İktisadi Büyümenin Kaynakları, Aşamaları ve Sınırları


İktisadi Büyümenin Kaynakları, Aşamaları ve Sınırları
İktisadi Büyümenin Kaynakları
Bir ekonominin uzun dönemde iktisadi büyümesini belirleyen birçok faktör mevcuttur. Bu faktörleri, temel kaynaklar ve diğer kaynaklar olmak üzere iki kategoride incelemek mümkündür.
Büyümenin temel kaynaklarını:
Ø    İşgücü
Ø    Fiziksel sermayea
Ø    Doğal kaynaklar
Ø    Teknoloji
Büyümenin diğer kaynakları:
ø    Girişimcilik
ø    Beşeri sermaye
ø    Kurumsal yapı
ø    Hükümet
ø    Coğrafya ve kültür
Büyümenin Temel Kaynakları
İşgücü
İktisadi büyüme, işgücü miktarına ve işgücünün kalitesine bağlı olarak belirlenir. Bir ülkedeki işgücü arzı, çalışabilir yaştaki nüfusun büyüklüğüne bağlıdır. Nüfus hem nicelik hem de nitelik olarak ekonomi üzerinde dönüştürücü etkilere sahip olduğu gibi, bir geri besleme ile ekonomideki dönüşümler de nüfus yapısını etkilemektedir.
Nüfus artışına bağlı olarak ortaya çıkan işgücü artışı, emeğin marjinal verimliliğini, ortalama verimlilikten daha hızlı artırdığı sürece; yani azalan verimler kanunu işlemeye başlayıncaya kadar ekonomik büyümeyi olumlu yönde etkileyecektir. Ancak azalan verimler yasasının işlemeye başladığı andan itibaren meydana gelecek işgücü artışı, üretim artışına yol açmayacak ve dolayısıyla iktisadi büyümeyi olumsuz etkileyecektir.
o    Azalan verimler kanunu: Diğer üretim faktörleri miktarı sabitken bir üretim faktörünün üretimde kullanılan miktarının artırılması durumunda her ilave birimin sağladığı ürün miktarının azaldığı durumu ifade eder.
Fiziksel Sermaye
Üretimin artmasına büyük katkısı olan aletler, makineler, sanayi gereçleri, fabrika ve donanım; fiziki sermayenin değişik biçimlerini oluştururlar. Sermaye birikimi, mevcut gelirin bir kısmının tasarruf edilip yatırıma dönüştürülmesiyle gelecekteki üretim ve geliri artırmak amacıyla gerçekleştirilir. Mal ve hizmetlerin üretimi, sermaye ve işgücünün bir araya getirilmesini gerektirmektedir. Bir ülkede fazla sayıda işgücüne karşılık, yetersiz düzeyde fiziki sermaye mevcutsa işgücünün çok fazla üretken olmasını beklemek gerçekçi olmayacaktır. Bu nedenle sermaye, büyüme arzusunda olan bir ekonominin en kritik kaynağını oluşturmaktadır. Sermaye birikimindeki yetersizlik, yeni yatırımların yapılmasıyla giderilebilir. Bu ise kaynakların yeni yatırımlara ayrılmasını gerektirmektedir. Yani tüketimin azaltılarak daha çok kaynağın yatırıma yönlendirilmesi gerekmektedir.
Benzer şekilde, insan kaynaklarına yapılan ve işgücünün niteliğini artıran yatırımlar, beşeri sermaye yatırımları olarak adlandırılır. Bu durum, işgücü miktarındaki artış sonucunda meydana gelecek üretim artışına eşdeğer oranda, belki de daha fazla bir üretim artışı sağlayabilecektir. Okulda verilen eğitim, mesleki yetiştirme programları, yetişkinlere yönelik kurslar ve diğer çeşit resmi olmayan eğitim yatırımları, insan becerilerini ve kaynaklarını geliştirmede; binalara, donanıma, kitaplara, kişisel bilgisayarlara, bilim malzemesine ya da mesleki araçlara yapılan yatırımlar doğrudan yatırımlar kadar etkili olabilir.
Sosyal sabit sermaye yatırımları:
*    Yol
*    Su
*    Elektrik
*    Kanalizasyon
*    İletişim vs. gibi alanlara yapılan yatırımlar
Doğal Kaynaklar
Doğal kaynaklar, doğada bulunan ve insan gereksinimlerini karşılayacak bir şekilde kullanılabilen veya kullanılmaya hazır olan varlıkların bütününü ifade eder. Diğer bir ifadeyle, insandan başka doğada bulunan tüm varlıklar doğal kaynaklar olarak adlandırılmaktadır. Bunlar; toprak, su, madenler, orman ve hayvan varlıklarıdır. Doğal kaynaklar, yaşıyor-yaşamıyor, yenilenebilir-yenilenemez olmak üzere çeşitli ayrımlara tabi tutulmaktadır. Yaşıyor doğal kaynaklara hayvanlar ve ormanlar örnek verilirken, fosil yakıtlar ve mineraller yaşamıyor doğal kaynaklara örnek olarak verilebilir.
Toprak, su, hava ve orman yenilenebilir kaynaklara örnek oluştururken
petrol yatakları, doğal gaz, kömür, nikel, demir ve diğer madenler ise yenilenemez kaynakları oluşturan diğer örneklerdir.
Bir ekonomide doğal kaynakların bol olması ekonomik büyümeyi olumlu yönde etkileyebilir ancak doğal kaynaklar tek başına büyümeyi gerçekleştiremez. Örneğin, Arjantin ve Brezilya gibi gelişmekte olan ülkelerden bazıları oldukça zengin doğal kaynaklara sahip olmalarına karşın, bu kaynakların mal ve hizmet üretiminde kullanılması konusunda çok fazla başarılı olamamışlardır.
Teknoloji
İktisadi büyümenin temel dinamiklerinden birini ve belki de en önemlisini teknoloji oluşturmaktadır. Teknoloji, bir mal veya hizmetin üretimi için gerekli bilgi, organizasyon ve tekniklerin bütünü olarak tanımlanabilir. Teknolojik gelişme,
i)    Daha büyük miktarlarda çıktının elde edilmesine veya
ii)    Belli bir kaynaktan daha üstün kaliteli mal veya hizmetin üretilmesine olanak sağlayan çeşitli bilgilerin ortaya çıkması şeklinde de tanımlanabilir.
İktisatçılar, teknolojik gelişmeyi sanayi devrimiyle birlikte yeni buluşların hız kazanması üzerine incelemeye almışlar ve iktisadi büyüme üzerine etkisine dikkat çekmişlerdir. İktisat kuramında teknolojik gelişmenin içselleştirilmesine yönelik çabaların çıkış noktası Schumpeter olmuştur. Yenilikler ve bunların kalkınma süreçlerine etkisi konusu, Schumpeter’le birlikte ekonomik kalkınma kuramları içinde çok önemli bir yere sahip hâle gelmiştir. Marx ve Schumpeter, yeniliklerin kapitalist ekonomide rekabetçi üstünlüğün başında yer aldığını ifade etmişler ve teknolojik gelişmenin kalkınma süreçlerine olan etkisini ele alan öncüleri olmuşlardır.
Schumpeter’e göre, teknik yenilikler ekonomide birkaç yıl içinde sona erecek bir canlanma yaratırlar. Arkadan duraklama ve bunalım gelir. Bu nedenle, eski dengeyi bozmada ve yenisini kurmada yenilikler ana faktördür.
Büyümenin Diğer Kaynakları
Girişimcilik
Girişimciler yeni ürünler, yeni hizmetler, teknolojik süreçler ve yeni üretim yöntemleri geliştirmeleri ve uygulamaları nedeniyle, bir ekonominin sağlıklı ve dinamik bir yapıya bürünmesinde önemli işleve sahiptirler. Buna karşın, konuyla ilgilenen birçok bilim adamı, girişimciliğin en kıt faktör olduğunu düşünürler.
Beşeri Sermaye
Bir ülkenin beşeri sermaye yönünden zenginliği, işgücünün verimliliğini artıracak eğitim düzeyi, yetenek, sağlık, beslenme gibi faktörlere bağlıdır. Daha iyi eğitilen, beslenen, sağlıklı ve yetenekli işgücünün daha verimli olmasının yanında geniş bir sermaye birikimi oluşturacaktır. Dolayısıyla eğitim ve sağlık beşeri sermayenin nitelik olarak gelişiminde rol oynayan başlıca iki önemli faktördür. Genel olarak eğitimin, üretim sürecini iki yoldan etkilediği kabul edilmektedir. Bunların ilki, örgün ve yaygın eğitimden oluşan formel eğitim, ikincisi ise hizmet öncesi, hizmet içi ve işbaşı eğitimi kapsayan işyerinde eğitimdir. Eğitim imkânlarının genişletilmesi, işgücünün yalnızca kendi verimliliğini artırmakla kalmaz, ayrıca birlikte çalıştığı kişilerin verimliliklerine de olumlu yansıyarak toplam verimliliği artırır. Ayrıca, işgücü niteliğini geliştirmek için bilimsel araştırma tekniklerinin geliştirilmesi ve öğretilmesi işletmelerde verimlilik artışına yol açmaktadır.
Kurumsal Yapı
Bir ülkenin kültürü, sosyal ve dinsel davranışları, özel ve kamusal gelenekleri, siyasal ortamı, ulusal ve uluslararası gelenekleri ve bunlar arasında yürütülen ilişkiler ağı bir ülkenin kurumsal yapısını oluşturur
Hükümet
Makroekonomik istikrarın sağlanması yanında siyasal istikrarın sağlanması konusunda hükümete önemli görevler düşer. Türkiye ve gelişmekte olan birçok ülke örneğinde görüldüğü gibi, aşırı enşasyon, ekonomik durgunluk ve kriz gibi ekonomik rahatsızlıklar girişimcilerin yatırım kararlarını olumsuz etkilemektedir. Bir ekonomide yaşanan siyasal istikrarsızlık durumu da ekonominin büyümesine zarar veren bir diğer faktördür. Gerek hükümet istikrarsızlıkları gerekse iç ve dış güvenlik sorunlarından kaynaklanan durumlarda, girişimciler ve tasarruf sahipleri kaynaklarını yatırım yapmak için kullanmak istemeyeceklerdir. Hükümetlerin bir ülkedeki en önemli görevi siyasal ve yasal çerçeveyi oluşturmaktı r. Bu çerçeve, ekonomik olarak daha verimli bir şekilde çalışmayı, tasarrufu, yatırımı ve yararlı bilgi ve beceriler kazanmayı teşvik edecek şekilde oluşturulabilir.
Bu bağlamda, sözleşmelerin güvenliği ve güçlendirilmesi, kanun ve düzen, güvenli bir para, yerleşme hakkı gibi temel haklar ve iyi tanımlanmış mülkiyet hakkı gibi çok sayıda alanda bir çerçeve oluşturulabilir. Hükümetlerin altyapı sağlamak gibi rolleri de vardır.
Hükümetin bir diğer rolü, beşeri sermayenin artırılması için eğitim ve sağlık alanında yapacağı yatırımlardır.
Büyüme ve yoksulluk arasındaki ilişkiden dolayı, hükümetin önemli bir rolü ortaya çıkmaktadır.
İktisadi Büyümenin Aşamaları (Rostow)
19. yüzyıl boyunca Batı ülkeleri hızlı bir sanayileşme süreciyle birlikte başarılı bir büyüme süreci yaşamışlardır. Walt W. Rostow 1960 yılında yazdığı “İktisadi Büyümenin Aşamaları” adlı kitabında batı ülkelerinin yaşadıkları deneyimlere bakarak en sanayileşmiş ülkenin gelişmişlik düzeyine ulaşmak için, belli aşamalardan geçeceğini ileri sürmüştür. Bu aşamalar sırasıyla şöyledir:
Þ    Geleneksel Toplum Aşaması
Þ    Kalkışa Hazırlık Aşaması
Þ    Kalkış Aşaması
Þ    Olgunluk Aşaması
Þ    Kitle Tüketim Aşaması
Geleneksel Toplum Aşaması
Bu aşamada tarımın ekonomide önemli bir ağırlığı vardır. Kaynakların büyük bir kısmı tarıma ayrılır ve çalışan nüfusun % 75 veya daha fazlası tarım sektöründe çalışır. Toprakların büyük bir bölümü küçük bir azınlıkta toplanmıştır. İş bölümü çok sınırlıdır. Tarım sektörü hava koşullarının etkisinde olduğu için, üretimde büyük dalgalanmalar olmakta ve bu durum ekonominin bütününü etkilemektedir. Kurumsal altyapı istenilen seviyede değildir. Tüm bu koşulların doğal bir sonucu olarak ekonomi, düşük gelir düzeyinde olup durgun bir görünüm arz eder. Kişi başına gelir düzeyinin tavan olması, geleneksel toplumun temel özelliğidir. Düşük gelir nedeniyle hemen hemen hiç tasarruf yapılamamaktadır. Tasarruf yapan kesimler ise bunu sosyal verimliliği çok düşük alanlara kaydırarak ekonominin durgun yapısının sürüp gitmesine neden olmaktadırlar.
Geçmişteki Çin Hanedanlıkları, Orta Doğu Uygarlıkları, Akdeniz ve Orta Çağ medeniyetleri, geleneksel toplum döneminin örneklerini oluşturur.
Kalkışa Hazırlık Aşaması
Bu aşama feodalizm ve kalkış (take-off) arasındaki aşamayı içerir. İktisadi büyüme ve kalkınmaya başlayabilmek için gerekli ön koşulların hazırlandığı dönemdir. İngiltere başta olmak üzere Batı Avrupa ülkeleri kalkışa hazırlık dönemini 17. yüzyılın sonları ile 18. yüzyılın başlarında tamamlamışlardır. Sermaye birikiminin hızlanması, altyapının oluşturulmaya başlaması, teknik yeniliklerin artması ve bu yeniliklerin uygulamaya konması, tarımda ve sanayide verimin yükselmesi, tarım önemini kaybederken sanayi sektörünün gelişmeye başlaması, bu aşamanın başlıca ekonomik özellikleridir. Bu aşamada iktisadi büyümeyi garanti altına alacak şekilde yatırımlar ulusal gelirin en az % 10’una yükselir. Ayrıca sermayeyi harekete geçirmek için bankalar ve diğer kurumlar kurulur, iç ve dış ticaret genişler.
Kalkışa hazırlık aşamasında pek çok iktisadi ve sosyal değişimler görülmekle beraber asıl değişme siyasal bünyede ortaya çıkmaktadır. Eski mahalli çıkarlara, sömürgeci güçlere veya her ikisine birden karşı olan ve milliyetçi ruha sahip bir merkezi ulusal devletin kurulması bu aşamanın en önemli yönüdür. Bu aşamada ayrıca belli ölçüde eğitim artar, özel ve devlet sektöründe yeni girişimci tipleri ortaya çıkar.
Kalkış Aşaması
Bu aşama kalkınma sürecinin süreklilik göstermeye başladığı dönemdir. Kalkınma aşamasında bir önceki aşamada kurulmasına başlanılan modern teknolojik ve kurumsal yapı uygulamaya dönüşür.
Bu aşamada kişi başına gelirin yeterince artırılması için, tasarruflar ve yatırımlar ulusal gelirin % 5’inden
% 10’un üzerine veya daha fazlasına çıkar. Bu aşamada öncü büyüme sektörlerinin kurulması önemlidir. Ayrıca bu aşamada yeni sanayi kolları hızlı bir şekilde gelişir ve bunların meydana getirdiği hasılanın büyük bir kısmı yeniden yatırıma aktarılır. Yeni girişimciler sınıfı ortaya çıkar ve özel sektör gittikçe büyür. İktisadi faaliyetlerde daha evvel kullanılmayan doğal kaynaklar ve üretim yöntemleri kullanılmasına başlanır. Bu dönemde ayrıca tarımda teknolojik gelişmeler ve yeni üretim yöntemleri gelişir.
Rostow’a göre kalkışın başarılı olabilmesi için, ekonomide kendini besleyen bir sürecin ortaya çıkması gerekir. Rostow, bu aşamada üç temel koşulun gerçekleştirilmesi gerektiğini belirtmektedir:
þ    Yatırımlar ulusal gelirin % 5’ler, % 10’lar ve hatta daha yüksek seviyeye çıkarılması,
þ    Yüksek bir hızla gelişen bir ya da birkaç temel imalat sanayinin kurulması
þ    Modern sektördeki gelişme eğilimlerine uygun ve kalkışın ekonomik girişimlerin dışında yaratabileceği dışsal tasarrufları etkin bir biçimde kullanacak ve gelişmeye süreklilik kazandıracak siyasal, sosyal ve kurumsal bir yapının var olması ya da hızla kurulması.
Rostow, birçok ülke için kalkış tarihlerini tahmin etmiştir. Bu tarihler:
Olgunluk Aşaması
Kalkış döneminin sona ermesinden 40 yıl sonra olgunluk aşamasına ulaşılır. Rostow bu aşamayı toplumun kaynaklarının büyük bir bölümünün modern teknolojilerin yer aldığı alanlarda etkin bir şekilde kullanıldığı dönem olarak tanımlar. Bu aşamada ulusal gelirin % 10-20’si kadarı devamlı bir şekilde yatırımlara gider. Kişi başına düşen gelir artar, yeni öncü sektörler eskilerinin yerini alır ve yeni sanayi kolları yükselirken eskileri önemi kaybeder. Uluslararası ticaret önemli hâle gelir. Daha önce ithal edilen mallar üretilir, yeni ithal ihtiyaçlar artar ve bu ihtiyaçları karşılamak için ihracat artar. Ayrıca bu aşamada ekonominin alanı daha geniş sanayi alanlarını içerecek şekilde genişler. Örneğin demir, kömür ve ağır makine sanayinden makine ve aletlere, kimyasal ve elektrikli teçhizata doğru bir yer değiştirme görülür. İngiltere, Amerika, Almanya, Fransa ve 1929 yılından sonra olgunluğa doğru ikinci bir hamle yapan Rusya gibi ülkelerde bu durum yaşanmıştır. İsveç’te ise 1890 yılından sonra aynı rolü keresteden selüloz ve kâğıt sanayisine, maden cevherinden yüksek kaliteli çeliğe ve madeni ürünlere geçiş oynamıştır.
Bu aşamada ekonomi herhangi bir şeyi değil, arzu edileni üretecek girişim ve kabiliyete ulaşır. Bu dönemde, işgücünün dağılımında iyileşme, kent nüfusu büyümesi, beyaz yakalı işçilerin oranında bir artış, sanayideki liderliğin girişimcilikten yöneticiliğe kayması gibi, toplumsal yapıdaki değişmeler sanayi yapısındaki değişimlere eşlik eder.
Kitle Tüketimi Aşaması
Kitlesel tüketim aşaması, her ulusun olgunluk aşamasından sonra ulaştığı aşamadır. Bu aşamada toplum artık modern teknolojinin gelişmesini bir hedef olarak almaktan vazgeçmiştir. Bu aşamaya ulaşan toplumlarda dayanıklı tüketim malları üreten sektörler ile hizmetler sektörü gittikçe gelişen ekonominin başlıca sektörleri durumuna gelmişlerdir. Dikiş makinesi, bisiklet, çeşitli elektrikli alet ve makineler ve otomobil gibi malların üretim ve tüketiminde büyük artışlar görülür. Artan gelirler bu tür mallara olan talebi artırdığı için, bunların üretimi hızlanırken alışılmış yiyecek ve giyecek mallarına olan talep nispi olarak azalmaya başlar. İşgücünün gerek toplamda gerekse kentsel nüfustaki payında büyük artışlar gerçekleşir. Çalışanlar içinde vasıflı işgücünün payı artar.
Kitle tüketim aşamasında dış kuvvet ve nüfuz kazanmak için kaynakların önemli bir kısmı askeri ve diplomatik alana harcanır. Ayrıca bu aşamadaki devlet refah devleti olarak tanımlanır. Bu bağlamda, artan oranlı vergiler yoluyla gelirin yeniden dağıtımı da dahil olmak üzere, devletin elindeki güçler serbest piyasa düzeninde sağlanamayan beşeri ve sosyal hedeflere ulaşmak için kullanılır.
Amerikan toplumu bu aşamaya 1913 yılında Henry Ford’un seri otomobil üretimine başlamasıyla girmiştir.
Batı Avrupa ve Japonya ise bu döneme 1950’lerde girmişlerdir.
İktisadi Büyümenin Sınırları
Roma Kulübü’nün 1972 yılında “Büyüme’nin Sınırları” başlıklı raporunda nüfus artışı ve ekonomik gelişme azalmadıkça, doğal kaynaklar, içilebilir su ve temiz hava ihtiyacını dünyanın sağlayamayacağı ileri sürülmüştür. Rapor, büyümenin doğal çevre üzerinde yol açtığı tahribata dikkatlerin çekilmesi açısından ciddi bir uyarı niteliği taşımaktadır. Rapor çevre sorunlarına karşı ortak bir platformda hareket edilmesi konusunda bir uzlaşının göstergesi olmuştur. Bu rapordan sonra 1978 yılında “Dönüm Noktasındaki İnsanlık” adlı ikinci rapor hazırlanmıştır. Bu raporda, sanayileşmenin gelişmiş ülkelerde durdurularak gelişmekte olan ülkelerde hızlandırılması öngörülmüştür. “Amerika Birleşik Devletler Başkanına Küresel 2000 Raporu”nda ise nüfus ve kişi başına düşen tüketimin artmasının 2000’li yıllarda ciddi kaynak kıtlığına yol açacağı savunulmuştur. Ayrıca sera gazı ya da küresel nükleer riskler gibi düşük olasılıklı ama aşırı tehlike arz eden olaylara karşı dünyanın daha savunmasız hale geleceği ileri sürülmüştür.
Nüfus Baskısı
Sanayi Devrimi’nden günümüze dünya nüfusu giderek artmıştır. Bu artış dünyadaki ölüm oranındaki azalma ve doğum oranındaki artış sonucunda gerçekleşmiştir. Ölüm oranlarının azalması tıptaki ilerlemeler ve gıda üretiminde meydana gelen artışlardan kaynaklanmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrası ölüm oranlarının hızla düşmeye devam etmesiyle dünyada nüfus patlaması gerçekleşmiştir. Buna karşılık aynı dönemde gelişmiş ülkelerde doğum oranlarında azalma görülmesi, nüfus artışını yavaşlatmıştır. Gelişmekte olan ülkelerde ise doğum oranlarının yüksek olmasına bağlı olarak nüfus artışı düşmemiştir.
Bugün dünya nüfusu 7 milyarı aşmıştır. 2050 yılında bu sayının 10,5 milyara ulaşacağı tahmin edilmektedir. Dünya nüfusundaki artış dünya kaynaklarına olan talebi de yoğunlaştırmaktadır. Bunun yanında ekonomik kalkınmanın giderek daha fazla ülkeye yayılması yaşam standartlarını yükseltmekte ve insanların daha fazla gelire ulaşmaları daha fazla kaynak tüketimine neden olmaktadır. Bu yüzden dünyada sadece daha fazla insanın varlığı değil, aynı zamanda bu insanların daha fazla tüketimde bulunmaları da kaynaklar üzerinde ikinci bir baskı oluşturmaktadır. Nüfus baskısı kirlilik ile mücadele konusunda da kendini göstermektedir.
Çevre Kirliliği ve Kaynakların Tükenmesi
Çevre ile ekonomik faaliyet arasındaki ilişki, 18. yüzyıldan itibaren iktisatçıların ilgisini çekmeye başlamıştır. Bu ilişki çerçevesinde tarımsal ürünler ve tarım arazileri bakımından iktisadi büyümenin sınırları olması gerektiğini ilk savunanlar klasik iktisatçılardan Malthus ve Ricardo olmuştur.
İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan kalkınma girişimleri birçok ülkeyi ekonomik bakımdan gelişmiş-gelişmemiş statüsüne sokarken aynı zamanda dünya içinde tehdit oluşturacak birçok çevresel sorun üretmiştir. Başlangıçta kalkınma adına mazur görülen bu sorunlar yerel olmaktan çıkıp giderek bölgesel ve daha sonra da küresel hâle gelmiş ve bu durum kalkınma ve doğa arasında denge arayışlarını da beraberinde getirmiştir. “Sürdürülebilir Kalkınma” olgusu bu arayışların bir ürünü olarak karşımıza çıkmış ve ilk kez 1987 yılında Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonunun raporunda dile getirilmiştir.
Gelişmekte olan ülkeler sürdürülebilir kalkınmayı yoksulluğun azaltılması, pazara erişimin kolaylaştırılması, eğitim ve sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi gibi daha çok sosyal kalkınma içerikli bir gündeme oturtmaya çalışmaktadırlar. Gelişmiş ülkeler ise konuyu daha çok çevrenin korunması ve temiz bir çevre içinde refahın sürdürülebilirliği sorunu olarak görmektedirler.
o    Sürdürülebilir Kalkınma: Gelecek kuşakların ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini tehlikeye sokmaksızın, bugünkü kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmesidir.
Küresel ısınmada insan faktörünün etkili olması, bunu önlemenin de insanların elinde olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle, küresel ısınmasının olumsuz etkilerinin küresel anlaşmalar yoluyla azaltılması amaçlanmış ve “Birleşmiş Milletler” gibi uluslararası örgütler bu konuda çaba göstermeye başlamışlardır. Bu çabaların ilki, 1992 yılında Rio de Janerio’da gerçekleştirilen Dünya Zirvesi sırasında kabul edilen
“Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sözleşmesi” (UNFCC) olmuştur. 1994 yılında yürürlüğe giren bu sözleşmenin ardından 1997 yılında daha bağlayıcı hükümler içeren “Kyoto Protokolü” imzaya açılmıştır. Kyoto Protokolünde, “atmosferdeki sera gazı yoğunluğunun, iklime tehlikeli etki yapmayacak seviyelerde dengede kalmasını sağlamak” amaçlanmıştır. Anlaşma 16 Şubat 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye için yürürlük tarihi ise 26 Ağustos 2009’dur.
Büyümenin Sınırları Tezine Karşı Görüşler
Büyümenin sınırları olduğu tezi, birçok iktisatçının farklı görüşleriyle çürütülmeye çalışılmaktadır. İlk olarak sabit teknoloji ve sabit kaynaklar varsayımı çerçevesinde büyümenin mutlak sınırı ile ilgili bir takım ilişkiler kurmak doğru değildir. Buna göre, kaynaklar değişirken teknoloji de sürekli değişmektedir. Teknolojik değişim sonucunda kullanılan yenilikler, bütün girdilerin veya kaynakların birim hasıla başına daha az kullanılmasına neden olmaktadır. Bu yüzden teknolojiyi problemin bir parçası olarak değil, çözümü olarak görmek daha doğrudur. Burada problem, çok sayıda insanın mevcut teknolojiler ile üretim ve tüketim düzeylerini sürdürmek istemelerinden kaynaklanmaktadır. Ancak gözden kaçırılamayacak bir husus, teknolojik gelişmelerin birçok engel ve sorunun aşılmasına katkı sağlamasıyla birlikte, başarıların otomatik bir şekilde anında gerçekleştirilememesidir. Yani teknolojiye kaynaklık eden bilgi, keşif ve buluşların yapılması ile bunların problemleri çözmek için pratiğe dökülmesi arasında bir gecikmenin ortaya çıkabilmesidir.
Temel problem, desteklenen tarımsal üretimin daha fazla nasıl üretileceği değil, nasıl azaltılacağı olmuştur
Büyümenin sınırları yaklaşımında ikinci problem, kıtlıkla mücadelede piyasa ve diğer sosyal mekanizmaların ihmal edilmesidir. Dünyada 1970’li yıllarda meydana gelen petrol krizinde sadece bilimsel çalışmalarda değil aynı zamanda medyada da enerji krizi ve dünya petrol arzının tükeneceği vurgulanmıştı.
Büyümenin sınırları ile ilişkin üçüncü problem, büyümenin şimdikinden çok daha karamsar bir tabloyla karşılaşılacağının varsayılmasıdır. Örneğin daha fazla dumanlı fabrikalar, daha çok kirleten otomobiller, daha çok ayaküstü (fast-food) tarzı lokantaların ortaya çıkacak olmasıdır. Oysa dumanlı fabrikaların yerini gelecekte daha az kirleten dumansız fabrikalar alabilir.
Buna bağlı olarak dördüncü problem, büyüme ile artan refah ve verimliliğin, toplumun çevreyi koruma önlemleri alma kapasitesinin genişletildiğinin göz ardı edilmesidir. Kaynakların aşırı tüketiminin ve sera gazları oluşumunun çevresel tahribat sürecini hızlandırdığı fikri “Çevresel Kuznets Eğrisi” (ÇKE) adı verilen bir hipotezle çürütülmeye çalışılmıştır.
Çevresel Kuznets Eğrisi Hipotezi: Bir ülke zenginleştikçe çevresel bozulmanın artacağını, ancak belli bir gelir düzeyine ulaşıldıktan sonra gelirdeki artışın çevre kalitesine olumlu katkıda bulunacağını ifade eder.
ÇKE hipotezine göre, gelirdeki artışla önce artan sonra azalan çevresel bozulma, ters U-biçimli bir eğri oluşturmaktadır. Bu yaklaşım, ekonomik büyümenin çevre kalitesi üzerinde 3 farklı etkisinin bulunduğunu ileri sürmektedir. Bu etkiler;
è    Ölçek etkisi
è    Bileşim etkisi
è    Teknik etki
Ölçek etkisi: Ekonomik büyümenin çevre üzerinde oluşturduğu negatif etki, ölçek etkisidir.
Bileşim etkisi: Gelir arttıkça ekonomik yapının değişmesini ve daha az kirlilik üreten faaliyetlerin ağırlığının artmasını ifade eder. Örneğin, enerji yoğun sanayiden hizmetlerin ve bilgiye dayalı teknolojinin yoğun olduğu sanayiye geçilmesi, çevresel bozulmayı azaltmaktadır.
Teknik etki: Zenginleşen bir ülke Ar-Ge faaliyetlerine daha çok kaynak ayırmasıyla, ekonomik büyümeyle birlikte teknolojik gelişim de sağlanacak ve kirli teknolojiler yerini daha temiz, daha yeni teknolojilere bırakacaktır. Bu da ekonomik büyümenin neden olduğu teknik etkidir.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir