Maliye politikası ve ekonomik kalkınma ders notları-Az gelişmişlik sorunu

Maliye Politikası ve Ekonomik Kalkınma

AZ GELİŞMİŞLİK SORUNU VE KALKINMA EKONOMİSİ

Az gelişmişlik kavramı gelişmiş ülkelere referansla yapılan bir tanımlamadır. 20. yüzyılda, özellikle de İkinci Dünya Savaşı sonrasında istatistiksel yöntemlerin gelişmesiyle beraber, ulusal ekonomilere ilişkin olarak daha ayrıntılı bilgi edinme imkânı ortaya çıktı ve gelir düzeyi ve yaşam standardı yüksek ülkelere göre daha düşük

gelire ve yaşam standardına sahip ülkeler geri kalmış ya da az gelişmiş ülkeler olarak tanımlandı. Ancak bu kavramların diplomatik dile uygun olmadığı ve bir ölçüde aşağılayıcı olarak algılanması ihtimaline karşılık da gelişmekte olan ülkeler kavramı kullanılmaya başlandı. Yüzyılın sonunda ise sermayenin küreselleşmesinin

hızlanması ile beraber, yabancı yatırımlar için daha fazla imkân sağlayan ve bu yatırımlara daha cazip görünen ülkeler yükselen piyasalar olarak tanımlandı.  Gelişmiş ve az gelişmiş ülke ayrımında niteliksel ve niceliksel bazı ölçütler kullanılmaktadır. Kişi başına gelir temel niceliksel ölçütlerden birisidir. Dünya Bankası’nın tanımlamasına göre dörtlü bir ayrım yapılmaktadır. Buna göre kişi başına gelir düzeyi (yuvarlanmış rakamlar olarak) 1000 doların altında olan ülkeler düşük gelir grubu, 1000-3700 dolar arası orta altı gelir grubu, 3700-11500 arası orta üstü gelir grubu, 11500 dolar üstü ise yüksek gelir grubu ülkeleri olarak tanımlanır. Bu

tanımlamanın bir sorunu satın alma gücü paritesine göre doların her ülkede mal karşılığının farklı olmasıdır. 1$ ile Türkiye’de alınabilecek mal miktarı ile ABD’de alınabilecek mal miktarı farklı olabilir. Bu yüzden de satın alma gücü paritesi dikkate alınarak kişi başına gelir yeniden hesaplanmaktadır.

Ekonomik kalkınma, bir ülkenin zenginleşmesi ile beraber, o ülkede yaşayan insanların yaşam standardının da artmasıdır. Buradaki ayrım, gelir düzeyinin refaha dönüşüp dönüşmediğine göre yapılmaktadır.

Ekonomik Kalkınma: Ekonomideki yapısal dönüşüm sonucu verimlilikte ve üretim kapasitesinde meydana gelen artışın sosyal, siyasal ve kültürel gelişmeyi besleyerek insanların yaşam standardını arttırmasıdır.

Büyüme ve kalkınma kavramları birbirinden ayrı değerlendirilir ve büyüme niceliksel, kalkınma ise niteliksel özellikler ile tanımlanır.

Gelişmekte Olan Ülkelerin Özellikleri

  • Kişi başına gelir düzeyi düşüktür.
  • Kişi başına gelirin düşük olmasının önemli sonuçlarından birisi tasarruşarın düşük ve dolayısıyla sermaye birikiminin yavaş olmasıdır.
  • Nüfus artış hızı yüksektir ve bu nüfusun önemli bir bölümü kırsal bölgelerde yaşamaktadır. Dolayısıyla kentleşme oranı düşüktür.
  • Üretim yapısı tarım ağırlıklıdır ve tarımsal üretim büyük ölçüde geleneksel yöntemlerle yapılmaktadır.
  • Gelir dağılımı adaletsiz bir yapı arz etmektedir.
  • Sağlık hizmetlerinin miktarı ve kalitesi düşüktür
  • Az gelişmiş ülkelerin önemli bir çoğunluğu otoriter siyasal rejimlerle yönetilmektedirler.

Yoksulluk Sınırı: Bireyin beslenme, giyim, barınma gibi temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için gerekli

gelir miktarıdır.

Beşerî Sermaye: Bireysel bilgi, beceri ve yeteneklere dayanan üretim kapasitesidir.

Ekonomik Kalkınma ve Yapısal Dönüşüm

Kalkınma sürecini 1950’li yıllarda anlamaya çalışan ekonomistlerden birisi A. Lewis’tir. Lewis’in ikili yapı modeli, ekonomik gelişme sürecini genel olarak geleneksel tarım toplumu ile modern sanayi toplumu ayrımını yaparak açıklamaya çalışır. Bu modelde tarım sektöründe fazla nüfus olduğundan, iş gücünün üretime

marjinal katkısı sıfıra yakındır. Diğer taraftan sanayi sektöründe yeterli istihdam olmadığı için iş gücünün marjinal katkısı yüksektir.

İkili Yapı Modeli: Gelişmekte olan ülkelerde geleneksel tarım kesimi ile modern sanayi kesimi arasındaki ilişkiyi inceleyen ekonomik modeldir.

Üçlü Ekonomik Yapı: Gelişmekte olan ülkelerde geleneksel tarım yapısından modern sanayi yapısına geçerken ortaya çıkan hizmet ağırlıklı kentsel/informel sektörü içeren ekonomik yapıdır.

Gelişmiş ülkelerde ağırlıklı olarak sanayi üretimi ön plana çıkmakta, bunu hizmetler ve tarım takip etmektedir. Sanayi üretimindeki katma değer daha yüksek olduğundan, yüksek oranda bir gelir artışı ancak sanayi sektörünün gelişmesi ile mümkün olabilmektedir. Dolayısıyla tarım ağırlıklı gelişmekte olan ülkelerin hızlı

bir gelişme gösterebilmeleri, ancak hızlı bir sanayileşme ile mümkün olacaktır. 1970’li yıllara kadar ağırlıklı olarak izlenen ithal ikameci sanayileşme politikası, döviz sıkıntısı, üretim kalitesindeki düşüklük ve dış rekabete açık olmamasından dolayı ortaya çıkan verimlilik sorunları nedeniyle tıkanma noktasına gelmiştir. Türkiye’nin de aralarında bulunduğu bu ülkeler 1980’li yıllardan itibaren liberalizasyona gitmişler ve ithal ikamesi yerine ihracata yönelik büyüme politikalarını tercih etmişlerdir.

Yapısal Uyum: 1980’lerde en etkin kalkınma politikası ile eş anlamlı olarak kullanılan, piyasa aksaklıklarını gidererek ekonominin arz tarafını güçlendirmeyi amaçlayan kalkınma stratejisidir.

NOT: Mali uyum, yapısal sorunları nedeniyle sürekli bütçe açığı veren ülkelerin mali disiplini sağlamasıdır. Bütçe açıklarının hangi düzeyde olabileceği ve nasıl azaltılacağı ise ekonominin

özgül koşullarına bağlıdır.

Bu dönemde kalkınma politikası uzun dönem ve kısa dönem olmak üzere iki boyutta ele alınmıştır. Uzun dönemde ülkelerin gelişmesi ancak ciddi yapısal dönüşümlerle mümkün olabilmektedir. Bu uzun dönem yapısal dönüşümün gerçekleşmesi ise kısa dönemde alınacak bazı tedbirlerle mümkündür. Kısa dönemde politika alternatişeri arz-yönlü ve talep-yönlü olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Arz-yönlü bakış yapısal uyum amacıyla öngörülürken, talep-yönlü politikalar ise istikrar amaçlıdır. Arz-yönlü politikalar açısından iki farklı görüş ortaya çıkmaktadır. Bir görüş, kamu müdahalesi ile yapısal uyumun gerçekleştirilebileceğini savunurken, diğer

görüş yapısal uyumun ancak kamu müdahalesi azaltılarak gerçekleşebileceğini savunur. Kamu müdahalesinin azaltılması ise serbest döviz kuru, tarımsal desteklerin azaltılması ve enerji gibi sektörlerde serbest piyasanın öne çıkarılmasıdır.

GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE KAMU MALİYESİNİN YAPISI

Bir ülkede ekonomik yapıdaki gelişmişlik ile siyasal yapı, hukuk sistemi ve kurumsal yapı arasında doğrudan bağlantılar vardır. Bunlar içerisinde en önemli kurum devlet yapısıdır. Devletin fonksiyonları ve devletin finansmanı gelişme sürecinde önemli bir yere sahiptir. Teşvik edici mekanizmaların geliştirilmesi, teknolojik gelişmelerin desteklenmesi amacıyla yapılacak araştırma-geliştirme (ar-ge) harcamalarının desteklenmesi, yatırım ortamını iyileştirecek altyapı yatırımlarının yapılması, piyasa mekanizmasının etkin işleyebilmesi için mülkiyet haklarının, ticari ilişkilerin ve iş sözleşmelerinin düzenlenmesi işlevi de ancak etkin işleyen bir devlet ile gerçekleşebilir.

Bütçe Süreci ve Siyasal Karar

Devletin hangi hizmetleri ne kadar sunacağı, bu hizmetler için ne kadar harcama yapacağı ve bu harcamalar için ne kadar ve hangi kaynaklardan vergi alacağı, vergi gelirlerinin yetersiz kalması halinde ne kadar ve hangi kaynaklardan borçlanacağı bütçe sürecinde belirlenir. Bütçe süreci ise siyasal bir karardır. Bu karar süreci

seçmenin oyu ile şekillenen yasama ve yürütme gücünü elinde bulunduran kurumlar eliyle işler. Yürütme tarafından hazırlanan bütçe, Parlamento’da ilgili komisyonlardan geçtikten sonra Genel Kurul’da oylanır ve yürürlüğe girer.

Kamu Harcamalarının Yapısı

Gelişmekte olan ülkelerde millî gelire oranla, finansman kaynağındaki sınırlama nedeniyle kamu harcamaları düşüktür. Kamu harcamaları bileşiminde genel kamu hizmetleri ve savunma harcamaları önemli yer tutmaktadır. devlet büyük bir işveren niteliğindedir. Kamu kesiminde fazla sayıda insan çalışırken, kamu hizmetlerinin sunumunda genel bir etkinsizlikten sözetmek mümkündür. bu ülkelerde savunma harcamaları da yüksektir. devlet, güvenliğe daha fazla kaynak ayırdığından, vatandaşın memnuniyetini arttıracak eğitim, sağlık ve diğer sosyal hizmetlere daha az kaynak ayırmakta, bu bakış açısı sosyal huzursuzluğu daha da arttırmaktadır. Kalkınma sürecini olumlu etkileyecek önemli iki harcama kalemi, fiziksel altyapı ve beşerî sermaye harcamalarıdır. Gelişmekte olan ülkelerin en önemli sorunlarından birisi sermaye birikimi yetersizliğidir. yatırım yapmanın önündeki önemli engellerden birisi girişimcilik kültürünün zayışığı ve gayrimenkul rantı gibi daha az riskli para kazanma yollarının mevcut olmasıdır. Bu yüzden devletin sermaye yetersizliği halinde doğrudan üretim alanlarına girerek yatırım yapması gerekebilir. 1950 sonrası dönemde genel eğilim budur. 1980 sonrasında ise hem uluslararası ekonomik yapıdaki dönüşüm hem de özel sektörün bir ölçüde yatırılabilir sermayeye sahip olması nedeniyle devletin doğrudan yatırım yerine yatırım ortamını iyileştirici ve yatırımı teşvik edecek mekanizmaları geliştirmesi daha rasyonel görülmektedir. Organize sanayi bölgeleri, küçük sanayi siteleri, bazı ara malların devlet tarafından üretilmesi ve özellikle enerji alanındaki yatırımlar ya da teşvik politikaları, kalkınmanın hızlandırılması açısından önem arzetmektedir. Devletin kalkınma amacıyla doğrudan yer alması gereken diğer bir alan da beşerî sermayedir. Yatırımların yapılmasında ihtiyatlı olunmasının bir nedeni yetişmiş iş gücü konusundaki sınırlamalardır. Gelişmekte olan ülkelerin bir özelliği eğitim düzeyinin düşük olması ve nitelikli eleman sıkıntısıdır. Sosyal hizmetler, kalkınma sürecinde ele alınması gereken diğer bir konudur. Sadece insanların yaşam standardı değil, üretim süreçlerini de doğrudan etkileyen

sosyal hizmetlerin devlet tarafından sağlanması gerekmektedir.  Sonuç olarak, kalkınmayı hızlandıracak bir harcama bileşiminde, yüksek miktarda genel kamu ve güvenlik harcamalarından çok altyapı, eğitim ve sağlık hizmetlerine ağırlık verilmesi gerekmektedir.

Kamu Gelirlerinin Yapısı

Kamu gelirlerinin en sağlıklı ve kalıcı kaynağı vergilerdir. Toplam vergi yükü önemli olduğu gibi, kalkınma sürecini hızlandıracak vergi bileşiminin de dikkate alınması gerekir. Vergi sistemine ilişkin temel tartışma, kalkınmanın önemli bir boyutu olan ekonomik büyümeyi hızlandıracak etkin vergileme ve sosyal kalkınma

için dikkate alınması gereken adil vergilemedir. Gelişmekte olan ülkelerde kamu gelirleri açısından en önemli sorunlardan birisi

vergi kapasitesinin düşük olması ve vergi gayretinin yetersiz olmasıdır.

Vergi Kapasitesi: Bir ekonomide, veri üretim düzeyinde, mevcut vergi sistemi ile toplanabilecek vergi miktarıdır.

Vergi Gayreti: Bir ekonomide vergi idaresinin vergi toplama ve vergi mükelleşerinin vergi ödeme çabaları sonucunda vergi kapasitesinin kullanılabilen bölümüdür.

Daha kolay toplanabilen ve toplumun geneline yayılan dolaylı vergilerin toplam gelirler içerisindeki payı yüksektir. Dolaylı vergiler, dolaysız vergilere göre kaynak dağılımı açısından daha etkin olmakla birlikte, gelir

dağılımı açısından daha adaletsiz vergilerdir. Çünkü düz bir oran olarak alınsalar bile düşük gelir grubunun tüketim eğilimi daha yüksek olduğundan, gelirlerine oranla daha yüksek vergi ödeyeceklerdir. Yüksek gelir grubunun tasarruf eğilimi daha yüksek olduğundan artan oranlı bir gelir vergisi tasarruşarı azaltarak etkinsizliğe neden olabilmektedir. Artan oranlı vergilerin tercih edilmesi durumunda, gelir dağılımının adaletsiz olması halinde, devlet daha fazla vergi toplayabilmektedir.

Kuznets Hipotezine göre, gelişme sürecinde, ilk aşamalarda hem yapısal nedenlerle hem de sermaye birikimi ihtiyacı nedeniyle gelir dağılımı bozulurken, gelişmenin ileri aşamalarında gelir dağılımı düzelmeye başlar

KALKINMANIN FİNANSMANI VE KALKINMACI DEVLET

Gelişmekte olan ülkelerin en önemli sorunlarından birisi, belki de en önemlisi, kalkınma sürecinde ihtiyaç duyulan kaynakların finansmanıdır.

Tasarruf/Gelir Oranı: Bir ekonomide toplam tasarruşarın millî gelire oranıdır.

Kaynakların verimli kullanılamamasının temel iki nedeni vardır. Bir nedeni, bilgi birikimi ve girişimcilik kültürünün zayıf olması, diğeri ise beşerî sermayenin yetersiz olmasıdır.  Bir ülkede tasarruşar üç kaynaktan sağlanmaktadır: Yurt içinde özel sektörün yaptığı tasarruşar, devletin tasarruşarı ve dışarıdan gelen yabancı tasarruşar. Yurt içi tasarruşar özel sektör ile kamu sektörünün toplamına eşittir.  Kalkınmacı devlet anlayışı, devletin finansal kaynakları stratejik sanayi sektörlerine tahsis etmesi ile hızlı gelişmenin sağlanabileceğini savunmaktadır  Toplam kamu gelirleri ile yatırım dışındaki kamu giderleri arasındaki fark olarak tanımlanan kamu tasarruşarı, devletin yurt içi yatırıma ne kadar katkıda bulunabileceğini gösterir.

Kamu Tasarrufu: Toplam kamu gelirleri ile yatırım dışındaki kamu giderleri arasındaki farkdır.

Gelişmekte olan ülkelerin çoğunda büyüme üzerindeki en önemli sınırlama tasarruf yetersizliğidir. Yüksek miktarda sermayeye ihtiyaç duyan büyük sanayi projelerini finanse edecek kaynaklar mevcut değildir. Devlet, sübvansiyonlarla, döviz kuru politikaları ve kamu yatırımları ile kaynak dağılımını değiştirebilir.

KÜRESEL EKONOMİK DÖNÜŞÜM VE DEVLETİN DEĞİŞEN ROLÜ

Devlet, iş gücünün niteliğini arttırarak bir anlamda sanayi girdisi üretmektedir. Bu girdinin üretilmesi için kaynağa ihtiyaç vardır ve kamu kaynakları büyük ölçüde vergi gelirine dayanır. Uluslararası rekabet kaygısıyla düşürülen vergi oranları arz yanlı ekonomi yaklaşımında beklendiği gibi bir etki yaratmadığı zaman, kamu gelirleri azalacak ve eğitime ayrılacak kaynak yetersiz olacaktır.

Arz Yanlı Ekonomi Yaklaşımı: Üretim maliyetleri üzerindeki vergi ve benzeri yüklerin hafişetilmesi ile büyümenin hızlanacağı ve beklendiğinin aksine vergi gelirlerinin artacağını savunan görüştür.

Küreselleşmenin olumlu bir yönü ise gelişmekte olan ülkelere yönelen yabancı sermayedir. Yükselen piyasalar olarak tanımlanan gelişmekte olan ülkelerin finansal piyasalarının doğru yönetilmesi halinde, yabancı sermaye gelişmekte olan ülkelerin sermaye ihtiyacını olumlu etkileyebilir.

Yükselen Piyasalar: Hızlı gelişmekte olan ülke ekonomilerinin yatırımcılar için çekici olan finansal piyasalarıdır.

Parasal ya da portföy sermayesi biçimindeki sermaye, fazla akışkan olması dolayısıyla gelişmekte olan ülkelerin finansal istikrarını kötü etkileyebilmektedir. Sıcak para da denilen bu sermaye türü, genişleme döneminde ülkeye kolay girebilmekte ve büyümeyi hızlandırmaktadır. Ancak daralma döneminde hızla kaçan sermaye, bazen getirdiğinden daha fazlasını götürebilmektedir. Son küresel krizde daha da belirgin hale gelen bu soruna karşılık Tobin Vergisi bir çözüm olarak düşünülmektedir. Buna göre, akışkan sermaye üzerinden alınacak bir vergi veya benzeri yükümlülük, işlem maliyetlerini arttırarak akışkanlığı azaltacak ve finansal istikrarı olumlu etkileyecektir.

Tobin Vergisi: İstikrarsızlık yaratan etkilerin hafişetilmesi amacıyla kısa vadeli sermaye hareketleri veya sıcak para olarak adlandırılan finansal hareketler üzerinden alınacak düşük oranlı vergidir.

İlgili Kategoriler

Maliye Ders Notları


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.