İktisat ve geleneksel büyüme teorileri ders notları


Geleneksel Büyüme Teorileri
Klasik Büyüme Teorisi
Klasik iktisat görüşünün temellerini Fizyokratların görüşleri, sanayileşme ve teknolojik gelişme oluşturmaktadır. Dolayısıyla, Fizyokratların görüşleri özellikle klasik iktisadın ortaya çıkmasında ve oluşmasında öncülük etmiştir. Daha sonra ise liberal ekonomi düşüncesinin yaygınlaşması ile birlikte fizyokratların görüşleri ve toprağın ve tarımsal üretimin ekonomik değer yaratma ve üretim açısından önemini kaybetmiştir. Sanayileşme ile başlayan değişim ve görünmez el fiyatın önemi, devlet ve kurumların işlevleri, rekabet, mülkiyet gibi piyasa ekonomilerinin önemini vurgulayan klasik iktisat teorisi 18. yüzyılda önemli olmaya başlamıştır. Bu bağlamda klasik iktisat teorisi büyüme iktisadı olarak da kabul edilen ve iktisadi büyüme konusunda da öncü teoridir. Klasik büyüme teorisini oluşturan görüşler ise özellikle
Adam Smith (1723-1790), Thomas Malthus (1776-1834) ve David Ricardo (1772-1823)’nun görüşlerine dayalı teorilerdir.
Adam Smith (1723-1790)
Adam Smith, iktisat biliminin babası olarak bilinen ve iktisadi büyüme konusunu analiz eden
ilk iktisatçılardandır. 1776 yılında yazmış olduğu Milletlerin Zenginliğinin Doğası ve Nedenleri Üzerine Bir Değerlendirme adlı eseri bilimsel iktisat kitabı olarak çok önemli bir eser olarak kabul edilmektedir. Smith, büyüme konusundaki görüşlerini ve ortaya koyduğu teorilerini ise Milletlerin Zenginliği eserine dayalı olarak açıklamıştır. Smith ekonomik büyümeyi açıklarken kullandığı en önemli faktörler:
?    Sermaye birikimi
?    İş bölümü
?    Uzmanlaşmadır.
Uluslararası ticaret, nüfus artışı, kurumlar ve görünmez el fiyat ile ilgili görüşleri ise büyümeyi açıklayan diğer faktörlerdir. Ayrıca, büyümenin kurumsal unsurlarına yönelik düşüncesinde ise özellikle iktisadi liberalizmi savunmuştur. Kişisel çıkarın önemli olduğu bir piyasada görünmez el olan fiyatın toplumun çıkarlarını en üst noktaya çıkarabildiği için hükûmetlerin piyasaya müdahale etmemelerini vurgulamıştır. Bu bağlamda Smith’e göre hükûmetler, ancak iki görevi yapmakla sorumludurlar.
Birincisi savunma, adalet, eğitim işlerini yürütmek.
İkincisi ise pazarı genişleten ve iş bölümü, uzmanlaşmayı destekleyen köprüler, yollar, limanlar, su kanalları gibi altyapı yatırımlarını inşa etmektir. Smith’in büyümenin kurumsal unsurları konusunda üzerinde durduğu diğer önemli konu ise dış ticarettir. Smith’e göre, dış ticaret pazarı büyüterek, iş bölümünü artırarak büyümeyi artırmaktadır.
Mal ve hizmet üretmenin ve zenginliğin yollarını araştıran Smith, iktisadi büyümenin üretim faktörleri içinde, topraktan çok sermaye birikimi, işgücü verimliliği ve iş bölümü ile gerçekleşeceğini vurgulamaktadır. Smith
iş bölümünü, aynı firmada bir malın farklı kısımlarının işçiler tarafından üretilmesi ve farklı malların farklı firmalar tarafından üretilmesi şeklinde tanımlamaktadır.
A,Smith, Milletlerin Zenginliği kitabında işbölümünü toplu iğne örneğiyle açıklamıştır.
İş bölümü ile emeğin verimliliğinin artmasına ve işçi başına üretim miktarının artmasına bağlı olarak ortaya çıkan üretim artışında üç ayrı neden vardır.
Birincisi, her işçinin sadece tek bir iş ve üretim üstünde uğraşması ve yoğunlaşması nedeniyle el becerisinin ve yatkınlığının artmasına neden olur.
İkinci neden ise işçinin çalıştığı işten başka bir işe geçtiğinde kaybettiği zamanını tasarruf ederek elde ettiği fayda üretimi olumlu etkilemektedir.
Üçüncü neden ise işçinin işi daha kolaylaştırıp kısaltarak, verimini artıracak makineleri ve çeşitli aletleri geliştirmesi sonucunda teknolojik ilerlemeye de katkıda bulunmalarıdır.
Smith’e göre toplumların zenginleşmesinin kökeninde iş bölümü, iş bölümünün kökeninde mübadele etme eğilimi, mübadele etme eğilimininin nedeni ise bireysel çıkardır.
Smith’in büyüme teorisinde, sermaye birikimi, işbölümü, uzmanlaşma ve uluslararası ticaret çok önemli faktörlerdir. Sermaye birikimi, hasıla artışı, piyasa genişliği işbölümü ve uzmanlaşmayı da etkileyerek zenginliğin sürekli artışına neden olurken ayrıca, ücretlerin artışını da etkileyen bir faktördür. Smith’e göre, ücretlerin yükselmesi, emeğin ödüllendirilmesi olup, işçilerin daha çok ve verimli çalışmasını sağlayarak, ayrıca onların daha sağlıklı ve daha iyi beslenmesini de sağlayarak, nüfus artışını ve dolayısıyla işgücü arzını da olumlu
yönde etkileyecektir. Fakat ücretler sürekli bu şekilde artmayacaktır. Nüfus ve iş gücü arzının artması etkisiyle ücretler düşecektir. Ayrıca sermaye birikiminin artması sonucunda işçinin verimliliğinin artmasıyla işçiye olan talep azaldığı için, ücretlerin düşmesi ve nüfus artışı da azalacaktır.
A. Smith, doğal kaynakları ve toprağı üretim aşamasında doğada hazır olarak bulunan önemli bir üretim faktörü olarak değerlendirmektedir. Bu bağlamda, ekonomik büyümede ülkelerin sahip oldukları toprağın doğal kaynakların ve iklimin sınırları önemlidir.
Tam Zenginlik Aşaması
Büyümenin ulaşabileceği en üst sınır olup büyüme ve zenginliğin değişmediği bir durağan durum düzeyidir. Sermaye, işbölümü ve uzmanlaşma sonucunda sürekli hasıla artışı sonucu kendi kendini besleyen büyüme, doğal kaynaklar ve iklimin sınırları ölçüsünde gerçekleşip sınırsız bir olgu olmayıp tam zenginlik aşamasında durur.
Thomas R. Malthus (1776-1834)
Malthus’un 1798 yılında yayımlanan Nüfusun Prensipleri Üzerine Bir Deneme başlıklı eserinde büyüme ile ilgili düşünceleri ile nüfus ve hasıla artışları arasındaki ilişkiler üzerinedir. Malthus’a göre, nüfus artış hızı kontrol altına alınmaz ve kendi hâline bırakıldığında geometrik hızla 1, 2, 4, 8, 16 şeklinde artmaya devam ederken gıda maddelerinin üretim artışı ise aritmetik bir hızla; 1, 2, 3, 4, 5 şeklinde artacağı için bu iki artış arasındaki fark giderek uyumsuzlaşarak, büyümektedir. Bir başka deyişle tarımsal yapı (toprak faktörünün verimi) ile nüfus yapısı arasında bir uyuşmazlık bulunmaktadır. Malthus bir dönemi yirmi beş yıl kabul ederek nüfus artışı ile yiyecek maddelerinin üretim artışı arasındaki ilişkiyi aşağıdaki gibi açıklamıştır:
Malthus’un teorisi iki önemli faktörle açıklanmaktadır.
Birincisi, üretim faktörleri içinde önemli yere sahip olan toprağın arzı sabittir. Bu nedenle tarımsal kesimde azalan verimler kanunu işlemektedir. Artan nüfusu besleyecek toprak ve tarımsal üretim yeterli olamayacaktır. İkincisi ise nüfus artış hızı üzerinde gelirin pozitif etkisi olmaktadır.
Malthus’a göre, teknolojinin ve üretim yapılabilecek uygun toprağın olmadığı durumlarda, nüfus kendi kendini dengeleyerek negatif bir geri beslemeye sahip olacaktır. Başka bir ifadeyle, nüfus artışı ile birlikte toprak/nüfus oranı çerçevesinde nüfus artış hızı yükseldikçe, toprağın arzını ve verimliliğini artırmak çok kolay olmadığı için ve üstelik azalan verimler kanunun da işlemesi sonucunda, toprak / nüfus oranı ve ücretler düşecektir. Bu sonuç, teknoloji olmadığı sürece nüfus kendisini dengelemektedir. Ücretlerde artış olsa dahi nüfus artışından dolayı ve toprak başına düşen nüfus arttıkça ücretler en az geçim ücreti düzeyine inecektir.
En az geçim ücreti (doğal ücret), emek piyasasında hiçbir müdahale olmaması hâlinde, kendiliğinden belirleneceği varsayılan ve işçinin kendisinin ve ailesinin her türlü fizyolojik ihtiyaçlarını sağlayabilecek ve çoğalıp azalmadan nesillerinin devamını sağlayabilecek ücrettir. Diğer yandan ulaşılabilir kaynaklarda bir artış olsa bile uzun dönemde kişi başına düşen gelir değişmeden kalacaktır. Çünkü teknoloji ve toprak daha iyi ve daha fazla olduğunda, zenginliği daha az olan daha fazla nüfusa neden olacaktır. Malthus’un özellikle en az geçim ücreti olarak nitelendirdiği ücretler günümüzde sürekli tartışılan ve gündemde olan “asgari geçimlik ücretler teorisi’ni” ön plana çıkarmıştır.
Malthus’un toplam üretim fonksiyonunda reel hasıla (Y), toprak ve emek kullanılarak elde edilir. Toprağın miktarı sabit olduğu için reel hasıla miktarı ancak emeğe dolaylı olarak da nüfusa bağlı olarak değişmektedir.
David Ricardo (1772-1823)
David Ricardo’nun “Politik İktisadın ve Vergilendirmenin Prensipleri” adlı eserinde temel iktisadi düşünceleri ile birlikte, büyüme konusunda da görüşlerine yer vermiştir. Özellikle büyüme teorisinde, azalan verimler ve fonksiyonel gelir dağılımı, kâr, rant ve ücretler üzerinde yoğunlaşmıştır. Ricardo’nun teorisi 19.yüzyıl başlarında İngiltere’nin ekonomik ve sosyal problemlerine dayalı olarak geliştirilmiştir.
Ricardo’nun Büyüme Teorisinde Temel Kavramlar ve Varsayımlar
Ä    Tarım kesiminde, teknik ilerleme hızı çok düşüktür. Ayrıca toprağın kıt olması ve daha düşük nitelikli toprakların da kullanılması nedeniyle tarımda azalan verimler yasası geçerlidir. Sanayi kesiminde artan verim ve teknik ilerleme, tarım kesimindeki azalan verimi telafi edemediği için, toplam hasılada azalan verimler yasası geçerli olmaktadır.
Ä    Ekonomi sürekli olarak, tam rekabet ve tam istihdam koşullarında işlemektedir.
Ä    Sanayi kesiminde, teknik ilerleme hızı yüksektir.
Ä    Üretim fonksiyonunda, üretim, üretim faktörleri olarak sermaye, emek ve toprağın kullanılması ile elde edilir.
Ä    Ücretler, kısa dönemde emek arzı ve emek talebine göre belirlenmektedir. Uzun dönemde ise, ücretler, asgari bir ücret düzeyinde sabit kalma yönündedir.
Ä    Sermaye emek sahiplerine ödenmek için ayrılan ücret fonundan oluşmaktadır.
Ä    Marjinal hasıladan emek sahiplerine ödenen asgari ücretler ayrıldıktan sonra kalan kısım karları oluşturmaktadır.
Ricardo’ya göre ise gelirin toplam üretim faktörleri arasında dağılımında üç farklı gelir grubu yer almaktadır: Birincisi, üretime katılan emek sahipleri, ikincisi, sermayedar veya girişimci ve sonuncusu ise toprak sahipleridir.
Emek sahipleri çalışmaları karşılığında aldıkları ücretler karşılığında varlıklarını sürdürmektedirler. Emeğin fiyatı ücret, piyasa fiyatı (ücret) ve doğal fiyat (ücret) olmak üzere iki ayrı şekildedir.
Piyasa ücret haddi, emek arz ve talebi tarafından belirlenen ve emek sahibine ödenen ücrettir.
Doğal ücret haddi ise piyasaya emek sahibinin nesillerinin devamını sağlayacak, çoğalmalarını ve azalmalarına imkân vermeyecek ücrettir.
Ricardo’ya göre, toprak sahiplerinin elde ettiği rant gelirini belirleyen azalan verimlerdir. Bir ülkenin toprakları aynı kalitede olmayıp farklı verimliliğe sahiptirler. Bu nedenle nüfus arttıkça düşük verimli topraklar da kullanılmaya başlayacaktır. Ricardo’ya göre, daha verimli topraklarda daha düşük maliyetle üretim yapılacağından dolayı, bu topraklara sahip olan toprak sahipleri oldukça yüksek rant geliri elde etmektedirler. Bu rant gelirine Diferansiyel Toprak Rantı ya da Ricardogil Rant denilmektedir.
Ricardo’nun Büyüme Teorisinin İşleyişi
Ricardo’ya göre, uzun dönemde üretim faktörlerinin gelirden aldıkları payların değişimine göre ekonomik büyüme ve durgunluk olmak üzere iki önemli süreç yaşanmaktadır. Hasılanın değişmediği büyümenin durduğu bu durgunluk dönemine ise durağan durum denilmektedir.
Ücret hadlerinin en az geçim ücreti seviyesinin üstünde gerçekleşmesi ise artan nüfusun gıda talebini de arttırmaktadır. Bu durumda, ülkedeki verimsiz topraklar üretim amacıyla kullanılmaktadır. Böylece toprakların verimlerinin farklılığından dolayı artan maliyetler nedeniyle toprak sahiplerine ödenen rantlar artmaktadır.
Diğer yandan emek ve sermayede azalan verimler kanunu geçerli olduğu için uzun dönemde kârlar azalmaya başlamaktadır. Kârların azalması büyümenin motoru olan yatırımları durdurarak ekonomide durgunluk süreci başlamaktadır. Öte yandan artan nüfus ücretlerin en az geçim ücreti seviyesine düşmesine neden olmaktadır. Durgunluk sürecinde artık sadece yenileme yatırımları yapılacak, ücretler en az geçim ücreti seviyesinde kalacak nüfus da azalma eğilimine girecektir. Ricardo, sermaye miktarındaki artış ve teknolojik ilerleme olmadığı zaman büyümenin zaman içinde durağan duruma dönüşeceğini vurgulamaktadır.
Karl Marx (1818-1883) Büyüme Teorisi
Marx’ın iktisat teorisi ile ilgili düşüncelerinin şekillenmesinde yaşadığı dönemin özellikleri, gerçekleri ile liberal sisteme karşı hakim olan düşünceleri etkili olmuştur. Sanayi Devrimi’nin yaşandığı İngiltere’de Sanayi Devrimi sonrasında mevcut sistem olan kapitalist sistemin sorunları ve özellikle sık yaşanan krizler ve işçilerin yaşadıkları sefalet Marx’ın benimsediği sosyalist sistemin oluşumunda etkili olmuştur. Marx kapitalizmin dinamik bir yapısı olduğunu ve işleyişinde kapitalist sistemin kendi yapısı içerisinde kapitalistlerin rekabeti, teknik ilerleme ve sermaye birikiminin etkili olduğunu belirtmektedir. Fakat sürekli yeni tekniklerin uygulanması ve sermaye yatırımları uzun dönemde kârların düşmesine de neden olacaktır. Kâr oranlarını sürekli artırmaya yönelik çabalar ise sermayenin kapitalistin elinde merkezileşmesine ve işsizliğe, işçinin sömürülerek sefalete sürüklenmelerine neden olacaktır. Bu bağlamda Marx’a göre, kapitalizmin bu dinamik yapısı ve işleyişi konjonktür dalgalanmaların ve krizlerin sıklıkla yaşanmasına neden olacaktır. Bu süreç ise kaçınılmaz olarak kapitalist sınıfın güçlenmesine, devletin ise bu duruma müdahale etmemesine neden olacaktır. Marx’a göre ancak kapitalist sistemin sona ermesi ve sosyalist sistemin uygulanması sonucunda devletin işçi sınıfının eline geçmesiyle kapitalist sistemdeki sorunlar da tamamen giderilmiş olacaktır. Bu bağlamda Marx’ın iktisadi teorileri sosyalizm ya da planlı ekonomilerin teorileri üzerine değil tam tersi kapitalist ekonomik sistemi anlamaya ve anlatmaya yöneliktir.
Karl Marx’ın önemli eseri Das Capital (Kapital)’dir. Toplam üç cilt ve 2500 sayfadan oluşan Kapital’in birinci cildi 1867 yılında Marx hayattayken ikinci ve üçüncü cildi ise Marx’ın ölümünden sonra Engels tarafından 1894 yılında yayımlanmıştır.
K. Marx’ın Büyüme Teorisinde Temel Kavramlar ve Varsayımlar
Marksist teoride temel olarak ileri sürülen düşünce, kapitalistlerin elde ettikleri kârların kaynağının çalışan işçilerin fazla çalışmaları ve karşılığında ödenen düşük ücretlerdir. İşçilerin çalışma saatlerinin karşılığında çalışma saatlerinden daha az ücret ödenmeleri, yani işçilerin bedava çalışmaları ve fazla çalışma sonucunda ortaya çıkan değer ise kapitalistin kârını oluşturmaktadır. Marx’ın bu düşüncelerini Emek Değer Teorisi, Artı Değer Teorisi ve Kâr Teorisi şeklinde üç ana başlıkta açıklanmakta ve bu çerçevede teorinin işleyişi de analiz edilmektedir.
Emek Değer Teorisi
Bir malın değeri emek miktarı ile belirlenir ve emek gücü ise sadece bir malın üretimi için harcanan zaman olmayıp zihinsel, fiziksel, entelektüel yeteneklerin bütününü de ifade etmektedir.
Artı Değer Teorisi
Artı değer, kapitalist sistemde kapitalist üreticinin, işçileri aldıkları ücret karşılığından çalıştıkları emek saatinden daha fazla çalıştırmaları sonucunda elde edilir. Üretici, işçiyi kendisinin ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılayacak ve yeniden üretime katkıda bulunabilecek ücretin karşılığı olan emek zamanından daha fazla çalıştırmaktadır. Fakat işçiye ödediği ücret ise çalıştırdığı emek zamanından daha azdır. Fazladan çalışılan emek zamanı, yani işçinin yarattığı artı değer kapitalist üreticinin üretim artışı için gerekli sermaye birikimini oluşturmaktadır. Yedek Sanayi Ordusu Marx’a göre iş arayanların oluşturduğu istihdam edilmeyen emek arzı yedek sanayi ordusudur.
Kâr Teorisi
Karl Marx’a göre, bazı temel kavramlar ve ilişkiler aracılığıyla kâr teorisi açıklanmaktadır. Sermaye sabit ve değişken sermaye olarak iki ana grupta toplanmaktadır.
Sabit sermaye (c) üretimde kullanılan fiziki araç gereç, alet ve hammaddelerden oluşmaktadır.
Değişken sermaye (v) ise üretim sürecinde kullanılan işçilere ödenen toplam ücretlerden oluşmaktadır.
Artı Değer (s): üretim sürecinde kapitalist üreticinin ürettiği ürünün satışı sonu¬cunda gayrisafi hasılatından sabit sermaye ve değişken sermaye masrafları çıktık¬tan sonra arta kalan toplam değerdir.
s = gayrisafi hasılat – (c + v) olarak hesaplanır.
Artı Değer Oranı (a): kapitalist üreticinin işgücünden elde ettiği artı değer (s) ile işçilere ödenen değişken sermaye (v) arasındaki orandır.
a = s / v olarak hesaplanır.
Kâr Oranı (k): üretim sonunda elde edilen kâr ile üretim yapmak için gerekli her türlü fiziki üretim alet ve araçlarına (sabit sermaye) yapılan ödemeler ve işgü¬cüne yapılan ücret ödemeleri (değişken sermaye) arasındaki ilişkidir. Kapitalist ekonomide toplam kâr oranı, toplam artı değerin toplam sermayeye oranıdır.
k = s / c + v olarak hesaplanır.
Malın Değeri, Fiyatı: ürünün fiyatı ya da değeri, sabit sermaye(c) değişken ser¬maye (v) ile kapitalist üreticinin elde ettiği kârın toplanmasıyla bulunur.
P = c + v + k = c + v + s hesaplanır.
Sermayenin Organik Bileşimi (b): sabit sermayenin değişken sermayeye oranı olan sermayenin organik bileşimi, kapitalist üreticinin makineleşme derecesini göstermektedir.
b = c / v olarak hesaplanır.
Kâr oranı eşitliğine:
Artı değer oranı ile kâr oranı arasında doğru yönlü bir ilişki vardır
Sermayenin organik bileşimi ile kâr oranı arasında ters yönlü bir ilişki bulunmaktadır.
K. Marx’ın Büyüme Teorisinin İşleyişi
Marx’ın teorisinde, bazı temel kavramlar ve ulaştığı sonuçlar açısından klasik büyüme teorisiyle ortak noktalar bulunmaktadır.
Þ    Marx’ın teorisinde azalan verimler yasası yer almaz, bu nedenle kâr ile rant arasında bir ayrım yapmamaktadır. Ücret oranını belirleyen, Malthus’un nüfus kanunu olmayıp, yedek sanayi ordusu olarak nitelendiren iş arayanlardır.
Þ    Marx’a göre, kapitalist üreticinin sermaye birikiminde bulunması bir tercih olmayıp kapitalist üreticiler arasındaki rekabettir. Büyük ölçekte üretimde bulunan firmaların sayısının artması, firma etkinliğinin de aynı oranda olmasını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle üreticiler, rekabet ortamında varlıklarını sürdürmek istiyorlarsa kârlarını yeniden artıracak yatırımlar yaparak büyüme yolunu tercih edeceklerdir. Ayrıca kapitalist üreticiler rekabet ortamında güçlü olabilmek için emeğin verimini arttırmaktadır. Fakat bütün kapitalist üreticiler de aynı politikayı izlemeye başladıklarında sermayenin organik bileşiminin yükselmesine neden olmaktadır. Daha fazla sermaye kullanımı ise karların azalmasına neden olacaktır. Marx, bu süreç sonunda kâr oranlarının azalmasını, azalan kâr oranı yasası olarak ifade etmektedir.
Þ    Marx’a göre, sermayenin kapitalist üreticinin elinde toplanması ve reka¬bet zamanla tekelci kapitalizm hâline dönüşecektir
Schumpeter (1911-1939)’in Büyüme İle İlgili Görüşleri
Karl Marx’in görüşlerinden büyük ölçüde etkilene¬rek Marx gibi tarihçi bir yöntem kullanarak kapitalizmi tarihi bir olay olarak ele almış¬tır.  Fakat Schumpeter, Marx’dan farklı olarak kapitalist sistemin yıkılmayıp başarı ile işleyeceğini ve sistemin yarattığı hasıla artışının işçilerin ücretini artırarak işçi refahının da artacağını düşünmektedir.
Schumpteter’e göre, kapitalist sistemin sona ermesi ancak kapitalist sistemin yaratmış olduğu refah artışı yani başarısı olacaktır. Refahı artmış olan işçiler ve bu sistem içindeki entelektüel sınıf kapitalist sisteme karşı ve kapitalist sermayedarlara karşı bir davranış içinde olacaklardır. Bu atmosfer içinde kapitalist sistemi benimseyenler ve taraf olanlar azalacak ve kapitalist sistem ihtilal olmadan sona erecektir. Bu süreçte ise kapitalist sistem yerini sosyalist sisteme bırakacaktır. Joseph Schumpeter’in büyüme konusundaki görüşleri iki kavramla açıklanmaktadır. Birincisi, yenilikler kavramı, ikincisi ise girişimciler kavramıdır.
Yenilikler ve Büyüme
Yenilikler, teknik ilerleme veya yeni kaynakların bulunması olarak tanımlanmaktadır. Özellikle, teknik yenilikler, uzun dönemde bir ekonomik sistemde bir denge durumundan diğer denge durumuna geçişte ve sistemin gelişmesinde çok önemlidir. Teknik yenilikler, aynı zamanda canlanma, yavaşlama ve bunalım şeklinde ortaya çıkan ve sonuçları birkaç yıl içinde sona eren ekonomik dalgalanmalar da yaratmaktadır. Bu dalgalanma süreçlerinde ise her zaman yeni bir denge durumuna ulaşılmaktadır. Schumpter’e göre ise üretim faktörlerinin miktarlarını değiştirmeden, üretim faktörlerinden farklı yeni bir bileşim yapılarak, yeni bir üretim fonksiyonu oluşturuluyorsa yenilik söz konusudur. Bu bağlamda Schumpeter beş farklı türde yenilikten bahsetmektedir:
1. Yeni bir malın veya bilinen bir malın faklı türünün ve kalitesinin piyasaya sunulması,
2. Üretimde yeni bir üretim tekniğinin kullanılması (emek ve sermaye faktöründe tasarruf sağlayan yeni bir teknik). Bu yeni tekniğin yeni keşfedilmiş olması önemli değil, önemli olan ekonomik faaliyetlerde ve üretimde ilk defa kullanılıyor olmasıdır.
3. Yeni bir piyasanın bulunması ve keşfi,
4. Yeni bir hammadde veya yarı mamul kaynağının keşfi,
5. Endüstrinin yeniden organizasyonu; tam rekabetçi bir endüstrinin tekelleşmesi, tröstlerin kurulması veya monopollerin gücünün azalarak tam rekabetçi bir endüstriye dönüşmesi gibi.
Schumpeter’e göre, yeniliğin bir endüstride girişimci tarafından başarılı bir şekilde uygulanması, endüstrideki diğer girişimcilerin de yeniliği taklit ederek girişimciyi izlemeleri endüstride yatırım yapılmasına öncülük etmektedir. Schumpeter, yeniliği başlatan girişimcinin diğer girişimcileri etkileyerek yaratmış olduğu kârlılık ve yatırım artışlarına neden olan bu duruma yeniliklerin kümelenmesi olarak nitelendirmektedir.
Schumpeter’e göre, kapitalizmin dinamik yapısı ve sürekli değişim içinde olmasını sağlayan asıl güç yeniliklerdir. Bir başka deyişle kapitalizmin durağan olmamasının ve sürekli bir değişim içinde olmasının nedenleri, yeni malların üretilmesi, yeni üretim tekniklerinin keşfi, yeni piyasa ve pazarların keşfi, yeni hammadde veya yarı mamul kaynaklarının keşfi ve endüstrilerin yeniden organizasyonudur.
Schumpeter 1942 yılında yayımladığı Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi adlı kitabında bu sürece
Yaratıcı Yıkım olarak ifade etmektedir. Schumpeter yaratıcı yıkım kavramını, yeniliklerin yapılmasıyla eski malların ve endüstrilerin yıkılıp yeni mallar ve endüstrilerin eskilerin yerlerini alması olarak ifade etmektedir.
Girişimciler ve Büyüme
Schumpeter, kapitalist sistemin sürekli değişimini sağlayan ve kapitalizmi dinamikleştiren ve yenilikleri uygulayan kişiler girişimciler olarak nitelendirmektedir. Bu bağlamda kapitalist sistemin dinamik yapısını oluşturanlar, risk alamayan iş adamları değil, girişimcileridir. Girişimciler iş adamlarından farklı kişilerdir. Girişimciler, yenilikleri uygulayan ve bu amaçla yatırımları yapan ve yatırım riskini de üstlenen kişilerdir. Schumpeter’e göre, girişimcinin yenilikleri uygulamaya yönelten en önemli nedeni sadece kâr elde etme isteği değildir. Psikolojik güdüler de yeniliği uygulamada çok önemli bir faktör olmaktadır. Girişimcilerde mücadele etme hırsı, kendisini başkalarından üstün görme arzusu, fethetme arzuları vardır.
Schumpeter girişimcilerin yenilikleri uygulama işlevlerini yerine getirme konusunda iki unsura ihtiyaç duyduklarını ifade etmektedir. Bunlardan ilki, yeniliklerin var olabilmesi için ön koşul olan icatların teknik bilginin varlığı, ikincisi ise yenilikleri uygulama işlevlerini yerine getirebilmeleri için ihtiyaç duyulan kredilerdir.
Keynes (1883-1946)’in Büyüme İle İlgili Görüşleri
Klasik İktisat Teorisi’ne önemli eleştirilerde bulunan iktisatçı ise Johnard Maynard Keynes (1883-1946)’dir. Keynes 1936 yılında Para, Faiz ve İstihdamın Genel Teorisi adlı eserinde klasik iktisatçıların savunduğu gibi piyasa mekanizmasının otomatik olarak tam istihdamı sağlama konusunda başarılı olamadıklarını ileri sürmüştür. Keynes eserinde Keynesyen Devrim olarak nitelendirilen bu tezinde yatırımların öncelikle toplam talep üzerinde etkilerini incelemiş, yatırımların sermaye birikimi üzerindeki etkilerini tümüyle ihmal etmiştir.
Keynes’in büyüme konusundaki analizleri ise bu anlamda kısa dönemli statik bir analizdir. Keynes, klasik iktisatçıları eleştirerek işsizliğin nedenlerini talep yetersizliği olduğunu Para, Faiz ve İstihdamın Genel Teorisi adlı eserinde açıklamıştır. Keynes, kısa dönemde arzı arttırmanın sorun olmadığı bir ortamda talebi belirleyen arz koşulları değil, aslında talep koşulları olduğunu ileri sürmüştür. Bu durumda, talep yetersizliği yani, yetersiz bir talep hacmi kadar düşük bir arz ve düşük bir istihdam yaratacaktır. Bütün dünya ülkelerinin etkilendiği 1929 Dünya Bunalımı böyle bir nedenden dolayı olmuştur. Bu bağlamda Keynes’e göre, ekonomilerdeki gelir ve istihdamı belirleyen faktörler arzla ilgili faktörler olmayıp talep ile ilgili faktörler olmaktadır. Bir ekonomide efektif talep tüketim ve yatırım harcamalarının toplamı kadar olup millî gelirin belirlenmesinde esas unsur olmaktadır.
o    1929 Dünya Bunalımı: 1929’da ABD’de başlayan ve 1930’lu yıllar boyunca devam eden ekonomik buhrandır. 1929 Dünya Bunalımı en çok Sanayileşmiş ülkeleri, özellikle Kuzey Amerika ve Avrupa’yı etkilemiştir. Fakat dünyanın geri kalanında da (özellikle sanayileşmiş ülkelerde) yıkıcı etkiler yaratmıştır.
Keynes, özellikle gelişmiş ekonomilerin, uzun dönemde durgunlukla karşılaşmaları kaçınılmaz olacağını ifade etmektedir. Keynes’in durgunluk tezi ile ilgili görüşlerinde etkili olan unsurlar ise şunlardır:
Öncelikle nüfus artışı, teknik ilerleme ve yeni üretim yöntemleri ve alanlarında ilerleme ihtimali gelişmiş ekonomileri olumlu etkileyip bir süre sonra etkileri azalıp uzun dönemde bu ekonomilerde durgunluk yaşanacaktır. Çalışma yaşındaki nüfusun artışı ve sermaye artışı ile birlikte, uzun dönemde tam istihdamı sağlayacak olan reel gelir düzeyinin yükselmesi beklenen sonuçtur. Nüfusun artışı ve tasarruf oranlarındaki oluşacak bir azalma yatırım ve tasarruf arasında bir dengesizliğe neden olacaktır.
Keynes’in durgunluk tezi eleştirilirken öncelikle tarihi olay ve gelişmelerin nasıl olacağı konusunda doğru tahminlerde bulunamamak değil, aslında durgunluk tezi analiz edilirken yatırım talebiyle ilgili analitik bir hatanın yapılmış olması çok önemlidir.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir