Uluslararası Çevre Sözleşmeleri

STOCKHOLM ÇEVRE KONFERANSI

Stockholm’de 1972 yılında ilk BM Çevre Konferansı gerçekleştirilmiştir. Bu konferansta farklı ekonomik, sosyal, kültürel, ideolojik yapılara karşın tüm dünya çevre sorunlarına ve çözüm yollarına bir pencereden bakmak için bir araya gelmiştir. Bu anlamda farklılıklarına rağmen tüm dünyayı ortak bir amaç için ilk kez bir araya getiren en yaygın platform olma özelliği taşımaktadır.
Konferansta ülkeler kendi içlerinde az gelişmiş ve gelişmiş ülkeler olarak ayrıma gitmişler, az gelişmiş ülkeler çevre sorunlarının sorumlusu olarak gelişmiş ülkeleri işaret ederek çözümün de onlar tarafından bulunması gerektiğini belirtmişlerdir. Ancak kendi içlerinde yaşadıkları ekonomik ve toplumsal azgelişmişliğinde çevresel sorunlara neden olduğu konusunda hemfikir olmuşlardır. Konferansta; re sorunları ile ile ilgili tartışmalar yapılmıştır.
Çevre sorunlarının küresel oluşu ve sorumluluğun daima ortak olduğu fikrinin benimsendiği konferansta ayrıca ülkelerin gelişmişlik düzeylerinin artırılmasında kalkınmanın rolü ve çevreyi koruma faaliyetlerinin kalkınma önünde bir engel olmadığı üzerinde durulmuştur . Stockholm Çevre Konferansı çevre hukukunun bir anlamda “miladı” olarak kabul edilmektedir. Ancak bağlayıcılık gücü olmayan ilke ve prensipler çevre sorunlarıyla mücadelede yeterli olmamıştır.

AKDENİZ EYLEM PLANI
BM Çevre Programı’nın (UNEP) kurulmasıyla birlikte Akdeniz’in korunması öncelikli hedefler içine alınmış, 1974 yılında da “Bölgesel Denizler Programı Faaliyet Merkezi” kurularak Akdeniz Eylem Planı (MAP) tasarısı hazırlanmıştır. Akdeniz’e kıyısı olan 16 ülke tarafından Barselona’da yapılan hükümetler arası toplantıda kabul edilen plan, bugün 21 Akdeniz ülkesi ve AB tarafından yürütülmektedir. Akdeniz’de yaşanan çevresel sorunları disiplinler arası ve bütüncül bir boyutta ele almak ve bölgesel düzeyde işbirliğini sağlamak amacıyla kabul edilen plan, 1992 yılında düzenlenen Rio Konferansı’nın ardından sadece deniz kirliliğini önleme üzerine hazırlanmış bir çalışma olmaktan çıkarak Akdeniz Bölgesi’nde sürdürülebilir kalkınmayı hedefleyen bir plan halini almıştır. Bu bağlamda belirlenen temel amaçlar;
1. Deniz kirliliğini incelemek ve kontrol etmek 2. Doğal kıyı ve liman alanlarında sürdürülebilir yönetimi sağlamak 3. Çevreyi sosyal ve ekonomik kalkınmaya entegre etmek 4. Deniz çevresinde ve kıyı bölgelerinde kirliliği önlemek ve azaltmak, kara ve deniz kaynaklı kirliliği mümkün olduğunca engellemek 5. ında iş birliğini güçlendirmek 6. Hayat kalitesinin artırılmasına katkıda bulunmak olarak belirlenmiştir .

BRUNDTLAND RAPORU
1983 yılında dönemin Norveç Başbakanı Gro Harlem Brundtland başkanlığında Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu (WCED) kurulmuştur. Komisyonun kurulmasında salt kalkınma uğruna çevreden özveride bulunulması yönündeki kaygı temel alınmış, çevre ve kalkınma arasındaki bağın anlaşılmasını sağlamak amaçlanmıştır. Bu doğrultuda, 1987 yılında pek çok ülkeden temsilcilerden oluşan bir grubun hazırladığı “Ortak Geleceğimiz (Our Common Future)” isimli rapor hazırlanmıştır.
Ortak Geleceğimiz Raporu’nda çevrenin korunmasıyla kalkınma arasındaki bağlantıya vurgu yapılmakta, uluslararası düzeydeki çevresel sorunların önemi farklı açılardan değerlendirilmektedir. Değişimin ve yeni bir küresel etik anlayışının yalnızca gerekli değil; günün insan kaynağı, teknolojisi, kaynakları ile aynı zamanda mümkün olduğuna değinilmiştir. Raporda belirtilen temel olgu çevre ile ekonomik sorunlar birbiriyle ilişkilidir ve insanların ihtiyaçlarının karşılanmasında doğal kaynakların korunması gerekmektedir. Bu noktada sürdürülebilir kalkınma stratejisi ortaya sürülmüştür.
Raporda sürdürülebilir kalkınma kavramı “Bugünün ihtiyaçlarını gelecek nesillerin de kendi ihtiyaçlarını karşılamalarında ödün vermeden karşılamak” biçiminde tanımlanmaktadır. Buna göre sürdürülebilir kalkınmanın üç içeriğalınmasıdır.
Bu rapora göre öngörülen kalkınma modeli çevre ve kalkınma arasındaki dengeyi sağlamak, çevre üzerindeki baskıyı artırmadan ve kaynakları tüketmeden ekonomik büyümeyi sağlamaktır.

RİO KONFERANSI
Stockholm Konferansı ve Ortak Geleceğimiz Raporu uygulamaya ilişkin çalışmalar daha çok sınırlı ve teorik olmalarına karşın, 1992’de Rio de Janeiro’da gerçekleştirilen BM Çevre ve Kalkınma Konferansı’na (UNCED) bir temel oluşturmuştur. 178 ülkenin katılım sağladığı konferans uluslararası alanda en fazla katılımın sağlandığı Dünya Zirvesi olarak anılmaktadır.
İklim değişikliği, ormansızlaşma, biyolojik çeşitliliğin ve denizlerin korunması, yaşam kalitesinin iyileştirilmesi gibi önlem alınması gereken ekonomik ve sosyal sorunlar ile izlenecek politikalar ile kalkınmanın çevre üzerindeki baskısı, gelişmekte olan ülkelerin yoksulluk ve gelişmişlik düzeyleri, üretim-tüketim alışkanlıkları ve uluslararası ekonominin etkileri üzerine tartışmalar yürütülmüştür .
Konferansta BM’nin çevre sorunları dâhilinde tek küresel yetkili kurum olduğu kabul görmüş, sürdürülebilir bir ekonomik kalkınmanın sağlanması amacıyla BM İktisadi ve Sosyal Konseyi (ECOSOS) oluşturulmuş, BM Çevre Programı (UNEP) ve BM Kalkınma Programı (UNDP) gibi kuruluşların çalışmalarının BM bölgesel ekonomik konseylerinin yardımlarıyla güçlendirilmesi gereği ortaya konulmuştur .
Ekonomik faaliyetler sürdürülürken çevrenin göz ardı edilemeyeceğine yönelik ilkelerin benimsenmesi adına önemli bir adım olan konferans sonunda uluslararası seviyede beş temel belge ortaya çıkmıştır;
1. Rio Bildirgesi 2. Gündem 21 3. İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 4. Biyolojik Çeşitliliğin Korunması Sözleşmesi 5. Orman Varlığının Korunmasına Dair Bildiri
Rio Bildirgesi Bildirgede Stockholm Konferansı’nın ilkelerine bağlı kalındığı, bunu sağlamak amacıyla ülkeler ve toplumlar arasında küresel işbirliklerinin oluşturulması, uluslararası antlaşmalarla birlikte çevre ve kalkınma sistemleri arasındaki entegrasyonun ve herkesin ortak menfaatinin korunması vurgulanmıştır. Bunun yanında ortak yaşam alanımız olan dünyanın bütüncül ve birbiriyle bağlantılı doğasına dikkat çekilmiştir *34+. 27 ilkeyi kapsayan bu bildiri yasal anlamda bağlayıcı değildir ancak ülkelere politik anlamda yükümlülükler getirmektedir.
Gündem 21 Rio Konferansı’nda sürdürülebilir kalkınma tüm insanlığın 21. yüzyıldaki ortak hedefi olarak benimsenmiştir. “İnsanlık tarihi bir dönüm noktasındadır” ifadesiyle başlayan Gündem 21 (Agenda 21) 1990’lı yıllardan başlayarak 2000’li yıllar süresince çevre ve kalkınma sorunlarıyla başa çıkılması ve sürdürülebilir kalkınma hedefine ulaşılması amacıyla belirlenen ilke ve eylemleri ortaya koymuştur.
Gündem 21 temelde dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölüm sosyal ve ekonomik boyuttur. Bu bölümde uluslararası işbirliği, sürdürülebilir kalkınmanın hızlandırılması, açlıkla mücadele, tüketim alışkanlıklarının değiştirilmesi, nüfus ve sürdürülebilirlik, insan sağlığının korunması, sürdürülebilir insan yerleşimleri, karar verme düzeyinde çevre ve ekonominin entegrasyonu konuları ele alınırken ikinci bölümde kaynakların korunması ve yönetimi başlığı altında atmosferin korunması, arazilerin kullanımında sürdürülebilirliğin sağlanması, çölleşme, kuraklık ve erozyonla mücadele, doğal kaynakların ve biyolojik çeşitliliğin korunması, biyoteknoloji ve atık yönetimi gibi çok sayıda konuya değinilmiştir. Üçüncü bölümde etkin grupların rolünün güçlendirilmesi başlığı altında kadınlar, çocuklar ve gençler, yerli halklar, sivil toplum kuruluşları, yerel otoriteler, iş çevreleri, ticaret birlikleri, bilimsel ve teknolojik topluluklar gibi grupların faaliyetlerinin artırılması konuları değerlendirilmiştir. Son olarak dördüncü bölümde ise uygulama mekanizmaları başlığı altında finansman, teknoloji transferi, bilim, bilinçlendirme, organizasyon, uluslararası iş birliği, kurumsal düzenlemeler, hukuki araç ve mekanizmalar ile enformasyon konuları ile ilgili incelemelerde bulunulmuştur.
İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 1994 yılında yürürlüğe giren BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) Biyolojik Çeşitliliğin Korunması Sözleşmesi ve Orman Varlığının Korunmasına dair Bildiri ile birlikte sürdürülebilir kalkınmanın kurumsal çerçevesi oluşmaktadır *23+. Sözleşmenin temel amacı karbondioksit (CO2) ve diğer sera gazı emisyonlarının azaltılması, atmosferdeki sera gazı birikimlerini iklim sistemi üzerindeki tehlikeli insan kaynaklı etkiyi önleyecek bir düzeyde tutulması, az gelişmiş ülkelere bu yönde kaynak ve teknoloji transferi sağlanmasıdır. Sözleşme dâhilinde Ek-I ülkeleri için 2000 yılına kadar sera gazı salınımlarını 1990 yılı düzeyine indirilmesi hedeflenmiştir. Ancak bu hedef daha çok iyi niyet düzeyinde olup yaptırım gücü zayıftır. Fakat iklim değişikliği sürecinin temel metnini oluşturması sebebiyle oldukça önem arz etmektedir. Sözleşme çerçevesindeki en üst karar organı “Taraflar Konferansı (COP)”dır. Konferans her yıl toplanmakta, sözleşmenin uygulanması konusunda değerlendirmelerde bulunmakta, sözleşmeyi daha ileriye taşıyacak kararlar üzerinde tartışmaktadır.
Sözleşmenin 3. maddesinde “Taraflar sürdürülebilir kalkınmayı destekleme hakkına sahiptir ve desteklemelidirler” ifadesi yer almaktadır. Bu bağlamda iklim değişikliğinin önüne geçilmesi yönünde alınacak önlemlerin kalkınma yönünde bir engel teşkil etmeyeceği vurgulanmaktadır.
Biyolojik Çeşitliliğin Korunması Sözleşmesi Sözleşme Rio Konferansı sırasında imzaya açılmış, Aralık 1993 tarihinde de yürürlüğe girmiştir. Sözleşmede yer alan üç temel amaç şu şekilde ifade edilmiştir;
1. Biyolojik çeşitliliğin korunması 2. Biyolojik çeşitlilik bileşenlerinin sürdürülebilir kullanımı 3. Genetik kaynakların kullanımından doğan faydanın adil ve eşit paylaşımı
Sözleşme taraflarının her biri mümkün olduğunca yerinde ve dışarıdan koruma, biyolojik çeşitlilik unsurlarının sürdürülebilir kullanımı, bunların devamlılığının sağlanmasına ilişkin teşvik tedbirlerinin alınması, araştırma, eğitim, kamu eğitimi ve bilgilendirme, etki değerlendirme ile negatif etkilerin minimize edilmesi, genetik kaynaklara erişim, teknolojiye erişim ve teknoloji transferi, bilgi alışverişi, teknik ve bilimsel işbirliği ile biyoteknoloji gen kaynaklarının kullanımından doğan faydaların tüm dünya ülkeleri arasında adil ve eşit paylaşılması konusunda üzerlerine düşen sorumluluğu yerine getirme noktasında anlaşma sağlamışlardır.
Orman Varlığının Korunmasına Dair Bildiri Bildirinin amacı gerek doğal gerekse sonradan oluşturulan ve tüm coğrafi bölgelerdeki ve iklim kuşaklarındaki orman varlıklarının korunması ve yönetimidir. Bildiri ilkelerine göre tüm ülkeler ağaçlandırma ve korumayla dünyanın yeşillendirilmesi çalışmalarına katılım sağlamalı, orman işletmeleri gelecek nesillerinde ihtiyacını karşılayacak biçimde yönetmeli, ormanların ülke içi ve ülke dışı güçler tarafından istismar edilmemesi için gereken tedbirleri almalı, ticari, teknik ve ekonomik tedbirlerle ormanların zarar görmesini engellemeli, asit yağmurları gibi ormanlara zarar veren kirleticiler için gerekli tedbirleri almalı ve önlenmelidir.

KYOTO PROTOKOLÜ
Rio Konferansı’nda hazırlanan İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde sera gazı emisyonlarının azaltılması için ülkelerin tedbirler alması gereği ortaya çıkmıştır. Ancak bu sözleşmenin herhangi bir bağlayıcılığı bulunmamaktadır. Beklendiği gibi bu sözleşme sonrasında da sera gazı emisyonlarında kayda değer bir düşüş gözlenmemiştir. Sözleşmenin yürürlüğe girmesinden üç yıl sonra 1997 yılında BM’nin Japonya’nın Kyoto kentinde düzenlediği toplantıda BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi içerisinde katılımcı hükümetler tarafından “Kyoto Protokolü” imzalanmıştır.
Protokol şimdiye değin imzalanmış en geniş kapsamlı çevre işbirliği anlaşmasıdır. Bu anlaşmaya göre ülkeler iki gruba ayrılmıştır: Gelişmiş ülkeler (Ek-I ülkeleri) ve gelişmekte olan ülkeler (Ek-I’de yer almayan ülkeler). Gelişmiş ülkeler (Ek-I ülkeleri) sera gazı emisyonlarını 2008-2012 yılları arasında 1990 yılı seviyesinden %5,2 aşağıya çekmekle sorumludurlar. Yükümlülüklerini yerine getirmeyen ülkeler salım hedefi farkı ile birlikte Protokolün yürürlüğe girebilmesi için onaylayan ülkelerin 1990 yılındaki emisyonlarının yeryüzündeki toplam emisyonun %55’ini bulması gerektiğinden protokol ancak Rusya’nın da katılımıyla 2005 yılında yürürlüğe girebilmiştir.
Sözleşmeye göre; 1.Atmosfere salınan sera gazı miktarı %5,2’ye çekilecek 2. Endüstriden, motorlu taşıtlardan, ısıtmadan kaynaklanan sera gazı miktarını azaltmaya yönelik mevzuat yeniden düzenlenecek 3.Daha az enerji ile ısınma, daha az enerji tüketen araçlarla uzun yol alma, daha az
enerji tüketen teknoloji sistemlerini endüstriye yerleştirme sağlanacak, ulaşımda, çöp depolamada çevrecilik temel ilke olacak 4. Atmosfere bırakılan metan ve karbon dioksit oranının düşürülmesi için alternatif enerji kaynaklarına yönelinecek 5. Fosil yakıtlar yerine örneğin biodizel yakıt kullanılacak 6. Çimento, demir-çelik ve kireç fabrikaları gibi yüksek enerji tüketen işletmelerde atık işlemleri yeniden düzenlenecek 7. Termik santrallerde daha az karbon çıkartan sistemler ve teknolojiler devreye sokulacak 8. Güneş enerjisinin önü açılacak, nükleer enerjide karbon sıfır olduğu için dünyada bu enerji ön plana çıkarılacak 9. Fazla yakıt tüketen ve fazla karbon üretenden daha fazla vergi alınacaktır.
Protokol çerçevesinde gelişmiş ülkelerin sera gazı emisyonlarını azaltabilmeleri için uygulayacakları ulusal politikalar dışında “esneklik mekanizmaları” adı verilen üç mekanizma ile de belirlenen hedeflere ulaşabilecekleri belirtilmiştir. Bu mekanizmalardan ilki olan Ortak Yürütme Mekanizması (Joint Implementation) ile emisyon hedefi belirlenmiş olan bir ülke yine emisyon hedefi belirlenmiş olan bir başka ülkede emisyon azaltıcı proje yatırımı yaptığı takdirde Emisyon Azaltma Kredisi (Emission Reduction Unit) kazanabilecek, kazandığı kredi de toplam hedefinden düşülecektir. Temiz Kalkınma Mekanizması (Clean Development Mechanism)ile emisyon hedefi belirlenmiş olan bir ülke emisyon hedefi belirlenmemiş olan az gelişmiş bir ülke ile işbirliği halinde o ülkenin sera gazı emisyonlarını azaltıcı projeler gerçekleştirirse Sertifikalandırılmış Emisyon Azaltma Kredisi (Certified Emission reduction Credit) kazanır ve yine toplam hedefinden düşülür. Üçüncü mekanizma ise Emisyon Ticaretidir. Emisyon hedefi belirlenmiş olan ülkeler taahhüt ettikleri hedefi tutturabilmek adına kendi aralarında yapacakları emisyon ticaretine fırsat veren bu mekanizmada, sera gazı emisyonu belirlenen hedeften daha aşağıda tutmayı başaran bir ülke yapmış olduğu bu indirimi başka bir taraf ülkeye satabilmektedir. Tüm dünya emisyonunun %24’ünü tek başına gerçekleştiren ABD protokolü imzalamaya yanaşmamakta, emisyon azaltımına gitmeden yalnızca emisyon ticaretiyle az gelişmiş ülkelerden emisyon ticareti yapmayı savunmaktadır. Ancak AB, esneklik mekanizmalarının istismar edilmemesi için bir sınırlama getirilmesi gereğini savunmaktadır. Çünkü küresel ısınma gibi dünyanın sonunu getirebilecek büyüklükteki bir felaket günbegün etkisini daha da hissettirirken, sorumluluğun/yükümlülüğün yalnızca “ticaret”le sağlanabileceğini düşünmek en hafif ifadeyle iyimserlik olarak değerlendirilebilir.
Yürürlüğe girişinden itibaren tüm dünyada oldukça ses getiren bu protokol, kendi içinde de belirtildiği gibi herkese ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar düştüğünü göstermektedir. Sanayileşmenin ve kalkınmanın uzun yıllar enerji yoğun sektörlerle gerçekleştirilmesi, sera gazı emisyonları oldukça yüksek olan kömür ve petrol türevlerinin kullanımı sonucu ortaya çıkan tabloya yönelik önlemlerin alınması kaçınılmazdır.

BM BİNYIL ZİRVESİ
2000 yılının Eylül ayında dünya liderleri BM’nin New York’ta ki ofisinde bir araya gelerek Binyıl Deklerasyonu’nu yayımlamışlardır. Bu zirve 1990’lı yıllardan bu yana yapılan bölgesel, ulusal ve uluslararası konferansların doruğu olarak kabul edilmektedir. Yayımlanan deklerasyonla insanlığı açlık, yoksulluk, hastalık ve ayrımcılıktan kurtarmak; barış, huzur, adalet ve refah içinde bir dünya düzeni kurmak için zaman kısıtlaması da içeren bir dizi taahhütte bulunmuşlardır.
Binyıl kalkınma hedefleri yoksulluk ve açlığın ortadan kaldırılması, temel eğitim hakkı, kadınların konumu ve toplumsal cinsiyet eşitliği, çocuk ölümlerine yönelik tedbirler, anne sağlığını iyileştirmek, salgın hastalıklarla mücadele, çevresel sürdürülebilirlik ve kalkınmaya yönelik küresel
ortaklıkların geliştirilmesi gibi 8 amaç ve bu amaçların altındaki 18 hedeften oluşmaktadır. Hedeflerin 2015 yılına kadar gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu hedeflerin büyük çoğunluğu üzerinde tüm taraflar mutabakata ulaşmışlardır.
Hedeflerin sayısal olması ve zaman sınırı nedeniyle ölçümler yapılması gereği ortaya çıkmıştır. Tüm dünyada yapılan izleme çalışmaları değerlendirildiğinde bahsi geçen hedeflere ulaşma yönünde kaynakların yetersizliği, yaşanan ekonomik krizler ve hükümet politikalarında konuya gereken hassasiyetin gösterilmemesi ülkelerin tamamının eşit hızda olmayan bir gelişme içinde olduğunu göstermektedir.
BM’nin 2010 yılında yayımlamış olduğu raporda 7. amaç olan “Çevresel Sürdürülebilirliğin Sağlanması” için belirlenen üç hedefin tüm bölgeler için aynı seviyede olduğu söylenemez. Bunun yanı sıra küresel ısınma, biyolojik çeşitliliğin korunması gibi alanlarda yaşanan sıkıntılar hala tam anlamıyla aşılabilmiş değildir. 2015 yılına kadar güvenli içme suyuna ve temel atık sistemine erişimi olmayan nüfusun yarı yarıya azaltılması yönündeki hedefe ulaşılması noktasında ise trendin bu şekilde devam etmesi halinde içme suyuna yönelik hedefin yerine getirilebileceği öngörülmektedir. Ancak temiz içme suyuna ulaşım pek çok ülkede halen ciddi bir sorun olarak göze çarpmaktadır. Bunun yanında atıksu yönetiminin oluşturulması/iyileştirilmesi amacıyla gerçekleştirilen çalışmalarda kentsel ve kırsal alanlarda ilerlemedeki farklar göze çarpmaktadır.

DÜNYA KALKINMA ZİRVESİ
BM 2002 yılında Johannesburg’ta “BM Çevre ve Kalkınma Konferansı kararlarında 10 yıllık ilerleme ve gelişme” konulu Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi gerçekleştirilmiştir. Zirve Rio Konferansı’ndan 10 yıl sonra gerçekleştirilmesi nedeniyle “Rio+10” olarak da ifade edilmektedir. Zirveye 104 devlet ve hükümet başkanının yanında heyetler ve sivil toplum kuruluşlarından geniş bir katılım gerçekleşmiştir. Bu zirvenin amacı Rio Konferansı sonrası geçen süreçte konferansta alınan kararların uygulanmasındaki etkinliğin değerlendirilmesi, karşılaşılan güçlükler ve bu güçlükleri aşmak yönünde alınacak tedbirler ile daha etkili kalkınma stratejilerinin oluşturulmasıdır *12, 24+. Zirvede yoksullukla mücadele, doğal kaynakların kullanımı ile kalkınma ve çevre arasındaki bağlantılar irdelenmiştir. Az gelişmiş ülkeler ve gelişmiş ülkeler arasındaki uçurumun artmaya devam ettiği ve iki ucunda sorunlara farklı bakış açılarına sahip olduğunun altı çizilmiştir. Zirve sonunda Johannesburg Deklarasyonu ve Uygulama Planı olmak üzere iki belge hazırlanmıştır.
Deklarasyonda yerel, bölgesel ve küresel anlamda sürdürülebilir kalkınma için ülkelerin ortak sorumlulukları olduğu ifade edilmekte, çevrenin korunması ve sürdürülebilirliği için yükümlülüklerine vurgu yapılmaktadır. Deklarasyonda ekonomik kalkınmayla çevresel sürdürülebilirliğin eşgüdümlü gerçekleşmesinin önemi ve bu bağlamda küresel iş birlikleri üzerinde durulmaktadır. Çölleşme, biyolojik çeşitlilik kaybı, küresel ısınma, doğal afetlerdeki artış, hava, su ve deniz kirliliğin sürmesi deklarasyonda yer alan temel çevresel sorunlardır *12, 24, 34+.
Johannesburg Uygulama Planı’nda yoksullukla mücadele, sürdürülemez üretim ve tüketim kalıplarının değiştirilmesi, ekonomik ve sosyal gelişmenin doğal kaynak temelinin korunması ve iyileştirilmesi, sürdürülebilir kalkınma ve sağlık, gelişmekte olan küçük ada devletlerinde sürdürülebilir kalkınma, Afrika için sürdürülebilir kalkınma, diğer bölgesel girişimler, uygulama araçları ve sürdürülebilir kalkınma için kurumsal çerçeve bölümleri altında çeşitli hedefler belirlenmiştir. Uygulama planında su, enerji, sağlık, tarım ve biyolojik çeşitlilik (WEHAB) olmak
üzere beş konuya öncelik verilmiştir. Bu beş önceliğe yönelik sağlanacak finansal destekler zirve esnasında görüşülmüş, farklı oturumlarda tartışılmıştır . Johannesburg Zirvesi sonrasında alınan kararların uygulamaya geçirilmesi ve BM’nin bu kapsamda yürüteceği çalışmaların belirlenmesi amacıyla 2003 yılında BM Kalkınma Komisyonu 11. Toplantısı düzenlenmiştir. Bu toplantıda 2004-2017 yılları arasındaki çalışma programına karar verilmiştir. Aynı yıl gerçekleştirilen Dünya Ticaret Örgütü Bakanlar Konferansı’nda ise az gelişmiş ve gelişmiş ülkelerin tarım politikalarında savundukları farklı görüşler nedeniyle mutabakata varılamamıştır.

KARADENİZ’İN KİRLENMEYE KARŞI KORUNMASI SÖZLEŞMESİ (BUKREŞ 1992)
1990’lı y ıllarda başlayan uluslararası çalışmalar çerçevesinde, Karadeniz’e kıyısı olan Bulgaristan, Gürcistan, Rusya, Ukrayna, ile birlikte Türkiye, Karadeniz’in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi’ne (Bükreş, Nisan 1992) taraf olmuştur. Yine, bu ülkelerin Çevre Bakanları, Nisan 1993’te Odessa’da doğal kaynakların rasyonel kullanımı ve iyileştirilmesi için kısa, orta ve uzun vadeli çevresel hedefleri içeren bir Deklarasyon imzalamışlardır. Bu Sözleşme ve Deklarasyon çerçevesinde, Küresel Çevre İmkanı (GEF) kaynaklı Karadeniz’in Çevresel Yönetimi ve Korunması Programı başlatılmış ve bu program çerçevesinde organizasyon, kurumsal yapının geliştirilmesi, kirlilik izleme, acil müdahale biyoçeşitlilik ve kıyı yönetimi gibi alanlarda birçok ulusal ve uluslar arası çalışma gerçekleştirilmiştir. Bu çalışmaların sonucunda 30-31 Ekim 1996 tarihinde İstanbul’da düzenlenen Bakanlar Konferası’nda “Karadeniz’in Rehabilitasyonu ve Korunması için Stratejik Eylem Planı” kabul edilmiştir.

RAMSAR SÖZLEŞMESİ(ÖZELLİKLE SU KUŞLARI YAŞAMA ORTAMI OLARAK ULUSLARARASI ÖNEME SAHİP SULAK ALANLAR HAKKINDA SÖZLEŞME)
Sözleşme listesine dahil olan sulak alanların korunmasını ve akılcı kullanımını, – Sulak alanlara ilişkin veri ve yayın değişiminin yanı s ıra, sulak alanların su kuşları yararına yönetimi ile sulak alan araştırmaları yönetimi ve korunması konularında eğitim programının geliştirilmesi, Özellikle sınır aşan sulak alanlar, paylaşılan su sistemleri göçmen türler ve sulak alan projeleri için yardım gibi konularda sözleşmeye taraf diğer ülkelere danışmakla yükümlüdür. Sulak alanların korunması ve akılcı kullanımının sağlanması amacı ile Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği 30 Ocak 2002 tarihinde 26456 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Türkiye, İran’ın Ramsar kentinde 1971 yılında imzalanan ve kentin adıyla anılan Ramsar Sözleşmesine (Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme) 1994 yılında taraf olmuştur. Türkiye sözleşme’den doğan yükümlülükleri yerine getirmek amacıyla Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği’ni 2002 yılında uygulamaya koymuştur. Sözleşme’ye bağlı olarak Türkiye, 1994 yılında Balıkesir Kuş (Manyas) Gölü, İçel’de Göksu Deltası’nı, Burdur’da Burdur Gölü’nü, Kırşehir’de Seyfe Gölü’nü, Kayseri’de Sultan Sazlığı olmak üzere toplam 5 alanını Ramsar alanı olarak ilan etmiştir. Ardından sırasıyla 1998 yılında Adana Akyatan Lagünü, Bursa Uluabat Gölü, İzmir Gediz Deltası, Samsun’da Kızılırmak Deltası, 2005 yılında Konya’da Meke Maarı, Adana’da Yumurtalık Lagünleri, 2006 yılında Konya’da Kızören Obruğu ve 2009 yılında da Kars’ta Kuyucuk Gölü ve son olarak 2012de Nemrut Gölü olmak üzere toplamda 14 alanını Ramsar Listesine eklenmiştir.

CITES SÖZLEŞMESİ
CITES Sözleşmesinin uygulanmasına yönelik yükümlülükler ve hedefler, ilgili tebliğlerin yayımına bağlıdır. Yönetmeliğin 5.Maddesinde “Yönetmeliğe konu olan türlerin listeleri ile dış ticarete ilişkin uygulamaya yönelik düzenlemeler, Çevre Bakanlığı’nın uygun görüşü alınarak, Dış Ticaret Müsteşarlığı tarafından yayımlanacak tebliğler ile belirlenir.” hükmü yer almaktadır. Sözleşmeye konu olan türlere ilişkin listeler Çevre Bakanlığı i şbirliği halinde Dış Ticaret Müsteşarlığı tarafından “İhracat 96/31 Sayılı İhracı Yasak ve Ön İzleme Bağlı Mallara İlişkin Tebliğ’de Değişiklik Yapılmasına Dair Tebliğ “(İhracat: 2002/3) 21.04.2002 tarih ve 24733 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmış olup, ithalat tebliği ile ilgili çalışmalar devam etmektedir.
-CITES Sözleşmesi Ulusal Uygulama Yönetmeliği çerçevesinde ilgili kurumlarla çalışmalar devam etmekte, bu kapsamda AB kaynaklı bir projeden finansman desteği sağladığı taktirde sorumlu ve görevliler için eğitim semineri düzenlenmesi yönünde ABGS ile çalışmalar sürdürülmektedir.
CITES Sözleşmesi kapsamındaki türler için CITES izinleri etkin bir şekilde takip edilecek, ilgili kurumlar arasında işbirliği ve denetim sağlanacaktır.
CITES Sözleşmesi Ulusal Uygulamam Yönetmeliği kapsamında uygulayıcılar tarafından kullanılmak üzere rehberlerin ve ticareti yapılan türlerin gümrüklerde teşhis ve tanımlanması amacıyla bilgisayar ortamında “CITES Veri Tabanının Oluşturulması Projesi” 2001-2003 yıllarını kapsamakta olup, TÜBİTAK’a ihale edilmiştir.

BERN SÖZLEŞMESİ
Taraf olduğumuz Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Doğal Yaşama Ortamlarını Koruma Sözleşmesi (Bern Sözleşmesi) kapsamında “Özel Korumaya Değer Alanlar”dan oluşan “Zümrüt Ağı” adı altında ekolojik bir ağ kurulmaktadır. Ülkemizden aşağıda listesi verilen 10 alan “Özel Korumaya Değer Alan” olarak Zümrüt Ağı”na dahil edilmiş olup, bu alanların habitat haritaları yapılacak, yönetim planları mevcut olmayanların yönetim planlarının hazırlanacak ve nihai hedef olarak bu alanların barındırdığı nesli tehlikede olan tür ve habitatların korunması ve nesillerinin kurtarılması hedeflenmektedir.
1. Akyatan Lagünü 2. Gediz Deltası 3. Göksu Deltası
4. Sultan Sazlığı 5.Tuz Gölü ve Çevresi 6.Kızılliman Bölgesi
7. Uluabat Gölü 8. Manyas Gölü 9. Ilgaz Dağları Milli Parkı
10. Çığlıkara Tabiatı Koruma Alanı (Elmalı Sedir Ormanları)

AVRUPA PEYZAJ SÖZLEŞMESİ
20-21 Ekim 2000 tarihleri arasında “Avrupa: Bir Ortak Miras” kampanyası çerçevesinde İtalya’nın Floransa kentinde düzenlenen “Avrupa Peyzajının Korunmasından Sorumlu Bakanlar Konferansı” çerçevesinde imzaya açılmış olan “Avrupa Peyzaj Sözleşmesi” 20 Ekim 2000 tarihinde ülkemiz tarafından imzalanmıştır.
“Avrupa Peyzaj Sözleşmesi’nin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun Tasarısı” TBMM’ye onaylanmak üzere sunulmuştur. Sözleşmeye taraf olunması akabinde getirilen yükümlülükler yerine getirilecektir.

BM/AEK UZUN MENZİLLİ SINIRLAR ÖTESİ HAVA KİRLİLİĞİ SÖZLEŞMESİ
BM/AEK Uzun Menzilli Sınırlar Ötesi Hava Kirliliği Sözleşmesi (USHKS) 1983 yılında yürürlüğe girmiş ve Türkiye bu Sözleşmeyi 23.Mart.1983 tarih ve 17796 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararı ile onaylayarak taraf olmuştur.
Ayrıca, BM/AEK tarafından yürütülmekte olan USHK Sözleşmesinin önemli bir parçası da “Avrupa’da Hava Kirliliğinin Takibi ve Değerlendirilmesi İçin İşbirliği Programı olup, EMEP faaliyetlerinin uzun vadeli finansmanını sağlamak amacıyla akdedilen EMEP Finansman Protokolü 1985 yılında Türkiye tarafından onaylanmıştır.
Ancak, günümüze kadar Sözleşme ve EMEP Finansman Protokolü dışında, Sözleşmenin büyük önem taşıyan ve aşağıda isimleri verilen teknik protokollerine taraf olunamamıştır. Bunlar;
Kükürt Emisyonlarının ve Sınırlar Ötesi Taşınımlarının %30 Oranında Azaltılmasının öngören 1985 tarihli Helsinki Protokolü, Kükürt Emisyonlarına daha ileri düzeyde azalımlar öngören 1994 tarihli Oslo Protokolü,
Azotoksit (NOx) emisyonlarının azaltmayı hedefleyen 1998 tarihli Sofya Protokolü (NOx) emisyonlarında daha fazla azaltılmasını amaçlayan ve önümüzdeki yıllarda imzaya açılması hedeflenen II.Azotoksit (NOx) Protokolü,
Uçucu Organik Bileşiklerini (VOCs) sınırlandıran ve 1991 yılında yürürlüğe giren Cenevre Protokolü,
1998 yılında imzaya açılan Dayanıklı Organik Kirleticiler (POPs) ve Ağır Metaller Arhus Protokolleri (1998),
Asidifikasyon ve Ötrifikasyon ve Yer Seviyesi Ozon Kirliliğinin Önlenmesi Protokolü, 1999 tarihli Gothenburg Protokolü.
Geniş katılımlı toplantı ve platformlarda yapılan değerlendirmelerde genel olarak; insan ve çevre sağlığı yönünden tüm protokoller desteklenmesine karşın, teknik altyapı yetersizlikleri ve ülkemizin içinde olduğu ekonomik darboğaz nedeniyle gerekli çevre yatırımlarının gerçekleştirilemediği gerçeği öne çıkmıştır. Ayrıca, protokollerde adı geçen emisyonlar yönünden ülkemizde mevcut durumunu sağlıklı olarak ortaya koyabilecek emisyon envanter çalışmamasının olmaması ve buna paralel olarak protokollerde tanımlanan sınır değerlerle karşılaştırma yapılamaması ortaya çıkan diğer bir konu olmuştur.

BASEL SÖZLEŞMESİ
Tehlikeli Atıkların Sınırötesi Taşınımı ve Bertarafının Kontrolüne İlişkin Basel Sözleşmesi ülkemizce 1989 yılında imzalanmış ve 20 Eylül 1994 tarihinde resmen taraf olunmuştur. Sözleşmenin ülkeler tarafından benimsenmesi ve ulusal mevzuata uyumlaştırılması hususunda ülkelere verilmiş bir yükümlülük bulunmakla birlikte ülkemizce sözleşme esas alınarak “Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği” hazırlamış ve 27 Ağustos 1995 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ayrıca Basel Sözleşmesine taraf olan ülkelerin her yıl sonu Basel Sekreteryasına rapor vermesi ve katkı payı ödemesi gerekmektedir.

HABİTAT I (1976)
Çevre sorunlarının pek çoğu kentlerde ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle insan yerleşimi konferansları çevre için önemli sonuçlar ortaya koymaktadır. “Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Konferansı – Habitat I” 1976 yılında Kanada’nın Vancouver kentinde yapılmıştır. Toplantıda özellikle gelişmekte olan ülkelerin karşılaştıkları kentleşme ve konut sorunlarının çözümüne katkıda bulunabilmek ve yerleşme konularında uluslararası çapta işbirliği ve eşgüdüm sağlayabilmek amacıyla Birleşmiş Milletler bünyesinde uzmanlaşacak bir “merkez” oluşturulmasına karar verilmiştir. Bu karar doğrultusunda 1978 yılında “Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Merkezi-Habitat (United Nations Center For Human Settlements-UNCHS)” kurulmuştur.

HABİTAT II (1996)
1996 yılında İstanbul’da yapılan “İnsan Yerleşimleri Dünya Konferansı-Habitat II “toplantısının o güne kadar gerçekleştirilen diğer konferanslardan farkı, devletlerarası niteliğin değişmesi, sivil toplum kuruluşlarının konferansta etkin rol almaları ve katkıda bulunmalarıdır (4). Habitat II Konferansı, kentsel ve kırsal yerleşimlerin sürdürülebilirliğini ve yeterli barınak ve konut sorunlarını küresel düzeyde değerlendirmiş, ülkelerin bu sorunlarla baş edebilmesi için yönetsel, toplumsal ve ekonomik bir dizi çağdaş politika ve reforma işaret ederek “Herkese Yeterli Konut” ve “Sürdürülebilir İnsan Yerleşimleri”ni temel amaç edinmiştir. Bu amaçlara ulaşmak için ise kabul edilen Habitat felsefesinin bileşenleri “Kentine Sahip Çıkmak”, “Çözümde Ortaklık” ve “Aktif Katılım”dır. Habitat II Konferansı’nda, devletlerin insan yerleşimleri yönetimine ilişkin var olan sorumluluklarının bir kısmını, kabul edilir ölçüler içinde devretmesi gerektiğinin farkına varılmıştır . Konferans sonrasında yayınlanan “İstanbul Deklarasyonu ve Habitat Gündemi” ilk beş yıl için eylem planları ortaya koymuştur. Deklarasyonun 10.maddesinde “sürdürülebilir gelişme”nin yanı s ıra “ihtiyatlılık ilkesi”nin de gözetileceği sözü verilmektedir . Türkiye ev sahipliği yaptığı bu toplantının çıktılarını imzalamıştır.

RİO+5 (1997)
Rio Konferansı’ndan 5 yıl sonra, 1997’de New York’ta düzenlenen bir izlem toplantısıdır. Bu toplantının düzenlenmesindeki amaçlar; ƒ Sürdürülebilir kalkınma için alınan sorumlulukları yenilemek, ƒ Başarısız olunan konuları saptamak ve nedenlerini bulmak, ƒ Başarılı uygulamaları görmek ve bunları arttıracak, güçlendirecek eylemler geliştirmek, ƒ 1997 sonrası dönemde
öncelikleri belirlemek, ƒ Rio’da eksik kalan konuları gündeme getirmektir. Toplantının en önemli sonucu, 1992’den o güne genel bir değerlendirmenin yapılması, ulusal raporların değerlendirilmesi, tematik komite raporları, bölgesel çalışmaların değerlendirilmesinin yanı s ıra, tüm ülkelerin sürdürülebilir kalkınma için ulusal stratejilerini (ulusal gündem 21’lerin oluşturulması, sürdürülebilir kalkınma eylem planları vb.) oluşturmasının kabul edilmesi olmuştur. Bu sonuç, ülkelerin farklı öncelikleri, eksiklikleri ve gereksinimleri doğrultusunda kendi sürdürülebilir kalkınma yaklaşımlarını geliştirmeleri çabalarını özendirmiş ve canlandırmıştır.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER BİNYIL (MİLENYUM) ZİRVESİ (2000)
“Birleşmiş Milletler Binyıl (Milenyum) Zirvesi” 2000 yılında yapılmıştır. Zirve sonunda Birleşmiş Milletler Binyıl Bildirgesi yayınlanmıştır. Bildirge sekiz başlık altında toplanan 32 ilkeden oluşmaktadır. Bu sekiz başlıktan birisi de “Ortak Çevrenin Korunması”dır.

İSTANBUL+5 (2001)
New York’taki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nde 6-8 Haziran 2001 tarihlerinde “Birleşmiş Milletler Genel Kurulu İstanbul+5 Özel Oturumu” düzenlenmiştir. Bu oturum, 1996 yılı Haziran ayında İstanbul’da gerçekleştirilen Habitat II Konferansı’nda sürdürülebilir insan yerleşimleri ve konut konusunda kabul edilen kararların uygulanması konusunda beş yıl içinde sağlanan ilerlemeler ve karşılaşılan güçlükleri gözden geçirmek amacıyla yapılmıştır

STOCKHOLM SÖZLEŞMESİ (2001)
Dünyada miktarlarının çok fazla artması nedeniyle kalıcı organik kirleticilere (KOK) karşı küresel bir kontrol zorunlu olmuştur. Bu nedenle UNEP acil önlem alınması gereken 12 KOK belirlemiştir. Bunlar ilk dokuz tanesi pestisitler olmak üzere Aldrin, Klordan, DDT, Dieldrin, Endrin, Heptaklor, Hekzaklorobenzen, Mireks, Toksafen, Dioksinler, Furanlar ve PCBs’dir. Bunlara “onikiler çetesi (dirty dozen)” denilmektedir. UNEP tarafından bu KOK’ları ve etkilerini azaltmaya yönelik olarak 2123 Mayıs 2001’de Stockholm’de yapılan toplantı sonrası “Bazı Kalıcı Organik Kirleticilerin Çevresel Açıdan Etkin Yönetimi Üzerine Stockholm Sözleşmesi” imzalanmıştır (14). Türkiye sözleşmeyi imzalamış ve ancak henüz yasalarına uyarlamamıştır.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER DÜNYA SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA ZİRVESİ (2002)
“Birleşmiş Milletler Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi” 2002 yılında Johannesburg’da yapılmıştır. “Rio+10” olarak da adlandırılmaktadır. 1992 Rio Konferansı, toplumun tüm kesimlerini, çevre ve kalkınma konularındaki tüm büyük Birleşmiş Milletler toplantılarının gündemini etkilemiştir. Rio Konferansı’ndan sonraki on yılın değerlendirmesi 26 Ağustos – 4 Eylül 2002’de Güney Afrika’nın Johannesburg kentinde yapılmıştır. Konferansın en önemli özellik, toplumun tüm kesimlerinin gerek hazırlık sürecinde, gerekse toplantı boyunca aktif katılımının sağlanmasıdır (4). Birleşmiş Milletler Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi sonrası yayınlanan bildirgede “ekonomik kalkınma”, “sosyal kalkınma” ve “çevrenin korunması” sürdürülebilir kalkınmanın üç bileşeni olarak belirlenmiştir. Türkiye bu zirve sonrası kabul edilen “Siyasi Bildirge”, “Uygulama Planı” ve “Yenilenebilir Enerji Bildirgesi”ni kabul etmiştir (10). Zirvenin Hazırlık Komitesi olarak Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Komisyonu görevlendirilmiştir. Sürdürülebilir Kalkınma Komisyonu, 1992 yılında Rio de Jeneiro’da yapılan “Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı” sonrasında oluşan bir komisyondur. Bu komisyonun oluşturulması, Gündem 21’in 38. bölümünde önerilmiştir. Zirvenin uluslararası düzeydeki hazırlık sürecinde, dört defa gerçekleştirilen Hazırlık Komitesi toplantıları temel etkinlikler olmuştur. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 19 Eylül 2001’de alınan karar doğrultusunda, Hazırlık Komitesi toplantılarında geniş katılım sağlanması üzerinde önemle durulmuştur. Karar alma mekanizmasının sadece devletin üst düzey temsilcilerinden oluşan kişi veya grupları içermesi, alınan kararların uygulanabilirliğini azaltmakta ve politikaları i şbirliği içinde uygulaması gereken tarafların yükümlülüklerini sahiplenmemelerine neden olmaktadır. Bu anlamda, hazırlık toplantıları hükümet temsilcilerinin, sivil toplum kuruluşlarının, yerel yönetimlerin, sendikaların, bilim dünyasının ve gençlerin aktif olarak katıldığı bir süreç olarak tamamlanmıştır (4). 2002 Johannesburg Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi öncelikle ülkelerin Gündem 21’i hayata geçirmek için neler yaptıkları, Ulusal Sürdürülebilir Kalkınma Stratejileri’ni hazırlayıp hazırlamadıkları; sürdürülebilir kalkınmaya yönelik çalışmalarındaki deneyimleri ve karşılaştıkları engeller gibi konulara odaklanmıştır (4). Zirve öncesinde küresel düzeyde dört hazırlık toplantısı gerçekleştirilmiştir. Katılımcı ülkeler ulusal düzeyde oluşturulan koordinasyon gruplarıyla hazırlıklarını tamamlamıştır. Ülkeler tarafından, koordinasyon grupları aracılığıyla, sürdürülebilir kalkınma kapsamında ulusal düzeyde son on yılın değerlendirmesini yapan ulusal raporlar hazırlanmıştır. Bu raporlarda, Gündem 21’in hedeflerini yerine getirme sürecinde yapılanlar ve karşılaşılan güçlükler yer almıştır (4). Zirvenin genel oturumlar hükümetler ile diğer temel gruplardan en üst düzey temsilcilerin katılımı ile gerçekleşmiştir. 26 Ağustos – 1 Eylül 2002 tarihleri boyunca, sağlık, biyolojik çeşitlilik, tarım, sektörler arası konular (finans/ticaret, teknoloji transferi, bilgi/eğitim/bilim, tüketim kalıpları ve kapasite geliştirme), su ve sağlığın korunması ile enerji konuları tartışılmıştır (4). Genel tartışmalara paralel olarak hükümet ve devlet başkanlığı seviyesinde dört yuvarlak masa toplantısı organize edilmiştir. Bu toplantılarda biyolojik çeşitlilik, sektörler arası konular, kapasite gelişimi, ticaret için finansman, su yönetimi, tarım konuları görüşülmüştür (4). Zirve boyunca sürdürülebilir kalkınma en iyi uygulamaları ve teknolojileri sergisi düzenlenmiştir. Paralel etkinliklerden en önemlisi ise zirveden bir hafta önce 19 Ağustos 2002 tarihinde başlayan ve zirvenin son günü yani 4 Eylül 2002 tarihinde son bulan “Küresel Sivil Toplum Forumu” olmuştur. Bu foruma dünyanın çeşitli bölgelerinden yaklaşık 8000 sivil toplum kuruluşu temsilcisi katılmıştır (4). Zirvenin çıktılarından birisi hükümetlerin üzerinde uzlaşmaya vardığı 10 bölümden ve 153 maddeden oluşan ve bir eylem planı niteliği taşıyan “Uygulama Planı”dır. Uygulama Planı’nda yer alan konular; yoksulluğun ortadan kaldırılması, sürdürülebilir olmayan üretim ve tüketim kalıplarının değiştirilmesi, ekonomik ve sosyal kalkınmanın temelini oluşturacak doğal kaynakların korunması ve yönetimi, küreselleşen dünyada sürdürülebilir kalkınma, sağlık, gelişmekte olan küçük ada devletleri, Afrika için sürdürülebilir kalkınma, uygulama yöntemleri ve sürdürülebilir kalkınmanın kurumsal yapısıdır (4). Diğer bir çıktı, hükümetlerin 4 Eylül 2002 tarihinde kabul ettikleri Uygulama Planı’nın çerçevesini oluşturan “Politik Deklarasyon”dur. Bu deklarasyonda, hükümetler, Johannesburg Zirvesi’nde alınan kararların ve ortaklık girişimlerinin, ortak hedefler doğrultusunda değişimini
destekleyeceğini ve başarıyı getireceğini vaat etmektedir (4). Üçüncü bir çıktı ise hükümetlerin, özel sektörün, sivil toplum kuruluşlarının ve birçok farklı toplumsal grubun katıldığı ve imzaladığı “Ortaklık Girişimleri”dir. Ortaklık Girişimleri, sürdürülebilir kalkınmanın hayata geçirilmesine yönelik uluslararası çapta somut projelerden oluşmaktadır. Zirvede alınan kararları uygulamaya yönelik önemli bir belgedir (4). Johannesburg Zirvesi’nde çevreyle ilgili alınan en önemli kararlar şunlardır: ƒ Enerji kaynaklarını çeşitlendirmek ve yenilenebilir enerji kaynaklarının küresel paylaşımını artırmak, ƒ Biyolojik çeşitlilik kaybını 2010 yılına kadar büyük ölçüde azaltmak, ƒ Ulusal Sürdürülebilir Kalkınma stratejilerinin bir an önce oluşturulmasını sağlamak ve 2005’e kadar uygulamaları başlatmak

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ ÇERÇEVE SÖZLEŞMESİ (1992)
Yerküre atmosferi genel olarak nitrojen, oksijen, %1-2 oranında da su buharından oluşmaktadır. Çok az oranda da karbondioksit (CO2), metan (CH4), azot oksit (N2O) bulunmaktadır. Bunlar “sera gazları” olup yaşam için bulunmaları zorunludur (21). Nüfus artışı sonucu enerji gereksiniminin artması ve artan insan faaliyetleri, sera gazlarının atmosferdeki konsantrasyonu büyük oranda artırmıştır. İklim değişikliğine neden olan sera gazları içinde en önemlisi fosil yakıtların yakılmasıyla açığa çıkan CO 2 gazıdır ve toplam sera gazı miktarının %80’ini oluşturmaktadır (22). Atmosferde sera gazları tarafından oluşturulan gaz örtüsü kalınlaştığında, ısıl-radyasyonun yeryüzünden elektromanyetik dalgalar halinde uzaya yayılmasını önlemekte ve tekrar yeryüzüne yansıtmaktadırlar. Bu durum küresel ısınmaya neden olmaktadır (21). Küresel sorunların çözümü küresel işbirliği gerektirmektedir. Bu amaçla atmosferde tehlikeli bir boyuta varan sera gazı emisyonlarının iklim sistemi üzerindeki olumsuz etkisini önlemek ve belli bir seviyede durdurmak amacıyla hazırlanan bu sözleşme 1992 yılında Rio’da kabul edilmiş ve 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir. “İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi” tavsiye niteliğindedir. Bağlayıcılığı bulunmamaktadır

KYOTO PROTOKOLÜ (2005)
İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde öngörülen Taraflar Konferansı’nın III.’sü 1997’de Japonya’nın Kyoto şehrinde düzenlenmiştir. III. Taraflar Konferansı (COP3) sonunda ortaya konulan “Kyoto Protokolü”nde iklim değişikliğine yol açan sera gazı emisyonlarının azaltılmasına yönelik yükümlülükler ve uygulanabilecek stratejiler daha ayrıntılı biçimde belirtilmiştir (24). Gelişmiş ülkelerin 2000 yılındaki sera gazı emisyonlarını 1990 yılı seviyesinde tutmak için İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin yetersiz olduğu kabul edilerek, yükümlülüklerin daha yeterli hale getirilmesi ve yasal bağlayıcı bir belge olması amacıyla hazırlanan Kyoto Protokolü, 16 Mart 1998 ile 15 Mart 1999 tarihleri arasında imzaya açık kalmıştır. Protokole göre, Ek-I listesinde yer alan ülkeler, 2008 – 2012 Birinci Taahhüt Dönemi sonunda, toplam sera gazı emisyonlarını ortalama olarak 1990 yılı seviyesinin en az %5 altına indirme yükümlülüğünü kabul etmişlerdir. Ek-I dışı ülkelerin ise emisyonlarını indirme zorunluluğu olmayıp gönüllülük esasına göre sera gazı emisyonlarını azaltabilirler (23). Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girmesi iki şarta bağlanmıştır: 1. Protokol 55 ülke tarafından onaylanmalı, 2. 1990 yılında hesaplanan toplam CO2 emisyon miktarının en az %55’inden sorumlu Ek-I ülkelerinin 55 ülke içinde yer alması gerekmektedir. Atmosferdeki CO2 emisyonunda %36.1 paya sahip olan ABD’nin 1998’de imzalamış olduğu Protokol’ü onaylamayacağını açıklaması üzerine gözler %17’lik paya sahip Rusya Federasyonu üzerine çevrilmiştir. Rusya Federasyonu 18 Kasım 2004 tarihinde Protokol’ü onaylamış, 16 Şubat 2005 tarihinde protokol yürürlüğe girmiştir (23). Toplam onaylayan ülke sayısı 158’dir (25). Rusya’nın katılımının ardından, gelişmiş ülkeler arasında Kyoto Protokolü dışında sadece ABD ve Avustralya kalmıştır (24). İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi tavsiye niteliğinde olduğu halde, bunun bir ileri adımı olan Kyoto Protokolü bağlayıcıdır. Protokolü imzalamış olmasına rağmen gereğini yerine getirmeyen ülkelere para cezası öngörülmektedir (24). Gelişmekte olan ülkeler teknolojik alanda gelişmelerini duraklama durumuna getirebilecek CO2 emisyonunu azaltma hükmüne sıcak bakmamaktadırlar. Gelişmekte olan ülkeler, sera gazlarındaki artışın asıl sorumlusunun gelişmiş ülkeler olduğunu, dolayısı ile gerekli önlemleri almakla öncelikle onların yükümlü olduğunu, yani onların emisyonlarını azaltmaları gerektiğini savunmaktadırlar (21). Kyoto Protokolü birçok planlamayı içermekte olup bunlardan bazıları aşağıda verilmiştir: ƒ Gelişmiş ülkeler 2008 yılından 2012 yılına kadar emisyonlarını 1990 yılı emisyonlarını ortalama %5 altına çekeceklerdir (Avrupa Birliği %8, ABD %7, Japonya ve Kanada %6). ƒ Gelişmiş ülkeler Kyoto Protokolü’nü nasıl uygulayacakları hakkında uluslararası bir uygulama planı hazırlayacaklardır. ƒ Avrupa Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasında bir anlaşmazlık söz konusudur. 15 ülke, sera gazlarının emisyonunu 2010 yılına kadar %8 azaltmayı kabul etmişlerdir, fakat her ülke için durum değişiktir. ƒ Almanya, emisyonunu %21 azaltmayı kabul etmiştir. Portekiz ekonomik durumundan dolayı sera gazlarının emisyonunu %27 artırabilmek için izin almıştır. ƒ Bazı ülkeler yenilenebilir enerji kaynaklarını da kullanarak emisyonlarını azaltmaya çalışmaktadırlar. Örneğin; bugün Fransa elektrik enerjisinin %15’ini bu kaynaklardan sağlamaktadır ve bunu %20 değerine çıkarmayı planlamaktadır (21). Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girmesiyle; ƒ Endüstriden, motorlu taşıtlardan, ısıtmadan kaynaklanan sera gazı miktarını azaltmaya yönelik mevzuat değişikliğinin yapmak, ƒ Isınmada, taşımacılıkta, daha az enerji kullanmak, ƒ Endüstride daha az enerji tüketen teknolojileri kullanmak, ƒ İnsan faaliyetlerinde sürdürülebilir çevre yaklaşımını temel ilke olarak benimsemek, ƒ Atmosfere salınan CH4 ve CO2 miktarının azaltılması için alternatif enerji kaynaklarına yönelmek, ƒ Fosil yakıtlar yerine biodizel gibi başka seçeneklere yönelmek, ƒ Sanayideki atık işlemlerini yeniden düzenlemek, ƒ Güneş enerjisinden yararlanmak, ƒ Orman alanlarını artırmaya yönelik çalışmalar yapmak, ƒ Fazla yakıt tüketen ve fazla karbon üretenden daha fazla vergi almak gibi uygulamalar söz konusu olacaktır.

BAKANLAR TOPLANTILARI
Dünya Sağlık Örgütü Avrupa Çevre ve Sağlık Komitesi (European Environment and Health Committee -EEHC) tarafından beş yılda bir Bakanlar Toplantıları düzenlenmektedir. Toplantılara sağlık ve çevre bakanlıkları, hükümetler arası kuruluşlar ile sivil toplum kuruluşları katılmaktadır. EEHC ülkeleri insan sağlığını etkileyen çevresel tehlikeleri azaltmaları yönünde desteklemektedir
I. Avrupa Çevre ve Sağlık Konferansı (Frankfurt, 1989) Sağlık ve çevre bakanlarının ortak katılımının olduğu ilk toplantıdır. Konferans sonunda “Avrupa Çevre ve Sağlık Sözleşmesi” hazırlanmıştır. Sözleşmede çevre ve sağlık programlarındaki temel ilkeler, stratejiler ve öncelikler belirlenmiştir .
II. Avrupa Çevre ve Sağlık Konferansı (Helsinki, 1994) “Avrupa’nın Gelecek Kaygıları” başlığı altında kapsamlı bir değerlendirme yapılmıştır. Konferans sonunda yayınlanan deklarasyonda
“Yiyecek ve İçecek Kirliliği”, “Dış ve Kapalı Ortam Hava Kirliliği”, “Ekoloji ve Sağlık” ve “Kent Sağlığı” başlıkları yer almaktadır. Ayrıca “Avrupa İçin Çevre ve Sağlık Eylem Planı” hazırlanmıştır (18).
III. Avrupa Çevre ve Sağlık Konferansı (Londra, 1999) Teması “İşbirliği İçinde Eylem” olarak saptanmıştır. Konferans sonunda “Su Protokolü”, “Ulaşım, Çevre ve Sağlık Sözleşmesi” hazırlanmıştır (19).
IV. Avrupa Çevre ve Sağlık Konferansı (Budapeşte, 2004) Konferansın teması “Çocuklarımız İçin Sağlıklı Gelecek”tir. “Barınma ve Sağlık”, “Çevre ve Çocuk Sağlığı”, “Enerji, Sürdürülebilir Gelişme ve Sağlık”, “Çevresel Etkilere Bağlı Hastalık Yükü”, “Hava ve İklime Bağlı Olaylarda Halk Sağlığı Uygulamaları” konferans kapsamında üzerinde çalışılan bazı konu başlıklarıdır (20). V. Avrupa Çevre ve Sağlık Konferansı 2009’da İtalya’da yapılacaktır (16). Türkiye Bakanlar Toplantıları gereği hazırlaması gereken “Ulusal Çevre Sağlığı Eylem Planı”nı henüz hazırlamamıştır. Ancak bunun ön çalışması niteliğindeki “Ulusal Çevre Sağlığı Programı”nı 2001 yılında hazırlamıştır. Türkiye bu konferans sonunda öngörülen “Ulusal Çocuk Çevre Sağlığı Eylem Planı”nı 2005 yılında hazırlamıştır. Program basım aşamasındadır. Buna ilişkin eğitim toplantıları başlamıştır.

PARİS DÜNYA KÜLTÜREL VE DOĞAL MİRASININ KORUNMASINA DAİR SÖZLEŞME (R.G. 14.2.1983)
“Kültürel ve doğal mirasın herhangi bir parçasının bozulmasının veya yokolmasının, bütün dünya milletlerinin mirası için zararlı bir yoksullaştırma teşkil” edeceğini diyerek varsayarak, “daimi bir temel üzerine ve modern bilimsel yöntemlere uygun olarak, istisnai değerdeki kültürel ve doğal mirasın kollektif korunmasına matuf etkin bir sistemi kuran yeni hükümleri, bir sözleşme biçiminde kabulünün zorunlu olduğunu” söylüyor.

1979 – BERN AVRUPA’NIN YABAN HAYATI VE YAŞAMA ORTAMLARINI KORUMA SÖZLEŞMESİ (BERN SÖZLEŞMESİ) (R.G. 20.2.1994)
Avrupa Konseyi’ne üye devletlerin imzaladığı bu sözleşme, yabani flora ve faunayı ve bunların yaşama ortamlarını muhafaza etmek, özellikle birden fazla devletin işbirliğini gerektirenlerin muhafazasını sağlamayı amaçlıyor. Sözleşmenin eklerinde kesinolarak koruma altına alınan flora ve fauna türleri ve yasaklanan av metod ve araçları ile diğer yasak işletme şekilleri yer alıyor.

1973 DENİZLERİN GEMİLER TARAFINDAN KİRLETİLMENİN ÖNLENMESİNE AİT SÖZLEŞME – MARPOL SÖZLEŞMESİ (R.G. 24.6.1990)
Bu sözleşme petrol ve zararlı maddelerle deniz çevresinin kasıtlı olarak kirlenmesinin tamamen ortadan kaldırılmasını ve bu maddelerin bir kaza neticesinde denize boşaltımını en aza indirmeyi hedefleyerek, dünya denizlerini korumayı öngörüyor. Sözleşmeye 1978 yılında eklenen ve “gemilerin, özellikle petrol tankerlerin sebep olduğu deniz kirlenmesinin önlenmesi ve kontrolü yöntemlerinin daha geliştirilmesi ihtiyacı”nı saptayarak, Protokol ile genişletildi.

1985 – VİYANA OZON TABAKASININ KORUNMASI SÖZLEŞMESİ(R.G. 8.9.1990)
Sözleşme, gelişmekte olan ülkelerin ihtiyaçlarını ve özel koşullarını gözönünde bulundurarak, “ozon tabakasını beşeri faaliyetlerin yol açtığı değişikliklerden korumak için alınacak önlemlerin uluslararası işbirliğini ve eylemi gerektirdiğinin ve ilgili bilimsel ve teknik görüşlere dayanması” gerektiğini varsayarak kabul edilmiştir.

1987 – MONTREAL OZON TABAKASINI İNCELTEN MADDELER PROTOKOLÜ (R.G. 9.8.1990)
Viyana sözleşmesine ek olarak düzenlenen Protokol’de ozon tabakasını incelten maddelerin tanımlanması ve yayılmalarının azaltılması ve kontrol altına alınması hedefleniyor.

1990 – LONDRA OZON TABAKASINI İNCELTEN MADDELERE DAİR MONTREAL PROTOKOLÜ DEĞİŞİKLİĞİ (R.G. 28.12.1994)
1989 – BASEL TEHLİKELİ ATIKLARIN SINIRLARÖTESİ TAŞINIMININ VE BERTARAFININ KONTROLÜNE İLİŞKİN SÖZLEŞME (R.G. 15.5.1994)
Sözleşme, tehlikeli atıklarla diğer atıkların giderek artan oluşumunu ve bunların sınırötesi taşınımının insan sağlığı ve çevre için büyük bir tehdit oluşturduğunu kabul ederek ve bu tehlikelerden korumanın en etkin yolunun atıkların oluşumunu miktar ve tehlike potansiyeli açısından asgari düzeye indirmek için düzenlenmiştir.

1976 – BARSELONA AKDENİZ’İN KİRLENMESİNE KARŞI SÖZLEŞME (BARSELONA SÖZLEŞMESİ) (R.G. 12.6.1981)
Sözleşme, Akdeniz’i ortak bir miras olarak kabul ederek ve bu konudaki mevcut uluslararası sözleşmelerinin, deniz kirlenmesinin bütün boyutlarını ve kaynaklarını kapsamadığını ve Akdeniz bölgesinin özel ihtiyaçlarına cevap vermediğini belirterek, “günümüzdeki ve gelecekteki nesillerin istifadesi için korunmasını” hedefliyor.

1973 – WASHİNGTON NESLİ TEHLİKEDE OLAN YABANİ BİTKİ VE HAYVAN TÜRLERİNİN TİCARETİNİN DÜZENLEMESİNE DAİR SÖZLEŞME (CITES SÖZLEŞMESİ) (R.G. 27.9.94)
CITES, dünyanın küresel yabani bitki ve hayvan ticaretini kontrol eden veya engelleyen en büyük uluslararası sözleşmesidir. Sözleşmeyi yüzden fazla ülke imzalayıp onaylamıştır.
Tehlikede olan veya ticareti yasaklanan bitki ve hayvan türlerinin listesi sözleşmenin eklerinde yeralmaktadır. CITES, dünyanın en etkin ve başarılı doğal varlıkları koruma sözleşmesi olarak da bilinmektedir.

1992 – BÜKREŞ KARADENİZ’İN KİRLENMESİNE KARŞI KORUNMASI SÖZLEŞMESİ VE PROTOKOLLERİ (R.G. 6.3.1994)
Sözleşme, Karadeniz’in deniz çevresinin korunması, canlı kaynaklarının muhafazası ve kirlenmeye karşı korunmasını hedeflemektedir. Karadeniz’in doğal kaynaklarının ve sunduğu imkanlarının öncelikle Karadeniz ülkelerinin ortak çabaları ile korunması gerektiğini belirten sözleşme, Karadeniz’de deniz çevresinin kirliliğinin başta nehirler yoluyla olmak üzere Avrupa’da bulunan diğer ülkelerdeki kara kökenli kirleticilerden de kaynaklandığını vugurluyor.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir