Çevre sorunları ve politikaları kapsamlı ders notu

ÇEVRE SORUNLARI VE POLİTİKALARI

Ekosistemin bütünleşik özelliği, doğal ve fiziksel çevrenin dünyanın değişik coğrafyalarında benzer çevrebilimsel ve Ekolojik değişkenlere bağlı olduğunu ortaya koymuştur. Çevre sorunlarının küresel bir nitelik taşıması, çevre koruma politikalarının ve sorunun çözümüne yönelik arayışların da küresel olmasını gerektirmiştir. 1972’de 113 ülkenin katılımı ile yapılan Birleşmiş Milletler Stockholm Çevre ve insan Konferansı, insanlığın geleceğini tehdit edici boyutlara varan çevresel sorunlara çözüm aramak amacıyla uluslararası düzeyde atılan ilk adım olmuştur. Dünya kamuoyu çevre sorunlarının giderilmesi konusunda işbirliğine hazırdır ve böyle bir işbirliği ile geleceğini güvence altına alabilme beklentisi içindedir Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nca hazırlanan “Ortak Geleceğimiz” isimli çalışma bunun en iyi örneği olarak değerlendirilebilir. Ortak Geleceğimiz Raporunda özetle, çevre sorunları konusunda yaşananların küresel düzeydeki gelişmelerin bir sonucu olduğundan söz edilmekte, çevresel sorunların değişik ekonomik sistemleri de göz önüne alarak ve uluslar arası işbirliği ile çözülebileceği vurgulanmaktadır. Ayrıca raporda, geleceğe yönelik çevre eylem planları üzerinde de durulmaktadır ki, bu yaklaşım 1990’lar ve 2000’li ilk on yıldaki birçok küresel çevre sorununda oluşturulmaya çalışılan uluslar arası işbirliğinin temeli olarak görülebilir.

Ortak geleceğimiz raporu 1987 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilmiştir. Ülkeler, küresel iklim değişikliği, sera gazlarının ve karbon dioksit salımlarının azaltılması konularında uluslararası işbirliği ve anlaşmayı zorunlu görmektedir. Ancak aynı ülkeler, sanayileşme süreçlerinin gözden geçirilmesi konusunda ve çevre ile uyumlu sanayileşme ve kalkınma politikalarından söz edildiğinde karşı karşıya gelebilmektedir.

1970’li yıllara kadar uluslararası ortamda, ülkelerin gündemini genel olarak belirleyen unsurlar ekonomi, serbest ticaret ve askeri güvenlik konuları olmuştur.

Sınır ötesi çevre sorunları, sınır aşan suların kirliliği ve uluslararası suların korunması gereği, küresel iklim değişikliği, ozon tabakasının incelmesi, enerji ve çevresel güvenlik ve çevre korumanın uluslararası rekabete etkileri ilk akla gelen uluslar arası çevre politika konuları olarak görülebilir.

Çevre sorunlarına çözüm bulmak için uluslararası işbirliği ve dayanışmanın gerekli olduğu gerçeği ilk kez 5 Haziran 1972’de İsveç’in Başkenti Stockholm’de toplanan Birleşmiş Milletler “Çevre ve insan Konferansı”nda dile getirilmiştir.

Ülkelerin çevre sorunları ile yüzleşmeye başlaması ve işbirliği ortamları yaratma çabaları 1972 Stockholm Konferansı ile başlamıştır. 1968 gençlik hareketlerinin tartışma konularından biri de çevre sorunları ve dünyanın doğal ortamına ilişkin kaygılar olmuştur. Çevre sorunlarına yönelik kaygıların ve toplumsal duyarlılığın artması ile birlikte, 1960’lı yılların sonunda bir dizi girişim ve etkinlik olmuştur. Bu eylem ve etkinlikleri takip eden araştırmalar, dünyanın karşı karşıya olduğu sorunu ortaya koyan çalışmalar, çevre sorunsalının ilk kez uluslararası ortamda ve resmi düzeyde ele alınmasını sağlamıştır. Sanayicilerin ve sermaye çevrelerinin oluşturduğu Roma Kulubü isimli uluslar arası kuruluş, 1972 yılında “ Büyümenin Sınırları” adı altında bir rapor hazırlatarak, çevre sorunlarına değişik bir boyutta değinmiş ve kalkınma-çevre ikilemi üzerinde durarak, sanayi ve iş çevrelerine uyarılarda bulunmuştur.

Arjantin kökenli Bariloche Vakfı tarafından yayınlanan “Yoksulluğun Sınırları” isimli çalışmada ise, Roma Kulübü’nün raporuna çok ciddi eleştiriler getirilirken, sınırlanması gerekenin büyüme değil, ülkelerin ölçüsüz ve eşitsiz tüketim alışkanlıkları olduğu savı ileri sürülmüştür.

Uluslararası çevre politikalarının oluşturulmasında, Uluslararası ilişkiler Kuramı ve Ticaret Kuramı olarak adlandırılan iki kuram öne çıkmaktadır. Uluslar arası ilişkiler Kuramında, dünya, toplumsal, siyasal ve ekolojik bir sistem olarak görülmekte, bunlar arasındaki ilişki ise ülkelere, bölgelere göre farklılık göstermektedir. Ticaret Kuramı ise, ulusal çevre politikalarının uluslar arası alandaki ekonomik sonuçlarından hareketle oluşturulan uluslar arası politik yaklaşımları ve tercihleri tanımlar.

Uluslararası politikada çevre olgusu; Fiziksel ve doğal çevrede, yaşam ortamlarında gerçekleşen bozulmalar ve kirlenme Çevre sorunlarının ve çevre koruma alanındaki çalışmaların siyasal boyutları Ülkeler arasındaki toplumsal, kültürel, insani ve ekonomik farklılıkların belirlediği öncelik ve tercihler, ülkelerin/ulusların gelişmişlik ve gelişmemişlik durumları Çevresel güvenlik Uluslararası çevre politikalarında bir diğer olgu ise, ülkeler arasındaki yapısal farklılıklar nedeniyle toplumsal, siyasal, kültürel ilişkilerin zorluğu ve çeşitliliği yanında “uluslararası çevre koruma politikaları” nın da çok daha karmaşık ve zor bir alan olduğu gerçeğidir. Uluslararası çevre politikalarında, uluslar/ülkeler arasındaki çevre koruma çabaları ve işbirliği arayışları, uluslararası çevre politika belgelerinin oluşmasını da sağlamıştır. Uluslararası konferans belgeleri olarak adlandırılan belgeler, anlaşma ve sözleşmeler, bir süre sonra uluslararası hukukun bir parçası haline gelmiştir. Çevre sorunlarının küresel olması ve karşılıklı bağımlılık özelliği taşıması çevre koruma alanında uluslararası işbirliği ve ilişkileri her zamankinden daha önemli kılmaktadır. Uluslararası örgütlerin uluslararası çevre politikalarında etkili olabilmeleri, aynı zamanda siyasal gelişmelere de bağlıdır.

Birleşmiş Milletler (BM)ye bağlı bu uzmanlık kuruluşları:

UNESCO (BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü)

FAO (BM Gıda ve Tarım Örgütü)

WHO (BM Dünya Sağlık Örgütü)

Bölgesel Örgütlenmeler;

Ekonomik işbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD)

Avrupa Birliği (AB)

Avrupa Konseyi

Amerika Ülkeleri Serbest Ticaret Bölgesi (ingilizce FTAA, ispanyolca ALCA)

Bizim Amerika Halkları için Bolivarcı ittifak (ALBA)

Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS)

Doğu ve Güney Afrika Ortak Pazarı (COMESA)

Asya Pasifik Ekonomik işbirliği Örgütü (APEC)

Çevre Amaçlı Bölgesel Örgütlenmeler (Akdeniz Eylem Planı, Mavi Plan, Karadeniz’de Kıyısı Bulunan Ülkeler işbirliği Teşkilatı vb.)

Uluslararası Çevre Politikaları ve Dönüm Noktası Olan Konferanslar;

Uluslararası Çevre Politikaları ve Dönüm Noktası Olan Konferanslar

Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve Kalkınma Konferansı

Birleşmiş Milletler (BM) Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı

5-16 Haziran 1972 tarihlerinde Stockholm’de gerçekleştirilen “Birleşmiş Milletler Çevre ve insan Konferansı”nda (Stockholm Konferansı), sosyo ekonomik yapıları ve gelişme düzeyleri farklı olan birçok ülke, “çevre” konusunda ilk kez bir araya gelmiştir. Konferans sonunda, “Birleşmiş Milletler insan Çevresi Bildirisi” kabul edilmiştir. Konferansın bir yansıması olarak ilerleyen süreçte, Birleşmiş Milletler düzleminde “Çevre Programı” oluşturulmuştur.

Brundtland Raporu; genel olarak yoksulluğun ortadan kaldırılmasını, doğal kaynaklardan elde edilen yararın dağılımında eşitliğin sağlanmasını, nüfus kontrolünü ve çevre dostu teknolojilerin geliştirilmesini sürdürülebilir kalkınma ilkesi ile doğrudan ilişkilendirmektedir.

3-14 Haziran 1992 tarihlerinde Rio de Janeiro’da yapılan “Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı”nda ise (Rio Konferansı), ulusların yönetimlerinin çevreye duyarlı olmasına yönelik ilkelerin benimsenmesi açısından önemli adımlar atılmıştır.

“Binyıl Kalkınma Hedefleri” çerçevesinde yer alan sekiz hedefin 2015 yılına kadar yerine getirilmesi öngörülmektedir.

26 Ağustos-4 Eylül 2002 tarihleri arasında Johannesburg’da “Dünya sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi” yapılmıştır. Zirve sonunda iki temel belge ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri Uygulama Planı, diğeri ise siyasi iradenin yansıtıldığı Siyasi Bildiri’dir. Uygulama Planı yoksullukla mücadele, sürdürülebilir olmayan tüketim ve üretim kalıplarının değiştirilmesi, ekonomik ve sosyal kalkınmanın doğal kaynak temelinin korunması ve yönetilmesi ve sağlık konularını kapsamaktadır. Planda öngörülen hedeflerin bazıları;

Dünyada günlük geliri 1 ABD dolarından daha az olan ve açlık çeken insan sayısının 2015 yılına kadar yarı yarıya azaltılması; temiz içme suyundan mahrum insan sayısının da aynı tarihe kadar yarı yarıya azaltılması

Kız-erkek bütün çocukların her yerde ilkokul eğitimini tamamlamalarının sağlanması, sürdürülebilir nitelikteki üretim ve tüketim kalıplarının yerleştirilmesine yönelik politika ve önlemlerin benimsenip yaşama geçirilmesi

Daha temiz üretime ve eko-verimliliğe yönelik yatırımların bütün ülkelerde artırılması Bütün ülkelerde, daha temiz ve ekolojik açıdan verimli üretim biçimlerine yönelik yatırımlar ve teşvikler sağlanması İleri, daha etkin ve maliyet açısından kabul edilebilir teknolojilerin geliştirilmesi; fosil yakıt, hidrolik ve yenilenebilir enerji teknolojilerinin devreye sokulması yoluyla enerjinin çeşitlendirilmesi

Temiz içme suyu ve sağlıklı çevre koşullarından yoksun insan oranının 2015 yılına kadar yarı yarıya azaltılması

Biyolojik çeşitliliğin yok olma hızında önemli bir azalma sağlanması.

Haziran 2012’deki BM Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı’nın dört alanı şu şekilde belirlenmiştir:

Taahhütlerin gözden geçirilmesi

Ortaya çıkan yeni sorunlar

Yoksullukla mücadele ve sürdürülebilir kalkınma bağlamında “Yeşil Ekonomi”

Sürdürülebilir kalkınma için kurumsal çerçeve

T.C. Anayasası’nın 90. Maddesi’ne göre “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası anlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne Başvurulamaz Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası anlaşma hükümleri esas alınır.

Çerçeve sözleşmesi: Özel bazı konularda uluslar arası kontrolü ve işbirliğini sağlamak için genel ilkeleri ortaya koyan ve yasal olarak bağlayıcılığı olan uluslararası anlaşmadır.

Türkiye’nin uluslararası düzeydeki yasal yükümlülükleri, taraf olduğu/kabul ettiği çok taraflı sözleşmeler ve anlaşma tutanakları ile bildirge, eylem planı gibi küresel ve/veya bölgesel düzeydeki akitler doğrultusunda belirlenmiştir.

Avrupa Birliği’ni çevre sorunlarıyla ilgilenmeye iten nedenler nelerdir? Avrupa Birliği’nde “ortak bir çevre Politikası”nın oluşturulması öncelikli bir hedef olarak belirlenmiştir. “Avrupa’da çevre üzerindeki baskının giderek ağırlaşması, doğal kaynakların tükenme noktasına gelmesi, sel, kuraklık, orman yangını gibi yıkımların çoğalması, evlerden ve ulaşım araçlarından kaynaklanan karbon dioksit salımının sürekli artış göstermesi, özellikle kentsel alanlarda kirlilik ve gürültüden dolayı yaşam kalitesinin düşmesi, her yıl yaklaşık iki milyar ton atığın üretilmesi ve bunun yılda ortalama %10 artması…” gibi sorunların ön plana çıkarıldığı görülmektedir.

İlk “Çevre Eylem Programı” nın yapıldığı 1973 yılına kadar Topluluğun ortak bir çevre politikasından söz etmek olanaklı değildir.

1970’li yıllarda kirliliği önlemeye yönelik ilk tüzel düzenlemeler, daha çok tehlikeli kimyasal maddelerin denetimi, içme suyu ve yüzey sularının korunması, enerji santralleri ve motorlu taşıtlardan kaynaklanan hava kirleticilerinin kontrol edilmesi üzerine olmuştur.

1973 yılı hazırlanan ilk çevre eylem programıdır

Türkiye, Avrupa Birliği ile değişik evrelere ve biçimlere yayılan ortaklık çabalarını, 1987 yılında tam üyelik başvurusu ile yeni bir aşamaya taşımıştır.

1995 yılında Türkiye’nin “ Gümrük Birliği “ anlaşmasını imzalaması ile mali işbirliği protokolünde öncelikli alanlar arasında çevre başlığının ortaya çıktığı görülmektedir. Bu noktada, Türkiye’de bir dizi yeni kavram gündeme gelmiştir: Gerek AB iç hukukunun daha çevreci, çevre korumacı bir hal alması ve azarın bu yönde iyileştirmelere sahne olması, gerekse de Dünya Ticaret Örgütü DTÖ) gündemlerinin yansıması ve GATS (Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) ile çevre kirliliğini gidermeye yönelik yatırımların önünün açılması şeklinde bir değişim yaşanmaya başlanmıştır. Bu yeni durum, Türkiye’nin diğer birçok konu ve başlık yanında AB ile çevre konularında da “uyum” kaygısını arttırmıştır.

AB Çevre Mevzuatı 400 civarında hukuksal düzenlemeyi içermektedir. Bu düzenlemelerin önemli bir bölümü yönergelerdir. Yönergeler, ülkelerin hukuksal ve yönetsel eğilimleri dikkate alınacak şekilde esnek olarak düzenlenebilmektedir Bu husus, AB “Gündem 2000” belgesinde, “ Her aday ülke topluluk müktesebatının tümünü ulusal hukuk düzeni içerisinde kabul edecek ve idari sistemini de buna uygun hale getirecektir” şeklinde aday ülkeler için açıkça ifade edilen bir yükümlülük olarak belirlenmiştir.

Çevre koruma politikalarını oluşturmak üzere, devletlerarasında işbirliği ve dayanışmanın gerekliliği ve uluslararası ilişkilerin taşıdığı önem ilk kez 1972 Stockholm Konferansı, Birleşmiş Milletler Çevre ve insan Konferansı zamanında gündeme gelmiştir

Sürdürülebilir Kalkınma kavramı, ilk kez ortak geleceğimiz adlı resmi belgede yer almıştır

Avrupa Birliği’nin 1. Çevre Eylem Planı 1973 de yürürlüğe girmiştir.

Çevre ve ekonomi arasındaki ilişkiyi, çevre ile uyumlu kalkınmayı tanımlayan kavram sürdürülebilir kavramdır.

Türkiye’nin taraf olduğu/imzaladığı uluslararası çevre sözleşmeleri iç hukukta kanun hükmündedir.

Ülkeleri çevre alanında uluslararası işbirliğine ve dayanışmaya yönlendiren Brundtland Raporu 1987 – Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilmiştir.

Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde düzenlenen “Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı”nda imzaya açılan anlaşmalardan biride Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesidir.

Politika, belirli bir sorunun çözümü için geleceğe yönelik olarak alınması gereken önlemlerin ve benimsenen ilkelerin bütünüdür. Bu bağlamda dar anlamda politika, devlet işlerine katılım ve devlet etkinliklerinin biçim, amaç ve içeriğinin belirlenmesi işi olarak da tanımlanmaktadır.

“Çevre Politikası” ise bir ülkenin çevre konusundaki ve çevre sorunları alanındaki çözüm arayışlarına yönelik tercih ve hedeflerinin belirlenmesi olarak tanımlanır. Çevre politikası, en genel anlamı ile toplumların sağlıklı bir çevrede yaşamalarının sağlanmasını ve doğal varlıkların korunmasını hedefler.

Sosyal bilimler açısından bakıldığında, Çevre Koruma Politikaları’nın, nesnel ve bilimsel olmasını sağlayan temel ilkeleri;

Çevre politikalarının ekolojik sistemler ve nüfus dağılımı üzerinde yaratacağı etkiler dikkate alınmalıdır. Çevre üzerindeki olumsuz etkilerden bazıları tümüyle giderilebilecek niteliktedir, bazıları ise ciddi ve kaçınılmaz sorunlar yaratabilir. Bunların birbirlerinden ayrılarak, her birini gerçekleştirmenin kısa ve uzun dönemdeki maliyetleri hesaplanmalıdır. Bir yatırım, yerleşim kararı vb. faaliyetlerin gelecek kuşaklar için etkileri dikkate alınmalıdır. Etkilerin, geri dönüşü olmayan sonuçlara yol açması durumunda, karar vericilere durum aktarılmalıdır. Yatırım, yerleşim vb. kararların farklı toplumsal kesimlere getireceği yarar ve zararlar göz önüne alınmalıdır. Prof.Dr. Ruşen Keleş’e göre; “Politika kavramı üzerinde konuşulmaya başlandığında, politikanın ne olduğunun ya da ne olacağının belirlenmesi ve bu noktada doğru zaman ve koşullarda bu politikanın uygulanması büyük önem taşımaktadır. Kuramsal olarak, çevre politikasının belirlenmesinde ve ardından uygulanmasında temel koşullar;

Tanı (Teşhis): Bu aşama, çevre sorununun belirlenmesi, sorunun nedenleri ve bileşenleri ile çözüme taraf olabilecek kişi – kurumlar arasında bağlantı kurulması gibi noktaları kapsar.

Karışma / Düzenleme (Müdahale): İkinci aşama olarak görülebilecek bu süreçte, çevre sorununun çözümüne yönelik arayışların, yöntemlerin incelenmesi ve karşılaştırması yapılır ve en uygun çözüm yöntemine karar verilir.

Uygulama: Son aşama olarak, belirlenen çözüm yönteminin ve politikanın karar mekanizması içinde uygulanması sağlanır.” Ülkelerin çevre politikalarını belirleyen ortak hedefleri ise kısaca; Sağlıklı bir çevrede, insanca bir yaşam ortamının sağlanması, toplumun sahip olduğu çevre değerlerinin korunması ve geliştirilmesi, çevre politikalarının uygulanmasında, gerekli olan işbirliğinin ve buradan hareketle bireyler ve toplumun değişik kesimleri arasında eşitlik ve paylaşımın sağlanması, böylece doğal varlıkların korunması ve geliştirilmesinde işbirliği yapılması olarak sıralanabilir. Çevre Politikaları, kuramsal olarak içerik ve Yöntem açısından iki ayrı eksende incelenmektedir. Prof. Dr. Ruşen Keleş, Çevre Politikası isimli kitabında, çevre politikaları alanındaki bu farklı yaklaşımları şu şekilde tanımlamaktadır:

İçerik Yönünden Çevre Politikaları;

Düzeltimci Politikalar

Düzeltim Karşıtı Politikalar

Yöntem Açısından Çevre Politikaları

Onarımcı Politikalar

Önleyici Politikalar

Çevre Politikaları alanında temel yaklaşımlar ve ayrımlar; siyasal yapılar, ideolojik temeller ve ekonomi politikaları bağlamında farklılıklar göstermektedir. Serbest rekabetin, kirliliği artırıcı, hiç değilse azaltılmasını güçleştirici bir etmen olduğu genellikle kabul edilmektedir. Ekonomik sistemlerin çevre sorunlarına bakışlarına ilişkin görüşler, çevrenin ideolojik içeriğini tamamlayıcı bir nitelik taşır. Bu görüşler iki temele dayanmaktadır: Çevre sorunu, kapitalist sistemde de, sosyalist sistemde de aynı nitelikte ve önemdedir. Bu görüşe göre, farklı gelişme ve sanayileşme düzeyinde, farklı nüfus yoğunluğunda, kentleşme derecesinde, coğrafya ve iklim koşullarındaki ülkeler birbirine benzemezler. Ama ekonomik sistemlerin, siyasal rejimlerin ve ideolojilerin çevre açısından önemli rolü olduğu söylenemez. Bu görüşe göre kamu mülkiyetindeki sanayi işletmelerinin, çevreyi özel kuruluşlardan daha az kirlettiği yaklaşımı ortaya çıkabilir ki bunu kabul etme olanağı yoktur. İkinci görüşe göre, durum pazar ekonomilerinde ve sosyalist ekonomilerde birbirinden farklıdır. Pazar ekonomilerinde, ekonomik etkinliklerin başlıca güdüsü tüketimdir Her iki ekonomik sistem arasında, kirlenmenin nedenleri yönünden bir ayrım bulunmasa bile, izlenen politikalar özde birbirinden farklıdır. Örneğin, piyasa koşullarında tüketiciler ve kirleticiler topluma verdikleri zararları ödemek, üstlenmek sorumluluğunu duymadıkları gibi, bu sistemde kirleten öder kuralı da gereği gibi işlemez. Son olarak, kapitalizmin felsefesi, çevre ve kent sorunlarına karşı kalıcı çözümler bulmaya, gelecek için planlar yapmaya elverişli değildir. Örneğin, profitpolis, yani kazançlı kent olarak adlandırılan kapitalist kentlerde, kazanç dürtüsü çevre için duyulan kaygıları ikinci plana itebilir. Bu durum toplumsal sorumluluk duygusunun azalması olarak da görülebilir.

Çevrebilimin bir yansıması olarak tanımlanabilecek “çevre politikası”, birçok uzmanlık alanını ilgilendiren özgün ve önemli bir yere sahiptir.

Türkiye’de çevre alanında ulusal politikaların gelişmesinin 1970’li yıllarda başladığı görülmektedir. 1972 yılında yapılan Birleşmiş Milletler Stockholm Çevre ve insan Konferansı kararları ile uluslararası ortamda yaşanan gelişmelerin Türkiye’yi de etkilediği söylenebilir.

1992 yılında gerçekleşen Rio Çevre ve Kalkınma Konferansı kararlarının Türkiye’ye yansıması, “sürdürülebilir kalkınma” kavramı nın çevre politikalarının merkezine yerleşmesi şeklinde olmuştur

Türkiye’de çevre koruma politikalarının oluşması sürecinde, başlangıçta sorumluluk, merkezi devlet mekanizmalarında iken, son yıllarda yerel yönetimlere devredilmeye başlamıştır.

Türkiye’de planlama deneyimleri ve çevre politikalarının oluşma süreci kapsamında Cengiz Ekiz ve Ali Somel’in,” Türkiye’de Planlama ve Planlama Anlayışının Değişimi” isimli araştırmalarında değinilen noktalar önem taşımaktadır.

Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulduğu 1960’lı yıllarda başlayan, “beş yıllık kalkınma planları” ulusal çevre politikalarının oluşması ve gelişmesi açısından incelenmesi gereken ilk ve temel belgeler olarak görülebilir.

Tarihsel bir gerçek olarak; ilk iki kalkınma planında çevre sorunlarına ve çözümlerine ilişkin hiçbir politika, hedef veya ilkeye rastlanmadığı belirtilmelidir. Türkiye’de, “Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı” ile birlikte (1973-1977), çevre sorunlarına yönelik politika belirleme yönünde ilk adımlar atılırken, çevre örgütlenmesi ve çevre tüzesinin oluşturulması yönünde de tartışmalar başlamıştır.

Türkiye’de çevre alanında 1980’ler boyunca yaşanan ve günümüzde de süren kurumsal ve politik arayışların, 1990’ların ikinci yarısında yerini cılız korumacılığa bıraktığını söylemek mümkündür çevrecilik öne çıkmış, kentsel sorunlar ortaya çıkmış, kıyılar kirletilmiş, doğal varlıklar yasalarla yok edilmiştir

Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulduğu tarih 30.09.1960 Devlet Planlama Teşkilatı’nın iki temel görevinden birincisi hükümete iktisadi ve sosyal konularda danışmanlık yapmak; ikincisi ise hükümet tarafından kabul edilen hedefleri gerçekleştirmek için uzun ve kısa vadeli planlar hazırlamaktır. 1973 – 1977 dönemini kapsayan ve 15 yıllık dönemin üçüncü kısmını oluşturan “Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı”, siyasal ve ekonomik belirsizliklerin başladığı, ithal ikameci büyümenin yarattığı sorunların ortaya çıktığı bir dönemde gündeme gelmiştir. Üçüncü 5 yıllık kalkınma planında, çevre sorunları açısından ayırt edici özellik, ayrı bir çevre bölümünün olmasıdır. Burada, ülkenin su, hava ve kıyılar gibi belli başlı sorunlarına dikkat çekilmekte ve bunların bir bütün olarak, planlama sistemi içinde incelenmesinin gereği vurgulanmaktadır. 1985 – 1989 dönemini kapsayan “Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı”nda, kentleşme, sanayileşme ve tarımda modernleşmenin yarattığı çevre sorunlarının çözümünde temel ilkeler ortaya konmuştur. Altıncı Beş Yıllık Kalkınma Planı”nda (1990-1994) benimsenen temel çevre politikası, insan sağlığını ve doğal dengeyi koruyarak, sürekli bir ekonomik büyüme sağlanmasıdır. 1996 – 2000 döneminde gündeme gelen “Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı”, 1994 ekonomik krizinin etkileri ve Avrupa Birliği üyelik süreci ile birlikte “Gümrük Birliği” anlaşmasının politik – ekonomik kararları belirlediği bir dönemde şekillenmiştir. 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı (2000-2007) hazırlık sürecinde de Çevre Özel ihtisas Komisyonu kurulmuş, hatta bu komisyonun raporu, ilk kez hükümet, DPT ve ilgili bakanlık tarafından (çevre alanına yönelik kurumsal reform önerisi nedeni ile) sakıncalı bulunmuştu.

Bu planın çevre alanındaki temel yaklaşımı ise;

Kurumsal reform,

AB uyum sürecinin hızlanması ve

Ulusal Çevre Eylem Planı’nın yenilenmesi üzerine şekillenmiştir.”

Dokuzuncu Kalkınma Planı da, bu yaklaşımın bir ürünü olarak 2007-2013 yıllarını kapsayacak şekilde düzenlenmiştir. Dokuzuncu Kalkınma Planı, “istikrar içinde büyüyen, gelirini daha adil paylaşan, küresel ölçekte rekabet gücüne sahip, bilgi toplumuna dönüşen, AB’ye üyelik için uyum sürecini tamamlamış bir Türkiye” Dokuzuncu Plan, özellikle çevresel altyapı yatırımları konusu üzerinde durmakta, uluslararası çevre politikalarının gereği olan düzenlemelerin hızla ulusal düzenlemelere yansıtılması da planın ana ruhu olarak tanımlanmaktadır. Türkiye’de çevre politikalarının oluşturulması ve çözüm önerilerine yönelik en önemli çalışma ve politika belgesi ise Ulusal Çevre Eylem Planı (UÇEP) olmuştur.Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı döneminde, Dünya Bankası’nın desteği ile hazırlanan ve 1998 yılında Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) tarafından yayınlanan UÇEP Raporu, bugüne kadar çevre alanında hazırlanmış Türkiye’deki en kapsamlı politika dokümanıdır. “çevre etiği” kavramı; doğaya saygı ve gelecek kuşaklara yönelik sorumluluk duygusunu geliştirmek için yeni bir çözüm yolu olarak öne çıkmaktadır. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı tarafından her yıl hazırlanan; “insani Kalkınma Göstergesi”nde de ülkelerin, ekonomik gelişmişlikleri dışında kalan göstergeleri dikkate alınarak bir değerlendirme yapılmaktadır. Bu çalışmada, gayri safi milli gelir dışında kalan çeşitli ölçütler göz önüne alınmaktadır. Sağlık, eğitim, çevre koruma faaliyetleri, iklim değişikliği ve enerji alanındaki çevre dostu uygulamalar, sürdürülebilir gelişme konusundaki çalışmalar bu göstergenin belirleyici unsurları olarak görülmektedir.

2011 Yılı Birleşmiş Milletler insani Gelişme Göstergesi’nde, Türkiye ikinci grup ülkeler arasında, “yüksek insani gelişim düzeyi” sınıfında bulunmakla birlikte yeri, 187 ülke içinde 92. sırada kalmıştır.

Çevre Politikaları’nı etkin kılan başlıca unsurlar; Politika belgelerinin demokratik ölçülere göre katılımcı bir tarzda hazırlanması, Çevrebilimsel ve teknik doğruları içermesi, kamu ve toplum yararını temel alması, insan ve doğa öncelikli bir eksene sahip olması olarak özetlenebilir. “çevre politikalarının” oluşturulması ve uygulanmasında temel unsurlar;

Tanı (Teşhis)

Karışma / Düzenleme (Müdahale)

Uygulama

“Çevre Koruma Politikaları”nda yeni yaklaşım Çevre ve ekonomi arasında denge sağlanması Çevre Politikaları’nın yöntem açısından tanımlandığı politika anlayışı onarımcı politikalar Çevre Politikaları belgelerinde, hukuksal düzenlemelerde sıkça rastlanan “kirleten öder” yaklaşımı onarımcı politika ile tanımlanır Çevre koruma alanında, “kirlilik önleme” yaklaşımı, yöntem olarak çevre politikalarında önleyici politika sınıfında ele alınır. Türkiye’de çevre politikalarının belirlenmesi ve çözüm önerilerine yönelik en önemli politika belgesi ulusal çevre eylem planı (UÇEP) Ülkelerin çevre politikalarını belirleyen ortak ilkeler arasında 5 yıllık kalkınma planı yoktur. Bu planların süresi her ulusun kendisine aittir.

Prof. Dr. Ruşen Keleş ve Dr. Birol Ertan ın hukuk kavramı üzerine yaptığı yorum; Hukuk kavramının belirsizliğine inanan hukuk felsefecisi J. Gibbs’e göre hukuk biliminde evrensel ve görsel uygulamaya elverişli bir hukuk tanımı üzerinde oydaşım (uzlaşma) olsaydı, terim, alanın araştırma konusunu saptamada hayranlık verici Şekilde kullanabilecekti. Fakat bu türden bir oydaşım bulunmuyor. Hukuk kavramları Konusundaki tartışmalar uzun bir geçmişe dayanmaktadır. Bu tartışmaların 18. Yüzyıl sonundan bu yana daha da yoğunlaştığı görülmektedir.” Hukuk kavramının tanımına ilişkin bir uzlaşmanın olmaması, tanımların yetersizliğinden değil, hukukun devingen niteliği ve yıllar içinde değişen, gelişen özelliğinden kaynaklanmaktadır. Felsefeci Immanuel Kant: “…hukukçular, henüz herkes tarafından kabul edilmiş olan bir hukuk tanımı bulamamışlardır.” Demiştir. Hukukun devingen niteliğinin en önemli yansımalarından biri, çevre sorunlarının önlenmesi ve çevre koruma çalışmaları ile çevre sorunlarının giderilmesinde üstlendiği rollerde ortaya çıkmaktadır. Çevre sorunlarını çözmek için, insanla çevre arasındaki ilişkilerde oluşturulması gereken “davranış kuralları”, “hukuk kuralları” biçiminde olacaktır. Bu anlamda, devlet veya kamu kurum/kuruluşlarının çevre sorunlarını önlemek için sahip olacakları yetkilerin hukuksal kalıpları da, hukuk ilkelerine dayanacaktır. Çevreyi korumak, çevreye verilecek zararları gidermek, bunların gerektirdiği parasal kaynakları, cezaları ve diğer yaptırımları belirlemek hukukun alanına giren konulardır. Hukuk kuralları çevre politikası uyarınca, belirlenmiş esaslara, hedeflere ya da amaçlara göre işlev kazanır.

Bu esaslar:

Çevre koruma anlayışı yanında, çevrenin iyileştirilmesi ve sorunların önlenmesine yönelik yaklaşımlar. Çevre sorunlarının uluslararası niteliği Çevre sorunlarının insan ve doğa merkezli, bütünleşik özelliği olarak özetlenebilir. 1983 yılında Çevre Yasası’nın (Hukukunun) kabulü Var olan kuralların değiştirilmesinin kolaylaştırılması ve yeni kural koyma yollarının açık tutulması, hukukun toplumsal bir düzen kurma aracı olarak etkin biçimde kullanılmasının en önemli yoludur. Buradan hukukun uyarlanabilir ve esnek olması gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır. Hukuk alanının, devingen niteliğini ortaya koyan ve bu noktada toplumsal gelişme ve değişimlere en açık ortam olarak tanımlanabilecek hukuk dalı “Çevre Hukuku” olarak öne çıkmaktadır. Çevre Hukuku, insanın doğal ve yapay çevresini oluşturan öğeleri koruyan, geliştiren ve onların hukuksal durumlarını düzenleyen hukuk dalı olarak tanımlanmıştır. Çevre Hukuku, gelişim aşamasında iki farklı kaynaktan beslenmiştir. Bunlardan birisi ulusal düzenlemeler, diğeri ise uluslararası anlaşmalardır.

Ulusal düzenlemeler; Ulusal düzeyde, anayasalarda ya da yasa ve diğer hukuksal metinlerde öngörülen çevre korumaya ilişkin düzenlemeler, çevre hukukunun gelişiminde temel kaynaklar olmuştur. Ayrıca, su kirliliği ile ilgili yasal ilkeler ve yönetmelik benzeri düzenlemeler, çevresel değerlere hukuksal güvenceler kazandırmak yönünde önemli adımlar olmuştur.

Uluslar arası anlaşmalar; Uluslararası Çevre Hukuku olarak tanımlanabilecek bir alanı besleyen, bu anlamda ülkelerin uluslararası sorumluluğunu tanımlayan uluslararası sözleşmeler çevre hukukunun gelişiminde önemli bir unsurdur. Uluslararası sözleşmeler ortak çevre değerlerini korumak amacıyla olduğu gibi, çevresel kaynakları korumak ya da sınır tanımayan çevre kirlenmelerini önlemek amacıyla da başvurulan bir yöntem olmaktadır.

Çevre hukukunun amacı; insan faaliyetleri ile çevrenin bozulmasını önlemek, bozulan çevrenin eski haline getirilmesini sağlamak ve çevrenin geliştirilmesi için insan faaliyetlerini sınırlamak ya da engellemektir.

Son dönemde, Birleşmiş Milletler ortamında düzenlenen konferanslar;

Stockholm 1972,

Rio 1992,

Johannesburg 2002,

Vancouver 1976,

İstanbul 1996 vb.

Çevre Hukuku’nun niteliklerinden söz ederken, çevre hukuku ile çevre politikasını karıştırmamak gerekir. Çevre politikası, bir ülkenin çevre konusundaki hedeflerinin ve tercihlerinin belirlenmesi aşamalarını içerir. Çevre politikası sadece hukukun değil başka bilim alanlarının da konusunu oluşturmaktadır. Çevre hukukunun temel amacı ise, çevresel değerlere hukuksal güvenceler kazandırmak, çevrenin korunmasını ve geliştirilmesini sağlamaktır. Bu açıdan ele alındığında çevre hukuku, çevre sorunları bağlamında “korumacı” bir yaklaşımı ortaya koyar. Çevre politikası ise daha çok geleceğe dönük ilke ve politikaları, uygulamaya yönelik önlem ve çalışmaları içerir.

Çevre hukukunun temel nitelikleri;

Devingenlik

Disiplinler arası olma

Karma hukuk dalı olma

Geniş kapsamlılık

Sınırlayıcılık

Devingenlik; Çevre hukukunun en önemli niteliği esnek ve devingen olma özelliğidir. Bilimsel gelişmeler, toplumsal değişim ve gereksinimler doğrultusunda, çevre ve insan ilişkilerini düzenleme iddiası taşıyan çevre hukukunda, hem bu değişimlerin çözümlenmesi hem de hukuk düzenine uyarlanması söz konusudur. Bu niteliği gereği, çevre hukukunun yeni gelişmelere ve değişimlere açık, esnek bir yapıda olması gerekir.

Disiplinler Arası Olma; Bu çerçevede çevre hukuku da, hem doğa bilimlerinden, hem de sosyal bilimlerden yararlanan, bağımsız bir hukuk dalı olarak doğmuş ve gelişmiştir. Çevre hukuku, çeşitli hukuk disiplinlerinin kurallarından oluşan karmaşık bir toplamdır Buna göre çevre hukuku, hem farklı bilim alanlarından, hem de farklı hukuk dallarından beslenen, disiplinler arası bir niteliğe sahip olarak gelişmiştir.

Karma Hukuk Dalı Olma; Çevre hukukunun niteliğine ilişkin önemli bir tartışma, çevre sorunlarının çözümü veya çevre sorunlarının önlenmesine ilişkin konularda, özel ya da kamu hukuku ilkelerinden hangisinin geçerli olacağı yönünde gelişmiştir. Çevre hukuku ile ilgili düzenlemelerin başlangıcında, özel hukuk ağırlıklı olmak üzere komşuluk hukuku egemen olmuştur. Son dönemde ise, doğal varlıkların ve çevresel değerlerin, kamu yararı kapsamında ele alınması ve özellikle de mülkiyeti sınırlayan yönleri nedeni ile kamu hukuku ağırlık kazanmaya başlamıştır.

Geniş Kapsamlılık Çevre; hava, su ve toprak ile birlikte, insanı ve insanın etkileşim ve ilişki içinde bulunduğu doğal ve fiziksel çevreyi kapsamaktadır. Bir başka deyişle, toprağın üstündeki ve altındaki her şey çevre olarak tanımladığımız ortamı ifade etmektedir. Bu durumda, konusu çevre ve insan olan çevre hukuku da, bütün canlı ve cansız öğelerin arasındaki ilişkileri tanımlamaya çalışır. Bu özellik, çevre hukukunu diğer hukuk dallarından daha geniş kapsamlı kılan temel bir özelliktir.

Sınırlayıcılık; Çevre hukuku, özel mülkiyete getirdiği sınırlamalar ile çevrenin korunması ve geliştirilmesi yönündeki tercih ve politikalara yön verebilmektedir. Bu bağlamda, bugünkü ve gelecek kuşaklara yaşanabilir bir dünya bırakabilmek amacıyla, bazı temel insan hakları sınırlanabilir. Yerleşme ve seyahat haklarına, bazı özel durumlarda sınırlamalar getirilmesi, çevre hukukunun kamu yararı ölçütüne ağırlık veren sınırlamalar içerebileceğini gösteren en iyi örneklerdir.Anayasa’da, çevre sorunsalı ile ilgili yasa ve yönetmeliklerde, kısacası Çevre Tüzesinde (Mevzuat), tarım toprakları ve su havzaları ile kıyı alanlarına yapı yasakları getirilmesi, yerleşme ve mülkiyet özgürlüğüne yapılan kısıtlamalara örnek olarak gösterilebilir.

İnsan Hakları Gelişimi; İnsan hakları teriminin içeriğini oluşturan hammadde hukuk, ona yön veren ve ivme kazandıran asıl itici güç ise, kendini dar hukuk kalıpları içine hapsetmeyen felsefi düşünce ve eylemdir. Bu noktada, insan haklarının, her zaman anayasa ve yasaların tanıdığı hak ve özgürlüklerin önünde olduğu söylenebilir. Yasaların tanıdığı hak ve özgürlüklerin önünde olduğu söylenebilir. İnsan hakları kavramı, kendisine yakın anlamlarda bazı kavramları çağrıştırır. Bunlara temel hak ve özgürlükler, kamu özgürlükleri, kişi hakları ve özgürlükleri ile yurttaş hakları örnek olarak verilebilir.

İnsan Haklarının Niteliği ve Öğeleri; İnsan hakları alanı, bir bilim ve öğreti alanı olarak karşımıza çıkmaktadır. İnsan hakları biliminin ölçütü insan onurudur, konusu ise insan onuruna saygıyı sağlayan hak ve özgürlüklerin araştırılmasıdır. Toplumsal bilimlerin ve insan bilimlerinin özerk bir dalı olarak insan hakları, disiplinler arası bir niteliğe sahiptir.

İnsan haklarını tanımlama sürecinde üç öğe öne çıkmaktadır: Kişi, haklar ve bu hakların korunması.

Prof.Dr. İbrahim Kaboğluya göre; Doğal hukuk görüşü esas alındığında; özgürlükler insanın salt insan olmak sıfatıyla doğuştan sahip bulunduğu, insanlık tarihi boyunca değişik evrelerde, değişik sözleşmeler ile toplum yaşamına aktarılan ve devletçe korunan / korunacak değerlerdir. Haklar ise, yasalar ve diğer yazılı hukuk belgeleri ile bu özgürlüklerin kullanılmasını sağlamak amacına yönelik olarak yöneticiler tarafından tanımlanmış ve değişik şekillerde bağıtlanmış değerlerdir. Birleşmiş Milletler insan Hakları Komisyonu’nca hazırlanan ve 10 Aralık 1948 tarihinde, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen, “insan Hakları Evrensel Beyannamesi” insanlık tarihi açısından yeni ve çok önemli bir evrenin başlangıcıdır.

Tarihsel Evrimine Göre İnsan Hakları; İnsanlık ve uygarlık tarihi, bir bakıma özgürlükler ve haklar mücadelesi tarihidir. Fransız Hukukçu Karel Vasak, tarihsel evrimine göre insan haklarını üç kuşak haklar olarak sınıflandırmıştır:

Birinci Kuşak Haklar (özgürlük): Temel özgürlükler, kişi hakları ve siyasal haklar.

İkinci Kuşak Haklar (eşitlik): Ekonomik, sosyal ve kültürel haklar.

Üçüncü Kuşak Haklar (kardeşlik): Dayanışma haklarıdır.

Birinci Kuşak insan Hakları; Tarihsel açıdan bakıldığında bu haklar, Ortaçağ Avrupa’sında kentsoylu sınıfın (burjuvazi), toplum içinde ve siyasal düzlemde yer edinmeye ve elde ettiği hakları siyasal iktidara kabul ettirmeye çalıştığı dönemin ürünüdür. Daha doğrusu birinci kuşak haklar, kentsoylu sınıfın, eski düzenin unsurlarından imtiyazlı azınlık (aristokrasi), krallık (tek erk) ve kiliseye karşı verdiği savaşım içinde şekillenmiştir. 18. yüzyılda Amerikan ve Fransız devrimlerinden doğan birinci kuşak haklar, doğal hukuk akımı ile bireyci öğretinin sağladığı kuramsal temeller üzerinde yükselmiştir.

Birinci kuşak haklar, devlete karşı bireye temel hak ve özgürlükler yanında siyasal erkin dokunamayacağı temel bir özgürlük alanı sağlayan haklardır. Yani bireysel olarak kullanılan haklar söz konusudur

İkinci Kuşak insan Hakları; Sanayi Devrimi sürecinde bir sınıf olarak ortaya çıkan işçi sınıfının sınıflar arasındaki eşitsizliğe yönelik tepkisi ve sınıflar arası mücadele sonucu kazanılmış toplumsal ve ekonomik nitelikli haklar ikinci kuşak hakları oluşturmaktadır. Siyasal haklar, mülkiyet bağından koparılarak “genel ve eşit oy” ilkesiyle varlıklı sınıflar dışında kalan toplumsal kesimlerce de kullanılabilir duruma getirilmiştir. İkinci kuşak haklar isteme hakları, kişiye devlet veya üçüncü kişilerden olumlu bir davranışta bulunulmasını isteme hakkını verirken, hakkın muhatabına da bu davranışı gerçekleştirme borcunu yükler.

Üçüncü Kuşak insan Hakları; Bu haklar son yarım yüzyılda kendini göstermeye başlamıştır. Bu hakların içine, barış hakkı, silahsızlanmış bir dünyada yaşama hakkı, sağlıklı ve dengeli bir çevre yaşama hakkı, ekonomik ve sosyal açıdan gelişme hakkı, halkların kendi durumlarını serbestçe belirleme hakkı ve herkesin insanlığın ortak mal varlığından yararlanma hakkı girmektedir. Üçüncü kuşak haklar, insan haklarının kullanılmasında sadece devletin değil, insan topluluklarının da etkin biçimde çaba harcaması gerektiği anlayışına dayanmaktadır. II. Dünya Savaşı sonrasında Üçüncü Dünya Ülkelerinin de baskısıyla gündeme gelen bu kuşak haklar için, “dayanışma hakları”, “yeni haklar” ve “kalkınma hakları” gibi adlar kullanılmaktadır. Bu hakların temelinde ise başlıca, nükleer teknoloji, çevreyi tahrip eden sınırsız ve denetimsiz sanayileşme, çarpık kentleşme gibi toplumsal ve siyasal sorunlar yatmaktadır. Ayrıca üçüncü kuşak haklar, ancak ortak olarak kullanılabilen ve günümüzde gittikçe önem kazanan haklardan sayılmaktadır.

Çevre Hakkı kavramının, içinde yer bulduğu Üçüncü Kuşak Haklar, 20. Yüz yılın ikinci yarısının, ikinci çeyreği ile birlikte gelişen ve şekillenen haklar olarak tanımlanabilir;

Çevre Hakkı

Gelişme Hakkı

Barış Hakkı

İnsanlığın Ortak Mirasından Yararlanma Hakkı dayanışma haklarıdır.

Çevre Hakkı; 1970’li yıllarla birlikte, “çevre hakkı” insan hakları alanında ayrı bir hak olarak tanımlanmaya başlamış ve süreç içerisinde uluslararası anlaşma ve belgelerde yerini almıştır. Türkiye’de de çevre hakkı kavramı Anayasa ve değişik yasal düzenlemeler içinde yer almıştır.

İnsanlar arasındaki dayanışmanın geliştirilmesi ve ortak değerlerin dayanışma yoluyla korunması amacıyla UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü) yeni insan hakları oluşturma çabası içine girmiştir. Bu çabalar sonucu, barış hakkı, gelişme hakkı, halkların kendi kaderini belirleme hakkı ve çevre hakkının da içinde bulunduğu “dayanışma hakları” üçüncü kuşak haklar olarak belirlenmiştir. Dayanışma haklarının kaynaklandığı sorunlar, “tek tek insanların ya da ülkelerin üstesinden gelemeyeceği, tüm insanlığın yan yana geldiği takdirde çözebileceği sorunlar” olarak tanımlanmaktadır. Çevre hakkı, diğer dayanışma hakları gibi bir topluluk halinde yaşam anlayışını dile getirir. Toplumsal yaşama katılanların tümünün çabalarını birleştirmesiyle gerçekleşebilir. Dayanışma hakları, insanlar arasındaki dayanışma ve birlikte hareket etmeyi geliştirmeye yönelik olup, insan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin idealini gerçekleştirmeyi de doğal olarak amaçlamaktadır. Çevre hakkı sahipleri, çevrelerindeki “olumsuz” etkilerden korunma, “olumlu” etkileri de isteme olanağına sahiptir. Uluslararası alanda, çevre hakkının dile getirildiği ilk toplantı Birleşmiş Milletler Çevre ve insan Konferansı (Stockholm 1972) olmuştur. Konferansın, çevre sorunlarına yönelik politika arayışlarında bir milat olduğu bilinen bir durumdur. Çevre hakkı açısından önemi ise, ilk madde olarak “insan, onurlu ve iyi bir yaşam sürmeye olanak veren nitelikli bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları temel hakkına sahiptir.” 28 Ekim 1982 tarihli Dünya Doğa şartı; çevre hakkının uygulamaya geçirilmesi konusunda devletlerin yükümlülüklerini ve bireylerin olanaklarını belirleyerek somut birtakım düzenlemeler öngörmüştür.

Çevre hakkının konusu, çevrenin korunması ve geliştirilmesidir. Bu açıdan, çevre hukuku ve hakkının konusu, çevre kavramının tanımı ile açıklığa kavuşturulmuştur. Buradan hareketle, çevre hakkının konusu olarak öğeler;

İnsan

Hayvanlar ve bitkiler

İnsan ve diğer canlılarla etkileşim içinde bulunan cansız varlıklar

Canlı ve cansız varlıkların ilişkilerini düzenleyen ekosistem

Çevre hakkının tarafları ya da sahipleri ise bu haktan yararlanacak olanları ve bu hak nedeni ile üzerine sorumluluk yüklenecek aktörleri kapsamaktadır:

Bireyler

Kamusal ve özel kuruluşlar ile topluluklar

Devletler ve halklar

Gelecek kuşaklar.

Uluslararası Hukukta Çevre Hakkı; İlki 1913 yılında yapılan Bern Konferansı daha sonra 1923’de Paris ve Londra’da yapılan konferansı; Bu toplantıların ana konusunu daha çok doğanın, doğal bitki örtüsünün, vahşi hayvanların, kültür varlıklarının korunması oluşturmuştur.

1973 yılında bu çalışmalar “Çevre için Birleşmiş Milletler Programı”nı oluşturmuştur. Günümüzde de bu çalışmalar kısa adı UNEP olan bu kuruluş tarafından yürütülmektedir.

1972’de Stockholm Konferansı’nda kabul edilen Bildiri’nin ilk maddesinde “insan, onurlu ve iyi bir yaşam sürmeye olanak veren, nitelikli bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları temel hakkına sahiptir” ilkesi yer almıştır. Bu ilkenin önemi, ilk kez bir bildiride sağlıklı bir çevrede yaşama hakkının ifade edilmesinden kaynaklanmaktadır.

1972’de Stockholm Konferansı Bu konferansın sonuç bölümünde ilk kez bireyin çevre hakkı olarak belirlenebilecek bir hakkı olduğu ortaya konmuştur. Çevre hakkı; bireye özgürlük, eşitlik ve toplumsal gönenç içerisinde yaşayabileceği bir çevrenin oluşturulmasını devletten isteme hakkını vermektedir

Stockholm Konferansı’nda ilk kez kabul edilen “çevre hakkı” çevrenin “herkesin ortak varlığı” olduğu temeline dayalı “eşitlik” ilkesinde yükselen bir haktır.

1982 Anayasası 56. Maddesi; Anayasa’nın 56. Maddesi; 1982 Anayasasının, “Sağlık Hizmetleri ve Çevrenin Korunması” başlığı ile 56. maddesinde düzenlenen Çevre Hakkı, “Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler” bölümünde yer almıştır. 56. madde; “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.” hükmünü getirmiştir. Bu hükümle, 1982 Anayasası, çevre hakkını oldukça geniş bir biçimde tanıyan anayasalar arasında yer almıştır.

1982 Anayasası’nın Çevreye ilişkin Diğer Hükümleri; Anayasa’nın 35. maddesinde, herkesin mülkiyet ve miras haklarına sahip olduğu, ancak bu hakların kamu yararına sınırlanabileceği hükme bağlanmıştır. 43. maddede kıyıların, devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu, deniz, göl ve akarsu kıyılarıyla, deniz ve göllerin kıyılarını çevreleyen sahil şeritlerinden yararlanmada öncelikle kamu yararının gözetileceği hükme bağlanmıştır. 44. Maddesi’nde ise, toprağın verimli olarak işletilmesini koruma ve geliştirme, erozyonla kaybedilmesini önleme veya yeterli toprağı bulunmayan, çiftçilikle uğraşan köylüye toprak sağlama görevi devlete verilmiştir. 45. maddesi, bugün ülkemizin karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlardan olan tarım topraklarının azalmasının önlenmesine ilişkindir. 57. maddesi, Devlete, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alma ve toplu konut girişimlerini destekleme görevini vermiştir. 63. maddesi, “Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır” hükmünü getirmektedir. 56. maddesinde yer alan çevre kavramı 63. maddede sözü edilen tarih, kültür ve tabiat varlıklarını da kapsayan geniş anlamda “çevre”dir. 169. madde ise, “Devlet ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. 168. ve 169. maddeleri, “tabiî servet ve kaynakların ve bu servetlerin en önemlisi olan ormanların” korunmasına Anayasa’nın verdiği önemi vurgulamakta ve bunların korunması görevini doğrudan Devlete verdiğini göstermektedir.

Çevre Yasası ve Çevre Hakkı; 1982 Anayasasının çevre hakkına yönelik düzenlemesinin ardından, 9 Ağustos 1983 tarihinde 2872 sayılı Çevre Yasası yürürlüğe girmiştir. Yasa’nın amacı, 26.4.2006 tarihinde 5491 sayılı kanunla getirilen değişiklikle: “Bu kanunun amacı, bütün canlıların ortak varlığı olan çevrenin, sürdürülebilir çevre ve sürdürülebilir kalkınma ilkeleri doğrultusunda korunmasını sağlamaktır: Bütün vatandaşların ortak varlığı olan çevrenin korunması, iyileştirilmesi Kırsal ve kentsel alanda arazinin ve doğal kaynakların en uygun şekilde kullanılması ve korunması Su toprak ve hava kirlenmesinin önlenmesi Ülkenin bitki ve hayvan varlığı ile doğal ve tarihsel zenginliklerinin korunarak, bugünkü ve gelecek kuşakların sağlık, uygarlık ve yaşam düzeyinin geliştirilmesi ve güvence altına alınması için yapılacak düzenlemeleri ve alınacak önlemleri ekonomik ve sosyal kalkınma hedefleriyle uyumlu olarak belirli hukukî ve teknik esaslara göre düzenlemek olarak belirlenmiştir.

2872 sayılı Çevre Yasası “katılım” konusunda çeşitli hükümler getirmiştir. Kanun’un 1. maddesinde, çevrenin “bütün vatandaşların ortak varlığı” olduğu, 3. maddenin (a) bendinde “çevrenin korunması ve çevre kirliliğinin önlenmesinin gerçek ve tüzel kişilerle vatandaşların görevi olduğu” belirtilmiştir. Bu açıdan bir başka hüküm 30. maddede “Bilgi Edinme ve Başvuru Hakkı” başlığı ile yer almıştır.

Çevre Bakanlığı, 1991 yılında kurulmuştur.

8 Haziran 2011 de Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile Çevre, Orman ve şehircilik bakanlığı kuruldu

POLİTİKANIN BELİRLEDİĞİ HUKUK; Bir hak isteminin, “insan hakkı” na dönüşmesi süreci, istemin koruduğu değer ve özün, insan haklarının özüne uygunluğunun saptanması ile başlar. Çevre koruma alanında hukuksal ilkelerin oluşturulması, doğal varlıkların, bilim ve teknik bilgi yanında, politika ve karar süreçleri ile korunması, çevre hukukunu başat bir alan haline getirmiştir Çevre politikası, çevresel sorunların çözümü için ilke ve önlemlerin belirlenmesi olarak tanımlandığına göre, çevre yönetimi, çevre örgütlenmesi, çevre tüzesi bir bütünsellik içinde önem ve öncelik kazanmaktadır. Kamu yararını temel alan bir anlayışla tanımlanan çevre politikası, onun araçları olabilecek çevre örgütlenmesi ve çevre yönetimi, sorunları doğru bir şekilde çözümleyebilecektir. Çevre Hakkı kavramının gelişiminde, önemli bir itici güç olan Birleşmiş Milletler insan Hakları Evrensel Beyannamesi 1948 de kabul edilmiştir. Çevre Hakkı kavramı, insan hakları alanında üçüncü kuşak haklar sınıfında yer alır. Bilgi edinme hakkı çevre sorunları alanında bir düzenleme içermemektedir. Çevre Hakkı insan hakları alan yazınında Eşitlik ilke temelinde tanımlanan bir hak olarak görülür.

Devlet en genel tanımı ile toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş halk veya halklar topluluğunun oluşturduğu tüzel varlıktır.

Hukukî açıdan devlet, genellikle unsurlarından hareketle tanımlanır. Buna göre devlet; “Ülke adı verilen belirli bir toprak üzerinde yaşayan insan topluluklarının bir egemenlik anlayışı ve hukuku içinde bir siyasi iktidar altında örgütlenmesidir.” Bu tanımdaki unsurlar ise şunlardır:

İnsan Unsuru

Egemenlik Unsuru

Ülke Unsuru

Devlet şekilleri ise Üniter (Tekli) Devletler ve Federal (Birleşik) Devletler şeklinde tanımlanabilir. Egemenliğin kaynağına göre devletler tarih boyunca değişik işlevler üstlenerek, yönetim erklerine göre sınıflandırılabilmektedir:

Monaşlik(Tek erkli) Devlet

Oligaşlik(Takım erkli) Devlet

Teokratik(Din erkli) Devlet

Demokratik

Devlet Sosyalist (Toplumcu) Devlet

Devlet aygıtını diğer toplumsal kurumlardan ayıran en önemli ve belirgin özellikleri ise; hacmi ve büyüklüğü, geniş ve karmaşık bir iş bölümüne dayanması, çoğunlukla etkin bir yaptırım gücüne sahip bulunması ve ağırlıkla modern dönemde olmak üzere hukuksal ilkelere dayanan zorlama olanağına, “zor gücüne” sahip olmasıdır.

Yönetim kavramı ise en geniş anlamı ile “Ortak amaçları gerçekleştirmek için işbirliği eden kişi kümelerinin eylemleri ve bu eylem süreçlerinin bütünüdür.” Olağan anlamda kamu yönetimi dendiğinde, yasama, yargı ve belli bir ölçüde yürütme dışında kalan, tüm kamusal kuruluşları ve işleyişleri ifade eder. Kamu yönetimi dizgesi halk, örgüt, ilkeler düzeni, ekonomik kaynak, kamu görevlileri ve kamu politikası olmak üzere çeşitli unsurlardan oluşmaktadır.

Çevre Yönetimi: Tüm canlıların ekosistem içinde dengeli, sağlıklı ve sürekli yaşamaları, doğal varlıkların korunması, geliştirilmesi ve değerlendirilmesi süreçlerinde bir dizgenin (sistemin) oluşturulması olarak tanımlanabilir. Çevre yönetimi, çevre koruma politikalarının oluşturulması ve uygulanması süreçlerinde, kurumsal ve yönetsel bir işbirliğini, temel ilkeler bağlamında ise yönetsel yapının bütünselliğini gerekli kılmaktadır. Dünya ülkelerinde, çevre koruma örgütlenmesinde genelde iki seçenek ortaya çıkmaktadır. Kimi ülkelerde, sadece çevre sorunlarından sorumlu bir Çevre Bakanlığı bulunmaktadır. Öte yandan, bazı ülkelerde, çevre konuları bakanlık düzeyinde değil, merkezi ya da bölgesel kurumlar aracılığı ile yönetilmektedir

ÇEVRE YÖNETİMİNİN AMACI VE GENEL İLKELERİ: Dünya yüzeyinde milyonlarca yıldır var olan bazı canlı türlerinin; flora ve faunanın (bitki ve hayvan türlerinin) yok olmaya başlaması, küresel iklim değişikliği ile birlikte, buzulların erimesi ve canlı yaşam döngüsünün bozulması, ekosistemi tehdit eder bir noktaya ulaşmıştır. Doğanın yani ekosistemin sahip olduğu özyönetim düzeni nedeniyle, çevre yönetiminin amacının ve konusunun, çevre ve doğal varlıkların yönetilmesi olmadığı kabul edilmelidir. Bu bağlamda çevre yönetimi; çevre, doğal ortamlar ve insan arasındaki ilişkilere ilişkin süreçleri yönetmeyi amaçlar. Çevre Yönetimi’nin, çevrebilim ilkeleri çerçevesinde, bir süreç yönetimi olduğu söylenebilir. Çevre yönetiminin amacı, doğal varlıkların ve doğal kaynakların korunması ve geliştirilmesi ile birlikte, bugünkü ve gelecek kuşaklar için yaşanabilir bir dünya ve ekosistem yaratılması temel yaklaşımına dayanır. Çevre yönetimi ve planlamasın ise, çevresel etki değerlendirmesi, stratejik çevre etki değerlendirmesi, sağlık etki değerlendirmesi, kalite yönetim sistemleri ve çevre yönetim sistemleri ile sanayileşme, kentleşme, enerji, madencilik gibi süreçlerin yönetilmesi hedeflenmektedir.

Çevre Yönetimi’nin, çevre politikalarına ve çevresel planlamaya temel oluşturan ilkeleri;

Doğal varlıkların korunması ve geliştirilmesi

Kaynak kullanımının azaltılması, geri dönüşüm ve geri kazanım

Kirlilik önleme

Planlama ve karar alma süreçlerinde, çevresel etkilerin öncelikle göz önüne alınması

Tüm üretim süreçlerinde, ekolojik yaşam döngüsünü dikkate alacak düzenlemelerin yapılması

Sağlık Etki Değerlendirmesi’nin (SED), doğa ve insan ilişkilerinde temel alınması, üretim süreçlerinin ve tüketim ortamlarının SED ilkeleri ile şekillenmesi

Halk için çevre eğitimi

Çevre koruma ve çevre sorunlarını giderme süreçlerinde halk katılımı.

TÜRKİYE’DE ÇEVRE YÖNETİMİNİN BİLEŞENLERİ

Beş kümede incelenir;

Yapılar

Ölçekler

Süreçler

Araçlar

İşlevler

Yapılar;

Kamu kurum ve kuruluşları, TBMM, Bakanlıklar, DPT vb. özel yasalarla kurulmuş kurumlar, yerel yönetimler, Üniversiteler, Meslek Odaları ve Sendikalar, Sivil Toplum Kuruluşları, Gönüllü Kuruluşlar, Dernek ve Vakıflar (Doğal Hayatı Koruma Derneği, Nükleer Karşıtı Platform, Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma Vakfı, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği, Egeçep Derneği vb.) Özel Kuruluşlar

Hukuksal Düzenlemeler; Anayasa (çevre ve doğal varlıklar ile ilgili hükümler), Yasalar, Yönetmelikler, Tüzükler, Genelgeler Toplumsal ve Kültürel Yapılar Nüfus, Topluluklar, Sınıflar, Eğitim-Öğretim, Sanat, Siyaset, Örgütlenme Altyapılar

Ölçekler; Süreçler ise üretim ve tüketim süreçleri, ürün ve hizmetlerin üretimi ve/veya tüketimi, eğitim ve kültür, büyüme, gelişme ve kalkınma, nüfus hareketleri olarak tanımlanabilir.

Araçlar;

Veri, Bilgi Tabanı

Planlama

Standartlar ve Kalite Yönetim Sistemleri

Çevresel Etki Değerlendirmesi

Sağlık Etki Değerlendirmesi

İşlevler; Çevre yönetimi süreçlerinde, politika, planlama, yönlendirme, eşgüdüm ve denetleme gibi aşamalarda işlevsel bir yönetimin oluşması önemli bir bileşen olarak görülebilir. Bu durumda, çevre yönetiminin etkin ve sürekli olabilmesi için bütüncül yaklaşım öne çıkmaktadır.

TÜRKİYE’DE ÇEVRE YÖNETİMİ’NİN GELİŞİMİ VE ÇEVRE ÖRGÜTLENMESİNİN TARİHSEL EVRİMİ : Türkiye’de, merkezi ve yerel yönetimler, kendileri için belirlenmiş görev ve sorumluluklar kapsamında çevrenin korunması ve geliştirilmesine ilişkin yürütme, planlama, denetleme gibi işlevlerini, birbirlerinden büyük ölçüde bağımsız bir biçimde sürdürmektedir.

Türkiye’de, Devlet Planlama Teşkilatı’nca (DPT) hazırlanan “Üçüncü Beş Yıllık Kalkınma Planı” ile birlikte, çevre sorunlarına yönelik politika belirleme yönünde ilk adımlar atılırken, çevre örgütlenmesi ve çevre tüzesinin oluşturulması yönünde de tartışmalar başlamıştır.

1978 yılında, ilk kez çevre politikalarının oluşturulması amacı ile Başbakanlık Çevre Müsteşarlığı kurulmuştur

1991’de; Çevre Bakanlığı kurulmuş, Yüksek Çevre Kurulu, Özel Çevre Koruma Kurumu, Çevre il Müdürlüğü, Mahalli Çevre Kurulu gibi kurumlar Çevre Bakanlğı’na bağlı kuruluşlar / birimler olarak tanımlanmıştır.

2003 Yılında, “Kamu Yönetiminde Yeniden Yapılanma” çalışmaları kapsamında, “Birleşik Bakanlık” modeline geçilmiş ve “Çevre ve Orman Bakanlığı” kurulmuştur.

Son olarak; 2011 yılında, yapılan yeni bir düzenleme ile çevre yönetimi sürecinde tartışmaya açık bir adım atılmıştır. Çevre ve şehircilik Bakanlığı adı ile yeni bir bakanlık kurulmuş, eski imar ve iskân Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı ve Toplu Konut idaresi (TOKİ) gibi kurumlar yanında, eski Çevre ve Orman Bakanlığı’na bağlı bazı kuruluşlar ve birimler bu Bakanlığa bağlanmıştır.

ÇEVRE YÖNETİMİ İLE İLGİLİ MEVZUAT: Yürürlükte olan hukuk kurallarının tümüne mevzuat denir. Kanun teklifi (tasarı), Bakanlar Kurulu ve milletvekillerince tek veya grup halinde, gerekçe gösterilerek yapılır. Bunun dışındaki kişi ve kurumlar, kanun isteklerini TBMM’ye iletebilirler. Cumhurbaşkanı, kanun teklif edemez, çünkü Cumhurbaşkanı seçildikten sonra TBMM üyeliğini kaybeder. Kanunlar Cumhurbaşkanına sunulur ve Cumhurbaşkanı onaylar ise yürürlüğe girer. Bugün, ülkemizin çevre yönetiminde yaşadığı yetki ve görev karmaşasının bir göstergesi olarak değişik konularda tarif edilmiş yasal düzenlemeler görülebilir.

Çevre Yönetimi İle İlgili Kanunlar:

Çevre Kanunu

Türk Ceza Kanunu

Kabahatler Kanunu

Belediye Kanunu

Büyükşehir Belediyesi Kanunu

İmar Kanunu

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu

Orman Kanunu

Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu

Organik Tarım Kanunu

Sular Hakkında Kanun

Kıyı Kanunu

Boğaziçi Kanunu

Maden Kanunu

Kara Avcılığı Kanunu

Hayvanları Koruma Kanunu

Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun

ÇEVRE KORUMA POLİTİKALARI VE ÇEVRE YÖNETİMİ; Çevre sorunları ve doğal varlıkların yok edilmesi, bugün yerel ölçekte olduğu kadar, çeşitli etkileşimlerle küresel ölçekte de soruna yol açmaktadır. Bu nedenle “Çevre Yönetimi” kavramının da değişik ölçeklerde kurgulanması ve oluşturulması bir zorunluluk olmaktadır. Çevre koruma politikalarının çevrebilimin gerekleri doğrultusunda hayata geçirilmesi için hem ekosistemler düzeyinde hem de örgütsel açıdan değişik ölçeklerde yönetim birimleri oluşturulmalıdır. Bu birimler yerelden başlayıp bölgesel, ulusal, küresel düzeylerde yapılandırılabilir. Küresel çevre sorunları, ülkelerin tek başlarına karşı karşıya olduğu yerel çevre sorunlarından daha büyük ve daha ciddi tehlikelere yol açmaktadır. Bu sorunlarla ulus devlet düzeyinde başa çıkılamaması küresel düzeyde işbirliği içeren bir yönetimi gündeme getirmiştir. Bu konuda küresel ölçekte bağlayıcı kararlar BM Rio Çevre ve Kalkınma Konferansı olmuştur.

Birleşmiş Milletler Johannesburg Zirvesi’nin (2002) hazırlık sürecinde hükümetler, sürdürülebilir kalkınmanın uygulamadaki zorluklarına karşı güç birliği oluşturabilmek amacıyla hazırlıkların ulusal, alt-bölgesel ve bölgesel düzeyden küresel düzeye doğru yapılması konusunda anlaşmışlardır. Çevre koruma politikalarının ortaya konmasında yöresel, ülkesel, bölgesel ve küresel tüm boyutların dikkate alınması ve hedeflerin buna göre belirlenmesi gerekmektedir. Doğal varlıkların korunması ve çevre kirliliğinin önlenmesi, yerel yönetimlerle merkezi yönetimin işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Çevre sorunlarını çözebilmek ve toplum/kamu yararı öncelikli çevre politikası oluşturabilmek için, çevre yönetiminin her düzeyde etkin, işlevsel olması sağlanmalı ve bu bağlamda çevre yönetimi ile ilgili süreçlerin yasal ve kurumsal altyapısı oluşturulmalıdır. Yönetim bilimi açısından, Çevre Yönetimi’nin dayandığı temel ilke bütünselliktir.

Türkiye de ilk kez 1978 de çevre odaklı bir örgütlenme oluşturulmuştur.

Çevre yönetiminin temel amacı Doğal varlıklarla ilgili tüm süreçlerin yönetilmesidir.

Bugün, Türkiye’de çevre örgütlenmesinde Birleşik Bakanlık model bulunmaktadır

Kamu Yönetimi’nin bir parçası olan çevre yönetiminde belirleyici olan unsur Amaç ve işbirliğine dayanan eylemlerdir.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir