

Fakat bu kavramlar konusunda doktrinde bir birlik bulunmadığını da belirtmek gerekmektedir. Bir kısım yazarlar bu ayırımı kabul etmemekte ve imkansızlığın sadece objektif olacağını, sübjektif imkansızlık halinin ise ya geçici bir durum olacağını ya da aşırı güçlük teşkil edeceğini belirtmektedir.

  • Tam İmkansızlık                                   –                                      Kısmi                                      İmkansızlık

Kısmi ya da tam imkansızlık edimin tamamen ya da kısmen imknasızlaşması halinde ortaya çıkar. Eğer edim tam olarak ifa edilem iyor ise, imkansızlık tamdır. Buna                 karşılık         edimin                   belirli     bir kısmı                                                           ifa edilemiyorsa kısmi     imkansızlıktan bahs edilir.

  • Devamlı İmkansızlık                                      –                                  Geçici                                      İmkansızlık

İfa müddeti içinde ortaya çıkan engeller, edimin sonradan                 ifa edilebilmesi imkanını tamamen ortadan kaldırıyorlarsa                                                                                    devamlı                                                 imkansızlıktan

bahsedilir. Buna karşılık engel devamlı değil ve ortadan                      kalktığı zaman edimin ifası mümkün oluyorsa geçici imkansızlıktan bahsedilir.

  • Borçlunun sorumlu             Olduğu               İmkansızlık            –               Borçlunun            sorumlu                Olmadığı            İmkansızlık

Doktrinde hakim olan görüşe göre, borçlu imkansızlığa kast ya da ihmali ile sebep olursa, sözleşmenin ihlalinden sorumlu olur. Bunun sonucu ise onun tazminat ödemesidir. Diğer bir deyişle borçlu ancak, mücbir sebep ya da fevkalade hal sonucu çıkan imkansızlıktan sorumlu olmaz. Bu görüş, borçlunun                      sorumlu     olup                                      olmamasını onun          kusurunun     bulunup bulunmamasına     göre tespit                                      etmektedir.

Dural’a göre ise yukarıdaki görüşe katılmak mümkün değildir. Borçlunun borçtan kurtulması ya da tazminat borcu altına girmesi için ölçü olarak fevkalade hal veya mücbir sebep alınamaz. Burada ölçü, her ne sebeple olursa olsun borçl unun sorumlu tutulabilip tutulamayacağıdır. Bu ise, mücbir sebep ve fevkalade halini de içine alan daha gensoruiş bir kavramdır.

  • – BORÇLUNUN                                SORUMLU                               OLDUĞU                                      İMKANSIZLIK

A                                                                          –                                                                       Genel                   Olarak

Borçlar Kanunu m.96’da “alacaklı hakkını kısmen veya tamamen alamamışsa, borçlunun kendisine hiçbir kusur atfedilemeyeceğini ispatlamadıkça, bundan doğan zararı ödeyeceği”, temel kural olarak ifade edilmiş bulunmaktadır. Bu kuralın asıl anlamı borçlanılan edimin, borçlunun kusuru dolayısıyla imkansızlaşması ve bu yüzden ifa edilmemesi yahut eksik ifa edilmesidir. İfa imkansızlığından borçlunun sorumluluğu prensip itibariyle kusuruna bağlıdır. Fakat, kanun borçlu aleyhine bir kusur karinesi kabul etmiştir. Ancak borçlu kusursuzluğunu ispat ederek karineyi çürütürse, sorumluluk için gerekli kusur şartının bulunmadığı ve imkansızlıktan borçlunun sorumlu     olmadığı                                               anlaşılır.

Serozan’a göre ise, borçlunun sonraki ifa imkansızlığından ötürü sorumluluğu gerçek anlamda bir kusur sorumluluğu değildir, çok daha gensoruiş boyutlu ağır bir sorumluluktur. Çünkü kanun kusursuzluğu ispat yükünü borçluya yüklemiştir. Bu sebeple, borçlu aleyhine kusur karinesi, onun aynı zamanda yardımcılarının zarar verici eylemlerinden ötürü kusursuz olarak ve on yıllık zamanaşımı süresi b oyunca sorumlu tutulması ile birlikte, alacaklı için sözleşme sorumluluğunu haksız fiil sorumluluğundan daha avantajlı kılan başlıca etmenlerdendir. Sonraki ifa imkansızlığının hukuki sonucu, borçlunun ifa imkansızlığı yüzünden oluşmuş tüm zararı gidermek zorunda olmasıdır. B                –  sorumluluğun                                                                  Şartları

  • Edimin imkansız               olması

İmkansızlık ile ilgili yukarıda açıklamalar yapmıştık. Yukarıda değinmediğimiz bir hususa burada değinmekte fayda bulunmaktadır. Bu konu da parça borçları – çeşit borçları konusudur. Bu çeşit borçların ediminin ifasının imkansız hale gelmesi bazı özellikler taşımakta mıdır? Parça borçlarında imkansızlık halinin objektif ve sübjektif bakımdan daima gerçekleşebildiği kabul edildiği halde, çeşit borçlarında imkansızlık kural olarak kabul edilmemektedir (gensoruus non perit kuralı). Çeşit mevcut oldukça, borcun ifası da mümkün sayılır. İfanın imkansızlaşması ile ifanın güçleşmesi halleri birbirinden dikkatle ayrılmalıdır. Bu güçlük, çeşit borçlusunun sözleşmenin ifası anında tahmin ettiğinden        daha    büyük                              olsa                               da,                    onu                  borçtan      kurtaramaz.

Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 24/02/1970 tarihli kararında fiyat artışı nedeniyle imkansızlığı reddetmiştir. Karara göre: “Gerçekleşmesi özel hüküm uyarınca herhangi bir şekle bağlı olsun veya olmasın kamu tüzel kişiliği ile yapılan sözleşme tarafları bağlar ve bu sözleşme ile yükümlenilen hak ve borçların sözleşme uyarınca edası zorunluğu doğar. Ancak yasada öngörülen hallerin gerçekleşmesiyle belli durumlarda taraflar bu borçlardan kurtulabilirler. Borcun düşmesi, ancak yasada öngörülen koşulların gerçekleşmesine bağlıdır. Davacı yükümlü, idarenin icaba davetini kabul etmiş, tahmin edilen değeri indirip tonu 69 lira 50 kuruştan 125 ton odun vermeyi idareye karşı yükümlenmiş, bu yükümlülük uyarınca 3 Mayıs 1961’de tarafları bağlayıcı sözleşme yapılmıştır. Bu sözleşmeden önce davacının davalı idareye vermeyi yükümlendiği borcun orada gösterilen koşullar uyarınca edasını engellemeyeceği gibi, orada gösterilen koşullar dışında fiyat artışını ileri sürerek sözleşme dışı istekte bulunmasını haklı gösterecek bir yasa buyruğu da yoktur. Davacı, fiyatların düşük olduğu ihale gününde satmayı yükümlendiği tutarda malı alıp depo ederek tedbirli bir tacir gibi davranabilirdi. Tedbirsizliğinden doğan zararı idareden istemesi dayanaksızdır. Olayda, zorunluk nedenlerinden de sözedilemez. Çünkü zorunluk nedeni sözleşmenin yapılması sırasında ortada yok iken sonradan meydana gelen ve borcun edası olanağını tamamen ortadan kaldıran bir nedendir. Oysa ortada eda olanağını kaldırıcı bir durum değil, fiyatın yükselmesi durumu vardır. Ticari hayatta kar ve zarar eşit ihtimaller olduğundan davanın bu şartları kapsaması itibariyle hemen reddi gerekir. Kabulü yolundaki karar                                                                                                          bozulmalıdır…”2)Kusur

Borçlunun edimi yerine getirmemesi sebebiyle sorumlu tutulabilmesi için bunda kusurlu da olması gerekir. Buradaki kusur, imkansızlığın doğumuna         sebep                            olan                            fiil                           ve                                    davranıştaki                    kusurdur.

Kusura dayanan sorumluluğun önemli bir şartı fiilin işlenmesinde failin kusurlu olmasıdır. Kusur, Borçlar Kanunu’nda tarif edilmiş değildir. Esasen kusur, üzerinde görüş birliği bulunmayan ve açık tarifi verilmiş olmayan bir kavramdır. Kusur için çeşitli tanımlar ve rilebilir; kusur, “hukuk düzenince kınanabilen davranıştır.” , “başka türlü davranma olanağı varken ve zorunlu iken o şekilde davranmayıp sorumluluğun söz

konusu olduğu olaydaki gibi davranmış olmaktır” , “olması gereken davranışta gösterilen irade eksikliğidir” , “eylemi işleyen hakkında yürütülen bir değer yargısıdır” “hukuka aykırı sonucu istemek (kast) veya bu sonucu istememiş olmakla beraber hukuka aykırı davranıştan kaçınmak için iradesini                         yeter                                                 derecede                                        kullanmamaktır                                            (ihmal)”

Kast, kusurun en ağır derecesidir. Kast, failin hukuka aykırısonucu tasavvur ettiğini (bu sonucun bilincinde olduğunu) ve bu sonucu istediğini ifade eder. İhmal ise, failin hukuka aykırı sonucu arzu etmemesine rağmen, bu sonucun meydana gelmemesi için iradesini yeter derecede kullanmamak,      hal                                ve               şartların                           gerektirdiği                dikkati                   ve                            özeni  göstermemektir.

Borçlu genel olarak her kusurdan sorumludur. Onun için borcun ifasının imkansız hale gelmesinde borçlunun kusuru ister ağır olsun (yani kasıt veya ağır ihmali bulunsun), ister hafif olsun alacaklının bu yüzden hakkını kısmen veya tamamen elde edememiş olmasından doğan bütün zararlardan        prensip                                                             olarak      sorumludur.

Borçlu yalnız, sözleşmenin doğumundan sonraki kusurları sonucu hasıl olan imkansızlıktan değil, sözleşme öncesi veya sözleşmenin müzakeresi sırasındaki kusurlu davranışından (culpa in contrahendo sorumluluk) kaynaklanan imkansızlıktan da sorumlu olacaktır. Edimin imkansızlaşması bir kaza halinden veya mücbir sebepten ileri geliyorsa, borçlu, bunu ispatlayarak sorumluluktan kurtulur. Kaza, borçlunun, kendi durumunda bulunacak herhangibir kişiden beklenecek her türlü tedbiri almasına rağmen, sonucu önleyememesidir. Mücbir sebep hali ise, genel olarak beşeri güç ile önlenemeyecek bir olayı ifade eder. Borçlu borcun ifa edilememesinde kusursuzluğunu ispat ile yükümlüdür. Nitekim bu husus birçok yargı kararında da belirtilmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 03.05.1967 tarih ve 1966/4 – 1018 E. 231                  K.  Sayılı                                                         kararına                                           göre:

“Hizmet sözleşmesi ile bağlı olan şoför, belli şekilde kullanmak üzere teslim aldığı malı aynen ve haliyle geri vermekle yükümlüdür. Kendisine hiçbir kusur yükletilemeyeceğini ispat etmedikçe ve elinde bulunmayan sebeplerle gereken bütün önemi gösterdiği halde zararın meydana gelmesini                     önleyemediğini                  ispat                         etmedikçe                                                        zarardan                             sorumludur.”

Borçlu borç münasebetinden doğan bir yükümü ihlal ettiğini bilir veya bunu bilmesi gerekirse kusurludur. O halde borca aykırılık halinde kusurdan sözedebilmek için, borçlu gerek borcun varlığını, gerekse onu ihlal etmekte olduğunu bilmek imkanına sahip olmalıdır. Burada kusur, genel bir davranış kuralına değil tamamen özel bir yükümlülüğe ilişkin olarak ele alınmaktadır. Yargıtay 13. HD.nin 14.05.1981 tarih ve E. 1981/2749 K. 1981/3288 sayılı kararına göre: “…Yanlar arasında…konusu ilaç satımı ve teslimi olan bir sözleşme ilişkisi kurulduğunda ve davalının belirlenen sürede ed imini gereği gibi yerine getirmediğinde bir uyuşmazlık yoktur. Çözümü gereken asıl n, somut olayda döviz darboğazının zorlu neden sayılıp sayılmayacağını ve bunun sözleşmeye etkisini belirlemeye ilişkindir…Döviz transferlerinin zamanında yapılmaması…BK. m.117 anlamında borcun sönmesine yol açmaz. Türkiye genelinde yıllar yılı döviz sıkıntısının süregeldiği de herkesin bildiği bir gerçektir. Davacının bu gerçeği gözeterek ihaleye girmesi, edimini zamanında yerine getirmesinin önlemlerini alması, tedbirli bir tacir olarak davranmasının bir gereğidir.” Taraflar sözleşme ile borçlunun sorumluluğunu ağırlaştırabilirler veya hafifletebilirler. Borçlunun kasdı veya ağır kusuru halinde sorumlu olmayacağı kararlaştırılmışsa bu şart batıldır. Dolayısıyla sorumluluğu azaltan anlaşma yalnız hafif kusur hali için geçerli olacaktır. Sözleşme ile borçlunun sorumluluğunun arttırılmasına ilişkin Yargıtay Ticaret Dairesi’nin 28/01/1965 tarih ve E.279 K.199 sayılı kararına göre: “…Taraflar arasında yapılan sözleşmede mücbir sebeple vaki olacak zayiattan davacının mesul olacağı kabul edilmiştir. Borçlar Kanunu’nun 117. maddesinin son fıkrası gereğince sözleşmedeki bu şart geçerlidir. Aynı sözleşmede davacının teslim etmediği miktarın kabul ed ilen fireler dışında bedelinin müteahhit tarafından ödeneceği de kabul edilmiştir. Davalı idare, denizden kurtarma işinde davacıya yardımcı olarak amele çalıştırdığını ve buna mukabil 665 lira ödendiğini savunmuştur. Bu durumda mahkemece yapılacak iş mücbir sebebin bertaraf edildiği nazara alınarak sözleşmede kabul edilen miktarlara göre davacının denizden kurtardığı odunlara ödenmesi lazım gelen istihkakının gerekirse bilirkişi aracılığı ile hesaplanması ve bu istihkaktan davacının teslime mecbur olduğu odunların kabul edilen bedelleri ile ispatı halinde davacı hesabına harcadığı savunulan kurtarma giderinin de indirilmesi suretiyle davacının davalı idarede bir alacağı olup olmadığının bu suretle tesbiti ve alacağı tahakkuk ettiği takdirde teminat mektubunun buna tekabül eden kısmının geri alınmasına karar verilmesi gerekir.”

  • Zarar

Borca aykırılığın bir sorumluluk meydana getirmesi için alacaklının, borçlunun kusuru sonucunda bir zarara uğramış olması gerekir. Burada söz konusu olan zarar, müsbet zarardır. Müsbet zarar, sözlşemenin ifa edilmemesi yüzünden uğranılan zarardır. Yani sözleşme kararlaştırılan zaman ve şekilde ifa edilmiş olsaydı alacaklının malvarlığı ne hale girecek idiyse o hal ile, sözleşmenin ifa edilmemesi yüzünden ne hale gelmiş ise                              o                                    hal                              arasındaki                       farkı                                         teşkil                                 eder.

  • İlliyet bağı

Zarar ile sözleşmeye aykırılık arasında bir illiyet bulunması gereklidir. Hukuka aykırı bir fiil işleyen kimse ancak bu fiilinin sebep olduğu zararları tazminle yükümlüdür. Bir kimseden fiilinin sebep olmadığı bir zararın tazmininin istenmemesi mantık icabıdır. Ancak bu bağın kesinlikle ispatı her zaman kolay değildir. Özellikle bir hekimin tedavisi sonucunda hastanın bir zarara uğraması halinde, çok defa ölümün mutl aka hekimin fiili sonucu ortaya çıktığını söylemek olanağı yoktur. Ölüm her zaman, önlenmesi olanaksız ameliyat risklerinin bir sonucu da olabilir. İlliyet bağını açıklayan çeşitli teoriler ortaya atılmıştır. Türk – İsviçre ve Alman hukukunda genellikle kabul edilen uygun illiyet bağı teorisidir. Yargıtay’ın kökleşmiş kararlarına göre, “bir olay hayattaki genel davranışlara ve olayların tabii akışına göre diğer bir olayı meydana getirmeye elverişli bulunuyorsa, ilk olay uygun sebep ve sonuç ölçüsüne göre ikincisinin nedeni sayılır. Oğuzman, uygun illiyet bağını, hayat tecrübelerine göre bir fiilin, olayların normal akışında meydana getirebileceği zararlarla olan mantıki illiyet bağı           olarak                                                                                          tanımlamaktadır.

Buna göre, örneğin hekimin tedavi ve müdahalesindeki kusurlu tutumu hayattaki genel davranışlara ve olayın tabii akışına göre hastadaki zararı meydana getirmeye elverişli ise, illiyet bağı var kabul edilecektir. Buna rağmen eğer hekim, hastadaki zararın kendi fiilinden ileri gelmediğini iddia                 ediyorsa                          o                  takdirde                     ispat                             külfeti         kendisine                              ait              olacaktır.

C                           –                            Borçlunun                           sorumlu                           Olduğu                İmkansızlığın                             Hükümleri

Yukarıda borçlunun sorumlu olduğu imkansızlığın sonucunun, borçlunun alacaklının zararını tazmin etmesi olduğunu belirtmiştik. Borçlar Kanunu m.98’de, borçlunun her kusurundan sorumlu olacağı belirtilerek tazminatın buna göre hükme bağlanacağı gösterilmiştir. Doktrinde hakim görüş borçlunun sorumlu olduğu imkansızlık sebebiyle borcun ifasının mümkün olamayışının borcun sona ermesini gerektirmeyeceğini; borç ilişkisinin teminatları ile alacaklı ve borçlu arasında yine devam edeceğini ileri sürmektedir. Fakat borcun aynen ifasına imkan kalmadığı için alacaklının aynen ifayı isteme hakkı, bundan böyle tazminata dönüşmüş olacaktır. Buna karşın Oğuzman, borçlunun kusuru ister bulunsun ister bulunmasın, ifası imkansızlaşan borcun sukut edeceğini belirtmektedir. Bu açıdan kusurlu ve kusursuz imkansızlık arasında bir fark yoktur. Fark, kusurlu imkansızlık yüzünden borcun sukutu halinde borçlunun, alacaklının uğradığı zararı tazminle mükellef olmasına (Borçlar Kanunu m.96), kusursuz imkansızlıkta böyle bir tazmin mükellefiyetinin sözkonusu olmamasında                                              (Borçlar                                           Kanunu                                            m.117)                                                                  görülür.

Kanımca ifası imkansızlaşan borcun sukut edeceğine ilişkin görüşe katılmak mümkün değildir. Her ne kadar bu görüş tazminatın hesabında biretakım kolaylıklar sağlıyor olsa da katılmayı gerektirmemektedir. Yukarıdaki ilk görüşte belirtildiği gibi borç ilişkisinin teminatları borç imkansızlaşsa           bile                                                              devam         edecektir.

sorumluluk şartlarının değerlendirilmesinde ve tazminatın kapsamı ve şeklinin tesbitinde, haksız fiil sorumluluğu hakkındaki hükümler akdi sorumluluk                     halinde                                           de                                           kıyasen                                                             uygulanacaktır.

Zararın varlığını ve miktarını isbat, davacı durumunda olan alacaklıya aittir. Alacaklı müsbet zararının tazminini isteyebileceğine göre müsbet zararı teşkil eden kalemlerin herbirini isbat durumunda olacaktır. Ancak alacaklı borçlunun kusurunu ispatla yükümlü değildir. Kusursuzluğu iddia         ve                                         ispat                                  etmek                                     davalıya                                    düşer.

Eğer zarar miktarını isbat güçse, hakim Borçlar Kanunu m.42’ye dayanarak zararın miktarını tesbit edecektir. Tazminatın belirlenmesine ilişkin Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 06/11/1983 tarihli E.67                                                                                                                                                                                          K.177 sayılı kararı şöyledir:

“Dosyadaki yazılarla dayandığı gerekçelere ve özel olarak taraflar arasındaki akdin hükümlerinin yeter derecede ayrıntıları kapsamamasına ve döviz işlerindeki uygulamaların ancak ticari geleneklerin ışığı altında incelenmesiyle gerçek durumun aydınlanabileceğine ve ticari gelenekler ile tarafların tutumlarının bunlara uygun bulunup bulunmadığının belli edilmesinin uzman kişilerin bilgisini gerektirmesine ve nihayet taraflar arasındaki akit uyarınca ithal işlerinde özel bilgisi bulunan bir ticaret evi durumunda olan davacının davalıyı uyarma borcunu zamanında ve gereği gibi yerine getirmiş olup olmadığının ve böylece Borçlar Kanununun 98. maddesi yoluyla 44. maddesinin ilk fıkrasının uygulanıp uygulanamayacağı                                                                                                                                                                   araştırılmalıdır.”

Tazminatın şeklini, Borçlar Kanunu m.43/1 hükmüne göre hakim belirler. Borçlu, kural olarak bir miktar para ödemeğe mahkum ed ilir. Fakat istisnaen onun imkansızlaşan edim yerine aynı değerde ve aynı çeşitten bir başka edimin ifasına mahkum edilmesine bir engel yoktur. Zararın takdirinde esas alınacak an, alacaklının seçimine göre değişir. Bu an, ya imkansızlaşan edimin kendisine ifası gereken andır veya hakimin                                                              karar       vereceği                                                                               andır.

Alacaklı, borçlunun sözleşmeye aykırı hareketinden bir kazanç sağlamış ve bu kazanç ile borçlunun hareketi arasında bir illiyet bağı da bulunmuş                                   ise,                          tazminat                    miktarından      bu          kazancın                                    düşülmesi             gerekir.

Bu konuda verilmiş 02/10/1963 tarih E.62                                            K.31         sayılı        Yargıtay        Hukuk Genel Kurulu kararına göre:

“…2 – Davalı Denizcilik Bankası vekilinin temyizine gelince; Türk Ticaret Kanunu’nun 1112’nci maddesi hükmünce, yükün tamamen veya kısmen ziyaı yüzünden 1061 ve 1062’inci maddeler gereğince tazminat verilmesi gerekirse taşınan malların adi piyasa değerini veya aynı cins ve mahiyetteki malların varma yerinde boşaltmanın başladığı tarihteki, eğer gemi bu yerde boşaltılmazsa oraya muvasalatında haiz olduğu değeri öder. Bundan, ziya sebebiyle tasarruf edilen gümrük ve sair masraflarla navlun indirilir. Çayın idare depolarında bayilere satış değerinin bayiye ücreti hariç 30, 40 lira olduğu davacı idarenin yazılarıyla anlaşılmaktadır. Bu fiata dahil unsurların nelerden ibaret bulunduğu ayrı ayrı tesbit edilmek ve sözkonusu 1112’nci madde uyarınca bu unsurlara idarece tasarruf edilen masrafların dahil bulunup bulunmadığı araştırılarak bu masraflar indirilmek ve hükme bağlanan bez torba ve karton sandık değerlerinin satış unsurlarına ithal edilmiş olup olmadığı kezalik tesbit edilerek varılacak sonuç dairesinde bunlara ilişkin istekler hakkında bir karar verilmek gerekirken bu cihetten zuhuledilmesi ve karton sandık ve bez torba         değerlerine                 de                    hüküm                   verilmiş            bulunması            usul                    ve              kanuna               aykırıdır.

3 – 1112’nci madde hükmüne göre ziyana uğrayan mallara ait navlunun piyasa değerine göre hesap edilecek tazminattan indirilmesi gerekmektedir. Ziyana uğrayan 17 sandık çaya isabet eden navlun ücretinin 44,35 lira olduğu idare cevabından anlaşılmıştır. Mahkemece satış değeri üzerinden hesap edilen tazminattan indirilmesi gereken navlun bedelinin ziyana uğrayan malları satış değeri ilavesi suretiyle tahsiline karar verilmiş olması dahi kanuna aykırı ve davalı vekilinintemyiz itirazları da bu bakımdan yerindedir.”

  • – SONUÇ

Borçlu tarafından ifa edilemeyen ya da ifa edilemez hale gelen bir edim imkansızdır. İmkansızlık kavramı çeşitli türlere ayrılabilir. Çalışmamız açısından önemli olan borçlunun sorumlu olduğu imkansızlık – borçlunun sorumlu olmadığı imkansızlık ayırımıdır. Borçlunun sorumlu olmadığı imkansızlık durumunda borçlu Borçlar Kanunu m.117 uyarınca borcundan kurtulacaktır. Borçlunun sorumlu olduğu imkansızlık halinde ise edimin ifasının yerini, borçlunun alacaklının zararını tazmin etmesi alacaktır. Borçlunun sorumlu olduğu imkansızlık ile borç sukut etmez. Borç üzerindeki teminatlarıyla birlikte devam eder. Teminatlar artık asıl borcun değil,                        bunun                          yerini                               alan                      tazminat        yükümlülüğünün        teminatları             haline                           gelir.

sorumluluk şartlarının değerlendirilmesinde ve tazminatın kapsamı ve şeklinin tesbitinde, haksız fiil sorumluluğu hakkındaki hükümler akdi sorumluluk halinde de kıyasen uygulanacaktır.

  • AŞAĞIDAKİ KAVRAMLARI TANIMLAYINIZ. 2002 Milli Emlak Uzman Yardımcılığı ve vDenetmen Yardımcılığı Sınav ları
  1. gabin b)zilyetlik c)dalgalı borç d)hak düşürücü süre e)acenta
  2. gabin

Borçlar hukukunda taraflardan birinin diğer tarafın içinde bulunduğu özel bir durumdan yararlanarak edimler arasında kendi lehine açık bir orantısızlık olusturmasıdır.

  • bir sözleşmede tarafların karşılıklı edimleri arasında açık bir orantısızlık bulunmasıdır. karşı tarafın özel durumundan aşırı faydalanma olarak da nitelenebilir.
  • karşı tarafın tecrübesizliğinden,zor durumundan veya dikkatsizliğinden faydalanarak aşırı yarar elde etme durumu

gabin durumunda zarar gören taraf bir yıl içinde sözleşmeyi bozduğunu bildirerek verdiği şeyi geri alabilir.bir yıl                                                                                                                                                                                           geçtikten                                                                                                                                                                                           sonra                                                                                                                                                                                           sözleşme

geçerli hale gelir

  • haksız faydalanmak, sömürü…
  1. zilyetlik

Kişi ile eşya arasındaki fiili hakimiyet ilişkisinden kaynaklanan; bir kişi lehine, bir takım hak ve yetkilerle, aleyhine bazı ödevler getiren hukuki durum… mülkiyetle karıştırılmamalıdır… zilyetlik, çeşitli konularla gündeme gelir; örnek vermek istersek emaneten verilen mallardaki durum verilebilir…

zilyetliki en kısa anlamıyla şöyle ifade edebiliriz: “elde bulundurma” yani bir mal sizde ise emanet bir mal da olsa, çalmış da olsanız, öz be öz sizin malınız da olsa zilyetsinizdir.

En basit anlami ile “elinde bulundurma”.mulkiyetten farkli olarak bir hak degil sadece bir hukuki durumdur.

zilyetlik mülkiyete karinedir.yani bir kişi malı elinde bulunduruyorsa onun malik olduğunu düşünür ona göre hareket ederiz.

ayrıca malik olmasa bile zilyedin hakkı korunur malı elinde tutmaya devam etmesi sağlanır.yani bir kişi bi malı çalmış                                                                                                                                                                                           olsa                                                                                                                                                                                           sonra da                                                                                                                                                                                           malın                                                                                                                                                                                           sahibi

ondan zorla geri almaya kalksa biz malı hırsızda bırakırız.esas sahibin malın kendisinin olduğunu kanıtlaması gerekir.

eşya hukukunda da bir malı nizasız(çekişmesiz) ve fasılasız(aralıksız) olarak bir süre(bilmemkaç yıldan bahsedilir ama süreden emin değilim) bulunduran zilyet o malın maliki olur. iki unsuru bulunan hukuki durum:

  1. fiili hakimiyet,

fonksiyonları ise:

  • ayni hakların kazanılmasını sağlar,
  • ayni hakların muhafazasında rol oynar,
  • fiili durumların keyfi olarak bozulmasını önler,
  • hak karinesidir,
  • iyi niyetin korunmasına esas teşkil eder,
  • arkasındaki hakkın korunmasını sağlar.
  1. dalgalı borç Kısa vadeli borçlar

Kamu borçları içinde kısa vadeli borç terimi yerine dalgalı borç terimi de kullanılmaktadır. Çünkü bu borçlar miktar olarak sürekli dalgalanmalar (azalış ve yükseliş) gösterirler. Çoğu ülkede dalgalı borçlar, toplam olarak devlet borçları içinde önemli bir yer işgal etmektedir. Dalgalı borçlar para piyasalarında; bankalardan, emekli sandıklarından, sigorta kurumlarından, tasarruf sandıklarından, sigorta şirketlerinden ve büyük san ayi ve ticaret müesseselerin ellerinde bulunan ve uzun süreli işlerde kullanılmayan para-lardan sağlanmaktadır. Ancak çoğu kez para piyasalarındaki bu kaynaklar, devletin kısa süre için çok büyük gelire ihtiyaç duyduğu dönemlerde yeterli olmamakta ve diğer önemli bir kaynak olan Merkez Bankası kredilerine başvurulmaktadır. Kısa vadeli borçlanma ile devlet gerekli finansman aracını sağlarken, borç verenler de atıl duran likiditeleri sayesinde faiz geliri elde etmiş olurlar.

Devletin kısa vadeli borçlara başvurmasının ilk nedeni belirli bir bütçe dönemi içinde gelirler ve giderler arasında meydana gelen zaman farklılığını gidermek ve devlet harcamalarının kesintiye uğramasını önlemektir.

Mali yılın bazı aylarında gider yapma zorunda kalmasına rağmen hükümetin elinde o ara yeterli ölçüde vergi geliri birikmemiş olabilir. Diğer bazı aylarda ise bunun tamamen tersi bir durumla karşılaşmak mümkündür. Bu kez, toplanan gelirler o an için yapılması zorunlu kamu giderlerini aşar. Giderlerin gelirlerden fazla olduğu aylarda faaliyetlerin ertelenmemesi için hükümet hazine bonosu çıkarır. Bunların vadesi en fazla bir yıldır. Bu sa-yede yıl içindeki gelir-gider dengesizlikleri önlenmeye çalışılır.

Devletin kısa vadeli borçlara başvurmasının bir diğer sebebi de, uzun vadeli borçlanmaya hazırlık ve koşulların dalgalı borçlara daha elverişli olmasıdır. Bazen amaç uzun vadeli borçlanma olduğu halde, borçlanmayı gerektiren sebep çok kısa sürede harekete geçmeyi gerektiriyorsa, uzun va-deli borçlanmanın epey zaman alacak hazırlık aşamasından kurtulmak için daha çabuk geçekleştirilen kısa süreli borçla nmaya gidilir; daha sonra imkân bulunduğunda yada vade bitiminde bu kısa vadeli borç uzun vadeliye çevrilir.

  1. hak düşürücü süre

Bazı hakların kanunen belirlenen süre içerisinde kullanılmaması, hakkın sona ermesi sonucunu doğurur. bu tür sürelere hak düşürücü süre denir ve kamu yararı amacı ile düzenlenmişlerdir. zamanaşımından farkları şunlardır;

-hakim tarafından kendiliğinden dikkate alınır, tarafların bunu öne sürmelerine gerek yoktur.

-durması veya kesilmesi söz konusu olmaz.

-defi değil, itiraz niteliğindedir.

  1. acenta SEKİZİNCİ FASIL

Acentelik

  1. Umumi olarak :
  • – Tarifi :

Madde 116 – Ticari mümessil, ticari vekil, satış memuru veya müstahdem gibi tabi bir sıfat olmaksızın bir mukaveleye dayanarak muayyen bir yer veya bölge içinde daimî bir surette ticari bir işletmeyi ilgilendiren akitlerde aracılık etmeyi veya bunları o işletme adına yapmayı meslek edinen kimseye acente denir.

Bu fasılda hüküm bulunmıyan hallerde aracılık eden acenteler hakkında tellallık hükümleri, akit yapan acenteler hakkında komisyon hükümleri ve bunlarda da hüküm bulunmıyan hallerde vekâlet hükümleri tatbik olunur.

  • – Tatbik sahası :

Madde 117 – Hususi kanunlardaki hükümler mahfuz olmak üzere bu fasıl hükümleri şunlar hakkında da tatbik olunur:

  1. Mukaveleleri yerli veya yabancı bir işletme hesabına ve kendi adına akdetmeye daimî olarak salâhiyetli bulunanlar,
  2. Sigorta mukavelelerinin akdi hususunda aracılık edenler,
  3. Türkiye Cumhuriyeti içinde merkez veya şubesi olmıyan ecnebi ticari işletmeleri nam ve hesabına memleket içinde muamelelerde bulunanlar.
  • – İnhisar :

Madde 118 – Aksi yazılı olarak kararlaştırılmış olmadıkça, müvekkil, aynı zamanda ve aynı yer veya bölge içinde aynı ticaret dalı için birden fazla acente tâyin edemiyeceği gibi; acente dahi aynı yer veya bölge içinde, birbirleriyle rekabette bulunan mütaaddit ticari işletmeler hesabına aracılık yapamaz.

  1. Acentenin salâhiyetleri :
  • – Umumi olarak :

Madde 119 – Acente, aracılıkta bulunduğu veya akdettiği mukavelelerle ilgili her türlü ihtar, ihbar ve protesto gibi hakkı koruyan beyanları müvekkili namına yapmaya ve bunları kabule salâhiyetlidir.

Bu gibi mukavelelerde çıkacak ihtilâflardan dolayı acente müvekkili namına dâva açabileceği gibi kendisine karşı da aynı sıfatla dâva açılabilir.

Bu hükümlere aykırı olan şartlar muteber değildir.

  • – Kabza salâhiyeti :

Madde 120 – Müvekkilinin hususi ve yazılı muvafakati veya vekâleti olmadan acente, bizzat teslim etmediği malların bedelini kabza ve bedelini bizzat ödemediği malları teslim almaya mezun olmadığı gibi bu muamelelerden doğan alacağı tecil veya miktarını tenzil dahi edemez.

  • – Akit yapma salâhiyeti :

Madde 121 – Hususi ve yazılı bir muvafakat olmadan acente, müvekkili namına mukavele akdine salâhiyetli değildir.                                                                                                                                                                          Acentelere

müvekkilleri adına akit yapma salâhiyetini veren vesikaların acente tarafından tescil ve ilân ettirilmesi mecburidir.

  • – Salâhiyetsizlik :

Madde 122 – Acente, salâhiyetli olmaksızın veya salâhiyeti sınırlarını aşarak müvekkili namına bir mukavele yaparsa müvekkili mukavelenin akdini haber alır almaz üçüncü şahsa, akde icazet vermediğini derhal bildirmediği takdirde, icazet vermiş sayılır. İcazet verilmediği halde acente akitten bizzat mesul olur.

  1. Acentenin borçları :
  • – Umumi olarak :

Madde 123 – Acente, kendisine bırakılan bölge ve ticaret dalı içinde mukavele uyarınca, müvekkilinin işlerini görmeye ve menfaatlerini korumaya mecburdur.

Acente, bilhassa, müvekkili hesabına saklamakta bulunduğu emtia veya eşyaya ârız olan hasarlardan kusursuz olduğunu ispat etmedikçe mesuldür.

  • – Haber verme borcu :

Madde 124 – Acente, üçüncü şahısların kabule salâhiyetli olduğu beyanlarını, bölgesindeki piyasanın durum ve şartlarını, müşterilerin mali durumunu ve bu durumda vukubulan değişiklikleri ve yapılan muamelelere müteallik müvekkilini ilgilendiren bütün hususları ona vaktinde bildirmeye mecburdur.

Müvekkilin açık talimatı olmıyan meselelerde acente, emir alıncaya kadar muameleyi geciktirebilir. Şu kadar ki; işin aceleliği müvekkilinden sormaya müsait olmaz veya acente en faydalı şartlar dairesinde harekete mezun bulunursa basiretli bir tacir gibi kendi görüşüne göre muameleyi yapar.

  • – Önleyici tedbirler :

Madde 125 – Acente, müvekkili hesabına teslim aldığı eşyanın taşınma sırasında hasara uğradığına dair emareler görecek olursa, müvekkilinin taşıyıcıya karşı dâva hakkını emniyet altına almak üzere hasarı keşfettirmek ve gereken diğer tedbirleri almak, emtiayı mümkün olduğu kadar muhafaza eylemek veya büsbütün telef olması tehlikesi varsa, Borçlar Kanununun 92 inci maddesi gereğince salâhiyetli mahkemenin izniyle sattırmak ve gecikmeksizin keyfiyeti müvekkiline haber vermekle mükelleftir. Aksi takdirde ihmali yüzünden doğacak zararı tazmine mecbur olur.

Satılmak üzere acenteye gönderilen emtia çabuk bozulacak cinsten olur veya değerini düşürecek değişikliklere mâruz bulunur ve müvekkilden sormaya vakit müsait olmaz veya müvekkil izin vermede gecikirse, acente salâhiyetli mahkemenin izniyle Borçlar Kanununun 92 inci maddesi gereğince bu emtiayı sattırmaya salâhiyetli ve müvekkilin menfaatleri bunu gerekli kılıyorsa mecburdur.

  • – Ödeme borcu :

Madde 126 – Acente müvekkiline ait olan paranın gönderilmesi veya teslim edilmesi lâzım geldiği zaman bunu yapmazsa, o andan itibaren faiz ve gerekirse ayrıca tazminat vermeye mecburdur.

  1. Acentenin hakları :
  2. Fevkalâde masrafların tazmini :

Madde 127 – Acente, işlerini ifâ için yaptığı masraflardan ancak fevkalâde masrafların tazminini istiyebilir.

Avanslar hakkında 22 nci madde tatbik olunur.

  • – Ücret :
  1. Ücrete tabi muameleler :

Madde 128 – Acente fiilen aracılıkta bulunduğu veya akdettiği muamelelerden ve aracılıkta bulunmamakla beraber bölgesi içindeki şahıslarla müvekkili arasında doğrudan doğruya yapılan ve inhisar dalı içine giren muamelelerden dolayı bir ücret istemek hakkını haizdir.

Müvekkil, doğrudan doğruya yaptığı muameleleri derhal acenteye bildirmeye borçludur.

  1. Ücrete hak kazanma zamanı :

Madde 129 – Acente, mukavelenin yapıldığı tarihte, mukavele mevzuu bir malın satınalınması, imal edilmesi veya satılması ise, müvekkilinin malı veya bedeli yahut onun yerine diğer bir karşılığı aldığı tarihte ücrete hak kazanır. Bu hallerde müvekkile isnad edilebilecek bir sebepten dolayı mukavele yerine getirilmemiş olsa bile acente ücretin ödenmesini istiyebilir.

Mukavele kısım kısım yerine getirilecekse acente, yerine getirildiği veya yerine getirilmesi gerektiği nispette ücrete hak kazanır.

  1. Ücretin miktarı :

Madde 130 – Mukavelede hüküm bulunmadıkça ücretin miktarı acentenin bulunduğu yerdeki ticari teamüle, teamül yoksa halin icabına göre mahkemece tâyin olunur.

  1. Ücretin ödeme zamanı :

Madde 131 – Müvekkil, acentenin ücrete hak kazanmış olduğu muamelelere ait defter kayıtlarının bir suretini hesap cetveli ile birlikte acenteye vermeye mecburdur.

Acenteye ait alacakların, aksi kararlaştırılmış olmadıkça, her üç ayda bir defa ve her halde takvim yılının sonunda veya acentelik mukavelesi sona erdiği zaman, tesbit edilerek ödenmesi lâzımdır.

  • – Hapis hakkı :

Madde 132 – Acente, müvekkilindeki bütün alacakları ödeninceye kadar acentelik mukavelesi dolayısiyle alıp da gerek kendi yedinde gerek hususi bir sebebe binaen zilyed olmakta devam eden bir üçüncü şahıs yedinde bulunan menkul şeyler ve kıymetli evrak ile emtia senedi vasıtasiyle tasarruf edebildiği emtia üzerinde hapis hakkına maliktir.

Müvekkile ait mallar acente tarafından mukavele veya kanun icabı satıldığı takdirde acente satılan malların bedelini ödemekten kaçınma salâhiyetini haiz olur.

Müvekkil aciz halinde bulunduğu takdirde acentanın henüz muaccel olmamış alacakları hakkında da yukarki fıkralar tatbik olunur. Medeni Kanununun 864 üncü maddesinin ikinci fıkrasiyle 865, 866, 867 nci maddeleri mahfuzdur.

  1. Acentelik mukavelesinin sona ermesi :
  • – Sebepleri :

Madde 133 – Muayyen olmıyan bir müddet için aktedilmiş olan acentelik mukavelesini, taraflardan her biri üç ay önce ihbar etmek şartiyle feshedebilir; mukavele ile bir müddet tâyin edilmiş olsa dahi muhik sebeplerden dolayı akit her zaman fesih olunabilir.

Müvekkilin veya acentenin iflâs veya ölümü yahut hacir altına alınması halinde Borçlar Kanununun 397 nci maddesi tatbik olunur.

  • – Tazminat borcu :

Madde 134 – Muhik bir sebep olmadan ve üç aylık ihbar müddetine riayet etmeksizin akdi fesheden taraf, başlanmış işlerin tamamlanmaması yüzünden diğer tarafın uğradığı zararı tazmine mecburdur.

Müvekkilin veya acentenin iflâs veya ölümü yahut hacir altına alınması sebebiyle acentelik mukavelesi sona ererse, işlerin tamamen görülmesi halinde acenteye verilmesi gereken ücret miktarına nispetle tâyin olunacak münasip bir tazminat acenteye yahut yukardaki hallere göre onun yerine geçenlere verilir.

  • 1982 Anayasasını 1961 Anayasasından ayıran temel özellikler nelerdir, anlatınız. 2002 Yılı Devlet Hava Meydanları Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları__________________________________________________________

1961 ve 1982 Anayasalarının Benzerlikleri ve Farklılıkları :

Benzerlikleri:

-Askeri müdahale sonucunda oldu.

-Bir kanadı askeri diğer kanadı sivil olan kurucu meclisler tarafından yapıldı (MGK,MBK) (temsilciler meclisi ,Danışma meclisi)

-Kurucu meclislerin sivil kanadı seçimlerle oluşmadı -Hazırlanan anayasa halkoyuyla yürürlüğe girdi.

-Sivil kanadın bakanlar kurulunun oluşturulmasında ve düşürülmesinde yetkileri yoktu.

Farklar:

-61 temsilciler meclisi daha temsili nitelik taşımakta yaklaşık 1/3’ü dolaylı bir seçimle önemli bir bölümü ise kooptasyon yani çeşitli meslek kuruluşlarının kendi temsilcilerini seçmesiyle oluşmuştur.82 Danışma meclisinde tüm üyeler MGK tarafından seçildi.

-Temsilciler meclisinde anayasa yapım sürecinde partilerin de büyük etkisi oldu.Danışma meclisinde ise partisiz bir anayasa niteliği var 11 Eyl.80 e kadar olan zamanda partilere mensup olanlar üye olarak kabul edilmedi.

-Danışma meclisi daha fazla bürokrasi ağırlıklı bir meclis durumundaydı.

-Temsilciler Meclisi MBK karşısında Danışma meclisinin MGK karşısında olan durumuna göre daha yetkili idi.temsilciler tarafından kabul edilen metin eğer MBK tarafından kabul edilmezse ve temsilciler MBK’ nin yaptığı değişiklikleri onaylamazsa ortak bir kurul oluşturuluyordu.ve bu metin kurucu meclis birleşik toplantısında oylanırdı burada temsilcilerin sayısal bir çoğunluğu vardı bu da büyük bir avantaj dı.Fakat Danışma meclisinin kabul ettiği herhangi bir metin üstünde MGK istediği değişikliği yapma yetkisine sahipti.adının da doğru olarak ifade ettiği gibi bu meclis danışma ve bir ön çalışma meclisi idi.

-61’de anayasanın halk tarafından onaylanmaması durumunda ne yapılacağı açıktı fakat 81-83 sisteminde bu açıklık yoktu.

-61 anayasasında siyasi partiler kamuoyu oluşturmada aktiftiler hatta anayasanın kabulüne karşı görüşlerini açıkça beyan edebiliyorlardı fakat 82 halk oylamasına ilişkin MGK’ nin 70-71 sayılı MGK kararında anayasa üzerinde tartışmalar sınırlandırılmıştı.Ayrıca feshedilmiş olduklarından siyasi partilerin kamuoyu oluşturma gibi bir olanağı da yoktu.

-61’in aksine anayasanın kabulü CB seçimiyle birleştirilmiştir.Buna göre halkoylaması tarihindeki MGK başkanı CB sıfatını alır ve anayasada belirtilen yetkilerini 7 yıl boyunca kullanır.

  • 1982 Anayasasıyla öngörülen olağanüstü yönetim yolları nelerdir, açıklayarak anlatınız. 2002 Yılı Devlet Hava Meydanları Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları Olağanüstü yönetim usulleri
  1. Olağanüstü haller
  2. Tabiî afet ve ağır ekonomik bunalım sebebiyle olağanüstü hal ilânı

MADDE 119. – Tabiî afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebilir.

  1. Şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması sebepleriyle olağanüstü hal ilânı

MADDE 120. – Anayasa ile kurulan hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerine ait ciddî belirtilerin ortaya çıkması veya şiddet olayları sebebiyle kamu düzeninin ciddî şekilde bozulması hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Millî Güvenlik Kurulunun da görüşünü aldıktan sonra yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde, süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebilir.

  1. Olağanüstü hallerle ilgili düzenleme

MADDE 121. – Anayasanın 119 ve 120 nci maddeleri uyarınca olağanüstü hal ilânına karar verilmesi durumunda, bu karar Resmî Gazete de yayımlanır ve hemen Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur. Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde ise derhal toplantıya çağırılır. Meclis, olağanüstü hal süresini değiştirebilir, Bakanlar Kurulunun istemi üzerine, her defasında dört ayı geçmemek üzere, süreyi uzatabilir veya olağanüstü hali kaldırabilir.

119 uncu madde uyarınca ilân edilen olağanüstü hallerde vatandaşlar için getirilecek para, mal ve çalışma yükümlülükleri ile olağanüstü hallerin her türü için ayrı ayrı geçerli olmak üzere, Anayasanın 15 inci maddesindeki ilkeler doğrultusunda temel hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlanacağı veya nasıl durdurulacağı, halin gerektirdiği tedbirlerin nasıl ve ne suretle alınacağı, kamu hizmeti görevlilerine ne gibi yetkiler verileceği, görevlilerin durumlarında ne gibi değişiklikler yapılacağı ve olağanüstü yönetim usulleri, Olağanüstü Hal Kanununda düzenlenir.

Olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda, kanun hükmünde kararnameler çıkarabilir. Bu kararnameler, Resmî Gazetede yayımlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulu r; bunların Meclisce onaylanmasına ilişkin süre ve usul, İçtüzükte belirlenir.

  1. Sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hali

MADDE 122. – Anayasanın tanıdığı hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelen ve olağanüstü hal ilânını gerektiren hallerden daha vahim şiddet hareketlerinin yaygınlaşması veya savaş hali, savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi, ayaklanma olması veya vatan veya Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışmanın veya ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten veya dıştan tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yaygınlaşması sebepleriyle, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Millî Güvenlik Kurulunun da görüşünü aldıktan sonra, süresi altı ayı aşmamak üzere yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde sıkıyönetim ilân edebilir. Bu karar, derhal Resmî Gazetede yayımlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur. Türkiye Büyük Millet Meclisi toplantı halinde değilse hemen toplantıya çağırılır. Türkiye Büyük Millet Meclisi gerekli gördüğü takdirde sıkıyönetim süresini kısaltabilir, uzatabilir veya sıkıyönetimi kaldırabilir.

Sıkıyönetim süresinde, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu sıkıyönetim halinin gerekli kıldığı konularda kanun hükmünde kararname çıkarabilir.

Bu kararnameler Resmî Gazetede yayımlanır ve aynı gün Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur. Bunların Meclisce onaylanmasına ilişkin süre ve usul İçtüzükte belirlenir.

Sıkıyönetimin her defasında dört ayı aşmamak üzere uzatılması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararına bağlıdır. Savaş hallerinde bu dört aylık süre aranmaz.

Sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hallerinde hangi hükümlerin uygulanacağı ve işlemlerin nasıl yürütüleceği, idare ile olan ilişkileri, hürriyetlerin nasıl kısıtlanacağı veya durdurulacağı ve savaş veya savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi halinde vatandaşlar için getirilecek yükümlülükler kanunla düzenlenir.

Sıkıyönetim komutanları Genelkurmay Başkanlığına bağlı olarak görev yaparlar.

  • Türk Kamu Yönetimi sitemi içinde Bağımsız İdari Otorite kavramının anlamını ve özelliklerini açıklayınız. 2002 Yılı Devlet Hava Meydanları Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları
  • Ortak Özellikleri

a- Genel yönetim yapısı içinde yer alırlar. b- Kuruluşları ve işleyişleri yasayla belirtilmiştir. c- Özerk ve bağımsız statülü yapılardır.

d- Genel yönetimin hiyerarşik ve vesayet denetimine bağlı değillerdir. e- Düzenleme, denetim ve yaptırım uygulama konusunda güçlü yetkileri vardır.

  • Yetkileri

a- İlgili ve yetkili oldukları konuda düzenleme yetkileri vardır. b- Kendi alanlarıyla ilgili görüş bildirir ve öneride bulunabilirler.

c- Gözetim ve denetim görevleriyle ilgili olarak uyarılarda bulunabilir, talimatlar verebilir ve gerekli tedbirleri alabilirler. d- Araştırma ve şturma yapabilir, suç duyurusunda bulunabilirler. e- Yaptırım uygulayabilirler.

  • İdari Yapı İçinde Yerleri

Anayasa’nın 123’üncü maddesinde; ” idare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve                                                 kanunla

düzenlenir. İdarenin kuruluş ve görevleri merkezden yönetim ve                                                              yerinden yönetim esaslarına dayanır. Kamu tüzel

kişiliği, ancak kanunla veya                                                                    kanunun   açıkça   verdiği   yetkiye    dayanılarak                                                                                                             kurulur.”     ilkesi     yer   almaktadır.               Bu

madde hükmüyle Anayasamız Türk idari yapısı içinde ayrıca özerk kurumlara ( BİO ) yer                                                                                                                                                                                           vermemiştir. Ancak Anayasa’nın

“Sosyal ve Ekonomik Haklar” bölümünde koşullu olarak devlete verilen görev ve yetkiler çerçevesinde, bağımsız idari otorite niteliğinde bazı kurumların kurulmasına olanak sağlanmıştır.

Hizmet yerinden yönetim kuruluşları, kamu tüzelkişiliği ve özerklik içinde kamu hizmeti yürütürken, BİO’lar belli bir kamu hizmeti yürütmekten ziyade, bireylerin ve toplulukların hak ve özgürlükleri ile yakından ilişkili alanlarda düzenleyici, izleyici, denetleyici ve gerektiğinde yaptırım uygulayıcı kuruluşlardır. BİO’ların idari hukuk anlamında bir anlamıyla ‘kolluk görevi’ yaptığı da ileri sürülmektedir. Ayrıca, diğer kuruluşlara nazaran BİO’ların yöneticilerinin sürelerinden önce görevlerinden alınmaları neredeyse imkansızdır. En önemli farklılıkları ise BİO’ların faaliyetlerinde merkezi idarenin hiç bir makamının vesayet denetimine tabi olmamaları ve tam bağımsız olmalarıdır. Bu nedenlerle BİO’ları hizmet yerinden yönetim kuruluşları kategorisinde saymak mümkün olmamaktadır. Bunların yargısal kuruluş benzeri kuruluş veya karma kuruluş olarak da kabul edilebileceği, hatta idari bütünlük anlamında yerinden yönetim kuruluşlarının benzeri olarak da nitelendirilebileceği savunulmaktadır.

BİO’lar bizzat hizmet yerinden yönetim kuruluşları olarak kabul edilmese de, idari kuruluş oldukları konusunda duraksama yoktur. Bu nedenle, bu kurumların hizmet yerinden yönetim kurumlarının bir türü olarak kabul edilmesi mümkündür. Merkezi yönetimin idari vesayeti altında olmamalarına rağmen BİO’ların idarenin bütünlüğü ilkesine aykırı bir oluşum olmadıkları da vurgulanmalıdır. Her ne kadar BİO’ların karar ve

işlemlerine müdahale imkanı olmasa da, bu karar ve işlemlerin her zaman idari yargıda                                iptal edilebilme                                                                                                                                                                 imkanı                                                                                                                                                         bulunduğundan,                                                                                                                                                                hukuka

aykırılıkların giderilerek idari bütünlüğün sağlanması söz konusu olabilmektedir.

Öte yandan, devletin genel politika ve stratejilerinden kopukluğun engellenebilmesi amacıyla BİO’ların kuruluş yasalarında ilgili veya ilişkili oldukları Bakanlıklar belirtilmiştir. Ancak bu ifadelerden bu kuruluşların bakanlıklara bağlı oldukları veya bakanlıkların denetimi altında oldukları sonucu çıkarılmamalıdır. BİO’lar merkezi yönetimin denetim ve vesayetine tabi olmasalar da, kalkınma planları, yıllık programlar, hükümet programları ve politikaları ile genel olarak çerçevesi çizilmiş genel ilkeleri ve makro ekonomik politikaları gözetmek                                                                              durumundadırlar.                                                                                                                                                                           Bu durum

onların siyaset üstü değil, tam aksine siyasete tabi kurumlar olmalarından kaynaklanmaktadır.

BİO’ların denetimi konusunda 31.1.2002 tarihli 4743 sayılı Kanun bulunmaktadır. Söz konusu Kanuna (m. 7/1) göre, “Özel kanunla kurulmuş kamu tüzel kişiliğini ve idari ve mali özerkliği haiz kurul, üst kurul ve bunlara bağlı kurumların yıllık hesapları Başbakanlık tarafından belirlenen Başbakanlık müfettişi, Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu denetçisi ve Maliye müfettişinden oluşan bir komisyon tarafından denetlenir.” Performans denetimleri de anılan Kanunun 7/2 maddesi uyarınca “ÖK’ların faaliyetleri hakkındaki yıllık rapor, her yılın Mayıs ayı sonuna kad ar Bakanlar Kuruluna sunulur. Bu kuruluşlar faaliyetlerine ilişkin olarak yılda bir defa Türkiye Büyük Millet Meclisi Plan ve Bütçe Komisyonunu bilgilendirirler.” şekliyle oldukça yetersiz bir biçimde çözüme kavuşturulmuş görünmektedir. BİO’ların faaliyetlerinin uygunl uk denetiminin de yargıya başvurmak suretiyle yapılacağının kabulü gerekmektedir.

  • Vesayet denetimi kavramını anlatınız. 2002 Yılı Devlet Hava Meydanları Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları İdarî Vesayetin Tanımı

İdarî vesayetin tanımı Anayasamızda yapılmamıştır; tanım İdare hukukunda önemli yeri olan öğreti ile geliştirilmiştir. Anayasamızın 127.maddesinin 5.fıkrasında idarî vesayetten bahseden hüküm öngörülmüştür: Merkezi idare, mahalli idareler üzerinde, mahalli hizmetlerin idarenin bütünlüğü ilkesine uygun şekilde yürütülmesi, kamu görevlerinde birliğin sağlanması, toplum yararının korunması ve mahalli ihtiyaçların gereği gibi karşılanması amacıyla, kanunda belirtilen esas ve usuller dairesinde idarî vesayet yetkisine sahiptir. Bu anayasal hükümde idarî vesayetin ne olduğu değil amacı ve kanuni niteliği vurgulanmıştır. Ayrıca hizmet yerinden yönetim kuruluşları ü zerindeki vesayet Anayasada açıkça öngörülmemiştir, denetim yetkisinin kullanılacağı kanunlardan anlaşılmaktadır. İdare hukukunun temel ilkeler inden olan “İdarenin Bütünlüğü” ilkesinin uygulanabilmesi için iki kuruma ihtiyaç vardır: hiyerarşi ve idarî vesayet. Unutulmamalıdır ki idarenin bütünlüğü ve özellikle idarî vesayet üniter(tekçi) devletlerde söz konusudur.

Sıddık Sami Onar’ın tanımına göre idarî vesayet merkezin, ademi merkeziyet idarelerinin icrai kararlarını, idarî fiil ve hare ketlerini murakabe etmek ve bu kararları bozabilmek salahiyetidir.[1] Georges Vedel ise şöyle tanımlamaktadır: Devlet yetkililerinin yersel yönetim ve kamu hizmeti yönetimi tüzelkişilerinin organlarının işlemleri üzerinde, kanuna saygıyı temin etmek, kamu yararı dışında ve yetki kötüye kullanılarak yapılması mümkün işlemlerden kaçınmak ve yersel ve teknik çıkarları korumak için yaptıkları deneyimdir.[2] Metin Günday’ın tanımına göre devletin bütünlüğünü ve kamu hizmetlerinin tüm ülke düzeyinde uyusorumlu bir biçimde yürütülmesini sağlamak için, devlet tüzelkişiliğinin ve bu tüzelkişiliği temsil eden merkezi idarenin yerinden yönetim kuruluşları üzerinde sahip olduğu bu denetim yetkisine idarî v esayet denir.[3] Sabri Coşkun idarî vesayeti konu yaptığı kitabında yönetsel vesayeti şöyle tanımlamaktadır: Kamu düzenini, yurt bütünlüğünü sağlamak için kamu yararı amacıyla kanunların verdiği yetkiye dayanarak merkezi yönetim örgütünün yersel yönetim ve kamu hizmeti yönetimi tüzel kişilerinin organları, işlemleri ve parasal kaynakları üzerindeki denetimdir.[4] Tanımlardan anlaşıldığı gibi idarî vesayet üniter devleti korumak ve kamu hizmetlerinin tüm ülkede en iyi şekilde, dengeli biçimde yerine getirilmesi için merkezi yönetim organlarının yerel yönetimler ve hizmet yerinden yönetim kuruluşlarının organları ve işlemleri üzerindeki _kanunların verdiği yetki dahilinde_ denetim yetkisidir.

İdarî Vesayetin Bazı Kurumlardan Farkları

  1. Medeni Vesayetten Farkı: Medeni vesayette vesayet altına alınan kişinin menfaatleri gözetilmektedir; ancak idarî vesayette vesayet altına alınan tüzelkişinin menfaatleri korunmamakta aksine yetkinin kötüye kullanılması önlenmektedir. Ayrıca medeni vasi vesayet altına alınan kişinin adına hukuki işlemleri yaparken idarî vesayet makamı vesayet altındaki tüzelkişinin adına işlem yapmamaktadır. Vesayet makamı ile vesayet altındaki kişinin yaptığı işlemler birbirinden farklıdır. Tamamlanmış bir işlemin yürürlüğe girmesini sağlar ya da yürürlükte bulunan işlemin hukuk düzeninden çıkarılmasını sağlar.
  2. Hiyerarşiden Farkı: Hiyerarşi aynı kamu tüzelkişiliği içindeki farklı makamlar arasındaki ilişkiyi ifade ederken idarî vesayet farklı kamu tüzelkişilikleri arasındaki ilişkidir. Hiyerarşide ast-üst vardır ve emir suç niteliğinde olmadığı sürece yerine getirilir. Ancak idarî vesayette denetlenen kamu tüzelkişiliği kapsamı değişmekle beraber özerkliğe sahiptir. Yerinden yönetim kuruluşları için özerklik kural, denetim istisnadır, bu istisnai durumlar da kanunda öngörülmüştür. Ayrıca Fransız yazarlar daha farklı düşünse de Danıştay’ın yatkın olduğu görüşe göre “uyuşmazlık durumunda vesayet yönetimi kendi işleminden, vesayet denetimine uyruk kamu tüzelkişisi de kendi işleminden sorumludur. Vesayet yönetimi kararına karşı açılan davada davalı durumunda vesayet yönetimi, vesayete uyruk kamu tüzelkişisi kararı için ise davalı durumunda bu kamu tüzelkişisi bulunur.”[5]
  3. Yetki Gensoruişliğinden Farkı: Anayasamızın 126.maddesinin 2.fıkrasına göre “İllerin idaresi yetki gensoruişliği esasına dayanır.” Merkezden yönetimin sakıncalarını ortadan kaldırmak ve özellikle bu yönetim biçiminin yol açtığı kırtasiyeciliği bertaraf ederek hizmetlerin taşrada yürütülmesini sağlamak amacı ile yetki gensoruişliği ilkesinin uygulaması yoluna gidilmiştir.[6] Yönetsel vesayet sisteminde vesayet yönetimi ve vesayete uyruk kamu tüzelkişisi olmak üzere iki tüzelkişi vardır. Kamu tüzelkişisinde işlemi yapmaya yetkili olanlar vesayet yönetiminin memuru durumunda değildir ve kararlarını vesayet yönetimi adına değil ilgili tüzelkişi adına alırlar. Yetki gensoruişliğinde ise ilişki bir hiyerarşi ilişkisidir. Yetki gensoruişliğine sahip görevlinin kullandığı yetkiler merkez yönetim örgütüne aittir ve bu yönetimin adına alınır. İlişkiler tek tüzelkişi içinde sürer. Yetki gensoruişliğine sahip görevli merkez yönetiminin memuru durumundadır.[7]
  • Hukukun yazılı kaynaklarını sıralayarak açıklayınız. 2002 Yılı Devlet Hava Meydanları Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları

Hukuk kurallarının nasıl ve ne suretle meydana geldiklerini, nereden çıktık-larını ifade eden kaynaklara hukuku doğuran kaynaklar veya hukuku yaratan kaynaklar denir. Hukuk kurallarının dışa karşı hangi şekillerde göründüğünü gösteren kaynaklara ise, hukuku bildiren kaynaklar veya mahiyetlerine de uy-gun düşecek biçimde hukukun şekli kaynakları denilmektedir.

  1. HUKUKUN ŞEKLİ KAYNAKLARI

Hukukun şekli kaynakları denildiği zaman karşımıza yazılı kaynaklar, yazı-sız kaynaklar ve yardımcı kaynaklar olmak üzere başlıca üç kaynak çıkmakta-dır.

  1. YAZILI KAYNAKLAR

Yazılı hukuk kurallarını içeren kaynaklardır. Bu kaynaklarda yer alan yazılı hukuk kuralları yetkili bir merci tarafından konulmuşlardır. Yetkili bir merci tara-fından konulmuş olan ve yürürlükte bulunan hukuk kurallarının tümüne birden “mevzu hukuk” (konulmuş hukuk) veya uygulamadaki deyimiyle mevzuat adı verilmektedir.

Yazılı kaynaklar; kanunlar, kanun hükmünde kararnameler, tüzükler ve yö-netmeliklerden oluşmaktadır.

  1. Kanunlar

Hukukun yazılı kaynaklarının en başında kanunlar gelir. Kanun, Anayasa-nın yetkili kıldığı organ tarafından yazılı bir şekilde ve bu ad altında tespit edil-miş bulunan genel, sürekli ve soyut hukuk kurallarından ibarettir.

Meclise kanun teklif etmeye, Bakanlar Kurulu ve Türkiye Büyük Millet Mec-lisi üyeleri yetkilidirler. Bakanlar Kurulunun (hükü metin) hazırlayarak Meclise sunduğu kanun projelerine kanun tasarısı veya kanun layihası denir. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin, yani mil letvekillerinin sundukları projeye ise ka-nun teklifi denilmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisince kabul olunan kanun-ları Cumhurbaşkanı onbeş gün içinde yayımlar. Cumhurbaşkanı yayımlanma-sını uygun bulmadığı kanunları bir daha görüşülmek üzere gösterdiği gerekçe-le birlikte aynı süre içinde Türkiye Büyük Millet Meclisine geri gönderir. Ancak, Cumhurbaşkanının bütçe kanunlarını geri gönderme yetkisi yoktur. Kanunlar, Başbakanlık tarafından çıkartılmakta olan Resmi Gazetede yayımlanır. Kanun-ların hangi tarihte yürürlüğe gireceği genellikle kendi metninin sonunda yer alan yürürlük maddesinde belirtilir. Kanun kendi metninde yürürlük tarihini gösterme mis bulunuyorsa, bu takdirde 1322 sayılı Kanun uyarınca, Resmi Gazete ile ya-yımını izleyen günden itibaren kırkbeş gün sonra yürürlüğe girer.

Kanunlar, kural olarak yürürlüğe girdikten sonraki olaylara uygulanırlar. Başka bir deyimle kural, kanunların geçmişe etkili (makable şamil) olmaması, yani geriye yürümemesidir.

Kanunların genel olması demek, kanunun belli bir kişi veya olayı değil, ay-nı durumda bulunan bütün kişileri ve aynı nitelikteki bütün olayları kapsaması demektir.

Kanunların sürekli olması ise, kanunların yürürlüğe girdikleri tarihten itiba-ren kapsamına giren kişi ve olaylara her zaman uygulanması demektir.

Milletlerarası andlaşmalar da nitelikleri itibariyle kanun sayılırlar. Kanunla-rın Anayasaya aykırı hükümler içermemesi gerekir. Buna Anayasanın üstün-lüğü ilkesi denir.

Kanunların Anayasaya uygunluğunun denetimi bakımından genellikle biri siyasal denetim diğeri ise yargısal denetim olmak üzere iki denetim türü sözko-nusu olabilir. Siyasal denetim, kanunların Anayasaya uygunluğunun siyasi bir organ, örneğin Meclis tarafından denetlenmesi yoludur. Yargısal denetim ise, bu kontrolün bağımsız bir yargı organı tarafından yapılmasını ifade eder.

  1. Kanun Hükmünde Kararnameler

Kanun hükmünde kararnameler, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bir kanun-la yetki vermesi üzerine Bakanlar Kurulu tarafından belli konuları düzenlemek amacıyla çıkarılan yazılı hukuk kurallarıdır. Bunlar da tıpkı kanunlar gibi resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girerler. Kanun hükmünde kararname çıkar-ma yetkisi, ülkemizde ilk defa 1961 tarihli eski Anayasamızın 64’ncü maddesin-de 1971 yılında yapılan bir değişiklikle ortaya çıkmıştır. Osmanlı imparatorlu-ğunda “1876 Kanunu Esasisi” (Anayasası), Vekiller Hey’etine Muvakkat Kanun adıyla kararname çıkartarak geçici hükümler koyma yetkisi tanımıştı; fakat Cumhuriyet döneminde gerek 1924 tarihli Anayasamız (Teşkilatı Esasiye Ka-nunumuz) gerek 1961 tarihli T.C. Anayasası Bakanlar Kurulu’na böyle bir yetki tanımamışlardır. Yetki veren kanunda (yetki kanununda), çıkarılacak kanun hükmünde kararnamenin amacı, kapsamı ve ilkeleriyle bu yetkiyi kullanma sü-resinin ve süresi içinde birden fazla kararname çıkarılıp çıkarılamayacağının gösterilmesi gerekir.

Ancak, Anayasamızın 91’inci maddesinin ilk fıkrasında, sıkıyönetim ve ola-ğanüstü haller saklı kalmak üzere, temel haklar, kişi haklan ve ödevleri ile siya-si haklar ve ödevlerin kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemeyeceği belirtilmektedir. Kanun hükmünde kar arnameler yayımlandıkları gün “Türkiye Büyük Millet Meclisi”ne sunulurlar. Yayımlandıkları gün TBMM’ne sunulmayan kararnameler bu tarihte, TBMM tarafından reddedilen kararnameleri ise, red kararının yayımlandığı tarihte yürürlükten kalkarlar.

  1. Tüzükler

Tüzükler, herhangi bir kanunun uygulanmasını göstermek veya kanunun emrettiği işleri belirtmek üzere, kanunlara aykırı olmamak şartıyla ve Danıştayın incelemesinden geçirtilerek Bakanlar Kurulu tarafından çıkarılırlar. Cumhur-başkanı tarafından imzalanırlar ve kan unlar gibi Resmi Gazete’de yayımlanır-lar. Tüzük çıkarma yetkisi Anayasamızca sadece Bakanlar Kuruluna tanınmış-tır. Tüzüklerin iptaline ilişkin davalara “Danıştay” bakar. Tüzüklere eskiden Ni-zamname denilirdi.

  1. Yönetmelikler

Başbakanlık, bakanlıklar ve kamu tüzel kişilerinin kendi görev alanlarını il-gilendiren kanunların ve tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla çıkardıkları yazılı hukuk kurallarıdır. Yönetmeliklerin ka-nuna aykırı olduğu iddiası adalet mahkemelerinde ileri sürülebileceği gibi, yö-netmeliğin iptali için Danıştay’a da başvurulabilir. Yönetmeliklere eskiden Tali-matname denilirdi.

YARDIMCI KAYNAKLAR

Yardımcı kaynaklardan biri bilimsel görüşler, diğeri ise yargısal kararlardır.

  1. BİLİMSEL GÖRÜŞLER

Bilimsel görüşler, genellikle tartışmalı olan hukuki konularda hukuk bilginle-rinin ileri sürmüş oldukları görüş, düşünce ve kanaatlerdir. Buna doktrin veya öğreti denilmektedir.

  1. YARGISAL KARARLAR

Mahkemelerin vermiş oldukları kararlarda bir nun çözümlenmesi ile il-gili olarak kabul edilmiş olan ilkeleri yansıtırlar, benzer bir nun çözümlen-mesinde yardımcı bir rol oynarlar. Mahkeme kararlarının, yani yargısal kararla-rın hakimleri bağlayıcı niteliği yoktur. Ancak uygulamada mahkemelerin yargı-sal kararlara ve özellikle Yargılayın kararlarına büyük ölçüde uymakta oldukla-rı görülmektedir.

Yargılayın daire kararlarının ve hatta genel kurul kararlarının hakimleri bağlayıcı niteliği olmamasına karşılık, “içtihadı birleştirme kararlan”nın bağlayı-cı niteliği vardır, içtihadı birleştirme kararları Yargıtayda “İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu” (Büyük Genel Kurul ve Küçük Genel Kurullar) tarafından verilir ve Resmi Gazetede yayımlanır. İçtihadı birleştirme yoluna, Yargılayın iki daire-sinin kararları veya bir dairesinin çeşitli tarihlerde verdiği kararlar arasında bir aykırılık bulunduğu yahut yerleşmiş bir içtihadın değiştirilmesine gerek duyul-duğu zamanlar başvurulur.

  • Haksız fiil kavramını tanımlayarak unsurlarını sayınız. 2002 Yılı Devlet Hava Meydanları Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları

HAKSIZ FİİLLERDEN DOĞAN BORÇLAR Haksız fiil:

İki kişi arasında daha önceden bir borç ilişkisi yokken,bunlardan biri bir zarara uğramakta ve bu zarar diğerinin bir davranışından ileri gelmektedir. bu durum haksız fiili meydana getirmektedir. Haksız fiil sonucunda oluşan bu zararın,zararı meydan getiren kişi tarafından bunu tazminle yükümlüdür. Buna haksız fiil sorumluluğu denir. Haksız fiil sorumluluğunda,iki kişi arasında önceden bir hukuksal ilişki yokken,birinin fiili ile diğerinin zararına sebep olmaktadır. Kaynağı kanundur. Haksız fiil sorumluluk hallerinden biri ve en önemlisidir. Hata bir zararın meydana gelip gelmemesinden bağımsız olarak bu fiilin kamu düzenini sarsması halidir. Bu halde eylem,belirli şartlara uyuyorsa,suç sayılır. Bu suçu yapan ise cezalandırılır. Bu ceza sorumluluğudur. Ama eylem bir başkasının hukuk alanında zarara neden oluyorsa burada hukuksal sorumluluk söz konusudur. Bu durumda eylemin faili bu zararı gidermekle yükümlü olur. Kanun,bir zarar meydana getiren haksız fiili bir borç kaynağı saymaktadır. Zarar verenin(borçlu),zarara uğrayana(alacaklı) karşı zararı gidermekle(edim) yükümlü olmasıdır.

Haksız fiil sorumluluğunda temel ayrım:

Bu fiilin şüphesiz bir zarar doğurması gerekmesi ve sorumluluk şartlarına uyması lazımdır. Bu şart kusur şartıdır. Bu fiilin failine yükletilebilmesi için failin kusurlu olması gerekir. Bu fiilin,failin bilinç iradesizle yapılmış olması gerekir.

KUSURLU SORUMLULUK Haksız fiilin unsurları:

BK.41′ de belirtildiği gibi;gerek kasten,gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs,o zararı tazmine mecbur olur. Hukuka aykırılık,kusur,zarar ve illiyet bağı Hukuka aykırılık:

Bir fiilin haksız fiil sayılabilmesi için bunun hukuka aykırı olması gerekir. Bu aykırılığı ortandan kaldıran haller ise;

Mağdurun muvafakati:

Hukuka aykırı bir fiil sonucunda     hakkı çiğnenen kimse,bu sonucu önceden kabul etmiş,bu fiili yapmasına rıza göstermişse,artık fiil hukuka           aykırı

değildir. Bu her zaman geçerli değildir, kişilik haklarının tecavüze uğradığı fiillerde muvafakat,böyle bir fiilin hukuka aykırılığını gidermez.

Kanuni görevin yapılması:

Bu hukuka aykırı sayılabilecek bir fiilin bu etkisini giderir. Celladın idamının cinayet sayılmaması gibi.

Meşru savunma:

Meşru savunma halinde yapılan fiiller bu kapsama girmez. Ama bir fiilin meşru savunma sayılabilmesi için,haksız bir tecavüz olması,bunun şahsa veya mallara karşı yapılmış bulunması gerekir. Ayrıca fiilin tecavüzün defi için yapılması ve tehlikenin giderilmesi için gerekli sınırlar içinde olması gerekir.

Kuvvet başvurma:

Bir şahsın gasbolunmak       istenen                                           hakkını korumak ve geri almak için;kamu yetkililerine başvurma işi geciktiren ve bu yüzden                                           hakkın tekrar elde

edilmesini zorlaştıran           yada    büsbütün imkansızlaştıracaksa,hak sahibine hakkını korumak için bizzat kuvvete                                           başvurma                                           hakkı

tanımaktadır(BK.52/II).

Zorunluluk hali:

Bir kimse kendisini yada başkasını bir zarardan veya bir tehlikeden kurtarmak için,bu zararın veya tehlikenin ortaya çıkışıyl a ilgili olmayan bir 3. şahısın mallarına bir zarar verirse,ıstırar halinden bahsedilir. Bu halde hukuka aykırılık ortadan kalkar;fakat meydana gelen zararı yerine tazmin borcu yine vardır,tazminat hesaplaması hakkaniyet esasları dikkate alınır(BK.52/II).

Kusur:Herkesin hukuksal hayatı etkileyecek bütün fiilleri kendi bilinçli iradesinin denetimi altında bulunur ve bulunmalıdır. Hukuka aykırılık fiilin objektif takdiridir. Kast ve ihmal olarak ikiye ayrılır.

Kast:Hukuka aykırı fiilin,sonuçları ile birlikte,bilerek ve istenerek işlenmesidir.

İhmal:Hukuka aykırı fiil işleyen kimsenin bunun önlenmesi veya işlenmemesi için gerekli özeni göstermemiş olmasıdır. İhmal,ağır veya hafif ihmal olabilir. Ağır ihmal,herkesin yapmaktan kaçınacağı bir şeyi yapmak,açık tedbirsizlikte bulunmaktadır. Hafif ihmal de ise failin dikkatsiz veya ihtiyatsız davranması söz konusudur. Buna hükmederken,failin kusurlu olup olmadığına hükmederken,aynı durumda bulunacak orta zekada ve bilgide,tedbirli hayali bir şahsın hangi hususlarda ve hangi sınırlar içinde bir özen ödevi olacağı tespit edilecek ve failin tutumu bununla mukayese edilecektir. Bazen bir kimsenin bizzat kendi işkerinde gösterdiği ihtimam ölçüsü de kullanılır(BK.538).

Zarar:Hukuka aykırı bir fiili kusurlu olarak işleyen bir kimsenin bu fiilinden dolayı sorumlu tutabilmesi için,bir başkasına zarar vermiş olması gerekir. Asıl anlamı ise,bir kimsenin malvarlığında rızası dışında meydana gelen bir azalmadır. Manevi zarar ise,kişisel değerler ve varlıklardaki,parayla ölçülemeyen azalmayı ifade eder.

Zarar,sözleşmeden doğan sorumluluk yönünden,müspet zarar ve menfi zarar olarak ikiye ayrılır. Müspet zarar,bir sözleşmenin sağladığı zarardır. Menfi zarar ise,genel olarak,bir sözleşmenin hükümsüz olması sebebiyle uğranan zarardır.

İlliyet bağı:Bir kişinin işlediği hukuka aykırı fiil sebebiyle sorumlu tutulabilmesi için,işlenen fiille,meydana gelen zarar arasında illi(nedensel) bir ilişki yada bağlantı olmalıdır. Hukuksal olarak zararla fiil arasında bağlılığı mantık işlemi ile tespite mantıksal illiyet denir.

Uygun illiyet teorisine göre,genel hayat tecrübelerinin verilerine,olayların ampirik cereyan tarzına ve objektif bir ihtimale göre tespit edilmelidir. Yani,sonuç(zarar),bir olayın tipik bir sonucu olarak kabul edilebilmeli,sonuçla olay objektif bir ihtimale göre uygun olmalıdır. Sonucu meydana getiren fiiller birden ziyade ise,ortak illiyetten bahsedilir. Eğer iki fiil de aynı sonucu tek başına meydana getirmeye elverişli ise,mütefarik illiyet vardır. Birden fazla fiilden hangisinin sonucu meydana getirdiği tespit edilemiyorsa,alternatif illiyet mevcuttur.

KUSURSUZ SORUMLULUKusursuz sorumluluk:Bazı özel durumlarda bu ilkeden ayrılmış ve meydana gelen zararlarda failin kusuru olmasa bile,sorumluluğu kabul edilmiştir. Buna kusursuz sorumluluk denir.

Kullandığı cihazın,vasıtanın kendisine sağlayacağı faydaya karşılık olarak,birey,bunun yaratması mukadder olan tehlikelerden,kusurlu olmasa bile sorumlu tutulmalıdır. Bu sorumluluğa risk sorumluluğu denir.

Bazı hallerde failin kusurlu sayılması bile,zararı gidermesi hakkaniyet icabıdır. Buna da hakkaniyete dayanan sorumluluk denir. Kusurun objektifleştirilmiş bir tarzda takdir edilmesi dolayısıyla,burada da bir anlamda,objektif sorumluluk durumundan bahsedilebilir. Bu gibi hallerde zararın mağdurun sırtında bırakılmayıp,faile veya faille özel bir ilişkisi olan kimseye yükletilmesinin sebebi zararı meydan faaliyetin,sorumlu kimse bakımından yararlı bir faaliyet olmasıdır.

Temyiz kudretine sahip olmayanların haksız fiil sorumluluğu(BK.54):

Bu bir hakkaniyet sorumluluğudur. Temyiz kudretinden devamlı olarak yoksun olan kişilerin kusurlu sayılmayacağından verdiği zarardan sorumlu olmasa da,hakkaniyet gereği bir tazminata mahkum edilebileceği kabul edilmiştir. Temyiz kudretin geçici olarak yoksun olanlar ise,bu hale kendi kusurları ile düşmüşlerse,meydana getirdikleri zarardan sorumludurlar(BK.54/II). Temyiz kudretinden geçici yoksunluğunda failin kusuru yoksa sorumlu olmaz;fakat hakkaniyet gereği bir tazminata mahkum ed ilir(BK.54/I).

Adam çalıştıranların sorumluluğu(BK.55):

Müstahdem,istihdam edenin işini görürken,3. kişilere karşı bir haksız fiil işler ve zarar verirse istihdam eden bu zararı tazmine me cburdur. Şartları;

İki kişi arasında birinin diğerinin menfaatine bir iş görmesi şeklinde bir iş birliği olacak Müstahdem,bu işi görürken,3. kişiye bir zarar verecek Zarar verici fiil hukuka aykırı olacak

BK.55/II’ de istihdam edenin sorumluluktan kurtulma imkanlarını göstermiş;istihdam edenden beklenecek olan dikkat ihtimam,müstahdem seçerken,ona talimat verirken ve nezaret ederken gereken her şeyi yapmış olmaktır. Mücbir sebeplerden istihdam eden sorumlu değildir. Müstahdemin fiili kendisi bakımından kusurlu bir fiil ise,zarara uğrayan şahsın ona da başvurarak tazminat isteyebileceği doğaldır. BK.55/I gereğince ödemek zorunda kalan istihdam eden dahi,müstahdeme rücu etmek hakkına sahiptir(BK.55/III).

Hayvan idare edenlerin sorumluluğu(BK.56/57):

Bir hayvanı yönetiminde bulunduran kimse o hayvan tarafında meydana getiril zararı ödemekle yükümlü olmuştur. Şartları;

Zarar hayvan doğmuş olacak

Bu hayvan bir şahsın yönetiminde bulunmalıdır

Zararla hayvan arasında illiyet bağı bulunmalıdır

Bu sorumluluktan kurtulmak için,hayvanın söz konusu zararı vermemesi için gerekli olan f-her türlü tedbiri almış olduğunu veya almış olsaydı bile zararın yine doğacağını ispat etmelidir. Hayvanın zararı doğuran hareketi,b,r başkasının veya başkasına ait bir hayvanın ürkütmesi sonucunda yapmış olsa bile,yönetici yine sorumlu olur;fakat bu olayın olmasına d-neden olana bir rücu hakkı haizdir(BK.56/II). Bir hayvan bir kimsenin gayrimenkul zarar verirse,bu malın zilyedi yönetici zararı ödeyene kadar hayvanı elinde tutabilir. Buna hapis hakkı denir(BK.57).

Yapı sahibinin sorumluluğu(BK.58):

Bir yapının sahibi,onun kötü yapılmış olması veya bakımsızlığı yüzünden 3. kişilerin uğrayacağı zararı ödemekle yükümlü tutulur. Bu kusursuz sorumluluk hali olup risk sorumluluğuna dayanmaktadır. Malikin bu sorumlukta kusursuzluğunu ispatlayarak kurtulma şansı yoktur. Buna mukabil malik,kusurlu olanlara rücu hakkına haizdir(BK.58/II).

BK.59′ a göre;başkasına ait bir yapının veya benzeri sabit tesislerin doğurduğu tehlikeleri önlemek için gerekli tedbirlerin alınmasını isteme yetkisi vermektedir.

HAKSIZ FİİLİN SONUÇLARI

Haksız fiilin başlıca sonucu,zarara uğrayan kimse ile haksız fiil işleyen arasında,bu yüzden bir borç ilişkisinin meydana gelmesidir. Konusu ise zararın ödenmesidir.

Zararın hesaplanması:

Bir haksız fiil işleyen kimse,bu fiil sonucunda,meydana gelen bütün zararları ödemelidir. Zararı ve miktarı ispat etmek,zarara uğrayana düşer. Bu mümkün değilse hakimin takdiri ile belirlenir. Manevi zararların hesaplanması zorunlu olarak hakime düşer.

Tazminatın belirlenmesi:

Fiili işleyerek zararı meydana getiren kimse,doğan zararı tamamen gidermeli,ta bir tazminata sorumlu tutulmalıdır. Aynen tazmin,haksız fiilden sorumlu şahsın bu hükme mahkum edilmesi gerekir. Burada kural,eski hale iadedir.

Kusurun derecesine göre tazminat:

Ana kural tam tazmin olmakla beraber,hakime fiilin faillinin kusur derecesini dikkate alma yetkisi verm ektedir(BK.43). BK.44/II’ de hafif kusur halinde başka bir indirim sebebi öngörülmüştür.

Müterafik kusur:

Bir kimse zararın doğmasına veya artıp,çoğalmasına kendi fiil ve davranışlarıyla katılmış bulunuyorsa,müterafik kusurdan bahs edilir. Zarara uğrayan kimse buna razı olduğu veya zararın doğmasına yahut artmasına yardım ettiği ve zarar verenin durumunu ağırlaştırdığı takdirde,hakim,duruma göre,tazminatın miktarını veya tazminatı büsbütün kaldırabilir(BK.44/I). Bir kimsenin zarara razı olması halinde tazminat gerekmez fakat;kişilik haklarından vazgeçme mümkün olmadığından,fiilin hukuka aykırılığı ortadan kalkmaz.

Özel haller:

Adam ölmesi halinde tazminat,öncelikle defin giderlerini kapsar. Bundan başka,haksız fiilin işlendiği tarihten itibaren tedav i masrafları ve bu nedenle yitirilen kazançlar tazminata girer(BK.45/I). Ölenin yardımından yoksun kalanların destekleyen yoksun kalma tazminatı da istenebilir(BK.45/II).

Cismani zarara uğrayan kimsenin isteyebileceği tazminatın başlıca kalemi ise,çalışma gücünün yitirilmesi nedeniyle uğranılan ve ilerde uğranılacak zararlardır(BK.46). Cismani zarara uğrayan lehine hakim tarafından bir tazminata hükmedilmesi de mümkündür(BK.47).

Failin birden fazla olması:

Birden çok kişi bir zarar meydana getirmişlerse,bu zarardan müteselsilen ve birlikte sorumlu olurlar(BK.50). Müteselsilen sorumlulukta borçlulardan her biri,alacaklıya karşı,borcun tamamından sorumlu olurlar(BK.141).

Tazminat davası:

Mahkemeye başvurarak haksız fiil dolayısıyla uğradığı zararın tazminini talep eden kimse,bu davada,fiil’ i,zarar’ ı,kusur’ u,illiyet bağını ispatlamak zorundadır. Haksız fiile dayanarak açılmış bulunan tazminat davalarında,davaya bakan hakimin,ceza mahkemesinin aynı fiille ilgili kararlarla bağlı değildir(BK.53). haksız fiil sebebiyle açılacak tazminat davasının bir yıl içinde açılması gerekir(BK.60/I). Fakat kanun bunun da üst sınırını koymuş ve davanın,fiilin vukuundan itibaren 10 yıl içinde her halde açılması gerektiğini kabul etmiştir.

  • Haksız rekabet kavramını açıklayarak anlatınız. 2002 Yılı Devlet Hava Meydanları Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları

Haksız rekabet, iktisadi rekabetin iyi niyet kurallarına aykırı olan aldatıcı davranış veya başkaca suretle her türlü kötüye kullanılmasıdır.

Haksız rekabet TTK’da herkese karşı ileri sürülebilen mutlak bir hak olarak kabul edilmiş ve ticari işletmeyle ilgili olması koşulu aranmamıştır. Haksız rekabet durumları TTK’nın 57. maddesinde 10 bent olarak gensoruiş bir biçimde sayılmıştır.                      1-    Başkalarını  veya   onların   emtiasını,   iş mahsullerini, Faaliyetlerini ya da ticari işlerini

yanlış, yanıltıcı veya lüzumsuz yere incitici bayanlarla KÖTÜLEMEK(TTK md. 57/b.1)                             2-    Başkasının ahlaki                                                                                                                     veya mali iktidarı hakkında

HAKİKATE AYKIRI MALUMAT VERMEK (TTK md. 57 b.2)                                                                                                                                                                                           3- Kendi şahsi

durumu emtiası, iş mahsulleri, ticari faaliyeti veya ticari işleri hakkında YANLIŞ VEYA YAN ILTICI MALÜMAT vermek veyahut üçüncü şahıslar hakkında aynı şekilde hareket suretiyle rakiplerine nazaran onları üstün duruma getirmek;( TTK md. 57 b.3)                                                                                                                                                                                          4-                                                                                                                                                                                          ^ Paye,

Şahadetname ve mükâfat almadığı halde, bunlara sahip imişcesine hareket ederek MÜSTESNE KABİLİYETE MALİK BULUNDUĞU ZANNINI Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

UYANDIRMAYA ÇALIŞMAK veya buna müsait olan yalnız unvan yahut mesleki adlar kullanmak;( TTK. md. 57/ b.4 )                                                                                                                                                                                           5-

Başkasının emtiası, iş mahsulleri; faaliyeti veya tic. İşletmesiyle İLTİBjASLAR MEYDANA GETİRMEYE ÇALIŞMAK veya buna müsait bulunan tedbirlere başvurmak, hususiyle BAŞKASINI HAKLI OLARAK KULLANDIĞI AD, UNVAN, MARKA, İŞARET vb. gibi tanıtma vasıtaları ile il tibasa meydan verebilecek surette, ad, unvan, marka, işaret gibi tanıtma vasıtaları kullanmak) veyahut iltibasa meydan veren malları durumu bilerek veya bilmeyerek, satışa arz etmek veya şahsi ihtiyaçtan başka her ne sebeple olursa olsun ELİNDE BULUNDURMAK ( TTK. md. 57/ b.5 )

  • Üçüncü şahısların müsdahdemlerine , vekillerine veya diğer YARDIMCILARINA onları vazifelerini ihlale sevk etmek suretiyle ken disine veya başkasına menfaatler sağlamak maksadıyla veya bu kabul menfaatleri sağlamaya elverişli olacak suretle, müstahak olmadıkları MENFAATLER TEMİN VEYA VAADETMEK ( TTK. md. 57/ b.6 )
  • MÜSTAHDEMLERİ, vekilleri veya diğer yardımcı kimseleri iğfal suretiyle istihdam edenin veya müvekkillerinin imalat veya ( ticaret sırlarını ifşa ettirmek) veya (ele geçirmek) (TTK.md. 57/ b. 7 )
  • Haklı bir neden olmaksızın başkasının ticaret sırlarından faydalanmak Hüsnüniyet kaidelerine aykırı bir şekilde elde ettiği veya öğrendiği imalat veya ticaret sırlarından haksız yere faydalanmak veya onları başkalarına yaymak ( TTK.md.57/b.8)
  • Üçüncü şahısları yanıltabilecek dürüstlük kuralına aykırı beyanlarda bulunmak Hüsnüniyet sahibi kimseleri iğfal edebilecek su retle ( hakikate

aykırı hüsnühal ve iktidar şahadetnameleri vermek) (TTK. md. 57/ b. 9 )                                                                                                                                                                                           10-İş hayatının

koşullarına aykırı davranışlar. Rakipler hakkında da cari olan kanun, nizamname, mukavele veyahut mesleki veya mahalli adetlerle tayin edilmiş bulunan “iş hayatı şartlarına riayet etmemek” ( TTK. md. 57/ b. 10 )                                                                                                                                                                                          Haksız rekabet filleri niteliği

itibarı ile haksız fiil olduğundan ispat vasıtası olarak kanuni deliller aranmaz.Şahit, bilirkişi, keşif gibi takdiri delille r yeterlidir

Kanun koyucunun haksız rekabet neticesinde menfaatleri ihlal edilenlerin korunmasına amacına uygun olarak haksız rekabet neticesinde müşteri çevresi zedelenen ve haksız rekabetin neticelerinin ortadan kaldırılabilmesi için davayı kazanan davacının hükmün ilanını isteyebileceğini ve ilanının içeriğini ise hakimin belirleyeceğini düzenlemiştir.

İsviçre doktrininde, eski hale getirmenin ihtiyati tedbir yoluyla geçici icrasına şu örnekler verilmektedir: levhaların sökülmesi,araçlar ve reklam spotlarındaki bazı ifadelerin silinmesi, reklam malzemesinin iadesi.                                   Haksız                                                                                                                                                                               rekabet                                                                                                                                                                                 eylemi

doğrudan kendisine yönelmese de zarar gören ya da görme tehlikesi bulunan işletme sahibi, haksız rekabet yüzünden ekonomik çıkarları zarara uğrayan müşteri ve bunların bağlı oldukları mesleki kuruluşlar ve iktisadi birlikler, tazminat dışında, tespit, yasaklama ve düzeltme davası açılabilir. Dava açılabilecek kişiler ise haksız rekabet eylemini işleyen kişiler, haksız rekabete konu olan malları durumu bilmeden ya da bilerek satışa sunan ya da kişisel gereksiniminden daha fazlasını elinde bulunduran kişiler, haksız rekabet eylemini işleyenleri yanında çalıştıran kişilerdir. Ayrıca yazı ya da ilanın onay almadan yayımlanması, yazı sahibi ya da ilan verenin bildirilmemesi ya da başka nedenlerden yazı sahibi ve ilan sahibi aleyhine Türk mahkemelerinde dava açılamaması durumlarında sırasıyla yazı işleri müdürü, ilan servisi şefi, yardımcı ve basımevi sahibi hakkında dava açılabilir. Dava hakkı olan taraf, bu hakkın doğumunu öğrendiği tarihten başlayarak 1 yıl ve her durum da 3 yıl içinde dava açabilir. BK. 49 Maddesinde ön görülen koşulların varlığı durumunda manevi tazminat davası açılabilir. Ceza davasının açılabilmesi şikayete bağlıdır.

MÜTESELSİL SORUMLULUK:

Müteselsil sorumluluk; “zincirleme sorumluluk”, “müteselsil borçluluk”, “zincirleme borçluluk” şeklinde de ifade edilmektedir. İngilizce anlamı “Severally responsobility”dir. Müteselsil sorumluluk; Özel Hukuk kapsamı içerisinde yer alan Türk Ticaret Kanunu, Borçlar Kanunu, Medeni Kanun gibi genel kanunlarda düzenlendiği gibi Karayolları Trafik Kanunu, Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun gibi özel kanunlarda da düzenlenmiştir.(1) Ayrıca müteselsil sorumluluk aşağıda ayrıntılı olarak belirtildiği gibi Kamu Hukuku içerisinde yer alan Vergi Hukukunda da düzenlenmiştir.

  1. Özel Hukukta Müteselsil sorumluluk:

Özel hukukta müteselsil sorumluluk “teselsül karinesi”ne dayanmaktadır. Teselsül karinesi anlam olarak, birden çok borçlunun her birinin alacaklıya karşı ya da borçlunun birden çok alacaklının herbirine karşı borcun tamamından sorumlu olması demektir.

Müteselsil sorumluluk genel olarak Borçlar Kanunu’nun 141.maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre müteselsil sorumluluk “Birden çok borçludan her birinin, alacaklıya karşı borcun tamamından sorumlu olmayı kabul ettiği durum”dur.

Müteselsil borçluluk, bir irade açıklaması veya kanun hükmü dolayısıyla bölünebilir bir edimin birden fazla borçlularından                                                                                                                                                                                      her                                                                                                                                                                      birinin edimin

tamamını ifa etmekle yükümlü olduğu; alacaklının ise tamamını ancak bir defa elde etmek üzere edimi borçlulardan birisinin ifası veya ifa yerini tutan fiili ile diğerlerini bu oranda alacaklıya karşı borçtan kurtaracakları bir birlikte borçluluk halidir. Borçlar Kanunu hükümlerine göre adi işlerde teselsül (zincirleme) ya tarafların iradesinden (iradi teselsül) ya da kanundan (kanuni teselsül) doğar. Kanuni teselsül hallerine BK md. 469’da düzenlenen vediayı (emanet) birlikte teslim alanların durumu ile TTK md. 7’de düzenlenen iki veya daha fazla kimsenin, içlerinden yalnız biri veya hepsi için ticari nitelikteki bir iş nedeniyle diğer bir kimseye karşı birlikte borç altına girmesi örnek verilebilir. Yani adi işlerde müteselsil sorumluluk istisnadır. İradeye veya kanuna dayanır.

Müteselsil sorumluluk, Türk Ticaret Kanunu’nun 7.maddesinde düzenlenmiştir. 7/1.maddeye göre; “İki veya daha fazla kimse, içlerinden yalnız biri veya hepsi için ticari mahiyeti haiz bir iş dolayısıyla diğer bir kimseye karşı müştereken borç altına girerlerse mukavelede (sözleşme) aksi kararlaştırılmadıkça müteselsilen mesul sayılırlar.” TTK 7/2 maddeye göre ise, ticari borçlara kefalet halinde gerek asıl                                                                                                                      borçlu                                                                                                                                                                                       ile                                                                                                                                                                           kefil gerek

kefiller arasındaki münasebetlerde dahi hüküm böyledir. Yani borçlular arasındaki teselsül 2 halde söz konusudur;

  • Müşterek borç altına girme durumunda (md.7/1)
  • Ticari borçlara kefalet durumunda (md.7/2)

Adi borçlarda iradeyi açıkça belirtmek gerekir, ticari işlerde ise gerekmez.

Bu hükme göre borcun ticari olması halinde asıl borçlu ile kefil veya kefiller arasında müteselsil borçluluk esas olmaktadır. Ancak taraflar bunun aksini kararlaştırabilirler.

ŞUFA HAKKI (ÖNALIM)

Şufa hakkı, bir taşınmaz malın satılması halinde, onu diğer alıcılara nazaran öncelikle satın alabilme hakkıdır (MK. 732,735).

  1. Kanuni Şufa

Hissedarlık esasına göre tescilli taşınmaz mallarda hissedarların birbirlerine karşı şufa hakları vardır. Bu hak kanun tarafından tanındığından kanuni şufa hakkı denmektedir. Kanuni şufa hakkının tapu kütüğüne şerhine gerek yoktur. Taşınmaz malda hisse sahibi olmak bu hakka sahip olmak için yeterlidir. Hissenin çok veya az oluşunun da önemi yoktur.

Şufa hakkının kullanılmasına esas olmak üzere, tapuda yapılan satışları şufa hakkı sahibine ihbar yükümlülüğü satıcıya ve yeni alıcıya aittir. Tapu sicil müdürlüğünün ihbar yükümlülüğü yoktur. Yapılan satış alıcı veya satıcı tarafından diğer paydaşlara noter aracılığıyla bildirilmelidir (MK.733/2).

Bu haktan feragat edilebilir (MK.733). Feragat noterden yapılabileceği gibi tapu sicil müdürlüğüne başvurarak da yapılabilir. Tapu sicil müdürlüğüne başvurulması halinde feragat edenin beyanı tescil istem belgesine yazılarak tapu kütüğünün şerhler sütununa aşağıdaki şekilde şerh edilir. Feragatın bedelli veya bedelsiz yapılmış olmasının tapu sicili açısından bir önemi yoktur. Bu işlem için maktu t erkin harcı alınması gerektiği düşüncesindeyiz.

Örnek: Şufadan feragat:Leyla Üren kanuni şufa hakkından feragat etmiştir. Tarih-Yev.

  1. Sözleşmeden Doğan Şufa

Bir taşınmaz malın maliki veya hissedarı tarafından o taşınmaz üzerinde mülkiyet payı bulunmayan bir üçüncü kimseye sözleşme ile tanınan şufa hakkıdır.

Bu şufa sözleşmesinin noterce düzenlenmiş olması gerekir (TST.55). Şufa hakkının tapu siciline şerhi, malik veya yetkili temsilcinin yazılı istemi ile olur. Ancak şufa sözleşmesinin de şerh istemi ile birlikte tapu sicil müdürlüğüne verilmesi gerekir. Şerh isteme yetkisi şufa hakkı sahibine de verilebilir.

Şufa hakkı tapu kütüğüne şu şekilde şerh edilir.

Örnek: …………………  lehine beş sene süreyle şufa hakkı. Tarih – Yevmiy Bu haktan feragat halinde feragat beyanı tescil istem belgesine yazılarak

kütüğün şerhler sütunundaki şufa hakkı terkin edilir. Terkin işlemi için maktu terkin harcı tahsil edilir.

Tescil İstem Belgesinin Yazımı (Şufa-İştira Vefa İçin)

Yukarıda niteliği gösterilen taşınmaz malın V hissesi Havva GÜRSEL adına kayıtlıyken; bu kez, ben Resul oğlu Bora UYSAL ile Havva GÜRSEL arasında yapılan Antalya 4. Noterliğinden tanzim edilen 21/05/1999 tarih 14506 sayılı şufa (vefa-iştira) hakkı sözleşmesine istinaden Havva GÜRSEL’in hissesi üzerine lehime şufa (iştira-vefa) hakkı şerhi verilmesini talep ile 492 sayılı Harçlar Kanununa göre yukarıda gösterilen değerin emlak vergisi değerine yeniden değerleme oranı uygulanmak suretiyle bulunacak değerden düşük olmadığını, aksi halde aradaki farkın V.U.K. na göre cezalı olarak tahsil edileceği hususunun Tapu Sicil Müdürü tarafından tarafıma bildirildiğini beyan ederim.

  1. İŞTİRA HAKKI (ALIM)

Bir taşınmaz malı belli bir bedelle belli bir süre içinde malikinden satın alabilmek hakkıdır (MK.736). Bu niteliği ile satış vaadine benzer. Ancak satış vaadinin azami süresi beş yıl olduğu halde bu hak şerh tarihinden itibaren on sene süreyle hüküm ve sonuç doğurur. Bu süre sonunda malikin talebi ile terkin edilebilir (TST.78).

İştira sözleşmesinin noterce düzenlenmiş olması gerekir (TST.55). İştira hakkı tapu kütüğünün şerhler sütununa                                                                                                                                                                                           şu                                                                                                                                                                                           şekilde                                                                                                                                                                                           şerh                                                                                                                                                                                           edilir.                                                                                                                                                                                           Örnek:

Sosyal Sigortalar Kurumu lehine üç sene süreyle ve on milyar lira bedelle iştira hakkı vardır. Tarih – Yevmiye.

  1. VEFA HAKKI (GERİ ALIM)

Vefa hakkı satanın, sattığı taşınmaz malı müşteriden geri satın alma hakkını saklı tutmasıdır (MK.736). Bu hakkın azami etki süresi de şerh tarihinden itibaren on yıldır. Bu sürenin sonunda malikin talebi ile terkin edilebilir (TST.78).

Satış akdi sırasında vefa hakkı saklı tutuluyorsa satış resmi senedine bu hak yazılır. Satış işleminden sonra bu                                                                                                                                                                                           hak                                                                                                                                                                                           tesis                                                                                                                                                                                           ediliyorsa,                                                                                                                                                                                           noterce

düzenlenmiş sözleşme aranır. Vefa hakkı yeni malikin taşınmaz mal üzerindeki temliki tasarruf yetkilerini kullanmasına engel değildir. Vefa hakkı uygulaması oldukça enderdir. Genelde, satış bedelinin süresinde ödenmemesi ihtimali karşısında satıcının vefa hakkını kullanmasına rastlanmaktadır.

Vefa hakkı kütüğün şerhler sütununa şu şekilde şerh edilir.

Örnek: …………. lehine üç sene süreyle ve sekiz milyar lira bedelle vefa hakkı vardır. Tarih – Yevmiye.

  1. ŞUFA – İŞTİRA – VEFA İŞLEMLERİNİN MALİ YÖNÜ

Şufa, iştira, vefa haklarının tapu siciline şerhi için, Harçlar Kanununa ekli (4) sayılı Tarifenin 9. pozisyonu uyarınca bu hakların bedelli veya bedelsiz oluşuna bakılmaksızın taşınmaz malın kayıtlı değeri üzerinden Binde 5.4 oranında harç tahsil edilir.

Ayrıca Döner Sermaye İşletmesince belirlenen tarifeye göre ücret alınır.

Bu hakların terkini için maktu terkin harcı tahsil edilir

  • Alacağın Temliki KAVRAMINI AÇIKLAYINIZ 2002 Vergi Denetmen Yardımcılığı Sınav ları

http://www.hukuk.gensoru.tr/konular/konular.asp?konugrp=3&konuid=2 http://www.malihaber.com/modules.php?name=Encyclopedia&op=content&tid=77 YÖNTEM 1 ALACAĞIN TEMLİKİ

  1. Giriş

Alacağın temliki, borç ilişkisinden doğan belli bir talep hakkının devrine yönelik olarak, alacaklı ile onu devralan üçüncü kişi arasında, borçlunun rızasını aramaksızın yapılan ve sadece kazandırıcı bir tasarruf işlemi niteliğini taşıyan şekle bağlı bir sözleşmedir. Temlik ile alacaklı değişir ve alacak, temlik alan üçüncü kişiye geçer. Bu andan itibaren, borcun ödenmesini istemek hakkı da yeni alacaklıya geçer.

Borçlar Hukukumuzun düzenlemesine göre, borçlunun rızasının alınmasına veya borçluya bilgi verilmesine gerek olmaksızın alacaklı, üçüncü bir şahsa alacağını temlik edebilir.

Temlik esas itibariyle yeni alacaklıya fon aktarımını amaçlayan bir işlemdir. Ancak temlik, alacağı devralana bir teminat (garanti) sağlama amacına da yönelik olabilir.

Alacağın temlikinin geçerli olabilmesi için;

Bir alacağın mevcudiyeti,

Sözleşmeye bağlanması,

Temlik edenin tasarrufa yetkili olması,

Temlikin yasaklanmamış olması,

gereklidir.

Alacağın temliki bir akittir. Bu nedenle yalnız temlik edenin tek taraflı iradesiyle meydana gelmez, alacağı temlik alanın da (temellük edenin de) açık ya da örtülü (zımni) kabulü gerekir.

Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

Temlik akdi şekle bağlıdır. Yazılı şekilde yapılmadıkça alacağın temliki muteber olmaz. Temlik senedinde yalnızca temlik edenin imzasının bulunmasıyla şekil şartı yerine getirilmiş olur.

  1. Temlik Konusu Alacak

Kural olarak her çeşit alacak temlik edilebilir. Yalnız mevcut alacaklar değil, doğacak alacaklar da yeterince belirlenmiş ya da belirlenebilir olmak kaydıyla temlik edilebilir. Şarta bağlı bir alacak, şartın gerçekleşmesinden önce temlik edilebileceği gibi, vadeli bir alacak da vadeden önce temlik edilebilir. Doğmamış bir alacak temlik edildiği takdirde, asıl alacaklıya ne zaman ödenecek idiyse, temlik edilene de aynı şekil ve şartta ödenir. Doğmamış bir alacağın temlikinde dikkat edilmesi gereken en önemli husus, alacağın temlik edenin şahsında doğacak olmasıdır. Örneğin, kira alacaklarını temlik eden bir mal sahibi, daha sonra bu taşınmazını sattığı takdirde, ileriye doğru yapılan bu temlik yeni malsahibi açısından geçersiz olacaktır.

Alacağın temlikinde, borcu doğuran ilişkinin kendisi değil, bu ilişkiden doğmuş alacakların temliki sözkonusudur. Bu nedenle bir alacağın mutlaka tamamının temliki gerekmez, kısmi temlik de mümkündür. Yanı sıra temlik eden, aynı borçludan olan alacaklarından bazılarını da temlik edebilir.

YÖNTEM 2

Alacağın                                                                                                                                                                   Temliki

Şartları

Alacak temlikinin geçerli olabilmesi bir takım şartların bulunmasına bağlıdır. Bu şartları üç noktada toplayabiliriz:

  • Bir alacağın                                         var                            olması                                            :

Alacak temIikinin sözkonusu olabilmesi için her şeyden önce temlik edilecek bir alacağın var olması gerekir. Kural olarak bütün alacaklar temlik edilebilir. Bu bakımdan; halen kazanılmış bir alacak kadar ileride kazanılacak bir hak da, yine muaccel bir alacak kadar bir vadeye veya bir şarta bağlanmış olan alacaklar da temlik olunabilir. Kural böyle olmakla beraber bunun istisnaları da vardır. Örneğin; bir kiracı sözleşmede aksine                hüküm                        yoksa  kiralananı                                bir                          üçüncü                      kişiye               kiralayamaz.

  • – Anlaşma                                                    yapılması                                                      :

Alacağın         temliki, niteliği  bakımından iki taraflı bir sözleşmedir,           hukuki  bir iş!emdir. Alacak temlikinde, iki tarafın iradelerini karşılıklı beyan

etmeleri               ile anlaşma      yapılır ve         bu       anlaşma yazılı        olur.             Aksi halde temlikin         hiç         bir                      hükmü yoktur         (B.K.            163

  • . Bununla beraber temlik senedinde sadece temlik edenin imzasının bulunması yeterlidir. Temlik                   senedine                                                                     tarih konulması da                                                                şart değildir.
  • – Temlik                          edenin                          tasarruf                          yetkisinin                          bulunması              :

Alacak temlikinin geçerli olabilmesi için temlik edenin bu alacak üzerinde tasarruf yetkisine sahip olması da gereklidir. Ama bazı hallerde örneğin iflasta, masaya giren alacakları üzerinde müflis alacaklının tasarruf yetkisi yoktur. Yani temlik yapamaz. Alacağın                                                                                                                                                   Temliki

Tanım

Alacağın temliki bir sözleşmedir. Temlikte, bir tarafta devreden diğer tarafta devralan vardır. Yapılacak temlik sözleşmesinde borçlunun her hangi bir ilişkisi yoktur. Yani borçlunun rızası olmasa bile bir kimse alacağını üçüncü bir kişiye devir ve temlik edebilir. Şu halde; Alacağın temliki,           bir                        alacağın               alacaklı tarafından başka                                   bir     kimseye      devredilmesidir.

Alacağın                                                                                                                                                                   Temliki

Türleri

Üç                                                 türlü                                                   temlik                                                  söz                                                konusudur.

  • – İsteğe                                 bağlı                                   (Rızai)              temlik                                   :

Bu tür temlik; alacağın, devreden ile devralan arasında yapılan bir anlaşmayla temlik edilmesidir. Borçlar Yasasının 162-172. maddelerinde düzenlenmiş alan temlik türü budur. Bir kişi bu yoldan bütün alacağını veya bunun bir kısmını devredebilir. Devrederken bir karşılık isteyebilir.

  • – Yasal                                               (Kanuni)                           temlik                                            :

Bu temlikte, bir alacak yasa gereği birinden diğerine geçer. Borçlar yasasının 109. maddesindeki halefiyet te, 147

  1. maddesindeki müteselsil-zincirleme borçlulukta ve 496. maddesindeki kefalette bu yasal temlik sözkonusudur. Yasal temlik, alacağın belli vakaların gerçekleşmesi üzerine yasadan ötürü bir başkasına temlik edilmesidir. Örneğin; ölen kimseye (murise) ait alacakların mirascılara geçmesi yasal bir temlik sayılır. Burada alacaklar, isteğe bağlı temlikteki gibi bir hukuki işlemle olmayıp kendiliğinden devredilmektedir.
  • – Yargısal                                              (Kazai)                           temlik                                            :

Yargısal temlikte ise, alacağın bir mahkeme kararıyla devredilmesidir. Örneğin; mirascılar, mirasın taksiminde anlaşamadıkları için mahkemeye başvurmaları halinde hakim hisseleri saptayarak mirascılara tahsis eder. İşte bu yargısal bir temlik demektir.

  • Türk Ticaret Kanunu hükümlerine göre;
  1. Ticari işletmeyi tanımlayınız ve örnek veriniz.
  2. Tacir kime denir.
  3. tacir olmanın hukuki sonuçlarını anlatınız.

Vergi Denetmen Yardımcılığı Sınav ları

C:\Documents and Settings\h\Desktop\LESSONS\TİCARET HUKUKU-2.doc

  1. Ticari işletmeyi tanımlayınız ve örnek veriniz.

TİCARİ İŞLETME

Ticaret Kanunu “Ticari İşletme” esasına dayanmaktadır. Bununla beraber ticari işletme kavramı kanunda tanımlanmış değildir. Sadece kanunun

  1. maddesinin 1.fıkrasında “ticarethane veya fabrika yahut ticari şekilde işletilen diğer müesseseler, ticari işletme sayılır.” denilmektedir. Kanunun 12. maddesinin 1.fıkrasında ticarethane sayılacak müesseseleri sıralanarak aynı maddenin 2.fıkrasında “hammadde veya diğer malların makine veyahut sair teknik vasıtalarla işlenerek yeni veya değerli mahsuller vücuda getirilmesi ” fabrikacılık olarak tanımlanmıştır. 13. maddede ise ticari şekilde işletilen diğer müesseselerden söz edilerek bunların hangi hallerde ticari işletme sayılacağına ilişkin dolaylı da olsa bir takım ölçüler verilmiştir.

Ticaret Kanunundaki bu hükümleri yanında, Ticaret Sicil Nizamnamesinin 14. maddesinin 2. fıkrası da “bir gelir sağlamayı hedef tutmayan veya devamlı olmayan faaliyetlerle Ticaret Kanununun 17. maddesinde tarif edilen esnaf faaliyeti sınırlarını aşamayan faaliyetler ticari işletme sayılmaz” hükmünü getirmiştir.

  • Gelir sağlama hedefi: Burada önemli olan gelir sağlama amacının varlığıdır. Gerçekten gelir sağlanmamış olması, hatta zarar edilmiş olması işletmenin /’ticari işletme” sayılmasına engel oluşturmaz.
  • Devamlılık: Bir ticari işletmenin varlığı için o işletmenin devamlı bir nitelik taşıması gerekir. Burada da önemli olan süreklilik amacıdır. Faaliyetin konusu gereği kesintili olması devamlılık ögesini etkilemez. Ticari işletme konusu gereği periyodik de çalışabilir, örneğin okul kantinleri.
  • Belli bir çapı aşma: Bir işletmenin ticari işletme olarak nitelendirilebilmesi için bu işletmenin etkinlik çapının belirli bir sınırı aşmış olması gerekmektedir. Bu sınır da esnaf işletmesine göre belirlenmektedir.

Hangi işletmelerin esnaf işletmesi olacağı Türk Ticaret Kanununun 17.                   ve         1463.           maddeleri                                                                                                                             ile  düzenlenmiştir.    Kanunun                                                                                                                            17.       maddesi         „iktisadi

faaliyetin nakdi sermayeden çok bedeni çalışmaya dayanmasını ve kazancın ancak geçimini sağlamaya yetecek derecede az olmasını öngörür”. Aynı kanunun 1463. maddesi de Bakanlar Kurulunu “yıllık gayri safi geliri kararnamede gösterilecek miktardan aşağı olan sanat ve ticaret erbabının, iktisadı faaliyeti nakdi sermayesinden ziyade bedeni çalışmasına dayanan ve kazancı ancak geçimini sağlamaya yetec ek derecede olan sanat ve ticaret erbabı sayılması için kararnameler çıkartmaya” yetkili kılmıştır. Böyle kararnamelerin çıkarılması halinde onlarda gösterilen miktardan aşağı gayri safi geliri bulunan sanat ve ticaret erbabından başka hiç kimse kanunun 17. maddesinde tarif edilen esnaftan sayılamaz. Bakanlar Kurulunun bu hükme dayanarak çıkardığı kararnamede öngörülen sınırı aşan,her işletme, ticari işletme kabul edilmektedir.

  1. Tacir kime denir.

TACİR Gerçek kişi tacir: Ticaret Kanunu’nun 14. Maddesinin 1. Fıkrasına göre « Bir ticari işletmeyi kısmen dahi olsa, kendi adına işleten kimseye tacir denir”. Ayrıca aynı maddenin 2. Fıkrasına göre ‘”Bir ticari işletmeyi kurup açtığı sirküler, gazete, radyo ve başkaca ilan vasıtalarıyla halka bildirmiş veya işletmesini ticaret siciline kaydettirerek keyfiyetli ilan etmiş olan kimse, fiilen işletmeye başlamamış olsa bile tacir sayılır. Halbuki yine aynı maddenin 3. Fıkrasına göre “Bir ticari işletme açmış gibi ister kendi adına, ister adi bir şirket veya her ne suretle olursa olsun hukuken var sayılmayan diğer bir şirket adına (ortak sıfatıyla ) muamelelerde bulunan kimse, hüsnüniyet sahibi üçüncü şahıslara karşı tacir gibi sorumlu olur”. Bu kişilerin 1. ve 2. Fıkrada belirtilenlerden farkı tacir sayılmayıp, tacir gibi sorumlu olmalarıdır. Diğer bir ifadeyle bu kişiler tacir sıfatının getirdiği nimet ve kolaylıklardan yararlanamazlar, buna karşılık bu sıfatın                                         sonucu   olan                                                                                                                                                                 külfetlere                                                                                                                                                                 katlanırlar.

Tüzel kişi tacir: Türk Ticaret Kanununun 18. maddesine göre bu kişiler üç gruba ayrılır :

  1. Ticaret şirketleri: Ticaret Kanununda kollektif, komandit, limited ve anonim şirket olarak sayılmış ticaret şirketleri usulüne uygun olarak tescil edilip, tüzel kişilik kazandıkları anda yasa gereği tacir sıfatını kazanırlar.
  2. Amaçlarına varmak için ticari bir işletme işleten dernekler ve vakıflar: Üyelerine kazanç paylaştırmaktan     başka                                                                                                                                            amaçlarla     kurulan dernekler

ve vakıflar, amaçlarına ulaşmak için ticari bir işletme işletirlerse, o takdirde tacir sayılırlar.

Ancak Kızılay gibi kamu yararına olan dernekler, ticari bir işletme işletseler               dahi tacir      sıfatını almazlar;     örneğin                                                                                                                               Kızılay Derneği Afyon               Karahisar

Maden Suyu işletmesini işletmesine rağmen tacir değildir.

  1. Kendi kuruluş kanunları uyarınca özel hukuk kuralları dairesinde yönetilmek veya ticari bir şekilde işletilmek üzere kamu tüzel kişiler tarafından kurulan teşekkül ve müesseseler: Burada kastedilen, kendi kuruluş kanunlarına göre idare edilmek veya ticari bir şekilde işletilmek üzere devlet, vilayet ve belediye gibi kamu tüzel kişilerinin kurdukları tüzel kişilerdir.Bunlar daha ziyade iktisadi devlet teşekkülleridir. Dikkat edilmesi gereken husus bunların kuruluş kanunlarında , özel hukuk kurallarına tabi olduklarının belirtilmesidir.
  2. tacir olmanın hukuki sonuçlarını anlatınız.

TACİR SIFATININ SONUÇLARI

  1. Her tacir kanun hükümlerine uygun olarak bir ticaret ünvanı seçmek ve kullanmak zorundadır. Bu tacir için hem hak hem de bir yükümdür.
  2. Tacirler her türlü borç ve yükümlerinden dolayı iflasa tabidirler. Tacir ticari işletmesini kapatıp ticaret sicilinden terkin ettirse dahi, durumun tescil ve ilanından itibaren daha bir yıl süre ile iflasa tabidir.
  1. Her tacir ticari işletmesinin gerektirdiği önemdeki defterleri tutmakla yükümlüdür. Buna aykırı hareket etmesi halinde kendisine bazı özel yaptırımlar uygulanır.
  2. Her tacir ticari işletmesini ticaret siciline tescil ettirmek zorundadır. Bunun yanında tacirin, kanunlarda tescil ettirilmesi istenen hususları tescil ettirme, ilanı istenen hususları da ilan ettirme zorunluluğu vardır.
  3. Tacirler ticari işletmenin bulunduğu yerin ticaret odalarına veya ajanlıklarına kayıt olmak zorundadırlar.

Sanayici olarak kabul edilen kişiler, bunların bulundukları yerde ayrıca sanayi odası varsa bu odaya                                                                                                                                                                                    kayıt                                                                                                                                                                                    olmakla                                                                                                                                                                                    yükümlüdürler.                                                                                                                                                                                    Ancak

sanayici kendi ürünleri için ayrıca satış yeri açarsa ticaret odasına da kaydolmaya mecburdur.

  1. Türk Ticaret Kanununun 20. maddesinin 2. fıkrasında “her tacirin ticaretine ait bütün faaliyetlerinde            basiretli                                                                                                                                                             iş            adamı                                                                                                                                                               gibi            hareket            etme”

yükümlülüğü ifade edilmektedir.Burada objektif bir ölçü dikkate alınır. Yani tacirin kişisel durum ve yeteneğine göre göstereceği özen değil, ticaretinin özelliği göz önünde tutularak, tedbirli ve ileriyi makul ve mutad bir oranda gören bir tacirin göstereceği özen ölçü görevini görür.

  1. Ticari örf ve adet tacirler bakımından mutlak olarak uygulanır.
  2. Türk Ticaret Kanununun 21. maddesine göre “Bir tacirin borçlarının ticari olması asıldır. Şu kadar ki, hakiki bir şahıs olan tac ir, muameleyi yaptığı anda bunun ticari işletmesi ile ilgili olmadığını diğer tarafa açıkça bildirdiği veya muamele, fiil veya işin ticari sayılmasına halin icabı müsait bulunmadığı takdirde borç adi sayıdır. Taraflardan yalnız birisi için ticari mahiyette olan mukaveleler kanunda aksine hüküm olmadıkça diğeri için de ticari iş sayılır”.

Gerçek kişi tacirler belirli hallerde bunun aksini ispatlayabilirler. Bir iş “ticari” olarak nitelendirilince, yasa ona belirli sonuçlar bağlamıştır.

  1. Tacir ticari işletmesi ile ilgili bir iş veya hizmet görmüş ise, bu iş veya hizmetten yararlanan kişi tacir olsun olmasın, hatta taraflar arasında daha önce ücret kararlaştırılmamış olsa bile, gördüğü işe uygun bir ücret isteyebilir. Ayrıca tacir verdiği avanslar ve yaptığı giderler için ödeme tarihinden itibaren faize de hak kazanır.
  2. Ticaret Kanununun 23. maddesi 1. fıkrası uyarınca, ticari işletmesi gereği mal satan, imal eden veya bir iş gören ya da menfaat sağlayan tacir, talep üzerine fatura düzenlemek ve bedel ödenmiş ise bu hususu da faturada göstermek zorundadır.
  3. Faturayı alan kimse aldığı tarihten itibaren sekiz gün içinde içeriği hakkında bir itirazda bulunmamışsa, fatura içeriğini kabul etmiş sayılır. Ticaret Kanununun 23. maddesi 3. fıkrasına göre de, sözlü olarak, telefon veya telgrafla yapılan sözleşmelerin ve beyanların içeriğini teyid eden bir yazıyı olan kimse, aldığı tarihten itibaren sekiz gün içinde itirazda bulunmamışsa, teyid mektubunun yapılan sözleşmeye veya beyanlara uygun olduğunu kabul etmiş sayılır.
  4. Tacirlerin Borçlar Kanununda öngörülen bazı koruyucu hükümlerden yararlandırılmasına gerek duyulmamıştır. Tacir sıfatını taşıyan borçlu, Borçlar Kanununun 104. maddesi 2. fıkrası, 161. maddesi 3. fıkrası ve 409 maddesinde yazılı hallerde fahiş olduğu iddiasıyla bir ücret veya cezanın indirilmesini mahkemeden isteyemez.
  5. Ticaret Kanununun 20. maddesinin 3. fıkrasına göre tacirler arasında diğer tarafı temerrüde düşürmek veya sözleşmeyi fesih ya da sözleşmeden dönme amacıyla yapılacak ihbar veya ihtarların geçerli olabilmesi için bunların noter aracılığıyla veya iadeli taahüttlü bir mektupla ya da telgrafla yapılması zorunludur.

Burada önemli olan husus yapılan işte her iki tarafın da tacir ve işin sadece bir taraf için değil her iki taraf için de ticari olmasıdır.

  1. Hapis hakkı, kanunda öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde alacaklıya, zilyetliği altında bulunan borçluya ait menkul mallar ile kıymetli evrakı iade etmeyerek, bunları alacağının teminatı olarak alıkoyma ve paraya çevirme yetkisi veren bir ayni haktır.

Hapis hakkının doğumu için gerekli olan kanuni şartlardan bir tanesi de, alacaklının zilyetliğinde bulunan menkul mal veya kıymetli evrak ile muaccel alacak arasında tabii bir bağlantının bulunmasıdır. Türk Medeni Kanununun 864. maddesinin 2. fıkrasında alacağın ve zilyetliğin tacirler arasındaki ticari ilişkilerden doğması halinde, bu bağlantının varsayılacağı gösterilmiştir.

  1. Ticaret Kanununun 25. maddesinde, tacirler arasında yapılan ticari satış ve trampaların, esas itibariyle Borçlar Kanununun ilgili hükümlerine tabi olacağı belirtildikten sonra, bu tür satış ve trampalar hakkında özel bazı hükümlere de yer verilmiştir. Bu hükümlerin uygulanabilmesi için ortada tacirler arasında yapılan ve onların ticari işletmelerini ilgilendiren bir ticari satış veya trampanın mevcut bulunması gerekir.

Ticaret Kanununun 25. maddesinin 1. fıkrasına göre, sözleşmenin niteliğine, tarafların amacına veya emtianın türüne göre satış sözleşmesinin kısım kısım icra edilmesinin mümkün olduğu veya bu koşulların mevcut olmamasına rağmen alıcının yapılan kısmi teslimi ihtirazi kayıt ileri sürmeden kabul ettiği hallerde, alıcı, sözleşmenin yerine getirilmemesi yüzünden sahip olduğu hakları yalnız teslim edilmemiş olan kısım hakkında kullanabilir.

Aynı maddenin 2. fıkrasına göre alıcının temerrüte düşmesi halinde satıcı, malın satışına izin verilmesini mahkemeden isteyeb ilir. Bu yolla yapılan satış sonucunda, satış masrafları satış bedelinden çıkarıldıktan sonra artan para, satıcının takas hakkı saklı kalmak şartıyla satıcı tarafından alıcı adına bir bankaya veya banka bulunmadığı takdirde notere tevdi olunur ve durum hemen alıcıya bildirilir.

Yine aynı maddenin 3. fıkrasına göre ise ticari satışlarda malın ayıplığı olduğunun teslim sırasında açıkça belli olduğu hallerde, alıcı durumu iki gün içinde satıcıya bildirmekle yükümlüdür. Satılanın ayıplı olduğunu teslim sırasında anlamak mümkün değilse, alıcı malı teslim aldıktan sonra sekiz gün içinde muayene etmek ve gensorue bu süre içinde durumu satıcıya bildirmekle yükümlüdür. Bu ihbar süresinde yapılmazsa alıcı malı ayıp ile birlikte kabul etmiş sayılır.

İptal davası, idari yargı yerlerinde açabileceğimiz iki davadan biridir. Bir iptal davası açabilmemiz için, öncelikle i ptal edilmesinde menfaatimizin bulunduğu bir idari işlemin mevcut olması gerekir. İdari işlemi kabaca idarenin, tek yanlı iradesiyle üçüncü kişilerin hukuki durumlarında değişiklikler gerçekleştirdiği icraî işlem olarak tanımlayabiliriz. Sonuç itibariyle bu işlemlere karşı, iptal talebiyle, idari yargı yerleri önünde belli sürelere [genel kural tebliğ tarihinden itibaren 60 gün, ama bunun vergiye ilişkin olanı var, kamulaştırmaya ilişkin olanı var , uyarak açabildiğimiz davalara iptal davası diyoruz.

4575 sayılı idari yargılama usulu kanunun 2. maddesinin verdiği tanımı: “idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan iptal davaları”. idari hukukta iptal davası açılabilmesi için,idari işlemlerin yetki,şekil,sebep,konu veya maksat yönlerinden biri veya birden fazlasıyla hukuka aykırı olması gerekir.yargı mercii,hukuka aykırılık bulunduğuna karar verirse yapılmış olan işlem iptal edilir.

  1. yetki idari işlemi hangi idari makam veya organın yapacağını gösterir.mevzuatta belirtilen dışında bir makam,görevli ve ya organ dışında yapılan işlemler hukuka aykırıdır.

yetki belirli bir yerle,süreyle ve görev alanıyla belirlenir.

yer bakımından yetki,coğrafi bir sınır olabileceği gibi,idari birimi anlatmakta da kullanılabilir.

süre bakımından yetki,görevlilerin görevli oldukları süreler içinde yetkilerini kullanabilmelerini ifade eder.

idari işlemlerin yetkisiz makam veya organlar tarafından yapılması,işlemin yetki unsuru bakımından hukuka aykırılığını ve iptalini gerektirir.ancak idare adına irade açıklamaya yetkisi olmayanlarca yapılan işlemler “yok” hükmündedir.

yetki devri:kanunların izin vermesi halinde üst makam veya görevlilerin yetkilerinden bir kısmını astlarına devretmesidir.ancak yetki devri,devreden amirin sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

yetkide paralellik:idari işlemlerin,yapan makam veya organ tarafından geri alınabilmesi veya kaldırılabilmesidir.

  1. şekil

idari işlemlerin yapılmasında şekil ve usul kurallarına uyulmasıdır.bu kurallara uyulmadan yapılan işlemler iptal edilebilecektir. şekilde paralellik:bir idari işlemin yapılışındaki şekil ve usul kurallarına o işlemin iptali ve ya geri alınmasında da uyulması gerekliliğidir.

  1. sebep

idari işlemin yapılmasına yol açan hukuki işlem ve ya olaydır.işlemin sebebi mevzuatta açıkça belirtilmeyerek idareye,sebebin tayini konusunda takdir yetkisi tanınması durumunda,yetki görülen hizmetin gereklerine ve kamu yararına uygun kullanılmalıdır.idari işlemlerin gerekçeli olması,takdir yetkisinin hukuka uygunluğunu belirlemede kolaylık sağlar.idari yargı, takdir yetkisinin hizmet gereklerine ve kamu yararına uygunluğunu denetlemede belirsizlik yaşamaktadır.bu sebeple,takdir yetkisi düzenleyici işlemlerle sınırlandırılmalı ve işlemler gerekçeli yapılmalıdır.

  1. konu

idari işlemin ortaya çıkardığı hukuki sonuç,konu unsurunu oluşturur.işlemin konusu,yasalar ve düzenleyici işlemlerle belirtilebileceği gibi idareye takdir yetkisi de tanınabilir.

idari işlemler yapıldıkları andan itibaren sonuç doğururlar,geçmişe yönelik idari işlem yapılamaz.

yapılan idari işlemlerin kazanılmış hakları saklı tutması zorunluluğu vardır.kazanılmış hakkı korumayan işlemin konu unsuru hukuka aykırıdır ve iptali gerekir.

  1. maksat

idari faaliyetlerin amacını kamu yararı oluşturmaktadır.nefret,kin,sevgi gibi kişisel duygularla ya da üçüncü bir kişinin menfaatinin korunması;siyasal amaçlarla veya ekonomik menfaatler için yapılan işlemler,maksat unsuru bakımından hukuka aykırıdır.

I.Kast

MADDE 21. – (1) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanunî tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir.

  • Kişinin, suçun kanunî tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi hâlinde olası kast vardır. Bu hâlde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda müebbet hapis cezasına, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda yirmi yıldan yirmibeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur; diğer suçlarda ise temel ceza üçte birden yarısına kadar indirilir. ÜSuçlar, kural olarak ancak kasten işlenebilir. Kast, kişi ile işlediği suçun maddî unsurları arasındaki psikolojik bağı ifade etmektedir. Kast, suçun icrası sırasında var olmalıdır. Kast suçun kanuni tanımındaki maddi unsurların somut olayda gerçekleşmekte olduğunu gösterir.

Suçun maddi unsurlarının fiil, netice, nedensellik bağı, fail, konu, mağdur olduğunu yukarıda belirtip, açıklamıştık. Suç işlendiği sırada tüm bu maddi unsurlar ile açıklayacağımız manevi unsurlar somut olayda mevcut bulunmalıdır.

Kast, aynı zamanda suçun unsurlarının somut olayda gerçekleşmesi yönündeki iradeyi de gerektirmektedir. Kast kapsamında aranan irade, insan davranışının mutlak kuvvetin etkisinde gerçekleşmemelidir. Yani iradeyi sakatlayacak şekilde bir başkasının zorlayıcı etkisi altında olmamalıdır.

Kasten işlenebilen suçlar, hem doğrudan kastla hem de olası kastla işlenebilir . Ancak, kanundaki tanımında “bilerek” “bildiği halde”, “bilmesine rağmen” ifadesine yer veril-miş olan suçlar sadece doğrudan kastla işlenebilir. Örneğin iftira suçunda, failin suçsuz olduğunu “bilerek” kişiye suç isnat etmesi, yine sahte parayı bilerek kabul, bilerek tedavüle koyma, sahte kıymetli damgayı bilerek kabul etme, tedavül e koyma, sahte özel belgeyi bilerek kullanma suçları ancak doğrudan kastla işlenebilir.

Yeni TCK’ na göre Kastın, doğrudan kast ve olası kast olarak ikiye ayrıldığını söylemiştık. Doğrudan kast, bir suçun kanuni tanımındaki unsurlarının somut olayda muhakkak gerçekleşeceğinin bilinmesidir. Fail maddi unsurları biliyor ve sonuç gerçekleşiyorsa doğrudan kast vardır. Kpss ders notları ile ekonomi ve maliye konularında diğer paylaşımlar için mcivriz.com’u ziyaret edebilirsiniz.

Öğretide muhtemel kast, gayrimuayyen kast da denilen Olası kast, bir suçun kanuni tanımındaki unsurların somut olayda gerçekleşmekte olduğunun muhtemel sayıldığı hallerde söz konusudur (m. 21, f. 2). Suçun olası kastla işlenmesi halinde; temel cezada belli bir oranda indirim yapılmaktadır

Herhalde kişi işlemiş bulunduğu suçun maddi unsurlarının bilincindedir. Ama bu maddi unsurların somut olayda gerçekleşeceği h ususunda doğrudan kast ve olası kast ayrımını saptamak için bu unsurların muhakkak olarak mı veya muhtemel olarak mı gerçekleşeceği araştırılmalıdır. Yani kast (ve taksir) bir kusur biçimi değildir. Suçun, haksızlığın işleniş biçimidir.

Bu sistemde Kusurluluk, suçun bir unsuru değildir. Kusur, kasten veya taksirle işlenen haksızlıktan dolayı fail hakkında bulunulan yargıdır.

Yeni TCK konseptinde artık Kast ve Taksir, birer kusurluluk şekilleri olarak değil; birer haksızlık şekilleri olarak anlaşılmaktadırlar.

Ancak, kusurun, kast ve taksirden tamamen soyutlanarak, yalın bir değer yargısı olarak kabulü de söz konusu değildir. Kusurluluk kast ve taksirin derecelendilmesidir.

Kast failin kafasında bulunan bir olgu, kusur ise faildeki kasta ilişkin hakimin kafasındaki bir yargıdır, bir kanaat ölçüsü, bir kanaat derecesidir. Yoksa klasik suç teorisinde olduğu gibi, kusur suçun unsuru değildir artık.

5237 sayılı TCK ile getirilen Olası kast durumunda suçun kanuni tanımında yer alan unsurlarının somut olayda gerçekleşebileceği öngörülmesine rağmen, kişi fiili işlemektedir; fail suçun unsurlarının meydana gelmesini kabullen-mektedir.

Olası kastta; fail hukuka aykırı neticenin meydana gelebileceğini öngörüyor, ancak meydana gelmesi mümkün ve muhtemel netice onu hareketi yapmaktan alıkoymuyor, netice öyle yada böyle gerçekleşse dahi hareket edeceğim diyor ve öngörülen bu neticenin meydana gelmesini kabulleniyor.

Başka bir deyişle, olası kast. failin meydana gelebileceğini öngördüğü sonucun gerçekleşme olasılığının varlığı durumunda hareketinden vazgeçmeyerek devam etmesidir,

Fail öngördüğü neticeyi istememiş olsa da gerçekleşme tehlikesini göze alıyor, sonucun doğacağını düşünüyor, fakat meydana gelip gelmemesini önemsemiyor, rizikoyu önceden kabullenerek neticeye sebebiyet veriyor. Açık seçik neticeyi isteme yoksa da, aynı sonucu doğuran “istememiş olmama” (nich nicht wollen) vardır.

Kısaca Olası kastta fail sonucun gerçekleşmesini yakın bir olasılık olarak görmekte ve bunu göze almaktadır.

Olası kast; netice ile belirlenir. Ya da “netice kastı belirler” (dolus indeterminatus determinatur abeventu)

OLASI KAST ÖRNEKLERİ:

Mevzuatımıza giren yeni bir kavram olan olası kastla ilgili uygu-lamadan bazı örnekler vermek yararlı olacaktır.

-Trafik lambası kır-mızı yanarken Yolda seyreden bir otobüs sürücüsü, kavşakta durmadan geçmek ister; kendilerine yeşil ışık yanan kavşaktan geçmekte olan yayalara çarpar ve bunlardan bir veya birkaçının ölümüne veya yaralanmasına neden olur. Trafik lambası kendisine kırmızı yanan sürücü, yaya geçidinden birilerinin geçtiğini görmüş; fakat, buna rağmen kavşakta durmamış ve yoluna devam etmiştir. Bu durumda otobüs sürücüsü, meydana gelen ölüm veya yaralama neticele-rinin gerçekleşebileceğini öngörerek, bunları kabullenmiştir.

-Aynı örnekte yine kırmızı ışık henüz yanmış yayalar adımlarını atmak üzereler, sürücü, süratlenip ben bu arada geçeyim diye düşünerek hareket ederse, burada sonucu kabullenme yoktur.Yaya geçidine henüz girene çarpılmasında bilinçli taksir sözkonusu olabilir.

-Düğün evinde ateş eden bir kişinin aldığı alkolün de etkisi ile elinin seyrini kaybetmesi sonucu, yere paralel olarak yaptığı atışlardan bir tanesin-den çıkan kurşun, törene katılanlardan birinin alnına isabet ederek ölümüne neden olur. Bu örnek olayda kişi yaptığı atışlardan çıkan kurşunların orada bulunan herhangi birine isabet edebileceğini öngörmüş; fakat, buna rağmen silâhıyla atışa devam etmiştir. Burada da fail silâhıyla ateş ederken ortaya çıkacak yaralama veya ölüm neticelerini kabullenmiştir.

-Düşmanını topluluk arasında gören bir şahıs düşmanına yönelik olarak ateş ediyor, yanındaki kişilerin de yaralanıp ölebileceğini öngörüyor birkaç kişi ölüyor ve yaralanıyor. Burada hedeflediği düşmanına karşı eylemi kasten öldürme, yani bir doğrudan kast var, bir de diğer neticeler var. Diğer neticeler bakımından ölüm meydana gelmişse olası kastla öldürme olur, yaralanma meydana gelmişse kasten yaralanma olur.

-Kişi ördürmek istediği hasmının otomobiline bomba yerleştirir. şahıs bu otomobil ile seyir ederken belli bir saat ve dakikada bomba infilak edecektir. Öldürülmesini hedeflediği kişi parçalanıp ölecektir. Bu doğrudan kast. Ama ayarlanan saatte bu otomobilin nerede olabileceği kestirilemez. Issız bir yoldan geçebileceğı gibi; Bu otomobil kalabalık meydanından geçiyor da olabilir yada o saatte otomobilde başka kişiler de bulunabilir. İşte failin hedeflediği kişinin dışında orada geçen yada otomobilde bulunan üç-beş kişi ölmüş veya yaralanmış olabilir. Burada gerçekleşen diğer neticeler bakımından ölümde olası kast, yaralama doğrudan kasttır.

-Fail gerçekleşeceği öngörülebilir neticeyi istemiş değildir ama istememiş de değildir. lakaydi bir davranış içerisine girmiştir. Olursa olsun demektedir. Sonucu göze almıştır.

-Gemiye bomba koyarak sigorta parasını almayı amaçlayan birinin eyleminde, insanların tamamının ölmesi mutlak değil muhtemeldir. Bu olası kast tır.

-Fakat uçağa bomba koyarak mirasını almak için uçakta bulunan birisini öldürmek isteyen failin eyleminde olası kast değil artık doğrudan kast vardır. çünkü bomba konulan uçağın düşmesiyle diğerlerinin ölümü muhtemel değil, mutlaktır.

-Tedhişçinin panik yaratmak maksadıyla kalabalık bir meydana bomba koyması…

Kaya parçasını bir uçurumdan kalabalığın üzerine yuvarlayan kişi. Ölenler açısından olası kast, yaralananlar açısından doğrudan kast vardır. -Kuyuyu zehirleyerek hasmının hayvanlarını öldürmek isteyen kişini aynı kuyudan su içen çobanı öldürmesi..

-Kişi dedesinden kalmış eski bir silahı nasıl olsa çalışmıyor diye şakayla arkadaşına yönelterek birkaç defa tetiği çektikten sonra son bir defasında silahın ateş alarak mağdurun ölümüne sebebiyet vermesi..

-Düğünlerde neşeyi izhar sadedinde biri çekiyor silahını yukarıya doğru veya yere yatay tutarak sevinç gösterisinde bulunmak için ateşliyor. Coşku halinde silahı ateşleyen kişi, bu hareketi neticesinde bazı kişileri öldürebileceğini veya yaralayabileceğini öngörmektedir.

-Maç sonrası balkonlardan taraftarlar takımlarının şampiyonluğunu alkışlamaktadır. Arabadakilerden biri elini çıkarıyor arabasının camından ateş ediyor. Şimdi burada silahla ateş eden kişi, yukarıdaki insanları yaralayabileceğini, öldürebileceğini öngörmekte ve buna rağmen sonucu kabullenmektedir. İşte bu gibi olaylarda da olası kast söz konusudur.

-Yine diğer bir örnek, Türkiye de müteahhitler bozuk malzeme kullanarak veya inşaat kurallarını ihlal ederek binalar yapmaktadırlar. Sonraki yıllarda bu binalar kendiliğinden veya küçük bir sarsıntı sonucunda çöker ve birçok insan ölür. İşte burada inşaatı yapan müteahhit binanın çökeceğini öngörmekte ve buna rağmen kurallara riayet etmeden bina yapmaktadır. olursa olsun diyerek sonucu kabullenmektedir. Burada da olası kast söz konusudur.

-Aynı olayda malzemelerde eksıklik yok fakat işçlik hatasıyla bina yıkılırsa taksir sözkonusu olabilir.

Biraz sonra açıklayacağımız Bilinçli taksirin olası kasttan ayrıldığı nokta şudur. Bilinçli taksirde fail neticeyi öngörmekte, fakat istememektedir. Olası kastta ise, fail neticeyi öngörmekte ve bu sonucu kabullenmektedir. Öngörmesine rağmen netice meydana gelirse gelsin de mektedir. Oysa bilinçli taksirde sonucun kabullenmesi söz konusu değildir. Fiilin neticesi ön görülüyor fakat bu kişi öngörülen bu neticenin gerçekleşmesini istemiyor. Halbuki, olası kast kapsamında mesele mütalaa edildiğinde kişi gerçekleşeceğini öngördüğü neticeyi istemiş değildir ama istememiş de değildir, şeklinde bir değerlendirme veya tanımlama yapılmaktadır. Yani tamamen lakaydi bir davranış içerisine girmiştir fail.

Buradaki isteme ve istememe arasında somut bir ölçüt verme imkanı yoktur. Bunu hakim somut olayın gerçekleşişini dikkate alarak, olayda bilinçli taksirin mi yoksa olası kastın mı bulunduğunu tayin edecektir.

Doğrudan kast ve olası kast ayrımına yer verilmeyen ceza kanunlarında, bir suçun doğrudan kastla işlenmiş olması halinde cezanın ne kadar olacağı veya olası kastla işlenmiş olması halinde cezanın ne kadar olacağı konusunda da bir açıklama bulunmaz.

Ama ceza kanunun bünyesinde olası kasta ilişkin hükme yer verdiğiniz takdirde o zaman doğrudan kast ve olası kast arasında bi r merhale oluşturmak gerekmektedir. Bu ayrıma yer vermeyen Fransız Ceza Kanununda bu konuda çok radikal bir örnek bulunmaktadır. Fransız Ceza Kanunda kasten öldürme suçunun cezası 2 yıldan 30 yıla kadar hapis cezası olarak belirlenmiştir. Bu sistemde somut olayın doğ rudan kast ve olası kastla işlenmiş olması halinde kusur derecesine göre bu makas arasında ceza belirlenmektedir.

Yeni Ceza Kanununda cezalar arasında böyle gensoruiş makaslar söz konusu olmadığından, doğrudan kasta nazaran olası kast halinde cezada bir indirim yapılması açıkça düzenlenmiştir.

Yürürlükteki ceza kanunu sisteminde taksirli öldürme suçu ile kasten öldürme suçu arasında ceza makası, 19 yıldır. kasten öldürme suçun un kanundaki cezasının alt sınırı 24 yıl, yukarısı nitelikli şekline göre ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına kadar giden bir sistemdir. Buna karşılık taksirle öldürme suçunun üst sınırı ise 455. maddenin 1.fıkrasında 5 yıl olarak belirlenmiştir. Yani burada taksirle öldürme suçu ile kasten öldürme suçu arasındaki makas 19 yıldır. Bir olayda failin kasten mi?, taksirle mi? hareket ettiği yönündeki bir tereddütle karşılaşıldığı zaman, bu makas açığı yüzünden kararın objektif olmasını büyük ölçüde gölgelemektedir. Bu 19 yıl açık dolayısıyla Yargıtay olası kast kapsamında pek çok örnek olayda meseleyi taksir kapsamı içerisinde mütalaa ederek çözüm yoluna gitmiştir.

Yeni tck. sisteminde Kast, olası kast, bilinçli taksir ve taksir olarak dörtlü ayrım kabul edilmiştir. Bunlar dört basamaklı bir merdivenin her biri ayrı basamağı gibidir. Birinin bittiği yerde diğeri başlar. İlki taksir; ikincisi bilinçli taksir; üçüncüsü olası kast; dördüncüsü kasttır. Artık ceza makası açığından doğan ve ceza adaletini olumsuz etkileyen yukarıdaki örneklerde görülen böyle bir sakınca ortaya çıkmayacaktır. Bu kast ve taksirin dörtlü ayrımı dünyanın bir başka ülkesinde yoktur. Yeni TCK. daki bu dörtlü ilk ve tektir. Türk öğretisinde ve Yargıtay da bu konun öteden beri yoğun bir şekilde tartışılagelmesi hakim ve savcı için sağlam bir altyapı ve zengin bir kaynak anlamına gelmekte dir. Bu durum uygulamada karşılaşılacak zorluk yanında aynı zamanda bir fırsat sunmaktadır.

Yeni Ceza Kanunu kişinin kastına büyük önem atfetmektedir. 451. md.gibi bir düzenlemeye yer verilmemiştir. Yani yeni Ceza Ka nunu sisteminde kişi öldürme kastıyla hareket etmiş, bir fiil icra etmiş, fiil ölüm sonucunu meydana getirmeye elverişlidir, fakat yara öldürücü değil. Ama ölüm sonucunu meydana gelmesinde başka faktör de etkili olmuş, bu durumda ölüm sonucunun meydana gelmesinde başka faktörün etkili olup olmadığına bakılmaksızın kişi kasten öldürme suçundan sorumlu tutulmaktadır.

  1. Taksir

MADDE 22. – (1) Taksirle işlenen fiiller, kanunun açıkça belirttiği hâllerde cezalandırılır.

Taksir de, kast gibi, haksızlığın bir gerçekleştiriliş biçimidir

Kanunun 22. maddesinde, taksirle işlenen fiiller kanunun açıkça belirttiği hallerde cezalandırılır demektedir. Kanunun açıkça belirttiği haller Türk Ceza Kanunun 85. mad taksirle öldürme, 89. taksirle yaralama, 162. taksirli iflas, 180. trafik güvenliğini taksirle tehlikeye sokma, 182. çevrenin taksirle kirletilmesi ve 338. taksirli hareket sonucu casusluk fiillerinin işlenmesi halleridir.

22/(2) Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanunî tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir. Diyerek İstisnai bir suç şekli olan taksir tanımlanmıştır.

Kanun kasıt ya da olası kasıt olmaksızın da bir kimsenin cezalandırılabileceğini böylece kabul etmiştir. Yürürlükteki Kanun uygulamasında dikkatsizlik ve tedbirsizlik diye tanımlanan hal bu maddenin ana konusu oluşturmaktadır.

Taksirli davranış, bir yükümlülük ihlalini gerektirmektedir.

Kişinin hayatına ve vücut dokunulmazlığına ilişkin davranış normları, bu yükümlülüğün kaynağını oluşturmaktadır. Dikkat ve özen yükümlülüğüne ilişkin kurallar, örneğin,

  • trafik düzeni –  iş güvenliği – tıbbi müdahale ve operasyonlar- ve aile bireyleri açısından ilgili mevzuatta bulunmaktadır.

Taksirli haksızlıktan dolayı sorumluluk için, failin, kendi bilgi ve yetenekleri itibarıyla, dikkat ve özen yükümlülüğünün gereklerini yerine getirebilecek durumda olması gerekir.

Taksirde Fail, suçun kanuni tanımındaki neticenin gerçekleşecğini öngörmemiştir (m. 22, f. 2). Ancak, “dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı hareket etmemiş olsaydı, bu neticeyi öngörebilirdi” şeklinde bir yargıya varmamız durumunda, kusurunun varlığı sonucuna ulaşmaktayız Taksir; öngörülebilecek bir olgunun dikkatsizlik ve özensizlikle öngörülmemesidir. Taksir kısaca, neticeyi öngörmemektir. Bu öngörmezlik dikkat ve özen eksikliğinden ortaya çıkmaktadır. Fail özen göstermediği için sonucun gerçekleşme ihtimalini düşünmez. Taksirde neticeyi istemeyen fail, yeterli dikkat ve özeni göstermemesi yüzünden tehlikeyi tahmin edemeyerek olaya neden olmaktadır. Sonucu önl eyebilecek durumda iken önleyememektedir.

Bu dikkat ve özen yükümlülüğünün belirlenmesinde, failin kişisel ye-tenekleri göz önünde bulundurulmaksızın, objektif esastan hareket edilir. Nitekim toplum hâlinde yaşamanın güvenli bir biçimde sürdürülebilmesi için, çeşitli alanlarda kişilerin dikkat ve özenli davranmalarıyla ilgili kurallar konmaktadır.

Taksir; özen gösterildiği takdirde sakınılabilecek bir husustur. Belirli bir neticenin meydana gelmesini önleyecek tedbirleri almayarak ihmali tutum içinde kalmaktır.

Arapça bir kelime olan taksir failin öngörülebilen bir neticeyi öngörmemesi şeklinde tanımlamaktadır. neticeyi istemeyen fail yeterli özeni göstermiş olsaydı hareketinden meydana gelen neticeyi hesaplayabilirdi, öngörebilirdi. İşte cezalandırmaya yol açan bu neticeyi öngörmemiş olmasıdır.

Taksirin esasını hareketin iradi olması, zararlı neticenin öngörülmemesi ve neticenin öngörülmesinin mümkün bulunması oluşturmaktadır.

Suçlar, kural olarak kasten işlenirler. Ancak, istisnaen taksirle işlenen belli fiiller de kanunlarda suç olarak tanımlanmaktadır. Kanunda Suç olarak tanımlanmış iseler taksirli fiiller cezalandırılır.

Eğer bir suç tanımında suçun kast ve taksirle işlendiği belirtilmemişse o fiil ancak dorudan kastla işlenebilir.

Ama, bir suçun kanuni tanımında kasten ifadesi geçmişse bu fiil taksirle de işlenebilir demektir.

Mesela çevrenin kasten kirletilmesi, kasten tehlikeye neden olma, kasten insan öldürme ifadesi bu suçların kanunun başka bir yerinde taksirle de işlenebileceğine dair bir mesajdır.

22/(3) Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi hâlinde bilinçli taksir vardır; bu hâlde taksirli suça ilişkin ceza üçte birden yarısına kadar artırılır.

Bilinçli taksir suçun kanuni tanımındaki unsurlarını öngördüğü ve fakat istemediği neticeyi kişinin dikkatsizliği ve özensizliği sebebiyle gerçekleştirmesidir.

Başka bir deyişle”Kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi halinde bilinçli taksir vardır” (m. 22, f. 3). Olası kastla bilinçli taksirin ortak özelliği; neticenin öngörülmüş olmasıdır.

Olası kastan farkı ise, öngörülen neticenin gerçekleşmesinin istenmemesidir. Olası kastta ise, netice istenmemiş değildir; ya ni neticenin gerçekleşmesine katlanılmıştır.

Yeni TCK’nun sisteminde, suçun bilinçli taksirle işlenmesi halinde; taksirli suçun cezasında belli bir oranda artırma yapılarak, temel ceza belirlenmektedir (m. 22, f. 3; m. 61, f. 1, 2).

Bi-linçli taksirin basit taksirden farkı, fiilin neticesinin failce ön-görülmüş ve fakat istenmemiş olmasıdır. Basit taksirde ise; netice öngörülmemiştir.

Bilinçli taksir türünde, netice öngörülmekle birlikte, fail bunun gerçekleşmesini istememekte ama yine de hareketine devam et mektedir. Neticenin gerçekleşmeyeceği beklenti ve ümidi içerisindedir.

Bilinçli taksir ile olası kast bir yere kadar aynı yolu izlerler ve bir noktadan sonra birbirlerinden ayrılırlar. Bilinçli taksirde de, olası kastta da fail, hareketinin hukuka aykırı bir netice meydana getirebileceğini öngörmektedir. Buraya kadar iki müessese bir birine benzer. Ayrılık ondan sonra başlar. Bilinçli taksirde fail neticenin meydana gelmeyeceği kanısındadır. Neticenin meydana gelmesini istemez, gerçekleşmemesi için gerekeni yapar. Gerçekleşme imkan ve ihtimalinin varlığını kabul durumunda hareketini yapmaktan vazgeçer. Başka bir deyişle fail neticenin gerçekleşmemesine gereken önemi verir ve bunu ciddiye alır. Neticenin gerçekleşmeyeceği arzu, düşünce ve beklentisi içindedir.

Olası kastta ise, fail hareketinin hukuka aykırı netice meydana getirebileceğini öngörmekle birlikte, meydana gelmesi olası netice onu hareketi yapmaktan alıkoymaz. Tasavvur edilen neticenin meydana gelmesini göze alıp, kabullenmiştir. Burada neticenin istenmemiş olduğundan söz edilemez.

Fail öngördüğü neticenin gerçekleşme olanak ve olasılığının varlığı karşısında hareketinde vazgeçmeyip, sürdürmekte ise, OLASI KAST vardır. Neticenin meydana gelme olasılığına karşılık fail hareketi yapmayacaktı diyebileceğimiz durumda BİLİNÇLİ TAKSİR vardır. Netice öyle veya böyle gerçekleşse dahi hareket edeceğim diye fail olası kast içinde.

Örneğin, bir deniz kenarında sürat motorlarıyla,bu jet sky denilen hızlı araçlarla sahile yakın yerlerde giden kişi, güvenli alanın dışında yüzen bir yüzücüye çarpabileceğini öngörmekte fakat birilerine hava atmak ihtiyacıyla veya kendi hız duygusunu tatmin etmek amacıyla oradan geçerken güvenli alanın dışına çıkmış bir kişiye çarpıp ölümüne neden olabilmektedir.

Sirklerde bıçak atan atriksiyon göstericisi attığı bıçağı istediği yere isabet ettirmede özel yeteneği vardır. Bıçağın hedefte duran kişiye çarpabileceği öngörülmektedir …

Aracını çok süratli bir şekilde kullanarak yola çıkan bir kişi trafik kaidelerine uymadığında, limitleri aştığında bunun sonunda ölümlü ya da yaralamalı bir trafik kazasına sebebiyet vereceğini bilmektedir, bu örneklerde öngörülebilir bir netice vardır ve netice gerçekleştiğinde eylem bilinçli taksirdir.

Kast ve Taksir aşamalarını özetlemek gerekirse;

Taksir , neticeyi öngörmemektir.

Bilinçli taksir, öngörülen neticeyi istememektir.

Olası kast, öngörülen neticeyi kabullenmektir.

Kast, suçun, neticenin bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir.

22/(4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir.

Eski TCK uygulamasında taksirle işlenen suçta hem kusurun varlığını, hem de kusurun derecesini taktir ve tayin bilirkişiye terkedilmişti. Öte yandan çok sanıklı olaylarda sanık veya mağdur olarak kaç kişi varsa bunların kusur oranlarının toplamı 8/8 olmalıydı. Başka bir deyişle her sanık ve mağdur için kusur oranı ayrı ayrı 8 üzerinden değil de; olayın tümü için kusurun tamamı 8 kabul edilip, olaya kaç kişi karışmış ise aralarında pay edilip, tüm kusurların toplamı 8/8’e tamamlanmaktaydı. Dolayısıyla kişilerin kusurları ne kadar ağır olursa ol sun, olaya ne kadar çok sanık karışmış ise, kusur oranları o kadar düşmekte idi.

Örneğin mevcut uygulamada; aşırı hızda giden iki araç kural ihlali yaparak birbirini geçmeğe, diğeri geçilmemeğe çalışarak süratlerini artırsa; karşı yönden gelen iki araç da aynı eylem içinde bulunsa, dört araç da karşılıklı çarpışsa; meydana getirdikleri ölüm ve yaralamada her bir failin eşit kusurlu olması halinde verilecek kusur 2/8 olacak, zorunlu olarak toplam 8/8’e tamamlanacaktı. Oysa bu olayda her fail tam kusurludur. Bu uygulama hukuk kurallarına aykırı olduğu kadar, etkin bir adaletin sağlanmasını önlemekte, adil olmayan sonuçlara da yol açmaktaydı.

Yeni TCK’a göre artık taksirle yaralama ya da ölüm suçlarında kusura göre indirim olayı kalkmıştır. Hakim kusur miktarına göre cezayı bizzat belirleyecektir. Artık, teknik konular dışında sırf kusur oranını belirlemek için bilirkişiye başvurmak mümkün değildir. Burada kusur oranını belirleme hakime bırakılmış, tamamıyla hukuki bir konudur.   Artık     teknik hususlar dışında bilirkişiye gidilemez.

Taksirle işlenen suçlardan dolayı kusurluluk, bir değerlendirmeyle an-cak olay hâkimi tarafından yapılabilir. Kusura ilişkin değerlendirme doğrudan doğruya hakime aittir. Bundan böyle bilirkişin hakim yerine geçerek kararı etkilemesi sözkonusu değil. taksirden dolayı kusur-luluğun matematiksel olarak ifadesi mümkün değildir.

Kusurun azlığı nedeniyle asla cezanın alt sınırının altına inilmesi mümkün değil. Yasada belirlenen alt sınır taksirli suçta kusurlu bulunan faile verilecek enaz cezayı deyimlemektedir.

Taksirli suçtan dolayı cezanın miktarının belirlenmesinde de kişinin kusuru göz önünde bulundurulur (m. 22, f. 4).

Taksirli suçtan dolayı temel ceza, suçun kanuni tanımındaki cezanın alt ve üst sınırı arasında belirlenecektir.

Gerekçede, “normatif de-ğerlendirmeyle hâkim tarafından belirlenen kusurluluk göz önünde bulundu-rulmak suretiyle, suçun cezasınd a belli bir oranda indirim yapılabilir” denilmektedir. Bu ifade tarzı bir an için sanki kusur oranının azlığına göre failin cezasının alt sınırdan aşağıya indirilebileceği izlenimi vermektedir.

Fakat gerekçe bütün halinde incelendiğinde cezanın alt sınırının altın inilemeyeceği görülecektir. Nitekim yine gerekçede “Failin kusurlu bulunması durumunda, ku-surun ağırlığı ve diğer sebepleri de göz önünde bulundurmak suretiyle suçun kanuni tanımındaki cezanın alt ve üst sınırı arasında bir cezaya hükmede-cektir/’denilmektedir. Çok net bir şekilde söyleyebiliyoruz ki artık taksirle ölüm ve yaralama suçlarında indirim uygulanmayacaktır. Temel cezanın belirlenmesinde, cezanın alt sınırının altına inilemeyecektir.

Artık ilgilinin kusuru araştırılacak ve ceza bu kusura göre aşağıdan yukarıya doğru belirlenecektir.

Taksir dolayısıyla kusurun belirlenmesi normatif bir değerlendirmeyle mümkün olmakla birlikte, somut olayda dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlâl edilip edilmediğinin belirlenmesi açısından bilirkişi incelemesi yaptırı-labilir.

Örneğin ölümle sonuçlanan bir ameliyat sırasında hastaya yapılan tıbbi müdahalenin tekniğine uygun yapıl yapılmadığının belir-lenmesinde ve ölüm veya yaralanma ile sonuçlanan bir trafik kazasında, sürücülerin trafik kurallarına uyup uymadıklarının, hangi trafik kuralının ne suretle ihlâl edildiğinin, trafiğe çıkarılan aracın teknik bakımdan herhangi bir arızasının olup olmadığının belirlenmesinde bilirkişi incelemesi yapılabilir. Fakat bu durumlarda, bilirkişinin yapacağı inceleme, işin tekniği ile sınırlı olmalıdır. Aksi yöndeki tutum, bilirkişilik görevinin sınırını aşmayı ve hâkimin yerine geçmeyi ifade eder.

22/(5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna göre ayrı ayrı belirlenir.

Failin gerçekleştirdiği taksirli davranışa bir başkasının taksirli davranışı eklenmiş olabilir. Bu gibi durumlarda, herkes kendi taksirli fiilinden dolayı, kusurunun ağırlığına göre sorumlu tutulacaktır (m. 22, f. 5; m. 61, f. 1, bent f).

TCK’nun suça iştirake ilişkin kuralları, taksirli suçlar açısından uygulanmaz.

Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda herkes kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle sorumlu tutulur.. Örneğin bir trafik kazasında sürücü ile yaya veya her iki sürücü de taksirle hareket etmiş olabilir. Bu gibi durumlarda neticenin oluşumu açısından her kişinin taksirli fiili dolayısıyla kusurluluğu bir diğerinden bağımsız olarak belirlenmelidir.

Aynı şekilde birden fazla kişinin katılımıyla gerçekleştirilen bir ame-liyatın ölüm veya sakatlıkla sonuçlanması durumunda, ameliyata katılan kişiler müştereken hareket etmektedirler. Ancak tıbbın gereklerine aykırılık dolayısıyla ölüm veya sakatlıkla sonuçlanan bu ameliyatta işlenen taksirli suçun işlenişi açısından suça iştirak kuralları uygulanamaz. Kanunun suça iştirake ilişkin hükümleri, kasten işlenen suçlara uygulanabilir. Birden fazla kişinin katılımıyla yapılan ameliyat sırasında meydana gelen ölüm veya sakatlık neticeleri bakımından her bir kişinin sorumluluğu kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle belirlenmelidir. Bu tespitte diğer kişilerin kusurlu olup olmadığı hususu dikkate alınamaz. 22/(6) Taksirli hareket sonucu neden olunan netice, münhasıran failin kişisel ve ailevî durumu bakımından, artık bir cezanın hükmedilmesini gereksiz kılacak derecede mağdur olmasına yol açmışsa ceza verilmez; bilinçli taksir hâlinde verilecek ceza yarıdan altıda bire kadar indirilebilir. Ülkemizde özellikle kırsal bölgelerde rastlandığı üzere, tak-sirli suçlarda failin meydana gelen netice itibarıyla bizzat kendisinin ve ai-le bireylerinin ağır derecede mağduriyete uğradıkları görülmektedir. Söz gelimi, köylü kadınların gündelik uğraşları ve hayat zorlukları itibarıyla, küçük çocuklarına gerekli dikkati ve itinayı gösterememeleri sonucu, çocukların yaralandıkları veya öldükleri görülmektedir.

Aynı şekilde meydana gelen trafik kazalarında da benzer olaylara rastlanmaktadır. Bu gibi hâllerde ananın taksirli suçtan dolayı ko-vuşturmaya uğraması ve cezaya mahkûm edilmesi, esasen suçtan dolayı evladını kaybetmesi sonucu uğradığı ızdırabı şiddetlendirmekle kalma makta, ayrıca, ailenin tümüyle ağır derecede mağduriyete düşmesine neden olmak-tadır.

Uygulamada genellikle illiyet bağının olmadığı yada kusur bulunmadığı gibi gerekçelerle bunlara suç olmaz deniyordu. Bu yasal değildi, ama mahkemelerin yasayı zorlayarak oluşturduğu hakkaniyete uygun kararları 5237 sayılı kanunda karşılığını bulmuştur ve kanun hükmü haline gelmiştir. Yasalar ihtiyaçtan doğar anlayışının güzel bir örneğidir bu düzenleme. Burada evladını kaybetmiş bir annenin, ailesini kaybetmiş babanın cezalandırılması benimsenemez.

Söz konusu fıkraya göre, hâkim suçlunun durumunu takdir ile ceza vermeyebilecektir. Elbette ki hâkim bu husustaki takdirini kullanırken suç-lunun ekonomik durumunu, aile yükümlerini, söz gelimi diğer çocukların bakımını göz önünde bulunduracak, ona göre hüküm kuracaktır. Ancak, dikkat edilmelidir ki, bu fıkranın uygulanabilmesi için fiilden dolayı münha-sıran failin kişisel ve ailevî durumu itibarıyla zararlı netice meydana gelmiş bulunmalıdır; böyle bir netice ile birlikte söz konusu durumlara ilişkin bu-lunmayan başka bir netice de meydana gelmişse fıkra uygulanmayacaktır. Fıkrada yazılı suç bilinçli taksir hâlinde işlenirse ceza verilir. Ancak verilen ceza yarıdan üçte b irine kadar indirilebilir.

  • Hak kavramını ve özel hakların türlerini acıklayın. 2001 yılı Kültür Bakanlığı Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları

http://odevsayfasi.blogcu.com/4784753/ http://www.aofsitesi.com/hukukagiris6.htm Hakkın Tanımı ve Türleri

Hakkın ne anlama geldiğini saptayabilmek ve tanımını yapabilmek

  • Hak, hukuk düzeni tarafından kişilere tanınmış olan yetkilerdir. Her hak mutlaka bir hukuk kuralına dayandığı gibi, her hakkın mutlaka bir sahibi de vardır; sahipsiz hak olmaz. Hakkın türlerini ve bunlar arasındaki farklılıkları kavrayabilmek, hangi haklara sahip olduğumuzu ve bunları kimlere karşı ne şekilde ileri sürebileceğimizi saptayabilmek ve bunlara örnekler türetebilmek.
  • Haklar, doğdukları hukuk kuralına göre “kamu hakları” ve “özel haklar” şeklinde bir ayırıma uğrarlar. Kamu hakları, kamu hukukundan doğan haklardır. Kamu haklarını kendi aralarında “kişisel haklar”, “sosyal ve ekonomik haklar” ve “siyasi haklar” olmak üzere üçe ayırırız. Özel haklar ise, özel hukuktan doğan haklar olup, mahiyetlerine, konularına, kullanılmalarına ve nihayet amaçlarına göre çeşitli türlere ayrılırlar. Bunlar içinde en önemli ayırım “mutlak haklar” “nisbi haklar” ayırımıdır. Mutlak haklar, herkese karşı ileri sürülebildikleri halde, nisbi haklar ancak belli bir kişiye veya kişilere karşı ileri sürülebilirler. http://www.aofsitesi.com/hukukagiris6.htm

ÖZEL HAKLARIN TÜRLERİ

Özel haklar kişiler ile kişiler arasındaki ilişkileri düzenleyen hukuk kurallarından, yani özel hukuktan doğan haklardır.

MAHİYETLERİNE GÖRE

Özel hakları mahiyetlerine göre biri mutlak haklar, diğeri ise nisbi haklar ol-mak üzere başlıca iki kısma ayırırız.

  • Mutlak Haklar

Mutlak Haklar, sahibine maddi ve maddi olmayan (gayri maddi) bütün mal-lar ile kişiler üzerinde en gensoruiş yetkileri veren ve sahibi tarafından herkese kar-şı ileri sürülebilen haklardır. Mutlak haklar ya mallar ya da kişiler üzerinde söz konusu olurlar. a- Mallar Üzerindeki Mutlak Haklar

Hukuki anlamda mal, para ile ölçülebilen ve başkalarına devredilebilen şey-lerdir. Mallar, biri maddi mallar, diğeri ise maddi olmayan mallar (gayri maddi mallar) olmak üzere iki çeşittir. Örneğin otomobil, tarla, ev, gözlük, saat, kalem gibi maddi bir varlığı olan şeyler maddi birer

maldır. Buna karşılık bir sanatçı-nın meydana getirdiği eser, örneğin bir heykel, bir yağlı boya tablo, bir şiir kita-bı, bir roman veya bir best e maddi değil, maddi olmayan mallardandır. Bunlar fikir ve zeka ürünü olan mallar, yani eserlerdir. b- Maddi Mallar Üzerindeki Mutlak Haklar:

Maddi mallara hukuk dilinde eşya denir. Maddi mallar, yani eşyalar üzerindeki mutlak haklara da “ayni hak-lar” (eşya üzerindeki hak) adı verilmektedir. Ayni haklar, sahibine tanıdığı yet-kilerin kapsamına ve mahiyetine göre mülkiyet hakkı ve sınırlı ayni haklar şek-linde bir ayırıma uğrarlar.

Mülkiyet Hakkı: Ayni haklardan sahibine tam ve gensoruiş yetkiler vereni, mülkiyet hakkıdır. Mülkiyet hakkı, hak sahibine o eşyayı kullanma, ondan yarar-lanma ve onunla ilgili her türlü maddi ve hukuki tasarrufta bulunma yetkilerini veren tam bir ayni haktır.

Sınırlı Ayni Haklar: Ayni haklardan bazıları, sahiplerine mülkiyet hakkı gi-bi tam ve gensoruiş yetkiler vermeyip, sınırlı yetkiler tanımaktadır ki bunlara sınırlı ayni haklar diyoruz. Sınırlı ayni haklar, sahiplerine mülkiyet hakkından doğan kullanma, yararlanma, ve tasarrufta bulunma yetkilerinden bir veya ikisini verir-ler. Sınırlı ayni haklar, hak sahibine tanıdıkları yetkinin mahiyetine göre irtifak hakları, taşınmaz yükü ve rehin hakları olmak üzere başlıca üç gruba ayrılırlar.

İrtifak hakları, başkasına ait bir eşyayı kullanma veya ondan yararlanma yetkisini veren ayni haklardır. İrtifak hakları kendi aralarında ayni irtifaklar, kişi-sel irtifaklar ve karışık irtifaklar olmak üzere başlıca üç türe ayrılırlar. Ayni irti-fak haklarına bir taşınmaz lehine kurulmuş olan “geçit hakkı”nı; kişisel irtifak haklarına intifa hakkı ile “oturma hakkını, karışık irtifak haklarına, yani hem ki-şisel hem de ayni irtifak şeklinde kurulabilen irtifak haklarına da “üst hakkı'”nı ör-nek gösterebiliriz.

Taşınmaz Yükü, bir taşınmazın malikinin yalnız o taşınmazla sorumlu olmak üzere diğer bir kimseye bir şey vermek veya yapmakla yükümlü kılınma-sıdır.

Rehin hakları ise sahibine, alacağını borçlusundan alamadığı takdirde re-hin verilmiş olan şeyi sattırarak paraya çevirtmek suretiyle alacağını tahsil et-mek yetkisini veren ayni haklardır.

Hakkın konusu olan eşyanın taşınır (menkul) veya taşınmaz (gayrimenkul) olmasına göre rehin, “taşınır rehni ve “taşınmaz rehni” olmak üzere ikiye ayrı-lır. Her iki rehin türünün de çeşitli alt türleri vardır. Örneğin taşınmaz rehininin “ipotek”, “ipotekli borç senedi” ve “irat senedi” olmak üzere üç türü vardır. Ülke-mizde sadece ipotek türü uygulanmaktadır. c- Maddi Olmayan Mallar Üzerindeki Mutlak Haklar:

Zeka ve düşünce ürünü olan şeyler yani eserlerdir. Bir şairin şiir kitabı, bir heykeltraşın yarattığı heykel Maddi olmayan mallar üzerinde sahiplerine tanınmış olan mutlak haklara fikri haklar adı verilmektedir. Hikaye, roman, şiir, beste gibi güzel sanatlara iliş-kin eserlere fikri eserler, fikri eserler üzerinde yaratıcısının sahip bulunduğu haklara da telif hakkı (yazar hakkı) denilmektedir.

Fikri eserlerin yanında “sınai eserler” de vardır. Bir buluş vücuda getiren kimse devletten bununla ilgili bir belge alır ki, bu belgeye patent (ihtira beratı) denir. Bu buluş vücuda getiren kimsenin sahip olduğu bu hakka “buluş hakkı” denir. Maddi olmayan mallar arasına marka lar da dahil edilebilir.

d- Kişiler Üzerindeki Mutlak Haklar

Kendi Kişiliği Üzerindeki Mutlak Haklar: Bu haklar, bir kimsenin maddi, manevi ve iktisadi bütünlüğü ve varlıkları üzerinde sahip bulunduğu mutlak hak-lardır ki bunlara kişilik hakları denir.

Başkalarının Kişiliği Üzerindeki Mutlak Haklar

Başkalarının kişiliği üzerindeki mutlak haklara örnek olarak velayet hakkı ile vesayet hakkını gösterebiliriz.

  • NİSBİ HAKLAR

Nisbi haklar, mutlak haklar gibi herkese karşı değil, ancak belli bir kişiye ve-ya belli kişilere karşı ileri sürülebilen haklardır.

Nisbi haklar, özellikle borç ilişkilerinden doğarlar. İki kimse arasında bir borç ilişkisi, ya hukuki işlemlerden veya haksız fiillerden yahut da sebepsiz zen-ginleşmeden doğabilir;

Hukuki işlem, hukuk bir sonuç elde etmek üzere irade açıklamasında bulun-maktır. Hukuki işlemler, tarafları bakımından tek taraflı hukuki işlemler ve çok taraflı hukuki işlemler olmak üzere ikiye ayrılırlar. Tek taraflı hukuki işlemler, ör-neğin vasiyet vasiyeti yapan kişinin iradesini kanunun aradığı biçimde açıkla-masıyla tamamlanmış olur. Aynı şekilde vakıf kurma da tek taraflı bir hukuki iş-lemdir. Çok taraflı hukuki işlemler ise, birden fazla kimsenin iradelerini açıkla-malarıyla meydana gelebilen hukuki işlemlerdir. Bunlara sözleşme (akit, muka-vele) adı verilir.

Nisbi haklar, hukuki işlemlerden doğabildiği kadar, hukuk düzeninin izin ver-mediği zarar verici fiiller demek olan haksız fiillerden (örneğin bir kimsenin oto-mobilinin camını kırmak veya bir kimsenin malvarlığının başka birinin malvarlı-ğının aleyhine olarak çoğalması (zenginleşmesi) demek olan sebepsiz zengin-leşmeden de doğabilir. Öte yandan “aile ilişkilerinden veya “miras ilişkile-rinden doğan nisbi haklar da vardır. Nisbi haklar herkese karşı ileri sürülemeyip, sadece belli kişiye karşı, örneğin kira sözleşmesinden kiralayan (mal sahi-bi) lehine doğan kira bedelini isteme hakkı sadece borçlu kiracıya karşı ileri sü-rebildiği içindir ki, kiracı kira borcunu ödemezse, kiralayan bu alacağını kiracı-nın babasından veya yakınlarından isteyemez.

KONULARINA GÖRE

Özel haklar konularına, yani korudukları menfaatin maddi veya manevi şuna göre malvarlığı hakları ve kişilik hakları şeklinde bir ayırıma tabi tutulurlar

A- Malvarlığı Hakları

Malvarlığı hakları, kişilerin maddi menfaatlerini koruyan haklardır. Para ile ölçülebilen paraya çevrilebilmesi mümkün olan, başkalarına devredilebilen ve mirasçılara geçen haklardır.

Örnek olarak eşyalar üzerindeki mutlak hakları, yani ayni hakları (ön-1 mülkiyet hakkını), nisbi haklan (örneğin alacak hakkını) ve fikri haklan (örneğe telif hakkını) gösterebiliriz.

B- Kişilik Hakları

Kişilik hakları, kişilerin manevi menfaatlerini koruyan haklardır. Bu hak para ile ölçülemeyen, paraya çevrilemeyen, haklardır. Başkalarına devredile-medikleri gibi, miras yoluyla mirasçılara da geçemezler.

KULLANILMALARINA GÖRE

Özel haklar, kullanılmalarına göre devredilebilen haklar ve devredilemeyen haklar olmak üzere ikiye ayrılırlar.

A- Devredilebilen Haklar

Özel haklardan bazıları bir hukuki işlemle örneğin satım, bağışlama veya alacağın temliki yoluyla başkalarına devredilebildikleri gibi, hak sahibinin ölü-münden sonra miras yoluyla da mirasçılara geçebilirler. Bu ahiyette olar özel haklara devredilebilen haklar adı veririz. Ancak, malvarlığı haklarından ba-zıları, örneğin sınırlı ayni haklardan olan intifa hakkı ile oturma hakkı ve bir ala-cak hakkı olan nafaka hakkı bu kuralın dışında kalırlar, yani başkalarına devre-dilemeyecekleri gibi, miras yoluyla da geçmezler.

B- Devredilemeyen Haklar

Özel haklardan bazıları, örneğin kişilik hakları ile bir kısım malvarlığı hakla-rı başkalarına devredilemedikleri gibi, miras yoluyla da mirasçılara geçmezler Devredilemeyen ve mirasçılara geçmeyen bu haklara kişiye bağlı haklar adı ve-rilmektedir.

Başkalarına devredilemeyen ve miras yoluyla da geçmeyen haklardan bir kısmı ise sahibine çok sıkı surette bağlıdır ki, bunlara da kişiye sıkı sıkıya bağ-lı haklar denilmektedir. Bunlara örnek olarak “ergin kılınmayı talep etme hakkı”nı “nişanı bozma hakkı”nı “boşanma davası açma hakkı”nı “soybağının red-di hakkı”nı gösterebiliriz.

AMAÇLARINA GÖRE

Özel haklar amaçlarına göre bir tasnife tabi tutularak yenilik doğuran haklar ve alelade haklar olmak üzere ikiye ayrılırlar.

A- Yenilik Doğuran Haklar

Yenilik doğuran haklar kural olarak sahibi tarafından tek taraflı bir irade açıklamasıyla kullanılır ve bu açıklamanın karşı tarafa ulaşmasıyla da sonuçla-rını doğururlar. Bu haklar istisnai olarak dava yoluyla kullanılırlar. Yenilik doğu-ran haklar kendi aralarında üçe ayrılırlar.

Kurucu Yenilik Doğuran Haklar: Kurucu yenilik doğuran haklar, sahibi tarafından irade açıklamasıyla kullanılmaları halinde bir hukuki durumun kurul-ması sonucunu doğururlar. Örneğin bir sözleşme yapmak.

Değiştirici Yenilik Doğuran Haklar: Değiştirici yenilik doğuran haklar, mevcut bir hukuki durumun değiştirilmesi sonucunu sağ layan haklardır. Örne-ğin satış sözleşmesinde satılan mal ayıplı olduğu takdirde alıcının bu malın ayıpsızı ile değiştirilmesini veya satış be delinden (semenden) indirim yapılma-sını isteme hakkı.

Bozucu Yenilik Doğuran Haklar: Bozucu yenilik doğuran haklar ise,hak sahibi tarafından kullanılmalarıyla mevcut bir hukuki durumu ortadan kaldı-ran haklardır. Örneğin kira, hizmet ve adi şirket sözleşmelerindeki feshi bildir- me (feshi ihbar) hakkı, vekaletten azil veya istifa hakkı.

B- Alelade Haklar

Kullanılmalarıyla yeni bir hukuki durum meydana getirmeyen haklardır. Ör-neğin velayet hakkı böyle bir haktır. Medeni kanunumuzun ergin (reşit) olma-mış çocuklar (küçükler) bakımından sadece ana ve babalara tanımış olduğu velayet hakkının kapsamına çocuğa öğüt vermek, ihtarda bulunmak veya çocu-ğun mallarını yönetmek, onu temsil etmek hakkı da girer. http://odevsayfasi.blogcu.com/4784753/

Bir işletmeyi kısmen dahi olsa kendi adına işletmesi yanında, işletmeyi kurup açtığını çeşitli ilan vasıtalarıyla halka bildirmiş ya da işletmesini ticaret siciline tescil ettirmiş olan kişi de, fiilen müşterilerle temasa geçmemiş olsa bile tacir sayılmaktadır.tacir, adi bir iş yapana nazaran daha çok rizikoya katlanır.bunun bir sonucu olarak bütün borçlarından dolayı iflasa tabidir.basiretli bir iş adamı gibi davranma yükümlülüğü altındadır. , tacir olmanın sonucları

  1. İflasa Tabi Olma
  2. Ticaret Siciline Kaydolma 3.Odalara Kaydolma
  3. Ticaret Ünvanı Seçme ve Kullanma
  4. Ticari İş Karinesine Tabi Olma
  5. Ticari Örf ve Adete Tabi Olma
  6. Ticari Defterler Tutma
  7. Ücret ve Faiz İsteme
  8. Ücret ve Cezanın İndirilmesini İsteyememe
  9. Fatura Verme
  10. Fatura ve Teyit Mektubuna 8 Gün İçinde İtiraz Etme
  11. İhtar ve İhbarları Belli Şekillerde Yapma
  12. Hapis Hakkını Kullanmada Kolaylıktan Faydalanma 14.Satış ve Trampalarda Özel Hükümlere Tabi Olma
  13. Basiretli İş Adamı Gibi Davranma
  • Muvazaa ve irade fesadı kavramlarını ve türlerini acıklayın. 2001 yılı Kültür Bakanlığı Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları

Muvazaa Bir akidin şekil ve şartlarını tayinde iki tarafın gerek sehven, gerek akitteki hakiki maksatları gizlemek için kullandıkları tabirlere ve isimlere bakılmayarak onların hakiki ve müşterek maksatlarını aramak lazımdır.”

Muvazaayı, “tarafların üçüncü şahısları atlatmak maksadıyla fakat kendi hakiki iradelerine uymayan ve aralarında hüküm ve netice tevlit etmeyen bir görünüş yaratmak hususunda anlaşmalarıdır.” şeklinde tarif edebiliriz.

MUVAZAA TÜRLERİ A- MUTLAK MUVAZAA

Mutlak muvazaa, kişilerin aslında hiçbir işlem yapmadıkları halde, yalnız üçüncü kişilere karşı bir işlem yapmış gibi görünmek için işlem yapmaları halidir (10). Bu tür muvazaada taraflar, Yargıtay’ın da belirttiği gibi, üçüncü kişileri aldatmak amacıyla gerçek iradelerine u ymayan, aralarında hüküm ve sonuç doğurmayan bir görünüş yaratmak için anlaşarak, aslında bir sözleşme yapma iradesi taşımadıkları halde görünüşte bir sözleşme yapmaktadırlar (11). Dolayısıyla mutlak muvazaada şekli olarak yapılan bir işlem ve muvazaa konusunda tarafların irade uyuşması vardır. Ancak perde arkasında gizlenen bir işlem söz konusu değildir. Örneğin alacaklıdan mal kaçırmak için görünürde mevcut malların bir başkasına satılmış gösterilmesi mutlak muvazaa teşkil eder. Burada şahısların amacı malları gerçekten satmak olmadığı gibi, satışın arkasına bir başka işlem gizlemek de değildir.

B- NİSBİ (MEVSUF) MUVAZAA

Nisbi muvazaa, kişilerin aralarında yaptıkları bir işlemi, kendi gerçek iradelerine uymayan ve sırf etrafı aldatma amacıyla yaptıkları başka bir işlem altına gizlemeleridir (12). Yani taraflar, gerçek iradelerine uygun olarak yaptıkları sözleşmeyi iradelerine uymayan görünüşteki bir sözleşme ile gizlemektedirler (13). Nisbi muvazaa da sözleşmenin mahiyetinde ve içerik ya da şartlarında muvazaa olmak üzere iki ayrı türde gerçekleşebilir;

İrade fesadı halleri ( Hata, hile, korkutma) : Hata, hile, korkutma nedeniyle irade ile beyan arasında istenmeden meydana gelen uygunsuzluk hallerine,                  irade                                           fesadı                                             halleri                                                      denilmektedir.

  1. ba) Hata: Sözleşmenin       taraflarından          birisinin         yanılarak,         gerçek         iradesine      uymayan   bir              beyanda  bulunmasıdır.
  2. bb) Hile: Bu         durumda         ise,          sözleşmenin           taraflarından         biri,         karşı           tarafın              hilesi     sonucu   yanılmıştır.

bc)Korkutma    (Ikrah): Taraflardan biri yapmak istemediği bir sözleşmeyi, kendisine veya yakınlarından birine ağır ve derhal me ydana gelecek bir zarar verileceği tehditi altında yapmışsa, korkutma hali söz konusudur. Korkutulan taraf, korkutma filmi üçüncü bir kişi işlemiş olsa bile sözleşmeyi iptal edebilir

  • ) Asagıdaki kavramları acıklayın . 2001 yılı Kültür Bakanlığı Müfettiş Yardımcılığı Sınav ları
  1. aval
  2. bono
  3. ciro_______________________________________________________________________________

İYİ ÇALIŞMALAR, BAŞARILAR.

_____________________ Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

  1. taşıma senedi_______________________________________________________________________________________
  2. aval Ticari senetlerden doğan bi borca kefil olunmasını sağlamak için senet üzerine şerh ve imza konulmasıdır.
  3. bono Bono, üzerinde yazılı belli bir tutarda paranın, senet lehdarına ya da onun emrine kayıtsız şartsız ödeneceğine dair taahhüdü içeren bir kambiyo senedi. senet düzenleyen (Borçlu aynı zamanda keşideci) ve lehine senet düzenlenmiş kimse olmak üzere, bonoda iki taraf vardır. Bono daima emre yazılı düzenlenir ya da hamiline düzenlenemez.

Bonoda bulunması gerekli şekil şartları;

  • “Bono” veya “Emre muharrer senet” ibaresi
  • Lehdarın adı soyadı
  • Senedin düzenleme yeri ve tarihi
  • Ödeme yeri
  • Muayyen bir bedelin kayıtsız şartsız ödeneceği vaadi
  • Senedi tanzim edenin imzası
  1. ciro

Bono, çek, poliçe gibi kambiyo senetlerinin başkasına devredilmesi için bu senetlerin arkasının imzalanması. bir senedin devredilebilmesi için hamili tarafından ciro ve teslim edilmesi gerekir.

senedi devreden kişiye ciranta denir. devredilenin ismi senet üzerine yazılırsa tam ciro, yazılmazsa beyaz ciro adı verilir.

  1. taşıma senedi

Taşıyıcının talebi halinde verilen talimat notu olup taşıma sözleşmesinin ıspatına yarar. Taşıma senedinin eşya ile birlikte sevk edilen nüshası değil, taşıyıcı tarafından imzalanıp gönderene verilen nüshası kıymetli evrak niteliğindedir.

  • Bilir kişi kimdir hakları ve ödevleri nelerdir? 2001 yılı Gümrük Müfettiş Yardımcılığı ve Kontrolör Yardımcılığı Sınav ları

Bilirkişi hakim veya savcının hukuki bilgisi dışında, çözümü uzmanlık, özel veya teknik bilgi gerektiren durumlarda başvurulan o konunun uzmanı kişilere hukuk dilinde verilen addır.

Bilirkişiler konunun uzmanı şahıslar olabileceği gibi, o konu ile ilgili kurumlar da olabilir. Örneğin Adli Tıp Kurumu kendi konusunda en önemli bilirkişilik kurumudur. Sahte para konusundaki davalarda Merkez Bankası bilirkişilik kurumudur.

Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 63.maddesine göre “Çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkiş inin oy ve görüşünün alınmasına re’sen, Cumhuriyet savcısının, katılanın, vekilinin, şüphelinin veya sanığın, müdafiinin veya kanunî temsilcinin istemi üzerine karar verilebilir. Ancak hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukukî bilgi ile çözülmesi olanaklı konularda bilirkişi dinlenemez.” HUMK.m.275 uyarınca, ancak, “çözümü özel veya teknik bir bilgiyi gerektiren hallerde” bilirkişiye başvurulabilecektir. CMUK’a göre de, “çözümü özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde bilirkişinin rey ve mütalaasının alınmasına karar verilir” (m.66). Bir başka ifadeyle “hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümlenmesi mümkün olan konularda” bilirkişiye başvurulamaz (HUMK.m.275 [31], CMUK.m.66).

Delil olma özelliği:

Bilirkişilik Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’da deliller bölümünde düzenlenmiştir. Yani bilirkişilerin beyanları ve bilirkişi raporları hukuk davalarında delil olma özelliğine sahiptir. Öbür taraftan bilirkişi görüşleri ve beyanları takdiri delillerdir. Senet ve ikra r gibi kesin delillerde olduğunun aksine, bazı istisnalar dışında, bir davada bilirkişiden görüş alan hakim, hükmünü bilirkişinin görüşü doğrultusunda vermek zorunda olmayıp, gerekçesini göstererek o görüşün aksine bir karar verebilir.

Bu gün Türkiye’de kanunda öngörülmediği halde çoğu kez yapılan ve daima eleştirilere maruz kalan bir husus, bilirikişilerin görüş bildirmekle kalmayıp, hüküm verici beyanlarda bulunmalarıdır. (Taraflardan birinin haklı olup olmadığı, dolayısıyla davanın kabul edilip edilmeyeceği gibi..)

  • Suçların içtimaını anlatınız. 2001 yılı Gümrük Müfettiş Yardımcılığı ve Kontrolör Yardımcılığı Sınav ları

BEŞİNCİ BÖLÜM Suçların İçtimaı Bileşik suç

Madde 42 – (1) Biri diğerinin unsurunu veya ağırlaştırıcı nedenini oluşturması dolayısıyla tek fiil sayılan suça bileşik suç denir. Bu tür suçlarda içtima hükümleri uygulanmaz.

Zincirleme suç

Madde 43 – (1) Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumun da, bir cezaya hükmedilir. Ancak bu ceza, dörtte birinden dörtte üçüne kadar artırılır. Bir suçun temel şekli ile daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli şekilleri, aynı suç sayılır.

  • Aynı suçun birden fazla kişiye karşı tek bir fiille işlenmesi durumunda da, birinci fıkra hükmü uygulanır.
  • Kasten öldürme, kasten yaralama, işkence, cinsel saldırı, çocukların cinsel istismarı ve yağma suçlarında bu madde hükümleri uygulanmaz. Fikrî içtima

Madde 44 – (1) İşlediği bir fiil ile birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet veren kişi, bunlardan en ağır cezayı gerektiren suçtan dolayı cezalandırılır.

  • İdari yargıda görev uyuşmazlığını anlatınız. 2001 yılı Gümrük Müfettiş Yardımcılığı ve Kontrolör Yardımcılığı Sınav ları

YÖNTEM 1

Görev Uyuşmazlıklarının Çözümü: Uyuşmazlık Mahkemesi

Uyuşmazlık mahkemesi, bir başkan ve oniki asıl ve oniki yedek üyeden kurulur. Başkan, Anayasa Mahkemesi tarafından kendi üyeleri arasından seçilir. Üyelerin bir kısmı Yargıtay ve Danıştay’ın gösterdiği adaylar arasından Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından seçilir. Üyelerin diğer kısmı ise, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesince gösterilen adaylar tarafından Cumhurbaşkanınca seçilir.

Uyuşmazlık mahkemesi adli, idari ve askeri yargı mercilerin arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözümlemeye yetkilidir. Anayasa Mahkemesiyle diğer mahkemeler arasındaki görev uyuşmazlıklarında Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır. Uyuşmazlık mahkemesinin verdiği kararlar kesindir. Uyuşmazlık Mahkemesinin görevli saydığı mahkeme davaya bakmak zorundadır.

Uyuşmazlık Türleri:

  1. Görev Uyuşmazlığı
  2. Olusorumlu Görev Uyuşmazlığı: Bir uyuşmazlığın başka bir yargı düzeninin görevi içine girdiği gerekçesi ile yapılan görevsizlik itirazının mahkemece reddi üzerine, görev alanı korunmak istenen yargı düzeni içinde yer alan başsavcının görev konusunun incelenmesini Uyuşmazlık Mahkemesinden istemesidir.
  3. Olumsuz Görev Uyuşmazlığı: Adli, idari veya askeri yargıya mensup iki ayrı mahkemenin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada karşılıklı birbirlerini görevli saymaları gerekçesiyle, görevsizlik kararı vermeleri ve bu kararların kesinleşmesi üzerine ortaya çıkan görev uyuşmazlığı halidir.
  4. Hüküm Uyuşmazlığı

Hüküm uyuşmazlığı, adli, askeri ve idari yargı yerlerinden en az ikisi tarafından görevle ilgili olmaksızın kesin olarak verilmiş veya kesinleşmiş aynı konuya ve aynı sebebe ilişkin taraflardan en az biri aynı olan ve kararlar arasında çelişki yüzünden hakkın yerine getirilmesi olanaksız olan durumlarda hüküm uyuşmazlığı yoluna gidilir.

YÖNTEM 2 Olusorumlu görev uyuşmazlığının şartları

  • Ayrı yargı yerlerinde açılmış bir dava bulunmalıdır.
  • Davalı tarafından görevsizlik itirazı olmalıdır.
  • Davalı bu itirazı hukuk mahkemesinde en geç 1. oturumda; ceza mahkemesinde delillerin ikamesine başlanmadan önce; idari mahkemede dilekçe ve savunma evresi tamamlanmadan önce görevsizlik itirazında bulunmalı.
  • Mahkeme görevsizlik itirazını reddeder.
  • Bu karar bir ara karardır. Tek başına kanun yoluna konu olmamaktadır.
  • Esas hakkında karar verilmemiş olmalıdır.(yargılamanın özüne inilmemiş olmamalıdır.)

Olusorumlu görev uyuşmazlığı çıkarılması m.12 düzenlenmiştir.m.13 de bu prosedür devam eder.

Uyuşmazlık mahkemesini kararlarını bekleme ve sürelerin durdurulması.m.18 süre 6 ay. İtiraz yoluyla anayasa mahkemesine gidilmesi gibi bir yol izlenir süre 5 ay.

Olumsuz görev uyuşmazlığının şartları

  • Ortada iki tane görevsizlik kararı olmalıdır.
  • Görevsizlik kararı ayrı yargı yerleri içinde yer alan yargı yerlerince verilmelidir.
  • Görevsizlik kararı bir mahkemenin diğerinin görevli olduğu gerekçesiyle verilmeli(karşılıklı olarak mahkemelerin birbirini görevli görmesidir.
  • Bu kararlar kesinleşmiş olmalıdır. Mahkeme kararları nasıl kesinleşir? 1)Mahkeme kararına karşı kanun yolu süresi geçerse (itiraz/temyiz süresi 30 gün) 2) Kanun yoluna başvuru süresi içinde bu yola başvurulur ve kanun yoluna bakacak yargı yeri karar verir ve bu karar kesinleşir.
  • İki ayrı yargı yerince görevsizlik kararı verilen davanın tarafları konusu sebebi aynı olmalıdır. m.15 istemde bulunacak kişi davacıdır.

En erken kararın kesinleştiği tarihten itibaren başlar. En geç ise hüküm yoktur ancak doktrinde genel zamanaşımı süresi 10 yıl ve 60 günlük hak düşürücü süredir. Hukuk davaları 10 yıl. İdari davalar 60 gün.

Uyuşmazlığın çıktığı mahkemelerin biri başka bir mahkemeyi görevli sayar. Uyuşmazlık mahkemesinin verdiği kararlar kesindir h erhangi bir yargı yerine müracaat edilemez.

Davaya devam etmek için mahkemenin tekrar görevsizlik kararı almasına gerek yoktur.

)Hüküm Uyuşmazlığı

Ayrı yargı yerlerine ait iki mahkeme arasındaki hükümlerde oluşan uyuşmazlığı ifade eder istisnaidir.m.24 Hüküm uyuşmazlığının şartları

  1. Kararlar iki ayrı yargı düzeninde verilmelidir.(adli/askeri)
  2. Kararlar esasa ilişkin ve kesin olmalıdır.
  3. Aynı konuya/sebebe ilişkin olmalıdır.
  4. Kararlar hakkın yerine getirilmesini engeller/imkansız kılar.

Taraflar ilgili makam uyuşmazlık mahkemesine başvurur;ilk ve son derece mahkemesi olarak uyuşmazlık mahkemesine karara bağlar ve kararları kesindir.

Hüküm uyuşmazlığı ile ilgili kararlar kesindir ve herkesi bağlar. Bu karara karşı her hangi bir yargı yoluna başvurulamaz.

Genel kurulun ilke kararları vardır. (içtihadı birleştirme kararları gibi etkilidir UMK m.30 da düzenlenir. Bu kararlar uyuşmazlık mahkemesindeki hükümleri arasındaki uyuşmazlıkları çözer.

m.29 ilke kararları ve başkan uygun görürse bölüm kararları resmi gazete de yayınlanır.

  • TBMM nin görev ve yetkilerini anlatınız. . 2001 yılı Gümrük Müfettiş Yardımcılığı ve Kontrolör Yardımcılığı Sınav ları

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin görev ve yetkileri [değiştir]TBMM’nin temel işlevi, tartışma ve değerlendirme ortamı içinde, kanun yapmak ve yürütmeyi denetlemektir. Meclisin tüm çalışmaları, kendi yaptığı İçtüzük hükümlerine göre yürütülür.

Anayasaya göre, TBMM’nin görev ve yetkileri genel olarak şöyledir :

  • Kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; Bakanlar Kurulunu ve Bakanları denetlemek;
  • Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek;
  • Bütçe ve kesinhesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek;
  • Para basılmasına ve savaş ilanına karar vermek;
  • Milletlerarası antlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak;
  • Anayasanın 14 üncü maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giyenler hariç olmak üzere, genel ve özel af ilanına, mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek;
  • Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmek
  • AŞAĞIDAKİ KAVRAMLARI ANLATINIZ. 2001 yılı Gümrük Müfettiş Yardımcılığı ve Kontrolör Yardımcılığı Sınav ları
  1. İrtikap, cürme teşebbüs, tüzel kişilerin fiil ehliyeti.
  2. Donatan
  • Surrogat
  1. İdari vesayet , hakimin hukuk yaratması nedir?__________________________________________________________

İrtikap

HASTALIĞIN ADI: İRTİKAP

Hastalığın Tanımı Kamu görevlisinin görev ve yetkisini kötüye kullanmak suretiyle muhatap olduğu kişi ve kuruluş temsilcilerini zorlayarak bir maddi ya da maddi olmayan menfaat temin etmesidir. İrtikap ile rüşvet arasındaki fark şudur. Rüşvette, genellikle rüşvet alan ile rüşvet veren arasında bir tür gizli anlaşma ve sözleşme mevcuttur. Oysa irtikapta, kamu görevlisi yaptığı işin yasadışı olduğunu bilerek ve karşı tarafın (muhatap olunan kişi ve kuruluş) güç durumda olmasından yararlanarak zorla ya da ikna yoluyla bir menfaat talebinde bulunur. İrtikap suçu Türk Ceza Kanunu’nda şu şekilde tanımlanmıştır. “Memuriyet sıfatını veya görevini kötüye kullanmak suretiyle kendisine veya başkasına haksız olarak para verilmesine veya sair menfaatler sağlanmasına veya bu yolda vaatte bulunulmasına, bir kimseyi icbar eden memura altı yıldan az olmamak üzere ağır hapis cezası verilir. Yukarıdaki …cürüm, ikna suretiyle işlenirse faile dört yıldan altı yıla kadar ağır hapis cezası verilir. Memur kanunen almaması gereken bir şeyi diğerinin hatasından yararlanarak almış bulunursa iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir.” (TCK. Md. 209.)

İrtikap, kamu görevlisinin muhatap olduğu kişi ve kuruluşu açıkça bir menfaat sağlamaya zorlaması (açık irtikap) şeklinde ortaya çıkabileceği gibi, ikna yoluyla zorlama (kapalı irtikap) ya da kişi ve kuruluşun yanılmasından yararlanarak menfaat sağlamaya zorlama (dolaylı irtikap) şeklinde de ortaya çıkabilir.

Hastalığın Yaygın Olduğu Alanlar

İrtikap, rüşvetin yaygın olduğu tüm kamu kurum ve kuruluşlarında yaygınlık gösterebilir.

Hastalığın Nedenleri

İrtikapın nedenleri genel olarak rüşvet ile aynıdır.

Hastalığın Tedavisi

Bürokrasi ve kırtasiyecilik azaltılmalıdır,

Kamu sektöründe Toplam Kalite Yönetimi uygulanmalıdır,

Kamu görevlilerinin maaş ve ücretleri iyileştirilmelidir,

İhale ve teşvik mevzuatı rüşvete imkan vermeyecek şekilde düzenlenmeli ve şeffaflık sağlanmalıdır,

İrtikapın yaygın olduğu kuruluşlarda etkin denetim yapılmalıdır,

Ombudsman kurumu oluşturulmalıdır,

İrtikapı ihbar edenleri ödüllendirecek ve koruyacak yasal düzenlemeler yapılmalıdır,

İrtikap suçu yasalarda net olarak tanımlanmalı ve cezalar ağırlaştırılmalıdır,

Eğitim yoluyla irtikapla mücadele edilmelidir,

Sivil toplum kuruluşlarının (meslek kuruluşları vs.) irtikapla mücadele etmesi gereklidir. cürme teşebbüs Suça Teşebbüs

Madde 35 – (1) Kişi, işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaz ise teşebbüsten dolayı sorumlu tutulur.

  • Suça teşebbüs hâlinde fail, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığına göre, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onüç yıld an yirmi yıla kadar, müebbet hapis cezası yerine dokuz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Diğer hâllerde v erilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir.

Gönüllü vazgeçme

Madde 36 – (1) Fail, suçun icra hareketlerinden gönüllü vazgeçer veya kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini

önlerse, teşebbüsten dolayı cezalandırılmaz; fakat tamam olan kısım esasen bir suç oluşturduğu takdirde, sadece o suça ait ceza ile

cezalandırılır.

tüzel kişilerin fiil ehliyeti

TÜZEL KİŞİLERİN EHLİYETLERİ

  1. Hak Ehliyeti

Cins, yaş, hısımlık gibi yaradılış gereği yalnızca insana özgü niteliklere bağlı olanlar dışındaki bütün haklara ve borçlara tüzel kişiler de ehildirler. Tüzel kişiler, hak ehliyetini kanuna uygun olarak kuruldukları andan itibaren kazanırlar.

  1. Fiil Ehliyeti

Tüzel kişilerin fiil ehliyetleri kuruluş amaçları ile sınırlandırılmıştır. Buna tahsis (ultra vires) ilkesi denir. Amacı hukuka veya ahlaka aykırı olan kişi veya mal toplulukları tüzel kişilik kazanamazlar. Tüzel kişinin fiil ehliyeti içine hukuki işlem ehliyeti, dava ehliyeti ve haksız fiil ehliyeti de girer.

Tüzel kişiler fiil ehliyetlerini kanuna ve kuruluş belgelerine göre zorunlu organlara sahip oldukları anda kazanırlar.

Organlar kusurlarından dolayı ayrıca kişisel olarak sorumludurlar.

Tüzel kişinin, organın gerçekleştirdiği haksız fiilden sorumlu tutulabilmesi için organın fiili, tüzel kişinin işlerini yürütürken işlemesi gerektiği gibi; organın koşullara uygun olarak kurulması da gereklidir.

Sona eren tüzel kişinin ehliyeti tasfiye amacıyla sınırlı olarak devam eder. Tüzel kişinin malvarlığının tasfiyesi, kanunda ve kuruluş belgesinde aksine hüküm yoksa terekenin resmi tasfiyesine ilişkin hükümlere göre yapılır.

Tüzel kişinin sona ermesi durumunda malvarlığı, kanunda ve kuruluş belgesinde aksine hüküm yoksa ve yetkili organ aksine karar almamışsa en yakın amacı güden kamu kurum ve kuruluşuna geçer. Ancak hukuka ve ahlaka aykırı amaç güttüğü için kişiliği mahkeme kararıyla sona eren tüzel kişinin malvarlığı herhalde ilgili kamu kurumuna geçer.

Donatan Donatan, gemisini deniz ticaretinde kullanan gemi sahibine denir (T.K. mad. 946/1). “Donatan” a halk dilinde Armatör denmektedir. Kendisinin olmayan bir gemiyi kendi adına deniz ticaretinde kendisi veya kaptanı ile kullanan kimse, üçüncü şahıslara karşı da “donatan” sayılır (T.K. mad. 946/2).

Donatan, gemi adamlarından birinin görev kusurundan doğacak zararlardan dolayı üçüncü şahıslara karşı sorumludur. Bu sorumluluk zarar miktarı kadardır (T.K. mad. 947).

Donatan, üçüncü şahsın alacağından dolayı ancak gemi ve navlun ile sorumlu olur (T.K. mad. 948). Şayet gemi adamlarından hizmet ve iş sözleşmelerinden doğan alacaklılar çıkarsa, bunlara karşı yalnız gemi ve navlun ile değil şahsen de sorumludur (T.K. mad. 949).

Donatana karşı, herhangi bir alacaktan dolayı, şahsen veya gemi ve navlun ile sorumlu oİduğuna bakılmaksızın geminin bağlama limanı mahkemesinde de dava açılabilir (T.K. mad. 950).

Surrogat

Kaim değer. hukuk dilinde bir malın elden çıkması sonucu onun yerine geçen parasal değer. vesayet denetimi (dış denetim):

Bir kamu tüzelkişinin yapmış oldugu işlem ve eylemlerin farklı bir kamu tüzelkişisi tarafından denetlenmesidir. Vesayet denetimi önceleri daha ziyade merkezi yönetimin yerel yönetimler üzerindeki denetim yetkisi olarak ortaya çıkmış olmasına ragmen bugun bir kamu tüzelkişisinin diğer kamu tüzelkişi üzerindeki denetim yetkisini de kapsamaktadır

hakimin hukuk yaratması nedir Hukukun uygulanması ve kaynakları

MADDE 1.- Kanun, sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanır.

Kanunda uygulanabilir bir hüküm yoksa, hâkim, örf ve âdet hukukuna göre, bu da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar verir.

Hâkim, karar verirken bilimsel görüşlerden ve yargı kararlarından yararlanır

  • Ticari işletme nedir unsurları nelerdir? TTK daki ticari işletmeleri sayınız.

2001 yılı Gümrük Müfettiş Yardımcılığı ve Kontrolör Yardımcılığı Sınav ları

Ticari İşletme : TTK m.11’e göre; “ticarethane veya fabrika yahut ticari şekilde işletilen diğer müesseseler ticari işletme sayılır.”

Ticarethane : TTK m.12/I’de ayrıntılı olarak sayılmıştır.

Fabrika : TTK m.12/II: “Hammadde veya diğer malların makine yahut sair teknikr vasıtalarla işlenerek yeni veya değerli mahsuller vücuda getirilmesidir.”

Ticari Şekilde İşletilen Diğer Müesseseler : Bunlar aslında ticari işletme değildirler. Ancak, bazı özel şartları yerine getirdikleri takdirde ticari işletme sayılmaktadırlar. Bu şartlar: Bu ticari işletmenin hacim ve kapasitesi öyle bir seviyede ki, bu işletmenin ticari defter tutması gerekiyor ise bunlar ticari işletme sayılıyorlar.

TTK m.13: “Aşağıdaki işleri görmek üzere açılan bir müessesenin işlerinin hacim ve ehemmiyeti, ticari muhasebeyi gerektirdiği ve ona tic ari veya sınai bir müessese şekil ve mahiyetini verdiği takdirde bu müessese de ticari işletme sayılır:

Bir toprak sahibinin veya çiftçinin, mahsullerini olduğu gibi veya zirai sanatı dolayısıyla bir tezgahta şeklini değiştirerek satması,

Esnaf veya güzel sanatlar erbabından birinin gerek bizzat gerek işçi çalıştırarak veya makine kullanarak eserler vücuda getirmesi ve bu eserleri satması.

Bu hüküm, işlerinin mahiyetine göre, 12. madde gereğince ticarethane veya fabrika olarak vasıflandırılamayan diğer müesseseler hakkında da tatbik olunur.”

  1. 13/son hükmü, m. 12 için de uygulanır.

Esnaf : m.17’de tanımlanmıştır: “ister gezici olsunlar, ister bir dükkünda veya bir sokağın muayyen yerlerinde sabit bulunsunlar, iktisadi faaliyeti nakdi sermayesinden ziyade bedeni çalışmasına dayanan ve kazancı ancak geçimini sağlamaya yetecek derecede az olan sanat ve ticaret sahipleridir.”

TTK m. 163 ve 86/10313 sayılı KHK tacir/esnaf ayrımını anlatır. Ayrıca söz konusu KHK, VUK m.177’deki defter tutma esasları hakkında kanuna da atıf yapmaktadır.

Esnaf, tacirin zıddıdır. Tacir olmayan kişi esnaftır. Esnaf, ister gezici olsun, ister bir dükkân veya sokağın muayyen bir yerinde çalışsın, iktisadi sermayesi, nakdi faaliyetinden çok bedeni sermayesine dayanan kişidir. ÖRN: Simitçi, salepçi vs… Bunların elde ettiği kazanç ancak geçimini sağlamaya yetecek kadardır. Tacirse, iktisadi faaliyeti daha çok paraya dayanan ve kazandığı para ihtiyaç duyduğundan fazla olan kimsedir. TİCARİ İŞLEMİN TEMEL NİTELİKLERİ

  1. İktisadi faaliyet
  2. Devamlılık
  3. Bağımsızlık
  4. Kapasite

Ticarethane ve fabrika :

Madde 12 – Aşağıda yazılı veya mahiyetçe bunlara benziyen işlerle uğraşmak üzere kurulan müesseseler, ticarethane sayılır :

  1. Menkul malların satılmak veya kiraya verilmek üzere tedariki ve bunların aynen veya başka bir şekle sokularak satılması yahut kiraya verilmesi;
  2. Kıymetli evrakın satılmak üzere tedariki ve bunların satılması;
  3. Her çeşit imal veya inşa;
  4. Madencilik;
  5. Matbaacılık, gazetecilik ve kitapçılık, yayın, ilân ve istihbarat;
  6. Tiyatro, sinema, otel, han ve lokanta gibi umumi mahaller, hususi mektep ve hastane ve açık satış yerlerinin işletilmesi;
  7. Umumi mağazalar ve sair depo ve ambarların işletilmesi;
  8. Borsa ve kambiyo işleri, sarraflık, bankacılık;
  9. İçtimai sigortalar hariç olmak üzere sigortacılık;
  10. Kara, deniz ve havada, nehir ve göllerde yolcu ve eşya taşımak;
  11. Su, gaz ve elektrik dağıtma, telefon ve radyo ile haberleşme ve yayın;
  12. Acentelik, tellâllık, komüsyonculuk ve sair bütün tavassut işleri.

Fabrikacılık, ham madde veya diğer malların makine yahut sair teknik vasıtalarla işlenerek yeni veya değerli mahsuller vücuda getirilmesidir.

  • Sözleşmenin imkansızlığı.

2001 yılı Gümrük Müfettiş Yardımcılığı ve Kontrolör Yardımcılığı Sınav ları

Borçlar Kanunu’nun 20. maddesine göre, konusu imkansız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür. Buna karşılık, Borçlar Kanunu m.117’ye göre, edimin, sözleşmenin kuruluşundan sonra, borçlunun sorumlu olmadığı bir durum sonucu imkansızlaşması, borç ilişkisini sona erdirir. Her iki madde ve bunun yanında borçlunun sorumlu olduğu imkansızlıktan bahseden Borçlar Kanunu’nun 96. maddesi vd. imkansızlıktan söz etmekle beraber, bundan ne anlaşılması gerektiği hususunda bir ipucu vermemektedirler.[21] Bu sebeple öncelikle ifa imkansızlığı kavramının incelenmesi gerekmektedir.

Bir görüşe göre ifa imkansızlığı, mevcut bir borcun ifasının cebri icra yolu ile elde edilemeyecek duruma girmesidir.[22] Yine bu görüşe göre bu husus, dürüstlük kuralı ışığında alacaklının durumu böyle değerlendirmekte hakkı olup olmadığı incelenerek saptanmalıdır. [23]

Bir başka görüş ise ifa imkansızlığını yine alacaklı açısından incelemekte, ama yukarıdaki görüş gibi mevcut bir borcun ifasının alacaklı tarafından cebri icra yoluyla elde edilebilip edilemeyeceğini değil, alacaklının etki alanında amacın ifa dışı yoldan gerçekleşmesi veya ortadan kalkmasını incelemektedir.[24]

Buna karşın doktrinde çoğunluk görüş, imkansızlığı alacaklı açısından değil borçlu açısından ele almaktadır. Yani borçlu tarafından ifa edilemeyen ya da ifa edilemez hale gelen bir edim imkansızdır. Yoksa alacaklının bu edimi cebri icra yoluyla elde edip edemeyeceğine bakılmaz.[25]

İlk görüş ile doktrindeki çoğunluk görüşü arasındaki pratik fark Oğuzman tarafından şöle ifade edilmektedir; iş görme edimi borçlusunun işi göremeyecek duruma düşmemesine rağmen edimi ifa etmeyeceğini açıkça ortaya koyduğu durumlarda görülür. Hukukumuzda kişiye zorla iş yaptırmak mümkün olmadığından, yukarıda belirttiğimiz ilk görüşe göre alacaklı, edimi imkansızlaşmış sayarak derhal Borçlar K anunu m.96 uyarınca tazminat isteyebilecek; çoğunluk görüşüne göre ise, borçlu temerrüdünün şartlarının gerçekleşmesi aranacak ve bu hükümlere göre talepler ileri sürülebilecektir.[26]

Bu söylenenlerden sonra genel olarak denilebilir ki, ifa edilemeyen ve ifa edilemez hale gelen bir edim imkansızdır. O halde bir edimin ne zaman ifa edilemez olduğu veya ifa edilemez hale geldiği sunun cevabının verilmesi gerekmektedir. Bu ya cevap veren görüşler iki an a grupta toplanabilir: 1 – İmkansızlık mantıki (felsefi) bir kavramdır; 2 – İmkansızlık hukuki bir kavramdır.[27]

İmkansızlığın mantıki bir kavram olduğunu ileri süren görüşe göre, mantık kurallarının bir edimin yerine getirilmesini mümkün görmediği hallerde imkansızlıktan bahsedilir. Başka bir deyişle, mantığın imkansız saydığı hususları, hukuk da imkansız kabul eder.[28]

İmkansızlığın hukuki bir kavram olduğunu ileri süren görüşe göre ise, hukuki imkansızlık borçludan edimini yerine getirmesinin beklenemeyeceği her haldir. Başka bir deyişle, borçlunun sadece mantık kurallarına göre ifa edemeyeceği hallerde değil, aynı zamanda, edimin çok tehlikeli ya da çok masraflı olması halinde de hukuki anlamda imkansızlık söz konusu olur.[29]

Dural’a göre, sonuç olarak, imkansızlığı fiili ve pratik imkansızlığı da içine alacak şekilde mantıki anlam da kabul etmek gerekir. Hukuka ve ahlaka aykırı edimlere ise imkansızlık hükümleri değil Borçlar Kanunu m.20 uygulanmalıdır.[30]

B – İmkansızlık Türleri

  • Başlangıçtaki İmkansızlık – Sonraki İmkansızlık

Borçlunun edimi, sözlerşme kurulurken zaten imkansız idiyse, ya da ifa zamanında mümkün olmayacağı açık olarak belli ise, imkansızlık başlangıçtaki imkansızlıktır. Aksine, sözleşme kurulduğu zaman edim mümkün, fakat kuruluştan sonra imkansızlaşmışsa, sonraki imkansızlık söz konusu olur.[31]

  • Objektif İmkansızlık – Sübjektif İmkansızlık

Objektif imkansızlık, yalnız akdin tarafları bakımından değil, onların yerine kim geçerse geçsin herkes için aynı sonucu doğuran imkansızlıktır. Sübjektif imkansızlık ise sadece akdin tarafları veya taraflardan yalnız biri yönünden mevcut olan imkansızlıktır.[32]

Fakat bu kavramlar konusunda doktrinde bir birlik bulunmadığını da belirtmek gerekmektedir. Bir kısım yazarlar bu ayırımı kab ul etmemekte ve imkansızlığın sadece objektif olacağını, sübjektif imkansızlık halinin ise ya geçici bir durum olacağını ya da aşırı güçlük teşkil edeceğini belirtmektedir.[33]

  • Tam İmkansızlık – Kısmi İmkansızlık

Kısmi ya da tam imkansızlık edimin tamamen ya da kısmen imknasızlaşması halinde ortaya çıkar. Eğer edim tam olarak ifa edilem iyor ise, imkansızlık tamdır. Buna karşılık edimin belirli bir kısmı ifa edilemiyorsa kısmi imkansızlıktan bahsedilir.[34]

  • Devamlı İmkansızlık – Geçici İmkansızlık

İfa müddeti içinde ortaya çıkan engeller, edimin sonradan ifa edilebilmesi imkanını tamamen ortadan kaldırıyorlarsa devamlı imkansızlıktan bahsedilir. Buna karşılık engel devamlı değil ve ortadan kalktığı zaman edimin ifası mümkün oluyorsa geçici imkansızlıktan ba hsedilir.[35]

  • Borçlunun sorumlu Olduğu İmkansızlık – Borçlunun sorumlu Olmadığı İmkansızlık

Doktrinde hakim olan görüşe göre, borçlu imkansızlığa kast ya da ihmali ile sebep olursa, sözleşmenin ihlalinden sorumlu olur. Bunun sonucu ise onun tazminat ödemesidir. Diğer bir deyişle borçlu ancak, mücbir sebep ya da fevkalade hal sonucu çıkan imkansızlıktan sorumlu olmaz. Bu görüş, borçlunun sorumlu olup olmamasını onun kusurunun bulunup bulunmamasına göre tespit etmektedir.[36]

Dural’a göre ise yukarıdaki görüşe katılmak mümkün değildir. Borçlunun borçtan kurtulması ya da tazminat borcu altına girmesi için ölçü olarak fevkalade hal veya mücbir sebep alınamaz. Burada ölçü, her ne sebeple olursa olsun borçlunun sorumlu tutulabilip tutulamayacağıdır. Bu ise, mücbir sebep ve fevkalade halini de içine alan daha gensoruiş bir kavramdır.[37]

150 Borçlar Kanunu’nun 20. maddesine göre, konusu imkansız olan sözleşmeler kesin olarak hükümsüzdür. Buna karşılık, Borçlar Kanunu m.117’ye göre, edimin, sözleşmenin kuruluşundan sonra, borçlunun sorumlu olmadığı bir durum sonucu imkansızlaşması, borç ilişkisini sona erdirir. Her iki madde ve bunun yanında borçlunun sorumlu olduğu imkansızlıktan bahseden Borçlar Kanunu’nun 96. maddesi vd. imkansızlıktan söz etmekle beraber, bundan ne anlaşılması gerektiği hususunda bir ipucu vermemektedirler.[21] Bu sebeple öncelikle ifa imkansızlığı kavramının incelenmesi gerekmektedir.

Bir görüşe göre ifa imkansızlığı, mevcut bir borcun ifasının cebri icra yolu ile elde edilemeyecek duruma girmesidir.[22] Yine bu görüşe göre bu husus, dürüstlük kuralı ışığında alacaklının durumu böyle değerlendirmekte hakkı olup olmadığı incelenerek saptanmalıdır.[23]

Bir başka görüş ise ifa imkansızlığını yine alacaklı açısından incelemekte, ama yukarıdaki görüş gibi mevcut bir borcun ifasının alacaklı tarafından cebri icra yoluyla elde edilebilip edilemeyeceğini değil, alacaklının etki alanında amacın ifa dışı yoldan gerçekleşmesi veya ortadan kalkmasını incelemektedir.[24]

Buna karşın doktrinde çoğunluk görüş, imkansızlığı alacaklı açısından değil borçlu açısından ele almaktadır. Yani borçlu tarafından ifa edilemeyen ya da ifa edilemez hale gelen bir edim imkansızdır. Yoksa alacaklının bu edimi cebri icra yoluyla elde edip edemeyeceğine bakılmaz.[25]

İlk görüş ile doktrindeki çoğunluk görüşü arasındaki pratik fark Oğuzman tarafından şöle ifade edilmektedir; iş görme edimi borçlusunun işi göremeyecek duruma düşmemesine rağmen edimi ifa etmeyeceğini açıkça ortaya koyduğu durumlarda görülür. Hukukumuzda kişiye zorla iş yaptırmak mümkün olmadığından, yukarıda belirttiğimiz ilk görüşe göre alacaklı, edimi imkansızlaşmış sayarak derhal Borçlar Kanunu m.96 uyarınca tazminat isteyebilecek; çoğunluk görüşüne göre ise, borçlu temerrüdünün şartlarının gerçekleşmesi aranacak ve bu hükümlere göre talepler ileri sürülebilecektir.[26]

Bu söylenenlerden sonra genel olarak denilebilir ki, ifa edilemeyen ve ifa edilemez hale gelen bir edim imkansızdır. O halde bir edimin ne zaman ifa edilemez olduğu veya ifa edilemez hale geldiği sunun cevabının verilmesi gerekmektedir. Bu ya cevap veren görüşler iki an a grupta toplanabilir: 1 – İmkansızlık mantıki (felsefi) bir kavramdır; 2 – İmkansızlık hukuki bir kavramdır.[27]

İmkansızlığın mantıki bir kavram olduğunu ileri süren görüşe göre, mantık kurallarının bir edimin yerine getirilmesini mümkün görmediği hallerde imkansızlıktan bahsedilir. Başka bir deyişle, mantığın imkansız saydığı hususları, hukuk da imkansız kabul eder.[28]

İmkansızlığın hukuki bir kavram olduğunu ileri süren görüşe göre ise, hukuki imkansızlık borçludan edimini yerine getirmesinin beklenemeyeceği her haldir. Başka bir deyişle, borçlunun sadece mantık kurallarına göre ifa edemeyeceği hallerde değil, aynı zamanda, edimin çok tehlikeli ya da çok masraflı olması halinde de hukuki anlamda imkansızlık söz konusu olur.[29]

Dural’a göre, sonuç olarak, imkansızlığı fiili ve pratik imkansızlığı da içine alacak şekilde mantıki anlamda kabul etmek gerekir. Hukuka ve ahlaka aykırı edimlere ise imkansızlık hükümleri değil Borçlar Kanunu m.20 uygulanmalıdır.[30]

B – İmkansızlık Türleri

  • Başlangıçtaki İmkansızlık – Sonraki İmkansızlık

Borçlunun edimi, sözlerşme kurulurken zaten imkansız idiyse, ya da ifa zamanında mümkün olmayacağı açık olarak belli ise, imkansızlık başlangıçtaki imkansızlıktır. Aksine, sözleşme kurulduğu zaman edim mümkün, fakat kuruluştan sonra imkansızlaşmışsa, sonraki imkansızlık söz konusu olur.[31]

  • Objektif İmkansızlık – Sübjektif İmkansızlık

Objektif imkansızlık, yalnız akdin tarafları bakımından değil, onların yerine kim geçerse geçsin herkes için aynı sonucu doğuran imkansızlıktır. Sübjektif imkansızlık ise sadece akdin tarafları veya taraflardan yalnız biri yönünden mevcut olan imkansızlıktır.[32]

Fakat bu kavramlar konusunda doktrinde bir birlik bulunmadığını da belirtmek gerekmektedir. Bir kısım yazarlar bu ayırımı kab ul etmemekte ve imkansızlığın sadece objektif olacağını, sübjektif imkansızlık halinin ise ya geçici bir durum olacağını ya da aşırı güçlük teşkil edeceğini belirtmektedir.[33]

  • Tam İmkansızlık – Kısmi İmkansızlık

Kısmi ya da tam imkansızlık edimin tamamen ya da kısmen imknasızlaşması halinde ortaya çıkar. Eğer edim tam olarak ifa edilemiyor ise, imkansızlık tamdır. Buna karşılık edimin belirli bir kısmı ifa edilemiyorsa kısmi imkansızlıktan bahsedilir.[34]

  • Devamlı İmkansızlık – Geçici İmkansızlık

İfa müddeti içinde ortaya çıkan engeller, edimin sonradan ifa edilebilmesi imkanını tamamen ortadan kaldırıyorlarsa devamlı imkansızlıktan bahsedilir. Buna karşılık engel devamlı değil ve ortadan kalktığı zaman edimin ifası mümkün oluyorsa geçici imkansızlıktan ba hsedilir.[35]

  • Borçlunun sorumlu Olduğu İmkansızlık – Borçlunun sorumlu Olmadığı İmkansızlık

Doktrinde hakim olan görüşe göre, borçlu imkansızlığa kast ya da ihmali ile sebep olursa, sözleşmenin ihlalinden sorumlu olur. Bunun sonucu ise onun tazminat ödemesidir. Diğer bir deyişle borçlu ancak, mücbir sebep ya da fevkalade hal sonucu çıkan imkansızlıktan sorumlu olmaz. Bu görüş, borçlunun sorumlu olup olmamasını onun kusurunun bulunup bulunmamasına göre tespit etmektedir.[36]

Dural’a göre ise yukarıdaki görüşe katılmak mümkün değildir. Borçlunun borçtan kurtulması ya da tazminat borcu altına girmesi için ölçü olarak fevkalade hal veya mücbir sebep alınamaz. Burada ölçü, her ne sebeple olursa olsun borçlunun sorumlu tutulabilip tutulamayacağıdır. Bu ise, mücbir sebep ve fevkalade halini de içine alan daha gensoruiş bir kavramdır.[37]

  • Ticari defterler nelerdir lehe ve aleyhe delil olması nasıl gerçekleşir?

2001 yılı Gümrük Müfettiş Yardımcılığı ve Kontrolör Yardımcılığı Sınav ları

Ticari Defterlerin Sahibi Aleyhine Delil Olması: Bir davada ispat yükü kendisine düşen taraf, iddiasını kanıtlamak için diğer tarafın tuttuğu defterlere dayanabilir. Taraflardan biri iddiasını sadece karşı tarafın defterleriyle ispat etmek istediğini beyan ederse, mahkeme karşı tarafa ticari defterlerini mahkemeye ibraz etmesi için süre verir.

Karşı taraf, ticari defterlerini ibraz etmezse mahkeme defterlerin ibrazını istemiş olan tarafa                                iddiasının doğruluğu hakkında                                                                                                                                         yemin  verir.

Kendisine yemin verilen taraf yemini kabul ederek yemin ederse, iddiasını kanıtlamış olur.

Defterlerini ibraz etmesi istenen taraf, defterlerini ibraz ederse;

  1. İbraz edilen defterlerde, ileri sürülen iddia hakkında hiç bir kayıt yer almamışsa iddia ispat edilememiş sayılır. Başka kanıt da getirilemez ve dava reddolunur.
  2. İbraz edilen defterlerde sadece defter sahibinin aleyhine kayıt varsa, bu kayıt defter sahibi aleyhine kesin                                                                                                                                                                delil oluştur ur. Defter                                                                                                                                                         sahibi

bundan sonra kendi defterlerinde yer alan kayıtların aksini ancak başka bir kesin kanıtla, örneğin borcunu ödemiş                                                                                                                                                                                           olduğunu karşı taraftan aldığı

bir makbuzla ispat edebilir.

Tacir tutmak zorunda olduğu bütün defterleri tutmamış, tasdik ettirmemiş veya beyanname verme yükümünü yerine getirmemiş olsa bile tuttuğu defterlerdeki kayıtlar aleyhine delil olarak kullanılabilir.

  1. İbraz edilen defterlerde, defter sahibinin hem lehine hem aleyhine kayıt varsa ve defterler kanuna uygun şekilde tutulmamışsa defterlerin sahibi lehine olan kayıtları dikkate alınmaz.

Ticari defterlerin sahibi aleyhine delil olarak kullanılabilmesi için, defterlerin kanuna uygun şekilde tutulmuş olmasına ve uyuşmazlığın her iki tarafının da tacir olmasına gerek yoktur.

Ticari Defterlerin Sahibi Lehine Delil Olması: Ticaret Kanunu ile tacirin tutmuş olduğu defterlerin belli şartlar altında kendi lehine delil oluşturabileceği kabul edilmiştir.

Ticari defterlerin sahibi lehine delil oluşturabilmesi için gerçekleşmesi gereken koşullar şunlardır:

  1. Uyuşmazlığın her iki tarafının da uyuşmazlık konusu işin yapıldığı tarihte tacir sıfatına sahip olması gerekir.
  2. Uyuşmazlık her iki tarafın da defterlerine geçirmesi gereken bir ticari işten kaynaklamalıdır. Diğer bir deyişle iş her iki tarafın da ticari işletmesiyle ilgili olmalıdır.
  3. Delil oluşturması istenen defterler kanuna uygun şekilde tutulmuş olmalıdır. Bunun için her şeyden önce zorunlu tüm defterlerin tutulmuş olması gerekir. İşletmenin nitelik ve öneminin gerektirdiği defterler tutulmamışsa, ismen sayılan zorunlu defter kayıtları an cak sahibi aleyhine delil teşkil eder. İşletmenin nitelik ve öneminin gerektirdiği defterler ise ismen gösterilen ve tasdike tabi olan defterlerle beraber delil olarak kabul olunur.

Ayrıca ismen sayılan zorunlu defterler için tasdik işleminin ve diğer zorunlu defterler için de sicil memuruna beyanname verme yükümünün yerine getirilmiş, yevmiye defteri kayıtlarının süresi içinde deftere geçirilmiş, envanter ve bilançonun eksiksiz, açık ve anlaşılır şekilde düzenlenmiş olması gerekir (TK.69, 70, 72, 75).

  1. Uyuşmazlık konusu işle ilgili olarak defterlere geçirilen tüm kayıtların birbirini doğrulaması gerekir.
  2. Karşı tarafın, ileri sürülen iddianın aksini kendi ticari defterleri veya diğer geçerli delillerle ispat edememiş olması gerekir. Karşı tarafın defterlerindeki kayıtlar, iddiasını defterlerine dayanarak ispatlamak isteyen davacı tarafın defter kayıtlarına uygun ise, davacı taraf iddiasını ispat etmiş sayılır. Karşı tarafın defterlerindeki kayıtlar, iddiasını defterlerine dayanarak ispat etmek isteyen tarafın defter kayıtlarına aykırı ise veya defterlerinde bu konuda hiçbir kayıt yer almamışsa iddia defterlerle ispat olunamamış kabul edilir.

Karşı taraf defterlerini ibraz etmezse veya defterlerini hiç ya da usulüne uygun olarak tutmamış olursa iddiasını defterleri ile ispat etmek isteyen tarafın defterleri kendi lehine delil oluşturur. Ancak karşı taraf defterlerdeki kayıtları vesika veya diğer geçerli delillerle çürütebilir.

  1. Mahkeme tüm bu şartların gerçekleşmesi halinde, kanaatini güçlendirmek için davacıya, defterlerindeki kaydın doğru olduğun a ve halen davalıda yerine getirilmesi gereken bir hakkı bulunduğuna ilişkin yemin vermek zorundadır. Defter sahibi yeminden kaçınırsa, iddiasını defterleri ile ispat edememiş sayılır.
  • Hak düşürücü süre ile zaman aşımı arasındaki fark nedir tanımlayınız.

2001 yılı Gümrük Müfettiş Yardımcılığı ve Kontrolör Yardımcılığı Sınav ları

bazı hakların kanunen belirlenen süre içerisinde kullanılmaması, hakkın sona ermesi sonucunu doğurur. bu tür sürelere hak düşürücü süre denir ve kamu yararı amacı ile düzenlenmişlerdir. zamanaşımından farkları şunlardır;

-hakim tarafından kendiliğinden dikkate alınır, tarafların bunu öne sürmelerine gerek yoktur.

-durması veya kesilmesi söz konusu olmaz.

-defi değil, itiraz niteliğindedir.

  • TBMM DENETİM YOLLARI .

2004 yılı Tarım Bakanlığı Stajyer Kontrolörlüğü sınav ları

  • :Anayasaya göre Bak.Kur.adına sözlü veya yazılı olarak cevaplandırılmak üzere başbakan veya bakanlardan bilgi istemektir. istenilen cevabın niteliğine göre sözlü veya yazılı olarak ikiye ayrılır.Cevap ister yazılı ister sözlü olarak istenilsin her halde yazılı olarak bir önerge ile lur.Sözlü lar başkanlık yazısının başbakanlığa veya ilgili bakanlığa sevk tarihinden itibaren 5 gün sonra gündeme alınır.Hükümet yazılı nun cevabını gereken bilgilerin derlenebilmesi için en çok 1 ay geciktirebilir.Sözlü ya hükümet adına verilecek cevabın süresi 5 dakikayı geçemez.Bu cevap üzerine sahibi yerinden konu ile ilgili çok kısa bir ek açıklama isteyebilir.İkinci cevap süresi de 5 dakikayı aşamaz.3 birleşim içinde cevaplandırılmayan lar yazılı ya çevrilir.Görülüyor ki sözlü etkinliği sınırlı olan bir denetim yoludur.Çünkü bunda ancak ilgili bakan ve sahibi milletvekili konuşabilmekte diğer meclis üyeleri tartışmalara katılamamaktadır.Yazılı da ise başbakanlığa veya ilgili bakanlığa gönderildikleri tarihten itibaren en geç 15 gün içinde cevaplandırılır.Başkan bu süre içinde de cevaplandırılmayan yazılı lar için başbakanın veya ilgili bakanın dikkatini çeker.
  • Genel Görüşme:Anayasaya göre genel görüşme “toplumu ve devlet faaliyetlerini ilgilendiren belli bir konunun TBMM genel kurulunda görüşülmesidir.”Genel görüşme açılması hükümet,siyasi parti grupları veya en az 20 milletvekili tarafından bir önerge ile istenebilir. Genel görüşme açılıp açılmamasında Meclis genel kurulu karar verir.Genel kurul, görüşme açılıp açılmamasına işaretle oylama suretiyle karar verir.Genel görüşmenin başlayacağı gün görüşme açılmasına karar verilmesinden itibaren 48 saatten önce ve 7 tam günden sonra olamaz.Genel görüşme önergesinin gündeme alınması kabul edildiği takdirde bu görüşmelere önerge sahibi milletvekilleri dışındaki vekiller de katılabilir.Bu yönden genel görüşme sadece sahibi milletvekili ile ilgili bakan arasındaki bir diyalog niteliği taşıyan dan daha etkin bir denetim aracıdır.Ancak gensorue görüşmenin sonunda bir oylama yapılamaz ve bir karar alınamaz.Genel görüşme etkinlik derecesi açısından ile gensoru arasında yer alan bir denetim yoldur.!924 anayasasında ve meclis içtüzüğünde bulunmayan genel görüşme 61 anayasası döneminde kabul edilmiş ve 82 anayasasında da korunmuştur.
  • Meclis Araştırması:Anayasanın tanımına göre meclis araştırması belli bir konuda bilgi edinilmek için yapılan incelemeden ibarettir.Meclis araştırması açılmasında genel görüşme açılmasındaki hükümler uygulanır.Bu konudaki görüşmelere hükümet siyasi parti grupları ve istemde bulunan milletvekillerinden birinci imza sahibi veya onun göstereceği bir diğer imza sahibi katılabilir.Komisyon gerekli gördüğü kamu kurumlarından ve uygun bulacağı uzmanların bilgilerine başvurabilir Devlet sırları ile ticari sırlar meclis araştırması kapsamı dışındadır.Meclis araştırması komisyonu inceleme faaliyetlerini bitirdiğinde meclise bir rapor sunar.Bu rapor hakkında genel kurulda genel görüşme açılır.Ancak görüşme sonunda herhangi bir karar alınması veya hükümetin sorumlu bulunması mümkün değildir.Araştırma,hükümetin siyasetinin kusurlarını ortaya koymuşsa bu bulgulara dayanılarak bir gensoru önergesi verilmek suretiyle hükümetin siyasal sorumluluğunu gerçekleştirebilir.Yoksa meclis araştırması doğrudan doğruya hükümetin siyasal sorumluluğuna yol açacak bir denetim aracı değildir.
  • Meclis şturması:Meclis şturması başbakan veya bakanların görevleriyle ilgili cezai sorumluluklarının araştırılmasını sağlayan bir denetim aracıdır.Başbakan veya bakanlar hakkında TBMM üye sayısının en az 1/10’unun vereceği önerge ile şturma açılması istenebilir.şturma açılmasına karar verilmesi halinde kurulacak 15 kişilik bir komisyon tarafından şturma yapılır.Komisyon şturma sonucunu belirten raporunu 2 ay içinde meclise sunar.şturmanın bu süre içinde bitirilememesi halinde 2 aylık yeni ve kesin bir süre verilir.Meclis raporu öncelikle görüşür ve gerek gördüğü takdirde ilgilinin Yüce Divan’a sevkine karar verir.Yüce Divan’a sevk kararı üye tamsayısının salt çoğunluğu ile olur.Meclis genel kurulu ilgili bakanı Yüce Divan’a sevk edip etmeme hususunda şturma komisyonunun raporu ve tavsiyesi ile bağlı değildir.Bu ko nuda nihai karar Genel Kurulundur.TBMM kararı ile Yüce Divan’a verilen bir bakan bakanlıktan düşer.Başbakanın sevki halinde ise hükümet istifa etmiş sayılır.
  • GensoruSORU:fBütün parlamenter denetim araçları arasında sadece gensorusoru hükümetin veya bir bakanın siyasal sorumluluğuna yol açabilir, yani onun meclisçe görevden uzaklaştırılmasına imkan verir.Gerçi meclis şturması sonucunda Yüce Divan’a sevkedilen bir bakan da bakanlıktan düşmektedir ama bu yol sadece “cezai” sorumluluğu gerektiren işlerde kullanılır.

1982 anayasası gensorusoruyu 1961 anayasasına benzer şekilde düzenlemiştir.Buna göre gensoru önergesi bir siyasi parti gurubu adına veya en az 20 milletvekili imzasıyla verilir.Gensoru önergesi verilişinden sonraki 3 gün içerisinde bastırılarak üyelere dağıtılır;dağıtılmasında itibaren 10 gün içinde gündeme alınıp alınmayacağı görüşülür.Bu görüşmede ancak önerge sahiplerinden biri siyasi gruplar adına bir milletvekili Bak.Kur.adına başbakan veya bir bakan konuşabilir.Gensoru görüşmeleri sırasında üyelerin veya grupların verecekleri bir gerekçeli güvensizlik önergeleri veya Bak.Kur.’unun güven isteği bir tam gün geçtikten sonra oylanır.Bak Kur.’unun veya bir bakanın düşürülebilmesi üye tamsayısının salt çoğunluğu ile olur;oylamada yalnız güvensizlik oyları sayılır.Maddede hükümet istikrarını sağlayıcı bazı hükümler olduğu göze çarpmaktadır.Maddede belirtilen 2 tam veya 1 tam günlük süreler siyaset bilimi literatüründe “serinleme süresi” olarak anılmaktadır.Bu sürenin amacı güven oylamalarındaki duygusal etkenlerin etkisini azaltmak milletvekillerinin daha etraflı ve serinkanlı düşünebilmelerini sağlamaktır.Bak.Kur.’un veya bir bakanın ancak üye tamsayısının oyuyla düşürülebilmesi kuralı da hükümet istikrarını sağlamaya yöneliktir.Oylamada yalnız güvensizlik oylarının sayılacağı kuralı 82 anayasası ile getirilmiştir.Bu hükümle güven oylamasında adi çoğunlukta azınlıkta kalan fakat anayasa gereğince istifaya mecbur olmayan bir hükümetin prestij kaybına uğramasını önlemek istenmişti

  • Borcu sona erdiren sebepler nelerdir? Bunlardan “zamanaşımı”, zamanaşımının durması ve zamanaşımının kesilmesini açıklayın.___________________________________________________________________________

2004 yılı Tarım Bakanlığı Stajyer Kontrolörlüğü sınav ları İfa:Bir borcun doğal sona eriş sebebidir.

Sürenin dolması veya taraflardan birinin ölümü,yalnız tüm olarak borç ilişkisinin değil,münferit alacağın sona ermesi için de bir sebep teşkil edebilir.

İbra:Alacaklının edimi elde etmeksizin,borçlusunu borçtan kurtarmasıdır. İbra aslında tek taraflı bir vazgeçme değil,iki taraflı bir hukuksal işlemdir. Yani,borçlunun kabul ile meydana gelir. Bu bakımdan ibra,bir ayni haktan feragatla aynı şey değildir. İbra bir tasarruf işlemidir ve borçlu bakımından bir kazandırıcı işlem teşkil eder.

Borcun düşmesinin ana hükümleri:

Borcun düşmesi,alacaklının artık alacak hakkına sahip olmaması,borçlunun da yükümlülükten kurtulmasıdır. Borç bir kere düşer;düşen borç artık kendiliğinden geri gelmez. Bunun için onu tekrar doğuracak işlemlere ihtiyacı vardır. Asıl borç düşünce,alacağa bağlı yan haklar da düşer(BK.113/II). BK.113/II,asıl borcun düşmesi halinde,işlenmiş faizler hakkında şu kuralı koyuyor:Ayrıca bir açıklama yapıl arak saklı tutulmuşsa,işlenmiş ve birikmiş faiz alacakları da,asıl borçla birlikte düşecektir. Ama taşınmaz rehni,kıymetli evrak ve konkordato hakkındaki özel hükümler saklıdır.

TECDİT(YENİLEME):Kavram ve şartları:Tecdit,yeni bir borç meydana getirmek suretiyle,eskisinin ortadan kaldırılmasıdır. Tecdit, alacaklı ile borçlu arasında yapılan yeni bir işlemle meydan gelir. Tecdidin geçerli olması,b,r alacağın varlığını şart kılar. Tecdidin en önemli şartı,tarafların yenileme niyetidir.BK.114/II ye göre,bu niyet,yapılan işlemden açıkça anlaşılabilmelidir. Bu niyet yoksa,tarafların,eski borcu da muhafaza ederek,yeni bir sözleşme yaptıkları farz olunur. Borçlunu alacaklıya borç için yeni bir senet vermesi,bir kambiyo taahhüdünde bulunması,yeni bir kefalet imzalaması. Bu hallerde kural,eski borcun yanına,yeni bir borcun daha meydana gelmesidir. Kanun,bunlardan başka,muhtelif kalemlerin bir hesabı cari’ de toplanmasını da tecdit saymıyor(BK.115/I).

Tecdidin hükmü:Tecdidin hükmü eski borcun düşmesidir. Bununla beraber eski borca bağlı yan haklar da düşer.

ALACAKLI VE BORÇLU SIFATININ BİRLEŞMESİ:

BK.116′ ya göre,alacaklı ve borçlu sıfatları bir kişide birleşirse,borç düşer. Borçlunun alacak hakkı üzerinde rehin veya intifa hakkı kazanması halinde,birleşme yoktur. Yani,alacak ve borç bu halde devam eder.

Hükmü:Birleşmenin hükmü borcun düşmesidir. Bunun bir sonucu da,BK.113 gereğince yan hakların da düşmesidir. Ancak 3.kişilerin alacak üzerinde rehin ve intifa hakları varsa,bunlar birleşmeye rağmen devam ederler. BK.116/II’ de,birleşmenin ortadan kalkması ile borcun yeniden doğacağı belirtilmiştir. Kanun,taşınmaz rehni ile kıymetli evraka ait hükümleri saklı tutuyor.TAKAS Takas,birbirlerine karşı aynı türden alacaklara sahip olan kimseler arasında söz konusu olan bir hesaplaşma tarzıdır.

Takasın şartları(BK.118):

Karşılıklılık:Takastan bahsedilmek için,her şeyden önce iki ayrı kimsenin karşılıklı olarak birbirlerinden alacaklı olmaları gerekir.

BK.120′ de 3.kişi lehine bir taahhütte bulunan kimsenin bu borcu ile,taahhüt ettirenin borcu arasında da karşılıklılık olmayacağı belirtilmiştir. Bunun gibi kefilin kefaletten doğan borcu ile,asıl borçlunun alacaklıdan alacağı arasında da takas için gerekli karşılıklılık yoktur.

Benzeşme:İki karşılıklı alacağın takasa elverişli olabilmesi,bunların aynı nitelikte olmasına bağlıdır. Alacakların konusunu teşkil eden edimlerini birbirine benzeşmesi gerekir. Parça borçlarında,aynı çeşitten fakat farklı nitelikte şeylere ilişkin borçlarda,verme borcu ile yapma borcu arasında vb. takas imkanı yoktur.

Muaccellik:Bir alacağın takası için gerekli olan bir diğer şartta borcun muaccel olmasıdır. Alacaklı tarafından zaman itibarıyla ifası istenebilir bir borç olması gerekir. Karşılıklı borçların takası için ikisinin de muaccel olması gerekir. Bazı hallerde muaccel olmayan borç ta,takasa elverişli olabilir.Takasın yapılması: Kanun bunun için bir irade açıklaması aramaktadır. Takası gerçekleştirmek için irade açıklamasına takas beyanı denir. Bu beyan bir taraflı bir hukuksal işlemdir. Bu işlem bir yenilik doğuran hakka dayanır. Tarafların biri,borcu ile alacağını takas ettiğini karşı tarafa bildirerek,bu hakkını kullanmış olacaktır(BK.122/I). Karşı tarafın alacağı muaccel olmasa bile,alacağı olan taraf takas isteyebilir. Ama alacağı muaccel olmayan taraf bu beyanda bulunamaz. Takası ileri süren tarafın alacağının ihtilaflı olması,takas dermayanına engel değildir. Alacağı ihtilafsız olan taraf bu takasa itiraz edebilir ve kendi alacağını dava edebilir. Takas beyanında bulunan tarafın bunun için dayandığı alacak,talep ve dava edilebilir bir alacak olması gerekir. Bunu istisnası zaman aşımına uğramış borçlarda görülür. Zaman aşımına uğramış borç talep ve dava edilebilir olamamasına karşın,alacaklı buna takas için dayanabilir. BK:118/III’ e göre,zaman aşımına uğrayan alacak,takas şartlarının tamamlandığı tarihte henüz zamanaşımına uğramamış idiyse,alacaklı takas talebinde bulunabilir. BK.124′ e göre borçlu önceden takastan feragat edebilir. Yani,daha borç ilişiği kurulurken yada sonra, borçlu diğer tarafın alacak talebine karşı takas dermeyan etmeyeceğini taahhüt edebilir. BK.123′ de takası kanunen önlenmiş bazı alacaklar sayılmıştır.

Takasın hükmü:

BK.122/II’ e göre takas halinde her iki borç,takas edilebilecekleri andan itibaren en az olan borç oranında düşer. Beyan yapılınca,bunun hükmü,takas şartları tamamlandığı ana kadar geriye etkili sayılmıştır. Böylece borçlar takas beyanının yapıldığı zaman değil,takas şartlarının gerçekleşeceği an düşmüş olacaktır. İki borç miktarca farklı ise,takas sonucunda az olan borç tamamen,diğeri ise kısmen sona erer. Mahsup alacaktan indirilme yapılması sözkonusudur. Fakat indirilen miktar mukabil bir alacak değildir.

İMKANSIZLIK

Karşılıklı borç yükleyen bir sözleşmede bir edim imkansızlık nedeniyle düşerse,diğer tarafın mukabil borcunun da düşmesine neden olur. Hatta bu edim yerine getirilmişse,haksız iktisaba dayanarak geri istenir(BK.117/lI). Fakat kanunla veya sözleşmeye göre,bir tarafın borcunun devam edeceği kabul edilmişse,borcundan kurtulan borçlu,diğerinde edimini yerine getirmesini isteyebilir veya edimi almışsa,geri vermekle yükümlü olmaz. Satılan belli bir şey daha satıcının elindeyken bir kaza sonucunda telef olsa bile,alıcı bedeli ödemekle yükümlü olur( BK.183). bu hallerde hasardan bahsedilir. Alım-satım sözleşmesinde hasar,BK.183′ e göre alıcıya aittir.

ZAMANAŞIMI Zamanaşımı,bir alacağın uzun bir süre ileri sürülmemesi sebebiyle,alacaklının bunu talep yetkisini kaybetmesidir. Bu bir alacak hakkının ileri sürülmesi imkanını sınırlayan zamanaşımıdır. Bir borç ilişiğine dayanan alacak hakkının ileri sürülmesini engelleyen zamanaşımına düşürücü zamanaşımı denir. Sukut-u hak süresi de denilen süre zamanaşımından farklıdır. Zamanaşımında bizzat değil,hakkın ileri sürülmesi imkanı ortandan kalkar. Hak düşümü süresinde ise,belli bir sürenin geçmesi,bizzat hakkın ortadan kalkmasına sebep olmaktadır. Bir dava içinde,hakim sukut-u hakkı resen göz önünde tutar;fakat zamanaşımını taraflar ileri sürmedikçe resen göz önüne alamaz(BK.140). Zamanaşımı süresi dolmuşsa borç değil,bunu talep ve dava hakkı düşer. Borcun kendisi,zamanaşımına rağmen doğal borç olarak devam eder. Şartlar:Zamanaşımının iki müspet şartı vardır:1.si borcun muaccel olması,2.si ise,bu muaccellikten itibaren,bir sürenin dolmasıdır.

Muaccellik:

Zamanaşımı borcun ileri sürülmesini engelleyen bir kurum olduğuna göre,bunun gerçekleşmesi için,önce borcun ifasının istenebilir olması gerekeceği doğaldır. Kanun bir halde muaccellik şartını yumuşatıyor. Borç alacaklının bir ihbarı ile muaccel olacaksa,zamanaşımı,bu ihbarın yapılabileceği günden itibaren işlemeğe başlar(BK.128).

Sürenin dolması:

Zamanaşımının gerçekleşmesi için,kanunda öngörülmüş belirli bir sürenin geçmesi gerekir. Bunun için BK.125-126′ ta bakmak gerekir; BK.125,kanunda özel bir hüküm bulamazsak,bir borcun 10 yıllık bir zamanaşımı süresi olduğu kabul edilmektedir.

BK.126, 5 yıllık bir zamanaşımı süresi saha kabul edilmektedir. Bu madde dört bentte sayılan özel kişilerden doğan borçlar için gereklidir. Maddede 5 yıllık zamanaşımına tutulan borçlar; kira borcu,faiz borcu,vekalet ve hizmet sözleşmelerinden doğan borçlardır.

Sürenin hesaplanmasında,zamanaşımının başlangıç günü hesaba katılmaz. Buna mukabil,hak sürenin son günü kullanılmazsa,zamanaşımı tamamlanmış olur(BK.130).

Zamanaşımı hakkında kanunda yazılı süreler,sözleşmeler ile değiştirilemez(BK.127).

Zamanaşımının kesilmesi ve durması:

BK:133′ e göre,zamanaşımının kesilmesi,bunu doğuran olayın vukubulduğu ana kadar işleyen sürenin yanması ve bu andan itibaren yeni bir sürenin işlemeğe başlaması demektir.

Zamanaşımının durması:

Durma sebebinin ortaya çıkmasıyla süre o zamana kadar işlemiş olan saklı kalmak üzere durur. Sebep ortadan kalkınca yeniden işlemeğe başlar. Bunun sebepleri BK.132′ de 6 bent halinde sayılmıştır. Velayet devam ettikçe çocukların anne ve babadan alacakları,karı-kocanın evlilik bağı devam ettikçe birbirinden alacakları,hizmet sözleşmesi devamı süresince hizmetlilerin patrondan alacakları vb. hakkında zamanaşımı işlemez.

Zamanaşımının hükmü:

Zamanaşımı süresinin dolması,bir borcun düşmesine yol açmaz. Zamanaşımı sadece alacağın ileri sürülmesini engelleyen bir sebeptir. Kanun borçlunun bununla ilgili savunmasını bir defi olarak düzenlemiş ve buna zamanaşımı defi demiştir. Asıl alacak hakkında zamanaşımı varsa,bu durum feri haklara da etkiler,onlarda zamanaşımına uğrar(BK.131). Yalnız rehinler bakımından iki özel hüküm vardır;alacak taşınır rehni ile temin edilmişse,bu teminat alacağın zamanaşımına uğramasını önlemez. Fakat alacaklı,alacağını bu rehinden alma hakkına haizdi r(BK.138). Alacak için taşınmaz rehni tesis olunması halinde ise durum,tamamen fa rklıdı r;bu rehin alacak hakkında zamanaşımının işlemesine en gel olur(eski MK..779). Başka deyişle,taşınmazla teminata bağlanmış alacak,rehin devam ettikçe zamanaşımına uğramaz.

Zamanaşımı süresinin dolmasından önce alacaklı borçluya dava ederse,bu hareketi ile zamanaşımını kesmiş olacaktır. Fakat bu dava bakımından şöyle bir ihtimal vardır ava yetkisiz bir mahkemede açılmış olduğundan reddolunabilir. Bu red usuli sakatlıklara ilişkin olduğundan red kararı,esas hak bakımından kesin hüküm değildir. Bu gibi hallerde BK.137′ de ikinci davayı açmak için 60 günlük bir ek süre tanınmıştır. Borçlunun zamanaşımı savunmasını ileri sürmekten,önceden vazgeçmesi hükümsüzdür (BK.239/I). Borçlu,borcunu ikrar etmek suretiyle zamanaşımını kesebilir. Sözkonusu olan feragat değil,işlenmiş sürenin yanması ve yeni bir sürenin işlemeye başlamasıdır. Borçlu, işlemiş dolmuş bir zamanaşımından feragat edebilir,bu geçerlidir.

  • Kooperatiflerin dağıla sebeplerini yazın.

2004 yılı Tarım Bakanlığı Stajyer Kontrolörlüğü sınav ları Kooperatiflerin dağılma sebepleri nelerdir?

Kooperatif;

  1. Anasözleşmede belirtilen süre genel kurul kararı ile uzatılmadığı takdirde, (bunun için genel kuruldan fiilen kullanılan oyların 2/3 çoğunluğu gereklidir)
  2. Genel kurul                                                     kararı                                                       ile,
  3. İflasın açılması                 ile,
  4. Diğer bir kooperatifle birleşmesi veya devralınması suretiyle (bunun için genel kurulda fiilen kullanılan oyların 2/3 çoğunluğu gereklidir),
  5. Kanunlarda ön görülen diğer hallerde (ortak adedinin yasal kurucu ortak adedinden aşağı düşmesi ile kooperatif organlarının kurulamaması, kooperatifin çalışma konusu dışında veya amme kanunlarına karşı çalışma göstermesi, kooperatifin kanuni tanımı dışına çıkması ve kâr peşinde koşan bir ticari şirket hüviyetine girmesi, acze düşmesi gibi hallerde) Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın mahkemeden alacağı karar ü zerine,
  6. Uç yıl                  üst                 üste                 olağan                  genel                  kurulunu                    yapmaması halinde,
  7. Amacına ulaşma imkanının bulunmadığının Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nca tespiti halinde mahkemeden alacağı kararla dağılır
  • Zimmetin unsurları nelerdir.

2004 yılı Tarım Bakanlığı Stajyer Kontrolörlüğü sınav ları Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı SuçlarZimmet

MADDE 247. – (1) Görevi nedeniyle zilyedliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu malı kendisinin veya

başkasının zimmetine geçiren kamu görevlisi, beş yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

  • Suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranında artırılır.
  • Zimmet suçunun, malın geçici bir süre kullanıldıktan sonra iade edilmek üzere işlenmesi hâlinde, verilecek ceza yarı oranına kadar indirilebilir.

Etkin pişmanlık

MADDE 248. – (1) soruşturma başlamadan önce, zimmete geçirilen malın aynen iade edilmesi veya uğranılan zararın tamamen tazmin edilmesi hâlinde, verilecek cezanın üçte ikisi indirilir.

(2) Kovuşturma başlamadan önce, gönüllü olarak, zimmete geçirilen malın aynen iade edilmesi veya uğranılan zararın tamamen tazmin edilmesi hâlinde, verilecek cezanın yarısı indirilir. Etkin pişmanlığın hükümden önce gerçekleşmesi hâlinde, verilecek cezanın üçte biri indirilir. Daha az cezayı gerektiren hâl

MADDE 249. – (1) Zimmet suçunun konusunu oluşturan malın değerinin azlığı nedeniyle, verilecek ceza üçte birden yarıya kadar indirilir SUÇUN UNSURLARI VE MADDİ KONU

  1. Maddi Unsur: Zimmet suçunun maddi unsuru 247.maddede belirtilen eylemdir: görevi nedeniyle zilyetliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçirmektir. Davranış yönünden bu suçun unsurunu açıkladıktan sonra suçun sonuçlu bir suç olduğunu, sonucun malı kendisinin veya başkasının zimmetine geçirmek olduğunu açıklamalıyız. Bu suçun özel hukuka uygunluk nedenleri bulunmamaktadır. İlk durum yönünden zimmete konu eşyanın faile görevi dolayısıyla zilyetliği devredilmiş olmalıdır. Yetkilendirme kanun tarafından yapılabileceği gibi usulüne uygun idari veya adli kararlarla da olabilir. Yetkilendirmenin daim, veya geçici olmasının fiilin işlendiği zamanda yetkili olmak kaydıyla suçun oluşumu bakımından bir etkisi yoktur. Eğer kamu görevlisi, mağduru icbar veya ikna ederek zilyetliğin devrini sağlamışsa diğer unsurlar da mevcutsa icbar veya ikna suretiyle irtikap suçu meydana gelir.

Keza zilyetlik devri kamu görevlisinin kendisinin hiçbir katkısı olmadan mağdurun hatası dolayısıyla meydana gelmişse bu takd irde de hatadan yararlanma suretiyle irtikap söz konusu olabilir.[2]

  1. Manevi Unsur: Zimmet suçunun manevi unsuru kasttır. Burada özel kast aranmaz. Failde zimmete geçirme bilinç ve iradesi bulunması gerekir. Ancak doktrin ve içtihatlardaki görüşleri belirtmekte yarar vardır. Erem ve Erman-Özek’e göre genel kast yeterlidir. “Kanunumuzda filin belli bir saikle mesela kendisine veya başkasına bir yarar sağlamak maksadıyla hareket etmesinin gerekli olduğu yolunda bir hüküm bulunmadığından genel kastın yeterli olduğu meydandadır. Buna rağmen Yargıtay’ımızın yerleşmiş içtihadı, zimmet suçlarında bir “mal edinme” veya “zimmete geçirme” ya da “temellük” veya “haksız çıkar sağlama” kastının aranmasının gerekli olduğu merkezindedir.”[3]
  2. Maddi Konu: Zimmet suçunun maddi konusu eski kanundan farklı olarak maldır. Bu düzenleme ile 765 sayılı TCK’nin 202. maddesinde yer alan “para, para yerine geçen evrak, senetler ve sair mallar” şeklindeki gereksiz tekrarı içeren ibare terk edilmiştir. Madde gerekçesinde “Zimmet suçunun konusu taşınır veya taşınmaz mal” olarak belirlenmiştir. İnsan ve onun sunduğu hizmet eşya olmadığı için suçun failinin emri altındaki insanları şahsi hizmetlerinde çalıştırması, onların emeğinden haksız menfaat sağlanması, zimmet değil diğer unsurları da bulunduğu takdirde görevi kötüye kullanma suçunu oluşturabilir.[4] Bu malın kamu idaresine aidiyeti suçun oluşması için zorunludur. Aidiyet ile denilmek istenen mülkiyet değildir. “Farklı anlamları olup farklı neticeler doğururlar. Gerçekten bir mal idareye ait olabilir. Ancak bu malın mülkiyeti idareye ait olmayabilir. Mesela postayla gönderilen eşyanın zimmete geçirilmesinde olduğu gibi. Özel hukuktaki mülkiyet ve ai diyet ile Ceza hukukundaki mülkiyet ve aidiyet aynı anlama gelirler. Aidiyetin anlamı eşyayı veya parayı ( *yeni kanun açısından malı) kısmen veya tamamen tasarruf etme hakkına sahip olmak veya muhtar bir şekilde idare ve tasarruf etmektir. Yargıtay posta müdürünün idareye ait olan kömürü mal edinmesini zimmet saymıştır (5.C.D.30.10.1991-3889/4590).”[5]
  • Tacir olmanın hüküm ve sonuçlarından en az 8 tanesini yazın.

2004 yılı Tarım Bakanlığı Stajyer Kontrolörlüğü sınav ları

  • Ticaret ünvanı seçmek ve kullanmak,
  • İflasa tabi olmak,

Tacir, işletmesini kapatsa ve bunu tescil ve ilan ettirse bile 1 yıl süre ile daha iflasa tabi olmaya devam eder.

  • Ticari defter tutmak,

Ticari defterlerin usulüne uygun olarak tutulması halinde, mahkeme huzurunda tacir lehine kanıt olur.

  • Ticaret Siciline kayıt olmak,
  • Ticaret ve sanayi odalarına kayıt olmak
  • Basiretli iş adamı gibi hareket etmek,
  • Ticari iş karinesi
  • Ücret ve faiz isteme,
  • Fatura ve teyid mektubu:
  • İdari sözleşmenin ölçütleri nelerdir. Anlatınız.

2004 yılı Sayıştay Denetçi Yardımcılığı klasik sınavı ları

Anayasa mahkemesine göre bir sözleşmenin idari sözleşme sayılabilmesi için ;

Taraflardan birinin kamu idaresi olması, kamu kurum veya kamu kuruluşu olması Sözleşmenin kamu hizmetinin yürütülmesi ile ilgili bulunması

Ve idareye özel hukuk yetkilerini aşan yetkiler tanınması şartlarının tamamının aynı anda gerçekleşmiş olması şarttır.

  • İptal davası ile tam yargı davası arasındaki farkları anlatınız.
TAM YARGI DAVASI

Tam      yargı      davası     idari

işlem veya eylemlere karşı açılır.

Tam yargı davası en az hakları muhtel olanlar yani hakları ihlal edilenler tarafından açılır.

Tam      yargı      davası     idari

işlem    ve eylemlerden bir

zarar doğması halinde açılır.

Tam      yargı      davası     idari

işlem ve eylemlerden

2004 yılı Sayıştay Denetçi Yardımcılığı klasik sınavı ları KRİTERLER       İPTAL   DAVASI

İptal davası yalnızca idari işlemlere karşı açılır

İptal davası en az menfaati ihlal edilenler tarafından açılır. Yani hak ihlali gibi daha ağır bir şarttan ziyademenfaat ihlalinin bulunması yeterli sayılmıştır.

İptal davası idari işlemin yetki şekil sebep konu ve maksat yönlerinden bir ile hukuka aykırı olması halinde açılır.

İptal davası idari işlemin tüm hüküm ve sonuçlarının hukuk dünyasından

Dava açmaya yetkili olanlar
Sebep
Maksat

Konu

silinmesi amacıyla açılır. İptal edilen doğan zararın tazmini
işlem hiç doğmamış gibi olur. amacıyla açılır.
Kararın etkilediği İptal davasının iptalle Tam yargı davası yalnızca
kesim sonuçlanmasından yalnızca davanın davanın taraflarını
tarafları değil tüm ilgililer faydalanır. ilgilendirir.
Kamu davası İptal davası kamu davası niteliği Kamu davası niteliğinde
olup olmadığı taşıdığı için bir kere dava açılmakla değildir.dava açıldıktan
davanın sonuna kadar götürülmesi sonra davascı taraf her
ilkesi geçerlidir. zaman davasından
vazgeçebilir.
Nesnel-kişisel İptal davası nesneldir. Tam yargı davası öznel ve
olup olmadığı kişiseldir.
  • Borçlunun temerrüdünün genel sonuçlarını, karşılıklı taahhütlerde ve para borçlarındaki sonuçlarını sadece sayınız.______________________________________________________________________________________
  • yılı Sayıştay Denetçi Yardımcılığı klasik sınavı ları Borçlunun temerrüde düşmesi ile borçlunun borcu sona ermez. Alacaklı hala ifayı talep edebilir. Alacaklı temerrüd halinde aynen ifayı talep edebilir. Para borçlarında ise, aynen ifa ile birlikte temerrüt faizi ve onla birlikte munzam zararını da isteyebilir. İki tarafa borç yükleyen sözleşmeler bakımından ise temerrüdün sonuçları kanunda özel olarak düzenlenmiştir. Buna göre borcu ifaya hazır olan taraf diğer tarafa bir süre verecek veya bu süreyi yargıca tayin ettirecektir. Belirlenen bu süre içerisinde borçlunun borcunu ödemesi istenecektir. Ancak borcun ifası alacaklı açısından bir anlamı kalmamışsa, borçlunun davranışlarından ifa etmeyeceği belli ise veya kesin vade varsa süre tayin etmeye gerek yoktur.

Süre tayinine rağmen borçlu borcunu ödemezse alacaklı; aynen ifa +gecikme zararı

müspet zararı

sözleşmeden dönerek+menfi zararını isteyebilir.

Alacaklının sözleşmenin sadece taraflarından birisine borç yüklediği hallerde müspet zararı isteyebilmesi için aynen ifanın mümkün olmaması gerekir. Aynen ifa mümkün ise müspet zarar istenemez. Her 2 tarafa borç yükleyen sözleşmelerde ise; aynen ifa+gecikme zararı, müspet zarar veya menfi zarardan (sadece her 2 tarafa borç yükleyen sözleşmelerde istenir, tek tarafa borç yükleyen sözleşmelerde isteneme z) birisini seçmekte serbesttir. Bu haklar birer seçimlik haktır. Bir defa kullanmakla tükenir. Hakkını kullanan alacaklı bundan dönemez.

Adi alacaklar bakımından alacaklı bu haklardan hangisini tercih ettiğini borçluya bildirmemişse karine olarak alacaklının ayn en ifa +gecikme zararı istediği kabul edilir. Ticari alacaklarda ise alacaklı tercihini bildirmemişse müspet zararı istediği karine olarak kabul edilir. Bu nedenle alacaklı her 2 alacak türünde de süre verirken veya süreye gerek yoksa ayrıca seçimlik haklardan hangisini seçtiğini borçluya bildirmelidir

  • Elbirliği ve ortak mülkiyetin en önemli iki farkını yazınız.
  • yılı Sayıştay Denetçi Yardımcılığı klasik sınavı soruları Müşterek ( Ortak) Mülkiyet

Birden fazla kişinin bir şey üzerindeki mülkiyet haklarının normal olanı, müşterek mülkiyettir. Müşterek mülkiyette hissedarlar, bir şey üzerinde belli paya sahiptirler. Hissedarlar malın üzerinde, 1/2, 2/8, 3/12 gibi belli paylara sahiptirler; gayrimenkul üzerindeki hisse durumu tapuya bu şekilde kaydedilir. Bunun anlamı, her hissedarın payları oranında taşınmazın tamamı üzerinde hak sahibi olmasıdır.

Her paydaş kendi payı üzerinde malikin sahip olduğu hak ve yükümlülükleri aynen taşır. Ancak, bir payın devri halinde diğer paydaşın şuf’a (ön alım) hakkı vardır. Medeni Kanunun 659.maddesi uyarınca, “Bir gayrimenkulün hissedarları, diğer bir hisseyi satın alan üçüncü şahsa karşı yasal şuf’a hakkına haizdir”. Buna göre, hisseli bir gayrimenkulün bir kısım hissesini satın alan üçüncü şahsa karşı, diğer hissedarlarına ön alım hakkını ileri sürerek dava açma hakları vardır.

Müşterek mülkiyette aksine sözleşme olmadıkça, hissedarlar taşınmazı birlikte idare ederler. Yanı sıra, alelade işleri herhangi bir paydaş yapabilir. Ancak, önemli işleri çoğunluk kararı ile yapmaları gereklidir.

Müşterek mülkiyet, taşınmazın satış veya taksimi (rızai taksim, kazai taksim) ile sona erer.

İştirak (Elbirliği) Halinde Mülkiyet

Medeni Kanunda iştirak halinde mülkiyet şu şekilde tanımlanmıştır;

“Yasa uyarınca veya bir sözleşme ile iştirak eden kimseler bir şeye birlikte malik olurlarsa, her birinin hakkı o şeyin tamamına sari olur.”

İştirak halinde mülkiyette, benim payım söz konusu olmayıp, bizim malımız düşüncesi mevcuttur. Mal üzerinde yapılacak her türlü işlem ortak kararla (ittifakla) olabilir.

İştirak halinde mülkiyet, birden çok kişinin aralarında daha önceden mevcut şahsi bir bağ veya bir ortaklık ilişkisinin meydana getirdiği ortak mülkiyet çeşididir. İştirak halinde mülkiyetde, kural olarak paylar itibari bir miktar olarak belli değildir ve bu nedenle ortaklar payları üzerinde tek başlarına tasarruf yetkisine sahip değillerdir.

Sözleşmeden veya kanundan doğabilir. Sözleşmeden doğan iştirak halinde mülkiyete örnek olarak, karı koca arasındaki mal ortaklığı rejimini, aile şirketi emvalini verebiliriz. Kanundan doğan iştirak halinde mülkiyete örnek olarak, miras şirketi verilebilir.

  • İlamlı İcra ve ilamsız icrayı genel hatlarıyla anlatınız.
  • yılı Merkez Bankası Denetçi Yardımcılığı Sınav soruları

İLAMLI İCRA İlamlı icra paradan başka alacaklar için yapılmaktadır. Ancak para alacakları için de bu yola başvurulabilmektedir. Bu takip yoluna başvurabilmek için alacaklının alacağının ya bir mahkeme kararına dayanması ya da ilam niteliğindeki bir belgeye bağlanmış olması gerekir. Alacağı bir ilama ya da ilam niteliğinde belgeye dayanan alacaklı, Türkiyenin her hangi bir yerindeki icra dairesine başvurarak takip başlatabilir. İcra dairesi bir icra emri düzenleyerek borçluya gönderir. Bu icra emrinde borçluya belli bir süre (7 gün) içinde borcunu yerine getirmesi ihtar edilir. Verilecek olan icra emrine karşı itiraz mümkün değildir. Ancak borçlu ilam tarihinden sonra borcunu ödediğini belgelerse icra mahkemesi icranın durdurulması kararını verebilir. Ayrıca icraya konulan mahkeme kararı henüz temyiz incelemesinde ise teminat karşılığında yargıtaydan yürütmenin durdurulması kararı alınarak ilamın icrası durdurulabilir. Alacaklı mahkemeden aldığı ilamı kesinleşmesini bekleme den de icraya koyabilir. Ancak bir boşanma kararı gayrimenkul mülkiyetine ilişkin bir karar gibi bazı mahkeme kararları kesinleşmeden icra edilemez. ilam niteliğinde” kabul edilen belgeler

Mahkeme huzurunda yapılan sulhlar, kabuller ve para borcu ikrarını havire’sen tanzim edilen noter senetleri, istinaf ve temyi z kefaletnameleri ile icra dairesindeki kefaletler, ilamların icrası hakkındaki hükümlere tabidir. Bu maddedeki icra kefaletleri müteselsil kefalet hükmündedir. İLAMSIZ İCRA

İlamsız icra sadece para ve teminat alacakları için mümkün olan bir icra takip yoludur. Burada alacaklının alacağı hakkında b ir mahkeme ilamı yoktur. Alacağın konusu paradan başka bir şey ise o zaman ilamsız icra yoluna gidilemez., bu halde önce mahkemede dava açılması ve davanın kazanılarak mahkemeden alınacak ilam ile icra takibi yapılması gerekir. Hukukumuzda 3 çeşit ilamsız icra yolu vardır;

Genel haciz yolu

Kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu Kiralanan gayrimenkullerin tahliyesi

  • Kambiyo senetlerine mahsus haciz yolunu genel hatlarıyla anlatınız.
  • yılı Merkez Bankası Denetçi Yardımcılığı Sınav ları

Elinde kambiyo senetlerine dayalı alacak hakkı bulunanların, alacaklarını tahsil edememeleri durumunda başvurdukları haciz yoludur. Genel haciz yoluyla bnzerlikler göstermesine rağmen önemli farkları da içerisinde barındırmaktadır. Genel haciz yolunda olduğu gibi bir takip talebinin varlığı şarttır. Yoksa icra takibine başlanamaz. Genel haciz yolundan farklı olarak alcaklı takip talebi ile birlikte alacak hakkının bağlandığıkambiyo senedinin aslını da icra dairesine vermek zorundadır. Gerekli kontrollerin icra dairesinde yapılmasından sonra borçluya bir ödeme emri gönderilir. Kambiyo senetlerine mahsus haciz yolu ile takipte, borç ödeme süresi 10 gündür. Borçlu bu süre zarfınd a kambiyo senedinden kaynaklanan borcunu ödemezse ödeme emrinin kendisine tebliğinden itibaren 5 gün içerisinde icra mahkemesine itirazda bulunabilir. Ancak genel haciz yolundan faklı olarak kambiyo senetlerine mahsus haciz yolunda itiraz icra takibini durdurmaz.

Genel haciz yolu ile kambiyo senetlerine ait haciz yolu arasında temel farklılıklar şunlardır;

genel haciz yolunda şikayet süresi kural olarak 7 gün iken kambiyo senetlerine mahsus haciz yolunda şikayet süresi 5 gündür.

Genel haciz yolunda borca ve imzaya itiraz süresi 7 gün iken kambiyo senetlerine mahsus haciz yolunda bu süre 5 gündür.

Genel haciz yolunda borca ve imzaya itiraz icra takibini yürüten icra dairesine yapılırken kambiyo senetlerine mahsus haciz yolunda borca ve imzaya itiraz icra mahkemesine yapılmaktadır.

Genel haciz yolunda borç ödeme süresi 7 gün iken kambiyo senetlerine mahsus haciz yolunda ödeme süresi 10 gündür.

Genel haciz yolunda mal beyanında bulunma süresi 7 gün iken kambiyo senetlerine mahsus haciz yolunda bu süre kural olarak 10 gündür.

  • Rehnin paraya çevrilmesi suretiyle takip yolunu genel hatlarıyla anlatınız. 2005 yılı Merkez Bankası Denetçi Yardımcılığı Sınav ları

Rehnin Paraya Çevrilmesi Yolu İle Takip : Alacak bir rehin ile temin edilmişse alacaklı haciz yolu ile takip yapamaz. İlk önc e rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takip yapmak zorundadır.Rehnin paraya çevrilmesi yolu ile takip kural olarak ilamsız takiptir. Ancak alacak veya rehin hakkı ilam veya ilam niteliğindeki bir belge ile tespit edilmişse alacaklı ilamlı icra yoluna başvurabilir.

Menkul rehninin paraya çevrilmesi yolu ile ilamsız takip : Alacaklının alacağı veya menkul rehin hakkı bir ilam veya ilam niteliğindeki bir belge ile tespit edilmişse , bu yola gidilir.Takip talebi üzerine borçluya bir ödeme emri gönderilir. Ödeme emrine itiraz süresi yedi gün ve ödeme süresi de on beş gündür.Borçlu burada yalnız rehin hakkına itiraz ederse, alacak hakkındaki icra takibi kesinleşmiş olacağından alacaklı bu yol yerine genel haciz yolu ile takibe devam edebilir. Rehin hakkı dışındaki itirazlar genel haciz yolunda olduğu gibidir.

İpoteğin paraya çevrilmesi yolu ile ilamsız takip : Alacaklının alacağı veya ipotek hakkı, bir ilam veya ilam niteliğindeki bir belgede tespit edilmiş değilse ve ipotek akit tablosu kayıtsız şartsız bir para borsu ikrarını içermiyorsa bu yola gidilir.Alacaklının talebi üzerin e icra dairesi borçluya bir ödeme emri gönderir. Burada borcu ödeme süresi 30 gündür.Borçlu yedi gün içinde ödeme emrine itiraz edebilir, ancak alacaklının ipotek hakkına itiraz edilemez.

Menkul rehnin paraya çevrilmesi yolu ile ilamlı takip : Alacak veya menkul rehin hakkı bir ilam veya ilam niteliğindeki bir belgede tespit edilmiş ise bu yola gidilir. Bu halde ilamlı icra hakkındaki hükümler kıyasen burada da uygulanır.

İpoteğin paraya çevrilmesi yolu ile ilamlı takip : Alacağın veya ipotek hakkının bir ilam veya ilam niteliğindeki belgede tespit edilmiş olması halinde, ilamlı icra hakkındaki hükümler kıyasen burada da uygulanır.İpotek akit tablosunun kayıtsız şartsız bir para borcu ikrarını ihtiva etmesi halinde özel bir ilamlı icra yoluna gidilir. Bu yola ait icra emrinin diğer icra emirlerinden farkı, ödeme süresinin 30 gün olmasıdır.Bir bankanın yaptığı ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile takipte, bankanın ibraz ettiği akit tablosu kayıtsız şartsız bir para borcu ikrarını içermese dahi, banka, borçluya ait hesabın kesilmesine ilişkin hesap özetinin noter aracılığıyla borçluya gönderildiğini gösteren suretini icra dairesine ibra z ederse bu halde de borçluya icra emri gönderilir.

Rehin Açığı Belgesi : Alacaklı, rehnin satış bedelinden alacağını tamamen alamazsa icra dairesi alacaklıya Rehin Açığı Belgesi verir.

  • Ticari işletme nedir, unsurlarını anlatınız ve “x Bankasının Antalya Şubesi” ticari işletme midir, neden? 2005 yılı Merkez Bankası Denetçi Yardımcılığı Sınav ları

Ticari İşletme : TTK m.11’e göre; “ticarethane veya fabrika yahut ticari şekilde işletilen diğer müesseseler ticari işletme sayılır.”

Ticarethane : TTK m.12/I’de ayrıntılı olarak sayılmıştır.

Fabrika : TTK m.12/II: “Hammadde veya diğer malların makine yahut sair teknikr vasıtalarla işlenerek yeni veya değerli mahsuller vücuda getirilmesidir.”

Ticari Şekilde İşletilen Diğer Müesseseler : Bunlar aslında ticari işletme değildirler. Ancak, bazı özel şartları yerine geti rdikleri takdirde ticari işletme sayılmaktadırlar. Bu şartlar: Bu ticari işletmenin hacim ve kapasitesi öyle bir seviyede ki, bu işletmenin ticari defter tutması gerekiyor ise bunlar ticari işletme sayılıyorlar.

TİCARİ İŞLEMİN TEMEL NİTELİKLERİ

  1. İktisadi faaliyet
  2. Devamlılık
  3. Bağımsızlık
  4. Kapasite
  5. İktisadi Faaliyet

İktisadi faaliyet, gelir sağlamanın hedef edinilmiş olmasıdır. Önemli olan gelir elde etme niyetinin olmasıdır. Faaliyetin so nunda gelir elde edilip edilmediğine bakılmaz. Elde edilen gelirin sarf yeri de önemli değildir. Yine aynı şekilde, faaliyetin kaç kişiyle yürütüldüğü, sermaye/bedeni çalışmaya dayanması, devamlı/kesintili olması da önemsizdir. Hamallık, tüccarlık, sanayicilik vb iktisadi faaliyettir.

  1. Devamlılık

Devamlılıktan kasıt ebedilik değildir. Bu nedenle işin mahiyetinden kaynaklanan kesintiler önemli değildir. ÖRN: Plaj işletmeleri, sezonluk oteller, çırçır fabrikaları. Devamlılık, devamlılık kast ve niyetini ifade eder. Teşkilatlanma, devamlılığın gereğidir.

  1. Bağımsızlık

işletmenin hem iç hem de dış ilişkilerinde bağımsız karar alabilmesi ve bağımsız işlem yapabilme yeteneğidir. Bu açıdan şubeler, depolar, otomobil servisleri içerisindeki tamir atölyeleri bağımsız değildir. Bunlar dış ilişkilerinde bağımsız olmalarına rağmen, iç ilişkilerinde merkeze bağlıdırlar.

  1. Kapasite

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Kapasite, ticaret hukukunun en çok tartışılan konularından birisidir. Bu konuda 1986’da bir kararname çıkarılmıştır. Bu kararname, kapasiteyi ikiye ayırarak incelemiştir:

  1. Kapasitesi Kanunen Yeterli Kabul Edilenler
  2. VUK m. 177 uyarınca birinci sınıf tacir sayılanlar
  3. Bilanço esasına göre defter tutanlar (ticari şirketler)

Şube ticari işletme değildir çünkü bağımsızlık (hem iç hem dış) unsuru şubelerde yoktur.

  • Anonim Şirketlerde yönetim kurulu kararlarına karşı iptal davası açılabilir mi Yargıtay kararlarını da dikkate alarak cevaplandırınız. 2005 yılı Merkez Bankası Denetçi Yardımcılığı Sınav ları Yönetim Kurulu Kararları:

Esas sözleşmede aksine bir hüküm bulunmadıkça yönetim kurulunun bir karar verebilmesi için üyelerinin en az yarısından bir fazlasının toplantıda hazır bulunması şarttır. Kararlar, mevcut üyelerin çoğunluğu ile verilir. Bir üyenin başka bir üye adına vekaleten oy kullanması caiz değildir. Oylar eşit olduğu takdirde keyfiyet gelecek toplantıya bırakılır. Bu toplantıda dahi oylarda eşitlik olursa öneri reddedilmiş sayılır. Yönetim kurulu kararları, üyelerden biri görüşme isteğinde bulunmadıkça bir üyenin belirli bir hususa dair yaptığı öneriye diğerlerinin yazılı onayları alınmak suretiyle toplantısız da verilebilir. Ancak kararların geçerliliği, yazılıp imza edilmiş olmasına bağlıdır.(330.md.) Yönetim kurulu kararları kural olarak şirketi doğrudan bağlayıcı nitelikte değildir. İfa ve icrası gereken işlemler için esas teşkil eder.

ANONİM ORTAKLARIN YÖNETİM KURULU KARARLARINA KARŞI KURAL OLARAK İPTAL DAVASI AÇILAMAZ. ANCAK, BAZI DURUMLAR VE ÖZELLİKLE PAY SAHİPLERİNİN KİŞİSEL HAKLARINI İHLAL EDEN YÖNETİM KURULU KARARLARI HAKKINDA İPTAL DAVASI AÇILABİLİR.YASALARA AYKIRI BATIL OLAN BİR YÖNETİM KURULU KARARI İÇİN GENEL KURULA BAŞVURULMADAN DAVA AÇILIR. (11.H.D. 1988/3414-1989/260 – 26.01.1989)

  • Sınırlı ehliyetsizler kimlerdir, fiil ehliyeti bakımından değerlendiriniz. . 2005 yılı Merkez Bankası Denetçi Yardımcılığı Sınav ları Fiil ehliyeti bir kimsenin iradi davranışla hukuki bir sonuç meydana getirebilmesini ifade eder.Bu sonuç davranışta bulunanın arzu ettiği ya da etmediği bir sonuç olabilir.Bu sonuç fiili yapanın hak iktisabı olabileceği gibi borç altına girebilmesi şeklinde de olur.Bu sebeple fiil ehliyeti kendi fiili ile hak kazanabilme ve yüküm altına girebilme ehliyeti olarak da tanımlanabilir.Şüphesiz ki bu haklarda ve borçlarda değişiklik yapabilmeyi,bunları devredebilmeyi veya sona erdirmeyi de kapsar.

M.K.10′ a göre fiil ehliyeti için 2 şart gerekir.Fakat 14.madde göz önüne alınırsa tam fiil ehliyeti için mahcur olmamak gerektiği ve bunun fiil ehliyetinin olumsuz şartı olduğu anlaşılır.Böylece tam fiil ehliyeti için 3 şart gerekir.Bunlar:

  1. Mümeyyiz olmak
  2. Reşit olmak
  3. Mahcur olmamak

Sınırlı ehliyetsizler:

Sınırlı ehliyetsizler temyiz kudretine sahip olan küçükler ya da temyiz kudretine sahip mahcurlardır.Bunlar ehliyetsizdirler fakat bazı durumlarda ehliyetsizlikleri sınırlandırılmıştır.Sınırlı ehliyetsizlerin durumu M.K.mad. 16’da “mümeyyiz bulunan küçükler ile mahcurlar kanuni mümessillerinin rızası olmadan bizzat kendi tasarrufları ile iltizam edemezler.İvazsız iktisapta ve şahsa merbut hakları kullanmakta bu rızaya muhtaç değillerdir.Haksız fiillerinden mütevellit zarardan mes’uldurlar.

Sınırlı ehliyetsizler için kanun tarafından temsilciler öngörülmüştür.Küçükler için velayet müessesesi kısıtlılar için de vesayet müessesesi kanunda düzenlenmiştir.İstisnaen kısıtlanmış bir kişi de velayet altına alınabildiği gibi velayet altında bulunmayan küçük de vesayet altına konulabilir.

  • Hukuki İşlem ehliyeti açısından sınırlı ehliyetsizlerin durumu:
  1. Kanuni temsilcinin rızasına bağlı işlemler:

M.K.mad.16 sınırlı ehliyetsizlerin kanuni temsilcilerinin rızası olmadan kendi tasarrufları ile borç altına giremeyeceklerini ifade eder.Hüküm sınırlı ehliyetsizi korumak amacını gütmekte sınırlı ehliyetsizin kendi fiili ile borç altına girmesinin geçerliliğini kanuni temsilcinin iradesine bırakmaktadır.Hükmün kapsamına borçlandırıcı işlemlerle birlikte tasarruf işlemleri de girer.Bu açıdan bakılınca vesayet altındaki sınırlı ehliyetsizler M.K.392’deki düzenlenen yasaklar saklı kalmak kaydıyla kanuni temsilcinin rızasını alarak tam ehliyetlilerin yapabilecekleri tüm işlemleri yapabilirler.M.K.16/2’de belirtilen istisnalarda ise bu rızayı almadan da işlem yapabilirler.

M.K.Velayet altındaki mümeyyiz küçük ve vesayet altındaki mümeyyiz mahcurların yaptıkları işlemlerde kanuni temsilcinin rızasının alınması şartını aynı esaslara tabi kılmıştır.

Sınırlı ehliyetsizlerin davaya taraf olabilmesi için de kanuni temsilcilerinin rızası şarttır.Sınırlı ehliyetsiz kanuni temsilciden izin almaksızın dava açarsa M.K gereği kanuni temsilciye iradesini açıklaması için süre tanır.Bu süre içinde icazet verilmezse dava reddedilir.

Velayet hakkına sahip ana ve baba rızayı birlikte vermelidir.Ancak ihtilaf halinde babanın oyu üstündür.Velayet hakkına ana v e babadan biri sahipse onun rızası yeterlidir.

Kanuni temsilcinin rızası işlem yapılmadan verilirse izin yapıldıktan sonra verilirse icazet o sırada verilirse işleme katılma adını alır.Bunlar hukuki işlemi geçerli kılan tamamlayıcı unsurlardır.Rıza bir defa verilince geri alınması mümkün değildir.Ancak işlem tamamlanıncaya kadarki süre içinde geri almak mümkündür.

İşlemi yaptıktan sonra kanuni temsilci iradesini henüz açıklamadan sınırlı ehliyetsiz tam fiil ehliyetini kazanırsa işleme ke ndisi icazet verebilir.Bu icazet olmaksızın işlem kendiliğinden geçerli hale gelmez.

Kanuni temsilci rızasını şahsen vermelidir.Kanunen kendisine verilmiş bu yetkiyi takdir imkanı tanıyarak bir temsili vasıtasıyla kullanamaz.Kanuni temsilcinin rızası açık olarak verilebileceği gibi örtülü olarak da verilebilir.Rızanın verilmesi herhangi, bir şekle bağlı değildir.Yapılan işlemin geçerliliği bir şekle bağlı olsa da rıza şekle bağlı olmadan da verilebilir.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

Kanuni temsilcinin rıza açıklamasından hangi işlem ya da hangi işlemlere izin veya icazet verdiği anlaşılmalıdır.Sınırlı ehliyetsizin yaptığı veya yapacağı bütün işlemlere rıza verildiğine ilişkin bir beyan geçerli değildir.Bir işlem için verilen rıza sadece işlemin yapılması için verilmiş olmaz;doğan hukuki ilişkinin tasfiyesi için gerekli bütün işlemler için verilmiş telakki edilir.İzin alınmadan yapılan işlemin hüküm ifade edebilmesi kanuni temsilcinin icazet vermesine bağlıdır.İcazet verilip verilmeyeceği bilinmeyen devrede işlem askıda hükümsüzdür ve hakim bu askıda hükümsüzlüğü re’sen nazara almak zorundadır.Daha önce veya tanına süre içinde kanuni temsilci icazet verirse hukuki işlem baştan itibaren hüküm ifade eder.

Kanuni temsilci icazet vermeyeceğini baştan ifade eder veya tanınan sürede icazet vermezse işlem kesin olarak hükümsüzdür.Taraflar almış oldukları şeyleri geri vermek ile mükelleftirler.Geri verme duruma göre istihkak talebi veya sebepsiz zenginleşme talebi ile olur.Sınırlı ehliyetsiz kendini tam ehliyetli gibi göstermişse karşı tarafın olumsuz zararlarını (sözleşmeye güvenden doğan zararlarını) tazmine mecburdur.

Hacir kararını ilanından önce mümeyyiz mahcurla işlem yapan iyiniyetli tarafa karşı hacir öne sürülemez;bu halde işlem geçerlidir.Mümeyyiz küçük ve mümeyyiz mahcurda asıl olan ehliyetsizliktir.Bu yüzden ehliyet noksanının rıza ile giderildiğinin ispat yükü bunu iddia eden kişidedir.

  1. Sınırlı ehliyetsizlerin kanuni temsilcilerinin rızasın alamadan yapabileceği işlemler

M.K.mad.16/2’de belirtildiği üzere mümeyyiz küçük ve mahcurlar şahsen kullanılacak hakları kanuni temsilcilerinin rızasını almadan kullanabilirler ve karşılıksız kazanmada bulunabilirler.Bundan başka M.K’ da bulunan diğer hükümlerle de sınırlı ehliyetsizlerin ehliyeti bazı durumlarda gensoruişletilmiştir.

aa-Şahsen kullanılacak haklar:Bu hakların kullanılmasında karar verme yetkisi kişidedir.İster idari ister kanuni temsilciye bu yetkinin kullanılması bırakılamaz.Sınırlı ehliyetsiz şahsa sıkı sıkıya bağlı haklara ilişkin olarak dava yetkisine de sahiptir.

Sonuç olarak sınırlı ehliyetsizin malvarlığını azaltmayan veya önemsiz derecede etkileyen hakların kullanılması kendisine aitken (manevi tazminat isteme) malvarlığında azaltma yapabilecek hakların kullanılmasında kanuni temsilcinin de işleme katılması gerekir. (manevi tazminat davasında davalı olma hali).Gensorue bu bağlamda mali sonuçları olması itibariyle boşanma davası sonucu açılan nafaka davasında veya mali sonuçlu babalık davasında kanuni temsilcinin katılımı gerekir.

bb-Karşılıksız kazanmalar:Sınırlı ehliyetsizler tıpkı tam ehliyetliler gibi karşılıksız kazanmada bulunabilirler. Sınırlı ehliyetsiz açısından iktisadi bakımdan büyük yararlar sağlayacak bir işlem kendisi için bir yüküm doğuracaksa işlemin tamamlanması için kanuni temsilcinin rızası alınması şarttır.Buna karşılık sınırlı ehliyetsiz kendisi için yüküm doğurmayan haklarını korumaya yönelik her türlü irade beyanında b ulunabilir (ariyetin iadesi) kendisini borç altına sokmayan veya bir hakkın kaybına yol açmayan irade beyanlarını kabul edebilir veya kendisini borç altına sokmayacak veya hakkın kaybına yol açmayacak sözleşmeler yapabilir.Ancak bu halde B.K.236/2 hükmü göz önünden uzak tutulmamalıdır.Buna göre kanuni temsilcinin sınırlı ehliyetsizi kendisine yapılan bağışlamadan men etmek veya verilmiş şeyin geri verilmesini emretmek yetkisi vardır.Bu yetki kullanılırsa bağışlama hükümsüzleşir.Sınırlı ehliyetsiz bir miras sözleşmesinde ölüme bağlı tasarruftan yararlanan taraf olabilir.Karşılıksız kazanmaları sınırlı ehliyetsiz kendisi yapabilmekle birlikte kanuni temsilcisi de bunları onun adına yapabilir.

cc-Sınırlı ehliyetsizin temsilci olabilmesi:

Medeni kanunda açık bir hüküm olmamasına rağmen doktrinde mümeyyiz küçükler ve mümeyyiz mahcurların kendilerine verilen temsil yetkisini kullanabilecekleri ve rızai temsilci sıfatıyla temsil olunan adına işlem yapabilecekleri kabul edilmektedir. dd-Ehliyetin gensoruişlediği durumlar:

  • Kendisine sulh mahkemesi tarafından bir meslek veya sanatla uğraşmasına açıkça ya da zımnen izin verilen vesayet altındaki kims e bu sanat ve mesleğin gerektirdiği her türlü fiili yapabilir ve borçlandırıcı fiilinden kendi malvarlığı ile sorumlu olur.

2-Velisinin rızası ile aile haricinde yaşayan çocuk onlara karşı olan borçlarını ihlal etmemek üzere kazancını dilediği gibi sarfed ebilir.Vesayet altındaki kimse kendi tasarrufuna bırakılan malları bizzat idare etmek hakkını haizdir.

  1. Sınırlı ehliyetsizlerin temsil edilmesi:

Kanuni temsilcinin sınırlı ehliyetsizi temsil ederek yaptığı işlemlerle sınırlı ehliyetsiz hak elde eder ve borç altına girer .Ancak temyiz kudretine sahip 16 yaşında bulunan ve vesayet altındaki kimsenin mallarını idareye müteallik mühim tasarruflarda mümkün oldukça onun reyi alınır.Vesayet altında bulunan kişinin bu reyi vasiyi mesuliyetten kurtarmaz.

  • Hukuka aykırı fiillerinden sınırlı ehliyetsizlerin sorumluluğu:

Mümeyyiz küçük ve mahcurlar haksız fiillerinden mütevellit zarardan mes’uldurlar.Kusurun bir kişiye isnat edebilmesi bakımından temyiz kudretinin varlığı yeterli olduğu için sınırlı ehliyetsizler haksız fiillerinden ve borca aykırı davranışlarından dolayı doğa n zararlardan sorumlu olurlar.Kanunda kusura sonuç bağlanan bütün durumlarda bu sonuç uygulama alanı bulacaktır.Yine sınırlı ehliyetsizlerin kusursuz sorumluluk hallerinde de doğan zararlardan sorumlu olacakları kuşkusuzdur.

  • Çek’e “teminat kaydı” konabilir mi.Hüküm ve sonuçları nelerdir? 2005 yılı Merkez Bankası Denetçi Yardımcılığı Sınav ları

ÇEK ARAKASINA YAZILACAK CİRO EDİLEMEZ KAYDI GEÇERLİDİR ÇEKİN CİRO EDİLMESİNİ ÖNLER ANCAK O ÇEKTEKİ ALACAĞIN ALACAĞIN TEMLİKİ SÖZLEŞMESİ İLE BAŞKASINA DEVRİNE ENGEL OLUNAMAZ.

ÇEK ARKASINA YAZILACAK TEMİNAT ÇEKİDİR KAYDI GEÇERSİZDİR. ÇÜNKÜ SÖZ KONUSU ÇEKİN AÇIKÇA HANGİ RİSKİN YA DA BORCUN TEMİNATI OLDUĞU BELİRTİLMELİDİR.

BU NEDENLE ÇEKİN TEMİNAT AMAÇLI VERİLDİĞİ VE BU NEDENLE CİRO EDİLEMEYECEĞİ YÖNÜNDE İKİ TARAF DA MUTABIK İSE, ÇEKİN BÜTÜN ÖZELLİKLERİNİ (MİKTAR,KEŞİDE TARİHİ,ÇEK NO VS. ) BELİRTİR NİTELİKTE BİR PROTOKOL HAZIRLANMALIDIR.

SÖZ KONUSU PROTOKOL , TEMİNATIN HANGİ MİKTAR İÇİN , HANGİ AMAÇLA , NE ZAMANA KADAR VERİLDİĞİNİ,HANGİ KOŞULLARDA TEMİNATIN ÇÖZÜLEBİLECEĞİNİ , HANGİ KOŞULLARDA İADE EDİLECEĞİNİ , AÇIKÇA İÇERMELİDİR

  • Yetkisiz temsil nedir? Taraflar açısından hüküm ve sonuçlarını anlatınız. 2005 yılı Merkez Bankası Denetçi Yardımcılığı Sınav ları Temsil müessesesi işlemeye başladığında, önemli bazı noktalara işaret etmek gerekir:
  • Temsilde temsilcinin yaptığı hukuki muameleden doğan hak ve borçlar, doğrudan doğruya temsil edilene aittir. Temsilci, bu muameleden doğan hakları kendisi kazanmadığı gibi borçlardan da sorumlu değildir.
  • Bu sonucun doğabilmesi için temsilcinin temsil yetkisine sahip olması gerekir. Temsil edilen, temsilciye bu yetkiyi tek taraflı irade açıklamasıyla verir. Temsil yetkisi vermeye ilişkin hukuki muamelelerin geçerliliği hiçbir şekle bağlı değildir.
  • Uygulamada yetkili olduğunu ispat edebilmesi için temsilciye yetki belgesi verilir.
  • Tapuda işlem yapılmasını gerektiren işlerde de temsil yetkisi verme muamelesinin (Vekâletname ) noterce düzenlenmesi aranılır

Bir kimse yetkisi olmadığı hâlde temsilci olarak bir hukukî işlem yaparsa; bu işlem ancak onadığı takdirde temsil olunanı bağlar.

Yetkisiz temsilcinin kendisiyle işlem yaptığı diğer taraf, temsil olunandan, uygun bir süre içinde bu hukukî işlemi onayıp onamayacağını bildirmesini isteyebilir. Bu süre içinde işlemin onanmaması durumunda, diğer taraf bu işlemle bağlı olmaktan kurtulur.

Başkası adına ve hesabına hukuki muamele yapan kimsenin temsil yetkisi yoksa, “yetkisiz temsil” söz konusu olur.

  • Temsil edilen, yetkisiz temsilcinin yaptığı hukuki muameleye “icazet” vermedikçe, yani sonradan bunları kabul ettiğini belirtmedikçe, o muameleye bağlı değildir. Diyelim ki, birisi sizin adınıza, sizin hiçbir talebiniz olmadan, kendi işgüzarlığı ile bir takım muameleler yaptı. Bu muamelelerdeki diğer taraf, bu durumda ”temsil edilen” gibi görünen sizden uygun bir süre içinde icazet (onay) hakkında bir beyanda bulunmanızı talep etme hakkına sahiptir.
  • Yapılandan memnunsanız, icazet veriyor, yani yapılanı sonradan kabul ediyorsanız, ortada bir n kalmıyor.
  • Hayır, hiç böyle bir niyetiniz yok ve yapılanı açıkça ya da zımnen ret ediyorsanız, meselenin sizle ilgili bir boyutu kalmıyor. Karşı taraf, muamelenin bu şekilde hükümsüz olması sebebiyle uğradığı zararın tazminini yetkisiz temsilciden talep edebilir. Bırakın meseleyi onlar aralarında halletsinler.

Temsil olunanın açık veya örtülü olarak hukukî işlemi onamaması hâlinde, bu işlemin geçersiz olmasından doğan zararın giderilmesi, yetkisiz temsilciden istenebilir. Ancak, yetkisiz temsilci, işlemin yapıldığı sırada karşı tarafın kendisinin yetkisiz olduğunu bildiğini veya bilmesi gerektiğini ispat ederse, kendisinden zararın giderilmesi istenemez.

Hakkaniyet gerektiriyorsa, kusurlu yetkisiz temsilciden diğer zararların giderilmesi de istenebilir.

Sebepsiz zenginleşmeden doğan haklar saklıdır

  • Tapu kütüğü nedir? Tapu kütüğüne tescili güven açısından değerlendiriniz. 2005 yılı Merkez Bankası Denetçi Yardımcılığı Sınav ları MK Tapu kütüğü

Madde 1000.- Her taşınmaza kütükte bir sayfa ayrılır ve sayfa numaraları birbirini izler.

Bir taşınmazın bölünmesi veya birden çok taşınmazın birleştirilmesi hâlinde uyulacak usul tüzükle belirlenir.

Kütüğün her sayfasındaki özel sütunlara şunlar tescil edilir:

  1. Mülkiyet,
  2. Taşınmaz üzerinde kurulmuş olan veya o taşınmaz lehine başka taşınmaz üzerinde kurulmuş bulunan irtifak hakları ile taşınmaz yükü,
  3. Taşınmaz üzerindeki rehin hakları.

Eklentiler, malikin isteği üzerine beyanlar sütununa kaydedilir. Yapılan bu kayıt, ancak kütükte hak sahibi olarak görünenlerin rızasıyla kütükten silinebilir.

Aynı malike ait olan birden çok taşınmaz, sınırları birbirine bitişik olmasa bile, malikin istemiyle kütükte ortak bir sayfaya kaydedi lebilir. Bu sayfaya yapılan rehin tescilleri, o sayfada kayıtlı bulunan bütün taşınmazları bağlar; aynı sayfada kayıtlı bu gibi taşınmazlardan bir kısmı malikin istemi üzerine veya mahkeme kararıyla o sayfadan çıkarılırsa, çıkarılan taşınmazlar üzerinde tescil edilmiş bulunan haklar saklı kalır.

Tapu kütüğü, tapu sicilinin asli unsurlarının başında gelir. Türk Medeni Kanununa göre her taşınmaz için tapu kütüğü denilen ve tapu memuru tarafından tutulan bu resmi defterde bir sayfa açılması esastır. Tapu kütüğünde taşınmaz olarak, 1. arazi, 2. kat mülkiyetine tabi bağımsız bölüm, 3. bağımsız ve sürekli haklar için sahife açılabilir.

Bir tapu kütüğü sahifesinde esas olarak aşağıdaki bilgileri görürüz: 1. Taşınmaza ait bilgiler. Bunlar taşınmaza ait ada, pafta, parsel, yüzölçümü, taşınmazın niteliği gibi bilgilerdir. Bu bilgilerin doğruluğu, yüzölçümü hariç olmak üzere, devletin taahhüdü altında değildir. 2. Şerhler. Bunlar genellikle, kişisel hakların şerhi, tasarruf yetkisine ait kısıtlamalar ve geçici tescil şerhleri olmak üzere üç çeşittir. 3. Beyanlar. Beyanlar başta Medeni Kanun olmak üzere çeşitli kanunlarda öngörülmüşlerdir. Bunların bir kısmı bilgi verir, kimi beyanlar iyiniyeti ortadan kaldırır, kimi bazı kısıtlamalar getirir. 3. Tesciller. Ayni hakların tapu kütüğüne yazımına tescil denir. Mülkiyet ve sınırlı ayni haklar tescil edilebilir. Bunlardan mülkiyet hakkının tescili için gensoruiş bir sütun ayrılmıştır. Taşınmazın her el değiştirmesinde bir önceki malik ya da maliklerin adları tapu memuru tarafından kırmızı renkli mürekkepli kalemle tek çizgi ile çizilir. Bunun adı “terkin”dir. Bir alt satıra da yeni malikin adı tescil edilir. Sınırlı ayni haklardan irtifak ve taşınmaz yükleri için ise tek bir sütun öngörülmüştür. Burada yapılan her işleme A, B, C gibi teselsül harfleri verilir, ayrıca sütunun içinde de kurulan irtifak ya da taşınmaz hakkının taşınmaz bakımından bir yararlanma mı yoksa yük mü getirdiği “H” ve “M” harfleri ile gösterilir. “H” harfi tescil edilen irtifak ya da taşınmaz yükünün bu taşınmaz bakımından bir yararlanma getirdiğine işaret eder. Örneğin komşu taşınmazdan bu taşınmaza kaynak irtifakının sağlanması gibi. “M” harfi ise, tescil edilen irtifak hakkı ya da taşınmaz yükünün bu taşınmaz üzerinde, bir başka taşınmaz ya da şahıs yararına yük teşkil ettiği anlamına gelir. Tapu kütüğünde gözüken sınırlı ayni hakların sonuncusu ise taşınmaz rehni sütunudur. Burada ipotek, ipotekli borç senedi ve irat senedi olmak üzere üç tür taşınmaz rehni tescil edilir.

Tapu kütükleri kadastro uygulaması sonunda oluşturulurlar ve devletin denetimi altında tutulurlar. Tapu kütüğü, bir taşınmaz ile ilgili ihtiyaç duyulan temel bilgileri içeren resmi bir sicilin en önemli halkasını oluşturur ve alenidir. Yani ilgisini inanılır biçimde ortaya koyan herkes b u kütüğü incleyebilir, ücreti karşılığında örnek alabilir. Bu yüzdendir ki, hiç bir kimsenin tapu kütüğünde yazılı olan bir hus usu bilmediğini ileri sürmesi hukuken geçerli değildir. Burada tapu kütüğü içeriğinin bilindiği yolunda kanuni bir karine, diğer söyleyişle bir faraziye bulunmaktadır.

  • Aşağıdaki kavramları açıklayınız: 2005 yılı BDDK Murakıp Yardımcılığı Sınav ları

İpotekli borç senedi

Borçlular arası teselsül

Ceza hukukundaki yasallık ilkesinin unsurları

Konşimento

Mütemadi ve müteselsil suç

İpotekli Borç Senedi: Bir kıymetli evrak niteliğinde olup aynen ipotekte olduğu gibi borçlunun şahsi sorumluluğuna gidebilme hakkı veren bir taşınmaz rehni türüdür. Diğer bir ifadeyle ipotekli borç senedi, hem kişisel sorumluluğun sürdüğü, hem de taşınmaz değerinin tedavülünün mümkün olduğu bir taşınmaz rehni çeşididir.

Borçlular arası teselsül

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

MÜTESELSİL BORÇLULUK (PASİF TESELSÜL)

Tarafların anlaşmasıyla ya da bir kanun hükmü nedeniyle bölünebilir bir edimin birden çok borçlusundan her birinin edimin tamamını ifa etmekte sorumlu olduğu borçluluk halidir.

Müteselsil borçlulukta her borçlu alacaklıya karşı edimin tamamından sorumludur. Alacaklı, edimin tamamını borçlulardan herhangi birinden istediği takdirde, bu borçlu, kendisinin borcun sadece kendi payına düşen kısmından sorumlu olduğuna ilişkin taksim def’ini ileri süremez.

Müteselsil borçlulukta alacaklı, edimin tamamını veya bir kısmını borçlulardan herhangi birinden talep edebilir. Bu borçlulukta, alacaklının tatmini oranında diğer borçlular da borçtan kurtulurlar.

Müteselsil borçluluk ya kanundan doğar ya da borçluların iradesinden doğar. Kanundan doğan müteselsil borçluluğa kanuni teselsül denir. Ör. birden çok kişinin aynı zarardan aynı sebepten veya değişik sebeplerden dolayı sorumlu olmaları, adi ortaklık, miras ortaklığı, birden çok kimsenin ariyet alması, vedia kabul etmeleri, birden çok müvekkilin bir kişiyi vekil tayin etmeleri, kambiyon senetlerinde hamile karşı müracaat borçlularının sorumluluğu.

Müteselsil borçluluk, borçluların alacaklıya karşı müteselsilen sorumlu olmayı yüklenmelerinden doğmuşsa buna da iradi (akdi) teselsül denir. Borçlular arasında bu tür teselsülün olabilmesi için mutlaka iradelerinin varlığı gerekir. Diğer bir ifade ile Borçlar Kanunumuz teselsül karinesini kabul etmemiştir. Kısmi borç karinesini benimsemiştir. Fakat Ticaret Kanunu teselsül karinesini kabul etmiştir.

Müteselsil borçluluğun hükümleri: Alacaklı borcun tamamını veya bir kısmını dilediği borçludan isteyebilir. Alacaklının borçlulardan birine karşı açtığı davayı kaybetmesi durumunda diğerlerine karşı dava açmasına engel bir durum söz konusu değildir. Müteselsil borçlulardan birinin acze düşmesi diğer borçluları borçtan kurtarmaz.

Alacaklının müteselsil borçlulardan birine temerrüt ihtarında bulunması diğerlerini etkilemez. Müteselsil borçlulardan biri kendi fiili ile diğer borçluların durumunu ağırlaştıramaz. Bunun tek istisnası, müteselsil borçlulardan birine karşı zamanaşımının kesilmesi durumunda diğerlerine de karşı da zamanaşımının kesilmesinde görülür.

Müteselsil borçluların her birinin borcun sebebinden veya konusundan doğan ortak def’ileri alacaklıya karşı ileri sürme yükümlülükleri vardır. Kendi payından fazla ödemede bulunan bir borçlu, alacaklıya karşı bu def’ileri ileri sürmemişse diğer borçlulara rücu etme hakkını kaybeder. Kişisel def’ileri ise ileri sürüp sürmemekte serbesttirler.

Müteselsil borçlulardan biri kendi payından fazla ödemede bulunduğu miktar için alacaklının haklarına halef olur ve diğer müteselsil borçlulara rücu edebilir. İç ilişkide müteselsil borçluluk söz konusu olmaz. Borçlular kendi aralarında borcun bölüşülmesi konusunda bir anlaşma yapmamışlarsa eşit olarak yükümlendikleri kabul edilir.

Ceza hukukundaki yasallık ilkesinin unsurları 1982 ANAYASASI

Suç ve cezalara ilişkin esaslar

MADDE 38. – Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Suç ve ceza zamanaşımı ile ceza mahkûmiyetinin sonuçları konusunda da yukarıdaki fıkra uygulanır.

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz.

(Ek: 3.10.2001-4709/15 md.) Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

(Ek: 3.10.2001-4709/15 md.) Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz.

(Mülga: 7.5.2004-5170/5 md.)

(Değişik: 7.5.2004-5170/5 md.)Ölüm cezası ve genel müsadere cezası verilemez.

İdare, kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayamaz. Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni bakımından bu hükme kanunla istisnalar getirilebilir.

(Değişik: 7.5.2004-5170/5 md.)Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez.

TCK

  • Suçta ve Cezada Kanunilik İlkesi

Suç adı verilen insan davranışının ve bunun karşılığında uygulanacak yaptırımın ANCAK YASA İLE belirlenmesini öngören ilkedir. Yasallık ilkesi ilk kez 1876 Kanuni Esasi ile düzenlenmiştir.

Kanunilik ilkesinin beş adet sonucu vardır. Bunlar:

  • Belirlilik: Bir eylemden dolayı her hangi bir kimsenin cezalandırılabilmesi için o eylemin açık ve seçik bir biçimde yasada suç olarak düzenlenmesi gerekmektedir. Hangi eylemin suç olduğu açık bir biçimde yasada yazmalıdır. Nitekim T.C.K nın 2. Maddesine göre: Kanunun AÇIKÇA suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Yasa koyucu ceza kanunlarında belirsiz ve elastik kavramlar kullanmaktan kaçınmalıdır. Ceza yasaları açık ve net olmalıdır.
  • Aleyhe Kanunun Geçmişe Yürütülmesi Yasağı: Kişinin suç sayılan eyleminden sonra yürürlüğe giren ve durumunu ağırlaştıran yasalar aleyhe yasadır.

Eylemin işlenmesinden sonra yürürlüğe giren yasa failin durumunu önceki yasaya göre daha da ağırlaştırıyorsa yani failin aley hine ise fail hakkında sonradan yürürlüğe giren yasa hükümleri uygulanamaz.

T.C.K nın 7. Maddesine göre: ” İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz.

Bu ders notu mcivriz.com sitesinden indirilmiştir. İletişim İçin: ileti@mcivriz.com

İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar.”

Türk Ceza Kanunun ikinci maddesine göre ise, Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.

Konşimento

Konşimento; Taşıyan tarafından tek taraflı olarak düzenlenen, malın gemiye yükletildiğini veya teslim alındığını belgeleyen, malın taşınması ve gönderilene teslim edilmesi taahhüdünü içeren, malı temsil eden kıymetli evraktır.

Hem çarter hem kırkambar sözleşmesi için geçerli. Konşimento, olağan olarak yükleme konşimentosudur. Ancak bazı hallerde tesellüm konşimentosu da düzenlenebilir. (Gemiye yüklemeden, taşınmak üzere alınmış mala ilişkin konşimento)

Konşimento yükletenin talebi üzerine taşıyan tarafından düzenlenir. Konşimento düzenlenmesi akreditif açısından zorunludur.

Konşimento; emre, hamile ya da nama yazılı olarak düzenlenebilir.

Konşimentonun Fonksiyonları

Konşimento malın teslim alındığını veya gemiye yüklendiğini belgelendirir. Bu açıdan makbuz

niteliğindedir. Konşimentoda ki kayıtlar (malın cinsi-miktarı) karine niteliğindedir. Buna karşılık yükün niteliği ve dış durumu ile ilgili olarak, taşıyan yükletenin beyanına uymayıp konşimento da gerçeği belirtebilir. Bu gibi kayıtları içermeyen konşimentolara “net” veya “temiz konşimento” denir. Bununla ilgili olarak TTK.m.1064’te sorumluluk hükmü getirilmiştir.

TTK.m.1064 – Taşıtan veya yükleten, malın cins veya kıymetinin konişmentoda yanlış gösterilmesine bilerek sebep olmuşsa, taşıyan, her türlü mesuliyetten kurtulur.

Donatanın taşıtan veya yükletenle anlaşarak konişmentoya hakikata aykırı kayıtlar koymuş olması yüzünden gelecek mesuliyetlerden dolayı taşıtan veya yükletene rücu hakkı bulunduğunu derpiş eden bütün anlaşmalar hükümsüzdür

  • Malın taşınması ve teslimi taahhüdünü içermesi; Konşimento varma limanına, konşimentonun yetkili hamiline malın teslimi taahhüdünü içermektedir. Varma limanında malın bir tek nüshasına yetkili hamili malı teslim alma hakkına sahiptir.
  • Konşimento, taşınan malı temsil eder.
  • Konşimento bir kıymetli evrak niteliğindedir. (Emtia Senedi)

Mütemadi ve müteselsil suç MÜTESELSİL SUÇ(ZİNCİRLEME SUÇ)

  • Aynı suçu işlemek amacıyla hareket etmek gerekir.
  • Kanunun aynı hükmünü ihlal etmek gerekir
  • Birden fazla hareket ile ihlal etmek gerekir
  • İhlaller arasında makul zaman aralığı olacak. (makul)
  • Sonuçta tek suç vardır, fakat ceza ağırlaştırılır

Örn: Çırak, ustanın kasasından 20 gün boyunca, her gün para alması

Bu tek (müteselsil) suçtur. Ama failin cezası ağırlaştırılır. Biri her gün gazetede sizi negatif yazıyor.

*Kanunun aynı hükmünü ihlal etmiş olmaktan kasıt, aynı maddesini ihlal etmiş olmak anlamına gelmez.

*Aynı mağdur üzerinde ancak bir kez icra edebilecek suçlarda teselsüliyet olmaz.

*Suç işleme kararı aynı olsa da eğer failler farklı ise müteselsil suç hükümleri uygulanmaz;

*Ancak eğer bir fil ile birden fazla kişiye karşı aynı suç işlenilmiş ise zincirleme suç hükümleri uygulanır. (CK’nın yeniliği). Aslında bu hal tipik bir zincirleme suç değildir Fikri içtimaın ikinci fıkrası olarak düzenlenmesi daha uygun olabilirdi.

*Kasten öldürme, kasten yaralama, işkence, cinsel saldırı, çocukların cinsel istismarı ve yağma suçlarında müteselsil suç hükümleri uygulanmaz. Ancak 30.06.2005 değişikliği ile cinsel saldırı, çocukların cinsel istismarı suçları bu kapsamdaki suçlar arasından çıkarılmıştır. Yani artık cinsel saldır suçu ile çocukların cinsel istismarı suçları diğer şartların da varlığı halinde müteselsil suçun gerçekleşmesine vücut verebilecektir.

*Aynı suça vücut veren hareketlerdeki çokluk müteselsil suçun gerçekleştiği anlamına gelmez.

*Taksirli suçlarda teselsül olmaz.

*Mağduru belli bir kişi olmayan suçlarda da Müteselsil suç hükümleri uygulanır.

  • Kabahatler açısından müteselsil hükümleri geçerli değildir. Yani her bir fiil ayrı ayrı cezalandırılır. (KK. m.1)

ÖNEMLİ BİR NOKTADA ZİNCİRLEME SUÇLARININ BİR KISMI TEŞEBBÜS AŞAMASINDA KALSA DA YİNE ZİNCİRLEME SUÇ HÜKÜMLERİNİN UYGULANABİLECEĞİNİN UNUTULMAMASI

MÜTMEMADİ SUÇ

Mütemadi Suç kavramından, hareketin eseri olan hukuka aykırı sonucun birden sona ermeyip zaman içinde devam etmesi ve bu devamlılığın failin iradi bir davranışına bağlı olması halinde söz edilir. Süregelen Suç” veya “Sürekli Suç” gibi kavramlar da kullanılmaktadır.

Müteselsil Suç-Mütemadi Suç Ayrımı

Hareketten doğan netice , bazen belirli bir süre devam eder;işte neticenin devam etmeyip derhal sona erdiği suçlara ani neticenin devam ettiği suçlara ise mütemadi suçlar denir.

Mütemadi bir suçun varlığı için suçtan doğan hukuka aykırı durumun yani suçun eserinin bir süre devam etmesi yeterli değildir: gerçekten, suçtan doğan hukuka aykırı durumun devam etmemesi, bu durumun ilk olarak çıktığı anda tamamlanmış, bitmiş olan suça yeni bir şey eklemez ve ani bir suçun mütemadi sayılmasını gerektirmez: mütemadi suçta devam eden, derhal sona ermeyen şey neticenin kendisidir ve bu devam ettikçe suç da işlenmektedir.

İşte yukarda belirtilen noktalarda mütemadi suç ile müteselsil suç arasında fark doğmaktadır. İtiyadi suçta, itiyadı teşkil eden sayıdan daha az sayıdaki hareketler başlı başına suç sayılmaz ve bu hareketleri yapan kişi cezalandırılamaz. Oysa müteselsil suçta fail daha ilk sonucu meydana getirir getirmez cezalandırılır.

“Alıkoyma fiilinin teselsül etmesi için failin mağdurun şahıs hürriyetini şehvet hissiyle suç işlemek kastındaki vahdeti bertaraf etmeyecek kısa fasılalarla mükerreren ihlal etmesi gerektiği ve hadisede mahiyeti itibariyle mütemadi bir suç olan fiilin bir inkıtaa uğramaksızın devam ettiği nazara alınmayarak 430 uncu maddenin ikinci fıkrasına müsteniden tayin edilen cezanın 80 inci madde ile arttırılması yolsuzdur. (Y. 5. C. D. 19.1.1956 T., 401 E., 402 K.)”

“Karı koca gibi yaşamak suçundan temadi ve teselsülün suç unsuru olduğu gözetilmeksizin cezanın ayrıca 80 inci madde ile arttırılması yolsuzdur.(Y. 4. C. D. 20.9.1956 T.,6896 E., 12144 K.)”

“Koca zinasında temadinin suçun unsuruna dahil bulunduğu gözetilmeksizin TCK m.80’nin uygulanması kanuna aykırıdır.(Y. 5. C. D. 30.9.1975 T., 2464 E. 2503 K.)”

“Ruhsatname almadan radyo kullanmak fiilinin bir suç olduğu ve bu gibi suçlarda temadi ve teselsül bahis konusu olamayacağı göz önünde tutulmaksızın sanığa tayin kılınan cezanın TKK.nun

“Rızaen cinsi münasebet suçunun temadi ettiği anlaşıldığı halde, sanık hakkında verilen cezanın, TCK.nun 80 . maddesi ile arttırılmamasına ait yasaya aykırılık, aleyhe temyiz olmadığından, bozma nedeni sayılmamıştır.(Y. 5. C. D. 12.9.1979 T., 2339 E., 2377 K.)”

Mütemadi bir suçun, müteselsil suç halini alması mümkündür: temadi bir suretle nihayete erdikten sonra, aynı suç işleme kararının etkisi altında olarak, aynı mütemadi suçun yeniden işlenmesi halinde, iki mütemadi suç arasında teselsül olur; mesela alıkonulan kız, velisi tarafından geri alındıktan sonra, fail tarafından tekrar alıkonulacak olursa durum böyle olur. (Dönmezer-Erman:s.381)

“Sanık tarafından alıkonulan mağdurun kaçıp evine gitmesinden sonra sanığın tekrar onu evine getirdiği delilleriyle belli olan şeklinden anlaşılmasına göre sanık hakkında Türk Ceza Kanununun 80 inci maddesinin tatbikinin yolsuzluğuna ilişen bozma kararının kaldırılmasını ve mahalli hükmün onanmasını isteyen itirazname yerinde olduğundan kabulü ile Yargıtay’ın 4 üncü Ceza Dairesinin 25.1.1949 tarih li bozma kararının kaldırılmasına ve usul ve kanuna uygun olan kararın onanmasına oy çokluğu ile karar verildi.(Y. C. G. K. 11.4.1949 T., 118 E., 112 K.)”

  • TBMM’nin hükümeti denetleme araçlarından Gensoru’yu Anayasadaki uygulama esasları çerçevesinde açıklayınız? 2005 yılı SHÇEK Müfettiş Yardımcılığı yazılı sınav ları

Türkiye Büyük Millet Meclisinin bilgi edinme ve denetim yollari:

Parlamentonun hükümet üzerindeki denetiminin gerçeklestirilmesini saglayan hukuki araçlara, denetim yollari veya denetim araçlari denir. Bunlari sirasiyla inceleyelim :

  1. : Bakanlar Kurulu adina, sözlü veya yazili olarak cevaplandirilmak üzere Basbakan veya bakanlardan bilgi istemektir. (md.98). önergesi, sadece bir milletvekili tarafindan imzalanabilir. Ayni konuda ikiden fazla bakandan lan , Basbakandan lmus sayilir. dan sonra, Meclisin herhangi bir oylamada bulunmasi söz konusu degildir.
  2. Genel görüsme: Toplumu ve Devlet faaliyetlerini ilgilendiren belli bir konunun, TBMM Genel Kurulunda görüsülmesidir. (md.98). Genel görüsme açilmasi, hükümet, siyasi parti gruplari veya en az on milletvekili tarafindan bir önerge ile istenebilir. Genel görüsme sonunda da bir oylama yapilmaz ve hükümetin siyasal sorumlulugunu ortaya koyacak bir karar alinmaz. Genel görüsme ilk kez 1961 Anayasasi’nda kabul edilmis ve 1982 Anayasasinda da korunmustur.
  3. Meclis arastirmasi: Belli bir konuda bilgi edinmek için yapilan incelemedir. (md.98). Meclis arastirmasi, hükümet, siyasi parti gruplari veya en az on milletvekili tarafindan istenebilir. Devlet sirlari ile ticari sirlar, meclis arastirmasinin kapsami disindadir. Meclis arastirmasi ile de hükümetin siyasal sorumluluguna yol açmaz. Ancak varilan sonuca göre bir gensoru önergesi vermek mümkün olabilir.
  4. Meclis sturmasi: Basbakan veya bakanlarin görevleriyle ilgili cezai sorumluluklarinin arastirilmasini saglayan bir denetim aracidir. Bu konudaki önergeyi TBMM üye tamsayisinin en az onda biri verebilir ve Meclis bu istemi en geç bir ay içinde görüsür ve karara baglar.33 Meclis, sturma açilmasina karar verdigi takdirde sturma onbes kisilik bir komisyonca yürütülür. Meclis komisyon raporunu öncelikle görüsür ve gerekli görürse ilgiliyi Yüce Divana sevk eder. (md.100). Anayasanin 113.maddesine göre, “TBMM karari ile Yüce Divana verilen bir bak an bakanliktan düser. Basbakanin Yüce Divana sevki halinde hükümet istifa etmis sayilir”.
  5. Gensoru: Denetim araçlari içinde sadece gensoru, hükümetin veya bir bakanin siyasal sorumluluguna yol açabilir; yani onun Meclis tarafindan görevden uzaklastirilabilmesine imkan verir. Meclis arastirmasi ile de bir bakan Yüce Divana sevk edilerek bakanli ktan düser ama, meclis arastirmasi sadece cezai sorumlulugu gerektiren islerde kullanilabilir.

Gensoru önergesi bir siyasi parti grubu adina veya en az yirmi milletvekilinin imzasiyla verilir. Gensoru sonunda Bakanlar Kurulu ya da bir bakanin düsürülebilmesi üye tamsayisinin salt çogunlugu ile olur. ( md.99). Oylamada sadece güvensizlik oylari sayilir; bu hüküm, ilk kez 1982 Anayasasinda kabul edilmistir.

  • Tam yargı davası ile iptal davası arasındaki farklar nelerdir? 2005 yılı SHÇEK Müfettiş Yardımcılığı yazılı sınav ları KRİTERLER İPTAL DAVASI TAM YARGI DAVASI

Konu                             İptal davası yalnızca idari işlemlere Tam yargı davası idari

Dava açmaya yetkili olanlar

Sebep

Maksat

Kararın etkilediği kesim karşı açılır

İptal davası en az menfaati ihlal edilenler tarafından açılır. Yani hak ihlali gibi daha ağır bir şarttan ziyademenfaat ihlalinin bulunması yeterli sayılmıştır.

İptal davası idari işlemin yetki şekil sebep konu ve maksat yönlerinden bir ile hukuka aykırı olması halinde açılır.

İptal davası idari işlemin tüm hüküm ve sonuçlarının hukuk dünyasından silinmesi amacıyla açılır. İptal edilen işlem hiç doğmamış gibi olur.

İptal                 davasının                iptalle

sonuçlanmasından yalnızca davanın tarafları değil tüm ilgililer faydalanır.

işlem veya eylemlere karşı açılır.

Tam yargı davası en az hakları muhtel olanlar yani hakları ihlal edilenler tarafından açılır.

Tam yargı davası idari işlem ve eylemlerden bir zarar doğması halinde açılır.

Tam yargı davası idari işlem ve eylemlerden doğan zararın tazmini amacıyla açılır.

Tam yargı davası yalnızca davanın       taraflarını

ilgilendirir.

Kamu davası olup olmadığı

İptal davası kamu davası niteliği taşıdığı için bir kere dava açılmakla davanın sonuna kadar götürülmesi ilkesi geçerlidir.

Kamu davası           niteliğinde

değildir.dava            açıldıktan

sonra davascı            taraf her

zaman                   davasından

vazgeçebilir.

İptal davası nesneldir.
Tam yargı davası öznel ve kişiseldir.
Nesnel-kişisel olup olmadığı
173 5237 sayılı Türk Ceza Kanununa göre açıklayınız.

‘Kamu Güvenliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar” nelerdir? Bunlardan irtikapı kisaca

  • yılı SHÇEK Müfettiş Yardımcılığı yazılı sınav ları
  1. Zimmet
  2. İrtikap
    • Cebren irtikap
    • İkna sureti ile irtikap
    • Başkalarının hatasından yararlanarak irtikap
  3. Rüşvet
  4. Görevi kötüye kullanma

GÖREVİ İHMAL: Bir kimse kasıtlı olarak yapmak zorunda olduğu işi yapmıyorsa. Hata ile görevini yapamazsa ihmal olmaz, pasif niteliklidir. Örn: Hakimin birisinin elinde 1000 dosya var. Hiç okumuyor yan gelip yatıyor. Bu görevi ihmaldir. (**Yeni Ceza Kanunu bağımsız bir şekilde bu suçla alakalı bir madde içermemektedir. Bu suç görevi kötüye kullanma ile alakalı madde içerisinde düzenlenmiştir)

GÖREVİ SUİSTİMAL: Aktif niteliklidir. Memurun kanunun kendisine tanıdığı yetkilerin sınırını aşarak yetkiler kullanması. Örn: Müfettişlik sınavını kazananları ilan eden memurun kazanamayan kız arkadaşını da kazanmış gibi ilan etmesi.

İRTİKAP 7 sayılı Türk Ceza Kanunumuzun dördüncü kısmının birinci bölümünde yer alan “Kamu İdaresinin Güvenilirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar” başlığı altındaki 250.maddede ifadesini bulan “İRTİKAP” suçu inceleme konumuz olacaktır. İrtikap suçu için genel bir tanım yapacak olursak; bu suçta kamu görevlisi, idare ile ilişkisi olanlardan haksız bir kısım menfaatler sağlamak için görevinin sağladığı nüfuzu, güveni kötüye kullanarak veya kişinin hatasından yararlanarak meşru olmayan biçimde bu konumundan yararlanmaktadır. İrtikap konusunda yapacağımız genel açıklamadan sonra bu suç açısından korunmak istenen hukuki yarar inceleme konumuz olacaktır. Daha sonra ise suçun maddi konusu

yeni ve eski ceza kanunumuz karşılaştırılarak anlatılacak ve ardından da suçun mağduru ve failinin kimler olduğu belirlenecektir. Suçun maddi unsurunda ise iki unsur dikkatimizi çekecektir. Bunlardan ilki bu suçun icbar, ikna veya hatadan yararlanma suretiyle karşımıza çıkmasıdır. Bu haller 250.maddenin 1.,2. ve 3. fıkralarında belirtilen sıralama ile ifadesini bulmuştur. Suçun söz konusu işleniş biçimlerin den her biri birbirinden bağımsız olup, aynı suçun seçimlik hareketi niteliğinde değildir. Suçun maddi unsurunun ikincisi ise suçun kamu görevlisinin kendisine veya başkasına yarar sağlanması veya bu yolda vaatte bulunulmasıdır. 5237 sayılı TCK’umuzun kabulü ile bir çok değişiklik yapılmıştır. Bu nedenle irtikap suçunu irdelerken 765 sayılı eski TCK’mızla mukayese yapılması yerinde olacaktır. 765 sayılı eski TCK’umuzun “Devlet İdaresi Aleyhine İşlenen Cürümler” başlıklı bölümünün 209.uncu maddesinde memuriyet sıfatını veya görevini kötüye kullanan memurdan bahsederken 5237 sayılı TCK memur kavramından daha gensoruiş bir deyim olan “kamu görevlisi” ifadesini kullanılmıştır. Bu konu, ilgili bölümde kamu görevlisinin ve memurun tanımı yapılarak daha ayrıntılı incelenecektir. Suçun manevi unsuru ise ayrı bir inceleme konusu yapılacak ve bu suçun ancak kasten işlenebileceğine değinilecektir. Suçun özel görünüş biçimleri de inceleme konumuz olacaktır; böyle likle bu suça teşebbüsün mümkün olup olamayacağı, iştirak ve de içtima hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağı farklı görüşler sunularak incelenecektir. Suça tesir eden ağırlatıcı ve hafifletici sebepler 5237 sayılı TCK’da kendine yer bulamamışken 765 sayılı TCK’da bu konuyla ilgili düzenleme mevcuttu, dolayısıyla bu hükümlerin kaldırılmasının yerindeliği tartışma konusu yapılacaktır.

Yargıtay’ın bazı kararlarında “yiyicilik” olarak ifadesini bulan irtikabı incelerken bu suçu diğer suçlardan ayıran özellikleri ortaya koymak ve diğer ülkelerde bu suçun nasıl algılandığı ve ayrı bir suç olarak inceleme konusu olup olmadığı irtikap suçunu daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.

  1. GENEL AÇIKLAMA

İrtikap, sözlükte; kötü bir iş yapma, kötülük etme, günah işleme, suç işleme” anlamına gelmektedir[1]. İrtikap suçu ise; kamu görevlisinin konumundan meşru olmayan bir biçimde yararlanarak, kamu idaresiyle ilişkisi olanlardan haksız yararlar sağlanması sonucunda oluşur[2].YTCK ise bu suçu üç fıkra halinde şöyle düzenlemiştir; 250.maddenin 1. fıkrasına göre : “Görevinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanm ak suretiyle kendisine veya başkasına yarar sağlanmasına veya bu yolda vaatte bulunulmasına bir kimseyi icbar eden kamu görevlisi, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”. Bundan anlamamız gereken icbar suretiyle irtikaptır. Bu suçta kullanılan “icbar” kelimesi, cebirden türetilmiş olup; “zorlama, birini isteğine aykırı işe sevk etme, zorunda bırakılma” anlamına gelmektedir[3]. Hukuki anlamda icbar ise, bir kimsenin iradesini etkileyerek yapmak istediğinden başka bir hareketi yapmasına sebep olacak biçimde, maddi veya manevi ( şiddet veya tehdit ) zor kullanmaktır[4].

250.maddenin ikinci fıkrasına göre; ” Görevinin sağladığı güveni kötüye kullanmak suretiyle gerçekleştirdiği hileli davranışl arla, kendisine veya başkasına yarar sağlanmasına veya bu yolda vaatte bulunulmasına bir kimseyi ikna eden kamu görevlisi, üç yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır”. Eski TCK’da ikna suretiyle irtikap suçu, icbar suretiyle irtikaba atıf yapılarak tanımlanmışken YTCK bu suç için ayrıca bir tanım vermiştir. İkna, sözlükte; ” 1- Kanaat ettirme, kanaat verebilme, 2- Kandırma, razı etme” manasına gelirken[5] hukuki manada hata ise madde metninde de açıkça belirtildiği gibi failin, aldatıp kandırmada dahil her türlü yeteneğini ve görevinden dolayı kendisine duyulan güveni de hileli bir şekilde kullanarak suç işlemesidir.

  1. maddenin son fıkrasına göre ise; ” İkinci fıkrada tanımlanan suçun kişinin hatasından yararlanarak işlenmiş olması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur”. Hata suretiyle irtikabı diğerlerinden ayıran özellik mağdurun, failin etkisinde kalmaksızın yanılmış olmasıdır, ancak bu yanılgıdan kamu görevlisi elde ettiği şeyi iktisap ederek yararlanmıştır. İrtikabın en hafif şekli budur[6].

Madde metninin genel açıklamasından da anlaşılacağı üzere, irtikap suçu; icbar, ikna veya hatadan yararlanmak suretiyle işlenmektedir.

  • Velayetin kaldırılma sebeplerini açıklayınız.
  • yılı SHÇEK Müfettiş Yardımcılığı yazılı sınav ları
  • Velâyetin kaldırılması 1. Genel olarak

MADDE 348.- Çocuğun korunmasına ilişkin diğer önlemlerden sonuç alınamaz ya da bu önlemlerin yetersiz olacağı önceden anlaşılırsa, hâkim aşağıdaki hâllerde velâyetin kaldırılmasına karar verir:

  1. Ana ve babanın deneyimsizliği, hastalığı, özürlü olması, başka bir yerde bulunması veya benzeri sebeplerden biriyle velâyet görevini gereği gibi yerine getirememesi.
  2. Ana ve babanın çocuğa yeterli ilgiyi göstermemesi veya ona karşı yükümlülüklerini ağır biçimde savsaklaması.

Velâyet ana ve babanın her ikisinden kaldırılırsa çocuğa bir vasi atanır.

Kararda aksi belirtilmedikçe, velâyetin kaldırılması mevcut ve doğacak bütün çocukları kapsar.

  1. Ana veya babanın yeniden evlenmesi hâlinde

MADDE 349.- Velâyete sahip ana veya babanın yeniden evlenmesi, velâyetin kaldırılmasını gerektirmez. Ancak, çocuğun menfaati gerektirdiğinde velâyet sahibi değiştirilebileceği gibi, durum ve koşullara göre velâyet kaldırılarak çocuğa vasi de atanabilir.

  1. Velâyetin kaldırılması hâlinde ana ve babanın yükümlülükleri

MADDE 350.- Velâyetin kaldırılması hâlinde ana ve babanın çocuklarının bakım ve eğitim giderlerini karşılama yükümlülükleri devam eder.

Ana ve baba ile çocuğun ödeme gücü yoksa bu giderler Devletçe karşılanır

  • Vesayet organları nelerdir? Kısaca açıklayınız.
  • yılı SHÇEK Müfettiş Yardımcılığı yazılı sınav ları VESAYET ORGANLARI
  1. Genel olarak

Madde 396.- Vesayet organları, vesayet daireleri ile vasi ve kayyımlardır.

  1. Vesayet daireleri
  2. Kamu vesayeti

Madde 397-Kamu vesayeti,vesayet makamı ve denetim makamından oluşan vesayet daireleri tarafından yürütülür.

Vesayet makamı, sulh hukuk mahkemesi; denetim makamı, asliye hukuk mahkemesidir.

  1. Özel vesayet
  2. Koşulları

Madde 398.- Vesayet altındaki kişinin menfaatinin haklı gösterdiği, özellikle bir işletmenin, bir ortaklığın veya benzeri işlerin sürdürülmesi gerektiği takdirde vesayet istisnaî olarak bir aileye verilebilir.

Bu durumda vesayet makamının yetki, görev ve sorumluluğu kurulacak aile meclisine geçer.

  1. Kurulması

Madde 399.- Özel vesayet, vesayet altına alınan kişinin fiil ehliyetine sahip iki yakın hısımının veya bir hısımı ile eşinin istemi üzerine denetim makamı tarafından kurulur.

  1. Aile meclisi

Madde 400.- Aile meclisi, vesayet altındaki kişinin vasi olmaya ehil, denetim makamınca dört yıl için atanacak en az üç hısımından oluşur. Vesayet altına alınanın eşi de aile meclisine üye olabilir.

  1. Güvence

Madde 401.- Aile meclisi üyeleri, görevlerini gereği gibi yerine getireceklerine dair güvence vermek zorundadırlar.

Güvence sağlanmadan özel vesayet kurulamaz.

  1. Sona ermesi

Madde 402.- Aile meclisi görevini yapmadığı veya vesayet altındaki kişinin menfaati gerektirdiği takdirde, denetim makamı her zaman aile meclisini değiştirebileceği gibi özel vesayeti de sona erdirebilir.

  1. Vasi ve kayyım

Madde 403.- Vasi, vesayet altındaki küçüğün veya kısıtlının kişiliği ve malvarlığı ile ilgili bütün menfaatlerini korumak ve hukukî işlemlerde onu temsil etmekle yükümlüdür.

Kayyım, belirli işleri görmek veya malvarlığını yönetmek için atanır.

Bu Kanunun vasi hakkındaki hükümleri, aksi belirtilmiş olmadıkça kayyım hakkında da uygulanır.

VESAYETİ GEREKTİREN HALLER

  1. Küçüklük

Madde 404.- Velâyet altında bulunmayan her küçük vesayet altına alınır.

Görevlerini yaparlarken vesayeti gerektiren böyle bir hâlin varlığını öğrenen nüfus memurları, idarî makamlar, noterler ve mahkemeler, bu durumu hemen yetkili vesayet makamına bildirmek zorundadırlar.

  1. Kısıtlama
  2. Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı

Madde 405.- Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı sebebiyle işlerini göremeyen veya korunması ve bakımı için kendisine sürekli yardım gereken ya da başkalarının güvenliğini tehlikeye sokan her ergin kısıtlanır.

Görevlerini yaparlarken vesayet altına alınmayı gerekli kılan bir durumun varlığını öğrenen idarî makamlar, noterler ve mahkemeler, bu durumu hemen yetkili vesayet makamına bildirmek zorundadırlar.

  1. Savurganlık, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı, kötü yönetim

Madde 406.- Savurganlığı, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı veya malvarlığını kötü yönetmesi sebebiyl e kendisini veya ailesini darlık veya yoksulluğa düşürme tehlikesine yol açan ve bu yüzden devamlı korunmaya ve bakıma muhtaç olan ya da başkalarının güvenliğini tehdit eden her ergin kısıtlanır.

  • Özgürlüğü bağlayıcı ceza

Madde 407.- Bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm olan her ergin kısıtlanır.

Cezayı yerine getirmekle görevli makam, böyle bir hükümlünün cezasını çekmeye başladığını, kendisine vasi atanmak üzere hemen yetkili vesayet makamına bildirmekle yükümlüdür.

  1. İstek üzerine

Madde 408.- Yaşlılığı, sakatlığı, deneyimsizliği veya ağır hastalığı sebebiyle işlerini gerektiği gibi yönetemediğini ispat eden her ergin kısıtlanmasını isteyebilir.

  1. Usul
  2. İlgilinin dinlenilmesi ve bilirkişi raporu

Madde 409.- Bir kimse dinlenilmeden savurganlığı, alkol veya uyuşturucu madde bağımlılığı, kötü yaşama tarzı, kötü yönetimi veya isteği sebebiyle kısıtlanamaz.

Akıl hastalığı veya akıl zayıflığı sebebiyle kısıtlamaya ancak resmî sağlık kurulu raporu üzerine karar verilir. Hâkim, karar vermeden önce, kurul raporunu göz önünde tutarak kısıtlanması istenen kişiyi dinleyebilir.

  1. İlân

Madde 410.- Kısıtlama kararı, kesinleşince hemen kısıtlının yerleşim yeri ile nüfusa kayıtlı olduğu yerde ilân olunur.

Kısıtlama, iyiniyetli üçüncü kişileri ilândan önce etkilemez.

Ayırt etme gücüne sahip olmamanın sonuçlarına ilişkin hükümler saklıdır.

YETKİ

  1. Vesayet işlerinde yetki

Madde 411.- Vesayet işlerinde yetki küçüğün veya kısıtlının yerleşim yerindeki vesayet dairelerine aittir.

  1. Yerleşim yerinin değişmesi

Madde 412.- Vesayet makamının izni olmadıkça vesayet altındaki kişi yerleşim yerini değiştiremez.

Yerleşim yerinin değişmesi hâlinde yetki, yeni vesayet dairelerine geçer. Bu takdirde kısıtlama yeni yerleşim yerinde ilân ol unur.

DAVACI:Nüfus,Adalet,İdare memurları,İhtiyarlığı nedeniyle kendisine bakamayacak kadar yaşlı olanlar,yaşı küçüklerin yakınları DAVALI: Hasımsız açılır.

GÖREVLİ MAHKEME:Sulh Hukuk Mahkemesi

YETKİLİ MAHKEME:Küçüğün yada mahcurun ikametgahı mahkemesi (M.K.411-412)

VESAYET SEBEBLERİ:

  • Küçüklük( Velayet altında olmayan her küçüğe vasi tayin edilir.)
  • Hacir
  • Akıl hastalığı ve akıl zayıflığı
  • İsraf,Hastalık,Kötü Hal ve Kötü İdare
  • Hapis(Bir yıl ve daha fazla hüküm verilmesi halinde)
  • Sulh Hakimi, Hükümlüler hakkında kısıtlılık şartı araştırması yapmadan vasi tayin eder.
  • İnfaza başlandığında vasi göreve başlamış sayılır ve Şartlı Tahliye tarihine kadar kısıtlılık devam eder.
  • Vasi dört yıllık süre için atanır.
  • Vasini azledilmesi yetkisi Asliye hakimine aittir.Ancak yeni vasi atayamaz,durumu sulh hakimine bildirir.Sulh hakimi ise vasiyi azledemez.Azil üzerine yeni bir vasi atar.

DİKKAT EDİLECEK HUSUSLAR: Vesayet davaları hızla yapılmalı ve en kısa sürede karara bağlanmalıdır.

  • Hükümlü / Mahcur ile vasi adayı arasında menfaat çatışması olup-olmadığı ; vasi adayının vasi olmasına engel hali olup- olmadığı zabıta marifeti ile araştırılır.
  • Vasi adayı celbedilip dinlenir.
  • Hükümlü / Mahcurun adına kayıtlı taşınmaz yada taşınır mallar araştırılır.
  • Hükümlü / Mahcurun adına mevduat olup- olmadığı bankalardan ayrı ayrı lur( uygulamada küçük ilçelerde bu araştırma yapılmaktadır.)
  • Vesayet altına alınacak kişi reşit ise öncelikle bu kişi dinlenmeli ve isteği bir aday var ise öncelikle bu aday düşünülmelidir.
  • Vasi tayininde öncelik eşe,yakın kan ve dünür hısımlığına tanınmalıdır.
  • Nüfus kayıtları istenir.
  • mahkeme kararın bir suretini vasiye tebliğ eder.
  • Kısıtlılık ve hükümlülük durumunda vesayet altına alınan kimsenin doğduğu ve ikamet ttiği yerde ayrı ayrı ilan edilir. Ancak küçükler hakkına ilana gerek yoktur.

VASİ OLAMAYANLAR:

  • Vesayet altında bulunanlar
  • mahcur yada hükümlü arasında çıkar çatışması ve husumet bulunanlar
  • Vasi atamaya yetkili Sulh ve Asliye Hukuk Hakimleri vasi olamazlar.

VASİLİKTEN ÇEKİLMEYE HAKKI OLANLAR:

  • 60 yaşını dolduranlar,
  • Sakatlığı nedeniyle vesayeti güçlükle yapanlar
  • Dörtten fazla çocuğun velisi olanlar
  • İki ayrı kişinin vasisi olanlar
  • Milletvekili,Bakanlar,Yargıtay Başkan ve üyeleri İTİRAZ :
  • Yeni atanan vasi, öğrendiği günden itibaren 10 gün içerisinde itiraz edebilir. Sulh hakimi itirazı kabul ederse yeni bir vasi atar, itirazı kab ul etmez ise dosyayı Asliye Hukuk hakimine gönderir ve Üst mahkemenin kararına göre yine sulh hakimi ya yeni bir vasi atar yada itiraz reddedilmiş ise atanan vasinin devamına karar verir.
  • Alacaklının seçimlik hakları nelerdir? Kısaca anlatınız.
  • yılı SHÇEK Müfettiş Yardımcılığı yazılı sınav ları

Karşılıklı borç doğuran akitlerde taraflardan birinin temerrüde düşmesi halinde, diğer tarafa BK’nun 106. vd. maddelerinde tanınmış bulunan bir takım haklar vardır. Alacaklının seçimlik hakları da denilen bu hakların kullanılabilmesi için, ortada iki tarafa borç yükleyen bir sözleşme olması ve taraflardan birinin temerrüde düşmüş bulunması koşullarının gerçekleşmesi gereklidir.

Karşılıklı borç doğuran bir sözleşmede taraflardan biri temerrüde düştüğü takdirde, diğer taraf borcun aynen ifasını ve gecikerek yapılan ifadan doğan zararının tazminin gecikme tazminatı talep edebilir.

Alacaklıya tanınmış olan bir diğer hak ise, aynen ifadan vazgeçerek borcun ifa edilmemesinden doğan zararının müspet zararının tazmini, talep edebilmektedir. Ancak, alacaklının bu hakkını kullanabilmesi için, BK’nun 106/1 maddesine göre, borçluya uygun bir ek süre tanınmış olması ve borçlunun da bu sürenin bitimine kadar borcunu ifa etmemiş olması gereklidir.

Alacaklını başvurabileceği bir diğer yol ise, yine borçluya ek bir süre tanıyarak, bu sürenin bitimine kadar borcun ifa edilm emesi halinde sözleşmeyi feshetmek ve sözleşmenin geçersiz kalmasından doğan zararını menfi zararını talep etmektir.

Açıkladığımız son iki durumda, ifadan vazgeçen yada sözleşmeyi fesheden alacaklının zararını talep edebilmesi için, borçlunun kendi kusuru ile temerrüde düşmüş olması gereklidir. Başka bir deyişle, borçlu temerrüde kendi kusuru olmadan düştüğünü ispat ederse, ifadan vazgeçen yada sözleşmeyi fesheden alacaklısına tazminat ödeme sorumluluğundan kurtulur.

  • Borç ilişkisinin kaynakları nelerdir kısaca açıklayınız.
  • yılı SHÇEK Müfettiş Yardımcılığı yazılı sınav soruları

Borç, gensoruiş anlamda, bir borç ilişkisini, dar anlamda ise borçlu tarafın ödemekle yükümlü olduğu parasal değeri ya da yerine getirme taahhüdünde olduğu edimi ifade eder. Hukuki alanda kullanılışı, gensoruiş anlamıdır.

Borç ilişkisi, borçlu ve alacaklı olmak üzere iki taraf arasında bir edimin yerine getirilmesine dayanan hukuki bağdır.

Konu başlıkları [gizle]

  • Unsurları
  • Edim Türleri ve sorumluluk
  • Borcun Kaynakları
    • Akitden Doğan Borçlar
    • Haksız Fiillerden Doğan Borçlar
    • Sebepsiz Zenginleşme

Unsurları Her borç ilişkisinde üç unsur vardır.

Borçlu, alacaklı ile aralarındaki bir borç ilişkisi dolayısıyla bir edimi yerine getirmekle yükümlü olan taraftır.

Alacaklı, borç ilişkisine konu olan edimin yerine getirilmesini isteme hakkına sahip olan taraftır. Bu edimin yerine getirilmesini isteme hali, borçlunun edimi kendiliğinden yerine getirmemesi halinde ortaya çıkar ve alacaklının talep hakkı olarak tanımlanır. Alacaklı bu talebinin yerine getirilmemesi durumunda yasal yollara başvurarak borçlunun edimi yerine getirmesini sağlayabilir. Buna dava hakkı denilmekted ir.

Edim, borçlunun bir şey vermek, bir şey yapmak ya da bir şey yapmamak şeklindeki yükümlülüğüdür.

Almancada edim “leistung” olarak ifade edilir.Üc türü olan vermek “übergeben” birsey yapmak “tun” birseyi yapmamak “unterlassen” olarak kullanilmaktadir.

Edim Türleri ve sorumluluk [değiştir]Edimler, müspet edim-menfi edim; kişisel edim maddi edim; ani edim-sürekli edim ve nihayet bölünebilen edim bölünmez edim gibi ayırımlara uğrarlar. sorumluluk, borçlunun edimini yerine getirmemesi halinde alacaklının borçlunun malvarlığına el koyabilme imkanı demektir. sorumluluğun, kişi ile sorumluluk ve mal ile sorumluluk türleri vardır. Mal ile sorumluluk da sınırsız sorumluluk ve sınırlı sorumluluk biçiminde ikiye ayrılır. Sınırlı sorumluluk, belli mallarla veya belli miktarlarla sınırlandırılmış olabilir.

Borcun Kaynakları Borcun kaynakları, taraflar arasında bir borç ilişkisi doğmasına yol açan olaylar, olgulardır. Borçlar Kanunu, borcun kaynaklarını üç grup içinde düzenlemiştir.

Akitden Doğan Borçlar

Bir hukuki işlemden doğan borçlardır. Hukuki işlem, hukuki bir sonuç doğurmak amacıyla, irade beyanında bulunmaktır. Hukuki işlemler, irade beyanında bulunan tarafların sayısı açısından, tek taraflı hukuki işlemler ve çok taraflı hukuki işlemler olmak üzere iki grup içinde düznelenmişlerdir.

Tek taraflı hukuki işlemler, sadece bir tek tarafın -doğal olarak borçlu tarafın- irade beyanıyla hüküm ifade eden borç ilişkileridir. Bir borç ilişkisi, tek bir kişinin irade beyanıyla gerçekleşmiştir.

Çok taraflı hukuki işlemer, birden çok tarafın karşılıklı ve birbiryle örtüşen irade beyanlarıyla ortaya çıkan hukuki işlemlerdir. Günlük hayatta en sık rastlanan türü, iki taraflı hukuki işlemlerdir. Hukuk literatüründe bu tarz hukuki işlemlere sözleşmeler denilmektedir. Eski dilde akit ya da mukavele.

Haksız Fiillerden Doğan Borçlar Haksız fiiller,

Borçlar Kanunu’nun 41-60. maddelerinde tanımlanmıştır, çağdaş hukuk düzeni açısından kabul edilemez tutum ve davranışlar sonucunda karşı tarafın uğrayacağı kaybı ifade etmektedir.

Sebepsiz Zenginleşme

Çoğu kez, haksız iktisab olarak da geçen bu hukuk terimi, herhangi bir kimsenin malvarlığının, hukuk düzeni açısından kabul edilir bir nedene dayanmaksızın, başka bir kimsenin malvarlığı zararına olacak şekilde artmasıdır.

  • Anayasal ilkeleri sayınız. Bunlardan kamu yönetimiyle ilgili olanları açıklayınız.

2006 yılı Dış Ticaret Uzman Yardımcılığı sınav ları

1982 ANAYASASININ temel ilkeleri cumhuriyetçilik, üniter devlet, insan haklarına saygılı devlet, Atatürk milliyetçiliğine bağlı devlet, demokratik devlet, lâik devlet, sosyal devlet ve hukuk devleti ilkeleridir. merkezi idare yetki gensoruişliği yerinden yönetim yerel yönetim idarenin bütünlüğü hiyerarşi idari vesayet

  • Suçun ve cezanın kanuniliği ilkesini açıklayınız.

2006 yılı Dış Ticaret Uzman Yardımcılığı sınav ları ANAYASA

Suç ve cezalara ilişkin esaslar

MADDE 38. – Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Suç ve ceza zamanaşımı ile ceza mahkûmiyetinin sonuçları konusunda da yukarıdaki fıkra uygulanır.

Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.

Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz.

(Ek: 3.10.2001-4709/15 md.) Kanuna aykırı olarak elde edilmiş bulgular, delil olarak kabul edilemez.

Ceza sorumluluğu şahsîdir.

(Ek: 3.10.2001-4709/15 md.) Hiç kimse, yalnızca sözleşmeden doğan bir yükümlülüğü yerine getirememesinden dolayı özgürlüğünden alıkonulamaz.

(Mülga: 7.5.2004-5170/5 md.)

(Değişik: 7.5.2004-5170/5 md.)Ölüm cezası ve genel müsadere cezası verilemez.

İdare, kişi hürriyetinin kısıtlanması sonucunu doğuran bir müeyyide uygulayamaz. Silahlı Kuvvetlerin iç düzeni bakımından bu hükme kanunla istisnalar getirilebilir.

(Değişik: 7.5.2004-5170/5 md.)Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle

yabancı bir ülkeye verilemez

MEDENİ KANUN

Suçta ve cezada kanunîlik ilkesi

MADDE 2. – (1) Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. Kanunda yazılı cezalar dan ve güvenlik tedbirlerinden başka bir ceza ve güvenlik tedbirine hükmolunamaz.

  • İdarenin düzenleyici işlemleriyle suç ve ceza konulamaz.
  • Kanunların suç ve ceza içeren hükümlerinin uygulanmasında kıyas yapılamaz. Suç ve ceza içeren hükümler, kıyasa yol açacak biçimde gensoruiş yorumlanamaz
  • TCK’da
  1. Ceza davasi              acma              zaman               asimini              durduran             veya            kesen                 halleri           aciklayiniz
  2. Ceza zaman asimi hallerini aciklayiniz
  • yılı BDDK Yeminli Murakıp Yardımcılığı sınav ları ZAMANAŞIMI

Zaman aşımı dava zaman aşımı ve ceza zamanaşımı olarak ikiye ayrılır

  • DAVA ZAMANAŞIMI:

Belirli bir süre geçtikten sonra Dava açtın, yargıladın, ceza verdin. Ceza verme hakkın ortadan dava açma hakkın biterse kalkarsa ceza zaman aşımı

*Zamanaşımını hâkim resen dikkate alınır.

*Zamanaşımından feragat mümkün değildir.

*Bütün suçlar ve cezalar için zamanaşımı vardır.

*Ancak yurtdışında işlenmiş olmak ya da mahkûm olmuş olmak kaydı ile müebbet hapis cezaları ile 10 yıldan fazla hapsi gerektiren hap is cezaları zamanaşımına uğramaz.

*Bir suçun ceza kanununa göre zamanaşımına uğramış olması, söz konusu bu suç sebebi ile tazmini lazım gelen zararların da Borçlar Kanunu açısından zamanaşımına uğradığı anlamına gelmez.

*Zamanaşımı süresi tespit edilirken suç için kanunda belirtilmiş cezanın üst sınırına itibar edilir.

*Eğer bir suç için hapis cezası ile adli para cezası seçenek olarak öngörülmüş ise hapis cezasına itibar olunur.

*Zamanaşımının başlaması; tamamlanmış suçlarda suçun işlenildiği günden itibaren. teşebbüs halinde kalan suçlarda son icra h areketinin yapıldığı günden itibaren. mütemadi suçlarda kesintinin gerçekleştiği günden itibaren, zincirleme sularda son suçun gerçekleştiği günden itibaren, çocuklara karşı nüfuz sahibi kişilerin yani veli ya da vasinin işlediği suçlarda çocuğu 18 yaşını bitirdiği günden itibaren dava zamanaşımı işlemeye başlar.

*Ceza zamanaşımı ise hükmün kesinleştiği ya da infazın her hangi bir şekilde kesintiye uğradığı günden itibaren işlemeye başlar. Ayrıca cezaya bağlı ve hükümde belirtilen hak yoksunlukları da en fazla ceza zamanaşımı süresi doluncaya kadar devam eder.

Zamanaşımının durması: durdurucu sebep gerçekleşinceye kadar işleyen zamanaşımı yanmaz söz konusu sebep ortadan kalkınca kaldığı yerden devam eder.

Zamanaşımının Kesilmesi: Zamanaşımını kesen sebep ortaya çıkıncaya kadar işleyen sürenin yanması ve sürenin “0”dan başlaması durumu söz konusudur.

Dava Zamanaşımını kesen sebepler

YCK’na göre ise dava zamanaşımını kesen sebepler:

  1. Şüphelinin savcı tarafından ifadesinin alınması
  2. Şüphelinin savcı tarafından sorguya çekilmesi
  3. Sanığın savcı tarafından ifadesinin alınması
  4. Sanığın savcı tarafından sorguya çekilmesi
  5. Sanık ya da şüphelinin tutuklanılması
  6. Sanık ya da şüpheli hakkında iddianame düzenlenilmesi

Not: Yürürlükten kaldırılan 765 sayılı Ceza Kanununda dava zamanaşımını kesen sebepler olarak sayılan; yakalama müzekkeresi (tutanağı), zorla getirme (celbname) 5237 sayılı Yani Ceza Kanununda dava zamanaşımını kesen sebep olarak ye almamıştır.

*Dava zamanaşımını kesen sebepler dolaysı ile zamanaşımı süresi en çok asıl sürenin yarısının eklenilmesi ile elde edilecek süre kadar olabilir. *İştirak halinde işlenilen suçlarda şeriklerden biri için zamanaşımını kesen bir sebep, hakkında hiçbir işlem yapılmamış diğer şerikler içinde zamanaşımını keser.

*Ancak bu iki ifade sadece dava zamanaşımının kesilmesi             için geçerli olup ceza zamanaşımının         kesilmesi için                                                                                                 geçerli değildir.

*Yani ceza zamanaşımının kesilmesi hallerinde maksimum süre öngörülmediği               gibi, ceza zamanaşımının                                                                                                                          kesilmesi şahsidir.

*Cezaya bağlı hak yoksunlukları en çok ceza zamanaşımı süresi doluncaya kadar devam edebilir. Memnu hakların iadesine yer verilmemesinin sebebi de zaten CK’nın bu yöndeki bir düzenlemesidir.

  1. Dava Zamanaşımını Durduran Sebepler
  • İzin
  • Karar
  • Bekletici mesele
  • Kanunen hakkında kaçak olduğuna karar verilen kişi hakkında bu karar kaldırılıncaya kadar (CK ile eklenildi)
  • Uzlaştırma süresince de zamanaşımı durur
  • CEZA ZAMANAŞIMI
  • Cezanın infaz edilmeye başlanılması
  • Cezanın infazı için mahkûmun yakalanması
  • Cezanın infazı için yetkili makamların yaptığı tebligatlar
  • ceza verilmiş, zamanaşımı işlerken mahkûm olduğu suç cinsinden başka bir suç işlenilirse ceza zamanaşımı kesilmiş olur. (CK’na göre üst sınırı iki yıldan fazla hapsi gerektiren kasıtlı bir suçun işlenilmesi)
  • Aynı fiilden dolayı tekrar yargılamayı gerektiren hallerde, mahkemece bu husustaki talebin kabul edildiği tarihten itibaren fiile ilişkin zamanaşımı süresi yeni baştan işlemeye başlar (TCK. m.66/5).

Cezanın bir kısmı infaz edildikten sonra mahkûm kaçmış ise, Ceza zamanaşımı süresi asıl mahkûmiyet süresine göre değil, infaz edilen kısmın mahsup edilmesinden sonra geri kalan süreye göre hesap edilir.

Bir suçun cezasının zamanaşımına uğramış olması o suçun faili açısından suçun hiç işlenilmemiş olduğu anlamanı gelmez.

Suçun cezasının ceza zamanaşımının dolmuş olması sadece bir infaz engeldir. Bunun dışında örneğin tekerrür hükümlerinin tatbikinde, hakeza erteleme hükümlerinin tatbikinde zamanaşımına uğramış ceza dikkate alınır.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir