Eski Türklerde Yönetim Yapısı ders notları


TÜRK İDARE TARİHİ

Eski Türklerde Yönetim Yapısı

Anahtar Kavramlar

Göçebe Çobanlık : İlk olarak Neolitik Dönem’de (M.Ö. 8000-5000) hayvanların evcilleştirilmesiyle beraber yerleşik toplumun ortaya çıkışı ile eşzamanlı şekilde beliren üretim ve yaşam biçimi.

Otarşi: Ekonomik olarak kendi kendine yeterli olma hâli.

Asena: Göktürk kurucu hanedanı “Aşena” boyuna mensuptu ve aile mensupları kendilerinin mitolojide anlatılan dişi kurttan yani “Asena”dan geldiklerini iddia ediyordu.

Sasaniler: 224-651 tarihlerinde hüküm sürmüş, İkinci Pers İmparatorluğu da denen İran Devleti.

Maniheizm: Hz. İsa, Zerdüşt ve Buda’nın öğretilerini harmanlayan, MS. III. asırda Pers İran’ında yaşayan Mani’nin geliştirdiği inanç sistemi.

Federasyon: Küçük örgüt veya devletçiklerin bir araya gelmesiyle oluşturulan birlik.

Devlet: İktidar , mevki ve güç anlamlarına gelen Arapça bir kelimedir. Arapçadaki bir diğer eş anlamlısı “Mülk”tür.

Tuğ: Ucuna çeşitli renklere boyanan at kuyruğu, tepesine altın vb. değerli bir elementten sembol (kurt başı, hilal gibi) konulan mızrak.

Türk Kozmogonisi: Evren ve insanın yaratılışı ile devletin kuruluşu arasında sebep sonuç bağlantısı kuran inanış.

Tanrılar arasında hiyerarşi olduğu gibi insanlar arasında da benzer farklılıklar vardır. Ya da kâinatın merkezinde tanrı olduğu gibi dünyanın merkezinde kağan vardır.

Amaçlarımız

İbn-i Haldun’dan beri bilinir ki devletler üzerinde geliştikleri coğrafya ve toplumsal-ekonomik yapıların eseridir. Orta Asya’daki devletler bunun en açık göstergesidir. Kilometrelerce uzayan bozkır ve dağ silsileleri insanları göçebe bir hayata sürüklemiş bu ise Çin’deki veya Avrupa’dakinden çok farklı yönetim sistemlerinin oluşmasına neden olmuştu.

Bozkır imparatorluklarında kağanından en sade göçerine kadar herkes göçebe-çobanlıkla hayatını idame ettirmekteydi ve siyasi-toplumsal her müessese bu tarza göre kurgulanmıştı.

Orta Asya insanı göçebe çobandı. Bu hayat tarzı, küçük aile tipini zorunlu kılmış ancak korunma veya yağma zamanlarında bir araya gelmeyi zorunlu kılmıştı. Bunun sonucunda boylar ve bodunlar oluşmuş en nihayetinde karizmatik liderler başkanlığında imparatorluklar kurulmuştu. Ancak bu tarihin görebileceği en hareketli devletiydi çünkü başşehrinden en küçük müessesine kadar her birim mevsimine ve hedefine göre sürekli yer değiştirmekteydi.

Uygurlar bir tarafa bırakılacak olursa Hun, Göktürk ve Kutluk Devletleri her bakımdan neredeyse birbirinin aynısı devletlerdi. Devletin kuruluşunda karizmatik bir kişinin “altın dokunuşu” (Mete ve İlteriş gibi), veraset sistemindeki düzensizlikler, komşu ülkelerle girişilen ilişkilerin maddi boyutu neredeyse hep aynı şekilde cereyan etmiş ve yıkılış süreci de buna koşut şekilde gelişmişti. Uygurlar her ne kadar yukarıda belirtilen model üzerinde kurulup gelişmişse de yerleşik hayata geçmekle mevcut sistem bambaşka bir görünüm kazanmıştır. Toplumsal sınıfların oluşumundan bürokrasinin çeşitlenmesine, inanç biçimin dönüşümünden kültürel reflekslere kadar neredeyse Türk’ün hayatı sil baştan değişmiştir.

Devletleri analiz ederken kullanılan araçlardan biri de siyasi otoritenin toplandığı yere bakılmasıdır.

Ülkemiz gibi devletlerde bu merkezi bir şekilde yani üniter şekilde olurken, Almanya gibi bağımsız ünitelerden oluşan devletlere birleşik ya da karma devletler adı verilmektedir. Bu bağlamda Orta Asya’ya bakılacak olursa güçlü bir kağanın varlığı, bizim akıl yürütmemizi şaşırtmamalıdır. Çünkü imparatorluk olarak adlandırdığımız katmanın altında pek çok boy ve bodun örgütlenmesi bulunmaktadır. Zaten siyasi tarihe bakıldığında örgütlerin hızlı bir çözülme sürecine girmesine, bahsettiğimiz bu son derece karmaşık toplumsal yapı neden olmaktaydı. Merkezi devlet şeklinde görülen bu federatif yapı, hem başlangıcı hem de sonucu içerisinde barındırmaktaydı.

Tüm zamane devletleri gibi Orta Asya imparatorlukları da siyasal söylemlerini, müesseselerinin inançlarına paralel şekilde geliştirmişti. Hiyerarşinin en tepesinde bulunan kağanın mevcudiyeti doğrudan tanrı hediyesi olarak yorumlanmıştı. Benzer şekilde en üst makam sahipleri de meşruiyetlerini bu bağlantıya bahşetmişlerdi. Gök tanrı inancından bildiğimiz gök kültü, manevi dünyayı o kadar doldurmuştur ki devletin her kararı, yaşanan her olay, tüm protokol, unvan isimleri bu çerçevede ele alınıp tanımlanmıştır. Metafizik söylemlerle devlete meşruiyet sağlamak, Fransız Aydınlanması ve ihtilaline kadar devam edecek genel bir uygulama olmuştur.

Orta Asya devletlerini birbirleriyle ve günümüzle kesiştiren ortak ilkeleri bulunuyordu. “Oksızlık” olarak adlandırılan bağımsızlık bunlardan önde geleniydi. Günümüze egemenlik olarak çevireceğimiz prensip, Orta Asya’daki en basit göçebe çoban aileye kadar nüfuz etmiş ve hareket alanının kısıtlandığı anda, esaret altında yaşamaktansa yeni yaşam alanları aramaya koyulmuştu.

Bozkır ülkesi günümüzün yurt kavramı gibi düşünülmüş ve hanedanın değil üzerinde herkesin hakkı olduğu bir toprak parçası gibi düşünülmüştür. Halk, devletin en önemli unsuruydu ve devlet politikalarında sorumlulukların dağıtımında azami ölçüde gözetilmekteydi. O nedenledir ki Cengiz Han’ın istila seferlerinde halkın baştanbaşa yok edilmeye çalışılması Uygur bilgelerince eleştirilmiş ve devletin kendi eliyle yokluğu davet ettiği belirtilmişti. Steplere hâkim bir diğer anlayış töreydi. Törenin ihlalinin ise dünyayı tepetaklak edeceğine inanılıyordu. Bu anlamda kağanlar törenin hem kaynağı hem de en büyük koruyucusu hatta mevcudiyetinin en önemli nedeni olarak görülmekteydi.

Devlet hiyerarşisi gibi ordu ve adalet mekanizması da bu yaşam biçimi ve toplumsal yapı üzerinde örgütlenmişti. Boy ve bodunlardan oluşan ordu barış zamanında çiftçilikle uğraşı savaş zamanlarında beylerinin komutasında seferlere katılırdı. Aynı şekilde töre kağan ve boy beylerinin gözetimindeydi ve ceza işlemleri bizatihi bu kişilerce yerine getirilirdi. Buradan hareketle yöneticilerin adalet sisteminde ayrıcalıklı bir konuma sahip olduğu da belirtilmelidir.

*** Orta Asya’daki göçebe toplumlar; dışa kapalı, kendine yeter bir ekonomik yapıya sahip miydi?

Türklerin ve diğer Orta Asya halklarının temel geçim kaynağı çobanlık olmasına karşın sürdürdükleri göçebe hayatı onları diğer yerleşik toplumlarla sürekli etkileşim içinde bulunmalarına, bu da canlı bir ticari hayatın doğmasına neden oluyordu. Dolayısıyla yaşam alanları, zamanın Avrupasındaki gibi dışarıya kapalı değil, her zaman yer değiştiren ve birbirleriyle etkileşim hâlindeydiler.

*** İlk Türk devletlerinin başarılarını ve ömürlerini belirleyen en önemli unsur neydi?

Bozkır toplumlarına bakıldığında gerek boy, gerek bodun gerekse devlet örgütlenmesinde lider etmeninin önemli bir rol oynadığı görülüyor. Mete gibi İlteriş gibi karizma sahibi kağanlar sayesinde tüm kıtayı etkisi altına alan etkili rejimler kurulurken, aynı başarının varis kağanlar tarafından gösterilmediği zamanlarda, siyasi ve toplumsal örgütlenmenin kısa sürede çözülmeye başladığı görülmekteydi.

*** Bozkır imparatorluklarının federatif şekilde örgütlenmeleri ile toplum yapısı arasında bağ var mıdır?

Devletin şekli ile toplum yapısı arasında doğrudan bağ vardı. Bozkır imparatorluklarının istisnasız hepsi boy ve bodunların bir araya gelmesiyle kurulmuştu. Söz konusu çok başlı yapı, güçlü kağanlar tarafından sert bir şekilde kontrol altına alınmıştı. Bununla beraber bahsedilen çoğulculuğu en güzel gösteren kurum toydu. Kağan yılda üç defa topladığı toyda, her hareketini boy ve bodun yöneticileriyle paylaşır, onların görüşlerinden yararlanırdı. Kısaca devleti oluşturan her unsurun, kararlar üzerinde söz hakkı olduğu vurgulanırdı.

*** Eski Türk ve Feodal Batı Avrupa toplumlarının özellikle hangi kavramlar ekseninde birbirinden ayrıldığı savunulmaktadır?

Farklılık en başta yaşam tarzlarından kaynaklanmaktaydı. Avrupa’da tamamen yerleşik hayata dayalı bir kültür söz konusu iken Orta Asya Türkleri göçebe bir hayat sürdürmekteydiler. Yaşam biçimlerindeki bu farklılık siyasi, toplumsal ve ekonomik anlamda kendisini göstermişti. Avrupa’da üniter birbirinden çok kopuk olsa da daha istikrarlı, uzun dönemli siyasal kurumlara dönüşmüştü. Diğer yanda tarımsal hayat maddi kültürün, birikimin daha gözle görünür bir hâle dönüşmesine yol açmış ve toplumsal sınıfların çok açık şekilde ortaya çıkmıştı. Bu anlamda alan araştırmacıları, Avrupa’daki köle (serf), aristokrasi ve kentlerdeki orta sınıfın tam karşılıklarını Orta Asya’da en azından Uygurlardan bulmanın zorluklarına işaret etmektedirler.

*** “Kut, küç ve ülüş”, kağanlığın manevi boyutunu oluşturan esas kavramlardır”, önermesi doğru bir önerme midir?

Kut, küç ve ülüş kağanlık kavramının içini dolduran temel değerlerdi. Kut, kağanlığın en önemli göstergesi ve tanrının hükümdara hediyesi olarak görülmekteydi. Tanrı tarafından “kut”lanan kağana aynı zamanda “küç”, yani güç bağışlanmış ve bu güçle kazandığı başarıları, aldığı ganimetleri halkına “ülüş”türeceği yani paylaştıracağına inanılmaktaydı.

*** Türk kağanları, Sasani veya Bizans hükümdarları gibi yarı-tanrı bir varlık olarak mı görülmekteydi?

Orta Asya Türklerinin hükümdarlarını kendilerinden farklı gördükleri doğru ancak onu metafizik bir varlık olarak kabul ettikleri yanlıştır. O diğer uygarlıklardaki gibi ne tanrının oğlu ne de azizdi. Bunun en açık göstergesi tahta çıkma seramonisinde boğazının sıkılarak kaç yıl hükümdarlık yapacağının sorulmasıdır. Aynı şekilde uğranılan başarısızlıklardan sonra “kut taplamadı” denilerek görevden el çektirilmekteydi.

*** Toy gibi kurumların farklı Türk devletlerinde görülmesi benzer bir devlet şeklinin varlığına işaret eder mi?

Bozkır imparatorlukları Asya Hunlarından Avrupa Hunlarına kadar aynı üretim şekli üzerine kurgulanan devletlerdi. Bu nedenle de ortak bir hedef için bir araya getirdiği toplumsal ünitelere her zaman danışma ihtiyacı hissetmiştir. Bunu sağlayan en önemli aygıt ise toy olmuştur. Toy, Avrupa Hunlarında “logades”, Peçeneklerde“komenton” ve Oğuzlarda “tirnek” adıyla anılmış ancak hep aynı mantık üzerinden işletilmiştir.

*** Bozkır devletlerinde her yönetici bulunduğu makamı oğluna miras bırakabiliyor muydu?

Orta Asya imparatorluklarında üst düzey makamlar hanedan ailesine ayrılmış ve makam sahiplerinin yetkilerini çocuklarına bırakabilecekleri kabul edilmişti. Ancak orta ve alt düzey makamlarda bu ilke işletilmemiş ve patronaj ilişkileri bir tarafa konulduğunda atamaların bilgi ve beceri esasına istinaden yapılmasına dikkat edilmişti.

*** Eski Türk devletlerinde üst düzey makam isimlerinin belirlenmesinde inanç sisteminin etkisi var mıdır?

Bozkır devletlerinde “gök” kültünün makam isimlerine kadar yansıtılmış olması, manevi ve maddi hayatlarının ne kadar iç içe geçtiğini göstermesi bakımından da anlamlıdır. Hem ana hem ara yönler üst düzey makamlarına denk düşürülmüş ve isimlendirmede dahi (“dört köşe veya boynuz”, “altı köşe veya boynuz” gibi) bunu eksik etmemişlerdi.

Kendilerine göre bir gökyüzü tasarımı vardı ve bunun dünya üzerinde birebir karşılığı olduğuna inanıyorlardı. Hanın tahta çıkmasından, toy açılışlarına kadar tüm protokoller, bu kozmogonik sisteme göre inceltilmiş ve hayata geçirilmişti.

*** Bozkır imparatorluklarında ordunun teşkilatlandırılmasında gözetilmiş midir?

Bozkır imparatorluklarında ordu sadece egemen boy ve budunlardan oluşmaz, aynı zamanda güçle boyun eğdirilmiş boy ve kabilelerin silahlı güçlerinden destek alırdı. Ordunun en küçük çekirdeği, temeli Mete tarafından atılan onlu sisteme dayanmaktaydı. 10, 100 ve 1000 kişilik bölümlere ayrılan ve her birimin başında onbaşı, yüzbaşı gibi unvanlar taşıyan rütbelilerin bulunduğu ordu, aynı mantık içerisinde aile, boy ve budun dilimlerine göre taksim edilmiş.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir