Sorunlu çocuklar kimlerdir? akıl ve ruh sağlığı melekeleri nelerdir?

SORUNLU ÇOCUKLAR AKIL VE RUH SAĞLIĞI MELEKELERİ

Toplumların pek çok sorunları vardır. Bu sorunların en büyüklerinden biri de sorunlu çocuklar meselesidir. Sorunlu çocuklar denilince, konuyu üç yönde incelemek gerekir :

*             Bedensel sorunlu çocuklar

*             Ruhsal sorunlu çocuklar

*             Sosyal sorunlu çocuklar

Dünyada doğumların yüzde 85’i normal gerçekleşirken, yüzde 15’ini sorunlu çocuklar oluşturmaktadır. Başka bir deyişle tüm doğumların yüzde 15’inde çocuklar, daha doğar doğmaz özürlü kategorisine girerler. Bunlara bir de sonradan sorunlu olanları ilave edersek meselenin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Bu özürlülerin yaklaşık yüzde 1 ila 3’ünü zeka özürlüler teşkil eder.

Bugün, dünya cezaevlerini dolduran hükümlülerin yüzde 50’sinin yaşı 18 ile 25 arasındadır. Bunlar sorunlu doğan veya sonradan sorun haline gelen çocuklardır dersek, mübalağa etmiş olmayız.

Çocukların ve gençlerin pek çok problemleri olabilir. Bu problemlerin bir kısmı doğaldır, yani tabiat gereğidir; bir kısmı ise anormal problemlerdir. Öyleyse normal olanla, anormali ayırmak lazımdır. Örneğin çocukluk ve gençlik çağında, psikososyal ergenliğe ulaşma aşamasında bireylerin türlü sorunları vardır. Bu sorunlar gelişmenin, büyümenin bir gereğidir ve doğaldır.

3  yaşında, 7 yaşında veya 12-18 yaş diliminde çocuklar, kendi psikososyal kişiliklerini elde etmede aşamalar geçirdiklerinden pek çok sorunla karşı karşıyadırlar. İşte bu dönemlerde görülen sorunlar normaldir. Cinsel kimliğin edinilmesi, ana karakter özelliklerinin belirlenmesi bu dönemlerde olur. Bu doğal buhran dönemleriyle, anormal davranışları ayırdedip, ona göre tedbir almak gerekir.

Çocuğun, gencin hırsızlık yapması; asi olması; görevlerini yerine getirmemesi; kendisine ve sosyal çevresine zararlı olması gibi davranış kusurlarının normal sorunlardan ayır dedilmesi ve bunların tedavisi yoluna gidilmesi gerekir. Bunlar, anormal davranış bozukluklarıdır.

Şimde de akıl hastası tanımını verelim. Sorunlu çocuklardan bahsedilirken bu tanımın verilmesi garip bulunabilir, ama önce tanımı verelim:

“Toplumla ahenkli ilişkiler kurabilme yeteneği kalmamış, kendi koşulları içerisinde başarılı olmaktan yoksun, yaşamının türlü streslerine tahammül gücü göstermeyen bireye akıl hastası denir.”

Demek ki akıl hastasını, eline zincirler vurulup bir odaya kapatılan, halk tabiri ile “deli” sanmak doğru değildir. O, olayın çok ileri bir boyutudur. Bireyin akıl hastası tanımına girebilmesi için öncelikle, toplumla ahenkli ilişki kurabilme yeteneğini yitirmesi; içinde bulunduğu koşullar içerisinde başarısız olması ve nihayet hayatın, yaşama şartlarının doğurduğu trese mağlup olması gerekiyor. Çevremizde bu tanıma giren pek çok örneğe rastlamamız mümkündür. Bu şahıslara akıl hastası olduğunu, tedaviye muhtaç olduğunu söylemeniz halinde bir tepkiyle karşılaşmanız da olsa bir ihtimaldir. Halbuki tedavi için, önce hastalığın farkına varıp, kabullenmek şarttır.

Tıp bilimi, akıl hastalığını klinik öncesi, klinik ve klinik sonrası olmak üzere üç dönemde inceler:

Klinik öncesi dönem için yurdumuzda henüz bir hizmet ortamı hazırlanmamıştır. Yani yurdumuzda “koruyucu psikiyatri” kavramı henüz yaygın değildir. İlerde akıl ve ruh hastası olacağı belli bir kişiye, klinik döneme geçmeden müdahale edilebilse sorun çok daha kolay çözülebilir. Henüz suç işleme konumuna gelmemiş, ama akıl hastası tanımına giren hasta namzeti, koruyucu psikiyatri hizmetleri götürülerek kolayca tedavi edilebilir.

Örneğin bir kişinin dişinde ufak tefek ağrılar varsa, doktora gitmesi için iyice çürümesini mi beklemelidir? Halbuki ilk belirtilerde uzmana gidilse, küçük bir müdahale ile diş kurtarılabilir.

İşte anormal belirtiler gösteren sorun sahibine klinik öncesi hizmetler vermenin önemi burada ortaya çıkmaktadır.

Konunun önemine istinaden, akıl hastasının biriki tanımını daha yaparsak, meseleyi daha iyi anlamak mümkün olabilir:

“Sosyal çevreye başarılı bir uyum sağlayamayan kişiye akıl hastası denir”.

Hastalığın başlama kriterleri, kişinin kendine zarar vermesi; çevresine zarar vermesi ve hayatın gidişatını aksatmasıdır.

Bireyin kendi sosyal yaşantısını; etraftaki insanların örneğin ailesinin sosyal yaşantısını sekteye uğratması hastalığın boyutu hakkında bilgi verebilir.

Üçüncü bir tarif de şudur:

“Sosyal çevreye ruh, hisheyecan bakımından denge bir uyum sağlayamayan bireye akıl hastası denir.”

Biz, sorunlu çocukların, gençlerin normal buhran dönemleri haricinde gösterdikleri davranış kusurlarının bu tanımlara girip girmediğine çok dikkat ederiz. Ailelerin de dikkat edecekleri husus, çocuğun bu tanımlara girip girmediğidir.

(PsikoMotor Güçler)

Bireyi, psikososyal uyum ve davranışları itibariyle yönlendiren, onun akıl ve ruh sağlığı melekeleridir. Bu akıl ve ruh sağlığı melekelerine psikomotor güçler de denir. Bireyin davranış kusuru göstermemesi, bu psiko motor güçlerin sağlıklı ve dengeli çalışmasına bağlıdır.

Akıl ve ruh sağlığı melekeleri, yani psiko motor güçleri tanıtan bilime “psikoloji” denir. Bunları tedavi eden bilime de “psikiyatri” denir. Akıl ve ruh sağlığı melekeleri sadece insanda vardır. İnsanın akıl ve ruh sağlığı melekeleri sekiz tanedir. Bunlar;

Zeka, muhakeme, hafıza, dikkat, oryan tasyon, idrak, teessür ve irade olarak sayılabilir. İşte bu sekiz psikomotor güç, insanın psikososyal davranışlarını yönlendiren tek yetenektir. Bu melekelerden birinin veya bir kaçının sağlıklı işlememesi davranış kusurlarına yol açar. İşte sorunlu çocuklar veya gençlerde doğal olmayan davranış bozukluklarının kaynağı, bu akıl ve ruh sağlığı melekelerinin birinin veya birkaçının eksikliğidir. Şimdi bunları inceleyelim:

Zeka

Evvelce elde edilen tecrübelerin ve bilgilerin ışığında, bugünkü hayat şartlarına uya bilme kabiliyetidir. Bu melekenin gerçek şartı bilgi ve tecrübedir. Aslında diğer psiko motor güçlerin gelişip zenginleşmesi de yine bilgiye bağlıdır. Bilgi ve tecrübe olmaksızın hayat şartlarına intibak etmek mümkün değildir. Demek ki hayatın problemlerinin ağırlığı altında ezilmek, bilgi ve tecrübe eksikli ğindendir. Psikomotor güçlerin gıdası bilgidir. Zekanın gelişmesi de elbette bilgi ve tecrübeye bağlıdır.

Zeka melekesinin bozulması ile beş türlü hastalık doğar; Oligofreni, şizofreni, idiyo, embesil ve debil.

Oligofreni : Çocuk psikiyatrisine gelen özürlü çocukların önemli bir kısmı olgofre nik belirtiler göstermektedir. Oligofreni’nin Türkçe karşılığı: zeka yoksunluğudur. Doğuştan gelen bir hastalıktır. Anne karnındaki anormal bir gelişme neticesi ortaya çıkar. Çocuk zeka özürlüsü olarak doğar.

Şizofreni: Şizofreni bir hastalık grubunun adıdır. Bu hastalığa yakalanmak, sonradan zeka kusurları oluşturur. Yani anne karnında değil, sonradan oluşur.

Idiyo : Yetişkin bireyin 3 yaş zeka seviyesine sahip olması demektir. Bu hastalığın tedavisi oldukça güçtür. Bu gün insan iradesi vahşi hayvanları bile eğitebilmektedir. Şüphesiz idiyo da kısmen de olsa eğitilebilir. Bu son derece zordur ama imkansız değildir.

Aslında geri zeka düzeyine sahip hastalar iki kısımdır. Bir kısmı, “öğretilebilir geriler” olarak vasıflandırılırken; bir kısmı da “öğreti lemez geriler” şeklinde isimlendirilirler. İdi yolar genellikle, öğretilemez gelirler sınıfına dahildir. Yine de çok gayret gösterilirse onlara da bazı şeyler öğretilebilir. En azından eski durumundan daha iyi bir hale getirmek mümkün olabilir.

Embesil: Yetişkin bireyin 8 yaş zeka seviyesine sahip olması demektir. Bunlar genellikle, “eğitilebilir geriler”dir. Embesilleri eğitmek suretiyle faydalı hale getirmek mümkündür. Tabiidir ki bahsedilen eğitim özel bir eğitimdir. Yani embesiller normal çocuklarla beraber eğitilemezler. Bunların hem okulları, hem de öğretmenleri farklıdır.

Debil: Yetişkin bir insanın 16 yaş zeka seviyesinde olmasıdır. Debil olup yüksek tahsil yapanlar vardır. Çünkü 16 yaş zeka seviyesi az bir zeka değildir. Zekanın gelişme yaşı bilindiği gibi 18 yaştır. Yani debilin zekası iki yıl daha gelişseydi normal olacaktı. Zeka gelişiminin iki yıl önce durması, debil olgusunu karşımıza çıkarmaktadır. Debil olanlar çok çalışmak suretiyle normal hayatlarını başarılı bir şekilde sürdürebilirler. Şu kadar ki, normal insanlar daha çabuk öğrenirken, debiller biraz geç öğrenirler.

Muhakeme

Şahsın etrafında veya kendisinde cereyan eden hadiseleri, aklı selimin süzgecinden geçirmek suretiyle onlardan doğru neticeler çıkarabilme melekesidir.

Bu melekenin bozulması ile paranoya denilen bir hastalık ortaya çıkar:

Paranoya : Saçmalamak bu hastalığın belirtisidir. Kişi bu hastalığın tesiriyle hezeyan denilebilecek düşüncelere saplanır kalır. Anlamsız sözler sarfeder. İnsanlara şüpheyle yaklaşır.

Hafıza

Öğrenilen bilgileri akılda tutabilme kabiliyetidir. Eğer çocuğun hafıza melekesi iyi gelişmezse veya bireyin hafıza mekesi bozulacak olursa o zaman karşımıza dört türlü hastalık çıkar:

Hafızanın artması hali: Özellikle manyak, debil ve paranoyaklarda görülür.

Hafızanın azalması hali: Melankoli ve şizofrenide görülür.

Hafızanın yanlış hatırlaması hali: Selin demas denilen ihtiyarlık bunamasında görülür.

Hafıza melekesinin kaybolmasıyla ortaya çıkan hastalıkların, önceki psikomotor güçler anlatılırken de geçtiği hatırlanacaktır. Bunun anlamı şudur: Bu hastalık ortaya çıktığında birkaç psikomotor gücü çalışmaz hale getirmektedir. Diğer bir ifadeyle birkaç psikomotor güç işlevsiz kalınca bu ortak hastalıklar ortaya çıkmaktadır. Burada değişik bir hastalıktan söz edildi. Manyaklık. Halk arasında yanlış kullanılan bu hastalık şöyle tanımlanır:

Manyaklık : Neşeli veya hiddetli bir zeminde konuşmada, düşünmede, harekette artma ve saldırı halidir.

Dikkat

Şahsın etrafında ve kendisinde olan hadise ve değişikliklerin farkına varabilmesi ve gerektiğinde kendisini bir işe verebilmesi, bir noktada konsantre olabilmesidir. Sorunlu çocuklarda, gençlerde bu meleke (motor) yeterince gelişemez. Öğrencilerin ders çalışmaya yoğunlaşamaması da bu psikomotorun doğru çalışmamasındandır. Bu motorun bozulmasıyla ortaya çıkan hastalıklar: Manyaklık, paranoya, melankoli ve ihtiyarlık bunamasıdır. Tabidir ki, bunlar had safhada ortaya çıkar. Yoksa herkeste biraz dalgınlık hali vardır. Kişinin aklına birşey takılabilir ve on an için yapılması gereken bir işe kendisini vere meyebilir veya önemli bir şeyin farkına vara mayabilir, bu doğaldır. Doğal olmayan, bu halde sürekliliktir.

Oryantasyon

Şahsın kendisi ve etrafı hakkında bilgi sahibi olmasıdır. Bu motorun çalışmaması tıbbi literatürde konfizyonmental denilen bir hale yol açar ki, Türkçesi huzursuzluk ve sıkıntıdır. Bu hastalığın sebebi, bireyin psiko sosyal yönden iyi yetiştirilmemesi olduğu gibi, alkol tüketilmesi, uyuşturucu kullanımı, kafa travmaları, kafa içi tazyikin artması ve ateşli hastalıklar da olabilir. Yani bu haller, oryantasyon psikomotorunu bozar.

İdrak (Algı)

Şahsın his uzuvlarına çarpan uyarıcıların doğru olarak duyulması keyfiyetidir. Şahsın algılama gücünün kendisini yanıltmamasıdır. Bu psikomotorun bozulmasıyla birey, objeyi yanlış olarak algılar veya obje yokken varmış gibi görür.

Teessür (Duygulanım)

Olaylardan dolayı üzüntü ve sevinç duymaktadır. Yani sevinilecek yerde sevinmek; üzülünecek yerde üzülmektir. Bu motorun bozulması ile kayıtsızlık, lakaytlık olup birey üzüntü duyulması gereken yerde üzülmez veya sevinç duyulacak halde sevinmez. Şizofreni bu hastalıklardan biridir. Şizofreni hastalık grubunun belirtilerinden biri de lakayt olmaktır. Mesela şizofrenik şahıs: “baban öldü, denildiğinde: “ne yapalım yani, babası ölen sadece ben miyim” diye cevap verebilir.

İrade

Arzu edildiği takdirde bir hareketin yapılması veya yapılmamasıdır. Kişi bir şeyi yapmak istediği halde yapamazsa veya yapmaması gereken şeyi yapıyorsa, bu bir irade zaafıdır. Yani, bu psikomotor gereği gibi çalışmıyor demektir. Bu meleke bozuksa psikopati ve psikasteni denilen hastalık ortaya çıkar. Psikastenide kişiler telkine çok müsaittirler. Bu bir akıl ve ruh hastalığı değildir. Psiko nevroz grubuna giren bir rahatsızlıktır. Genellikle akıl hastalığına dönüşmez. Psikopati ise bir akıl hastalığıdır. İrade motorunun bozukluğu, obsesyonlar, impulsyonlar ve fobiler şeklinde ortaya çıkar.

Obsesyon : Saçma olduğunu bildiği halde bireyin aklından atamadığı parazit fikirlerdir. Bu haldeki kişi, mesela, elini yıkar ve temizliğine kanaat getirdiği halde tekrar tekrar yıkar.

İmpulsyon : Bunda irade zaafı obsesyona göre çok daha fazladır.

Fobi : Bu halde irade zaafı had safhayı aşmış, yerini korkuya bırakmıştır. Tıpta 33 çeşit fobik hastalıktan söz edilir.

Akıl ve ruh sağlığı melekeleri bireyde anlık işlevsizliklere uğrayabilir. Bu normal bir haldir. Ama bireyin sosyal hayatını sekteye uğratırsa; o birey de etrafındakilerin sosyal hayatını aksatıyorsa, artık klinik tedavi yoluna gidilmelidir.

Psikonevrozlar : Akıl ve ruh hastalığı değildir. Çeşitli sinirsel rahatsızlıklar, huzursuzluklar, sıkıntılardır. Psikonevrozlar genellikle akıl ve ruh hastalıklarına dönüşmezler.

Psikozlar : Akıl ve ruh hastalıklarıdır. Şizofreni, paranoya v.s.

NE YAPILABİLİR?

Sorunlu çocuk ve genç probleminde en önemli husus, anneçocuk ilişkisinin; daha sonra diğer aile bireyleriçocuk ilişkisinin; nihayet toplumçocuk ilişkilerinin düzenlenmesidir.

Anne, hamilelik dönemi de dahil olmak üzere, çocuğu hakkında ihmal edilmemesi gereken ödevlerle yükümlüdür. Annenin bu ödevleri yerine getirebilmesi için, koruyucu ruh sağlığı önelemleri hususunda bilinçlendirilmesi şarttır. Yapılan araştırmalar sorunlu çocukların yüzde 30’unun, anneçocuk ilişkisinin eksikliğinden kaynaklandığını saptamıştır. İstanbul’da yapılan bir taramada bu oran yüzde 42’ye çıkmıştır. Demek ki anne çocuk ilişkilerinin düzenlenmesi, sorunlu çocuklar problemini neredeyse yarı yarıya halledecektir. Bunun için kliniklerde aile terapilerinin düzenlenmesi esastır. Annelerin kötü niyetli olmayan, fakat bilinçsiz tasarrufları, sorunlu çocuklar konusunu büyük ölçüde körüklemektedir.

Bir diğer klinik araştırmanın neticesine göre çocukların ve gençlerin ancak beşte biri anne ve babasıyla diyalog kurmaktadır. Her beş çocuktan dördü ise, sorunlarını anne ve babasına açamamakta, onlara kapalı kalmaktadır. Bunun nedeni ise ilginçtir ki nasihat işitme korkusudur. Gençlerin en sevimsiz bulduğu davranış biçimi nasihat işitmektir. Tıp Fakültesinde öğrenciyken bir hocamız: “Bir insana kötülük yapacaksanız nasihat verin” derdi. Nasihat belki yetişkinlere faydalı olabilirken, gençlerde ve bilhassa ergenlik çağındaki bireylerde son derece olumsuz karşılanmaktadır.

O  zaman yapılacak iş, direkt nasihat vermek yerine, örtülü bir şekilde çocuğu yönlendirmektir. Unutulmamalıdır ki anneba balık çok zor bir görevdir. Çocuk sahibi olduktan sonra bu görev mecburi ve kaçınılmaz bir yük teşkil eder. Bu ağır yükün sadece anne ve babaya bırakılması halinde çoğunlukla taşınamayacak bir şekle bürünür. O halde devletin ve üniversitelerin annebabaya yardımcı olması gerekmektedir. Çünkü çocuk sadece anne ve babaya ait değilir. Çocuğun öncelikle Allah’a; sonra vatandaş olarak bir ülkeye; daha sonra kendisine ve nihayet anne ve babasına ait olduğu hatırlanmalıdır. Devlet, örneğin okullar aracılığı ile rehberlik hizmetleri götürerek, gençlerin bir kısmına (sadece okula gidenlere) bir ölçüde sahip çıkmaktadır. Fakat hizmetin geliştirilmesi ve canlandırılması gereklidir. Günümüzün bilimsel verilerine dayanarak katiyetle söyleyebiliriz ki, bu görev sadece annebabaya bırakılacak olursa sonuç tamamen tesadüfidir.

Dünyada aile refahı ile ilgili konferansların başlangıç tarihi 1924’lere gitmektedir. Bu konferanslar kesintisiz olarak günümüze ulaşmıştır.

Ülkemizde ise aile, bir kurum olarak ancak 1990 yılında temsil edilmiştir.

 

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir