İnsan-Çevre etkileşimi-Coğrafya ders notları

İNSAN-ÇEVRE ETKİLEŞİMİ: İNSANIN ÇEVREYİ ETKİLEMESİ

Anahtar Kavramlar

  • İnsan
  • Çevre
  • Doğal ortam
  • Koruma
  • Sürdürülebilirlilik.
  1. İnsan-Çevre Etkileşimi: İnsanın Çevreyi Etkilemesi

İnsanların gerçekleştirdiği faaliyetlerin hiçbiri örneğin; iklim ve toprak, özellikleri anlaşılmadan tam ve doğru olarak açıklanamaz (Örneğin; bir kutup ayısı, deve, kaktüs, bir eskimo, bir bedevi vb.). Avrupa kıtasıyla Avustralya kıtası arasında ise uygarlık ve yerleşme tarihi bakımından ortaya çıkan büyük farkın en önemli nedeni, coğrafi konumdan kaynaklanmaktadır (Biri dünya ana karalarının ortasında, diğeri okyanus ortasında).

İnsanın coğrafi çevre üzerindeki etkileri şu alt başlıklar içinde ele alınabilir:

  • İnsanın yüzey şekilleri üzerindeki etkisi: Açılan kanallar, tüneller, yollar, limanlar, kurulan köyler, şehirler, kurutulan bataklıklar, taraçalar vb.

2- Doğal bitki örtüsü üzerindeki etkisi: Tarım alanları açmak için ormanların tahribi, aşırı otlatma, maden ve taş ocakları açma vb.

3-Sular üzerindeki etkisi: Yapılan barajlar, setler, göller, sulama kanalları, yer altı sularının aşırı kullanımı, suların kirletilmesi (Salgın hastalıklara, zehirlenmelere, sudaki canlı hayatın yok olmasına ve kirletilmiş olan bu suların zirai sulamalarda kullanılması ise toprağın kirlenmesine, sudaki zararlı maddelerin bitkilere geçmesine ve bu bitkilerle beslenen canlıların zarar görmesine ayrıca verim kaybına neden olur).

4- Hayvan ve bitki türlerinin dağılışı üzerindeki etkisi: İspanyollar tarafından buğday, şeker kamışı, at, sığır, domuz gibi bazı bitki ve hayvan türlerinin yetiştirilmeye başlanması; Amerika’dan Avrupa’ya mısır, tütün, domates, pamuk gibi bitki türlerinin getirilmesi; o bölgelerin doğal ekosistemlerinde görülmeyen bitki türlerinin tarımının yapılmaya başlanması sürecini geliştirmiştir.

5- İklim değişikliği üzerindeki etkisi: Kurulan barajlar vasıtasıyla yerel ölçekte bile olsa değişiklikler meydana gelir. Su temin etmek veya orman yangınlarını söndürmek için suni olarak bulutları toplayarak yağmur yağdırmak veya havaalanları üzerinde biriken bulutları dağıtmak için müdahale etmek. Şehirlerde şehre özgü birtakım durumların gelişmesi. Örneğin; ısının daha yüksek olması, rüzgâr sisteminin daha zayıf olması, hava kirliliği.

6- Madenler üzerindeki etkisi: İnsanların madencilik faaliyetleriyle ilgilenmeye başlaması, günümüzden yaklaşık 5 700 yıl öncesine dayanmaktadır. O tarihten itibaren artan miktarda demir, bakır, kömür, mermer gibi madenler işletilmektedir. Yeryüzü ölçeğinde madencilik faaliyetlerinin gerçekleştiği toplam alanın yaklaşık 156 milyon hektar olduğu bilinmektedir. Sürdürülen madencilik faaliyetleri sonucunda ise yılda ortalama 3000 milyar       ton malzeme kazılmaktadır. Topografya bozuluyor…

7- Toprak üzerindeki etkisi: Tarım ve hayvancılık faaliyetleri, toprak üzerinde etkilidir. Kullanılan gübreler, ilaç gibi kimyasallar toprak kirliliğine neden olmaktadır. Tarlalar aşırı sulanarak tuzlanmaktadır.

İnsanın çevre üzerindeki etkisi; artan nüfus, artan talepler ve gelişen teknolojiyle daha da artacaktır. Bu nedenle zaman geçtikçe dünyanın olanaklarından nasıl daha fazla yararlanacağımız değil, onu nasıl daha fazla koruyabileceğimiz kaygısı ön plana çıkmaktadır.

Görüldüğü üzere insanın çevre üzerindeki etkisi genellikle tahrip edici şekilde olmaktadır. Bu durumun önlenmesi ve çevrenin sürdürülebilirlik çerçevesinde korunması, tüm insanlığın ortak mevzusu olmalıdır. Bu itibarla Avrupa Birliği kapsamında çevre kirliliğini önleme adına çalışmalar yapılmaktadır.

Tüm dünyayı ilgilendiren ortak sorunların başında gelen çevre kirliliğini önleme çalışmaları her geçen gün daha da dikkatle yürütülmektedir. 19. yüzyılın ikinci yarısından sonra başlayan sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan çevre sorunu, günümüzde uluslararası ortak çalışmalarla kontrol altına alınmaya çalışılmaktadır. Bu bağlamda Avrupa Birliği (AB) ülkeleri de bu önemli soruna karşı ortak hareket ederek bir takım protokoller ve anlaşmalar imzalamışlardır. Tüm insanlığın ortak yaşam alanı olan doğal çevremizi ilgilendiren bu sorun karşısında dünya devletleri de uluslararası iş birliği yaparak ortak hareket etme güdüsünü taşımaktadırlar. Bu nedenle çevre kirliliğini önleme çalışmaları sebebiyle ortak hareket etmek zorunda olan devletlerin çevre politikaları da aynı zamanda küresel barışa katkı sağlayacak şekilde gelişmektedir.

Çevre sorunlarına karşı uluslararası iş birliğinin geliştirilmesi, Maastricht Anlaşması ile AB ortak çevre politikasının temel hedefleri arasına dâhil edilerek resmiyet kazanmış ve Birlik, otuzdan fazla konvansiyona taraf olmuştur. Uluslararası iş birliği açısından AB, 1992 yılında yapılan Rio Zirvesi’nde kabul edilen İklim Değişikliği ve Biyolojik Çeşitliliğin Korunması Sözleşmesi, ayrıca çölleşmeyi engellemek amacıyla hazırlanan anlaşmalar, Baltık Denizi’nde çevrenin korunmasına ilişkin Helsinki Konvansiyonu, ozon tabakasına zarar veren gazların azaltılmasına yönelik Viyana Sözleşmesi ve Montreal Protokolü’ne taraf olmuştur. Avrupa Birliği ve üye ülkeler, çevre kirliliğini önleme ve küresel barışa katkı sağlama amacıyla küresel gelişme yardımlarının yarısından fazlasını karşılamakla birlikte 1990 yılından bu yana bu yardımlar çevresel değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Örneğin; Asya ve Latin Amerika’ya yapılan yardımların en az %10’unu çevre için harcama zorunluluğu getirilmiştir. 1982 yılından bu yana gelişmekte olan ülkelerde çevreyi koruma amacıyla sivil toplum örgütleriyle ilgili çeşitli projelere de destek verilmektedir.

Birleşmiş Milletler Çevre Sözleşmesi’ne de taraf olan AB, 1998 Nisan ayında Kyoto Protokolü’ne de imza atmıştır. Kyoto Protokolü, sanayileşmiş ülkelerin sera gazı emisyonlarını azaltma taahhütlerini daha da katı hâle getirmekte ve bu azaltımın belirli zaman dilimleri içinde gerçekleşmesini öngörmektedir.

kabul edildiği üzere çevre sorunları sınır tanımamaktadır. Çünkü bir ülke içinde ortaya çıkan çevre kirliliği ve sorunları, doğal yollarla başka bir ülkeye kolaylıkla taşınabilmektedir. Sınır ötesi çevre sorunları, iki ya da daha çok devletin çevre sorunlarının iç içe girmesidir. Zararlı olarak tanımlanan emisyonların hava-toprak ve su gibi doğal çevre araçlarıyla bir devlet sınırından diğerine veya diğerlerine taşınmasıdır.

2.1. Dünyada Çevre Kirliliğini Önleme Çalışmaları

İnsanoğlu tarihsel süreç boyunca yaşadığı mekânı oluşturan doğadan çok yönlü yararlanmış, ancak özellikle 20. yüzyıldan itibaren çevre üzerindeki olumsuz etkisini algılayarak sorgulamaya başlamıştır. 19. yüzyılın ikinci yarısında tüm dünyada yaşanan sanayileşme hareketleri ve buna bağlı olarak yaşanan hızlı nüfus artışı, şehirleşme ve endüstrileşmeyle birlikte dünyada çevresel tahribat baş göstermiştir.

dünya genelinde yapılan araştırmalarda özellikle Rusya, Zambiya, Ukrayna, Peru, Çin ve Hindistan’da çevre kirliliğinin son derece önemli boyutlara ulaştığı tespit edilmiştir. Farklı bölgelerde yer alan bu ülkelerdeki çevresel kirlilik oluşturan faktörler, hava hareketleri ile deniz ve okyanus bağlantılarıyla öncelikle yakın çevreleri olmak kaydıyla tüm dünyayı olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle çevre kirliliği, küresel boyut kazanmakta ve çevre kirliliğini önleme çalışmaları ise küresel barışı doğrudan etkilemektedir.

Bu konuyla ilgili çalışmaların ilki, 1913 yılında yapılmış olan Bern Konferansı’dır. Bu konferansı 1923 yılında yapılmış olan Paris ve Londra Konferansları izlemiştir. 1965 yılında Birleşmiş Milletler (BM) danışma kurulları oluşturulmuş ve 1970 yılında ise tabiatın korunması hakkında Avrupa konferansları düzenlenmiştir. Bu çalışmaların esasını ise daha çok tabiatın ve kültür varlıklarının korunması oluşturmuştur. Uluslararası alanda çevre hakkının dile getirildiği ilk toplantı Stockholm’ de yapılmış olan Birleşmiş Milletler Çevre ve İnsan Konferansı’dır. 1972 Stockholm Konferansı, çevre sorunlarına yönelik politika oluşturulması bakımından büyük bir öneme sahiptir. Yine bu konferansta alınan bir kararla 5 Haziran, “Dünya Çevre Günü” olarak ilan edilmiştir. 1992 yılında Rio da Jenerio’da Birleşmiş Milletler Çevre Kalkınma Konferansı düzenlenerek 1972 Stockholm Konferansını teyit edici yeni bir deklarasyon yayınlanmıştır. Aynı çerçevede değerlendirileceği üzere 2002 yılında Johannesburg’da Birleşmiş Milletler Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi de uluslararası çevre sorunlarıyla ilgili atılmış somut adımlardan biridir.

sanayileşmiş ülkelerin sera gazı emisyonlarını azaltma taahhütlerini daha da azaltmayı öngören Kyoto Protokolü için belirlenen ilk zaman dilimi, 2008-2012 yılları arasını kapsayan dönemdir. Tüm dünyayı tehdit eden küresel ısınmayla mücadele için sera gazı emisyonlarının azaltılmasını amacını taşıyan protokol, AB ile birlikte 117 ülke tarafından ortak amaca hizmet etmektedir.

2.1.2. Türkiye’de Çevre Kirliliğini Önleme Çalışmaları

1950’li yıllar itibarıyla Türkiye’de yaşanan hızlı sanayileşme hareketleri, kırdan kente göç ve plansız şehirleşme gibi pek çok sorunla birlikte çevre kirliliği olgusunu da beraberinde getirmiştir. Bu dönemde hızla artan nüfus potansiyeli, plansız sanayileşme ve yanlış arazi kullanımları, çarpık kentleşme, verimi arttırmak amacıyla gereğinden fazla kullanılan tarım ilaçları ülkemizde ciddi çevre sorunlarına yol açmış ve böylece hava, toprak ve sularımız büyük ölçüde kirlenerek canlılar için ciddi tehdit unsuru olmuştur. Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler, ekonomilerinin temelini oluşturan tarım ve tarıma dayalı sanayi tesislerinin varlıklarını arttırmaya çabalarken diğer taraftan gerekli önlemler alınmaması ve halkın yeterince bilinçli olmaması sebebiyle büyük çevre sorunlarıyla karşılaşmaktadırlar.

Türkiye’de çevre kirliliğini önleme amaçlı ilk etkin çalışmalar 1960’lı yıllarda başlamıştır. Devletin bu konuyla ilgilenmeye başlamasının en önemli göstergesi ise 1972 yılında Stockholm’de yapılmış olan Birleşmiş Milletler Çevre ve İnsan Konferansı’na katılmış olmasıdır. Daha sonra 3. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nda (1973-1977) “Çevrenin Korunmasına İlişkin Tedbirler” alınması hükmü, bu konuyu daha da somutlaştırmıştır (Çevre Bakanlığı raporlar, 2000: 21). Ayrıca yine bu dönemde Çevre Sorunları Özel İhtisas Komisyonu da oluşturulmuştur (Arat, 2000:167). 1978’de Çevre Müsteşarlığı, 1991’de de Çevre Bakanlığı kurulmuştur.

Dünyada çevre yönetim sistemleri’yle ilgili ilk standart, 1992’de İngiltere Standartlar Enstitüsü tarafından çıkarılan BS7750 standardıdır (www.ıso.orgwww.tr.sgs.com/tr/emas). BS7750, aynı zamanda AB’ye üye olan ülkelerde uygulanan çevre yönetim standardı EMAS’ın da temelini oluşturmaktadır. EMAS, Avrupa Birliği Eko-Yönetim ve Teknik Programı’dır (). Bu programı kapsayan standartlardan en önemlisi ve dünya çapında kabul edileni, ISO 14001 standardıdır. Bu, Uluslararası Standartlar Örgütü (ISO) tarafından 1996’da uygulanmaya konulmuştur.

Türkiye’de de devlet öncelikle kendi üretim alanlarında çevreyi korumaya yönelik tedbirler alarak özel sektöre de örnek teşkil etmiştir. Bu çerçevede genel kabul görmüş uluslararası teknik standartlar da (çevre ve sağlık koruma, güvenlik standartları vb.) Türk Standartlar Enstitüsü (TSE) tarafından kabul edilmiştir. Türkiye, uluslararası boyutta yaklaşık 50 anlaşma ve protokole imza atarak taraf olmuştur. Bunların en önemlisi ve en yenisi ise 2 Haziran 2008 tarihli Bakanlar Kurulu Toplantısı’nda alınan bir kararla Kyoto Protokolü’nü imzalamış olmamızdır. Türkiye, protokolü imzalamış olmasına rağmen çeşitli alt yapı hizmetlerinin sağlanabilmesi amacıyla 2008-2012 döneminden muaf tutulmuştur.

3. İnsan-Çevre Etkileşimi: Çevrenin İnsanı Etkilemesi

İnsan ve davranışları üzerinde doğrudan etkili olan en önemli çevre faktörü iklimdir. İklim; insanın ırksal özellikleri, karakter ve davranış farklılıklarının da kaynağıdır. Teknolojideki tüm ilerlemelere karşılık insan hâlâ bütün maddi ihtiyaç ve istekleri için fiziki çevreye bağlıdır.

Dünya ziraat kuşakları bakımından dört faklı bölgeye ayrılıştır: Kabaca 60-42 enlemleri arasında soğuk kuşak, 42-35 derece enlemleri arasında mutedil veya ılıman kuşak, 35-23 derece enlemleri arası kurak kuşak ve 23 dereceden ekvatora kadar olan kısım ise sıcak kuşak olarak belirlenmiştir. Bu kuşaklar iklim ve dolayısıyla zirai faaliyetlerdeki farklılıklar sebebiyle ayrılmıştır.

Kuzey yarım kürede meskenlerin kuruluş yeri olarak güney bakılı alanların tercih edilmesi, evlerin çatılarının dik, eğik veya düz olması iklimin insan yaşamı üzerindeki etkilerine gösterilebilecek örneklerdir. Akarsular, belirtilen faaliyetlerdeki rolleriyle doğal faktörler arasında ilk sırayı alırlar ve bu değişim uzun süreli bir karakter taşır. Bunun yanı sıra dalgalar ve rüzgâr da önemli doğal faktörlerdir.

Doğal afetler, jeolojik ve meteorolojik olmak üzere iki ana başlıkta toplanır. Küreselleşmeye bağlı olarak dünyada doğal çevre bozulmaları sebebiyle doğal afetler artmakta, buna bağlı olarak büyük can ve mal kaybı olmaktadır. Doğal afetler, jeolojik ve meteorolojik olmak üzere iki ana başlıkta toplanır. Küreselleşmeye bağlı olarak dünyada doğal çevre bozulmaları sebebiyle doğal afetler artmakta, buna bağlı olarak büyük can ve mal kaybı olmaktadır.

3.1. Doğal Afetler ve İnsan

Gerek kendiliğinden oluşmuş doğal göller ile gerekse sonradan insanoğlunun yaptığı göller ve barajlar, çevreye farklı bir görünüm vermektedir. Doğal afetler içinde özellikle depremler ve taşkınlar, barajlarda ve göllerde risk oluştururlar. Baraj ve göllerin eğim yönündeki kapakların ve setlerin deprem sırasında zarar görmesi hâlinde sular hızlı bir şekilde baraj ve göl alanından çıkarak eğim yönündeki yerleşim ve ziraat alanlarını basmaktadır. Tüm doğal afetler dünyanın oluşumundan bugüne kadar olan yaklaşık 5 milyar yıldır tekrarlanarak devam etmektedir. Dünyada görülen bu doğal afetler, dünyanın bugünkü şeklini almasına neden olmuştur. Bu görünüm üzerinde beşerî ve iktisadi faaliyetler ya olduğu gibi devam eder ya da yeni durum üzerine faaliyetler yeniden şekillenmektedir.

Doğa olayları olumsuz sonuçlarıyla afet ismini alır. Ancak doğal afetler, sosyoekonomik ve teknik olay olarak yaşanmaktadır. Doğa en iyi biçimde önemsenmeli ve kavranmalıdır. Bu önem ve kavrama, ülkelerin gelişmişlik düzeyleriyle alakalıdır. Gelişmiş bir ülke; afetlere karşı uygulanabilir, güçlü ve sürdürülebilir politikalar üretebilmektedir. Güçlü bir afet politikası, bazı afetlere karşı tutunabilmekte ve olumlu sonuçlar alınabilmektedir. Aynı şartlarda oluşmuş bir doğal afet, gelişmişlik düzeyi farklı olan ülkelerde farklı sonuçlar göstermektedir. Doğal afetlerde fen bilimleri, sağlık bilimleri sosyal bilimler tüm disiplinleriyle birlikte hareket etmelidir.japonya doğal afetleri kolaylıkla atlatırken çin de doğal afet karşısındaki ölü ve yaralı tahribat sayısı çok fazladır.bu da doğal afete alınan önlemlerle ekonomik güçle alakalıdır.

3.1.1. Uluslararası Örgütler ve Yardımlaşma

Birleşmiş Milletler araştırmasına göre 1994 yılında dünyada doğal afetlerin sayısı 400 iken 2004 yılında 650 olmuştur. 2007 yılında ise yaklaşık %20 artarak 785 olmuştur (www.un.org.trwww.redcross.orgwww.kizilay.org.tr). Kızılhaç’ın rakamlarına göre Avrupa’da 2003 sıcakları sebebiyle 35.000 kişi ölmüştür (). Hiç kuşku yok ki bu rakamların artması, doğal dengenin bozulmasıyla ilgilidir. Türk Kızılay’ı da uluslararası yardımlaşma konusunda dünya çapında bir kurum hâline gelmiştir. Türk Kızılay’ı dünyanın pek çok bölgesinde afet alanlarına tıbbi, giyecek, beslenme ve barınma konularında yardımlar sağlamaktadır. Dünyada ve ülkemizde gittikçe artan sayıda işletme, çevreyi koruma konusunda kendilerine düşen görevlerin farkına varmakta ve doğal çevreye karşı bakış açılarını değerlendirmektedirler. Bu değişmenin sonucu olarak da çevre yönetim sistemlerini oluşturarak ISO 14001 Çevre Yönetim Sistemi Standardı ile belgelendirme yoluna gitmektedirler (Tezcan, 2001:21).

Ayrıca Türkiye’de bir “Bölgesel Afet Bilgi Araştırma Merkezi” kurulması için Türkiye, Tacikistan, Ukrayna, Kırgızistan ve Kazakistan bir araya gelerek 21 Mart 2007 tarihînde bir mutabakat belgesi imzalamışlardır. Bu mutabakat, doğal afetlerin olumsuz etkilerinin önlenmesinde ön değerlendirmelerin hazırlanması ve etkilerinin azaltılması için Bağımsız Devletler Topluluğu (BDT) ülkeleriyle iş birliği yapılmasını amaçlamıştır.

Dünyadaki uluslararası örgütler içinde Birleşmiş Milletler (BM), NATO, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Avrupa Birliği (AB), Dünya Bankası, Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) ayrıca Türk Kızılay’ı, Kızılhaç, İnsani Yardım Büroları ve gönüllü kuruluşlar doğal afetlerde zarar gören her ülkeye her türlü yardımı yapmaktadır.

Uluslararası örgüt olan BM, yardımlaşma alanında en büyük kurumdur. BM’nin insani yardım amaçlı kurulmuş on (10) kuruluşu her türlü afette yardıma hazır şekilde işlevlerini yürütmektedir: WHO, UNICEF, UNFPA, UNIC, FAO, ILO, UNHCR, IOM, IFRC ve UN SECURITY. Belirtilen bu kuruluşlar, doğal afetlerle karşı karşıya kalan devletlere yardım amaçlı şekilde çalışmaktadırlar.

Bu bakımdan BM dünya için çok önemli bir örgüt olmuştur. Kuruluşunda bunu fark eden Türkiye, 24 Ekim 1945 yılında BM’nin kurucu 51 ülkesinden biri olmuştur. Bugün bu ülke sayısı 192 olmuştur. BM’nin anlaşma protokolü içinde IX. Bölümün 55. Maddesi, Ekonomik ve Sosyal İş Birliğiyle ilgili maddesidir.

Son yıllarda savunma faaliyetleri yanında NATO afet yardımı konusunda ön plana çıkmaya başlamıştır. 1950’den bu yana faaliyet gösteren NATO, afet yardımı için BM’lere yardımda bulunmaya başlamıştır. NATO uçakları, BM iş birliğiyle afet bölgelerine yardımları taşımıştır. Bu yardım bazı çevrelerce sorgulanmaktadır. Askerî bir gücün sivil hizmet ve yardımlara karışması dile getirilmekte tepkiler gösterilmektedir. Buna karşın destekleyenlerde olmaktadır. Dünyada doğal afetlere bakıldığında arama ve kurtarma işlemlerinde ülkelerin özellikle askerî ve polisi ön plana çıkmaktadır. NATO’nun desteğini onaylayanlar bu açıdan bakmaktadırlar. Savaşların az olduğu günümüz dünyasında NATO’nun bu yardımı önemsenmeli ve desteklenmelidir. Özellikle 29 Ağustos 2005 tarihinde yaşanan ABD’deki Katrina Kasırgası ile 8 Ekim 2005 tarihindeki Pakistan depreminde NATO başarılı yardımlar yapmıştır.

BM’nin yardımıyla Pasifik Okyanusu’nda tsunami, fırtına ve kasırgaya karşı erken uyarı sistemi kurulmuş ve işlevsel olarak çalışmaktadır. BM’ler Hint Okyanusu’na da erken uyarı sistemini yerleştirme çalışmalarına başlamıştır. 26 Aralık 2004 tarihinde Endonezya, Tayland, Sri Lanka ve Hindistan’da meydana gelen deprem ve sonucunda okyanusta oluşan tsunami felaketiyle yaklaşık 300.000 ölü olmak üzere 1.000.000 kişi etkilenmiştir. Yine 2-3 Mayıs 2008’de tarihlerinde Myanmar’da oluşan Nergis Kasırgası felaketinde de yaklaşık 78.000 ölü, 50.000 kayıp insan olmak üzere 2,4 milyon kişi etkilenmiştir. Büyük can ve mal kaybına neden olması sebebiyle erken uyarı sisteminin bir an önce kurulması gerektiği gerçeğini hızlandırmak açısından bir kez daha önemi ortaya çıkmıştır. Bu iki okyanus çevresinde yılın her döneminde büyük tsunami, fırtına ve kasırgalar olmaktadır. Bu okyanusların kıyılarının büyük bölümünde yerleşme, turizm ve ticari faaliyetler yapılmaktadır. Bu bakımdan erken uyarı sistemleri buralar için büyük önem taşımaktadır. Ayrıca yukarıda belirtilen örgütlerinde çevre ve doğa konusunda oldukça duyarlı oldukları bilinmektedir. Bu örgütler içinde gönüllü kuruluşların da yardımları görülmektedir. Gönüllü kuruluşlar ilk olarak daha çok yerel sorunlara tepki olarak doğmuş örgütlerdir. Ancak çevrenin küresel olma özelliği, bunları 1970’li yılların ortasından itibaren yerel boyuttan daha evrensel boyuta taşımıştır (Kılıç, 2001:146).

İlgili Kategoriler

Coğrafya Ders Notları


Yorumlar 1

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.