Film Özetleri ve En İyi Filmler Listesi

EN İYİ FİLMLER

İKİ DİL BİR BAVUL

İki Dil Bir Bavul, Şanlıurfa’nın Demirci köyündeki ilkokula atanan bir öğretmenin, hiç Türkçe bilmeyen Kürt öğrencileri ile geçirdiği bir yılını anlatan belgesel tarzında bir film. Yönetmenliğini ve yapımcılığını Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan’ın üstlendiği film, 2009’da vizyona girdi.

Orijinal adı Okul Yolunda, sonradan İki Dil Bir Bavul olarak değiştirilmiş.

Çeşitli festivallerde çeşitli dallarda ödül kazanan film, anadil ve eğitim sorununa insani ve pedagojik açıdan yaklaşıyor. Filmin çekimleri sırasında yönetmenlerin hiçbir şekilde öğretmene ve öğrencilere müdahale etmedikleri, tüm olayları olduğu gibi çektikleri belirtildiğinden film üzerine sözlerimizi de çoğaltıyor.

– Spoiler –

Öncelikle filmin geçtiği köyün, ekonomik yönden yoksulluğu filmin her karesinde şiddetli biçimde hissedilirken eğitim ve kültür gibi faktörlerin de en az ekonomik faktörler kadar toplumsal yaşamda önemli olduğunu gösteriyor. Filmin ana temasını oluşturan okul, köyün en önemli sosyal ve kültürel sermayesi. Ancak öğretmenin sahip olduğu kültürel sermaye ile öğrencilerin ailesinden miras yolu ile aldığı kültürel sermaye birbirinden tamamen farklı. Hatta öğretmen, çocukların sahip olduğu bu kültürel sermayeyi (Kürtçe) okulda yasaklıyor. Çocukların okul öncesinde yazma alışkanlıklarının olmaması, beden kullanım tarzlarının gelişmemesi (bunu çocukların okula gitmeden önce hiç kalem tutmadıklarının belirtildiği sahneden anlıyoruz), kitap, resim, sanat ve bilim eseri gibi özel kültürel nesnelere sahip olmamaları da eğitim kurumu aracılığıyla yaratılan eşitsizlik arasında hiç de geriden gelmiyor. Filmin bir karesinde öğretmenin annesiyle yaptığı telefon konuşmasında “bu sene sadece Türkçe öğreteceğim gelecek yıl hayat bilgisi, matematik gibi diğer derslere geçerim” diyerek çocukların batıda okuyan çocuklara göre eğitim hayatına dezavantajlı başladıkları vurgulamış oluyor. Bu kapsamda Fransız sosyolog, antropolog ve felsefeci Pierre Bourdieu’nun “okul sistemi, çoğunlukla seçkinlerin başarılı olduğu bir düzen dayatır” ve “okul sistemi, miras yoluyla kültürel sermayeye sahip olanları (seçkinleri), bu sermayeden yoksun olanlardan ayırır” sözleri hayat buluyor…

Billy Elliot

“Bir filmi ikinci kez seyretmek aslında ilk kez seyretmektir. Başından sonuna ne kadar güzel kurgulandığını anlayabilmek için sonunu bilmeniz gerekir” der David Gilmour, ‘Film Kulübü’ adlı kitabında. Bu haftaki yazım birçok sinemaseverin defalarca izlemekten büyük keyif aldığı bir film olan Billy Elliot üzerine olacak.

“Hours” ve “The Reader” gibi başarılı filmlerin yönetmeni olarak da tanıdığımız Stephen Daldry’nin ilk uzun metraj film Billy Elliot. Senaryosu Lee Hall’a(1) ait olan filmin başrolünde Jamie Bell’e Gary Lewis, Julie Walters ve Jean Heywood eşlik ediyor. Mütevazı bir bütçe ile önemli bir gişe başarısına imza atan film, aynı zamanda 2001 yılında En İyi Yönetmen başta olmak üzere 3 dalda Oscar’a aday gösterildi. Oscar’a uzanamayan film BAFTA’da ise En İyi İngiliz Filmi dâhil toplam 3 ödülü kucakladı. Filmin, müzikal uyarlaması da 2005 yılından bu yana Londra’da sahneleniyor.

WORKİNG CLASS HERO / İŞÇİ SINIFI KAHRAMANI

Yönetmen, T-Rex’in Cosmic Dancer parçasıyla açtığı filmde anlatacağı hikâyenin sonunu daha en başından söylüyordu bize. “I was dancing when I was twelve/12 yaşındayken dans ediyordum” eşliğinde dans ile başlayan bu hikâye tabiî ki böyle sonlanacaktı. Bu açılışla izleyicinin zihninden “Acaba sonunda ne olacak?” sorusunu alan yönetmen,kulağımıza “Hikâyenin tadını çıkarın.” diye fısıldıyor.

Devamındaki sahneyle Billy’nin hayatına dair birçok önemli ayrıntıyı kısa sürede görüyoruz. Annesini kaybeden Billy’nin hayatı; demir yumruğu ile Britanya’nın kâbusu olan Demir Lady Theatcher’ın gölgesinde, bunamaya başlayan büyükannesine bakıcılık yapıp “erkek olmak ” için boks öğrenmeye çalışarak geçiyor. Yaşadıkları işçi kasabasında hayatlarının çoğunu maden ocaklarında, kalanını ise grevlerde tüketen işçilerden oluşan bir çevrede Billy, babasının ona çizdiği yolda ilerliyor ve boks salonuna gidiyor. O çevrede yetişen ve o yaşta olan bir “erkek” çocuğun yapacağı işler belli: Ya boks yapar ya güreşir ya da futbol oynar.

Dans mı? Ooo “saçmalama” Billy!

Ama kahramanımız “saçmalamayı” tercih ediyor. Hayata tutunmanın en iyi yolunun tutkusuna sarılmak olduğunu hisseden herkes gibi Billy de tutkusuna sarılıyor ve dans etmeye başlıyor. O tercih ettiği yolla, büyükannesine sık sık hatırlattığı gibi aslında herkese “It’s me, Billy/ Benim, Billy” diyor. Kelebek gibi uçabilen ama arı gibi sokamayan boksörümüz Billy içindeki tutkuyu, boks salonunu grev sebebiyle bir bale grubuyla paylaşmak zorunda kaldıklarında keşfediyor. Dans öğretmeni Mrs.Wilkinson’ın desteğiyle bale grubuna dahil olan Billy dans tutkusunu azmiyle büyütüyor.

Billy, bir süre sonra saklayamayacağı kadar büyüyen tutkusu sebebiyle toplumun tabularına çarpmaya başlıyor. Ailesinin ve toplumun önyargılarının hedefi olduğunda ve engellediğinde ise yine dans ederek rahatlatıyor. Billy, kendini dans ederek ifade ediyor ama bu, o küçük kasabanın duvarlarını aşmasına yetmiyor. Kendi de bir şekilde kasabanın duvarları arasına sıkışan Mrs.Wilkinson’ın önerisiyle Billy Kraliyet Akademisi Balo Okulu seçmelerine hazırlanmaya başlıyor. Bu sürecin sonunda yeteneğini babasına, abisine ve tüm kasabaya kabul ettiren Billy, Theatcher’ın demir yumruğu altında ezilen işçi sınıfı için gerçek anlamda “working class hero/işçi sınıfı kahramanı” oluyor.

Billy Elliot; profesyonel bir dansçı olma hayalini sürdüren büyükanne, işsizliği, önyargıları ve büyük oğluyla aynı anda mücadele eden baba ve yeteneğiyle başbaşa kalarak kasabaya sıkışan dans öğretmeni ile 80’lerin İngiltere’sine ait son derece güçlü bir hikâye anlatıyor. Toplumsal olayları, işçi sınıfının sıkıntılarını fonuna alan film gerçek bir hikâyeyi değil, ama milyonların gerçeğini beyazperdeye taşıyor. Yönetmen bize mutlak bir mutluluğun ve başarının olmayacağını göstererek toz pembeliğe kaçmadan bir başarı hikâyesi anlatılabileceğini kanıtlıyor.

TUTKUNUN PEŞİNDE “Bir insan her şeyini değiştirebilir. Yüzünü, evini, ailesini, sevgilisini, dinini, tanrısını, yine de değiştiremeyeceği bir şey var, Benjamin. Tutkularını değiştiremez!”(2)

Hayatın önüne çıkardığı tüm engellere rağmen tutkusunun peşinde koşan insanlar sayesinde hala insanlığın anlatabileceği hikâyeler var. Eğer bu insanlar olmasaydı sanırım anlatılacak hikâyelerin hepsi trajediden ibaret olurdu. Bunun yanında şöyle bir gerçek de var ki, içinde yaşadığımız toplum başta olmak üzere birçok toplumsal yapı, insanları tutkuları peşinde koşamaması için elinden geleni ardına koymuyor. Yaratılan bu engeller sebebiyle birçoğumuz da tutkusunun peşinde koşmaktan vazgeçiyor. Bir yerde film hakkında şöyle bir tespitte bulunulmuş:

“İnsanın küçükken yapmak isteyip de yapamadığı isteklerini hatırlatıp yüzüne çarpan film”

Bir eğitimci olarak “küçükken yapmak isteyip de yapamadığı istekleri” sırtında bir yük gibi taşıyan bireyler duymaktansa, tutkusu peşinde koşan Billy Elliot’lara destek olmak isterim, onlarla birlikte koşmak isterim. Benim tutkum da bu !

Koro (Les Choristes)

Fond de l’Etang, Fransa’da bir sayfiyede sorunlu erkek çocukları için eğitim veren bir yatılı okuldur. 20. yüzyılın ortalarında, egoist, disiplin delisi bir müdür olan M. Rachin tarafından yönetilmektedir. Felsefesi aksiyon-reaksiyon şeklindedir. Ancak onun sistemi, asi yaradılışlı çocuklar üzerinde hiçbir işe yaramamakla beraber ters tepkiye neden olmaktadır. Bir gün okula M.Clement Mathiue adında yeni bir eğitmen gelir. Orta yaşlardaki bu adam hayatı boyunca birçok şey için çabalayıp hayattaki yerini bulmaya çalışmış biridir. Her ne kadar çocukları haylaz bulsa da, M. Rachin’in fikirlerine inanmaz. Tek çare en iyi bildiği aracı kullanmaktır. Müzik her derde deva olabilecek evrensel bir güçtür nihayetinde. Okul dahilinde kurduğu koro ile herkesin hayata bambaşka bir pencereden bakmasını sağlayacaktır. Koro en iyi yabancı film dalında Oscar ve Altın Küre adaylığı ile birlikte pek çok adaylık kazanan bir filmdir. Fransa’daki Sezar Ödülleri’nde En İyi Müzik ve Ses Ödüllerini almıştır.

dünyaca ünlü orkestra sefi pierre morhange annesinin cenazesi için fransa’ya döner. ögrencilik yillarindan arkadasi olan pépinot ile karsilastiginda müzik ögretmenlerinin de öldügünü ögrenir. ögretmeninin ona biraktigi günlügü pierre’i eski günlere, 1949’a, savas ve isgal travmasini yeni atlatan ama henüz nekâhet devresinden çikamayan fransa’ya götürür. yetenekli oldugu kadar alçakgönüllü bir müzik ögretmeni ve amatör besteci olan clément mathieu, tasrada, erkek ögrencilerin yollandigi bir yatili okulda gözetmenlik görevini kabul eder. ögrencilerin çogu sorunlu ve azgindir. bazilari savas yetimi olan bu çocuklarin clément’in önderliginde müzigin hassas gizemlerini kesfetmeye hiç niyeti yoktur. despot müdür rachin ise ögrencileri yola sokmanin tek yolunun disiplin ve cezalandirma oldugunu düsünür. oysa sefkat dolu bir adam olan clément, müdürle ayni fikirde degildir ve yüreginin gösterdigi yolu izlemeye kararlidir. bu yeniyetme uyumsuzlar güruhuna ortak bir tutku ve takim ruhu getirmek için bir koro olusturmaya karar verir. belli basli sikintilarindan biri de, melek yüzüne ragmen seytan huylu, ama olaganüstü bir sese sahip pierre morhange’dir. bu “kayip” çocuklarin ruhlarini kurtarmaya çabalarken, pierre’in annesiyle beceriksizce iliski kurmaya çabalayan clement’in önceliği de bu oglandir.

fransa’da tam 7 milyon izleyiciyle gise rekoru kirmis, çocukluk ve müzik gibi evrensel iki konuyu harmanlayan fransiz sinemasinin bu yeni basyapiti, ögrenci-ögretmen iliskisi ve eğitimin aslinda hayatimizi ne kadar degistirebilecegi üzerine zengin fikirleriyle etkileyici.

siradan bir konu belki ama gerçekten etkileyici. insani içine alan ilginç bir havasi var filmin.

Yerdeki Yıldızlar (Taare Zameen Par)

Film, yatılı okula verildikten sonra tanıştığı resim öğretmeni sayesinde hayatı değişen Ishaan isimli bir çocuğun hikayesini anlatıyor. Ishaan derslerinde başarısız, yaptığı işlerin çoğunda tutarsız bir çocuktur, yazı yazmayı ve okumayı 3.sınıfta olmasına rağmen öğrenememiştir, kitabı her açtığında kelimeler sanki dans ediyor gibi gelir ona. Bu başarısızlığın sonucunda içine kapanık ve karamsar bir ruh haline bürünür, mutluluğu ve özgürlüğü insanlardan uzaklaşmakta bulur. Annesinin ilgisine karşın babasının katı tutumu Ishaan’ın zihinsel dünyasında gidiş gelişler yaşamasına sebep olur. Tam her şeyden ümidini kesmişken resim öğretmeni Ishaan’ın hayatını tam anlamıyla değiştirir.

Filmin genel olarak konusu şöyle; İshaan ismindeki 8 yaşındaki çocuk, 2. kez 1. sınıfı tekrar etmektedir. Ancak çocuk derslerde hiç ilerleme kaydedememektedir. Bunun yanında halen okuyup yazamamaktadır da. Okuldaki öğretmenleri tarafından “geri zekalı” olarak adlandırılan öğrenci, sık sık dersten atılmakta ve yaramazlıklarıyla herkesi canından bezdirmektedir. Okul idaresi ve öğretmenleri tarafından özel eğitime muhtaç çocukların gittiği okula gitmesi gerektiği yönünde tavsiyeler ailede büyük tepkilere yol açar. Çocuklarının geri zekalı olmadığını savunan baba, sadece yaramazlıktan dolayı ders çalışmadığına inandığı İshaan’ı ceza olarak normal çocukların gittiği bir yatılı okula verir.

Yatılı okulda da işler pek değişmemiştir, öğretmenler daha disiplinlidir yalnızca… Böylelikle İshaan içine kapanır, resim çizmeyi çok sevdiği halde onu da bırakır. Ta ki, okula geçici görevle gelen resim öğretmeni (Aamir Khan) İshaan’ı farkedene kadar. Çocuğun “Disleksik” olduğunu ve harf ve rakamları algılamakta zorluk yaşadığını anlayan öğretmen onunla özel olarak ilgilenmeye başlar. Disleksi hakkında pek de fikrim yoktu filmi izleyene kadar, ama küçükken disleksik olan ünlülerin isimlerini öğrenince gerçekten de çok şaşırdım örneğin; Albert Einstein, Ozzy Osbourne, Leonardo da Vinci, Graham Bell, Henry Ford ve Steve Jobs…

Bilinen, üstüne çokça konuşulmuş filmler hakkında bir şeyler söylemek hep ciddi risk içerir. Bu hafta için seçtiğim film de çok bilinen ve sevilen

bir yapım. Bu yüzden bu film üzerine yazıp yazmama konusunda ciddi endişeler taşıyordum ta ki şu haberi okuyana kadar:

“Otizmli olduğu için okula alınmayan 8.5 yaşındaki Ozan Sanlısoy’un Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) süren davasına dikkat çekmek isteyen annesi Sedef Erken, Strasbourg’da çadır kurmaya hazırlanıyor. “

(1)

Bu haberi okuduktan sonra şunu hatırladım: “Filmden bahsederken toplumdan, toplumdan bahsederken de filmden bahsederiz.”(2) Bir anneyi çocuğunun eğitim hakkı için verdiği mücadelede yalnız bırakmaktansa, tekrara düşme riski taşıyan bir yazı yazmayı tercih ederim. Bu sebeple bu haftanın filmi Taare Zameen Par’ı (Yerdeki Yıldızlar) ya da daha çok bilinen ismiyle Her Çocuk Özeldir.

Filmin yapımcı ve yönetmenliğini 3 İdiots filmiyle de tanınan Aamir Khan, senaryosunu Amole Gupte üstleniyor. Filmin başrolünde ise Darsheel Safary ve Aamir Khan’ı izliyoruz. 2007 yapımı film Bollywood’un Oscar’ı olarak bilinen Filmfare ödüllerinde En İyi Film dalında ödüle layık görüldü. Ayrıca film gişede de ciddi bir hâsılata imza atmışttı.

Yerdeki Yıldızlar

Film kâbusu andıracak şekilde kurgulanmış bir arka plan önünde öğretmenlerin sınav sonuçlarını duyurduğu kaotik bir sahne ile açılıyor. Birden başlayan bu karmaşık sahne aynı şekilde birden bitiyor ve bizi kahramanımız İshaan ile tanıştırıyor. Bu geçiş öyle hızlı oluyor ki, bir an için izleyicide açılış sahnesinin hatayla oraya konduğu hissini uyandırabiliyor. Aslında yönetmen, film başlar başlamaz eğitim ortamına ve İshaan’a dair yansıttığı birbirini takip eden iki sahne ile İshaan’ın, kendi dünyasına ne kadar uzak bir alana hapsedileceğinin de işaretini veriyor.

Yönetmen kırk dakikayı aşan bir süre boyunca kamerasını İshaan’a çeviriyor ve izleyiciye onu her yönüyle tanıması için fırsat veriyor. Böylece izleyicisini, İshaan’ın hayatına dair bilgi sahibi olmadan davranışlarını değerlendirme hatasından uzak tutuyor. Biz bu süre boyunca İshaan’ın sözlerinden (“harfler dans ediyor”) , hayallerinden ( matematik sınavında yaşadıkları) ya da öğretmen kontrolünden geçen defterlerinden (kırmızı kalemli düzeltmeler) özel gereksinimleri olan bir çocuk olduğunu anlıyoruz. Bu süre içinde bizim anladığımız bu gerçeği, ne İshaan’ın öğretmenleri ne de ailesi anlıyor. Hatta anlamak bir kenara İshaan ile iletişime geçmek için özel bir çaba bile göstermiyorlar. Bu İshaan’ı yalnızlığını daha da artırıyor. Yine de İshaan için sevdikleri ile birlikte olmak bu yalnızlığı biraz olsun katlanılır kılıyor.

Herkes tarafından ailesine sürekli şikâyet edilen İshaan’ın bu görece mutluluğu da uzun sürümüyor. Babası tarafından alınan ani bir kararla kahramanımız “yola gelmesi/getirilmesi” amacıyla yatılı okula kayıt ettiriliyor. İshaan’ın yaşadığı soyut yalnızlık hali böylece somut bir hal alıyor.

At, Seyis ve Eğitimci

“Hayal gücünün bastırılabileceğinden emin değilim. Eğer çocuktaki hayal gücünün kökünü gerçekten kazıyabilirseniz o çocuk büyüyünce patates olur.”      –     Ursula k. Le Guin

Çalan marşla uygun adım yürüyen öğrenciler ile açılan sahneden sonra İshaan’ın ve bizim yatılı okula dair duyduğumuz ilk sözler şunlar oluyor:

“Baban çok inatçı olduğunu söyledi. Bir şeyi açıklığa kavuşturalım. Biz burada bir kurala bağlı yaşarız: Disiplin. Merak etmeyin Bay Awasthi. Biz bir sürü yabani atı evcilleştirdik burada.”

Evet, İshaan hızla “evcilleşiyor”. Yatılı okulun “seyis”leri, kâbuslardan, ağlama nöbetlerine, halüsinasyonlardan, derin suskunluklara uzanan travma yolculuğunda bir çocuktan “patates” yaratmayı başarıyorlar. Bu sürecin sonunda İshaan’ın yenilgiyi tamamen kabullendiği sırada birden hayatının akışını değiştiren bir şey oluyor.

Başta yıkım vaad eden hatta bunu belli ölçüde de yerine getiren yatılı okul, İshaan’ın kurtuluşunu da sağlıyor ve ona Shankar Nikumbh’u ( Aamir Khan ) veriyor.

Nikumbh’un çocukları büyüleyen bir dansla sahne almasıyla birlikte yönetmen izleyiciye bir şeylerin hızla değişeceğinin ilk işaretini veriyor. Aslında özel eğitim ihtiyacı olan öğrenciler ile çalışan Nikumbh geçici olarak İshaan okulunda görev yapmaya başlıyor. Özel eğitimli bireyler ile çalışmasından edindiği tecrübeler ve kendisinin de disleksi olması nedeniyle çok geçmeden İshaan’ın gerçek sorununun disleksi olduğunu anlıyor ve onunla özel olarak ilgilenmeye başlıyor.

Bir taraftan disleksi konusunda ailesini ve okul yönetimini bilgilendiriyor. Bir taraftan da İshaan’a bu dünyada yalnız olmadığını hissettiriyor. Somut örneklerle onun yaşadığı sorunları yaşayan birçok başarılı insan olduğunu anlatıyor. Yıkılan özgüvenini çok yetenekli olduğu resim ile iyileştirmesi için ona fırsat tanıyor. Böylece Nikumbh bize her çocuğun özel olduğunun bir kez daha kanıtlıyor.

Film 165 dakikalık süresi, Bollywood klişeleri ve ajitasyona savrulan duygusallığı ile izleyiciyi zaman zaman zorlasa da, tüm bunları her çocuğun özel olduğunu hep hatırımızda tutmak için katlanabileceğimiz birkaç teknik zayıflık olarak kabul edebiliriz.

Mutlu Son Gerçek Hayata Karşı

İshaan’ı itildiği karanlıktan çekip çıkaran bir Nikumbh oldu, ama yazının girişinde bahsettiğim Ozan bu kadar “şanslı” değildi. Onun Nikumbh’u olmadığı için annesi Sedef Erken AİHM kapısında nöbet tutmak zorunda kaldı. Nikumbh karakteri mucizeler yaratmadı. Sadece üstüne düşeni yaptı. Özel eğitime gereksinimi olan bireyler ve aileleri eğitimcilerin mucizeler yaratmasını değil bilinçli bir şekilde görevini yapmasını bekliyor.

Yazıyı yazmadan önce Ekşi Sözlük’te Taare Zameen Par başlığına altına yazılan yorumlara göz atarken Candyline adlı kullanıcının şu sözleri dikkatimi çekti:

“Defterleri görünce aklıma geldi… Benim de defterlerim, yazılarım, ödevlerim bana hep kıpkırmızı düzeltmelerle gelirdi. Nefret ettim kırmızıdan. Renkli kalem kullanırken bile hep farklı renkleri seçerdim. Hala kırmızı renkli kalem kullanmam ve kullanacağımı da sanmıyorum.”

Kırmızı kalem mi?

Rengârenk palet mi? Ozan mı?

İshaan mı?

Karatahta (Takhte Siah / The Blackboard)

Filmin Genel Anlatımı

Filmde Bir Grup öğretmen sırtına tahta alarak İran’da okuma yazması olmayan çoçuklara okuma, yazma öğretmek amacıyla İran ve Irak sınırı arasında ev ev dolaşarak çoçuklara ve yetişkinlere okuma yazma öğretmeye çalışırlar. Öğretmenlik yaparak geçimini sağlayan bu insanlar hayatın zorluklarını ve yoksul bölge insanın durumunu bildikleri için, tüm zorluklara rağmen karın tokluğuna çoçuklara eğitim vermeyi

amaçlamaktadırlar. Ne yazık ki bölge insanın okuma ve yazma konusunda pek de istekli olduğu söylenemez, hem yetişkinler hem de çoçuklar öğretmenleri görünce onlara sırtını dönüp kaçma derdine giriyorlar.

Öğretmenler onlar ne kadar isteksiz davransa da onlara eğitim verme çabasına girişirler. Filmde her öğretmen bir köye ya da dağda geçimini yapmaya çalışan kaçak çoçukların ve ailelerin olduğu kesimlere gitmek üzere birbirinden ayrılırlar. Bohman Gobadı gruptan ayrıldıktan sonra göçmen bir kabileyi görürler, bu göçmenler memleketleri olan Halepçe’ye gitmek için Gobadi’den kendilerini sınıra götürmeleri durumunda ona 40 ceviz vereceklerini söylerler. Gobadi şartları kabul eder ve yolda yaşlı bir adamın kızını görür. Gobadi yaşlı adamın kızı için hiçbir şey istemediğini duyunca onunla evlenmeye karar verir ve göçmenler Kara Tahta karşılığında Haleleh ve Gobadi’yi evlendirirler. Gobadi tüm zorluklara rağmen göçmenleri memleketleri olan Halepçe’ye getirir.

Bir diğer kahramanımız hammal çoçukları sınıra kaçak mal götürürken görür ve onlara okuma yazma öğretme karşılığında az para alacağını söyler, ancak çoçuklar hiç de okuma yazma öğrenme niyetinde değildir, çabalarının sonunda sadece bir çoçuk okuma yazmayı öğrenmek ister. Kahramanımız çoçuklarla beraber yolda ilerlerken bir yandan okuma yazma öğretiyor, öte taraftan baskınlardan kaçmaya çalışmaktadırlar. Kahramanımız filmin sonunda çoçuklardan birisine okuma yazmayı öğrettiği esnada Sınır askerleri tarafından tüm çoçuklar ve öğretmen öldürülür.

Film Çözümlemesi ve Anlamlar:

Öncelikle Kara Tahta’nın ne demek olduğu anlatalım, ilk olarak kara tahta filmde eğitim ve öğretimi öğrenmek amacıyla okullar da kullanılan bir nesnedir, Filmde ise ilk amaç bu yönde kullanılmıştır. Tahta aynı zamanda öğretmenler için bir kalkandır, askerlerin ve uçakların onları görmemesi için saklanmak amaciyla kullandıkları bir araçtır. Bir diğer anlamı ise Kara Tahta eskiden İran bölgesinde çok önemli bir yere sahipti, o kadar önemli ki bir kız alıp vermede bile etkili olduğunu görebiliyoruz, kahramanımız bu sayede evlenmiştir.

Filmin bir önemli yanı ise Halepçe katliamını gözler önüne sermek ve bölgede yaşanan savaşlar yüzünden insanların psikolojik çöküntüsünü ve geçim sıkıntılarını ortaya koymaktadır. Filmden anladığımız kadarıyla bölge insanlarının okuma ve yazmaya sıcak bakmadığını görebiliyoruz.

Filmin karaketleri rollerini yaşayarak verdikleri için onlar hakkında pek birşey söyleyemiyorum.Kendi rolünü oynayan insanlar her zaman başarılıdır.    🙂

Film Dramatik bir belgesel tadında izleyebileceğiniz güzel bir film,Filmin dili kürtçedir,uluslarası 3 ödül almayı hak kazanan filmlerdendir…

Ölü Ozanlar Derneği

Herkes onu en sevdiği haliyle hatırlıyor. Mork, Bayan Doubtfire, Peter Pan ya da Genie… Ama benim için Robin Williams her zaman Bay Keating olarak kalacak.

Ölü Ozanlar Derneği’ni ilk kez lisedeyken seyrettim. Filmin, gençlik idealizmini ve romantizmini kucaklaması bir ergen olarak beni büyülemişti. Yıllar sonra, oldukça istekli bir öğretmen olarak öğrencilerimin beni “Kaptan!” diye çağırdığını, ilham veren ve cesur öğretmenliğimin mükemmel bir takdiri olarak sıralarının üzerine çıktıklarını hayal ederdim.

Okulda yenilikçi ve etkili öğretme yöntemleriyle ilgili pek çok şey öğrenmiş olmama rağmen bana göre kaliteli öğretme asıl olarak manevi değerlerde yatıyordu. Nasıl öğreteceğini öğrenmek ile nasıl öğretmen olacağını öğrenmek arasında bir fark var. Ve Bay Keating’e hayat veren Robin Williams, bize bir öğretmen olmak hakkında çok şey öğretti.

  1. Aslolan İlişkilerdir.

Eğer öğrencilerle ilgilenmezseniz, onlar da sizin ne bildiğinizle ilgilenmezler. Bay Keating’in öğrencileri onu seviyordu, çünkü onlara ilgi gösteriyordu. Başarılarından mutlu oluyordu. Onlarla birlikte gülüyordu. Onları gerçekten görüyordu. Bu hemen hemen öğretmenlik yaptığımız her çocuğun istediği şeydir: Görülmek ve fark edilmek.

Eğitimle ilgili aldığım derslerimde, öğrencilerle ilişki kurma konusunda “fazla arkadaşça” olma ya da özeleştirel mizahı ve ironiyi kullanma konusunda uyarıldığımı hatırlıyorum. “Daha sonra nasılsa yumuşarsın, o yüzden katı ve otoriter bir başlangıç yap.” Birinci günde ders kitaplarını yırtmak yok diyerek içimi çektim.

Tavsiyelerini içselleştirdim ve gerçekten de öğretmenliğimin ilk birkaç yılında oldukça ciddi bir yaklaşımı benimsedim. Zil çaldığı andan itibaren ders başladı: Gevezelik yok, sadece ders! Sınıfta komik bir şey mi oldu? Önemli değil, devam edin, çünkü bunun için zamanımız yok ve antik Yunan hakkında konuşmamız gereken çok önemli şeyler var! Bir öğretmen değerlendirme sitesinde yer alan ilk dönem değerlendirmelerimden birinde benden “ruhsuz ve gergin” diye bahsediliyordu. Gergini kabullenebilirim ama ruhsuz? Bu çok fazlaydı.

Kimse ruhsuz bir öğretmen istemez. Ölü Ozanlar Derneği, bana sınıfın değerli zamanının bir kısmını, çocuklarla, onların hayatları ve ilgileri üzerine konuşmaya ayırmanın iyi bir şey olduğunu öğretmişti. Keşke bunu çok daha erken hayata geçirebilseydim.

  1. Aslolan Tutkudur.

En sevdiğiniz öğretmeni düşünün. Onlarla ilgili en çok göze çarpan şey neydi? Tahminime göre , çoğumuz için bu şey tutkuydu. Kendi alanlarına ve öğretmeye duydukları tutku… Bay Keating şiiri severdi, “dilimizden bal gibi damlayan” kelimeleri dinlemeyi severdi. Ben de tarihe karşı tutku duyuyorum. Öğrettiğim konuları ve hikayeleri seviyorum. Öğrencilerimden duymayı en çok sevdiğim yorum ise daha önce tarihi hiç sevmemelerine rağmen benim konuyu onlar için ilginç hale getiriyor olmam. Benim tarihi sevmemi seviyorlar.

Eğitmen Parker Palmer’a göre öğrencileri tarafından en sevilen öğretmen olarak seçilen öğretmenler kullandıkları teknik anlamında çok fazla çeşitlilik gösterirler. Paylaştıkları ortak nokta ise anda olmaları ve tutkularıdır. “‘Bay A. ders verirken gerçekten orada oluyor” diyor bir öğrenci ya da “Bay B.’nin konu hakkında müthiş bir coşkusu var” ya da “Bunun gerçekten Prof. C.’nin hayatı olduğu anlayabilirisiniz.”

  1. Aslolan Kendiniz Olmanızdır.

Öğretmenliğimin ilk yıllarında “Ölü Ozanlar Derneği laneti” dediğim şeyden muzdariptim. Her şey ne kadar da kolay görünüyordu! Tamam, bir sıranın üzerine çıkacağım, bana Kaptan demelerini söyleyeceğim, bahçede klasik müzik eşliğinde topa vurmalarını sağlayacağım ve bu öğretmenlik denen şeye gününü göstereceğim! Eh, ben bunu başaramadım. Bu ben değilim çünkü.

Belki de benim Sakıncalı Düşünceler’deki Michelle Pfeiffer olmaya ihtiyacım vardı. Pekala, deri bir ceketle sınıfa gireceğim, birkaç muhteşem karate hareketi yapacağımı, şekerler dağıtacağım ve rap şarkı sözleri ile çocuklara şiir öğreteceğim ve çok başarılı olacağım! Bu da ben değilim maalesef.

Sonuç olarak öğretmenlik önce kendiniz olmanızla ve kendi sesinizi bulmanızla ilgili bir şey. Bir filmdeki öğretmen gibi olmaya çalışmayın. Sadece kendiniz olun. Kendi çizginizi ve kişisel stilinizi bulmanız biraz zaman alabilir. Ama sonuç olara Parker Palmer’ın dediği gibi “kimsek, onu öğretiriz”.

  1. Aslolan Yaşam Becerilerini de Öğretmektir.

Eğitim mutlaka bizi daha varlıklı ve zengin yapmak zorunda değil, en önemlisi bizi “daha iyi” yapması. Bay Keating öğrencilerine İngilizce öğretti. Ama onlara aynı zamanda kendilerini düşünmeyi, birbirilerini desteklemeyi ve cesaretlendirmeyi, yeni fikirlerden heyecan duymayı ve Thoreau’nun ağıtındaki gibi “sessiz çaresizliğin hayatlarını” yaşamamayı da öğretti.

Bugün sınavlar, standartlar ve başarı üzerine yaptığımız onca konuşmanın arasında, çocukların başarı için ihtiyaç duyduğu “daha yumuşak” yaşam becerilerini gözden kaçırıyoruz. Bunlar duygularını anlamalarına yardımcı olan, sağlıklı ilişkiler kurmalarını sağlayan, sevgiye layık ve eyleme geçebilir hissetmelerini sağlayan beceriler. Bu beceriler ve bu zihniyet, sağlıklı yaşamanın ve büyümenin temelini oluşturur.

Eğer genç insanlara bu becerileri, özellikle iç deneyimleri ile uyumlu olmalarını, kendilerine ve diğerlerine duyarlılıkla yaklaşmalarını öğretebilirsek dünyayı dönüştürebileceğimize tüm kalbimle inanıyorum.

  1. Aslolan Çocuklardır.

Harika öğretmenler üzerine yapılmış filmlerin çoğu, şanssız hayat ve aile geçmişleri olan öğrencilerin olduğu fakir semtin okulundaki kahraman bir öğretmen üzerine kuruludur. Bazen varlıklı semtlerdeki ya da Welton Academy gibi hayali zengin özel okullardaki öğrencilerin gerçek problemleri olmadığını düşünürüz. Ancak çocuklar her yerde akademik baskı, akran baskısı ve kendi paylarına düşen travma ve acılarla yüzleşmek zorunda kalırlar. Ve hepsi benzer şeyler yaşarlar.

Bu, öğretmenliğin beni en çok dehşete düşüren tarafıdır. Çocuklar benzer şeyler yaşıyor gibi görünse de Bay Keating’in dediği gibi hepsine de “içlerindeki her şey değersiz ve utanç verici gibi gelir”.

Robin Williams bizi güldürdü ve neşe saçtı, ama yanı zamanda karanlıkla da savaştı. Öğrencilerimizin kaç tanesi sessiz bir şekilde kendi içindeki şeytanlarla mücadele ediyor acaba? Umarım Robin Williams’ın ölümünün ardından başlayan depresyon ve zihinsel rahatsızlık ile ilgili açık tartışmalar, bu kişilerin ihtiyaç duydukları yardımı aramaları için daha güvenli bir ortam yaratılmasını sağlar.

Öğretmen olarak yaptığımız en önemli işin, öğrencilerin anlamlı ilişkiler kurabildikleri duyarlı bir topluluk yaratmak olduğunu asla unutmayalım. Bay Keating ve Bay Williams sınıflarımızda yaşıyor olabilir.

Ölü Ozanlar Derneği

Ölü Ozanlar Derneği, N.H. Kleinbaum’un roman olarak yazdığı ve Tom Schulman’ın senaryosuyla 1989 yılı En İyi Senaryo Akademi Ödülü’nü kazandığı klasik eserdir. Eserde ergenlik çağındaki 7 gencin aşırı disiplinli bir yatılı okulda geçen hikayelerinde, okul ve aileler tarafından üstlerine yüklenen başarılı olma sorumluluğu ve ailelerinin seçtikleri geleceği yaşamakla kendi istediklerini yapabilmenin önündeki engeller ve bunlarla başa çıkma yöntemleri anlatılıyor. Okula yeni atanan John Keating önlerinde yeni vizyonlar açarak, şiir dünyasına girmelerini, günü değerlendirebilmelerini ve Walt Whitman’ın dediği gibi hayata “kendi dizeleri ile katılabilmeleri” için farkındalıklarını artırmaya çalışır.

Basitçe olay örgüsünü araştırdım. Film ve kitap arasında fazla fark olmamasına rağmen bir iki ufak ama önemli noktayı yazmayı uygun gördüm.

Todd okula yeni gelmiştir. Okulun en başarılı öğrencilerinden olan abisi ailenin de gözbebeğidir. Todd ailesi tarafından fazla önemsenmemekte, çekingen ve güvensiz bir çocuktur. Çok sessiz konuşur. Yalnız kalmayı sever. Neil derslerinde çok başarılıdır, grubun lideri konumundadır. Babası çok otoriterdir ve devamlı onun için annesi ile birlikte yaptıkları fedakarlıklardan bahseder. Cameron patavatsızdır ve düzene karşı çıkmaktan korkmaktadır, mızıkçıdır. Knox Chris’e aşık olur. Knox ve Charlie zengin ailelerin çocuklarıdır. Charlie eğlenceye düşkün, yeniliklere açık, öncü ve aşırı güvenli bir çocuktur. Meeks ise Latince konusunda çok başarılı, yardımsever, sıcakkanlı bir çocuktur. Pitts ise çok belirgin bir karakter değil.

  1. Okulun açılış günü, karakterlerle tanışma.
  2. Todd ve Neil’in oda arkadaşı olduğunu öğreniriz.
  3. Neil’in babası gelerek yıllık komitesinden çıkmasını ister. Neil karşı çıkmaya çalışır ama başarılı olamaz ve vazgeçer. Konuşmalardan tüm öğrencilerin, ailelerinin istediklerini yapmaya mecbur kaldıklarını anlarız.
  4. 4.Okulun ilk günü. Okuldaki dersler ilk günden çok ağırdır. Dersler bunaltıcıdır, öğretmenler aşırı disiplinlidir, ödevler ve raporlar yoğundur. Edebiyat dersine geldiklerinde ise John Keating’in sıradışı ders anlatma biçimiyle karşılaşırlar.
  5. Knox babasının arkadaşı olan Danburry’lere yemeğe gider. Orada Danburry’lerin oğlu Chet’in kızarkadaşı Chris’le tanışır ve ona aşık olur.
  6. Neil Keating’in eski yıllığını bulur. Ölü Ozanlar Derneği’ni öğrenir. Derneği tekrar kurarlar.
  7. Neil odasında Keating tarafından bırakılmış dernekte okunan kitabı bulur.İlk dernek toplantısı yapılır.
  8. Knox okuldan kaçarak Chris’i görmeye gider ama onu Chet’le öpüşürken görür ve konuşamadan geri döner. Neil oyunculuk seçmelerine katılmaya karar verir.
  9. Todd, Keating’in yardımıyla derste çekingenliğini yener ve herkesi etkiler. Neil seçmelere katılır ve istediği rolü alır. Knox Chris’e telefon eder. Chris onu Danburry’lerdeki partiye davet eder.
  10. Knox partide Chris’e asıldığı için Chet’ten dayak yer. Todd’un doğumgünüdür ve ailesi geçen doğumgününde aldıkları hediyenin aynısını yollamışlardır. Neil onu teselli eder.
  11. Charlie okul çevresinde oturan iki kızla birlikte dernek toplantılarının yapıldığı mağaraya gelir ve şiir okuyarak onları etkiler. Knox Chris’i şiir yazarak etkilemeye karar verir.
  12. Welton gazetesine yazdığı yazı sonrası, yapılan soruşturmada müdürle dalga geçerek kendini açık eder ve ağır bir ceza alır.
  13. Keating çocuklardaki isyan etme isteğinin kontrolden çıktığını farkeder ve bazı durumlarda otoriteye ve düzene durum icabı saygı gösterilmesi gerektiğini anlatan “Şüpheli Sosyete Güzeli” konuşmasını yapar.
  14. Neil’in babası oyunda oynayacağını duyar ve bunu yasaklar. Neil, Keating’ten yardım ister. Keating babası ile konuşması ve ona oyunculuk hakkındaki duygularını açıklaması gerektiğini söyler.
  15. Knox Chris’in okuluna gider. Chris konuşmayı kabul etmez. Knox sınıfa girer herkesin önünde Chris’e yazdığı şiiri okur ve geri döner.
  16. Neil, Keating’e babası ile konuşup, konuyu hallettikleri yalanını söyler.
  17. Chris Knox’u görmeye Welton’a İyiliği için kendisinden uzak durması gerektiğini söyler. Knox bir şans ister ve beraber oyuna giderler.
  18. Neil çok başarılı bir performans sergiler. Sırasını beklerken perde arkasından babasını görür.
  19. 19.Oyun bitince babası onu bir tutuklu gibi eve götürür. Evde onu Welton’dan alıp askeri okula vereceğini söyler. Neil itiraz etmek ister ama yine karşılık bulamaz. Çaresizdir.
  20. Ailesi yattıktan sonra Neil babasının silahını alır ve intihar eder.
  21. Okulda soruşturma başlatılır. Cameron Keating’i ve derneği ele verir. Charlie ona yumruk atar ve bunun sonucunda okuldan atılır.

Filmle kitap arasındaki en büyük fark burada ortaya çıkıyor. Kitapta tüm çocuklar ailelerinin ve okul yönetiminin zoru ile Keating’in okuldan atılmasına sebep olacak dilekçeye imza verirken Todd herşeyi reddeder ve ailesine ve otoriteye karşı ilk kez sesini yükseltir. “Siz beni umursamıyorsunuz ama o umursuyor” der. Filmde ise böyle bir sahne gözükmüyor.

  1. Keating eşyalarını toplamak için sınıfa girer. O sırada okul müdürü Keating’in çocuklara yırttırıp attırdığı sayfayı çalışmaktadırlar. Todd Keating’e açıklama yapmak ister. Müdür tarafından susmazsa okuldan atılmakla tehdit edilir. Todd bunu dinlemez ve sıraların üstüne çıkarak Keating’e Hey Kaptan! Bizim Kaptan! selamını verir. Ardından diğer öğrenciler de aynı şekilde veda ederler. Çocuklar hem masaların üstüne çıkarak Keating’in onlara öğrettiği hayata değişik açılardan bakabildiklerini gösterirler hem de otoriteye gerektiğinde karşı çıkabildiklerini.

Hikaye ağır sorumluluk altında yaşayan gençlerin kendi yollarını bulmaları sırasında önce yaşadıkları sıkıntıyı, sonra değişmeye başlamalarını, özgürleşmelerini ve en son da bunun için ödedikleri bedelleri anlatır.

Akılda kalanlarsa:

“Sözcükler ve fikirler dünyayı değiştirebilir.”

“Sana değil sana doğru gülüyoruz.”

“Bu güç oyunu sürüp giderken,

Sen de katılırsın belki birgün, kendi dizelerinle.” Walt Whitman

Hoi Polloi:  (Latince) sürü

Nuwanda

Hey KaptanlBizim Kaptan!

THE CLASS(Entre Les Murs / Sınıf)

Orijinal ismi Entre les Murs olan film başrolde Fransızca öğretmeni François Marin rolüyle izlediğimiz François Begaudeau’nün kendi öğretmenlik deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı romanından beyaz perdeye uyarlandı. Filmin yönetmeni ise Laurent Cantet. Yönetmeni daha önce İnsan Kaynakları (Ressources humanies,1999) ve İş Yok, Zaman Çok (L’Emploi du temps,2001) filmleriyle tanıyoruz. Çoğunlukla göçmen öğrencilerin eğitim gördüğü banliyö okulundaki eğitim yılına bir sınıf aracılığıyla odaklanan film, 61. Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’nin sahibi oldu. Film belgesele yaklaşan gerçekliği ve sınıfı oluşturan amatör oyuncuların büyük oranda doğaçlamaya dayanan performansıyla bu ödülü fazlasıyla hak ediyor.

“Sınıf” eğitim açısından olduğu kadar politik açıdan da okunmaya uygun içeriğe sahip alegorik bir anlatı. Özelde Fransa’nın, genelde ise gelişmiş Avrupa ülkelerinin yaşadığı ya da yaşattığı sorunları küçültülmüş bir ölçek olan sınıf üzerinden aktarıyor. Kültürel farklılıklar, entegrasyon, göçmenler, insan hakları ve demokrasi gibi kavramlar üzerine çarpıcı sahneler içeren film, kolay cevap verilmeyecek sorular bırakıyor izleyicinin kucağına. Ben izninizle buraya bir virgül koyuyor ve eğitimci gözüyle filmi değerlendirmeye devam ediyorum.

DUVARLAR ARASINDA

“Hem bıçağım hem de yara!

Hem yanağım hem de tokat!

Hem kurbanım hem de cellat,

Ezen ve ezilen çarkta!”

Charles Baudelaire

Film François Marin’in kafede düşünceli halde kahvesini içtiği planla açılıyor. Bu durağan açılıştaki karamsar hal bize filmin gidişatı hakkında önemli bir ipucu sunuyor. Mösyö Marin sınıftaki ilk diyaloğundan başlayarak film boyunca öğrencilerin ona direnç gösterdiği noktalarda onlara çözüm yolları sunmak yerine hiyerarşik tavrına sadık kalarak öğrencilerle çatışma yolunu seçiyor. Mösyö Marin’in tavrı aynı kaldıkça öğrencilerin direnci de gittikçe artıyor. Buraya kadar olanlar filmin, eğitim ortamına, idealist öğretmen ve yarattığı mucizeler minvalindeki anlatılarından çok farklı bir yerden bakacağının işaretini veriyor.

Bu gergin hal zaman içinde öğretmene krizi fırsata çevirebileceği imkânlar da sunuyor. Mösyö Marin’in, filmin başında konu anlatımı için seçtiği örnek tartışmaya sebep oluyor. Bu tartışma öğrencilerin “biraz olsun değişin” tepkisi/isteği ile sonlanıyor. Bu tepki/istek çatışmalı sürecin içinden sıyrılmak için öğretmene ilk fırsatı sunuyor. Takip eden süreç içinde Khoumba adlı öğrenci ile yaşadığı krizin sonunda “SAYGI” başlığı ile ondan aldığı mektup ona diğer önemli çözüm fırsatını sunuyor. Bu iki olaydan sonra Mösyö Marin’de çözüme yönelik küçük farklılıklar hissetsek de bu onun davranışlarında kalıcı bir değişikliğe sebep olmuyor. Çatışma halinin zirvesine ise Süleyman ile yaşandığı iletişim sonunda ulaşıyor.

Süleyman ile tanışmamız birçok öğretmenin sık sık karşılaştığı bir sorun olan ders ile ilgili araç gereçlerinin unutulması ya da getirilmemesi sebebiyle oluyor. Bu durumu Mösyö Marin klasik bir öğretmen tepkisi ile karşılaşıyor. Devam eden süreçte Süleyman ile Mösye Marin’in arasındaki iletişim özel hayat ile ilgili sorunların sınıf içinde cesurca dillendirildiği bir hat üzerinde seyrediyor. Özellikle bu soru karşısında Mösyö Marin’in olgun tutumu filmin ilerleyen kısmı için izleyicisine umut veriyor.

Filmin eğitim adına en çarpıcı sahnelerinden biri ise yine “problemli” diye tanımlanabilecek Süleyman ile Mösyö Marin arasında yaşanıyor. Bir çalışma sırasında Mösyö Marin’in, Süleyman’ın kişilik özelliklerini göz önünde alarak etkinlik içinde esneklik sağlaması Süleyman’ın sergilenmeyi hak eden bir çalışma ortaya koymasını sağlıyor. Fakat bu sağlıklı iletişim devamlılık kazanamıyor. Marin’in tırmandırdığı çatışmacı dil Süleyman’ın okuldan atılmasına kadar uzanan bir krize neden oluyor.

Film, eğitim açısından değerlendirilecek o kadar çok örnek olay içeriyor ki bunların hepsine burada yer vermem imkânsız. Filmi biz eğitimciler için bulunmaz bir kaynağa çeviren, yukarıda örneğini verdiğim sahnelerin gerçekçiliği. Tartışma içeren uzun diyaloglar üzerine inşa edilen sahneler filmi izleyen her eğitimciye farklı bir bakış açısı sağlayacak zenginlikte. Tamamı sınıf içinde geçen sıradan bir hikâye üzerinden birçok sorunlu alana temas eden ve izleyiciyi farklı konuda düşünmeye iten “Sınıf,” şüphesiz ki bugüne kadar eğitim sistemi üzerine yapılmış en başarılı filmlerden biri.

Tepetaklak Nelson

Film, banliyö okulu öğretmeni olan Mr. Dunne (Ryan Gosling) üzerinden onun sancılı özel yaşamına ve sorunlu dünya gündemine dair sorular soruyor

Sevilen bir parçanın en akılda kalan kısmıdır İNSAN OLMAK YETMEZ, YETMİYOR ZATEN SÜPERMEN SÜPERMEN OLMAK LAZIM BAZEN

Hepimiz yaşam telaşı içinde bir defa da olsa “süpermen” olmak istemişizdir ve belki de bu sebeple yukardaki mısralar dilimize pelesenk olmuştur. Bu hafta sizlere Half Nelson/Tepetaklak Nelson ile film boyunca hiçbir zaman “süpermen” olmaya meyletmeyen bir anti kahramanın hikâyesini anlatmaya çalışacağım.

Tepetaklak Hayat

Yönetmen kamerasını bir öğretmen ile öğrencisi arasındaki sıra dışı arkadaşlık ilişkisine odaklıyor. Film, banliyö okulu öğretmeni olan Bay Dunne (Ryan Gosling) üzerinden onun sancılı özel yaşamına ve sorunlu dünya gündemine dair sorular soruyor ve değişim ihtimalini sorguluyor. Tabi bunu yaparken, Hollywood’un çok sevdiği ve diğer klişeleri gibi kullanmaktan asla vazgeçmeyeceği ” idealist (beyaz) öğretmen sorunlu (siyah) öğrencilerin hayatını değiştirir” klişesi ile arasına çok net bir çizgi çiziyor.

Çalar saat sesiyle açılan ilk sahnede depresif bir halde otururken görüyoruz Dan Dunne’ü. Akabinde sınıfta izlediğimiz Bay Dunne ise kışkırtıcı soruları ve farklı anlatım yöntemi ile gayet yaratıcı ve parlak bir öğretmen resmi çiziyor. Okul basket takımı koçluğunu üstlenen ve öğrencileri ile iletişimini güçlü tutan Dunne “idealist” öğretmen kimliğine göz kırpmaya başladığı anda yönetmen Dan Dunne’nun özel

yaşamına uzattığı kamerası ile kahramanını bir anti kahramana dönüştürmeyi başarıyor.

Dan Dunne karakterinin öğrencilerine tutunma isteği biraz da kapana sıkışmış bir hayvanın kurtulma çabasını hatırlatıyor bana. Nasıl kapana düşen hayvan orandan kurtulmaya çalışırken kendini ölümcül bir şekilde yaralıyorsa, Bay Dunne da hayata tutunmak için sınıfta kalmaya devam ettikçe kendini ve öğrencilerini öylesine yaralıyor. Diğer taraftan tercih ettiği sıra dışı ders anlatımıyla öğrencilerine eleştirel düşünme, çok yönlü değerlendirme ve nedensellik ilişkisi kurma gibi birçok beceriyi kazandırıyor. Karakter bu yönüyle başarılı bir eğitimci portresi çiziyor

Özel hayata dair sancılı haller ve bunların eğitim ortamına bir şekilde yansıması sanırım her eğitimcinin kâbusudur. Tabi bu iki yaşamın ayrımını yapabilmek ya da ayrımı yapamadığında bunun farkına varabilmek, eğitimci olmanın en büyük sorumluluklarından biri olarak meslek yaşamımız boyunca omzumuzda duracak. Fakat omzumuzun bir tarafında etik yükümlülükler dururken, diğer tarafında da tek tipçi anlayıştan uzak bireyler yetiştirme sorumluğu duruyor.

Eğitimci olarak hem etik sorumlulukları yerine getirip hem de yaratıcı bireyler yetiştirmek için insan olmak yetmiyor süpermen olmak gerekiyor Yönetmen, Bay Dunne ‘nun sorunlu özel yaşamına paralel olarak sınıfta işlenmeye devam eden tarih dersi üzerinden Amerika’nın utanç sayfalarını da izleyicisine hatırlatıyor.”Beyaz” Amerika’nın yüz karası ırkçılığı ve “süper güç” Amerika’nın işgalleriyle eline bulaşan kan, öğrencilerin belgeselvari anlatımıyla bize yansıyor. Yönetmen, tüm bunları yaparken ise karakterleri dahil hiçbir şeyi siyah ve beyaz diye ayırmıyor. Sisteme ve sistemin çarklarına eleştirilerini sunarken, bu dişlerinin içinde kendinin de olduğu gerçeğini gözden kaçırmıyor ve izleyiciyle bu özeleştirel tavrı paylaşıyor. Yönetmen, bu anlatım tercihiyle aynı soruları izleyiciye de yöneltiyor ve onu da özeleştiri yapmaya davet ediyor. Ayrıca film, aynı tür filmlerde görülen romantizme ya da kuru ahlakçılık gibi kolay yollara kaçmadan ağır melankolik bir havada karakterlerini başarılı bir şekilde resmedebiliyor.

Half Nelson, Aristo mantığının altını oyup, diyalektik materyalizmle dirsek temasını sürdüren bir tarih öğretmeninin neyi, neden değiştiremediğini ve değiştiremediği şeylerin onun hayatını nasıl mahvettiğini yalın bir dil ve güçlü oyunculuklarla perdeye taşıyor. Yönetmen böylece bu filmle, son dönemde bağımsızlığı su götüren yüzlerce türdeş filmin yanında sağlam atmosferi ve iyi senaryosu ile Hollywood’un klişeler ile örülü kalesine jeneriklik bir gol bırakıyor.

“Kafa Kolda Kalmış” Bir Rol Model

Half Nelson aslında bir güreş terimi. Türkçesini yarı “kurt kapanı” olarak tanımlayabiliriz. Yönetmenin filme bu ismi vermesi aslında Dan Dunne ve onun gibilerin yaşadığı hayatın çıkmazını anlatmanın belki de en güçlü yolu. Kendi kendini kurt kapanına sıkıştırmışların vücut bulmuş hali Bay Dunne.

Canım Öğretmenim (Mösyö Lazhar)

Canım Öğretmenim, Beşir Lazhar’ın yeni öğrencilerini tanıma sürecini ve bu travmatik olayın sınıf içi etkileriyle mücadelesini anlatıyor.

Film, okulda intihar ederek trajik bir biçimde hayatına son veren öğretmenin yerine geçici öğretmen olarak gelen Beşir Lazhar’ın yeni öğrencilerini tanıma sürecini ve bu travmatik olayın sınıf içi etkileriyle mücadelesini anlatıyor. Sınıftaki zorlu mücadelenin bir benzerini özel yaşamında da sürdürüyor Beşir Lazhar. Cezayir’de ailesini kaybetmesine sebep olan saldırıdan dolayı Kanada’ya sığınma talebinde bulunan mülteci Beşir Lazhar, bir yandan bunun sonucunu bekliyor. Mösyö Lazhar’ın bu durumdan ne okul yönetiminin, ne çalışma arkadaşlarının, ne de çocukların haberi var. Çünkü o, çevresine, her şeyi yoluna koymuş insanlara ait bir sakinlikle yaklaşıyor. Gülümsemesiyle sakladığı acısını kendisi dışında kimse bilmiyor. Bu film biraz da okula ve ülkeye yabancı, ölüme “yerli” bir adamın; okulun ve ülkenin yerlisi, ölümün yabancısı çocuklarla hemhal oluşunun hikâyesi.

Eğitim geçmişine dair de çok önemli bir sır taşıyan Mösyö Lazhar, olumsuz durumları sakin ve soğukkanlı duruşu sayesinde sağlıklı bir şekilde yönetebiliyor. Onu incelikli biri yapan durum tam da burada ortaya çıkıyor. Hem Kanada’ya hem de eğitim dünyasına yabancı olduğunu, dikkatli olan herkesin anlayabileceği Mösyö Lazhar, yabancılığını, öğrenmeye açık yanı ile kapatıyor. Öğrenmeye hevesli olan ve dinlemeyi bilen Lazhar bu sayede sınıfıyla hızla duygusal bağlar kuruyor. Tüm bu süreç içinde hatalı davranışlarıyla ilgili öğrencilerinden gelen şikâyetleri geribildirim olarak kabul ediyor ve bunları kullanarak kendini geliştirme yoluna gidiyor. Bu tercihi, öğrenciler ile onun arasındaki duygusal bağın güçlenmesini sağlıyor.

Film, öğrencilerin yaşadığı duygusal çöküşü, “suçlu” arama yaklaşımlarını ve birbirlerini iyileştirme sürecini küçük anlar üzerinden duygusal manipülasyona yönelmeden aktarabiliyor. Filmde, bir “yabancı”yı “öğretmen” olarak kabullenme süreci öğrencilerin yaşadığı ikilem ve çatışma ile gerçekçi bir şekilde anlatılıyor. Bir yan hikâye olarak özellikle Ayrıca Beşir Lazhar’ın okul dışındaki yaşamı Camus’nün Yabancı romanına göz kırpacak kadar nitelikli sahnelerle anlatılabilmiş. Yardımcı rollerde ön planda olan Alice ve Simon’ın okul dışı ilişkileri ve hayatları ise biraz zayıf kalmış film içinde. Özellikle hikâyede önemli bir yere sahip Simon’ın yaşamını izleyicinin daha yakından tanıması filmin gücünü arttırabilirdi. Bunun yanında yüzüyle nereden geldiğine ve belki de nereye gitmek istediğine dair binlerce hikâye anlatan Mohamed Felag (Beşir Lazhar) ise her şeyi gölgede bırakan bir oyunculuk sergiliyor.

“Monseiur”nün Vedası

Kendi acısını öğrencilerinin yaşadığı acıyla sağaltan, sessizliğini onların sesine emanet eden bir beyefendi Beşir Lazhar. Herkesin bildiği bir gerçeği, çocukların psikolojisini koruma adına hiç olmamış gibi yaparak aşmaya çalışan eğitimcilere karşı o, yaşadıklarından hareketle anlatmanın ve dinlemenin iyileştirici gücüne sığınmayı tercih ediyor. Böylece öğrencilerine iyi bir rol model oluyor. Konuşmanın, dinlemenin ve dokunmanın iyileştirici gücünü gösterişten uzak bir biçimde gözler önüne seriyor.

Çocuklara çok uzak bir dünyadan seçtiği sözcüklerle başladığı öğretmenlik yaşamını bir “Beyefendi”ye yakışacak, onların kalbinde uzun süre yaşayacak şekilde bir veda ile noktalamayı biliyor Mösyö Lazhar ve ekliyor:

“Sınıf adeta ev gibidir, içinde arkadaşlık, emek ve saygı vardır.”

Film, kendi gibi zarif oyunculukları ve ‘an’larda saklanan eşsizliği koruyan sakin anlatımıyla “durup ince şeyleri anlamak” için iyi bir fırsat sunuyor bizlere.

Mr. Holland’s Opus – Sevgili Öğretmenim

Film 1960’lı yıllarda başlayıp 1990’ların ilk yarısına kadar uzanan otuz yıllık bir süre boyunca Mr.Holland’ın yaşamını,öne çıkan gelişmeler üzerinden anlatıyor

CENNETTE DUYACAĞIM

Yaşamının son döneminde işitme yetisini tamamen yitiren Beethoven’ın son sözleriymiş bunlar. Dünyayı kavrama ve kendini ifade etme becerisini sesler üzerine inşa etmiş bir insanın sesi yitirmesinin ona neler hissettirdiğini anlatan en etkili ifade budur sanırım. Tutkuyla bağlı olduğun bir yetiden yoksun kalmanın, insana yaşattığı duygusal eksikliğin daha güçlü bir ifadesi olabilir mi, bilmiyorum. Beethoven’ın yaşadığı trajik açmaz ve bu süreç içinde ortaya koyduğu eserler bana hep hayret vermiştir. Bir yandan da sormadan edemediğim şu soru zihnimde dolanıp durmuştur. Tüm bunları yaşamamış olsaydı yine aynı Beethoven’dan ve büyüleyici eserlerinden bahsediyor olur muyduk? Sanırım hayır.

Bu hafta yaşamını Beethoven gibi müzik üzerine kuran, her şeye seslerin penceresinden bakan ve geleceğine de müzikle yön vermeye çalışan biri olan Bay Holland’ın öğretmenliğe ve öğrencilerine yaklaşımını, Holland’ın özel hayatının içerdiği çıkmazları kullanarak ve uzun bir dönemin toplumsal olaylarını fonuna alarak anlatan bir film olan Sevgili Öğretmenim / Mr. Holland’s Opus üzerine bir şeyler söylemeye çalışacağım.

Zoraki Öğretmen

Bay Holland, kendini besteci olarak tanımlıyor. En büyük hayali bir gün başyapıt niteliğinde bir eser ortaya koymak ve bununla müzik tarihine adını yazdırmak. Bu sayede ekonomik sıkıntıların üstünde oluşturduğu baskıdan kurtulacağına ve daha da iyi besteler ortaya koyabileceğine inanıyor. Buraya kadar her şey gayet güzel bir şekilde planlanmış fakat Bay Holland büyük bestesini yapana kadar yaşamını sürdürecek parayı kazanması gerektiğinin de farkında. Bu yüzden artık bar ya da otellerde sahne almak istemediği için de mecburiyetten bir lisede müzik öğretmeni olarak çalışmaya başlıyor.

Buraya kadar bahsettiklerim filmin ilk bölümü olarak tanımlayabileceğim bir saatlik süreyi yansıtan bir girizgâh. Bu bölümde izleyici, Bay Holland’ın yavaş yavaş nitelikli bir öğretmen oluşuna tanık oluyor. Onun, bu süreç içinde yaşadığı krizler ve zorluklar stereotip olarak kullanılan iki öğrenci üzerinden bize yansıtılıyor. Bay Holland bu dönemde iki öğrencisiyle yaşadıklarını bir geribildirim mekanizmasına dönüştürüyor. Burada fark ettiği olumsuzlukları aşmak için kendince yöntemler geliştiriyor ve süreci başarılı bir şekilde yönetip istediği çıktılara ulaşıyor.

Film, 1960’lı yıllarda başlayıp 1990’ların ilk yarısına kadar uzanan otuz yıllık bir süre boyunca Bay Holland’ın yaşamını, öne çıkan gelişmeler üzerinden anlatıyor. İlk bir saatlik sürede öğretmenlik yaşamının inişli çıkışlı akışına kamerasını çeviren yönetmen, ikinci bir saatlik sürede işe Bay Holland’ın özel yaşamına odaklanıyor. Burada içine düştüğü çıkmazları yönetme tarzını, yaşanan trajik durumlardaki tepkilerini ve yol ayrımlarında yaşadığı karar alma süreçlerini taşıyor perdeye. Filmin bu bölümü, seyirciye bazen “Neden sınıftan ve okuldan bu kadar uzaklaştık?” sorusunu sorduruyor ama film finaliyle bu sorunun cevabını da veriyor. Ben filmin kapanışını izlediğimde, yaşama bütünlüklü bakma isteğinin yönetmeni böyle bir yola sevk ettiği kanaatine vardım.

Yönetmenin yerinde buluğum bir diğer tercihi ise otuz yıllık süreçte Amerika’yı ve dünyayı derinden etkileyen olayları filmin fonuna yerleştirmesi. Bunlar üzerinden de film içinde yan hikayeler kurması filmi güçlendirmiş. Yalnız bu süreçte yaşanan bazı olaylara yer verirken (J.F.K. suikati ya da Vietman işgali) bazılarına hiç değinmemesi (ırkçılık, ku klux klan gibi) bende biraz kolaycı davrandığı izlenimi doğurdu.

Bay Holland’ın Opus Magnumu*

Film boyunca Bay Holland’ın birçok hatasına tanık oluyoruz. Sonrasında ise süreç içinde bununla yüzleşmesini ve bu hataları telafi etmek için ortaya koyduğu çabayı izliyoruz. İster mesleki yaşantımız ister özel yaşamımız olsun bizi doğru adımlar atmaya götüren ya da içinden çıkılmaz bir duruma sokan sanırım hatalarımızdan sonraki süreç. Bu seçim, herkesin özgür iradesine kalmış. Yalnız bu seçimin sonucunda ortaya çıkan toplam, inkar etmenin mümkün olmadığı yaşamımızın ta kendisi. Bu süreci yönetme şeklimiz sonucunda ya ortaya Bay Holland gibi bir Opus koyacağız ya da …

Sevgili Öğretmenim iki saati aşan süresiyle izleyicisine eğitim ve yaşam üzerine hoş bir seyirlik sunuyor. İyi seyirler

3 IDIOTS (3 APTAL)

Mark Twain’in “Okulumun eğitimimi engellemesine asla izin vermedim.” diye bir sözü var. Mark Twain şu an yaşıyor olsaydı 2009 yapımı Hint Filmi 3 Idiots’u çok beğenirdi. Filmin ana konusu M.T’nin bu sözüyle paralel. Tek tip insan yetiştiren, duyguları körelten ve düşünüp anlamayı değil yalnızca ezberi ve yarışı dikte eden eğitim sistemine eleştiri getiriyor film. Ülkenin en iyi mühendislik okulu ICE’de okuyan üç arkadaş, nam-ı diğer 3 aptal var. Biri evini geçindirmeye uğraşan; hasta babasınının ilaçları ve ablasının evliliği için bir iş sahibi olması gereken Raju, diğeri babasının dikte ettiği mühendislik uğruna çok sevdiği ve tutkusu olan fotoğrafçılıktan vazgeçen Farhan ve bu ikisiyle birlikte düşünceleri yıkmaya çalışan, sistemi eleştiren ve filmin baş kahramanı olan Rancho. Bir de sistemin somutlaşmış hali olan, okulun müdürü ve onun iyi kalpli kızı. Film bu 5 kişinin etrafında dönüyor kısaca.

Rancho daha okulun ilk günü farklılığını belli ediyor, dersten atılıyor. Sebebi de hocasının istediği tanımı değil, kendi düşüncelerinden oluşan cümleleri anlattığı için. Hocası kitaptaki ezber cümleleri istiyor, tanım istiyor. Rancho ise konuşuyor, örnekler veriyor, açıklıyor fakat sistem bunu kabul etmiyor.

Okulun müdürü Rancho’dan bir ders anlatmasını istiyor, Rancho çıkıyor tahtaya ve tahtaya iki kelime yazıp öğrencilerden bu kelimelerin anlamlarını 30 saniyede bulmasını istiyor ve ilk bulan kim olacak görmek istiyor. Herkes heyecanlı bir şekilde kitapları karıştırıyor, herkes ilk bulan olmak istiyor. 30 saniyenin ardındansa bana göre filmin ana

konusunu anlatan şu cümleleri kuruyor:”Kimse cevabı bulamadı mı? Şimdi bir dakika önceyi düşünün. Ben bu soruları sorduğumda sizde merak ya da heyecan oldu mu? Yeni bir şey öğreneceğiniz için sevindiniz mi? Hayır. Hepiniz hemen bir yarışa giriştiniz.

Bu yöntemde birinci gelseniz bile ne faydası var ki? Bilgi hazneniz artmış olacak mı? Hayır, sadece üzerinizdeki baskı artacak. Burası bir üniversite, düdüklü tencere değil. Bir aslan bile kırbaç korkusuyla sandalyeye oturmayı öğreniyor. Ama biz bu aslana ‘iyi eğitilmiş’ diyoruz, ‘iyi eğitim almış’ demiyoruz.”

Rancho karakterine can veren Aamir Khan, sempatik oyunculuğuyla filmi sürüklüyor ve iki arkadaşı Raju ve Farhan’a hayat veriyor.

Özellikle Farhan’ın çok sevdiği fotoğrafçılığı sırf baba korkusundan terkedip mühendisliği seçmesine sıkı bir eleştiri getiriyor ve ileride hayatından mutsuz olacağı tehditiyle onu bu yoldan çevirip fotoğrafçı olmasını sağlıyor. Farhan’ın, bu kararını ecel terleri dökerek babasına söylediği sahne filmin en güzel sahnelerinden biri.

Konusu, anlatışı, detayları ve Hintliler’e özgü güzel müzik ve danslarıyla film sizi kendine sarıyor. 2 saat 40 dakika olduğuna aldırmayın ve “uzun film sıkıcıdır” klişesini kafanızda kırın; film bugüne kadar izlediğim en akıcı filmlerden biri. Son zamanlarda bu kadar akıcı, sarsıcı, sıcak ve beni kendine bağlayan bir yapıt izlememiştim. Benden tam puan.

Ve son olarak, Rancho’nun da dediği gibi; hayata her zaman “aal iz uel” penceresinden bakmak lazım.

BABAM VE USTAM / PADRE PADRONE

Film 1977 tarihli ve İtalyan başyapıtlarından. Film İtalyan yazar Gavino Ledda’nın otobiyografik türdeki romanında uyarlanmış ancak biraz daha farklı ve etkileyici olarak ele alınmış.

Film yaşanmış bir hikayeden yola çıkılarak çekilmiş. Babasının küçük yaşta okuldan aldığı Gavino’nun hikayesi.

Oğlunu okutacak kadar zengin olmadığı için oğlunun ancak çoban olabileceğini, böyle olması gerektiğini düşünür. Ancak Gavino yıllarca dağlarda çobanlık yapsa da okumak, öğrenmek ve bilginin peşinde koşmak tutkusunu yaşatmıştır içinde. Nihayet önce lise ve sonrasında üniversiteyi bitirebilir. Ancak babasının yanına döndüğünde onun hala aynı bakış açısına sahip olduğunu görür. Eski bir yapım diyerek burun kıvırmayın ve dram yüklü bu güzel filmi izleyin derim.

BİRİNCİ SINIF / THE FİRST GRADER 8 4 YAŞINDA İLKOKUL ÖĞRENCİSİ

Film, gerçek bir hikayeden yola çıkılarak sinemaya aktarılmış. Bir zamanlar sömürge olan ve kabilecilik anlayışının bir çok insanlık dramına yol açtığı Kenya, önemli bir bağımsızlık savaşı veriyor. Mau Mau’lar

olarak bilinen kabilenin içinde büyüyen Maruge de bu savaşa katılıyor. Ancak ailesini kaybediyor ve akla hayale gelmeyecek işkenceler görüyor. Yani ülkesinin bağımsızlığı uğrunda büyük bedeller ödüyor.

Bir sabah uyandığında, hükümetin herkese ücretsiz ilköğretim fırsatı ilanıyla karşılaşıyor. Artık 84 yaşında olmasına rağmen, hemen kayıt olmak için yollara düşüyor. Ama bu düşündüğü kadar kolay olmuyor. Kendini güçlükle kabul ettirebiliyor ve sonrasında büyük sıkıntılar yaşıyor. Yine de kesinlikle vazgeçmiyor.

Bize susmamızı söylediler. Biz de sesimizi yükselttik.

Filmde Maruge’nin gerçek hikayesiyle birlikte Afrika gerçekleriyle de yüzleşiyorsunuz. Oradaki yaşam ve eğitim şartları, sömürge ve kabilecilik gibi anlayışların toplumu ne hale getirdiği açıkça görülüyor. Zaman zaman da yine Maruge’nin hala etkisinden çıkamadığı geçmişinde bir yolculuğa çıkarak, işgalcilerin nasıl işkenceler ve katliamlar yaptıklarını görüyorsunuz. Özellikle o sahnelerde insanın kanı donuyor.

Eğitim sen toprak olana kadar devam eder.

Maruge’nin çıktığı bu yolda en büyük destekçisi ise kayıt olmaya gittiği ilkokuldaki, mesleğine yürekten bağlı olan bir kadın öğretmen. Maruge’nin eğitim alma isteğini anlayan ve geçmişine saygı duyan tek kişi o. Bu süreçte Marugey’le birlikte çok kararlı bir duruş sergileyerek bu harika başarı öyküsünün ortaya çıkmasını sağlıyorlar.

ÖĞRENMENİN YAŞI YOKTUR

Güç, kalemin içindedir.

Derler ya öğrenmenin yaşı yoktur diye, işte Maruge’nin okuma yazmayı öğrenerek ülkesindeki eğitim mücadelesini dünyaya tanıtma hikayesi de bu sözün tam karşılığı bana göre. Öyle basit bir olay olarak düşünmeyin, bütün dünyada gündem olmuş o zamanlar. Devlet başkanları eğitim konusunda görüşmek için Kenya’yı temsil eden heyette onu da görmek istemişler, görüşmeler yapmışlar. Özgürlüğüne kavuşmasına rağmen güçlükle ayakta duran bir ülke için büyük bir onur, büyük bir başarı gerçekten.

Tüm bunlardan sonra, yani film bittikten sonra Maruge’nin azmine ve başarısına hayranlıkla beraber, sahip olduklarımız için bir şükür duygusu kaplıyor insanın içini. Ya biz de o hallere düşseydik, özgürlüğümüzü kazanamamış olsaydık, halimiz ne olurdu diye düşünmeden edemedim ben.

Eğer okuyup yazamıyorsak hiçbir şey değiliz.

SON SÖZLER

Maruge, yeni Kenya’nın kahramanlarından, özgürlük savaşçılarından birisiydi ve hayatı boyunca sahip olduğu en değerli şey için, yani özgürlük için savaştı. Kimsenin tehdidine ve baskısına da boyun eğmedi. Ülkesi için yaptıklarının, kendi halkı, hükümeti ve sonrasında tüm dünya tarafından bilinmesini, anlaşılmasını sağladı. 2009 senesinde ise hayata veda etti. Buradan yola çıkarak, kendi geçmişimize, bizim için yapılanlara gereken değeri vermek gerektiğini vurgulamak ve bu doğrultuda neler yaptığımızı da sorgulamak gerekir diye düşünüyorum. Biyografi türündeki filmlerden hoşlananlar için film kesinlikle çok güzel.

Özellikle bahsettiğim işkence sahneleri, insanı çok etkiliyor.

SÜPERMENİ BEKLERKEN / WAITING FOR SUPERMAN

“Süpermeni beklerken” Milli Eğitim Bakanlığının 2016 yaz semineri için öğretmenlere tavsiye ettiği filmlerden biridir.

Waiting for Superman / Süpermeni beklerken Amerika’daki devlet okullarını, bu okulların başarı seviyesini ve nedenlerini incelemeye çalışan 2010 yılı yapımı, ikibuçuk saatlik bir belgeseldir.

Belgeselde en çok eleştirilen husus “Öğretmenlerin sesine” yer verilmemiş olmasıdır.

Belgesel uluslararası ödüller almış olmasına rağmen “Waiting for Superman Behind Inconvenient Truth (Süpermeni beklerken filminin arkasındaki gerçekler)” ismiyle başka bir belgesel çekilecek kadar tepki görmüştür.

Belgeselde Amerika eğitim sistemindeki en büyük problemin “öğretmeyen / öğretemeyen” öğretmenlerin sistemin dışına çıkarılmasının hemen hemen imkansız olması vurgulanmaktadır.

Bu sıkıntı sadece Amerika’da değil (Türkiye’de dahil) hemen hemen tüm ülkelerde mevcuttur.

İkinci büyük problem olarak vurgulanan “iyi okulların” kapasitelerinin YETERSİZ olmasıdır.

Bu sıkıntı da sadece Amerika’da değil (Türkiye’de dahil) hemen hemen tüm ülkelerde mevcuttur.

Belgeselde vurgulanan tüm hususların Türkiye için de geçerli olduğunu söylemek mümkündür.

Daha net söylemek gerekirse Türkiye’nin eğitim / öğretim problemleri ile Amerika’nın eğitim / öğretim problemleri AYNIDIR.

Dolayısıyla, çözüm ve çözüm önerileri de AYNIDIR.

Belgeselde ABD eğitim sistemi eleştirel bir şekilde ele alınıyor. Eğitim sisteminin çıkmazları, çocukların hayallerini geri plana atması, ailelerin ve öğretmenlerin hataları ve rolleri gibi önemli konulara değiniliyor. Bilindiği üzere Dünya üzerinde pek çok ülkede olduğu gibi Amerika’da da eğitim sistemi en çok tartışılan konulardan birisi. Bu belgeselde irdelenen konuların aslında evrensel nitelikte olduğunu düşünüyorum. Öyle yada böyle benzer tıkanıklıklar, öğrencilerin okula küsmesi, okuma yazma problemleri vb. pek çok sorun ülkemizde de yaşanıyor. Dolayısıyla tüm bunları kapsamlı bir şekilde ele alan bu belgeseli izlemeniz öğretmenlik hayatınızda size yol gösterecek çıkarımlarda bulunmanıza yardımcı olacaktır.

OLMAK VE SAHİP OLMAK / TO BE AND TO HAVE

2002, Fransız yapımı bir belgesel film olan “Olmak ve Sahip Olmak” kimi zaman eğlenceli, kimi zaman dramatik sahnelerle karşılaşacağınız bir yapım.

Konu olarak, Fransa’daki tek öğretmen tek sınıf sistemiyle sürdürülen ve hala az da olsa var olan köy eğitim sistemlerini konu ediniyor. Böyle olmasının sebebi bu yerleşim yerlerinin ulaşım bakımından merkezlere daha

uzak kalmış olması. Belgesel öğretmenler ve çocuklar açısından rutin eğitim günlerinde yaşananları gözler önüne seriyor.

Aynı zamanda böyle bir ortamda ve sistemde bu çocukları eğitmek görevini üstlenen öğretmenin ne kadar özverili olduğunu da keşfediyorsunuz. Belgesel yapımlardan hoşlanıyorsanız sıkılmadan izleyebileceğiniz güzel bir yapım.

Fransız köy hayatına yönelik sevgi dolu bir ağıt olan bu incelikli, bilge ve eğlenceli film, yürek burkacak denli güzel ve insana büyük keyif veriyor. Fransa’da ulaşım ve olanaklar bakımından kıyıda köşede kalmış yerleşim merkezlerinde, yuva yaşından ilkokul son sınıf seviyesine kadar köyün bütün çocuklarının tek bir öğretmen gözetiminde biraraya getirildiği “tek sınıftan oluşan okullar” hâlâ var. Dışlanmışlıkla dünyaya açılmak arasında kalan bu karışık küçük gruplar, iyisiyle kötüsüyle gündelik hayatı paylaşmakta. Bu belgesel film de, Auvergne’in göbeğindeki bir köyde, bu tür okullardan birinde çekilmiş. Filmde okulun rutinine ve ritmine şahit olurken öğrencilerin farklı kişiliklerini keşfediyoruz. Öğretmenleri Bay Lopez sabrıyla, şefkatiyle, küçük öğrencilerine kendini tamamen adamış olmasıyla gözümüzde kahramanlaşıyor. Giderek, bu okulun Fransızlara has bir geleneğin cisimleşmiş hali olmanın ötesinde, köy yaşamının aynası olduğunu fark ediyoruz…

CAN DOSTUM / GOOD WILL HUNTING

1997 yapımı filmde baş karakterimiz Will MİT’de hademe olarak çalışan bir genç olarak karşımızda. Will hayatını inşaat işçiliği yaparak geçirmeyi planlamaktadır. Boş vakitlerinde ise yetiştiği varoşlarda serseri arkadaşlarıyla kafaları çekip sokak kavgalarına karışmaktadır. Adi suçlara olan meyilli ve bu tür suçlardan sabıkalı bir genç olarak başı beladan hiç kurtulmaz. Aynı zamanda matematik akademisyenlerin bile çözmekte zorlandığı problemleri kolayca çözebilen bir dahidir. Sokaklarda büyüyen bir yetim olan Will, hayatı boyunca düşük gelirli ve zor koşuları olan işlerde çalışmıştır. Çalışmadığı saatlerde ise sokaklarda serserilik yapmasına rağmen edebiyattan felsefeye; hukuktan kimyaya; tarihten ekonomiye hemen her alandaki kitapları okumuş yürüyen bir ansiklopedidir.

Hemen her konuda bilgili ve matematik dahisi olan Will yerleri paspaslamak gibi basit bir işi bile doğru dürüst yapmaktan acizdir. Günümüzde küçük yaşta tespit edilen dahillik belirtilerine sahip olmasına rağmen sıkışıp kaldığı varoşlarda keşfedilememiş üstün zekalı gencin hayata tutunuş çabalarını izliyoruz bu filmde. Şiddete ve suça eğilimli, sosyopat bir dahinin psikolojik destek alana dek çevresindekilerce hayatının ve kişiliğinin böyle olmasının suçunun diğer etkenlere bağlanarak avutulduğu klasiği de işlenmiştir.

Robin Williams’ın bu filmdeki rolüyle En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Oscar almasına rağmen ön plana çıkıp şahaneler yaratmadığını görüyoruz. Psikolojik danışmanlık sürecinde Will ile yaptığı sohbetlerin içeriği ve diyalogların derinliği dikkatle izlenmesi gereken sahneler olarak vurgulanmalı. En çarpıcı ve akılda kalıcı diyalogla örnek vermek gerekirse filmin derinliğine dair ipuçları bulabilirsiniz. Bu özel diyaloğu spoiler olarak görmüyorum. Filmin yaratacağı büyüleyici atmosferi ve sizin konsantrasyonunuzu bozmayacağına inanıyorum. Hatta bu diyaloğun geçtiği sahneyi heyecanla beklemenizi de sağlayabilir.

” Sana savaşı sorsam sheakspeare’den alıntılar yaparsın ama hiçbir zaman bir arkadaşının kafası kucağına düşmedi. Bunun ne demek olduğunu bilemezsin!

Sana sanatı soracak olsam bana okuduğun kitapları satmaya çalışacaksın. Michalengelo hakkında çok şey biliyorsun değil mi? Çalışmalarını,politik etkilerini, papayla olan ilişkilerini, cinsel tercihlerini, bütün çalışmalarını söylersin. Ama Sistine kilisesinin kokusunu söyleyemezsin. Çünkü oraya gerçekten gidip o güzel tavana bakmadın. Görmedin.

Sana kadınları sorsam neleri sevdiğin hakkında bir sürü şey söylersin. Hatta bir kaç kere yatmışsındır da. Ama bir kadının yanında uyanmanın ve mutlu olmanın ne demek olduğunu söyleyemezsin. Sana aşkı sorsam sonelerden alıntı yapacaksın. Ama bir kadının karşısında tamamen savunmasız kalmadın.

Sana gözleriyle hükmedecek birini görmedin. Tanrı’nın seni cehennemden kurtarması için indirdiği melek olduğunu düşünmedin. Onun meleği olmak nasıl bir şey bunu da bilmiyorsun. Bir aşkı sonsuza dek paylaşmayı. Herşeye rağmen. Kansere rağmen. Bir hastane odasında iki ay boyunca yalnızca elini tutarak sabahlamak ne demek bilmiyorsun. Doktorun gözlerine baktığında “ziyaret saatleri” kuralının anlamsız olduğunu görmesi ne demek bilmiyorsun. Gerçek kayıp ne demek bilmiyorsun. Çünkü hiç bir şeyi kendinden daha fazla sevmedin. Birini bu kadar sevmeye cesaret bile edememişsindir.

Sana bakınca kendine güvenen bir entellektüel görmüyorum. Ürkek bir velet görüyorum. Ama sen bir dahisin, bunu kimse inkar edemez. Kimse senin derinliklerini anlayamaz.

Sırf Oliver Twist’i okudum diye hayatının ilk dönemlerinde neler hissettiğini anlayabilir miyim? Bu seni anlatır mı?

Sırf kitap okudum diye seni anlayamam.”

Kendini keşfetme, dostluk , güven, aşk temalarının hakimiyetindeki derinliği ile de ayrı bir etki bırakacak olan film aynı zamanda dönemin bol ödüllü filmleri arasındadır. 43 ödül adaylığı 23 ödül ünvanı ve 2 Oscar ödülü ile literatürde de yer almıştır. Başlangıcından itibaren kendinizi alamayacağınız film için sulu gözlülere tavsiyem de yanınıza bol bol mendil almanız olacaktır. Keyifli seyirler .

İMPARATORLAR KULÜBÜ The Emperor’s Club

2002, ABD yapımı film, hem dram hem de komedi türünde sahneler içeren ve “Ölü Ozanlar Derneği” filmiyle benzerlik gösteren bir yapım.

Konu olarak, öğretmenliğe tutkuyla bağlı bir profesör ile öğrencileri arasındaki ilişki ve birbirlerine olan etkileri konu ediliyor. Profesör, geleneksel ve zorlu bir yarışma için öğrencilerini hazırlarken yeni ve farklı bir öğrencisiyle karşılaştıktan sonra öğrencilerin kendisini nasıl etkilediğini daha iyi anlamaya başlıyor.

Film “Palace Thief” isimli bir kısa hikayeden uyarlanmış. Aldığı yorumlar da olumlu ancak bir ” Ölü Ozanlar Derneği” kadar isim yapmamış ve ikisini karşılaştırırsak daha geride kalmış diyebilirim.

KARA / BLACK

2005 yapımı bir Hint filmi olan “Black”, Türkçe adıyla “Siyah/Kara” filmi. Bu sene öğretmenlere verilen film listesini incelemek adına bu filmin de küçük bir incelemesini yapmıştım ve oradaki filmlerin daha ayrıntılı incelemelerini yapacağımı da söylemiştim. Şimdi listedeki bana göre en iyi yapım olan bu filmle detaylı incelemelere başlıyorum.

Film, bebeklikten itibaren görme ve duyma yetisini yitirmiş bir kızın öğretmeni ve bilginin gücü sayesinde hayata tutunmasını oldukça dramatik bir şekilde ele alıyor. Michelle, kendi karanlığına hapsolmuş, görme ve duyma yetisine hiç sahip olmamış bir kız çocuğu. Bu yüzden ailesi onu asla normal olamayacak, eğitilemeyecek birisi olarak görüyor. Öyle ki hiçbir eğitim veremedikleri kızlarını takip etmek için üzerine tıpkı bir evcil hayvan gibi zil takıyor ve hareketlerini o şekilde takip etmeye çalışıyorlar. En sonunda onun yol açtığı kazalardan ve rezilliklerden babası usanıyor ve kızını zihinsel engellilere özel bir okula göndermeye karar veriyor. Annesinin uğraşlarıyla bu fikrinden vazgeçip bir öğretmen tutulmasına karar veriliyor. Bu tür çocukları eğitmede ünlü olan Debraj isimli öğretmen eve davet ediliyor ve küçük kızın hayatı bu andan itibaren değişmeye başlıyor.

“İmkansız ona hiç öğretmediğim bir sözcük.”

Debraj gerçekten de farklı biri. Kimsenin halini anlayamadığı, eğitilip herkes gibi hayatına devam etmesini mucize olarak gördüğü Michelle’e sihirli dokunuşlarla ilk sözcükleri öğretmeye başlıyor. Kendi deyimiyle ona sözcüklerden bir kanat takıyor ve uçmayı öğretiyor. Elbette uyguladığı farklı öğretim teknikleri aile tarafından pek hoş karşılanmıyor ve Michelle ilk sözcükleri kendine özgü şekilde ifade edene kadar da Debraj’ın bu işi başarabileceğine hiç kimse inanmıyor.

“İYİLİK YAPMAK İÇİN ELİMİZE ÇOK AZ FIRSAT GEÇER.”

Pek çok defa başarısız olsa da, umutların dibe vurduğu, başarısızlığın en derinleştiği anlarda başarı kendini gösteriyor ve Michelle görenlerin inanamadığı bir ilerleme kaydederek, Debraj’ın insanüstü gayretleri ve kararlılığı sayesinde Üniversiteye yazılıyor.

“Hayat bir dondurmadır. Erimeden tadını çıkarın.”

Bir zamanlar kendi karanlığından başka bir şey tanımayan Michelle için “Siyah” veya “Kara” demek artık çok farklı anlamlar ifade ediyor. Siyah onun için aşkın, başarının, bilginin ve ideali olan mezuniyet cübbesinin rengi oluveriyor. Michelle hayatının en mutlu anlarını, öğretmeni, dostu ve sevdiği adam olan Debraj ile birlikte bu yıllarda yaşıyor. Debraj’ın tıpkı bir dondurmaya benzettiği hayatın tadını erimeden çıkarmak için çabalıyor.

Debraj’ın beklenmedik hastalığı onları ayırsa da, küçüklüğünden beri ona öğrettiği bilginin kutsallığına azim ve kararlılıkla sarılan Michelle öğretmeni için çok çalışıyor ve başarısızlıklara tahammül ederek hedeflerine ulaşıyor. Debraj’a derinden bağlı olan Michelle, hastalığında da onu yalnız bırakmıyor ve bu kez Michelle öğretmeni için fedakarlıkta bulunmaya başlıyor.

Filmle ilgili anlatılacak, söylenecek o kadar söz olmasına rağmen hem sizleri sıkmamak ve hem de henüz izleyecek olanlara bütün hikayeyi olduğu gibi göstermemek adına yazıyı kısa tutmaya çalıştım. Bu filmi mutlaka izlemenizi tavsiye ediyorum. Öğretmen olun veya olmayın, kesinlikle izleyin.

Özgürlük Yazarları – Freedom Writers

Erin Gruwell öğrencilerini önce birbirleriyle daha sonra ise eğitim ortamıyla barıştırmaya çalışıyor.

“Neden yazı yazdığımı mı soruyorsunuz bana?

Zevk mi alıyorum?

Değer mi?

Peki, para kazandırır mı?

Öyleyse bir nedeni var mı?

Yazıyorum çünkü içimde susturamadığım bir ses var.”

30 yaşında hayatına son veren yazar Sylvia Plath, annesine gönderdiği mektuplarda yazma sürecini kendisi için böyle tarif ediyordu. İnsanların kendiyle baş başa kalarak hayata geçirdiği ve diğerleri için anlamsız gelen, dışarından bakıldığında geçerli bir “neden”i yokmuş gibi gözüken her şey aslında insanın içindeki o bir türlü “susmayan” ses sayesinde var oluyor. Bu süreçte insan, eksilerek ortaya dökmek istediği sözünü tamamlıyor. Bu hafta hem kendi hem de öğrencilerinin içindeki o “sesi” duyan ve bunu dünyaya duyurmak için canla başla çırpınan bir öğretmen ve öğrencilerin hikâyesini anlatan Özgürlük Yazarları üzerine bir şeyler söylemeye çalışacağım. Film Erin Gruwell adlı bir edebiyat öğretmeninin, öğrencileri ile deneyimlediği bir öğrenme sürecini öğrencilerin tutuğu günlüklerden yola çıkarak beyazperdeye taşıyor.

Klişeler ve Gerçekler

1994 eğitim-öğretim yılı başında Kaliforniya Long Beach’te bir okulda göreve başlayan Erin Gruwell, birçok açıdan handikaplı bir öğrenci grubuyla çalışıyor. Amerika’nın öteki yüzünü sınıfta eksiksiz görebiliyoruz. Sınıfta Latinlerden, Asya kökenlilere kadar uzanan bir kimlik çeşitliliği var. Bunun yanında öğrencilerin neredeyse hepsi bir şekilde suça karışmış alt sınıfa mensup ailelerden geliyor. Öğrenciler sadece eğitim ortamından ve öğretmenden değil birbirlerinden de nefret ediyorlar. Erin Gruwell ise öğrencilerini önce birbirleriyle daha sonra ise eğitim ortamıyla barıştırmaya çalışıyor. Bir taraftan da yerleşik eğitim sistemi ve eğitim politikaları ile mücadele ediyor.

Film bir başarı hikâyesi. Hem başarı hikâyesi olması, hem de içeriği sebebiyle birçok klişeyi içinde barındırıyor. Ana hikâyeyi beslemek amacıyla hikâyeye yerleştirilen yan hikâye ve karakterler ana hikâyeyi güçlendiremiyor ve kendi hikâyelerini yeterince anlatamıyor. Bu izleyiciyi zaman zaman boğuyor ve filmin süresi gereksiz yere uzamış oluyor. Hilary Swank’in samimi oyunculuğu filmin aksayan bölümlerini

biraz olsun telafi ediyor. Yine de Swank’in Oscar’a uzandığı filmlerdeki oyunculuğu ile kıyaslandığında bu filmdeki oyunculuğu zayıf kalıyor.

Filmin zayıflıklarını bir kenara bırakıp sadece eğitimci gözüyle hakkında birkaç şey söylemek istediğim bir yapım Özgürlük Yazarları. Evet, yukarıda bahsettiğim bu teknik detaylar hikâye bize aktarılırken ister istemez onun gücünü eksiltiyor, ama durup düşününce bu anlatının gücünü hiç yitirmeyecek yönü su yüzüne çıkıyor. Bir eğitimci birçok kişinin sırtını döndüğü bu öğrencilere kendi hayatını mahvetme pahasına destek oluyor. Bunu yaparken de bunun bir süreç işi olduğunu ve değişimi sağlayacak şeyin süreklilik olduğunu hiçbir zaman gözden kaçırmıyor.

Etki Alanı

Mesleki anlamda”etki alanı” kavramını ilk kez üç yıl önce duydum. Bu kavramı ilk duyduğumda şöyle düşünmüştüm

“Evet çok doğru bir kavram ama falan filan.”

“Ama” dan sonra gelen “falan filan” kısmına ne isterseniz koyabilirsiniz. Bunun nedeni o “falan filan”ların geçersiz ya da önemsiz oluşu değil. Hepsi ciddi engeller ya da yetersizlikleri anlatıyor. O “falan filan”lar sıradan bir insanın/eğitimcinin sınırlı imkânlarını yansıtıyor.

Filmin bir bölümünde Anne Frank’ı saklayan ve güncesinin günümüze ulaşmasını sağlayan Miep Gies de yer alıyor. Öğrencilerle kısa sohbetinde onlara şunları söylüyor:

“Ben kahraman değilim. Hayır. Ben yapmam gerekeni yaptım çünkü doğrusu buydu. Hepsi bu. Hepimiz sıradan insanlarız. Sıradan bir sekreter, ev hanımı ya da genç. Hepimiz kendi sınırlı imkânlarımızla karanlık bir odada ufacık bir ışık yakabiliriz.”

İçindeki sesi susturamayan insanlar Sylvia Plath, Anne Frank, Miep Gies ya da Erin Gruwell, hepsi de kendi karanlık odalarında küçük bir ışık yaktılar ve “falan filan”ı bir kenara koyup o ışıkla bize bir mektup yazdılar.

Önümüzde iki seçenek var :

“Karanlık bir odada yakılacak küçük bir ışık” ya da “falan filan”.

PATCH ADAMS

Evet yine bir Robin Williams filmi. ABD yapımı film 1998 tarihinde vizyona girmiş. Dram ve komedi öğelerini iç içe işleyen, gerçek bir hikayeden uyarlanmış başarılı bir yapım.

İntihara meyilli olan Patch Adams, akıl hastanesine yatırıldıktan sonra hayata bakışı tamamen değişir ve tıp okumaya karar verir. Başarılı ve farklı ideallere sahip bir öğrenci olarak dikkat çeker. İnsanları tedavi etmek ve hayata renk katmak amacıyla mizaha başvurur. Yoksul ve hasta kişilere yardım etmeye başlar, onlar için klinik açma girişiminde bulunur ve bunları yaparken de hayattan darbeler yemeye de devam eder. Ancak idealinden asla uzaklaşmaz ve nihayetinde başarıya da ulaşır.

Robin Williams her zaman oyunculuğunu beğendiğim birisi olmuştur ve film konusu itibarıyla da oldukça dikkat çekici. Aynı zamanda listedeki diğer filmlere kıyasla daha renkli ve eğlenceli bir film görüntüsü veriyor.

KÖR NOKTA / THE BLIND SIDE

2009, ABD yapımı, “The Blind Side: Evolution of a Game” isimli Michael Lewis imzalı kitaptan uyarlama bir dram filmi.

Filmde babasız büyüyen ve annesi de uyuşturucu kullanan ve onun etkisinde hayatını sürdüren bir siyahi gencin Amerikan futbol kariyeri konu ediliyor. Bu genç iyi bir aile tarafından evlatlık ediniliyor ve okuma yazma öğrenirken bir yandan da Amerikan futboluna olan yeteneği ortaya çıkıyor. Yaşına göre iri olan ve ailesiyle birlikte yaşarken annesi ve kardeşleri tarafından dışlanan bu çocuk için futbol kendisini kanıtlaması ve itibar görmesi için gerçekten çok önemlidir ve farklı bir anlam taşımaktadır.

Film önemli ödüllere aday gösterilmiş ve bunlardan bir kaçını da kazanmayı başarmış.

WHİPLASH

2014 tarihli bir ABD dram filmi olan Whiplash yine gerçek anılardan yola çıkılarak hazırlanmış bir yapım.

Küçüklükten beri bateri çalmayı seven ve bu yolda ilerlemek için konservatuara kayıt olan Andrew ile öğrencileri gereğinden fazla zorlayan, hatta onları kurduğu baskıyla depresyona sokup intihara sürükleyen bir müzik öğretmenin ilişkisi ve etrafında gelişen olaylar konu ediliyor. Filmde Andrew’in, öğretmeni tarafından kitleler önünde küçük düşürülmesi ve hakkının verilmemesine rağmen pes etmemesinin yanı sıra baskıcı eğitimin öğrenciler üzerindeki kötü etkileri de ele alınıyor.

Whiplash filmi kısa sürede büyük beğeni toplamış ve ödüller kazanmış bir yapım olarak listede öne çıkan filmler arasında yer alıyor.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir