Kitap Özetleri ve En iyi Kitaplar

Türkiye’nin Maarif Davası Özet

* Nurettin TOPÇU*

Kitap üç bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerdeki konu başlıkları:

BİRİNCİ BÖLÜM

Beklenen Gençlik Millet Maarifi Türk Maarifi İKİNCİ BÖLÜM

Mektep

Muallim

Muallimin Mesuliyetleri ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Maarif Davamız İlk Öğretim

İlkokullarda Ahlak Eğitimi

Orta Öğretim

Lise Dersleri

Liselerde Din Dersleri

Okullarımızda Din Ve Ahlak Eğitimi

Üniversite

Üniversite Olayları

Milli Eğitim Ve Muhtar Üniversite

Din Eğitimi

Ahlak Terbiyesi

Okulda Ahlak

Kıymetli Gençler

Türkiye’nin Maarif Davası Kitap Özeti BEKLENEN GENÇLİK:

Yazar Nurettin Topçu aklındaki gençlik tahayyülünü Beklenen Gençlik yazısında açıklamaktadır. Yazara Topçu göre gençliğin bitmeyen enerjisi ile milletler mutlaka medeniyet yolunda ilerleyeceklerdir. Yeter ki gençliğe bir hayat aşısı verilsin. Gençliğe verilecek hayat aşısını yapma görevi de eğitim sisteminindir. İşte geleceği kurtaracak olan neslin yetişmesinde eğitim ve öğretmenin önemini çok büyüktür. Gençlik geleceğin tohumudur. Her devrin gençliği kendi enerjisini harcadığı alemde yaşamaktadır.

Yazar bu bölümde Peygamber Efendimiz dönemindeki gençlik ile Osmanlı dönemi gençliği arasında benzetmeler yapmaktadır. Her asırda genler ve genliğin eğitimi önemli olmuştur.

MİLLET MAARİFİ:

Milletin kültürünü eğitim oluşturur, bu kültürün yaşamasını ve gelecek kuşaklara aktarılmasını da eğitim sağlar. Eğitim milleti ayakta tutan en önemli dayanaklardan biridir. Eğitime önem veren milletler gelişip kalkınırken, ona gereken ehemmiyeti göstermeyen devletler zayıflayıp çökmeye mahkumdurlar. Eğitim milletin tarih şuurunu canlı tutup, onun varlığını devam ettirmesini de sağlar; bunun tam tersine de sebep olarak milletin yok olup gitmesine de sebep olabilir. Yazar ülkemizde uygulanan eğitim sisteminin milli olmasının gereklerini anlatmaktadır.

Türk diline sahip çıkılması önemli bir iştir. Türkçenin yabancı dillerin etkisine tamamen açık halde olmasının önüne geçilmesi gerekmektedir.

Ancak bu uğurda yapılan çalışmaların genelde Türkçenin zarar görmesine sebep olmuştur.

Günümüz batı kültürünün ağırlık merkezi, hikmet ve felsefe, sanat ve edebiyat değildir, fizik ve kimya ilimlerini kendisine hizmetkâr yapan büyük tekniktir.

Türk-İslam dünyasında bilimsel gelişmeler 10. asırda önemli boyutlara ulaşmıştı. Bağdat külliyesindeki çalışmalar önemlidir.

MEKTEP:

Mektepler (okul) öğrenme yeridir. Ancak öğrenme sadece okulda gerçekleşmez. Hayat ta insan çok şey öğretir. Yazar mektebi çıraklık yerine benzetir. Okulu bir tezgaha benzetir. O tezgâhta usta yapar, çırak tekrarlar. Usta verir, çırak alır. Alınmamış, benimsenmemiş, benliğe mal edilmemiş bir ders, iyi bir ders sayılmaz. Mektepte alınan ders, ya bir tasavvurdur, hayale mal edilir; ya da bir aşktır, kalbe doldurulur. Bunlardan biri halinde benliğimize, girmeyip sadece hafızada, şuurun dışına asılı bir küfe yük halinde duran bilgiler verici öğretim, faydasız ve manasızdır. Bir takım formülleri sadece ezberleten muallim, benliğimizi iktidarından her gün bir parçasını yok etmektedir. İyi üstat, dışımızda yaşananı içimizde hayat yapabilen muallimdir. En iyi muallim, en büyük üstat şüphesiz ki hayattır. Ancak, ondan ders almasını bilmeyenler için muhtaç olduğumuz muallimler, hayatla benlimiz arasında köprü kurmuş bize daha yakından ve kendi dilimizle öğretici unsurlardır.

Yazar dini de bir mektebe benzetir ve “Dinin de bir mektep olduğunda şüphe yoktur. Dindar adam, her an sonsuzluğun huzurunda bulunan ve her hareketi için ondan gelecek emri dinleyen, bu emri vicdanında ve onunla birlikte cemaatin vicdanı olan kitapta arayan adamdır. Hayat kaideleriyle yaşayan adamdır. Onun başkalarıyla münasebeti, alış verişi, vazifeleri ifası, hatta halk içinde dolaşması, oturup kalkması, bir takım ulvi kaidelerle yapılmaktadır. Kaidesiz, gelişigüzel yaşayıp gidense dinsizlerdir.” der.

MUALLİM:

Muallim (öğretmen) toplumun şekillenmesinde ve ilerlemesinde oldukça önemli bir görev üstlenir. Bireylerin kişisel olarak yetişmesinde de toplumların eğitilmesinde de öğretmenler son derece etkileyicidirler.

Yazarın öğretmenlere söylediği en etkileyici söz; “Tahammülsüzlüğün, şikâyetin başladığı yerde muallimlik davası biter. Muallim, daima muvaffakiyetsizliğinin, zaaflarının sebebini arayarak kendini düzeltmeye çalışmalıdır. Gandi, talebelerinde hata görürse, bunun sebebinin nefsindeki kifayetsizlik olduğunu kabul ederek oruç tutuyordu. Muallim, kaderinin karşısına çıkardığı engellerle mücadele ederken sonuna kadar nefsinden fedakârlık yapmayı göze alabilen cesur insandır.”

Yazarımız Nurettin Topçu öğretmenliğe dair bir betimlemesinde;

“Muallimlik sevgi işidir, ruh sevgisidir. Ruhun ulvi olan isteklerine nefsinden her şeyi feda eden sevginin ferdi ulaştırdığı örnek insan mertebesidir. Muallim, hepimizin her an muhtaç olduğu doktordur. İman ve anlayış vasıtaları ile bizi tedavi eder. Ruhlarımıza sunar ve hakikat âleminden haberler verir. Tehdit ve dayakla öğretmek, muallimin işi değildir. Muallim, insan olan varlığımızı alır, ona sonsuzluk dünyası olan ruhi hayat istasyonlarında yol alacak kudretin ve değerlerin aşısını

yapar. Ruhumuza aşılar yapan doktor olarak muallim, ruh dünyamızın hem duygu, hem bilgi, hem de irade bölgelerinde tedavisini ve aşılarını yapmaya mecburdur. Şayet bunlardan bir kısmı ihmal edilirse ruhi yapı buhran içinde kalır, sayıklar ve kendine gelemez. Duygular sahasında eğitim en küçük yaşta başlayacaktır. Kalbe yapılan ilk aşı, merhamet aşısıdır. Sonra, hemcinsini sevmek ve sevdiği için aldatmamak, ihmal etmemek aşıları yapılır, cemaat sevgisi verir.” der.

MAARİF DAVAMIZ

Yazar Maarifi meydana getiren dört ana unsuru anlatır. Yazara göre bu dört unsur; ders, talebe, muallim ve dar manada öğretim yeri olan mekteptir. Bu dört unsur, mektep denen içtimai müessesenin dört duvarı gibidir. Bu dört duvarın hepsinin de sağlam oluşu ile mektep ve maarif ayakta durur. Dersi, ezbercilik ve nakilcilikten ibaret olan; muallimi, her meslekten alınan; talebesi, hayatın her sahasına benliğini dağıtmış ve şehirlerinde kendi çocuklarına mahsus bir hayat sahası ayırmamış bir cemiyet içinde, henüz mektebinin çehresi bile çizilmemiş olunca orada gerçekten millet mektebi var denebilir mi? Ders, hakikatlerin araştırılmasıdır. Teknik ancak ilimlerin tatbikatı diye ve onlardan sonra ele alınır. Talebe hakikatler peşinde koşmayı meslek edinen insandır, gayesi manevi olgunlaşma olan bir mesleğin insanıdır, mekteplerin diploma müşterisi ve istikbalin mevki dilencisi değildir.

Yazara göre Maarif, yalnız mektepte okutmak ve okuyanlara bir takım bilgiler vermek değildir. O, bir milletin bütün halinde, düşünme ve yaratıcılık sahasında seferber edilmesidir.

Kitabın devamında yazar İlköğretim, Ortaöğretim ve Üniversite eğitimine dair düşüncelerini anlatır. Son olarak da okullarımızda din eğitimi ile ilgili düşünceleri anlatılmaktadır.

Kitabın adı; Türkiye’nin Maarif Davası

Kitabın yazarı: Nurettin Topçu

Kitabın yayınevi ; DERGAH YAYINLARI

Türkiye’nin Maarif Davası kitabının sayfa sayısı; 212 Türkiye’nin Maarif Davası kitabının konusu; Eğitim sistemimiz

“Türkiye’nin Maarif Dâvası” Kitabı “Türkiye’nin Maarif Dâvası” Kitabı

2015-2016 yaz dönemi seminerlerinde öğretmenlere seminer konusu olarak verilen “Türkiye’nin Maarif Dâvası” kitabının başlıca özellikleri:

  • Cumhuriyet eğitiminin dini dışladığı iddiası: Nurettin Topçu Avrupa, körü körüne taklit edildiğini[1] belirtmekte, yabancı okul karşıtlığı üzerinden Atatürk dönemini ve sonrasını yabancılara teslim olmakla suçlamıştır. (s.34) Cumhuriyet kadrolarının demokrasi anlayışını da “Yahudi oltası” olarak görür. Cumhuriyet’in demokrasi anlayışı O’na göre “anarşi, isyan” getirmiştir. (s.38)

Atatürk dönemi CHP’sini “diktatör parti” diye tanımlar. (s.189-190)

Topçu, bugünkü iktidarın ve dinden beslenen kesimin tepkisini çekecek şekilde maaşlı memurları ve devlette idarecileri bulunan din adamları zümresinin kaldırılmasını önerir. (s.183)

  • Dine dayalı eğitim: Topçu dönemindeki Cumhuriyet okullarını da beğenmeyerek ilhamını Kuran’dan alan bir eğitim modeli önermektedir. Servet-i Fünûn döneminden itibaren eğitimdeki anlayışın “Batı taklitçiliği” temelinde geliştiğini öne süren Topçu materyalizmi ve pozitivizmi hedefine koyar. (s.22)

“Millet” kelimesini Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın deyişiyle “ümmet içinde millet” anlamında kullanan Topçu, “millet”i İslamiyet’le başlatmaktadır. Topçu dini eğitim verilmediğini eleştirmekle birlikte varolan İmamhatip okullarının bugünkü iktidarın yaptığının aksine orta kısımlarının kapatılmasını savunur. (s.185)

Din derslerinin ayrı bir ders olmasına da karşıdır. Bu okullarda din kültürünün, bütün kültür derslerinin içinde, felsefe, tarih ve edebiyat derslerinde verilmesini önerir. (s.187)

  • Tarikatların tanınması isteği: asırda İslâm düşüncesinden

felsefenin kovulması nedeniyle medreselerin işlevlerini yitirdiğini düşünen Topçu, yerine Cumhuriyet kurumlarını değil tarikatları önermektedir. (s.41)

  • Naif kapitalizm eleştirisi: Nurettin Topçu servet biriktirmeye, mülk edinmeye İslam’ın geri plana atılması nedeniyle karşı çıkmaktadır. Lüks hırsına kapılmış büyük sermaye edinmeye karşı çıkmıştır. Paranın bir ele geçmesinin adaletsizlik olduğunu ve felâketlere götüreceğini belirtir. (s.205) Topçu’nun kapitalizm karşıtlığı buraya kadardır. Emeğin iktidarını savunmaz. Kapitalizm eleştirisinin sınırlarını Komünizm karşıtlığı belirler. Kapitalizm, İslam’ın yaşamayı engellediği ölçüde eleştirmekte ama emekçinin siyasal iktidarına, üretim araçlarının mülkiyetinin denetimini elinde tutmasına dair bir şey söylememektedir. Cumhuriyet’in kuruluşundan beri gelen dönemi “tarihi maddeciliğin hemen hemen kırk yıldan beri bünyemizi yıpratıcı tefsirleri”nin olduğu dönem olarak değerlendirmektedir. (s.151) Topçu burada kalmamakta devrimin “milleti, dini, aileyi, ahlâkı inkâr eden komünizm ismindeki ucubenin varoşlarına kadar götür”düğünü savlar. (s.191) Topçu aslında eleştirel aklı, bilimi, laikliği, ekonomide Devletçiliği uygulayan Kemalist Devrim’in sosyalizme uzanan yönünü hedefine almaktadır.
  • Harf devrimi karşıtlığı: Topçu harf devriminin milli kültürle, din kaynaklı felsefeyle bağını kopardığını belirtir. (s.32)

Topçu, yeni harflerin kabul edilmesi karşı çıkmakta ve Osmanlıca’nın kullanımından yanadır. Ona göre Türk Dil Kurumu Osmanlıca’yı hançerlemektedir ve Türk Dil Kurumu’na karşı mücadele edilmesini savunur. (s.36)

  • Yabancı ve özel okullara hayır: Nurettin Topçu, bugün kendini takip edenlerin aksine yabancı okulları milli kültüre aykırı görmekte ve eğitimde ticarileşmeye karşı çıkarak özel okulların yerinin olmadığını savunmaktadır. (s.63)
  • Kız ve erkeklerin ayrı okullarda okutulması: Gerekçesini “kız ve erkek öğretiminin terbiyedeki hususiyetlerini ayrı ayrı belirtmek ve kızların terbiyesine şimdikinden daha büyük önem vermek gayesiyle” açıklayarak iktidar yanlısı Eğitim Bir Sen’in gerekçesini andırmaktadır. (s.199)

Topçu “okuyup yazma bilenlerin sayısı arttırıldıkça, öğretim, değerinden kaybetti” diyerek de seçkinlere yönelik bir eğitim savunmaktadır. (s.99)

  • Kadını eve hapseden bir anlayış: Kadın onun nazarında ev işleriyle, çocuk bakmakla yetinmesi gereken bir varlıktır. (s.100) Kadın ev sanatlarıyla, musiki gibi ruhu güzelleştirecek işlerle uğraşmalıydı. “Kadın hürriyeti, kadını yalnız bıraktı” diyerek kadın hürriyetine sınır konmasını savunan bir anlayışa sahiptir. (s.194)
  • Alevi düşmanlığı: Topçu “tarikatları ise, asırların arasında tâ kalbinden kemiren şerîr kuvvet Alevîlik olmuştur” diyecek denli Alevi düşmanıdır. (s.72) Hem “inançlara indirilen yumruklar, neslimizi bitab bıraktı” demekte hem de Alevilerden “şer kuvvet” olarak bahsetmekten çekingenlik duymamakta ve Alevilerin ve İslamiçi ve dışı diğer inançların haklarından bahsetmemektedir. (s.150)
  • Üniversite özerkliğine karşıdır: Belirsiz bir zaman için üniversitelerin “millete bağlılığı temin edilmek” gerekçesiyle özerkliğin kaldırılmasını zaruri bulur. (s.199)

Hasan Ali Yücel, Fakirt Baykurt gibi Cumhuriyet eğitimcilerinin adının anılmayarak Nurettin Topçu’nun “Türkiye’nin Maarif Dâvası” kitabının seminer konusu yapılması dinci eğitime tarihsel dayanak sağlamak içindir. Bu eser, iktidarın “en az 3 çocuk”, “annelikten kaçınan eksiktir, yarımdır” sözüne uygun olarak kadının toplumsal yaşamdan dışlandığı, karma eğitime son verildiği bir ortamın varlığı için de gündeme getirilmiştir. Oysa İstanbul Şişli’de haremlik-selamlık şeklinde seminer verilmesine tepki gösteren öğretmenlerimiz gibi, ulusalcı, bilimsel, laik, demokratik eğitime sahip çıkacak yurttaşlarımızı hesaba katmadan yapılan bu hamleler Cumhuriyet kayasına çarpmaktadır.

Doğunun Bilgisi Batının Bilimi – Joseph Needham

Doğunun Bilgisi Batının Bilimi kitabında yazar Çin’in kültürel özelliklerini Batı toplumları ile kıyaslayarak bazı sorulara cevap arıyor. Herkesin merak ettiği şu sorunun dolaylı olarak yanıtı var kitapta. Batı’nın Rönesans’ına neden olan kağıt, matbaa ve barut Çin’de bulunduğu halde neden Rönesans Çin’de değil de Batı’da ortaya çıktı? Bu sorunun neden hatalı olduğunu anlatıyor yazar Doğunun Bilgisi Batının Bilimi kitabında. Çin ve Batı tamamen farklı süreçlerden geçerek bugünkü hallerini aldığını anlatıyor. Çin’de asırlardır hakim olan Konfüçyus anlayışının etkilerini ve Çin’in bürokrasi anlayışının onların dilindeki bürokrasi kavramıyla anlaşılması gerektiğini söylüyor.

Kitabın adının Doğunun Bilgisi Batının Bilimi olarak çevrilmesinin bir sebebi var. Yazar bize Çin’in bilimi, Batı’nın geçtiği aşamalardan geçmeden elde ettiğini, öyleyse Batı’nın bilime ulaşmadaki yönteminin evrendeki tek geçerli yöntem olmadığını, yöntemlerden sadece biri olduğunu söylüyor. Batı bilimi sistemli hale gelmeden de Çin’de pek çok alanda bilimsel gelişmeler yaşanmıştı. Bunlar Rönesans öncesinde olmuştu. Üstelik Çin toplumsal yaşam olarak da Batı’nın geçtiği aşamalardan geçmemişti. Batı’da olduğu gibi ciddi bir köle ticareti yoktu mesela.

Aynı şekilde feodalizm de oldukça farklıydı. Çin hem toplumsal olarak hem de bilimsel olarak Batı’dan farklı olduğu halde kendi kültürünü ve bilimini oluşturabilmiştir.

Eski ve orta çağ Çin’inde, tabiatta yaptıkları gözlemlere dayalı çok miktarda bilgi ve teoriler bulunuyordu ve yapılan deneyler sistematik bir biçimde kaydediliyor, sonuçları şaşırtıcı derecede doğru olan ölçümler yapılıyordu.

Çin biliminin öncü Batılı tarihçilerinden olan Joseph Needham şöyle diyor: “Çin medeniyeti, Batıda başlayan bilimsel devrimden önceki on dört yüzyıl boyunca, doğa araştırmalarında ve doğa bilgisini insanlık yararına kullanmada, Avrupalılardan çok daha etkin olmuştu. Daha önce Helenistik çağın fiziksel bilime en büyük katkısının mekanik alanında olduğunu söylemiştik; ama dünya Antik ve Orta Çağ Çin’inde yaşamış, nispeten sessiz zanaatkarlara, kendilerini ifade edebilmiş kuramcılar olmalarına karşın, İskenderiye’li teknisyenlere olduğundan daha fazlasını borçludur. Needham şöyle açıklıyordu: Biz, burada filozoflarla, prenslerle, astronomlarla ya da matematikçilerle, Çin nüfusunun eğitimli kısmıyla değil; zanaatın ve hayvancılığın çok daha az bilinen uğraşılarıyla ilgileniyoruz.

Antik dünyanın başka yerlerine oranla, Çinli zanaatkarlar devlet bürokrasisinin doğrudan kontrolüne daha fazla tabiydi, zira: Neredeyse tüm hanedanlıklarda imparatorluğa ait, gelişmiş üretim atölyeleri ve cephanelikler bulunuyordu, belli bazı dönemlerde de en ileri teknikler, Eski Han Hanedanlığı emrindeki Tuz ve Demir İdaresinde olduğu gibi “kamulaştırılıyordu.” Aynı zamanda hiç kuşkusuz, çağlar boyunca, her zaman sıradan halk arasında, her türlü idareden bağımsız olarak kendileri için ürettikleri büyük miktarda el sanatçılığı her zaman var olmuştu. Needham, Çinlilerin başarılarının sadece teknik olduğu, bu nedenle bilimsel olarak tanımlanmaya layık olmadığı şeklindeki görüşe özellikle karşı çıkmıştır.

Batı’nın Bilgisi Doğunun Bilimi Çin medeniyetini anlamak ve onu Batı ile karşılaştırabilmek açısından önemli. Yazarın son cümlesi olarak kitap şu Latince deyişle bitiyor. Ex oriente lux. (Işık Doğu’dan gelir.) Eski Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül bu cümleyi bir yurt dışı ziyaretinde kullanmıştı.

Dünya Okulu – Salman Khan

Kitapta eğitimle ilgili ciddi istatistikler, mevcut eğitim sisteminin sorunları, Khan akademinin nasıl kurulduğu ve sağladığı faydalar anlatılıyor. Dünya Okulu, eğitim üzerine yazılmış en ayağı yere basan kitaplardan birisi. Bu kitabı okumadan önce Ivory Tower belgeselini izlememiş olsaydım uzaktan eğitim konusunda tutumum fanatiklik seviyesinde olabilirdi. En azından araştırma sonuçlarını görene kadar. Kitabın basitçe savunduğu konu mevcut eğitim sisteminin verimsizliği ve insanların kendi hızlarında ve başlarına öğrenmelerinin, hem eksiksiz öğrenmeyi sağlayacağını, hem de öğrenmenin daha hızlı ve derin gerçekleşeceğini savunması.

Dünya Okulu’ndan bazı alıntılar:

Öğrencilerin dikkat süreleri üzerine. Belki de yapılması gereken dersin ortasında bir şaka ile sınıfı dağıtıp, sonra tekrar toplamaktır.

“1996’da yayınlanan “Ulusal Öğretme ve Öğrenme Forumu” adlı hakemli dergide yayınlanan makalede iki profesör, dersi dakikalara ayırmış ve öğrencilerin yerleşmek için 3-5 dakikaya ihtiyaç duyduğunu, ardından 10­18 dakikalık odaklanma bölümünün geldiğini saptamışlardır. Bunun devamında öğretmen ne yaparsa yapsın dikkat dağınıklığı yaşanıyordu. 1985’de yapılan bir araştırmada ise, 20 dakikalık bir sonumun ne kadarının hatırda kaldığı sorulduğunda yoğunlukla en çok akılda kalan kısmın ilk 5 dakika olduğu görülmüş ve en az akılda kalan kısmında son 5 dakika olduğu görülmüştür. Günümüze gelindiğinde pek çok araştırma dikkat ile ilgili aynı sonuçları vermesine rağmen halen daha ders sürelerinin neden 1 saat olduğu da düşündürücüdür.”

Eğer yeterli vakit sağlanırsa herkes öğrenir diyen tam öğrenme modeli okullarda uygulanmadığı için, öğrencilerin eksik bilgilerle yeni konularla karşılaşması sorunu var. Matematik gibi konuların birbiriyle yakından ilişkili olan konuların öğrenilmesinde gerçek bir sorun bu. “Öğrencilerin bir konuyu anlamaları test değerlendirmesiyle belirleniyor. Bu değerlendirmelerde genel olarak 75-80 civarında bir puan alan öğrenci başarılı sayılıyor. Ancak öğrenci test sonucunda 95 bile almış olsa %5?lik bir öğrenilememiş bir bölüm ortaya çıkıyor. Öğrencilerde bu %5 öğrenilemeyen bilgi ile bir başka konuya geçiyor ve bu yarım ve eksik öğrenilmiş bilgiler öğrencilerin tam öğrenme için çaba sarf etmelerini ve ilerlemelerini engelliyor. Öğrencinin eksik öğrenmeleri bütün içerisinde Grawyer Peyniri gibi boşlukların ortaya çıkmasına neden oluyor.”

Eğer eğitim uzaktan ücretsiz ve öğretmensiz sağlanabiliyorsa, yani okula gerek yoksa özel okula hiç gerek yoktur.

“Özel eğitime yapılan aşırı ve biraz da isterik harcama hem sağlıksız hem de sürdürülemez, hem de tamamen gereksizdir. Birincisi, benzer demografik özelliklere sahip öğrencileri olan özel okullar ile devlet okulları arasında, alınan sonuçlar açısından belirgin farklar yoktur.”

Balık vermek değil, balık tutmayı öğretmek. Bilgi seviyesinin her geçen gün arttığı günümüz dünyasında çocuk kitaplara ve öğretmenlere mecbur bırakılamaz. Yapılması gereken çocuğun bilgiyi kendi başına, bir rehber olmadan elde edebilme becerisi geliştirmesidir. Özellikle gelecek böylesine belirsizken.

“Duke Üniversitesi Profesörlerinden Cathy N. Davidson (Mac Arthur Vakfı Dijital Medya ve Öğrenme Yarışmaları eş direktörü), dünyada bu yıl ilkokula başlayan çocukların %65’i daha icat edilmemiş işlerde çalışacaktır öngörüsünde bulunuyor. Bu öngörü gayet mümkün görünüyor çünkü 1960?larda ilkokulda okuyan öğrencilerin 1970 ve 1980?lerde en çok istihdam sağlayan kişisel bilgisayar endüstrisinde çalışacağı veya 1980’lerde kimsenin geçimini internet üzerinden

sağlayacağına dair bilgi yoktu.10-15 yıl öncesinde bu gelişmelerin hiçbiri öngörülebilir değildi. Kimse bundan 10 yıl sonrasını bilecek kadar zeki değildir. Durum bu kadar şüpheli iken eğitimde önemli olan onlara ne öğrettiğimiz değil, kendi kendilerine öğrenmeyi nasıl öğrenecekleri. Lise beni bağımsız ders çalışmanın ve kendine en uygun hızda öğrenmenin vazgeçilmez önemi konusunda ikna etti ama standart ders anlatımının inanılmaz verimsizliğini; anlamsızlığını ve hatta insanlık dışılığını bana gösteren üniversite oldu.”

Ve dünya bankasına ait endişe verici bir istatistik.

“Dünya bankası tahminlerine göre her gün devlet ilkokullarındaki öğretmenlerin %25’i işe gitmiyor, gidenlerin %50?si ders yapmıyor. Dünyanın değişik bölgelerinde eğitimin en temel ihtiyaçları bile karşılanamaz düzeyde.”

Son olarak, uzaktan eğitimin özellikle teorik derslerde sağlayabileceği faydaların yanında birçok eksiği olduğu ortadadır. Bu yüzden yapılması gereken mevcut eğitim sistemine uzaktan eğitimi dahil etmektir. Gelişen teknolojinin eğitimin iyileştirilmesi için aktif olarak kullanılmasıdır. Milli Eğitim Bakanlığı’nın “EBA” adımı bu anlamda çok önemlidir. Dünya Okulu bence, eğitimciler için mutlaka göz atılması gereken kitaplardan biri.

Cahil Hoca – Jacques Ranciere

Cahil Hoca :  Zihinsel Özgürleşme Üstüne Beş Ders kitabının içeriği

hakkında bilgi vermeden önce özgürleşme kavramını anlayabilsem de kitabı bilimsel ve de pedagojik bulmadığımı söylemek isterim. Kişisel bir görüş olduğu için hoşgörünüze sığınıyorum.

Kitap daha ilk sayfalardan örnek bir olaydan yola çıkarak evrensel eğitimle ilgili önemli bir eleştiri yapıyor. Özgürleştirme ve aptallaştırma kavramlarından yola çıkarak zekaların bir şekilde eşitliğini savunuyor. Yaptığı temel eleştiri şu: Eğer çocuk kitaptaki akıl yürütmeyi anlayamıyorsa, öğreticinin gösterdiği akıl yürütmeyi nasıl anlayacaktır? Ve bu kitaptaki akıl yürütme açıklama ile anlaşılıyorsa bu bir kısır döngüdür ve çocuğa sürekli bir şeylerin açıklanması gerekecektir. Üstelik her açıklama başka bir açıklamayı gerektireceğinden bu iş sonsuza kadar devam edecektir. Öğrenci artık kendi başına öğrenemeyen, öğrenmek için başka bir zekaya ihtiyaç duyan birine dönüşmüştür. Anlaması için kendinden daha çok bilen birilerine ihtiyaç duyacaktır. İşte bu bilgili öğretici ve kendi kendine öğrenemeyen öğrenci arasındaki ilişki aptallaştırmadır. Çünkü birine bir şeyi açıklamak ona kendi başına öğrenemeyeceğini göstermektir. Yazara göre aptallaştırmanın yerini özgürleştirme almalıdır. Bu özgürleştirme işini de ancak cahil bir hoca yapabilir.

Kitabın girişindeki hikayede anlatıldığına göre, bir fransızca hocası olan ve hiç felemenkçe bilmeyen bir öğretmenin Hollanda’da hiç Fransızca bilmeyen öğrencilere Fransızca öğretmesi gerekiyor. Birgün kitapçıda Telemak isimli kitabın hem Fransızca hem de Felemenkçe olan bir baskısını buluyor ve çocuklara bunu dağıtıyor. Zaman geçtikçe öğrencilerin, yazarlar kadar iyi Fransızca cümleler kurduğuna tanık oluyor. Evet. Öğrenciler sadece iki kitabı karşılaştırarak Fransızca öğrenmişlerdir ve öğretmenin buna hiçbir katkısı olmamıştır. Kitabın devamında da bu örnek üzerinden gidiliyor. Kitabın iskeleti bu fikir ve olay üzerine kurulu.

Sokratik yöntemi tenkit eden bir yaklaşım bu. Kitapta bunla ilgili şu bölüm var:

“Bilgisini göstermesi aynı zamanda onun kudretsizliğini göstermesi demektir: Köle hiçbir zaman yalnız yürümeyecek tir; dahası, hocanın dersini aydınlatma amacı dışında, kimse ondan yürümesini de istemeyecektir. Sokrates, Menon’un kölesinin şahsında, aslında hep köle kalacak bir köleyi sorguya çekmektedir. Bu nedenle Sokratesçilik aptallaştırmanın kusursuzlaştınlmış bir biçimidir. Her bilgin hoca gibi Sokrates de öğretmek için soru sorar. Oysa bir insanı özgürleştirmek isteyen kişinin ona bilginler gibi de ğil herhangi bir insan gibi soru sorması gerekir, yani öğretmek değil öğrenmek için. Böyle bir şeyi de ancak öğrenciden fazla bilmeyen, ondan önce o yolculuğa çıkmamış olan, cahil hoca yapabilir.

Babamız duasını duymamış, ezberden okuyamayacak çocuk var mıdır? Aranan şey bulunmuştur: Oğluna okumayı öğretmek isteyen yoksul ve cahil baba çaresiz değildir. Çevresinde bu duayı onun için kağıda yazacak iyi niyetli ve okur-yazar biri mutlaka vardır. Bununla birlikte baba veya anne Babamız kelimesini bulmasını isteyerek çocuğunun eğitimine başlayabilir.”

Kitapta halkın aptallaşmasının nedenini, zekasının aşağı olduğunu duyduğu inanç olarak görüyor yazar. Çok doğru gibi gelmedi bana bu düşünce.

Hatalı gözlem. Herkes içindeki cevherden öylesine emindir ki! Sadece

şanssızlık ortaya çıkmasını engellemiştir. Derler ki, Allah herkese akıl dağıtırken, herkes yine kendi aklını beğenip almıştır.

“”Olmaz, yapamam,” der size bilgilenmeye özendirdiğiniz şu cahil, “hepi topu işçiyim ben.” Bu akıl yürütmede bulunan her şeyi doğru anlamak lazım. Evvela “Yapamam” aslında “istemiyorum; niye uğraşayım ki?” demektir. İkincisi: “Yapabilirim tabii, çünkü ben zekiyim, ama işçiyim: Benim gibi insanlar o işi yapamaz, mesela komşum yapamıyor. Ayrıca ne işime yarayacak ki? Sonuçta ben beyinsizlerle çalışıyorum.” Böyle uzar gider eşitsizliğe duyulan inanç.”

Bütün zekaları eşit saymanın olası faydası üzerinde de durmuş yazar:

“Dolayısıyla cahil ve yoksul bir baba çocuklarının öğretimini üstlenebilir. Bu öğretimin ilkesini vermek lazım: Önce bir şey öğrenip her şeyi şu ilkeye göre onunla ilişki/endirrnek gerekir: Bütün zekalar eşittir.”

Son söz: Böyle tek fikre dayalı öneriler tehlikelidir. Özellikle de fikrin faydalı olup olmadığı bilimsel olarak ele alınmamışsa. Yazarın kişinin kendi kendine öğrenmesinin daha faydalı olacağı iddiası kontrole tabi tutulmalıdır. Üstelik tek bir olay üzerinden bunu eğitimin geneline uygulamak saflık olacaktır. Belki kimi durumlarda öğrenciyi kendi başına bırakmak uygundur fakat bu yöntemin işe yaramadığı durumlar da olacaktır. Bu fikrin faydalı olduğu alanlar varsa bile bunlar evrensel eğitim sistemine kaynaştırılamaz mı gerçekten? Kitabı okurken aklıma Hilmi Özkök Paşa’nın “Hayatta en kortuğum şey son anda ortaya çıkan parlak fikirlerdir.” sözü geldi.

Son olarak, Felix Schelling’den bir alıntıyla bitireyim.

“Gerçek eğitim eşitsizliği yaratır; bireylerin eşitsizliğini, başarının eşitsizliğini, yeteneğin eşitsizliğini… Dünyada ilerlemenin biricik ölçüsü, sıradan olmak değil eşitsizlik, standardizasyon değil bireysel üstünlüktür.”

Öğretmen – Frank McCourt

MEB’in eğitimcilere tavsiye ettiği kitaplardan olan Öğretmen Frank McCourt ‘ın hayatıyla ilgili anlattığı bazı hikayelerden oluşuyor.

İrlanda asıllı yazar ABD’de uzun yıllar öğretmenlik yaptığı için (ki bu çoğu zaman zorlu okullar) bu hikayelerin büyük çoğunluğu öğretmenlikle ilgili ve bu hikayelerde öğretmenlere faydalı olabilecek bazı bilgiler var. Frank McCourt ‘ın Öğretmen kitabının MEB’in öğretmenlere önerdiği kitaplardan birisi olmasının sebebi bu olmalı.

Kitabın anlattığı hikayeler eğlenceli bir dille anlatılmış ve geneli öğrencilerle iletişim kurmak üzerine. İlk zamanlarında Öğretmen Frank McCourt öğrencilere kendini dinletmeyi beceremez. Bu yüzden sürekli onlara hikayeler anlatır. Bu yüzden velilerle ve oku yöneticisiyle sorunlar yaşar. Kendi içinde de yaptığının doğru ve yanlışlığıyla ilgili vicdan muhasebesi yapar.

Bu anılardan biri öğretmen olarak sınıfa girdiği ilk anla ilgili. Yazara göre öğretmenin sınıfa girdiği ilk an çok önemlidir. Bunun üzerinde birkaç kere duruyor kitapta. Öğrenciler öğretmenler konusunda uzmandır ve öğretmen koltuğuna oturan bir öğretmenin korkak ya da tembel olduğunu düşünürler. Öğretmen masasını öğrencilerle aranda bir engel olarak kullanma. Cesur ol. İlk günüde bir hata yap ve aylarca onu düzelmeye

çalış. Sınıf senin oyun alanın ya da savaş alanın olabilir. Sürekli en arkalara ulaşmaya çalışarak sınıfı kuşat. Eğer kendine bir hat çekersen öğrenciler o hattı geçmeyi deneyeceklerdir. Bu yüzden tüm sınıf alanına hakim olunmalıdır. Öğrencilerin seni nasıl görmekten mutlu olurlar? Her oyun yazarı sana söyleyecektir ki, aktör oturduğunda oyun bitmiş olur.

Sınıfa ilk girdiğinizde öğrenciler arasında öğretmene karşı bir dayanışma vardır. Bu yüzden öğretmen zamanla öğrencileri yanına çekmelidir. Bunun için öğrenci psikolojsine dikkat edilmelidir. Bir sınıfa girmek senin için hiçbir şey demek değildir. Fakat bir öğrenci için bu her şey olabilir. Başta bu bir çevre değişimidir ve öğrenci üzerinde büyük etkileri vardır. Tavırlarımız önemlidir.

“New York’ta öğretmenlik yapıyorsanız, bir ders planı hazırlayın ve hedefinizi önceden belirleyip öğrencileri öğrenmeleri için motive edin. Herkesin bildiği gibi, bu çocuklar hiçbir şey öğrenmek istemiyor.” diyor Öğretmen McCourt , bu bizim şehirlerimiz için de geçerli sanıyorum.

Ev ödevi tabiri öğrencilerde iyi bir izlenim yaratmaz. Öğrencinin yapmasını istediğiniz şeyi farklı şekilde ifade edin. Mümkünse ödev olduğunu hissettirmeden. Yazarın üstünde durduğu bir diğer önemli konu ise, öğrencilerin ailelerini arayan ya da onları idareye götüren öğretmenlere saygı duymayacağı. Yazara göre, eğer kendi sorunlarınızı kendiniz çözemiyorsanız bu iyi değildir. Tam olarak böyle söylemiyor ama keskin bir tanım yapmak istemedim. Kitaptaki hali şu şekilde :

There’s no respect for teachers who send you to the office or call parents. If you can’t handle it yourself you shouldn’t even be a teacher. Öğretmen Frank McCourt kitabın sonlarında şunu söylüyor. Sevgili öğretmen, sınıfta kendi yolunu kendin bulmalısın. Bu başkalarının sana anlatabileceği bir şey değil. Kendi yöntemlerini ve tekniklerini kendin bulmalısın. Bazı öğretmenler güçlüdür. Sınıflarını not tehdidiyle baskı altına alırlar. Bir öğrenciye karşı o anda düşük sözlü notu kullanmaktan çekinmezler. Diğer öğrencilere mesajı açıktır. Ben sizin öğretmeninizim. Danışmanın, sırdaşın ya da ailen değilim. Bir konu anlatıyorum. Üstlen ya da ayrıl.

Medeniyet Köprüsü Beş İstanbullu

Şehirlerin sultanı İstanbul’un beş şehirlisinin medeniyet köprüsünü kurma mücadelesi ‘Beş Şehirli’ kitabında bir araya getirildi. Mustafa Uçurum yazdı.

Beş şehir, beş usta, bir medeniyet, geçmişten günümüze uzanan ve geleceğe doğru ilerleyecek bir medeniyet köprüsü. Şimdi en çok da buna ihtiyacımız var. Hızla yitirmeye başladığımız medeniyetimize tekrar kavuşmak için köprüler kurmaya çalışmamız gereken zamanlardayız.

Şehirler ki medeniyetin mekânlara sindirilmiş halidir. Medeniyetin ölçüsü en çok da şehirlerdir. Medine’nin İslam medeniyetiyle eş değer bir gelişme göstermesi, şehir ve medeniyet kavramlarının iç içe geçtiğini bize net olarak göstermektedir.

Başı, sonu, uzağı, yakını, evveli, ahiri ne olursa olsun, neresinden başlanırsa başlansın konumuz İstanbul’sa söylenecek o kadar çok söz vardır ki. Dünyanın her dem gözünü üstünde tuttuğu bir özge şehir, medeniyetin dünyaya yayıldığı bir nadide başkent; İstanbul.

Beş İstanbullu

Kültür ve Turizm Bakanlığı, çok önemli bir proje ile medeniyet köprüsünü tekrar yeni nesiller için inşa ediyor. “Medeniyet Köprüsü Beş Şehirli” adlı ilk kitapla başlayan projenin kaynağını Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir kitabı oluşturuyor. Beş şehirli bilgenin ilk beşi İstanbullu.

Çalışmanın editörü de Prof. Dr. A. Halûk Dursun. Tarihçi, şehir kültürü alanında uzman bir editörün böyle bir çalışmanın başında yer alıyor olması, ortaya çıkacak sonuçların da yetkinliği konusunda beklentileri karşılamaya yetecektir.

Peki, bu beş şehirli kim? Ahmed Süheyl Ünver, Ali Fuad Başgil, Ekrem Hakkı Ayverdi, Fethi Gemuhluoğlu, Mâhir İz. Bu isimlerin her biri başlı başına medeniyet kavramına değer katan isimlerden. Ne yaptılarsa şehir için, kültür için inşa edilmiş bir medeniyetin yaşatılması, ayağa kaldırılması için yapan dava adamı isimler bunlar. Kendilerinden bir parça gördükleri İstanbul’a gerçek değerini verebilmek için hayatları boyunca durmadan dinlenmeden bir medeniyet köprüsü kurmak için çabalayan İstanbullu gönül erleri.

Sadece şehirleri imar etmek, şehirleşmek gayesinde değildir beş şehirli. Ahmed Süheyl Ünver’in “En büyük sanatkâr ahlaklı insandan olur. Bir sanat eseri ahlak tezahürüdür.” diyerek ahlakın en önemli değer olduğunu söylemesi, medeniyetin temeline ahlakı koyduğunu gösteriyor bizlere.

Kendi alanı olan tıp dışındaki çalışmalarında da gençlere ahlaklı olmanın faziletlerini anlatarak başlıyor şehir ve medeniyet çalışmalarına.

Kitapta tek tek ele alınıyor bu isimler. Yaşam öykülerinden yaptıkları çalışmalara kadar görsel bir tarih şeridi sunuluyor okuyucuya. Ali Fuad Başgil dendiğinde gençlerden başlayıp insan yetiştirmeyi hayatının gayesi yapmış bir kâmil insanın mücadelesine şahit oluyoruz. Nurettin Topçu, Başgil için, “Hak davasına bütün iman edenler gibi haksızlığın karşısında isyanı öğretti.” diyor.

Fethi Gemuhluoğlu’nu tanımak ve tanıtmak her söz sahibinin boynunun borcu olmalıdır. Kitapta Gemuhluoğlu için yer alan ifadelere bakıyoruz: “Şair, yazar ve fikir adamı. Anadolulu bir şehirli; Osmanlı medeniyeti bilgesi, anlatıcı, tanıtıcı, temsilci, yaşatıcı, yetiştirici, kültür ve şehir insanı.” Bunlar ve daha fazlası ile gönüller kuran bir dava adamıdır Gemuhluoğlu. Kitapta yazılarından alıntılarla, usta kalemlerin ifadeleriyle anlatılıyor Gemuhluoğlu.

Mahir İz, kitapta son anlatılan isim. Maarif tarihimizin en gözde eğitimcisi, örnek şahsiyeti Mahir İz. Kemal Edip Bey onun muallimliği için şu dizelerle not düşüyor tarihe: “Bir melek-sîret, velî-haslet mübarek zât idi/ Zümre-i ta’lim övünsün böyle bir insan ile”

Proje devam edecek

İstanbul’la başlayan proje Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir”deki sıralamasıyla devam edecek. A. Halûk Dursun, “Projenin beş şehir ve beş kişi üzerinden kurgulanmasının amacı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Beş Şehir’ eserinin bu vesile ile hatırlatılmak istenmesidir. Etkinlikler için belirlenen ilk beş şehir, Tanpınar’ın beş şehridir: İstanbul,                                                        Ankara,

Konya, Bursa, Erzurum.” Projenin ikinci beş şehri ise; Edirne, Kayseri, Kars, Mardin, Amasya.

Projenin hedeflerine baktığımızda, arzuladığımız şehirlerin ruhuna dokunulacağını da görebiliyoruz: Şehirli insanların özelliklerini vurgulamak. Yaşayan insan hazinelerine dikkat çekmek. Şehirle insan arasındaki gerginliği azaltmak. Geleneksel şehirlerimizin özelliklerini vurgulamak. Somut mimari mirası ve somut olmayan kültürel mirası korumak. Şahsiyetini kaybetmemiş şehirleri ön plana çıkarmak.

Medeniyeti yaşadığımız topraklarda tekrar inşa etmek için ustalara ihtiyacımız var. Bu proje şehirli ustaların hangi şartlarda medeniyeti ayakta tutmak için çaba sarf ettiklerini göstermesi bakımından daha çok önem arz ediyor. Gençler için eşsiz bir kaynak eser hazırlamış olan Kültür ve Turizm Bakanlığı’nı kutlamak gerek. Sırada kimler var, bekleyip göreceğiz.

Okulsuz Toplum – Ivan Illich

Az çok bu işlerin içinde olduğum halde neden Okulsuz Toplum kitabını okumadığımı sorgulardım kitabın adını duydukça. Çok eğitim bilimci tanıdım, birisi de Okulsuz Toplum kitabını “mutlaka oku” demedi. Hep sağda solda gördüm adını. Şimdi nedenini anladım. Bu kitap manasız bir kitap. Biraz sert oldu gibi, evet. Zamanın çok gerisinde kalmış ilkel bir eğitim eleştirisi. Üstelik tam olarak hangi eğitim kurumunu (ilk, orta,yüksek) eleştirdiği belli olmadığı için aklına geleni söylemiş izlenimi veriyor yazar.

Kabaca yazar mevcut eğitim sistemine yapılan yatırımların bir sonuç vermediğini, harcanan paraya yazık edildiğini, öğretme işinin herhangi biri tarafından yapılabileceği için sertifika programının anlamsızlığını anlatıyor. Eğitim hayat boyu ve her an olmalı gibi ne anlaşılması gerektiği belirsiz bir şeyler söylüyor. “Zaten öğrendiklerimizin çoğunu okul dışında öğreniriz, ne gerek var okula?” diyor. Hangimiz analizi, trigonometriyi, okuma yazmayı kendi kendimize öğrenmedik!

! — ‘ :spoiler’ —!

Hepimiz sahip olduğumuz bilginin çoğunu okul dışından elde etmişizdir. Öğrenciler öğrendiklerinin çoğunu öğretmenin yardımı olmadan, hatta öğretmenlere rağmen öğrenirler. En trajik olansa, pek çok insanın, asla okula devam etmemesine rağmen, dersler okullarda öğretilmektedir.

Dünyadaki insanların yarısı asla okula gitmemektedir. Bu insanlar öğretmenlerle asla temas kurmamakta ve hatta okuldan atılma imtiyazından bile mahrum kalmaktadırlar. Bununla beraber, bu insanlar öğretmenlerin öğrettikleri bilgileri, son derece etkili bir şekilde, okulda öğrenebileceklerinden daha da fazla öğrenebilmektedirler.

Çocukluk kavramıyla ilgili şüpheleri var sanırım yazarın. Çeviriden veya üstü kapalı yazıldığı için kesin yargıya varmak istemiyorum fakat pedagoglar sanıyorum yazardan farklı düşüneceklerdir. Gelişim psikolojisi, öğrenme psikolojisi niye önemli olsun ki?

Kararlaştırılmış yaş ve zorunlu öğrenim kurumları olmasa ‘çocukluk’ üretimi de söz konusu olmayacaktır. Zengin ulusların gençleri çocukluğun yıkıcılığından özgürleşecekler ve fakir ulusların gençleri zenginlerin çocukluğuna rakip olmak için bir teşebbüste bulunmayacaktır. Toplum çocukluk yaşını daha hızlı geçerse gençler için yaşanabilir hale gelir. İnsan oldukları iddiasında bulunan yetişkin toplumu ve gerçekle alay eden okul çevresi arasında günümüzde var olan karşıtlık daha fazla devam edeme z.

Bebeklikten, gençlikten ya da yetişkinlikten farklı olarak çocukluk, çoğu tarih dönemlerinde bilinmiyordu. Hıristiyanlığın güçlü etkisinin söz konusu olduğu yüzyıllar da bile bu küçük varlık fark edilmedi. Ressamlar, bebeği minyatür annesinin kucağına alınmış bir yetişkin olarak resmettiler. Çocuklar rönesansta Hıristiyan tefecilerle ortaya çıktı. Yaşadığımız yüzyıldan önce ne fakirler ne de zenginler çocuk giysisinden, çocuk oyunlarından ya da çocukların yasalardan muaf olduğundan haberdardı. Çocukluk burjuvaya aitti. İşçilerin, köylülerin ve soyluların çocukları babalarının giyindiği şekilde giyinir, babalarının oynadığı şekilde oynar, babalarının asıldığı gibi boyunlarından asılırlardı. Burjuvazi tarafından çocukluğun keşfiyle beraber her şey değişti.

Yazarın şöyle bir iddiası var : “Okul, insanları yaşlarına göre gruplandırmaktadır. Bu gruplama sorgulanması mümkün olmayan üç önermeye dayanmaktadır: Çocuklar okula aittir; çocuklar okulda öğrenir; çocuklar için öğretim sadece okulda gerçekleştirilebilir. Sanırım bu üzerinde tartışılamaz önermeler ciddi bir sorgulamayı gerektirmektedir.”

  • Çocuklar okula aittir: Evet çocuğun yeri okuldur. Kendi akran grubuyla bir arada olması ve iş yaşamından uzak olması gerekir.
  • Çocuklar okulda öğrenir: Yazarın söylediği gibi değildir. Formal öğrenme okulda gerçekleşir. İnformal öğrenmeler her yerde olabilir. İnformal öğrenmeler formal öğrenmeyi destekleyebileceği gibi zarara da uğratabilir. Hatta okullar yaparak yaşayarak öğrenme anlayışında oldukları için müze gezileri gibi geziler yaparlar. Hayat okula dahil edilmelidir.
  • Üçüncü söylediği cümlenin neden yanlış olduğu ikinci açıklamadadır.

Okulları kaldıralım dendiğinde yerine bir şey konulması gerekiyor. Öncelikle okulların neden kaldırılması gerektiğini hatırlayalım. Yüksek maliyet ve fırsat eşitliğini sağlayamaması yazara göre.

Eşit eğitim fırsatı, gerçekten de, hem arzu edilebilir hem de uygulanabilir bir amaçtır. Fakat bunu ancak zorunlu okullaştırma ile mümkün saymak; kurtuluşu, kiliseyle karıştırmak anlamına gelmektedir. Okul, modern proleteryanın dünya dini haline gelmiş ve teknolojik çağın fakir insanları için faydasız kurtuluş vaatlerinde bulunmaktadır.

Günümüzde bunu tartışmak anlamsızdır. Yetenekli çocuklar okullar sayesinde fakir ailelere sahip oldukları halde tıp, hukuk gibi eğitimleri alabilmektedirler. Kurtuluş gerçekten vaat midir? Üstelik meslek kazandırmasa bile eğitimin kişinin hayatına kattığı artıları nasıl inkar edebiliriz? Yazarın okulları kaldırarak yerine önerdiği fikir ise “öğrenme ağları.” Yani Freud’u merak edenler aralarında buluşup tartışabilirler. Veya Roma tarihini merak eden insanlar bir araya gelip bu konuda konuşabilirler. Ses kayıt cihazları (günümüzdeki uzaktan eğitim modellerinin çok daha basit hali) ile bu eğitimler desteklenir. Birbirimizden öğreniriz.

Ben bu fikri iki yönden eleştireceğim. Bu tür informal öğrenmeler için gerçekten de okulların ortadan kalkmasına gerek var mıdır? Aynı zamanda hem 35 tane felsefe kitabı yazmış bir öğretmenden ders alırken, sözlükte tanıdığım birkaç kişi ile felsefe okumaları yapamaz mıyım? Veya üniversitenin kendisi öğrenci topluluklarını destekleyerek “edebiyat ve felsefe” kulübüne dahil olma imkanını veremez mi bana? Uzaktan eğitim denenmemiş bir konu olduğu için yazarın büyük beklentileri olabilir fakat günümüzde tek başına yetmeyeceği ve bazı alanlarda da faydalı olduğu ortaya çıkmıştır bana göre. Burada da yazarın “partner” bulma konusundaki önerisi var.

Partner uygulaması son derece basittir. Kullanıcı kendisini adı ve adresiyle tanımlayacak ve partner aradığı alanı açıklayacaktır. Bir bilgisayar yardımıyla bu kişiye aynı alana kayıt yaptırmış olanların isimleri ve adresleri postalanacaktır. Böylesi basit bir uygulama, halkın yararına değerli bir çalışma için geniş bir şekilde hiç kullanılmamıştır.

Yazarın radikal dediği bir öneri var Okulsuz Toplum sayfalarında. Bence okul dediğimiz yapı bu radikal önerinin kurumsallaşmış halidir. Öğrencilere kaynak/kredi verilecektir ve öğrenciler bu parayı istedikleri konuda istediği kişiden eğitim alarak harcayacaklardır.

Okulların ortadan kaldırılması kimseye yarar sağlamayacaktır. Yapılması gereken 21.yy’ın ihtiyaçlarına göre okulları dönüştürmektir. Ken Robinson’ın bu konuda söylediklerine kulak verilmelidir. Kendisi eğitimle ilgili çalışmalarından dolayı “Sir” ünvanı almış bir isim.

Başka ve daha dikkate değer bir eğitim sistemi eleştirisi Ivory Tower’da işlenmiştir. Okulsuz Toplum eğitim adına düşünmemizi sağladığı için iyidir belki de.

Beyaz Zambaklar Ülkesinde – Grigory Petrov

eyaz Zambaklar Ülkesinde Atatürk’ün okuyup etkilendiği ve askeri okullarda okutulmasını zorunlu tuttuğu bir kitap. Aynı zamanda da MEB’in öğretmenlere önerdiği kitaplar listesinde. Kitapta iki güçlü devlet arasında yutulmayı bekleyen Finlandiya’nın nasıl kurtulacağının, nasıl dünyada saygın bir yer edineceğinin arayışı anlatılıyor. Ne yapmalı da bu yoksul millet bu bataklıktan kurtularak bir beyaz zambaklar ülkesi haline getirmeyi başarmalı?

Snellman isimli bir Finli başlatır bu mücadeleyi. Ne yapılacağı açıktır. Ülkenin eğitim sistemine yani gelecek kuşaklara yatırım yapılacaktır. Fakat bu uzun ve zor bir süreçtir, öyle ise halk eğitimine de başlamalıdır. Kendi üstünde sorumluluk hisseden herkes bir şeylerin ucundan tutmalıdır. Halkın gelişmesi için herkes seferber olmalıdır. Kimsenin, özellikle okumuş kesimin “bana ne” deme hakkı yoktur. Reçel üreticisi bir köylüyü, dünyanın en büyük reçel üreticisi haline getiren toplumsal hareketi körüklemelidir aydınlar. Çünkü aydının bir sorumluluğu vardır. Öz savunma, öz yükseliş harekete geçmelidir. Geçer ve durdurulamaz.

Atatürk gibi yorulmak bilmezlik ve milliyetçilik duygularından yakalamış olmalı Beyaz Zambaklar Ülkesinde. Çünkü Snellman ve arkadaşları bu ülkeyi değiştirmeye çalışmanın beyhude olduğunu ya da başka bir ülkeye kaçmayı

düşünmezler. Her bireye ihtiyaç vardır. Alkolle mücadeleden, insanların işlerini büyütmeye kadar her konu ile ilgili olmalıdır aydın. Belki de şu cümleler kitabın felsefesini en iyi özetleyen yerdir :

Halkımız sizi iyi bir eğitim aldıktan sonra yüksek bir gelir elde edesiniz, geceleri eğlenesiniz diye sizi o konuma getirmemiştir. Böyle olanlar gerçek aydın olamazlar. Onlar yozlaşmışlardır. Eğitim almış olanların tümü millî düşünceyi geliştirmeye, millî ruhu uyandırmaya, millî iradeyi güçlendirmeye mecburdurlar. Köylülere, işçilere, halkın alt kesimlerine nasıl daha iyi bir konuma yükselebileceklerini öğretiniz!.. Milli düşünce oluştuktan sonra gerisi gelecektir. Bir kere inanç sağlansın yeter. Kimsenin sorumluluktan kaçma lüksü yoktur. Kitabı okuyunca bir kişinin nelere sebep olabileceği değildir bence konu. Önemli olan üstümüze düşeni yapmaktır. Mevlana’nın dediği gibi, “Karanlığa küfredeceğine bir mum da sen yak.” Beyaz Zambaklar Ülkesinde milliyetçiliktir. Ülke sevgisidir. Eylemdir. Bir milleti yükseltecek ve yüceltecek olanın bireylere düşen sorumluluklarla mümkün olduğunu hatırlatır. Kaçıp gitmenin çözüm olmadığını, başkalarının yarattığı değerlere sahip çıkmanın marifet olmadığını hatırlattığı için belki bu günlerde daha çok okunması gereken bir kitap.

Bir Eğitim Tasavvuru Olarak Mahalle Mektepleri

Bir Eğitim Tasavvuru Olarak Mahalle / Sıbyan Mektepleri, İsmail Kara ve Ali Birinci’nin yazdığı iki bölümden oluşan hatıra, yorum ve görsellerle zenginleştirilmiş zengin içerikli bir eser. Kitabın ilk bölümünde kimi büyük yazarların mekteplerle ilgili anlattıkları hatıralara yer verilmiş. Bu hatıraları okurken, mekteplerde ki ortamı ve uygulamaları anlamanın ötesinde, mahalle mektepleri gözünüzde canlanıyor. İkinci bölüme ise “Mahalle mekteplerine dair deneme ve tetkik yazıları denmiş.

Mekteplerin işleyişi hakkında şunları öğreniyoruz hatıralardan: Mekteplerde dersi veren bir ya da iki hoca olur. Hocaya yardımcı olan bir de kalfa olur. Kimi mekteplerde bevvab denilen yardımcı (hizmetli gibi) da bulunur. İki katlı medrese binalarında verilir bu eğitimler. Ve daha çok dini eğitim verilir. Çocuklara Elifba ve cüz okutulur. Dini eğitimin yanında kimi mekteplerde Arapça ve Farsça dersleri de verilir çocuklara. Bu eğitimler ne derece başarılıdır? Üç yılda hiçbir şey öğretemeyen muallimler olduğu gibi üç dört ayda okuma öğretenler de vardır.

Bu derlenmiş hatıralar arasında Halide Edip, Yahya Kemal, Hasan Ali Yücel, Ömer Seyfettin gibi pek çok ismin hatıraları var. Bu hatıralarda en çok yer tutan konu Osmanlı’da çocukların 4 yıl 4 ay 4 günlükken okula başlama töreninin yapıldığı amin alayları.

Osmanlı’da kimi çocuklar okula başlarken yapılırmış bu uygulama. Çocuklar hocanın ve kalfanın önderliğinde sokaklarda yürüyüşe çıkar, ilahiciler ilahi okurmuş. Alay öğrencinin evine geldiğinde çocuk alaya katılırmış. Amin alayları denmesinin nedeni ise çocukların yapılan dualara “amin” diyerek eşlik etmesi. Ailenin maddi gücüne göre yapılıyor ya da daha sade oluyordu.

Anılarda falaka başta olmak üzere meşhur mektep cezalarına da sık sık yer verilmiş. Bu anılardan medreselerde ciddi şiddet olayları yaşandığını anlıyoruz. Dönemin anlayışı gereği olsa gerek aileler çocuklarını hocalara, “Eti senin kemiği benim.” mukaddimesiyle teslim ediyorlarmış. Bir anıda, hocanın burna kalem sokup kanatması, kulak yırtması, diğer öğrencilerin suçlu öğrencinin yüzüne tükürmesi gibi dehşet verici örnekler var. Tabii bu örneklerin münferit olduğunu söylemek lazım.

Dayağın zararlı olduğunu düşünen ve çocuklara şefkatle yaklaşan büyük bir kısım var.

Mektebe yeni başlayan çocukların mektebe alışana kadar birkaç gün eve gidip yemek yedikten sonra geri geldiği misafirlik uygulaması, cüzü bitiren çocukların fesinin alınması ve ailesinden bahşiş alındıktan sonra geri verilmesi gibi adetleri öğrendiğimiz hoş anılar da var.

O günden bugüne değişmeyen bazı şeyler de var eğitimle ilgili. Çocukların tatil sevinci değişmemiş mesela. O zamanda da tatili iple çekiyorlarmış. Çıkışta büyük kavgalar da oluyormuş. Kimi öğretmenlere saygı duyulurken kimileri pek ciddiye alınmıyormuş. Öğrenciler birbirlerinin kafalarını yarıyor, zaman zaman öğretmenlere de saldırıyorlarmış. Mekteplerdeki bir diğer ayrıntı ise kimi çocukların bir başka çocuğun öğrenmesinden sorumlu olması. Diğeri öğrenemezse ya da yanlış yaparsa ikisi de ceza alıyor.

Eski mektep ile yeni mektep arasında da bir çatışma var. Halkın bir kısmının gözünde yeni mekteplerde çocuklar ilahi yerine şarkı öğreniyor, yağmur nasıl yağar, rüzgar nasıl eser gibi Allah’ın işi olan şeyleri soruşturmaya kalkıyorlardı. Eski mekteplerle ilgili söylenmesi gereken en önemli şeylerden birisi de neredeyse hiç materyal kullanılmadığı. Çünkü bir anıda azınlık okullarından getirilen materyallerin öğrenmeyi kolaylaştırmasından hayretle bahsediliyor. Hayal feneri dedikleri (sanıyorum bir çeşit yansıtıcı) Avrupa’dan gelme aletten bitki, şehir ve hayvanları gören Mustafa, mektepte 6 ayda öğrenemediğini bir defada öğrendiğini söylüyor. Mekteplerin verimsizliği söz konusu ve özellikle Hasan Ali Yücel bu konuda ciddi eleştiriler getiriyor anılarında.

  1. Muhtar Nasuhoğlu mahalle mektepleri derslerini (aldığı dersleri) şöyle sıralıyor : İmla, kıraat, Kur’an, ilm-i eşya, kitabet, edebiyat,

tarih, coğrafya, cebr’e kadar hesap, hendese, usul-i defteri, Arabi, Farisi, Fransızca, Türkçe -sarf, nahiv, tercüme ve mantık ilimleri. Başka bir karnede de Resim, el işleri, ev idaresi, musiki ve terbiye-i bedeniye derslerinin adı geçiyor.

Kitabın sonunda eski mahalle mektepleri ile yeni mektepler çok öz olarak karşılaştırıyor yazarca.

Bu maddelerden en dikkatimi çeken şu oldu: Eskiden mekteplerden en uslu öğrenciler bile kaçmaya çalışır, okulu bırakmak isterlerdi. Bugün ise okullar çocuklar için bir doğal yaşam alanı olmuştur ve çoğu zaman çocuklar okulu sokağa ve eve tercih ederler. Kitap yakın geçmişimizdeki eğitim faaliyetlerini anlatan güzel bir eser olmuş. Görseller de bir o kadar iyi. Mektep konusunu merak edenlerin okurken keyif alacağı bir kaynak eser. Aynı konudan birkaç yerde bahsedilmesi biraz sıkıcı olsa da anıları yazan kişilerin iyi üslupları cümleleri atlamanız engel oluyor.

Çocuklar Neden Başarısız Olur? / John Holt

Oglum okula gitse de, okulsuz egitimle ilgileniyorum. Okulun gül bahcesi olmadiginin farkindayim. Cocugumu ne kadar az yarayla oradan cikarabilirsem kardir diye düsünüyorum. Üyesi oldugum okulsuz egitim grubunda John Holt’un kitaplari bu konunun kutsal kitaplari gibi anlatilinca, ben de okumak istedim. Neyse ki kütüphanedeki yegane John Holt kitabi ayni zamanda onun bu konuda yazdigi ilk kitapmis. Cünkü bir yazarin kitaplarini kronolojik sirayla okumak konusunda hafifçe

takintiliyim. Orijinali 1964’de ABD’nde How Children Fail adiyla yayimlanmis.Ayni kitap Türkçe’ye de “Çocuklar Neden Basarisiz Olur?” adiyla çevrilmiş.

Acikcasi en basinda kitabin beni cok içine almadigini hissettim. Kendimi birden cok uzak bir yerde, cok uzak bir zamanda, belirsiz bir okulda süregiden bir deneyin ortasinda buluverdim sanki. John Holt meslektasi Bill Hull’la ayni sinifa öğretmenlik yapiyordu ve ilginc gözlemlerini bir günlükte not ediyordu; ve fakat burasi neresiydi ve biz kimdik pardon? Sanirim Holt’un belli bir kronolojik düzende tuttugu günlügü daha sonra kitaplastirirken dört ana temasal baslik altina dagitmasi da kafami karistirmisti. Önceki yil, sonraki yil bahar, Bill Hull’in sinifini gözleyisim, Bill Hull’in sinifinin benim olusu… bitip tükenmez sekilde tekrarlaniyor gibiydi (Dikkat; yine kronoloji takintisi!) Üstüne kitaba sonraki yillar boyunca da bazi ekler yapilmis. Bir paragraf sonra yazarin belli bir durumla ilgili 21 yil sonraki görüsünü ya da sözkonusu cocugun yetiskinlik hallerine dair gözlemleri de okumak mümkün.

Fakat yapacak bir sey yok. John Holt’u kaybedeli 30 yil olmus. Elimizdekinden en iyisini cikarmak gerek. Dedigim gibi yazar kitabi dört temasal basliga bölmüs:

  • Çocuksu Stratejiler: Çocuklar okulla ve okuldaki otoriteyle basa cikabilmek icin hangi stratejileri gelistirir?: Bu bölümde aslinda basarili bir ögrenci olmama ragmen kendi cocuklugumun stratejilerini animsadim ve gülümsedim. Thinker (Düsünen) ve Answer-giver ( Cevap verici) (Sanirim Holt’un kullandigi orijinal terimler bunlar) ayirimi ilgincti; oglumu bu acidan gözleyecegim.
  • Korku ve Basarisizlik: Bu bölümde cocuksu stratejilerin sebebi, ana kaynagi tartisiliyor: Korku, hep korku. Basarisizlik korkusu, otoriteden korku, ceza korkusu, siddet korkusu, diger cocuklardan ve onlarin tepkilerinden korku. Bu bölüme bakilirsa okullarda aleni olmasa da gayet subliminal, gayet örtülü sekilde korku kol geziyor. VE bu korku gercek ögrenmenin önüne geciyor. Sanirim onaylayabilirim. Ve okuldaki örtük korkuya dikaktimi cektigi icin mütesekkirim. Evde bunu hafifletecek cözümler bulmaliyim.
  • Çocuklar aslinda nasil ögrenir? Baslik kendini acikliyor. Bu bölümde kendi cocuguma nasil yardimci olabilecegim üzerine bir cok bilgiyle karsilasiyorum. Ya da ögrenmis gibi göründügü bazi durumlarda aslinda ögrenip ögrenmemis oldugunu tekrar test etmenin gerekliligine bi kez daha ikna oluyorum. Okulun neden cocugun gercekten ögrenmesine köstek oldugunu da tartisiyor bu bölüm.
  • Okullar neden basarisiz oluyor? Fakat okullarin cocuklarin ögrenmesine neden engel olduguna dair asil tartisma bu bölümde. Holt kafamda bir soru olusmasina sebep oluyor. Okul bastan sona mi bir basarisizlik sebebi? Yoksa sadece yanlis organize edilmis olmasi mi bir sorun? Yani “baska türlü bir okul” ile her sey farkli mi olurdu? Bazen ögrencilerinde yarattigi farka bakinca, cocugun konvansiyonel bakisli bir ana-babayla evde egitilmesindense, Holt gibi cocuklari seven, cok iyi gözleyen ve fark yaratabilen bir ögretmenle okulda egitilmesinin daha iyi olacagini düsünüyorum. Fakat sonraki paragraflarda (herhalde bi 20 yil var yine iki paragraf arasinda) Holt okulun kökten, kurum olarak bir sorun oldugu tezini ortaya atiyor.

Demek ki neymis? Tüm tezini daha iyi anlayabilmek icin diger kitaplari da okunacakmis 😉

ÇOCUKLAR NEDEN BAŞARISIZ OLUR?

Kitap Adı : Çocuklar Neden Başarısız Olur?

Yazarın Adı: John HOLT Türkçeye Çeviren : Gürol KOCA Basım Tarihi           :  1999

Basım Evi : Beyaz Yayınları

John Holt öğretmendir ve öğrencilerin sorunlarının çözümünün onları anlamaktan geçtiğine inanmaktadır. Yazar; eğitim sorununu kendi deneyimleriyle ortaya koyuyor. John Holt; “Çocuklar Neden Başarısız Olur?” kitabında, başarısızlığın nedenini okullarda aramaktadır.

Kitap dört bölüm ve özet bölümünden oluşmaktadır:

  1. Strateji, 2. Korku ve Başarısızlık, 3. Gerçek Öğrenme, 4. Okullar Neden Başarısız Olur?
  2. STRATEJİ

Öğretmenin görevi; öğrencilerinin bilip-bilmeme ayrımına varmalarını sağlamaktır. Çocuklardan her zaman doğru cevap beklenir. Çocuk ise bir şeyleri gerçekten öğrenmek yerine sadece ondan isteneni yapıp kurtulmak istemektedir. Çünkü; çocuk yanlış cevap verirse tekrar düşünmek zorunda kalacağını biliyor. Öğretmenlerde genelde ne kadar doğru cevap alırsa o kadar iyi bir öğretmen olduklarını düşünürler. Öğretmen adaylarının çocukları anlamaktan çok, yönlendirmek ve kontrol etmekle ilgili kaygıları vardır. Yapılması gerekense, öğretme içinden önce, öğrencinin nasıl öğrenebileceğini onların gözüyle görebilmektedir.

  1. KORKU VE BAŞARISIZLIK

Başarı; yapamam fikrini olumluya çevirmektir. Kronik başarısızlık ise başarısızlığın kötü bir şey olduğu ve devamlı olursa başarısız bir insan olacağı düşüncesine sahip olmaktır. Öğretmenin görevi; başarılı olmamak ile başarısızlık arasındaki ayrımı yapmak olmalıdır. Çocuklar birçok şeyi doğru yapmaya çalışırken strese giriyorlar ve endişenin oluşmasıyla öğrenme zorlaşıp sorunlu bir hal alıyor. Çocukların başarısız olmaktan bu kadar endişe etmelerinin sebebi; başarıyı yükseklerde görmeleri ve ona şartlanmalarıdır. Çocukların içinde bulunduğu korkulara onların ben merkezli kendini korumaya, konumunu yitirmekten uzak durmaya yönelik olmalarına sebep olmuştur. Öğretmenler, çocukları korkulara neden olan kötü düşünme alışkanlığından kurtarmalıdır.

  • GERÇEK ÖĞRENME

Üçüncü bölümde örnek olarak matematik dersi gösterilmiştir. Matematik dersinin nasıl cazip hale getirileceği açıklanmaya çalışılmıştır. Okullarda çocuklara yaptıkları şeylerin tamamı üzerinde düşünmeleri gerektiği anlatılır. Fakat uygulamada buna değil, yapılması gereken şeyin yapılmış olmasına önem verilir.

Bir şeyi gerçek anlamıyla öğrenmiş bir çocuk bu bilgisini kullanır.

Gerçek anlamıyla öğrenmekle ilgisi bulunmayan öğrenci biçimleri bağlantılara elverişli değildir.

Çocuklara bir şey öğretirken herhangi bir materyal kullanmanın amacı, onların daha hızlı kavramaları için değildir. Asıl amaç; kendilerinin uğraşarak kavramalıdır. Bu ise ancak öğrencilerin notlarında çok, bir konuyu gerçek anlamıyla öğrenmeleriyle ilgilenen okul yada öğretmenlerle sağlanabilir.

  1. OKULLAR NEDEN BAŞARISIZ OLUR?

Okullar; çocukların öğrenmek istedikleri şeyleri dikkate almalıdır. Çünkü çocuklar bilmeyi arzuladığı şeyi hatırlar ve kullanır. Çocuklar okullarda

11 Meraklı Zihinler (Bir Çocuk Nasıl Bir Bilim İnsanı Olur) / John Brockman / Tübitak

John Brockman, kendi alanında önemli kuram ve buluşlara öncülük etmiş olan 27 bilim insanıyla görüşmüş ve onlardan bir nevi CV hazırlamalarını rica etmiş. Ortaya çıkan şey ise insanların nasıl akademisyen oldukları onları nelerin motive ettiğiyle ilgili son derece güzel bir kitap olmuş.

Belirttiğim gibi kitabın bir yazarı yok. 27 yazarı var, editörün katkılarını da sayarsak 28. Son derece farklı arka planlara ve kişisel geçmişlere sahip olan, aynı zamanda farklı dünya görüşlerine sahip olan insanları aynı kitapta bir araya getiren nedir peki? Merak. Dawkins ve Templeton ödülü almış bir yazarı aynı kitapta buluşturan şey bu : Merak.

Kitap son derece ilginç anekdotlara sahip, Carl Sagan’ın eski eşinin veya Darwin’in torunun evlenme teklif ettiği bir bayanın ya da Anna Freud ile beraber çalışma yürütmüş aile bireylerinin , Feynmann’ın diyagramlarını modern bilime kazandıran kişilerin hikayeleri hem samimi bir uslüpla kaleme alınmış kendileri tarafından hem de çok güzel sosyal referanslar sunmuş. Akademik yobazlıklara, farklı ırk ve milletten olan kişilere dair görüşler, evren ve insanı anlamaya çalışan bu insanların kaleminden bize ulaşmış. O kadar ilginç arkaplanlar var ki… Kiminin babası casus, kiminin ailesi tamamen bilim ve sanat dünyasına ait insanlardan oluşmuş, kiminin ailesi fakir, kiminin zengin, kiminin ailesi eğitimsiz. Son derece aydınlatıcı bir çalışma olmuş. Kaleme alan kişilerin de mesleki geçmişleri çok farklı; kimi benzin istasyonunda çalışmış kimi daha 10 yaşında bilgisayar programları yazıyormuş.

Her yazarda ton ve doku son derece değişik    olduğundan okuyucunun  kopması

ihtimali olmasına rağmen, kitabın adını aldığı öğe; merak öylesine baskın çıkıyor ki bu insanların geçmişlerini ve görüşlerini öğrenmek için sayfalar çevrilmeye devam ediliyor.

Kitap son derece keyifli bir okuma sunuyor. Motive edici ve ilham verici özellikleri olması büyük artıları. Herkesin rahatlıkla ve keyif alarak okuyacağı bu kitabı öneriyorum. Başka incelemelerde görüşmek üzere.

Eğitim Üzerine – Immanuel Kant

Kant çocukların eğitimi konusunda J.J Rousseau ile benzer düşüncelere sahip. Doğanın en doğrusunu seçtiği ve bu eğitimin temelinin doğaya uygunluk olması gerektiği düşüncesi Eğitim Üzerine kitabında yer alan genel ifadeler. Bunun yanında Kant ödül ve    ceza başta olmak üzere pek   çok

konuda John Lock ile benzer düşüncelere sahip. Kant kitaba özgürlüğün gerçek tanımını yaparak başlıyor. Özgürlüğün keyfilik demek olamadığını ve disiplinin çok önemli olduğunu söylüyor. Aksi halde sonuç serkeşlik olacaktır. Çocuk erken yaşta kendi duygularını sınırlama, istek ve arzularından vazgeçme becerisini kazanmazsa ilerde bunu kazanması çok zor olacaktır.

Eğitimin amacı çocuğun içindeki hüveleri harekete geçirmektir. Bu beceriler potansiyel olarak çocukta zaten vardır ve eğitimle geliştirilmelidir. Ayıkulağı bitkisini örnek verir Kant. Bu bitki eğer kökten filizlenirse tek renkte çiçek açar fakat tohumdan filizlendiğinde çok farklı renklerde çiçekler açar. Tabiat bitkiye bu çok çeşitli tomurcukları yerleştirmiştir ve bunların gelişimi sadece bir uygun ekim ve dikim meselesidir. O halde bu insan içinde öyledir.

Kant için önemli konulardan birisi de disiplin konusudur. Özgürlüğün gerçek tanımından bahseder onun keyfilik demek olmadığını söyler. Kendi arzu ve isteklerini sınırlamayı ve bilmeyen insanın serkeşliğe sürükleneceğini tekrarlar. Müspet ve menfi itaat önemlidir Kant’a göre.

Çocuklara mutlaka öğretilmelidir. Eğitim Üzerine’de Kant çocukların şimdiki zaman için değil onların geleceğindeki zaman için hazırlanmaları gerektiğini söyler. Hz.Ali’nin söylediğini hatırladığım bilgelik dolu bir sözdür bu. “Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil onların zamanına göre yetiştirin.” der.

Bir diğer önemli nokta çocuğun yalan söylemek dışında yaptığı hatalardan dolayı utandırılmaması gerektiğidir. Ona kendinden utanması gerektiğini söylemeyin. Böylece çocuk ömrü boyunca her yalan söylediğinde utanacaktır. Eğer sürekli utandırırsanız onlara, ömür boyu pençesinden kurtulamayacakları bir ürkeklik ve çekingenlik iptilası musallat olur. Yalan söylediklerinde utanmaları önemlidir. Çünkü yalan söyleyen birinin Büyük bir karakteri olamaz Kant’a göre. Bu da bana yine Hz. Ali’nin söylediği bilgelik dolu şu cümleyi hatırlattı. Sonuçları kötü de olsa doğruları söyleyin.” Kant çocuğun iradesini kırmak (baskı, tehdit vb.) yerine doğal muhalefetten bahşeder. Eğer çocuk bizi sevindiren veya hoşnut eden bir şeyi reddediyorsa, biz de onun sevdiği, onu sevindiren herhangi bir şeyi reddetmeliyiz. Bir çocuğun iradesini kırmak onu köleleştirir, ama doğal muhalefet yahut engelleme onu uysallaştırır.

Son bölümde (Pratik Eğitim) iki önemli beceri anlatılıyor. Bir çocuğun basiret sahibi olabilmesi için duygularını gizlemeyi ve temkinli- ihtiyatlı olmayı öğrenmesi gerekir, beri yandan da aynı zamanda başkalarının kişiliğini okumayı öğrenmelidir. Topluma bir yer sahibi olma meselesi de önemlidir. Başka tavsiyeler de var bu bölümde ve daha önce hiç bir yerde okuduğumu sanmadığım düşünceler var. Biraz Makyavelist düşünceler dersem hata etmiş olmam sanırım. Aynı zamanda Kant bu bölümde, çocukların dünyanın (medeniyetin) ilerlemesine karşı ilgi duymalarını sağlayın der. Bu gelişim kendi çıkarlarına zarar verse bile deste klemeliler.

Kafa Karıştıran Kelimeler – Rasim Özdenören

Meb’in öğretmenlere okuması için tavsiye ettiği bir diğer kitap olan Kafa Karıştıran Kelimeler tam olarak nasıl sınıflandırılması gerektiğini bilmediğim bir kitap oldu. Kitap, batı kültüründen dilimize geçmiş kimi kavramların (yazara göre kafa karıştıran) ne demek olduğunu ve bu kelimelere “müslümanca” bakışın ne olması gerektiği üstünde durmuş. Neden böyle bir çalışma yaptığını ise şöyle açıklamış :

Batı’nın kelimeleri ancak batı kültüründe anlaşılabilir ve bu kelimelerin bizim kültürümüzdeki kaşılığı farklıdır. Bu yüzden bu kelimeleri gördüğümüzde bir müslüman olarak nasıl yorumlamamız gerekiyor onu bilelim. Çünkü biz Batı ile hesaplaşmamış bir milletiz ve onun kavramları yerine kendi kavramlarımızı veya bakış açımızı koymalıyız. Bunlar benim anladığım.

İlk bölümde, demagoji, entelektüalizm, diyalektik, pozitivizm ve hümanizma kavramlarını ele alarak bu kavramlara müslümanca nasıl yaklaşılması gerektiğini anlatmış. Bunu yaparken de İslam’da bu kelimelerin yeri tartışmasına girmiş. Misal olarak İslam’ın akılcı ve pozitivist olmadığını, Yunus Emre’nin “Çıktım erik dalına, Anda yedim üzümü.” dizeleriyle açıklamış. Yine Kafa Karıştıran Kelimeler ‘in birinci bölümünde insanın ne olduğunu hümanizma kavramı üzerinden irdelerken Camus’un anlamsızlık felsefesine karşı insanı, “emaneti yüklenen” olarak tanımlamıştır. Yani rabbini bilme görevini üstlenmiş varlık olarak.

İkinci bölümde ise yazar Kafa Karıştıran Kelimeler ‘de, bilim eleştirisine yer vermiş. Bilimin aslında bir genel kabul olduğu ve değişebileceği fikirlerini ele almış. Paradigma kavramını kullanmamış fakat batı bilimi derken hakim paradigmayı kastetmiş olmalı. Bilimin mutlak değişmez tek doğru olduğu kabulünün yanlış olduğu üzerinde durmuş. Daha sonra ilim ve irfan kelimelerini ele alarak irfanın, bilim üstü bir önceden kavrama becerisi olduğunu söylemiş. Çünkü irfan sahibi insan olayların derinine bakar ve asıl nedeni görmeye çalışır. Evrim teorisinin yanlış olduğunu anlamak irfan sahibi biri için kolaydır yazara göre.

İrfan kavramının karşılığı muallak kalmış kitapta. Deha, Özbiliş ya da istidat gibi bir anlamda kullanılmış anladığım kadarıyla. Zor bir kavram. Maarifi ve arifi anlamak irfanı anlamakla ilgili. Yüksek lisans yaparken bir hocamız irfanı şöyle özetlemişti. Eklemeden geçmek istemedim. İlim yere çöp atmanın yanlış olduğunu bilmek ise, irfan yere o çöpü atmamaktır. Daha net ve güzel bir açıklama gibi geldi bana.

Diğer bölümlerde de kavramları irdeleyerek devam etmiş yazar. O sırada da bazı islami izahatlar yapmış. Kitapta ele alınan kelimeler bir kavram olduğundan böyle kısa açıklanmaları onları çok yüzeysel bırakmış. Kitapta az az her şeyden bahsedilmiş. Bir deneme olmuş adeta. Kavram işi ise daha derin bir iştir. Diyalektik kavramını anlamak için belki Harakleitos, Hegel, Marx’ ı bilmek gerekir. Böyle birkaç sayfa ile geçiştirilemez. Kitapta yazdığı gibi kelime değil, kavramdır söylenenler ve her bir kavram ciddi incelemeler gerektirir. “Bu şu demektir, bu da sana lazım olandır.” gibi bir yaklaşım bizi bir yere götürmez diye düşünüyorum.

Ciddi meselelere ciddi eğilmek gerekir. Şu da var ki felsefeye veya tarihe dair bir bilgi veriliyorsa kaynak olmalıdır. Kaynak olmadan yazılmış bir söz üzerinden yorum yapıldığı zaman bu iş felsefe olmaktan çıkar. Sohbet olur. Ama bu kavramlar sohbetin konusu değildir. Uzmanlık gerektirir. Felsefe veya felsefe tarihi okumaları yapmak daha yerinde olacaktır. Bir kavrama veya olaya karşı müslüman bir bakış da olamaz bana göre. Müslüman olmanın şartı bellidir. Gerisi yorumdur. Bir müslümanın çıkarımları veya kavrayışı, müslüman bakışı temsil etmez, edemez. Dünyada ne kadar müslüman varsa o kadar müslüman bakış vardır.

Kitapta sevebileceğiniz bölümler de bulabilirsiniz. Zenginlik ve fakirlik üzerine olan yazı hoşuma gitti itiraz edecek olsam da. Nurettin Topçu, Cemil Meriç gibi isimleri daha önce okuduysanız kitaptaki hava size yabancı gelmeyecektir. Kavramları düşünmek iyi ve gereklidir. Önemli kavramlar var kitapta. Bu kavramları ele aldığı için değerli bir kitap. Okuyan için bir giriş niteliği de taşıyabilir.

Emile – Ya da Eğitim Üzerine – J.J Rousseau

Emile kitabının adı J.J Rousseau tarafından uygun yöntemlerle büyütülen çocuğun adından geliyor. Kitapta Rousseau bir çocuğun nasıl eğitilmesi gerektiği konusundaki düşüncelerini paylaşıyor. Bir çocuğun eğitimi nasıl olmalı? Bir doğa aşığı olan Rousseau’nun eğittiği bu çocuğun her şeyi deneyimleyerek, doğadan öğrenmesi şaşırtmıyor kitapta. Kitap sonuç olarak bir felsefe kitabı ama bu kısa yazıda eğitim bilimleri ile ilgili olan yerleri öne çıkacak.

Yazar Emile’ de bugünkü yapılandırmacı eğitime örnek olabilecek uygulamalardan bahsediyor. Yazarın, çocuğun eğitiminde odaklandığı dört konunun, ahlak eğitimi, yaparak yaşayarak öğrenme, her konu için merakını harekete geçirme ve doğa sevgisi olduğunu söylemek mümkün. Kitaptaki bir dikkat çekici nokta ise yazarın, çocukların doğasına güvenmemesi oldu benim için. “Çocukları kendi haline bırakırsanız okuma yazmayı bile öğrenmezler.” diyor. Öyle ise onları nasıl ikna edeceğiz eğitime? Bir örnek veriyor. Komşulardan çay daveti geliyor kartlarla Emile’ye ama

Emile okuma yazma bilmiyor. Yazardan okumasını istediğinde ise yazar, bu notlar çocuğa geldiği için içeriğine bakmayı reddediyor. Böylece onu okuma yazma öğrenmeye mecbur bırakıyor. Çünkü Emile toplantıları, ça partilerini ve eğlenceleri kaçırmak istemiyor.

Mülkiyet hakkını öğretmek için benzer yöntemler uyguluyor yine yazar. Karakterinin nasıl olacağı hakkında emin konuşuyor. Emile’nin iyi yetişmiş bir insan olması için ortalama zekada olmasının yeterli olduğunu söylüyor. Kitap hakkında Server Tanilli’nin yazdığı bir bölüm var “18.YY Aydınlanma ve Devrim” kitabında. Onu buraya alıntılayarak konuyu bitireyim.

Emile ülkemizde Hasan Ali Yücel klasikleri arasında. İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılmış. Kitabın çevirisini ben çok beğenmiştim. Kitabı okumak isteyenler yayıncının sayfasını inceleyebilirler.

“Emile’in eğitmeni, onu iyi yetişmesi, doğaya göre yaşaması, hoşuna giden şeyi yapması ve geri kalandan da kaçması için, toplumdan soyutlar. Böylece, eğitim olumsuzdur. Çocuğa hiçbir şey öğretmemeli; kendi zararına olabilecek şeyleri öğrenebilmesi için, onu doğrudan doğruya nesnelerle karşı karşıya bırakmalı, nesnelerin dersine tâbi olmalıdır çocuk. Odasındaki pencerenin camını kırmışsa, soğuğun acısını çekecektir.

Bununla beraber, onu kimi şeyleri öğrenmeye de itmek gerekir: Örneğin, astronominin yararını öğrenebilmesi için, yine yalnız başına kalması gerekir; kendini yaralamaya kalkarsa, açıklamada bulunmadan “hayır” diyeceksiniz. Böylece, olağan eğitimdekinden çok farklı bir içtenlik ve özgürlük havası içinde yetişen Emile, insandaki o doğuştan erdemleri koruyacaktır.

Emile, yirmi yaşına geldiğinde, eğitmeni, dinin gerçeklerini koyacaktır önüne. Protestan’ken Katolik olan, sonra yeniden dönen Rousseau, böylece, İman öğretimini, bir katolik rahibe, Savoie’lı papaza bırakır. Filozofların birbirleriyle çelişen düşünceleri arasında sallantıda kalmış yazarımız, sonunda «iç dünyadaki ışık»a başvurmaya karar verir. İçtenlik içindeki bir yürek, duru duygular, gerçeğin akıldan önceki koşuludur: İnsanın, duygulardan önce gelen bir yargılama gücü vardır; insan, Locke ve onun gibi düşünürlere aykırı olarak, duygusal ve edilgen değil, etkin ve zeki bir varlıktır.”

Ezilenlerin Pedagojisi – Paulo Freire

Ezilenlerin Pedagojisi, eğitim bilimleriyle ilgili bir kitaptan çok bir siyaset felsefesi kitabı. Yazarın bir eğitimci olması ve onun eğitime bakışını içermesi, kitabı eğitim bilimleri açısından da değerli kılıyor. Ezme ve ezilenler sorununu ele alıyor yazan. Ezen sistemin ürettiği insanın daha özgür bir dünya yaratamayacağını ve ne yapılması gerektiğini sorguluyor. Eğitim bilimleri açısından temel tavsiyesinin şu olduğunu söylemek hatalı olmaz sanırım. Bankacı eğitim anlayışı yerine, diyalogcu eğitim sistemini öneriyor.

Yazarın bankacı eğitim modeli dediği şey öğretmenin öğretmenin otoritenin merkezi olduğu ve öğrencilerin sadece pasif katılım sağladığı eğitim süreci. Öğrencinin ne öğrenmesi gerektiğine öğretmen karar verir ve öğrencinin sahip olacağı en büyük meziyet düzene uyum sağlamaktır. İşte yazara göre bu sistem aynı zamanda ezen sistemin devamını sağlayan şeydir. Çünkü kişi sürekli birilerini otorite olarak kabul etmeye alışacaktır ve bu onun özgürleşmesi önünde en büyük engeldir. Bunun yerine öğretmen ve öğrencilerin eşit olduğu özgürleştirici bir öğretim modeli tasarlanmalıdır.

Bir diğer nokta ezilen insanın artık bu sistemi kabul etmesi ve bunu değiştiremeyecek hale gelmesi tehlikesidir. Çünkü o sistemden özgür olmadığı için değil, ezen konumunda olmadığı için şikayetçidir. İtirazı sisteme değil, sistemdeki konumunadır. Hepsi varoluşunu gösterebilmek için başkasını ezmeye ihtiyaç duyar. Ezen hakim sistemin yarattığı bireyler sistemin savunucusu olurlar ve bir güçlü lider etrafında toplanıp kendilerini ezenlere alkış tutarlar. Sanıyorum şu trajikomik görsel ezilenlerin pedagojisi hakkında yazarın ne söylemek istediğini özetliyor.

herkes birbirine tepeden bakıyor kadrolu sözleşmeliye sözleşmeli ücretliye falan 🙂

Öyleyse ezilenler kendilerini ve beraberinde sistemi değiştirmesi için uğraşması gerekir. Bunun için yazarın önerdiği model diyalogcu eğitimdir. Diyalogcu eğitime göre öğretmen ve öğrenci, siyasetçi ve halk arasında dikey değil, yatay bir ilişki vardır. İşbirliği söz konusudur. Öğrenci ne öğrenmek istediğine kendi karar verir. Söz gelimi bir öğrenci “milliyetçilik hakkında konuşmak istiyorum” diyebilmelidir.

Diyalogcu eğitim sistemine karşı çıkacaklar vardır. Çünkü sistem tarafından ezmenin muhafaza edilmesi gereklidir. Ve ezen hakim sistem ezilenlerin bir araya gelmesini engellemek için bazı yöntemler kullanır. Bu yöntemler, böl ve yönet, manipülasyon ve kültürel istiladır. Kültürel istila, ezilene kendi kültürünün değersiz hissettirilmesi ile başlar. Ezilen kişi artık istilacılara benzemek, onlar gibi giyinmek, onlar gibi yürümek ister. Ezilenlerin, ezen hakim sisteme karşı koyması için kullanabileceği araçlar da vardır. Bunlardan yazarın üstünde en çok durduğu araç kültürel sentezdir. Kültürel sentez, ezilenin, kendi kültürünün değersiz olmadığını fark etmesiyle ve ona sahip çıkmasıyla başlar.

Not : Yazarın özgürleşme ve özgürleştirmek derken ne anlatmak istediğini anlamak için yazarın sosyalist olduğunu bilmek fikir verebilir.

Modern Dünyanın Bunalımı – René Guénon

Modern Dünyanın Bunalımı adının aksine modern dünyanın bunalımını değil bu bunalımın nedenini anlatıyor. Hint inancındaki Kali Yuga çağında olduğumuz için her şeyin kötü gittiğinden bahisle kitaba giriş yapıyor. Kitapta modern dünyayla ilgili ciddi eleştiriler var. Görmezden gelmenin mümkün olmadığı eleştiriler. Bir kısmının daha önce başkalarınca dile getirdiğini bildiğim düşünceler. Bazen ise bu düşünceler romantikleşiyor. Gerçek ile olan ilişkini kaybediyor. Kimi kısımlarını buraya alıntı yapacağım. Tüm altını çizdiğim yerler yazıyı okunmayacak derecede uzatırdı.

Özet olarak yazar Modern Dünyanın Bunalımı kitabında Batı dünyasının gelenekten (dinden) kopmasının maddiyata neden olduğunu, maddiyatın yani maddi dünyanın bireyselliği, bireyselliğin de gelenekten kopuşu getirdiğini söylüyor. Yazara göre bu işin başlangıcı Rönesans. Rönesans ile birlikte çıkan hümanizm anlayışının ve Protestanlığın buna neden olduğunu söylüyor. Batının koptuğu gelenek (Tanrı?) Doğu’da vardır ve bu yüzden Batı ile Doğu işbirliğine gitmelidir. Bunun için bir “elit” oluşturulmalıdır. Batı’da bağlantı kurulması gereken yapı Katolik Kilisesi’dir yazara göre.

Rönesans ve Reform’un Batı’yı gelenekten (dinden) koparması üzerine.

Rönesans ve Reform birer sonuçtur ve bir önceki çöküşle meydana çıkmışlardır. Ama bir yükseliş olmaktan çok oldukça derin bir düşüşü belirtmişlerdir. Çünkü biri bilim ve sanat alanında, öteki dini alanda olmak üzere geleneksel ruhla kesinkes bağlarını koparmışlardır; kaldı ki dini alan böyle bir kesintinin olması için en zor gözüken bir alandır. Çeşitli vesilelerle de söylediğimiz gibi, Rönesans aslında birçok şeyin ölümü olmuştur. Greko-Romen uygarlığına dönmek bahanesiyle bu uygarlığın ancak dış kabuğu alınmıştır. Çünkü yazılı metinlerde yalnızca bu yönü açıklanabilmişti.

Geleneksel ruhun Doğu’da bulunması üzerine :

Kaybolmuş geleneği yeniden onarıp onu gerçekten diriltmek için, yaşayan geleneksel ruhla temas kurmak gerekir. Bu ruhun da hâlâ tam olarak ancak Doğuda yaşamakta olduğunu daha önce söylemiştik. Her şeyden önce Batıda, bu geleneksel ruha doğru bir dönüş isteğinin olması da gerekir.

Bugünkü modern çağın göze çarpan durumu. (Modern Dünyanın Bunalımı)

İşte modern çağın en çok göze çarpan özelliği de budur: ardı arası kesilmeyen bir telaş, sürekli değişim ve bizzat olayların kendisiyle birlikte sürüklendiği, durmadan artan’ hız gereksinimleri… Bu, çokluk içinde dağılmadır. Öyle bir çokluk ki artık hiçbir üstün ilke bilinciyle bir-leşemez. Ayrıca bu, bilimsel kavramlarda olduğu gibi, günlük hayatta da aşarılığa vardırılan bir çözümleme, sınırsız bir parçalama ve insani etkinliğin, hâlâ çalışabileceği tüm alanlarda, gerçek bir ufalanışıdır.

İşte Doğuluların gözünde öylesine çarpıcı olan bireşim (synthèse) yeteneksizliği ve her türlü yoğunlaşma imkânsızlığı da buradan kaynaklanmaktadır. Bunlar gittikçe artan bir maddileşmenin doğal ve kaçınılmaz sonuçlarıdır. Çünkü madde özü itibariyle çokluk ve bölünme demektir. Bu nedenle sırası gelmişken, ondan doğan her şeyin, bireyler arasında olduğu kadar toplumlar arasında da sadece kavgalara ve her türlü anlaşmazlıklara yol açabileceğini söyleyelim. Maddeye ne kadar dalınırsa, bölünme ve karşıtlık öğeleri de o kadar çoğalır ve yaygınlaşır. Buna karşılık, -insan saf maneviyata doğru ne kadar yükselirse, ancak evrensel ilkelerin bilinciyle tam olarak gerçekleştirilebilen tevhide o kadar yaklaşır.

Modern Dünyanın Bunalımı bireycilik düşüncesinden kaynaklanmaktadır yazara göre. Bu bireycilik kendini her yerde gösterir.

Bireyciliğin, entelektüel anarşinin de nedeni olması üzerine.

Öyleyse Batının bugünkü çöküşünün başlıca nedeni, daha önce tanımladığımız gibi, bireyciliktir. İnsanlığın sadece en aşağı güçlerinin, en alttaki imkânlarının gelişmesinde bir çeşit motor görevi gören muharrik güç de buradan ileri gelmektedir. Her ne pahasına olursa olsun, orijinal olma arzusu da buradan gelmektedir, hakikatin bu orijinaliteye feda edilmesi gerekse bile: Bir filozofun üne kavuşması için, yeni bir yanlış uydurması, daha önce başkaları tarafından açıklanan bir hakikati tekrar söylemesinden daha iyidir. Haddizatıda öyle olmadıkları halde, kendi aralarında çelişkili pek çok “sistem”i kendisine borçlu olduğumuz bu bireycilik esasen hem modern bilginlerde, hem de modern sanatçılarda görülmektedir; ama bireyciliğin kaçınılmaz sonucu olan entelektüel anarşiyi belki de en net bir şekilde filozoflarda görebilmekteyiz.

Doğru bir düşünce “yeni” olamaz, çünkü hakikat insan aklının bir ürünü değildir. Hakikat bizden bağımsız olarak vardır ve biz onu sadece bilmek ve tanımak zorundayız.

Bireycilik ve Protestanlık üzerine.

O zamanlar Katolikliğin temsil ettiği Batı geleneği, görünüşte özellikle dinsel biçimli bir gelenekti. Bu yüzden geleneksel düşünceye karşı yapılan isyanı, dinsel alanda aramamız gerekecek; bu isyan belirli bir şekil alınca, Protestanlık adını almıştır; ve bunun bireyciliğin bir tezahürü olduğunu anlamak kolaydır; öyle ki dine uygulanışı içinde değerlendirilince, bunun bireyciliğin bir tezahüründen başka bir şey olmadığını söyleyebiliriz. İşte modern dünyayı bu inkâr oluşturmuştur; tıpkı onu oluşturturduğu gibi, Protestanlığı da bu inkâr oluşturmuştur; bizzat bireyciliğin özünü teşkil eden bu inkâr, ilkelerin inkârından başka bir şey değildir; burada da yine, bireyciliğin bir sonucu olan, anarşi ve çözülme durumunun en çarpıcı örneklerinden birini görebilmekteyiz.

Bireycilik ve tartışma üzerine.

Çünkü tartışma düşüncesini her yere sokan da yine bu bireyciliktir. Kendi tabiatları gereği, tartışılamayacak şeylerin de bulunduğunu çağdaşlarımıza anlatmak oldukça güçtür. Modern insan kendisini hakikat seviyesine yükseltmeye çalışacağı yerde, hakikati kendi seviyesine indirmek istemektedir.

Demokrasi üzerine eleştiriler :

“Demokrasi”ye karşı yapılacak en kararlı, en çarpıcı eleştiri birkaç kelimeyle özetlenebilir: Üstün olan aşağı olandan doğamaz, çünkü “büyük” “küçük”ten çıkamaz; kendisine karşı hiçbir şeyin karşı çıkamayacağı mutlak bir kesinliktir bu.

Her ne kadar “demokrasi”, halkın bizzat kendi kendini yönetmesi diye tanımlanıyorsa da, bu, gerçekten imkânsız bir şeydir; hatta ne çağımızda ne de her hangi bir başka çağda basit bir gerçeklik payı olabilen bir şeydir. Kendimizi kelimelerle aldatmayalım. Ayrıca insanların, aynı anda hem yöneten hem de yönetilen olabileceklerini kabul etmek bir çelişkidir, çünkü Aristo’nun ifadesiyle söyleyecek olursak, aynı varlık, aynı zamanda ve aynı ilgi içinde hem “eylem halinde” (en act) hem de “kuvvet halinde” dew puissance) olamaz.

Yasayı koyanın, çoğunluğun kanaati olduğu farz ediliyor; ama burada farkına varılamayan husus, halkın kanaatinin çok kolayca yönlendirilebileceği ve değiştirilebileceği hususudur. Uygun telkinler yardımıyla kamuoyunda her zaman şu veya bu, belli bir yönde giden akımlar meydana getiriliebilir. “Kamuoyu yaratmak” deyiminden ilk kez kimin söz ettiğini pek bilmiyoruz ama, bu deyim tamamen doğrudur; gerçi sonucu elde etmek için gerekli araçlara gerçekten sahip olanların, her zaman görünürdeki yöneticiler olmadığını da söylemek gerekir.

Oysa bizim tanımladığımız şekliyle bireycilik, gerçekte birey-üstü (supra-individuel) her ilke ve yasanın inkârından ibarettir.

İdealizmin aslında konum değiştirmiş maddecilik olduğu üzerine :

Çoğu kimse ” kavramak”la “tahayyül etmek” arasındaki farkı bilmiyor; hatta Kant gibi filozoflar, tasarıma elverişli olmayan her şeye “kavranamaz” ya da “düşünülemez” diyecek kadar ileri gittiler. Bu yüzden “spiritüalizm” ya da “idealizm” denilen şeyler de çoğu kez konum değiştirmiş bir tür maddecilikten başka bir şey değildir. Bu söylediğimiz sadece “neo-spiritüalizm” adı altında belirttiğimiz akım için değil, fakat aynı zamanda kendini materyalizmin karşıtı olarak gören felsefi spiritüalizm için de doğrudur.

Doğrusunu söylemek gerekirse, felsefi anlamda anlaşılan spiritüalizm ve materyalizm (ruhçuluk ve maddecilik) biri olmadan öteki anlaşılamaz:

Açıkçası bunlar, Kartezyen düalizminin iki yarısıdır; onların temel ayrılıkları bir tür karşıtlığa (antagonisme) dönüştürülmüştür; ve o zamandan beri, bütün felsefe bu iki terim arasında gidip gelmekte ve bunları aşamamaktadır. Adı öyle olmasına rağmen, spiritüalizmin maneviyatla (la spiriualite) hiçbir ortak yanı yoktur; bunun materyalizm /maddecilik ile olan tartışması, üstün bir görüş açısına ulaşanları ve bu karşıtlıkların, aslında, hemen hemen birbirinin eşdeğeri olduğunu görenleri ancak tamamen ilgisiz bırakabilir; onların pek çok noktadaki sözüm ona karşıtlığı adi bir kelime tartışmasına indirgenmektedir.

İnsanın sadece alet yapan bir alete dönüşmesi üzerine.

Bütün bunlarda, pratik amaçların gerçekleştirilebilmesine yardımcı olmanın ve sadece insan tekinin en bayağı ve bedensel yanının isteklerine boyun eğmiş basit bir âlet ya da Bergson’un ilginç bir ifadesiyle “âletler yapan bir âlet” olmanın dışında, zekâya hiçbir yer kalmıyor; dolayısıyla bütün biçimleriyle “pragmatizm” demek hakikat konusunda tam bir bilgisizlik demektir. Bu koşullarda sanayi, artık sadece bilimin bir uygulaması değildir; öyle olsaydı, bilim kendi içinde tamamen uygulamadan bağımsız olması gerekirdi; oysa sanayi, bilimin varlık sebebi ve ispatı gibi bir şey oluyor; öyle ki burada da normal ilişkiler altüst olmaktadır.

Modern dünyanın kendi tarzında bilim yaptığını iddia ettiği zamanlarda bile, tüm güçlerini yoğunlaştırması gerçekte, sanayi ve “makinalaşma”nm geliştirilmesinden başka hiçbir şey için değildir: Böylece maddeye hakim olmak ve onu kendi kullanımlarına tâbi kılmak isterken, başta da dediğimiz gibi, ancak onun kölesi olabildiler: Sadece entellektüel tutkularını -eğer bu kelimeyi böyle bir durumda kullanmaya izin varsa- makinalar icat ve inşa ederek sınırlandırmakla kalmadılar, fakat aynı zamanda sonunda kendileri de gerçekten bizzat makina oldular.

Çünkü Batı uygarlığının tek gerçek üstünlüğü sadece maddi alandadır; öteki bütün görüş açılarından ise, çok aşağıdadır.

Modern Dünyanın Bunalımı kitabında yer alan düşünceler yukarıda da yazdığım gibi yer yer düşündürücü yer yer romantik ve yer yer başkalarınca dile getirilmiş düşünceler. İnsanı düşündürdüğü bir gerçek. Bilim üzerine yaptığı eleştiriler de dikkate değer. Yine de yazarın iddia ettiği Doğu’nun üstünlüğü nerede? diye düşünmek gerekiyor. Yazar bu konularda açık olmadığı için bunu anlayamıyoruz. Suç oranları mı daha iyi yoksa yardım kuruluşlarına katılım mı daha çok Doğu’da? Daha ahlaklı insanlar mı veya? Bu noktalar açıklığa kavuşturulsa iyi olurdu.

Halkın Bilim Tarihi – Clifford D. Conner

Halkın Bilim Tarihi, bilimi, muhtemelen bir dizi bilimsel dehanın ortaya koyduğu fikirler yumağı olarak gören anlayışın ne kadar hatalı olduğunu geçmişten günümüze bilimin gelişimini anlatarak ortaya koyan bir eser. Bilim bir grup dehanın düşünsel süreçlerinin sonucu olarak değil, çiftçilerin, ebelerin, gözlükçülerin, denizcilerin, madencilerin, makinecilerin, tüccarların (vesaire) karşılaştıkları sorunlar karşısında ürettikleri pratik çözümlerin bir sonucu olarak doğmuştur. Zanaatkarları değersiz gören hatalı anlayış Yunan’da vardı ve beden gücü ile yapılan işler değersiz görülüyordu. El ile yapılan bir işten ortaya bilim çıkamazdı. Bilim ancak düşünsel süreçlerin bir ürünü olabilirdi. Kitapta bu anlayışın yanlışlığı ile ilgili onlarca örnek var.

Örneğin Yunan Mucizesi, Halkın Bilimi anlayışıyla örtüşmez; çünkü Tales ya da Pisagor – ve hepsinden üstün olan Eflatun ve Aristo – gibi,

bireysel dehaları yüceltir ve bilimin yaratılmasındaki tüm saygınlığı onlara atfeder. Yunan mucizesi gerçekçi bir yaklaşım değildir. Aristo gibi önemli bir otorite de “matematiksel bilim dalları Mısır’ da bulunmuştur.” demişti. Eflatun, sadece “aritmetik ve hesaplama ve geometri ve astronominin” icadını değil, ayrıca “harf kullanımının” keşfedilmesini de Mısırlıların bilgeliğine mal etmişti. Ya politika?

Belki Yunan kültüründeki politik düşüncenin en iyi örneği Eflatun’un Devlet’idir. MÖ dördüncü yüzyılın sonlarında yaşamış olan düşünür Krantor şöyle yazmıştı: “Çağdaşları Eflatun’la devleti onun icat etmediğini, Mısırlı kurumlardan kopya çektiğini söyleyerek alay ediyorlardı.

Halktan doğan bilim zamanla akademi tarafından sahiplenilmiştir ve zanaatkarlar yok sayılmışlardır. Özellikle Rönesans sonrası. Günümüzde ise bilim ve sanayi evliliği bilime yön vermektedir. Kitapta bunun yol açtığı sorunlardan bahsediliyor. Halkın Bilim Tarihi, yani bilimi ortaya çıkaran sıradan halkın yaptıklarına bazı örnekler ve kitaptan bazı alıntılar :

Bugün hastalıklarda kullanılan ilaçların dörtte biri bitkilerden üretilmektedir; bunların çoğu “geleneksel tedaviler ve yerli insanların sahip olduğu halk bilimi üzerine yapılan çalışmalarla keşfedilmiştir. Etnobotanikçiler “etnik yerlilerin kendi doğal çevrelerindeki bitkilerle, yüzden fazla nesil boyunca deneyler yapmış olduklarını ve biyoaktif olanları tanımlamış olduklarını” belirtmektedirler. Örneğin, Samoa şifacılarının (ki çoğu kadındır) sahip oldu ğu botanik bilgi “göz alıcıdır: Tipik bir şifacı 200’den fazla bitkiyi isimleriyle tanıyabilir, 180’den fazla hastalık kategorisini bilebilir ve lOO’den fazla şifa kombinasyonu oluşturabilir.

“Avrupalı doktorlar Kızılderililerin dünyanın en karmaşık ilaç yapım bilgisine sahip olduklarını fark etmişlerdi.” Onaltıncı yüzyılda Seville’de yaşamış bir 1 03 doktor olan Nicholas Monardes onları “Hint adalarından getirdikleri, bütün şeyler ilaç yapım ve kullanım sanatına hizmet etti; onların bu getirdikleri olmasaydı bir sürü hastalığın ilacını hala bulamamış ve tedavi edemiyor olacaktık” diyerek övüyordu.

“İngiliz Hipokrat” olarak anılan onyedinciyüzyıl doktorlarından Thomas Sydenham akademik botanik bilim için şunu demiştir: “Saçmalık ! Efendim, ben Covent Garden’da yaşayan ve botanikten daha iyi anlayan bir kadın biliyorum.” (“ve anatomiye gelirsek, ” diye eklemişti, “benim kasabım bile bir eklemi mükemmel bir şekilde ögelerine ayırabilir.”

Büyük tarihi öneme sahip bir kalp ilacı olan yüksükotunun keşfi onsekizinci yüzyılda yaşamış bir İngiliz doktora, William Withering’e mal edilir. Oysa Withering, 1785’de buluşlarını aktardığı yayınında, “Yüksükotuna dikkatini ilk kez çeken kişinin” bir halk şifacısı olduğunu belirtmektedir.

Matbaayı .Johann Gutenberg icat etmemiştir. Matbaa Çin’de icat edilmiştir. Vücuttaki kan dolaşımını Wil liam Harvey keşfetmemiştir. Bu da, Çin’de keşfedilmiş, ya da daha doğru bir deyişle, her zaman varolduğu kabul edilmiştir. Hareketin Birinci Yasası’nı keşfeden ilk kişi lsaac Newton değildir. O da Çin’de keşfedilmiştir.

Avrupa’nın tarım devriminde Çin’den gelen kulaklı sabanlardan daha önemli herhangi başka bir unsur yoktu.

Manyetik pusula Çin’de, MÖ dördüncü yüzyıla kadar çoktan keşfedilmişti. Çinli gemicilerin bu aleti kullandığına dair belgelenmiş kanıtlar MS 1 17 yıllarına dayanırken, Avrupalıların kullanımına ilişkin

karşılaştırılabilir kanıtlar bundan ancak yetmiş yıl sonrasında ortaya çıkmıştır.

Teleskobun icadı genellikle Galileo’ya mal edilse de, Galileo’nun kendisi bunun doğru olmadığını biliyordu. “Aslında biliyoruz ki, ” demişti Galileo: Teleskobu icat eden Hollandalı, basit bir gözlük yapımcısıydı ve elinde farklı türlerde cam parçaları tutarken, tesadüfen aynı anda bunların ikisinin içinden bakmıştı; biri içbükey, diğeri dışbükeydi ve herbiri gözden farklı uzaklıklarda konumlanmıştı. Bu şekilde ortaya çıkan sonucu gözlemledi ve aleti keşfetti.

Bilimsel Devrimle ilgili çoğu anlatı “büyük düşünürler” öyküsünün versiyonlarından ibaret olmayı sürdürmüştür; buna karşın bu yaklaşıma meydan okunmamış da değildir. Halkın Bilim Tarihi de bu meydan okumalardan biridir.

Bilimin! amaca hizmet uğruna nasıl zararlar verebileceği üzerine :

Eflatun, tüm barbarların doğaları itibarı ile düşman olduklarını söyledi; onlara savaş açmak, hatta onları köleleştirmek ya da köklerini kazımak gerekirdi. Aristo da, tüm barbarların doğaları itibarı ile köle olduklarını söyledi; özellikle Asyalılar; özgür olmalarına olanak tanıyan özelliklere sahip değildiler ve onlara köle muamelesi yapmak gerekirdi.

Charles Darwin, köleliğin önde gelen karşıtlarındandı; ama yine de, Afrikalıları ve Avustralyalı Aborjinleri, beyazlar ve şempanzeler arasında bir yere yerleştiren, insan ırklarının hiyerarşik olarak dizilmesi kavramına da sıcak bakıyordu. Tlıe Descent of Man (İnsanın Türeyişi) adlı kitabında, insanlar ve maymunlar arasındaki mesafeyi “bir Zenci ya da Avustralyalı ile goril arasındaki” mesafe olarak tanımlamıştı.

Evrimci doktorlar ve bilim adamları genetik olarak yetersiz olanların kısırlaştırılması gibi temel Nazi politikalarının hayata geçirilmesinde istekle yer alıyordu. 1 939 Eylül’ünde savaşın patlak vermesinden önce bile, genetik sağlığı mahkemelerindeki duruşmalara, hükmü karara bağlamak için katılan doktorlar, 400.000 kadar zihinsel özrü ve hastalı ğı olan insanın, epilepsi hastalarının ve hatta alkoliklerin kısırlaştırılmasını emrettiler. Bunun ardından, akıl hastanelerinde “aç bırakarak ölüme terk etme” gibi “merhametli ölüm” şekilleri sıradanlaştı. Ocak 1 940 ve Eylül 942 arasında 70.723 akıl hastası gaz odalarına gönderildi; bunlar “hayatları yaşamaya değmez” bulunan insanlardan oluşan listelerden ülkenin tanınmış dokuz psikiyatrist ve önde gelen otuzdokuz doktor tarafından seçiliyordu.

Dr. Ishii yaklaşık üçbin insan üzerinde “enfeksiyon şekillerini ve bir salgın oluşturmak için gerekli ölümcül bakteri miktarını belirlemek için” deneyler yaptı. “Diğer deney kurbanları balistik deneme amaçlı vuruldu, donarak ölümü araştırmak için donmaya terk edildi, elektrik verilerek öldürüldü, canlı kaynatıldı, öldürücü seviyede radyasyona maruz bırakıldı ve canlıyken bedenlerinde deneyler yapıldı.” Anestezi uygulanmadan canlı bedenler üzerinde yapılan deneylerin zalimliği hayal edilebilenin ötesindedir. Dr. Ishii’nin deneklerinin çoğu Çinli, bir kısmı da Amerikalı ve İngiliz savaş tutsaklarıydı. Ancak savaş sona erdiğinde, “Amerikan Hükümeti bu vahşeti bir sır olarak saklamayı tercih etti.” çünkü Dr. Ishii ve ekibi savaş suçlusu olarak yargılanmamak için araştırma sonuçlarını Amerikan yetkilileriyle takas etmişti.

Bilimin kaynağı olarak görülen dehaların aslında son bitmek üzere olan resme son noktayı koydukları üzerine :

Keşiflerin sık sık eş zamanlı olarak birbirlerinin peşi sıra ortaya çıkması, bilimsel fikirlerin bağımsız tarihsel faktörler olmadığını gösterir. Bunun pek çok örneği vardır; ama en iyi bilinen ikisi Newton ve Leibniz’in birbirlerinden bağımsız olarak diferansiyel ve entegrasyon hesaplamasını bulmaları, Darwin ve Wallace’ın da doğal seleksiyonla biyolojik evrimi formüle etmesidir. Bir çok keşifte olduğu gibi, bu iki olayda da; Büyük Fikir “havada asılı durmakta” ve tüm belirtileriyle zaten artık görünür hale gelmiş ve illa ki biri tarafından fark edilmeyi beklemektedir. Eğer sıra dışı bir birey bulmacanın son parçasını bulmasa, çok geçmeden bir başkası kesin bulacaktır. Bu nedenle, genel olarak Newton’un fikirlerinin göklere çıkarılması tarihin anlaşılmasına bir katkı sağlamaz; açıklama gerektiren özel bir zaman ve özel bir yerde o fikirlerin ortaya çıkmış olmasıdır.

Nasıl oldu da bu fikirler “havada asılı” hale geldiler? Newton’un yerçekimi kuramı neden, örneğin ondördüncü yüzyılda Çin’ de değil de, onyedinci yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de ortaya çıktı. İşte bu, Boris Hessen’ın “Newton’un Principia (İlkeler) ‘ sının Sosyal ve Ekonomik Kökleri” başlıklı ufuk açıcı makalesinde yanıtlamaya çalıştığı sorudur. Principia (İlkeler) ya da Mathematical Principles of Natura/ Philosophy (Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri)’de Newton nesnelerin yere düşmesini sağlayan kuvvetin aynı zamanda ayın ve gezegenlerin yörüngelerini de kontrol ettiğini sergilemişti. Matematik ve optik alanlarında bir dizi başka büyük yeniliğin de ona atfedilmesine karşın, dünyadaki yerçekiminin ve gökyüzündeki hareketin “Newtoncu sentezi” kesinlikle en önemli başarısıdır.

Geleneksel olarak Bacon gerçek bilginin ve doğaya “gerçek hakimiyetin ” zanaatkarların atölyelerinde bulunabileceğini fark eden ilk kişi olmasıyla takdir görür; ama o aslında bu şekilde düşünmeye başlamış ilk modern felsefecilerin sadece bir tanesiydi. Yaklaşık 1450’de, Alman filozof Cusalı Nicolas’ın yazdığı bir kitap hatiplerin bilgili olduğunu reddederek, “bilgeliğin sokaklarda ve pazar yerinde, sıradan tartma ve ölçme işlemlerinin yapıldığı yerlerde bulunabileceğini” iddia etti.

Halkın Bilim Tarihi bu anlayışla ilgilidir.

Alıntı yapılacak öyle çok örnek var ki buraya sığdırmak olanaklı değil. İlk sezaryenden ilk aşıya, kanamanın durdurulmasından ilk estetik ameliyata hepsi halktan çıkmış bilgiler. Çoğu okuma yazma bilmeyen zanaatkarlar. Halkın Bilim Tarihi okuduğum en iyi kitaplardan. TUBİTAK bilim kitapları serisinden.

Hızırla Kırk Saat – Sezai Karakoç

MEB öğretmenlere kitap önerirken araya bir şiir kitabı eklemiş. Bu kitabın da Sezai Karakoç’tan olması gerektiği düşünülmüş sanırım. Hızırla Kırk Saat sevenleri tarafından Sezai Karakoç’un en güzel şiirlerinin toplandığı şiir kitabı olarak kabul ediliyor. Kitap kırk şiirden oluşuyor ve bu şiirler çeşitli islami hadiseleri konu alıyor. Bu hadiselere tanık oluyor Hızır. “Mona Roza” şairi olarak bildiğimiz Sezai Karakoç’un, davasını anlatan şiirler bunlar. Tabii bu şiirlerde Sezai Karakoç’un Doğucu kimliği belirgin şekilde var ve kimi dizelerinden batı kültürüne karşı eleştirilerde bulunuyor. Herhalde Bengisu kelimesinin bu kadar geçtiği başka bir kitap yoktur.

Hızırla Kırk Saat bir şiir kitabı olduğundan yazılabilecek şeyler kısıtlı. Kitap üzerine yazılmış makaleler de var internette. Akademik incelemeler. Ben sadece kitaptan bahsedeceğim. Dize alıp yorumlamak da

öznel olur bu bir şiir kitabı olduğundan. Kitaptan hoşuma giden bazı dizeleri eklemekle yetineyim en iyisi. Sonra da bana göre Sezai Karakoç ve davasını anlatan en büyük ve güzel şiir olan “Masal” şiirini bu kitabın içinde geçmese de ekleyeyim. İsteyen veya beğenen ek olarak “Ağustos Böceği Bir Meşaledir”‘i de okusun.

Kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı

Günlere geldim bunu bana öğretmediniz

Bir kentten daha geçtim

Buğdayları yakıyorlardı

Atlarını yalnız atlarını cana yakın buldum

Öpüp çıkıp gittim yelelerini

Ey ulular sizin bana öğretmediğinizi

Ben zamandan öğrendim

Kuruyan hurma dalından öğrendim

Damıtılmış petrolden öğrendim

Yavrusunu arayan bir deveden öğrendim…

Bahar yaz güz kış

Ben sen İsa ve Yahya

Bir gülü yetiştirmek için

Yaratılmışız

Şükür Tanrıya

Masal Şiiri – Sezai Karakoç çok uzun eklemedim.

Küçük Prens – Antoine De Saint-Exupéry

Küçük Prens eski bir Fransız askeri tarafından, modern insanın ve hayatın karmaşasının unutturduğu şeyler üzerine yazılmış bir kitap. Gülünü kaybeden Küçük Prens ‘in gülünü ararken karşılaştığı insanları ve o insanlarla konuşmaları üzerine ilerliyor kitap. Bolca vakti ve tek bir hedefi olduğundan söylenen her şeyi sadece dinlemiyor, düşünüyor da Küçük Prens. Diğerlerinin ona söylediği şeyler anlamsız gelmeye başlıyor. Biraz düşününce her şey tuhaf gelmeye başlar zaten.

Küçük Prens, gezegen gezegen gülünü arıyor. Tek bir gül peşinde. Kendi gülü. Gülünün binlerce gül arasında farklı yapanın gülüne olan muhabbeti olduğunu anlıyor sonra. Başlangıçta her şeye eşit mesafededir insan ama ona duyduğumuz muhabbet onu dünyadaki binlerce gülden farklı yapar. Bağ kurduğumuz şeyi anlarız sadece ve bağ kurduğumuz kişiye karşı sorumlu

hale geliriz. İhmal edilen şeyler. Dünyanın hızına uymuyor Küçük Prens bu dünyadan olmadığı için ve ihmal edilen şeyleri unutmadığı için.

Bir satıcı ona, susamamasını ve böylece ayda yarım saat daha boş vaktinin kalmasını sağlayacak bir hap önerdiğinde “Gönlümce harcayacağım yarım saatim olsa bir çeşmeye doğru yavaş yavaş su içmeye giderim.” diyerek reddediyor.

“Bütün tavuklar birbirine benzer. Bütün insanlar da öyle. Bu yüzden biraz sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. Ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. Şu ekin tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altın renkli saçların var senin. Ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. Ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.”

Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.

“Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.

“Elbette” dedi küçük prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”

“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz.

Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”

Böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ve ayrılma vakti geldiğinde “Ah! Sanırım ağlayacağım” dedi tilki.

“O halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.” dedi küçük prens.

“Hayır, oldu. Buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım.”

Küçük Prens ‘in 2015’te animasyon filmi de yapıldı. Sanırım Fransız yapımı. Konu çok bilindiğinden olsa gerek farklı şekilde işlemişler. Çölden metropole gelmiş Küçük Prens ve kim olduğunu unutmuş. Kitabın devamı gibi olmuş film. Biraz eğitim sistemi eleştirisi, biraz disiplin eleştirisi vesaire var. Ben beğenmedim. Kitabı sevdiren hiçbir şey yoktu filmde. Yine de birçok filme göre iyidir ama.

Kitapta insan kendi gönlünün derinliklerine iniyor. Meb’in neden bu kitabı öğretmenlere önerdiğini anlamış değilim ama. Eğitimin asıl amacını unutmamak mı? Belki de çocuklara önerilsin diye. Belki de Küçük Prens ‘i okudum. Şehzade Mahmut’un hayat hikayesini anlatıyor demeyelim diyedir. Zaten Meb 100 Temel Eser İlköğretim listesinde de tavsiye edilmiş.

  • Sofie’nin Dünyası / JosteinGaarder

Sofie’nin Dünyası Jostein Gaarder tarafından çocuklara felsefeyi daha doğrusu 3000 yıllık (Batı felsefesi) felsefe tarihini anlatmak için yazılmış anlaşılır bir felsefe tarihi kitabı. Yazar Norveç’li bir felsefe öğretmeni. Hangi yaşta çocuklara? Kitaptaki Sofi 15 yaşında olduğu için felsefe dersi almaya başlayan her çocuğa denilebilir. Peki sadece çocuklara mı? Bence yanıt hayır. Felsefeye giriş yapmak isteyen herkesin okuduğuna memnun olacağı bir kitap Sofie’nin Dünyası.

Kitap bir felsefe tarihi kitabının kapsamında fakat 15 yaşında bir çocuğua anlatıldığı için kavramlar ve konular bir hikaye etrafında, örneklemeler yoluyla anlatılıyor. Sofi’nin kitaptaki (İlk başta antik Yunanistan’dan olduğunu söyleyen) öğretmeni ona gizli notlarla sorular sorararak onu düşünmeye zorluyor. Kitap tam olarak bir felsefe kitabı veya bir roman değil. Felsefe tarihi olarak çok daha iyi kitaplar bulmak mümkün. Batı felsefesinin tarihini anlatan çok iyi kitaplar var. Kitabı açtığınızda sağlam bir felsefe anlatımı ile karşılaşmayacaksınız. Zaten yazarın amacı da bu değil sanırım. Çocuklara felsefe sevgisi kazandırmak ve belki de başka kitapların önünü açmak. Kitap bu anlamda filozofları yüzeysel geçse de keyif alacaksınız. Felsefe tarihi kendi başına keyifli bir konudur.

Sofie’nin Dünyası, Goethe’nin “Üç bin yılın hesabını göremeyen karanlıkta yolunu bulamaz, günü gününe yaşar ancak.” sözüyle başlıyor. Bir tarihçiye yaraşır bir söz bu. Eğer ders alınmayacaksa, hisse çıkarılmayacaksa tarih hikayeden başka bir şey değildir. Geçmiş geleceğe fener tutmayacaksa onla ilgilenmenin lüzumu nedir? Bu yüzden kitapta 3000 yıllık hesap göz önüne geliyor tekrar. Nedir 3000 yılın hesabı? Sanıyorum kitaptaki ilk soru “Sofi sen kimsin?”

Kendini Bil.

Sen kimsin sorusu felsefe tarihinin en önemli konusudur belki de. Antik Yunan’da (Socrates ile), Roma’da, tasavvufta…Tüm hikaye insanın kim olduğunu aramasıyla başlar. “Sen kimsin?” “Ben bir insanım.” “Bir insan nedir?” “Bir insan bunları bunları yapandır.” “Bir insan neden bunları bunları yapar?” Tüm felsefe bu sorudan doğmuş gibi geliyor bana. Gnothi seauton yani “Kendini bil” (Yunanca:  ????? ???????) bir Antik Yunan

vecizesidir. Delphi’deki Apollon Tapınağı’nın girişinde altın harflerle yazılıydı. Latincesi “Nosce Te İpsum”. Kendini bilmek (tanımak) gibi irfan olamaz. Tasavvufa bu vecize geçmiştir. Tasavvuf ehli insanın “nefs” ile mücadelesini bilir. “Kendini bil, kendini bilen nefsini bilir.” derler “Nefsini bilen rabbini bilir.” hadisi belki bu bağlamdadır. Bilmediğim için yanlış yorumlamak istemem. Yunus Emre’nin şiirini okumak gerek belki de.

Yunus Emre’nin dediği gibi ilim ilim bilmektir.

İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsin,

Ya nice okumaktır?

Okumaktan mani ne?

Kişi Hakkı bilmektir.

Çün okudun bilemedin,

Ha bir kuru emektir.

Okudum bildim deme,

Çok taat kıldım deme.

Eri hak bilmez isen,

Abes yere yelmektir

Dört kitabın manası,

Bellidir bir elifte.

Sen elifi bilmezsin,

Bu nice okumaktır?

Yiğirmi dokuz hece,

Okursun uçtan uca.

Sen elif dersin hoca,

Mânâsı ne demektir?

Yunus der ki: Ey hoca,

Gerekse var bin Hacca.

Hepisinden iyice,

Bir gönüle girmektir.

Kitap filme de aktarılmış. 1999 yapımı bir film.

  • Eğitim – Gençlik – Üniversite / Peyami Safa

Üniversite ve gençlik, dünyanın neresinde olunursa olunsun fark etmez her zaman bulunulan alanın en can alıcı ve canlı kesimi olarak bilinmektedir. İyi bir şekilde eğitilmiş olan bir gençlik yalnızca milletin bugününü değil aynı zamanda istikbalinin de en iyi teminatı ve imkanı olacaktır.

Bu aşamada görev yalnızca eğitimcilere düşmez. ”Hayvan iştahı, insan arzusu, millet ideali nispetin de büyüktür. Ne istediğinizi söyleyiniz ne olduğunuzu haber vereyim. Bir darı tanesi mi istiyorsunuz? Siz bir serçesiniz. Bir kuzu mu istiyorsunuz? Bir kurtsunuz.” diyen yazar böylece öğrencilerin üniversite yaşamında başarılı olması için ne yapması gerektiği konusunda oldukça etkili bir örnek vermektedir.

”Kitaplar en iyi dostlardır. Evet, sayılamayacak kadar iyi özellikleri vardır. Sadıktırlar. Dostlardır ama zararsızlar mıdır? Asla. Evvela çok inatçıdırlar. Söyledikleri şeyin hakikat olduğunda ısrar eden, sizin eleştirilerinizi dinlemez 100 yıl sonra aynı şeyi söylemeye devam ederler. Ona itiraz etmek nafile, size telkin ettiği fikirleri kabul etmek de tehlikelidir. Kitabın en büyük zararı, yalnız maddi gözlerinizi değil, ruhunuzun gözlerini de zayıflatması ve hayatı görebilmeniz için size kendi gözlüğünü takmasıdır.” sözü ile birlikte ise kitapların öğrencilerin hayatlarındaki önemi ile alakalı oldukça etkili bir tanım yapılmıştır. Öğrenciler böylece kendilerini en iyi şekilde nasıl geliştirmeleri gerektiği konusunda kitapların önemini de kavramış olma fırsatına erişeceklerdir.

Aday öğretmenlerin okuması gereken kitaplar listesinde görüp de aldığım ve okumaya karar verdiğim kitaptı. İsminden de anlaşılacağı üzere kitap, üç bölümden oluşmaktadır. En uzun kısım, eğitim bölümüydü. Her bölüm, yazarımızın çeşitli gazete ve dergilere yazdığı çeşitli konulardaki kısa yazılardan oluşuyor. Eğitimden gençliğe, dinden felsefeye, hayattan aileye, spordan terbiyeye, okumaktan eski dil öğrenimine kadar bir sürü konu içeriyor. Yer yer katıldığınız yerler de olacak katılmadığınız yerlerde… Yazarın dili biraz ağır, anlamını bilmediğim kelimeler mevcuttu. Okurken sıkıldığımı ve bitirmek için kendimi zorladığımı itiraf etmeliyim. Çünkü bir sürükleyiciliği yok o yüzden ara ara okumak en iyisi.

Yazarı seven ve onun hayata dair görüşlerini ve duygularını merak edenlere okumasını tavsiye ederim.

  • Bir Bilim Adamının Romanı / Oğuz Atay -oha süper!- 🙂

Meb’in öğretmenlere tavsiye ettiği kitaplardan olan Bir Bilim Adamının Romanı aynı zamanda MEB’in ortaöğretim öğrencileri için önerdiği 100 temel eserden biri. Oğuz Atay’a yazması için rica edilen bu romanda bir bilim adamı, bir akademisyen olan Mustafa İnan hakkında.

Kitapta Mustafa İnan’ın bilim adamlığının yanında iç dünyası ile ilgili bilgiler var. Mustafa İnan’ı gerçek bir bilim adamı yapan nedir? Bir ekol kurmuştur Mustafa İnan. Türkiye’de bir mühendislik ekolünün gelişmesini sağlamıştır. Öyle ama bir bilim adamını gerçek bir bilim adamı yapan nedir? Sanıyorum kitabın adının”Bir Bilim Adamının Romanı” olmasının sebebi bu olabilir. Mustafa İnan hayata ve bilime karşı bakışıyla gerçek bir bilim adamıydı.

Eski bir öğrencisi, yapacağı işten daha çok para kazanmak adına daha az beton ve demir kullanmak için iki kere “Hocam bunun başka bir yolu yok mu?” dediğinde ona yardımcı olan Mustafa İnan, öğrencisi aynı gerekçeyle üçüncü kez yanına gelip “Hocam bunun başka yolu yok mu?” dediğinde “Var evladım. Bu işi sen yapmayacaksın.” der. Hatır gönül adına, sevimli görünmek adına mühendisliği eğip bükmez. İlkeleri vardır. Bir insanın ilkesi olması ne anlama gelir?

“Bir Bilim Adamının Romanı” yani Mustafa İnan’ın romanında şu bize komik gelecek anıyı anlatır Oğuz Atay. Hesap makineleri yeni yeni piyasalara girmeye başladığında mühendisleri bir korku sarar. Artık bize ihtiyaç kalmayacak, yandık bittik derler. Hesap makinelerinden korkarlar. Mustafa İnan ise hesap makinelerinin kullanımını yaygınlaştırmak için uğraşır. Basit bir şey gibi bu ama sahte dahi ile gerçek dahiyi ayırt etmemizi sağlayan bir ayrıntı belki de. Yaptıkları işle hesap makinesinin verdiğinden fazlasını veremeyenleri korkutmalıdır hesap makinesi. Mustafa İnan tabi ki bunun ancak bir iki işi kolaylaştıracağını fark etmiştir. Çünkü yaptığı işin ne olduğunu bilmiştir.

Üniversitedeyken uzaktan eğitim uygulamalarından tedirgin olan bir öğretmenimiz vardı. Uzaktan eğitimin öğretmenliğe olan ihtiyacı bitireceğini düşünüyordu ve benim emekli olmama az kaldı diye de ekliyordu. “Bir Bilim Adamının Romanı” bu anıyı aklıma getirdi.

Öğretmenin uzaktan eğitimden korkması, mühendisin hesap makinesinden korkması kadar dramatik gelmişti.

Gençler için olduğu gibi öğretmenler için de iyi bir tavsiye olmuş bana kalırsa kitap. Meb’in önerdiği onca kitap arasında en dikkate değer olanlardan biri bu kitap. Konusu doğrudan eğitim olmasa bile.

  • Üniversite (Bir Dekan Anlatıyor) / Henry Rosovsky

KONU:

Harvard’da 11 sene Fen-Edebiyatta dekanlık yapmış olan Henry Rosovsky, üniversite yaşamını anlatıyor. Gençlere okumalarını tavsiye ederim. Üniversitenin nasıl işlediği, Amerikan üniversitelerinin nasıl bir mantıkla çalıştığını anlamak için değerli bir kitap

Bazı kısımlarında bizleri ilgilendirmeyen gereksiz anlatımlar var. Ancak genel olarak kitap sayesinde farklı bir üniversite anlayışını kavramış oluyorsunuz.

Üniversite bilinci nedir, üniversiteye aidiyet nedir bunları aktarıyor. Amerika’da tenür olayını, üniversitede öğretim üyeleri arasında rekabeti aktarıyor. Amerika üniversitelerinde belli aşamalardan geçtikten sonra kalıcı kadroya tenüre geçildiği aktarılmakta ve kaynaklar için bir rekabetin söz konusu olduğunu ifade etmektedir. Yine bazı durumlarda subjektif kriterlerin etkili olduğunu da aktarmaktadır.

Yine Amerika’da velilerin çocuklarını en iyi üniversitelere sokmak istedikleri ifade edilmektedir. Çok yetenekli olanlarla, eski mezunların ve akademisyenlerin çocuklarını kolaylık okullara girebildiklerini, rekabetin ise bunların dışında kalan geniş kitle arasında olduğunu ifade ediyor.

İlginç bilgiler içeren kitapla üniversite konusunda ki ortak problemlere ilişkin verilen cevaplar yer alıyor. Amerikalıların bu problemlere karşı nasıl çözümler ürettiklerinin incelenmesi adına yararlı bir metin.

  • Duygusal Zekâ / Daniel Goleman

Daniel Goleman Duygusal Zeka kitabında, beynin yapısı nasıldır, duygusal zeka nedir ve eğitimde etkin olarak kullanımı nasıl olmalıdır sorularına cevaplar vermiş. Duygusal zekayı geliştirmek amaçlı yapılan eğitim programlarının ne derece iyi sonuçlar verdiğiyle ilgili istatistikler paylaşmış.

Öncelikle duygusal zeka nedir? : Duygusal zeka, kişinin kendi duygularının ve başkalarının duygularının farkında olma becerisidir. Bu beceriye sahip insanların diğer insanlar tarafından sevilmesi beklenir. Yöneticilerde bulunması gereken özelliklerdendir. Yapılan kimi çalışmalarda EQ ‘su yüksek kimi insanların, kendilerinden yüksek IQ ‘ya sahip insanlardan daha iyi işlerde çalıştığı ortaya koyulmuştur.

Kitaptan bir alıntıyla duygusal zeka nedir? sorusunun cevabı : “Kişiler arası ilişkilerde zekâ, diğer insanları anlamaktır: Onları ne harekete geçirir, nasıl çalışırlar, onlarla nasıl işbirliği yapılabilir? Başarılı satıcılar, politikacılar, öğretmenler, klinik doktorlar ve dini liderler büyük olasılıkla yüksek düzeyde kişiler arası zekâya sahiptir. Birey içindeki zekâ. içe dönük, karşılıklı bir yetenektir. Kişinin kendisi hakkında dikkatli, doğru bir model oluşturup bunu etkili bir yaşam sürebilmek için kullanma becerisidir.”

Bu ve bunun gibi veriler duygusal zekanın göz ardı edilemeyeceğini göstermektedir. Kitapta da vurgulanan duygusal zeka nedir sorusunun cevabı değil, eğitim programlarının duygusal zeka göz önünde bulundurularak düzenlenmesinin sağladığı faydadır. Bu yazıda duygusal zeka nedir ve duygusal zeka neden eğitim uygulamalarında yer almalıdır sorularına yönelik alıntılar ekleyeceğim. Kitap bu konulara çok ayrıntılı girdiği için bir psikolog olan yazar, beynin yapısını, beyinle ilgili bilimsel çalışmaları ve günlük hayattan örnekler anlatmış uzun uzun.

Duygusal zeka neden eğitim programlarında yer almalı?

“Katılan okullarda, öğrencilerin yaklaşık %50’si başarı derecesini artırmış, % 30 kadarı da not ortalamasını yükseltmiş görünüyor. SEL programları ayrıca okulları daha güvenli hale getirdi: kötü davranışlar ortalama %28, okuldan uzaklaştırmalar % 44 ve disiplin gerektiren diğer eylemler %27 oranında azaldı. Aynı zamanda, öğrencilerin %63’ü çok daha olumlu davranışlar sergilerken, okula devam oranları da artıyor. Sosyal bilim araştırmaları dünyasında, bunlar davranışsal değişimi teşvik eden

herhangi bir program için kayda değer sonuçlardır. SEL sözünü yerine getirmiş bulunuyor.”

Duygusal zeka nedir , ne işe yarar?

“Bugün dünyanın dört bir yanındaki şirketler, çalışanları işe alırken, terfi ettirirken ve geliştirirken duygusal zekâ merceğinden bakıyorlar. Örneğin, (yine bir CREIO üyesi olan) Johnson & Johnson, dünyanın her yerindeki bölümlerinde meslek yaşamlarının ortasında yüksek liderlik potansiyeline sahip oldukları belirlenen kişilerin, duygusal zekâ becerileri açısından daha az umut vaat eden akranlarına kıyasla çok daha güçlü olduklarını bulguladı. CREIRO, iş hedeflerine ulaşma ya da bir misyonu yerine getirme yeteneklerini artırmak isteyen kuruluşlara kanıtlara dayalı kılavuzlar sunabilecek bu tür araştırmaları desteklemeyi sürdürüyor.”

Duygusal zeka hangi durumlarda işe yarayabilir?

“Müşteri hizmetleri ya da ekip çalışması gibi bir duygusal yeterlikte ustalaşmak, duygusal zekânın temel unsurlarında, özellikle de sosyal bilinç, ilişki yönetimi konusunda bir yetenek gerektirir. Ancak duygusal zekâ yeterlikleri öğrenilmiş yeteneklerdir: sosyal bilince ya da ilişkileri yönetme becerisine sahip olmak, bir müşteriyle ustaca başa çıkmak ya da bir anlaşmazlığı çözmek için gerekli olan ek öğrenimde uzmanlaşmış olmayı garanti etmez. Kişi sadece o yeterliklerde becerikli hale gelme potansiyeline sahiptir.”

Eğitim programları duygusal zekaya uygun olarak nasıl hazırlanmalıdır?

“Belki kitaptaki bulguların tek başına en rahatsız edici olanı, aileler ve öğretmenlerle yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkan dünya çapında yaygın bir eğilimdir. Bu da, şimdiki kuşağın bir öncekine oranla duygusal açıdan daha fazla zorluk çektiği, daha yalnız ve depresif, daha kızgın ve asi, daha sinirli ve kaygıya yatkın, daha fevri ve saldırgan olmasıyla ilgilidir. Çözümlerden biri, okulların öğrenciyi sınıfta bir bütün olarak, aklı ve kalbi birleştirerek nasıl eğitebileceğine dair bir vizyon geliştirmektir.

Yolculuğumuz duygusal zekânın temellerini çocuklara vermeyi amaçlayan yenilikçi sınıflara bir göz atmakla sona erecek. Yakın gelecekte okullardaki eğitimin düzenli olarak özbilinç, özdenetim ve empatiyle dinleme, anlaşmazlık çözme ve işbirliği gibi temel insan becerilerini kapsayacağına inanıyorum.”

Değerler eğitimi hangi amca hizmet eder?

Biz, Erasmus gibi duygunun yerine aklı koymaya değil, ikisi arasındaki akıllı dengeyi bulmaya çalışıyoruz. Eski paradigma, duyguların çekiminden bağımsız bir akıl idealini içeriyordu. Yeni paradigma ise zihinle kalbin uyumunu sağlamaya zorluyor bizi. Yaşamımızda bunu iyi yapmak için, öncelikle duyguları zekice kullanmanın ne demek olduğunu daha iyi anlamamız gerekiyor.

IQ insanın başarılı olmasında tek ve değişmez belirleyici midir?

“Gardner’ın listesi sözel ve matematiksel-mantıksal yatkınlık olmak üzere iki standart akademik zekâ türünün yanı sıra, olağanüstü ressam ve mimarlarda görülen uzamsal kavrama kapasitesini; Martha Graham veya Magic Johnson’da olduğu gibi fiziksel akıcılık ve zarafette kendini gösteren kinestetik dehayı; Mozart veya Yo Yo Ma gibi müzikal yetenekleri de kapsıyor. Bu listeyi, Gardner’ın “kişisel zekâlar” dediği şeyin iki yönü tamamlıyor: Örneğin Carl Rogers gibi büyük terapistlerde veya Martin Luther King Jr. gibi dünya liderlerinde kişiler arası ilişki becerileri; bir de Sigmund Freud’un dahice sezgilerinde olduğu gibi ortaya çıkan veya daha yalın bir biçimde bir kişinin hayatını gerçek hisleri doğrultusunda yaşamaktan aldığı hazda görülen türden psişik yetenekler.

Zekâ hakkındaki bu görüşte anahtar deyim “çoğul”dur; Gardner’in modeli IQ’nun tek ve değişmez belirleyici olduğu standart kavramı çok aşar.”

Duygusal zeka eğitiminin nasıl yapılabileceğiyle ilgili bir örnek

“Ulusal Ruh Sağlığı Enstitüsü’nden Marian Radke-Yarrow ve Carolyn Zahn Waxler’in yaptığı bir dizi araştırma, empatik ilgi farklılıklarının büyük ölçüde ailelerin çocuklarını nasıl terbiye ettiklerine bağlı olduğunu göstermiştir. Davranışlarının karşı tarafı nasıl bir sıkıntıya soktuğuna dikkat çeken bir terbiye tarzı, yani “yaramazlık yaptın” yerine “bak onu ne kadar üzdün” denmesi, çocuklara daha fazla empati kazandırıyordu. Araştırmacılara göre, çocuklardaki empatiyi şekillendiren bir diğer etken, biri sıkıntıdayken diğerlerinin ona nasıl yaklaştığını görmesiydi; özellikle sıkıntıda olan kişilere yardımcı olmak konusunda, çocuklar gördüklerini taklit ederek empatik tepki repertuarlarını geliştiriyorlardı.”

Konu hakkında daha fazla bilgi almak ve ilginç örnek ve istatistikleri görmek için kitabın okunması gerekiyor. Kitabın genel anlamda hangi konuları içerdiğini anlatmaya çalıştım. Alıntıladığım paragraflarla ilgili ayrıntılar ve kaynaklar kitapta yer almaktadır.

  • Okul Sıkıntısı / Daniel Pemac

Daniel Pennac ismini daha çok polisiye romanlarla kendini duyurmuştur.

Son kitabı Okul Sıkıntısı ise kendi yaşam öyküsünü anlattığı biyografi roman kategorisine sahip. Eser Fransa”nın en iyi roman ödülü olan Reneudot Ödülünü alarak Fransa”da uzun süre çok satan listelerinde durmuştur. Ama aynı etki Türkiye”de söz konusu olmamıştır. Bunda yazarın Türk okuyucular tarafın pek bilinmemesi ve çeviri eserlerin Türkçe”ye tam olarak çevrilememesi gibi sebepler eserin istenildiği gibi etkiyi uyandırmamasına neden olmuş olabilir.

Çeviri eserlerin dilimize tam olarak oturması çevirmenin çevireceği eserin dili ve çevrilen dilin döngüsüne sahip iki dili yetkin bir biçimde bilip kullanması gerekiyor. Daniel Pennac”ın Okul Sıkıntısı eserini Türkçeye kazandıran Barış Behramoğlu da babasının açtığı yolda kendine yol bularak güzel bir işe imza atmıştır. Barış Behramoğlu ismi daha önce Yitik Ülke Yayınlarından çıkan Su Gibi roman ya da roman denemesi denilen eserle okuyucu karşısına çıkmıştı.

Daniel Pennah”ın Fransızcadan çevrilen eseri Okul Sıkıntısı kendi yaşam öyküsü üzerinden bir okul resmi çıkartarak yaşadığı dönemin okul koşullarını, sosyo-kültürel ve pedagojik olarak irdelerken aynı zamanda da günümüzdeki okul hayatına da bir vurgu yapmaktadır. Çünkü yazar bir dönemlerin tembel öğrencisi konumundayken daha sonra ilerleyen zamanlarda bir dönemin öğretmeni konumundadır. Değişen sosyal roller karşısında kişinin aldığı statülerin nelere etki ettiğini bu statülerin getirisinin ne olduğunu Okul Sıkıntısı isimli eserde görebilirsiniz.

Pennac Okul Sıkıntısı”na Cibuti Çöplüğü ile başlar. Bu yer ismini romanda sık sık görebilirsiniz. Pennac babasının asker olması dolayısıyla

çocukluğu Afrika ve Güneydoğu Asya”daki garnizonlarda geçti. Cibuti de işte Afrika”da bir Fransız kolonisi olan 1977″de bağımsızlığına kavuşan küçük bir Afrika ülkesi. Yazar yer isimlerini belirgin bir biçimde kullanarak Paris Cibuti arası bir karşılaştırma yaparak ara ara burada yaşanan olaylara göndermelerde bulunur. Çünkü insan yaşadığı yerden ayrı değildir. Yazar da büyüdüğü yerlerle daha sonra yaşadığı yeri karşılaştırarak dönüşümlü olarak okuyucuya sunar.

Yazar eserin ilk bölümlerinde kendi öğrencilik hayatının ne kadar kötü olduğunu ve ailesinin bu durumda ne kadar da kötü bir duruma düştüğünü ironik bir biçimde dile getirir:                           ?”Yani, ben kötü bir öğrenciydim.

Çocukluğumda her akşam eve dönüşte okul da peşimden gelirdi. Karnem öğretmenlerimin uyarı ve eleştirileriyle dolu olurdu. Sınıf sonuncusu değilsem, sondan bir önceki olurdum”” cümleleriyle yazarın kendisiyle barışık ve kendisi hakkında espri yapıp bunu yadırgamayan biri olduğunu da görebiliriz.

Okul Sıkıntısı en çok bir öğretmen kitabıdır. Bu yüzden bu eserin öğretmenler tarafından okunup değerlendirilmesi onlara farklı bir tecrübe yaşatabilir. Eğitim hayatının öğrenci üzerindeki etkisi, öğrencinin yaşadığı güçlükler, öğretmenlerin öğrencilerin tüm olumsuzluklara rağmen karşılaştıkları güçlüklere çözüm önerileri sunma, bu kitapta cevapları bulunabilecek konulardır.

Daniel Pennac pedagojik olarak çok yeterli biri midir sorusunu akla getiren eser cevabını da içinde taşıması bakımından önemlidir. Öğretmen yetersiz olsa bile gayretiyle bu eksikliğini tamamlayabilir. Öğrencilere göre eğitim modeli geliştirmek, onların kapasitesine göre dersin işlenişini sürdürmek her eğitimcinin yapamadığı bir işlevsel görevdir. Pennac kendi öğrencilerine ki öğrencilerinin çoğunluğu diğer okullardan atılmış, sorunlu kişilerdir metinler ezberleterek dil ve gramer kurallarını öğretmeye çalışmıştır. Bu da romanın diğer edebi türlerle zenginleşmesini sağlamıştır. Kimi zaman Rousseau”nun Emile”sine göndermelerde bulunmuş kimi zaman La Fontaine”den bir fabl ile eserini zenginleştirmiştir.

  • İnsan ve İnsanlar / Çiğdem Kağıtçıbaşı

Günümüzde İnsan ve İnsanlar (sosyal psikolojiye giriş kitabı) üniversitelerde sosyal psikolojiye giriş derslerinde okutulan yaygın bir kitapmış sanırım. Yazarı bu alanda önemli üç dört isimden ülkemizde. 25 yıllık İnsan ve İnsanlar kitabının güncelleştirilmiş hali, karşımıza Günümüzde İnsan ve İnsanlar olarak çıkmış. Kitap enine boyuna bu alanı ele alan bir kitap. Fakat alan geniş olduğundan, ilgili bölümlerden giriş niteliğinde bahsediliyor. Sosyal psikoloji son yıllarda A.B.D’ de çok güçlü olduğu için kaynağı orası sayılır fakat sosyal psikoloji kültürle de çok yakından ilgili. Kitapta Türkiye’de yapılmış araştırmalar da yer alıyor.

Sosyal psikolojinin tarihi, bir bilim olarak kabullenilmesi ve 1970’lerden sonra sosyal psikoloji konuları yer alıyor ilk bilimde. Peki sosyal psikoloji nedir? Bu konu sayfalarca anlatılmış ama kitaptan bir cümleyle, grubun bireyler üstünde bir varlığı ve niteliği vardır.İşte birey ile toplum arasındaki ilişki sosyal psikolojinin konusudur. Uygulamada ise şöyle bir örnek verilebilir. İnsanlar neden çocuk sahibi olmak isterler? Ve bu istek toplumdan topluma ve kişiden kişiye farklılık gösterir mi? Çaba, insan davranışlarının derin nedenlerini, toplumu ve insanı anlamakla ilgili.

Sosyal psikoloji disiplinler arası bir alan olduğundan diğer disiplinlerle kesişiyor.

Kitap bir ders kitabı olduğu için akıcı değil. Bilimsel araştırma yöntemleriyle ilgili açıklamalar yer alıyor. Yer yer kuramlara yer veriliyor. Ve tabii tablo ve şekiller. Liderlikten gelişim psikolojisine pek çok alan hakkında kısa bilgiler içeriyor. Sosyal psikoloji deneyleriyle ilgili kısımlar daha ilgi çekici geldi bana. Bu deneyler daha önceden sosyal medyadan görmüş olabileceğimiz deneyler. Daha önce sosyolojiyle ilgili bir ders aldıysanız da bu deneylerden birkaçını biliyor olmanız olası.

İletişim ve Propaganda sürecinin tutum değiştirme sürecinin anlatıldığı bölümde kişilerde nasıl tutum değişikliği sağlanacağı ve buna engel olan nedenlerden bahsediliyor. Kitaptaki ilk karşılaşmamızda insanlar hakkında nasıl bilgi sahibi oluyoruz? Başkalarının gereksinimleri, yetenekleri ve karakter özellikleri hakkında nasıl sonuca vardığımızın anlatıldığı sosyal algı ile ilgili bir bölüm var. Bu konu siyasetçilerden iş mülakatına gidenlere kadar önemli. Öğretmenler için de önemli olduğunu düşündüğüm bir konu. Bölümde, bu konunun gündelik hayatta bize fayda sağlayabileceği durumlara yer verilmemiş. Daha sonra konu grup ve liderlik kavramıyla devam ediyor. İletişim örüntülerine ve liderlik çeşitlerine yer verilmiş. Liderlik dersinde işlenen konuların kısa bir ön sözü gibi.

Sonuç olarak Günümüzde İnsan ve İnsanlar, bir sosyal psikolojiye giriş kitabı olarak, sosyal psikolojiyle ilgili konular hakkında giriş bilgileri yer alıyor. Sosyal psikolojideki en keyifli olan ve bize yarar sağlayacağına inandığım konu sosyal psikoloji deneyleri. Bu alanda siyasiler tarafından el üstünde tutulduğunu duyduğum kitaplar var. Günlük hayatta sosyal psikoloji deneylerinin yer aldığı kitaplar. Bu kitap MEB’in öğretmenlere önerdiği kitaplar arasında. Neden tavsiye edildiğini çok anlamadım. Her şeyden önce bir ders kitabı niteliğinde ve sosyal psikoloji ile ilgisi olmayan birinin okumakta zorlanacağı bir kitap. Ben bu kitabı üniversitenin kütüphanesinden aldım ve soru çıkabilecek yerlerin altı çizilmiş…Alana özel bir ilginiz yoksa okumak hoşunuza gider mi emin değilim. İnsan belli bir noktadan sonra uzmanlaşmak istediği, ilgisini çeken ya da kendisine pratik karşılığı olacağına inandığı kitapları okumak istiyor.

  • Küçük Ağaç’ın Eğitimi / Forrest Carter

Küçük Ağaç’ın Eğitimi küçükken kızılderili adetlerine göre yetişmiş yazarın kendi eğitim sürecini anılarla ve hikayelerle anlattığı içten bir kitap. Küçük Ağaç yazarın kendisi ve ona verilen isim bu. Biz bu anıları okurken kızılderililerin insanın ruhunu okşayan kimi geleneklerini ve beyaz adam tarafından nasıl hor görüldüklerini öğreniyoruz. Küçük Ağaç’ın Eğitimi 1997’de sinemaya da uyarlanmış. Film kitabı güzel yansıtmış.

Doğal olarak kimi sahneler çıkarılmış ve kimileri birleştirilmiş.

Annesi ve babası ölünce bir kızılderili olan büyük annesi ve büyükbabası tarafından büyütülen Küçük Ağaç’ın eğitimi nasıl gerçekleştiğini az çok tahmin edebiliyoruz. Bu doğayla tam anlamıyla kaynaşmış bir insanın eğitimi olacaktır. Küçük Ağaç öğrendiği her şeyi görerek ve uygulayarak öğrenecektir. Çünkü bir sınıfta değildir, öğretmeni doğadır. Büyükbabası ona sadece hayatta karşısına çıkacak konuları öğretirken, büyük annesi daha çok ruhsal gelişimi için uğraşacaktır.

Küçük Ağaç annesi ve babası öldüğünde 5-6 yaşlarındayken büyükbabası ve büyük annesinin yanına gider. Kızılderililerin arasında öğrendiği ilk şey “gidişattır.” Gidişat kızılderili anlayışının ve dolayısıyla Küçük Ağaç’ın eğitiminin temelidir. Gidişatı anlamak gerekir büyükbabasına göre. Gidişat nedir? “En iyiyi isteme. Hayattan ihtiyacın kadar al. Eğer en iyi geyiği avlarsan, zayıf olan geyik yeterince yavru veremez. Kaplanlar bunu bilirler. İhtiyacından fazlasını alan tek şey arıdır. O da ayılar ve başka hayvanlar tarafından soyulur. Dünya da böyledir.”

Büyükbabası kaçak olarak ormanda viski yaparak geçimini sağlar. Küçük Ağaç ona viskileri taşımasında yardım eder. Sattıkları viskilerden belli bir pay alır. Böylece Küçük Ağaç para kazanmayı ve kullanmayı çok erkenden öğrenir. Kendi kendine alış veriş yapar, bazen de dolandırılır. Bunlar onun için bir derstir. Bilmediği konular hakkında konuşmaz büyükbaba. “Bana öyle geliyor ki…” der. Bildiği konuları da yerinde ve zamanında öğretir. Küçük Ağaç’ın unutmayacağı şekilde.

Küçük Ağaç’ın Eğitimi yaparak yaşayarak öğrenme üzerine kuruludur.

Büyük annesi Küçük Ağaç’a ve büyükbabasına her hafta kütüphaneden aldıkları Shakespeare’i ve Napolyon ile ilgili kitapları okur. Daha birçok kitabı tabii. Günlük sözlükten 5 kelime öğrenmek ve bunları cümle içinde kullanmak zorundadır Küçük Ağaç. Karpuz diker. Fasulye, bezelye, bamya gibi sebzelerin ekim zamanlarını bilir. Ne zaman olgunlaştıklarını bilir. Bir keresinde sevdiği bir elmanın tohumlarını dere boyunca diker. Küçük Ağaç’ın eğitimindeki en önemli nokta, eğitiminin gerçek hayatta işe yaramasıdır.

Kızılderililerin kendine has değerleri vardır. Mesela bir kızılderili birine hediye vermek isterse, hediyeyi onun bulacağı bir yere bırakır. Teşekkür istemez, beklentisi olmaz. İçinden geçtiği için yapar. Yalandan bir hediyeyi sunmaz, yarım gönülle bir şeyi teklif etmez. Sonra kızılderililer ağlamazlar. Beyaz adam kızılderililerin çocuklarını, annelerini, babalarını ve kardeşlerini öldürdüklerinde kızılderililer ölülerini araçlara koymazlar. Baba oğlunun ölüsünü kucağına alır, büyük kardeş küçük kardeşi. Beyazların arasından ölülerini taşıyarak geçerler. Kimi beyazlar çok etkilenir bu sahneden ve çok ağlarlar. Ama kızılderililer ağlamaz.

Daha sonra Küçük Ağaç büyük annesi ve büyükbabasının yanından alınır uygunsuz şartlarda büyümemesi gerektiği için. Sonuçta büyükbaba kaçak viski yapımından dolayı bir kez içeri girmiştir. Gittiği okula uymakta çok zorlanır Küçük Ağaç. Pink Floyd’un Another Brick On The Wall şarkısıyla itiraz edilecek bir yatılı okuldur burası. Bir keresinde derste öğretmen hayvan fotoğrafları gösterirken birbirinin üstüne çıkmış iki geyik gösterir. Bu hayvanların ne olduklarını ve ne yaptıklarını sorar. Çocuklar bunların geyik olduğunu ve oynadıklarını söyler. Küçük Ağaç ise onların eşleştiklerini, üstteki geyiğin bir erkek, alttakinin ise bir dişi geyik olduğunu söyler. Ağaçların yeşilliği de eşleşme zamanında olduklarını gösteriyor der. Bunun üzerine öğretmenler döverler Küçük Ağaç’ı iyice. Ama Küçük Ağaç ağlamaz bir kızılderili olarak. Beden aklını uykuya bırakıp ruh aklı ile dayağı görür. Sonra pes eder müdür ve ona oda hapsi verir. En kötüsü de bunca olaydan sonra bile Küçük Ağaç neden cezalandırıldığını öğrenebilmiş değildir.

MEB’in önerdiği kitaplardan Küçük Ağaç’ın Eğitimi.

  • Başarısızlığın Olmadığı Okul / William Glasser

Düşünmeye önem verir, ezberi vurgulamazsak, esasen ilgiyi arttırırsak, eğitimin potansiyeli ne olur? Beyinlerimizin en önemli kullanımı olan düşünmenin, eğitimin ana görüşünü nasıl belirlediğini inceleyelim.

Karşılaştığımız sosyal ve teknik sorunları çözmek için daha fazla düşünmek gerekmektedir, ancak ırk ayrımcılığı sorununu çözmeden insanı Ay’a gönderdik gibi görünmektedir. Sosyal sorunlarırn çözümüne götüren düşünce tarzı zor olmasına rağmen, teknik sorunların çözümünüe götüren düşünce tarzından daha az öğretilmektedir. Okullarda toplumsal sorumluluk öğretilen, yaşam koşullarında hem kişisel hem de toplumsal sorunları çözmekte birbirlerine yardım etmeyi öğrenen çocuklar, toplumun büyük sorunlarını çözmeye yardım etmekte ya da en azından bunlarla uğraşmakta daha iyi olurlar. Eğitim sisteminde daha çok öğrencinin birbirleriyle ilgilenmesini sağlamalıyız, bu onlar için yeterince önemli gibi gözükmektedir; böylece düşünmeyi, sorunları çözmeyi ve toplumsal olarak sorumluluk sahibi olmayı öğrenmeye çalışacaklardır.

  • Sosyal Bilimleri Açın / Gulbenkian Komisyonu

Sosyal Bilimleri Açın, adından da belli olacağı gibiSosyal bilimlerin ortaya çıkışını, gelişim sürecini ve günümüzde sosyal bilimlerin nasıl bir hal almasını gerektiğini anlatan bir komisyonun raporu. Lizbon merkezli bu komisyonda on bilim adamı bir araya gelerek iki yılda hazırlamışlar kitabı. Raporun sonunda sosyal bilimleri daha öteye götürmek için bazı ipuçlarına yer verilmiş.

Kitabın girişinde sosyal bilimler tanımı ve işlevi ortaya konuyor. Coğrafya, psikoloji ve hukuk hiçbir zaman sosyal bilimlerin asli unsuru olmamıştır diyor. Doğa bilimleri ve sosyal bilimler dışında insani bilimler konusunda da tespitler yer alıyor kitapta. Daha sonra ise sosyal bilimlerin ilerlemesin üzerine bazı fikirler. Peki neden böyle bir ihtiyaç duyuluyor? Doğa bilimleri ile sosyal bilimlerin tarihte ivme kazanmasını neyle ilgiliydi? Kitaptaki şu tespitler pozitif bilimlerin neden daha fazla maddi destek bulduğunu ve sosyal bilimlerin hangi zamanlarda ivme gösterdiğini gösteriyor.

“Doğa bilimleri kendilerine bir tür özerk kurumsal hayat oluşturmak için üniversitenin canlanmasını beklememişlerdi. Daha erken harekete geçebilmeleri ise, hemen yararlanılabilecek pratik sonuçlar elde etme vaatlerinin sosyal ve siyasal destek bulmalarını kolaylaştırmasıyla açıklanabilir. Onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda kraliyet akademilerinin çoğalması ve Napoleon’un büyük okullar (grandes écoles) kurması yöneticilerin doğa bilimlerine destek olma isteklerinin ürünleridir. Doğa bilimcileri, belki de bu yüzden, çalışmalarını sürdürmek için üniversitelere ihtiyaç duymadılar.

Ondokuzuncu yüzyıl boyunca üniversiteleri canlandırmak için en çok çaba harcayanlar doğa bilimcileri değil, üniversiteyi akademik çalışmaları için devlet desteği sağlamak amacıyla kullanan tarihçiler, klasik dilciler ve ulusal edebiyat uzmanlarıydı. Doğa bilimcilerini filizlenen üniversite yapılarına çekenler de, doğa bilimlerinin olumlu izleniminden yararlanmak isteyen bu akademisyenlerdi. Ama bunun sonucu üniversitenin, o tarihten sonra artık birbirlerinden çok farklı şekilde tanımlanan ve kimine göre birbirlerine zıt öğrenme yolları olan sanatlarla (insan bilimleri) bilimler arasında süregelen gerilimin başlıca alanı haline gelmesi oldu.”

“Birçok ülkede, en azından Büyük Britanya ve Fransa’da bu tartışmanın biraz netleşmesini Fransız Devrimi’yle gündeme gelen kültürel altüst oluş dayattı. Siyasal ve sosyal dönüşüm yönündeki baskılar öylesine ivme ve meşruiyet kazanmıştı ki, artık bunları, sosyal hayatın sözde doğal düzeni türünden teoriler geliştirerek önlemek mümkün değildi. Tersine pek çok kişi çözümün, “halk” egemenliğinin hızla norm haline geldiği bir dünyada, önlenemez görünen sosyal değişmeyi, kuşkusuz çapını sınırlı tutma umuduyla, örgütlemek ve rasyonelleştirmekten geçtiğini savunuyordu. Ama eğer sosyal değişim örgütlenecek ve rasyonelleştirilecek idiyse, daha önce onu incelemek ve değişmeye yön veren kuralları anlamak gerekiyordu. Sonradan sosyal bilimler adını verdiğimiz çalışmaların üniversitede yeri olması bir yana, bunlara ciddi bir sosyal ihtiyaç vardı. Üstelik, yeni bir sosyal düzenin istikrarlı biçimde kurulmasına çalışılacaksa, söz konusu bilimin olabildiğince kesin (ya da “pozitif’) olmasında yarar vardı. Bu amaçla ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısında modern sosyal bilimin temellerini atmaya girişenler, özellikle Büyük Britanya ve Fransa’da, taklit edilecek model olarak gözlerini Newton fiziğine çevirdiler.”

Sosyal Bilimleri Açın kitabındaki diğer önemli tartışma konusu da bilimin evsenselliği. Batı egemenliğinin dünya üzerindeki siyasal egemenliği azalınca dünyadan farklı seslerin yükselmeye başlaması oldu. Batı dünyaya kendi burjuva ve eril paradigmasını evrensellik olarak anlattı. Günümüzde bu anlayış yıkılmaya başlamıştır. Bu aslında bir güçlü olanın evrensellik iddiasıdır. Batı’nın ahlaki ilerleme iddiaları cihan harpleri sonucunda çökse de 1945’te yitirdiği güveni kazanmıştı.

“Batılı düşüncelerin kültürel evrenselliğini hedef alan meydan okumanın yeniden ciddiye alınması için, 1945’ten sonra Batı’nın siyasal egemenliğinin önemli ölçüde sarsılmasını ve 1970’lerde Doğu Asya’nın iktisadi faaliyette çok güçlü bir yeni odak olarak ortaya çıkmasını beklemek gerekecekti. Üstelik artık bu meydan okuma yalnız, kendilerini sosyal bilim analizlerinin dışında bırakılmış hissedenlerden değil,

Batılı sosyal bilimin kendi içinden de gelmekteydi. Eskiden sadece küçük bir azınlık içinde varolan Batı’nın kendi kendisiyle ilgili kuşkular, artık daha geniş kesimleri etkisi altına almıştı. Demek ki, sosyal bilimlerin tarihsel gelişme içinde edindikleri kültürel yerel görüşlülük meselesi, dünyadaki güç dağılımının değişmeye başladığı bir bağlamda öne çıktı. Bu mesele, Batı’nın dünya arenasında kurduğu ve uzun süre tartışılmayan siyasal ve iktisadi egemenliğinin yitişini, uygarlık alanında temsil ediyordu.”

“Ve bugün artık, bilginin farklı alanlarının mutlaka birbirleriyle çelişmesi gerekmediğini öneren bir anlayışa doğru yol almaktayız. Tuhaf olanı, bütün alanlarda meydana gelen anlayış değişikliklerinin, sosyal bilimlerin geleneksel görüşünden uzaklaşmak yerine, ona yaklaşmakta olmasıdır. Bu durumda, iki kültür kavramının aşılmakta olduğunu söyleyebilir miyiz? Bunu söylemek için daha çok erken. Bugün için söyleyebileceğimiz sadece, doğa bilimleri, sosyal bilimler ve insan bilimleri şeklindeki üçlü bölünmenin, artık eskiden olduğu gibi apaçık bir doğru olarak görülmediğidir. Aynı şekilde, artık sosyal bilimlerin doğa ve insan bilimlerinin oluşturduğu iki hasım klan arasında parçalanmış zavallı bir akraba konumunda olmadığını; tersine, belki de onları barıştırabilme gücüne sosyal bilimlerin sahip olduğunu söylemek mümkündür.”

Öyleyse bugün yapılması gereken doğa bilimleri ile sosyal bilimleri uzlaştırmaktır. Bunun için Gulbenkian Komisyonu’nun, Sosyal Bilimleri Açın raporundaki önerilerden bazıları şunlar:

“Profesörlerin birden çok bölüme atanması zorunluluğunun getirilmesi. Bugün norm, profesörlerin tek bir bölüme, normal olarak lisansüstü derecelerini aldıkları kendi bölümlerine atanmalarıdır. Zaman zaman, bazı profesörler ikinci bir bölümde “misafir profesör” olabiliyorlar ki, bu da genellikle özel bir izin gerektiriyor. Çoğu zaman bu ayrıcalık, söz konusu profesöre sırf kibarlık olsun diye sağlanır ve “ikinci” ya da “ikincil” bölümün hayatına aktif olarak katılması pek istenmez. Biz ise bu durumu tümüyle tersine çevirmek niyetindeyiz.

Bizim öngördüğümüz üniversite yapısında herkes iki bölüme atanacaktır; bunlardan birincisi araştırmacının lisansüstü derecesini aldığı, ikincisi de ilgilendiği ya da anlamlı bir düzeyde araştırma yürüttüğü bölüm olacaktır. Bu tabii, inanılmaz sayıda bileşimi mümkün kılacaktır. Ayrıca, hiç bir bölümün bu sisteme engel olamaması için, her bölümde öğretim üyelerinin en az % 25’inin diplomasını o disiplinin dışında bir disiplinden almış olması şartını getiriyoruz. Eğer profesörler atandıkları her iki bölümde de tam yetkiye sahip olurlarsa, bu basit idari önlem sayesinde, her iki bölümde de entelektüel tartışma, önerilen ders programı, akla yatkın ya da meşru sayılan bakış açıları gibi şeylerin hepsi değişecektir.”

  • Üniversitelerin içinde veya onlarla işbirliği yapan ve aciliyeti olan belirli temalar etrafında bir yıl süreyle çalışmak üzere bilim adamlarını bir araya getiren kurumların yaygınlaştırılması. Şüphesiz bu tür yapılar bugün de mevcuttur, ama sayıları çok azdır. Bu konuda örnek oluşturabilecek bir kurum, 1970’ten bu yana Bielefeld Üniversitesi’nde (Almanya) bu tür çalışmalar yürüten ZiF’tir (Zentrum für interdisiplinare Forschung-Disiplinler-arası Araştırmalar Merkezi). Son yıllarda ele alınan konulardan bazıları, beden ve ruh, sosyolojik ve biyolojik değişme modelleri, ütopyalardır. Buradaki en can alıcı husus, bir yıl için oluşturulan araştırma gruplarının önceden çok iyi hazırlanması ve katılacaklara, verimli bir bilgi alışverişini mümkün kılacak tutarlı bir grup oluşturmalarına dikkat edilerek ama, disiplinler, coğrafya, kültür/dil bölgesi ve cins yönünden geniş bir tabandan devşirilmesidir.
  • Üniversite yapıları içinde, geleneksel disiplin sınırlarını aşan, belirli entelektüel hedefleri ve belirli bir zaman dilimi için (örneğin beş yıl) kendi fonları bulunan birleşik araştırma programlarının oluşturulması.

Sosyal Bilimleri Açın, doğal veya beşeri bilimlerle bir şekilde ilişkisi olan kişilerin keyif alacağı bir kitap.

  • Bilim Kilisesi: Özgür Bir Toplumda Bilim / Paul Feyerabend

“Yönteme Karşı” adlı temel eserinden sonra aldığı eleştirileri yanıtladığı ve özgür bir toplumda bilim adamının rolünün ne olacağına dair fikirlerini belirttiği “Özgür Bir Toplumda Bilim” adlı eseriyle Feyerabend, eğitime karşı bir tutum sergilediği gibi, bilim adamı ya da akademisyenin ancak kişinin bakış açısını zenginleştirecek biri olması gerektiğini de belirtiyor.

Standartlar geleneklerin katılımcıları tarafından benimsendiklerinde nesnel kusursuzluk ölçüleri haline gelirler. Yani gelenekler, standartlar tarafından yönlendirilirler; ama belirli bir nesnel evrensel standart yoktur. Özgür bir toplum, zaten alınmış kararları onaylamak için değil,

henüz alınmamış kararlar almak için bir araya gelir. Feyerabend gelenekler üzerine şu yargılarda bulunuyor.

Gelenekler ne iyidirler ne de kötüdürler, yalnızca vardırlar. Akılsallık da geleneğin bir yönüdür ancak.

Bir gelenek ancak başka geleneklerle kıyaslandığında ve dışarıdan bakıldığında arzu edilen ya da edilmeyen özellikler kazanır.

Her geleneğin taraftar kazanmasının yolları vardır.

Karar vermenin genel iki yolu olan “açık” ve “yönlendirilmiş alışveriş”ten yönlendirilmiş alışveriş, modern toplumlarda baskın olanı olduğu gibi, açık alışveriş ise ancak özgür bir toplumu savunanların başvuracağı bir etkileşim biçimi olabilir. Akılsal tartışma, yönlendirilmiş alışverişin özel bir biçimidir. Akılsallık üzerine temellendirilmiş bir toplum özgür değildir, aydınların oyunu oynanır.

Açık alış veriş de ise varılmış kesin bir sonuç yoktur, alışveriş ilerledikçe benimsenen ve değişen bir gelenek oluşmaya başlar ve bütün geleneklere aynı ölçüde bir saygı biçiminde kendini gösterir.

Özgür bir toplum, bütün geleneklerin eşit haklara, eğitime ve öteki güç odaklarına ulaşma imkânları açısından eşitliğe sahip oldukları bir toplumdur ve böyle bir toplum karşılıklı bir koruma içinde ayakta kalır ve dayatmasız bir demokrasiyle yürür. Böyle bir toplumda yönlendirilmiş değil, açık bir tartışma hüküm sürer.

“Bütün yöntemlerin sınırları vardır ve belirli bir yöntem yoktur. Bazı olgular tutarsız bir betimlemeyle açıklanabilir; tutarsızlık anlamsız ve yararsız olan değildir.” Bazı yaklaşımların veya yaşam tarzlarının bilimsel olmadığı gerekçesiyle yasaklanması, engellenmesi gerektiğini söyleyen hâkim otoritenin sözcüsü olan aydınlar, akademisyenler, bilimin de ancak bir gelenek olduğu ve mutlak olmadığını kabul etmeyerek, köleci, dogmatik bir eğitime devam etmektedirler.

Akılcı olduklarını her seferinde belirten aydınlar ve liberaller, bütün demokrasi propagandası ve bilim savunusundan sonra bile demokrasiden anladıkları şey, kendi adalet ve bilimsel kıstaslarına uyulması ölçüsünde geçerlidir. Eşitlikten anladıkları şey, kendi geleneklerine uyulması eşitliğidir, herkesin kendi istediği geleneksel yaşamını sürdürmesi değil. Feyerabend, Marksistlerin de uzun yıllar hem kendi bilimin üstünlüğü dedikleri bilim dinlerini tehlikeye atmadıklarını, hem de batılı olmayan geleneklerin dostları pozuna bürünebildiklerini söyler.

Öznellik izleniminin bulunmayışı nesnelliğin değil, bir dikkatsizliğin kanıtı olabilir ancak, batılı sömürgeciler yıllarca kral adına değil de bilim adına tahakküm kurdu. Batılının bilimsel eğitim olarak adlandırdığı şey, kendi geleneğini dayatmak ve bu kabul görmediğinde yeniden fiziksel şiddet uygulayan baskı aygıtlarına geri dönmektir. “Eğitimle çözeceğiz ve eğitimle çözülmeyecek mesele yok” dedikleri halde bütün bu eğitimi de mahkeme, polis, cezaevleri vb. ile koruyarak özgürlüğü savunmak durumunda kalmışlardır. Uzman olarak adlandırılan kişiler, tamamen başka geleneklerin etkisi ve aracılığıyla bilimsel yargılarda bulunurlar.

Ayrıca birçok konudaki bilim adamı, bilim adamı olarak yetiştirilmiş kişi değil, dışarıdan kişiler olmuşlardır.(Einstein, Bohr, Born vs.)

Demokratik kararların olması, o bilimden yararlanacak kişilerin eliyle gerçekleşeceği için, sadece bütün gelenekler içinde bir gelenek olan bilimin özel otoritesini de çözündürecektir. Bilimin nesnel, akılcı yansız vb. olduğunu söyleyenin yine bilimin kendisi olması bir yana, topluma bunu kabul ettirişinin en büyük nedeni de bunu sunarken ki otoritesi ve baskısıdır. Bilimin sınırları, devlet ve hâkim ideoloji tarafından belirlenir.

Öğrenciler öğretmenlerini, hasta doktoru vb. denetlediklerinde ancak bilim yutturmacasından kurtulabiliriz.

Bilim elde ettiği sonuçlar nedeniyle kabul edilir değildir, bilimi yeğlenir kılan şey, bilimi insanlara dayatan ideolojinin toplum üzerindeki belirleyici etkisidir. Politik, kurumsal, askeri vb. yollarla… Feyerabend, bu nedenle bilimin devletten ayrılması ve bütün geleneklerin eşit derecede gelişmesi için zemin hazırlanması gerektiğini söylüyor. Geleneksel normlar ve istemler, akılsallık teorilerine başvurularak değil, araştırmalarla sınanmalıdır.

Kropotkin, Marx, Engels, Lévi-Strauss gibi devrimciler bile geleneklerin eşitliğini savunurlarken aynı zamanda bilime ayrıcalık atfettiler.

Politik değil, bilgibilim’sel bir anarşiyi savunduğunu söyleyen Feyerabend, kendisini buna yönelten şeyin, aydınların eğitimle işledikleri cinayetten yakayı nasıl kurtardıklarını merak ettiğinden dolayı olduğunu söylüyor. Aynı yaşamı paylaşmadığımız ve sorunlarını bilmediğimiz insanların sorunlarını çözecek çözümlere sahip olduğunu söylemenin, kendini beğenmişlik ve budalalık olduğunu da ekliyor. Buradan yola çıktığını söyleyen Feyerabend, birbirleriyle çalıştıklarını söylediği dört modern putu (hakikat, dürüstlük, akılsallık ve bilim) yeniden gözden geçirmeye karar verdiğini ve gücün, hangi gelenekten yana olursa olsun bir tanrı oluvereceğini, lakin tekbir geleneğin otoritesine boyun eğmeyecek olanları, özgür bir toplum inşa etmeye davet ediyor.

  • Bürokratlar / Erhan Bener

Yazar Erhan Bener’i biliyoruz. Patlamış mısırdan hallice romanlarının dışındakiler gayet güzel, toplumsal açıdan kafa yordurucu, edebi açıdan da ne süper. Bürokrat Erhan Bener’i de bu kitapta tanıyoruz. Bürokratlar için anı-öykü diyor Bener. Bence anı. Öykülük bir durumu yok. Biçimsel olarak öyle bir çaba da olmamış.

Bener, devletin çeşitli organlarında uzun yıllar boyunca üst düzey görevlerde bulunmuş bir bürokrat aynı zamanda. 1950-1980 arasındaki dönemde bürokrat-politikacı ilişkilerini, hükümetlerin cortlayışlarını vs. yakından görmüş, yaşadıklarını anılaştırmış. Anılar lazım, taraflı da olsalar olayların içindeki insanların izlenimlerini öğrenmek ilginç ve faydalı olur. Evet.

Zamanında Milliyet Yayınları basmış ayrı ayrı, Remzi toplamış. Beş kitap bir arada. Giriş bölümünde Bener’in Türk bürokrasisiyle ilgili görüşleri mevcut. İlk kitapta Bener’in Mülkiye’den mezun olmasıyla başlayan memurluk hayatı var. Genç bir memur olan Bener’in aleme girmesi, amirlerinin garip huyları, davranışları, bu tarz şeyler. 1950’lerin başında Türkiye’nin hali daha doğrusu. Solcu olduğu gerekçesiyle tutuklanışı, fişlendiği için başka göreve kaydırılması, uzmanlık sınavlarında gariplikler. Bir dünya. Solculukla ilgili şu var:

“1950’lerden 1970’lere gelinceye kadar Türkiye’de düşünce suçu kavramının çok değişmiş olduğuna değinmek istiyorum. 1950’lerde bir kimsenin solculukla suçlanması, casuslukla suçlanmasıyla aynı anlama gelirdi.

Solcu olmak, namussuz olmak, küçük çocuklara saldıran cinsel sapıklardan

bile aşağılık bir kimse olmak anlamına gelirdi. Bu yazının yazıldığı günlerde (ilk kitabın basılış tarihi 1978, o sırada iktidarda Ecevit vardı) Türkiye’nin en büyük partisi solcu olmakla övünürken, o günlerde, Türkiye’nin en değerli bilim adamları, solculuk kuşkusu altında ülkeden kaçmak zorunda kalıyorlardı.” (s.     61)

Durum bu, sıkıntılı zamanlar. Yolsuzluk, hukuksuzluk da almış başını gitmiş. Hesap uzmanı olan Bener, hükümetin yönlendirmesiyle bazı gazetelere vergi incelemesi amacıyla gidiyor, gazete sahiplerine kendisinin tarafsız bir memur olduğuna dair güvence veriyor. Sonra çeşitli iş adamlarını denetlemeler, naylon faturadan yakaladığı onca insanın bir türlü bitmeyen mahkemelerin ardından serbest bırakılmaları, bu tür bir sürü olay.

Bir de görev amacıyla çıkılan turneler var. Denetleme amacıyla memurlar göreve gidiyorlar Anadolu’nun dört bir köşesine ve aylarca orada kalıyorlar. Ek bir ödenek alınması lazım; kalacak yer, masraflar, bir dünya gider. Ödenek yok, devlet bir şey vermiyor. Bu yüzden turneler sıkıntılı. Arabalarım’da Bener turneler hakkında oldukça detaylı bilgi veriyor. Gerek yurt içi, gerek yurt dışı turneler acı-tatlı anılarıyla Bener’in hayatında önemli bir yer tutuyor.

İkinci kitapta Bener masa başında.

Tabii anıların yanında dönemin siyasi ortamını da bu ortamın içinde ve en sancılı yerinde yer alan Bener’in incelememesi de garip olurdu. 1959 yılına dair:

“Tek umut İnönü ve Ordu’ydu. On yıl öncesinin diktatörü İnönü, demokrasinin, düşünce özgürlüğünün bayrağı haline dönüşmüştü. On yıl önce cumhurbaşkanı seçildiğinde yollarda yaya dolaşan Celâl Bayar, şimdi, her sokağa çıktığında, en az yarım saat öncesinden trafik kesiliyor ve motosikletli polislerden, birbirine benzeyen bir yığın kapalı otomobillerden oluşan bir kortejin koruyuculuğunda dolaşabiliyordu Ankara sokaklarında. On yıl önce aynı koruyucu zırh olmadan başını Çankaya’dan çıkaramayan İnönü ise, Osmanlı Bankası’ndaki hesabından para almak için ellerini kollarını sallaya sallaya caddede dolaşıyor, “yaşa babamız” çığlıkları ve çiçek yağmurlarıyla karşılanıyordu.” (s. 194)

Eh, şimdi de pek farklı bir ortam yok.

Bu bölümde bürokratları on bölümde inceliyor Bener. Rüşvet yiyenler, borçla yaşayanlar, nasıl geçindiği bilinmeyenler, bilmem ne. Çeşitli ihalelerde, uluslararası anlaşmalarda dönen katakulliler, Süleyman Demirel’le ilk karşılaşma, devletin hatalı politikaları. Bir de CHP’ye yakınlaşan bir Bener var burada, İsmet İnönü’nün bir şeyini kaleme alıyordu, neydi unuttum. Sonradan CHP’yle birlikte siyasete atılıyor ama bir şekilde ayağı kaydırılıyor, o da elini eteğini siyasetten çekiyor galiba.

Kambiyo Kontrol Dairesi Müdürü Erhan Bener, ithalat-ihracat-döviz üçgeninde şahit olduğu ilginç olaylara ve insanlara yer veriyor. Bakanlıklarda iş peşinde koşmak da ilginç bir olay mesela:

“Gezdiğim, gördüğüm birçok ülkede, bakanlıklarda iş takip edildiğine hiç rastlamadım diyebilirim. Çünkü bakanlıklar, yürütmenin karar organlarıdır. İşlerin sonuçlandığı yerler değildir. Ne var ki, bakanlık kapılarına, “iş takip edilmez” levhaları koymakla bu işin çözülmeyeceğini bilmemiz gerekir. Bir önemli nokta da, başvurulara verilen yanıtların, yalnız yasal olmasının yetmediğinin, bu yanıtlarla, çok kez işin hukuksal ve teknik yönlerini iyi bilmeyen dilekçe sahiplerinin “ikna” edilmeleri gereğinin gözden ırak tutulmamasıdır.” ( s. 247)

Bir de yasa eleştirisi var. Yasalar bildiğiniz üzere çıkıyor. Çıkan bir şey yasa. Ama nasıl çıkıyor, önemli olan bu. Mesela bir yasa çıktı, özlük haklarıyla alakalı. Bu yasa, üst düzey bir memuru kapsamıyor diyelim. Hemen bir ekleme yapılıyor ve o şahsı kapsar hale getiriliyor, fakat bu sefer de önceki maddelerle eklenen bölümün uyumsuzluğu ortaya çıkabiliyor. Böyle tek kişilik düzenlemeler üst üste bindiğinde seyreyleyin şamatayı. Uygulanamayan bir yasanın orada olmaması çok daha iyidir, baştan yazılabilir en azından.

Üçüncü kitapta Bener’in yurt dışı gezileri var. İlginç olaylar, Türk bürokratların garip huyları, Sartre’la karşılaşma, bir dünya olay. En lezzetli kitabın bu olduğunu söyleyebilirim. Arabalarım tadında.

Dördüncü ve beşinci kitaplar daha çok özel sektör-bürokrat, politikacı- bürokrat ilişkileri üzerine. Değişen hükümetler, koalisyonlar, bakanlar, müsteşarlar, bürokratlar… Odacılara kadar iniyor olay, çok ilginç bir mekanizma şu Türk bürokrasisi. Memleketçilik, o bizdencilik almış başını gitmiş. Şimdi de pek bir şeyin değiştiğini sanmıyorum.

Kitap böyle. Son 65 yılın olaylarına ilgi duyanlar, Erhan Bener’i sevenler zaten ıska geçmez. Öbür türlü kim bu kitabı okuyacak, merak ediyorum. Size de olur; bir kitap okursunuz ve başkasının o kitabı okuyacağını düşünmezsiniz. Beğeni kaynaklı bir kıskançlık değil bahsettiğim. Gerçekten o kitabı kim, nerede bulacak, kim o kadar para verip de alacak, bu tarz şeyler. Neyse, ben keyif aldım. Kitap süper.

  • Çocuk Davamız / Kazım Karabekir

“Cihan Harbinde muhtelif cephelerdeki yardımlarım daha geniş ölçüde oldu. Çünkü harp sahalarında çabuk ve büyük komuta mevkilerine geçmiştim. Her gittiğim yerde mektepleri dahi dolaşmak ve bakımsız çocuklara mümkün olan yardımı temin etmekten büyük haz duyuyordum. Suret-i umumiyede çocuk topluluğu mekteplerimizin sıhhi durumları ile ve hele iaşeleriyle yakından ilgilendiyordum. Yer yer vilayetlerin açtığı yetim yurtlarını ziyaretle yiyecek hususundaki eksikliklerine ordumdan yardım ettiriyordum. Diyarbakır, Tekirdağ, Erzurum yetim yurtlarını burada sayabilirim.Fakat asıl küçük yaşımdan beri idealim olan bir çocuklar kasabası kurmak ve burada bakımsız çocuklardan bakımlı bir çocuk ordusu teşkilini fiiliyat sahasına çıkarmaya ve kendimin de bu arada bir mürebbi ve muallim gibi çalışmaklığıma Mütareke’de Erzurum’da muvaffak oldum.” “Çocuk Davası benim en zevkli bir uğraşma mevzuumdur. Bu davayı ele almış ve fiiliyatla bu davanın hal tarzını bulmuş olduğumdan ilgili zatlarla ve matbuatla temaslarımda ve hususi, resmi toplantılarda bu dava üzerinde durmuşumdur. Bu alanda yaptıklarım, yazdıklarım ve söylediklerim bir hayli yekûn tutar.”Çocuk Davamız, Kâzım Karabekir’in çocuk, aile ve eğitim hakkındaki görüşlerini yansıtır. Birinci Dünya Savaşı sonrası Anadolu’da sefalet içindeki kimsesiz çocuklar için oluşturduğu kurumları ve onların eğitimine verdiği önemi gösterir. Bu kitap içindeki birçok mektup ve gazete haberleriyle içinde yaşadığımız coğrafyanın toplumsal yapısı hakkında bir belgesel niteliğindedir.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir