Estetik ve sanat ders notları


ESTETİK VE SANATA GİRİŞ

Estetik: Felsefenin doğrudan doğruya, sanat, sanat eseri, sanat objesi, sanat eseri sanatçı bağlantısı vb. gibi problemlerle uğraşan bunlara yeni bir yorum getiren disiplin dalıdır.

Sanat Faaliyeti: Bir sanatçının hangi sanat dalında olursa olsun daha önce var olan malzemeden ve almış olduğu kültür biçiminden hareket ederek daha önce varolmayan bir forma bir biçime, bir yoruma ulaşmasıdır. Sanatçının ortaya koyduğu eser artık bir estetik objedir. Sanatçının eldeki malzemeye getirdiği yorum ve yorumundaki farklılık sanat eserinin de türlerini oluşturur. Sanatçının bütün malzemesi tabiat ve insandır.

Suje-Obje: Suje akıl sahibi olan yani insandır. Obje ise kendisi hakkında bilgi edinilmesi gereken her şeydir. Eğer insanla ilgili bilgi edinilecekse o insanda bize göre objedir. Bilgi edinilme durumunda olduğu zaman sujedir. Bilgi dediğimiz şeyin ortaya çıkması da suje’nin (bilgi almaya çalışanın) objeyi kavraması anlaması onu yorumlaması demektir. Öyleyse her bilgi her hüküm böyle bir obje yorumlaması böyle bir varlık yorumlamasıdır. Estetik alanında da tıpkı bilginin ortaya çıkmasında olduğu gibi bir suje obje bağlantısı vardır. Bizim estetik obje dediğimiz şey yahut sanat eseri dediğimiz şey hep böyle bir bağlantı içinde bir suje’nin yorumudur. Sanatçı tabiata ve diğer objelere bakar ve buna diğer objeleri katarak estetik objeyi yaratır. Buna sanatçının objektivasyonu denir. O daha sonra topluma bağlı olarak sanat eseri olur.

            Sanatçının Objektivasyonu

            Suje                             Obje                      Estetik Obje

       (Sanatçı)                                                        (Sanat Eseri)

Estetik: Klasik anlamıyla estetik güzelin ne olduğu sorusunu yanıtlamakla ilgilenen bilim olarak tanımlanabilir. Estetiği ayrı bir alan olarak belirleyen temel kavramı güzeldir. Estetiğin sınırlarını çizebilmek bir bakıma “güzel” kavramının kapsamını belirlemekle aynı anlama gelir. Gerçeklikte güzel değer yargısıyla ilgili içinde ele alınan her şey estetiğin araştırma alanına girer. Böylece estetik alanda yalnız sanat yapıtları değil, aynı zamanda doğal olarak var olanlarda “güzel” olarak nitelendirilir. Estetik kavramını ilk kez kullanan ve estetiği bağımsız bir disiplin olarak kuran Filozof A. G. Baumgarten’dır (1714–1762). Ona göre estetik “güzel üzerine düşünme bilimi”dir. Baumgarten’dan sonra Kant’ın çalışmaları estetiğin bağımsız bir disiplin olarak kurulmasında önemli rol oynamıştır. Kant, güzel ile iyi’nin örtüştüğü ve farklılaştığı konuları belirleyerek “güzel” i yararlıdan ayırarak “estetik hazzın duygusal hoşlanma” dan farklı olduğunu gösterip estetiğin kendine özgü sınırlarını çizmiştir. “Güzel” in ne olduğunu varlık ve bilgi görüşü ile ilgi içinde ele alarak sistemli bir biçimde araştıran ilk filozof Platon’dur (M.Ö. 427–347).

            Sanat: Sanat için tek bir tanım vermek imkânsızdır. Felsefeciler, tarihçiler, sanatçı veya estetik bilimi ile uğraşanlar değişik tanımlar yapmışlardır. Ünlü sanat tarihçisi Herbert Read sanat “Güzellik duygusunun maddeye yansımasıdır” der. Benette Groce “Sanat bir anlatım aracıdır. Ve temeli sezgiye dayanır” der. Tolstoy ise “sanat sanatçının duygularını dile getirmesidir” diye tarif eder. Genel tarif ise şöyledir. “insan duygu ve düşüncelerinin ahenkli veya uyumlu bir şekilde işe aktarılmasıdır. Bu işe aktarmak mutlaka güzelin olması zorunlu değildir. Ayrıca sanat eseri yapıldığı dönemin maddi ve manevi durumuna göre değerlendirilir.

            Sanat duygu ve düşüncelerin belirli teknik ve estetik kurallara göre madde ile maddede ifade edilmesi olayıdır (Kınay, 1974, s. 5). Eflatun (Platon) sanatı bir kopyayı tekrar bir kopya etmek, imgeyi tekrar imgelemek olarak tanımlamış ve sanatın bir yansıtma (mimesis)olduğunu söylemiştir (Read,1981,s.127). Eflatun’a göre doğada genel bir sanat kavramı yoktur, fakat bazı sanatlar vardır, bu sanatlar, öznel deneylerin bir anlatım tarzı değil,aksine günlük etkinliklerin narin biçimleridir. (Read,1981,s.126)

Platon’un öğrencisi olan Aristo’ya göre sanatçı Platonun sandığı gibi insanları gerçeklikten uzaklaştıran, sahte bilgileri sunan değil, insanlara hayatı açıklayan bir kişidir (Moran,1983,s.21)

Batıda sanatın yansıtma olduğu düşüncesi Rönesans’tan sonra tekrar canlanmış ve neo-klasikler sanatı birkaç şekilde yorumlamışlardır. Bunlardan önemli olan ikisi şunlardır: 1-Sanat genel doğanın yansıtılmasıdır. 2-Sanat idealleştirilmiş doğanın yansıtılmasıdır. Bu durumda her iki kurama göre de sanat yansıtmadır; fakat yansıtılan gerçeklik aynı değildir. (Moran, 1983 s.22).

Mağara resimlerini yapan ilk insanlardan, bugün afişleri gerçekleştiren tasarımcılara uzanan, yüzyıllara ve çeşitliliğe dayanan geniş bir yelpazede etkinlikler vardır. Tüm bu etkinliklere sanat denilmektedir (Gombrich, 1976 s.4). Sanat sözcüğü sınırları önemli bir tartışma yaratmayacak şekilde belirlenmiş bir sanat alanında ve o alana özgü olarak yapılan kimi işlemleri ve elde edilen kimi estetik ürünleri tanımlamak içinde kullanılır (Erinç, 1995 s.19).

            Sanatın nasıl doğduğu kesin olarak bilinmemekle beraber resim, heykel, barınak ve dokuma gibi etkinlikleri sanat olarak kabul ettiğimiz zaman, tarihte sanat ve sanatçının bulunmadığı toplum yoktur (Ersoy,1983, s.30). İnsanın duygusunun resim diliyle büyüsel bir ifadesi olarak sanat, ilkel toplumlarda mağara duvarlarında yer almıştır.

            Tarih öncesindeki doğaya dönük resim anlayışı yakın zamanlara kadar bazı ilkel kabilelerin sanatlarında devam etmiştir. İnsanın düzen ihtiyacını resim diliyle gerçekleştirmesinde ya doğaya bağlı kalan, ya da üsluplaştırma niteliği taşıyan eğilimler geçerli olur. Gerçi insanda, ona yazının keşfini de sağlayan soyutlayıcı yetenek daha geç gelmiştir, ama bazı insan toplulukları uygarlık düzeyinin ileri aşamalarında da doğaya sıkı sıkıya bağlı bir biçim anlayışını amaç ve ideal edinmişlerdir (Tansuğ, 1988, s.63–65).

            Sanat olayına katılan, onun oluşmasına yardım eden insan; toplumsal bir varlık olduğuna göre, onun meydana getirdiği sanat eseri de toplumsal bir ürün olacaktır. Sanat, insan emeğinin bir ürünüdür. Estetik yansıtmanın konusu her zaman insandır. Estetiksel yaratmada iki önemli öğe vardır. Bunlardan biri sanatçının özlemleri, arzuları, diğeri ise toplumun istekleridir. Sanatçı meydana getirdiği eserini topluma kabul ettirebilirse tam bir doyum elde edebilir. Ancak sanat eserinin toplumca kabul edilmesinde toplumun düzeyi de  önemlidir. Sanatsal gelişim, toplumsal gelişmeye ve toplumsal hayatın yapısıyla doğrudan ilgilidir. Sanatçının dünya görüşü içinde bulunduğu toplumdaki konumuna göre bilinçli veya bilinçsiz olarak şartlanabilir (Ersoy,1983, s.51,56).

            Estetik modernliğin yalnızca genelde kültürel modernliğin bir parçası olduğunu Habermas tarihsel olarak şu şekilde açıklar; Onsekizinci yüzyılda Aydınlanma filozofları tarafından formüle edilen modernlik projesi, nesnel bilimi, evrensel ahlak ve yasayı ve kendi iç mantığı çerçevesinde sanatın özerkliğini geliştirme çabalarından oluşuyordu. Bu proje, aynı zamanda, bütün bu alanların kendi bilişsel potansiyellerini esoterik biçimlerinden de kurtarma niyetindeydi. Aydınlanma felsefeleri, bu uzmanlaşmış kültür birikiminden, gündelik yaşamın zenginleştirilmesinden de – gündelik sosyal yaşamın akılcı bir örgütlenişi için de denebilir – yararlanmayı istiyorlardı. Condorced’le aynı kafada olan Aydınlanma düşünürleri, sanat ve bilimlerin, sadece doğal güçler üzerindeki denetimi artırmakla kalmayıp, dünyanın ve benliğin anlaşılmasını, ahlaki ilerlemeyi, kurumların haklılığını ve insanların mutluluğunu da sağlayabileceği yolundaki abartılı beklentilerini de hala sürdürüyorlardı. Yirminci yüzyıl bu iyimserliği darmadağın etti. Bilim, ahlak ve sanatın farklılaşması, uzmanlarca ele alınan bölümlerin özerkliği ve bunların gündelik iletişimin hermeneutik’inden (yorumsama) ayrışması anlamına gelir oldu. Bu çatlama, uzmanlık kültürünü “olumsuzlama” çabalarını doğuran problemdir. Ama bu yolla problem ortadan kalkmış olmadı: Ne kadar zayıf olursa olsun Aydınlanma’nın niyetlerine mi sarılmalıyız, yoksa bütün modernlik projesinin yitirilmiş bir dava olduğuna mı? (Jameson, Iyotard, Habermas, 1994, s.37-38).

            Her sanat eserinde bir mana ve şekil vardır. Eserin söylemek istediği şeyi sanatkarın hayatından ve sosyal çevresinden daha iyi ne anlatabilir (Yetkin, 1945, s.6).  Sanat sözcüğü sınırları önemli bir tartışma yaratmayacak şekilde belirlenmiş bir sanat alanında ve o alana özgü olarak yapılan kimi işlemleri ve elde edilen kimi estetik ürünleri tanımlamak içinde kullanılır (Erinç, 1995, s.19). Öyleyse sanat eserini anlamak için, sanatçının hayatını ve yaşadığı dönemi de bilmek gerekmektedir.

            Her çağla ilgili yapıtın kendine özgü bir mantığı olduğu görüşünü, prensip olarak kabul etmek gerekmektedir. Yani “sanatın varlık nedeni, hiçbir zaman aynı kalmaz” diyenleri burada onaylamak gereği vardır. Çağımızın büyük mimarı Wright da: “Mimaride her proje, kendine özgü bir gelişim yasasına sahiptir” diyor. Böyle olunca, sanatta değişmez değerlerin bulunmadığı gerçeği ortaya çıkmaktadır. Zaten sanat tarihindeki yapıt çeşitliliğinin nedeni de budur. Sanat yapıtında belli bir mantığın olmamasıdır ki, onun sonsuzluğunu, çeşitliliğini, renkliliğini, zenginliğini ve bir de her seferinde sanatçıda uyanan yaratıcı endişeyi sağlamaktadır. Esasen bu yüzden, yaratıcı olan, daima beklenilmeyendir, denmiştir (Turani, 2003, s. 10). Batı’nın geleneksel optik biçim endişesinin, yerini psikolojik biçime terk ettiği sırada ilkel kavimlerin yapıtları ile ilgilenişi ve bunun ruhbilim çalışmalarının başladığı bir zamanda oluşu bir rastlantı değildir. Özellikle Mısır, Mezopotamya, Hint, Çin, Japon ve Amerika’nın eski yerli halkları ile Afrika, Avustralya ve Okyanusya adalarında yaşayan ilkel topluluklar gibi, batı dünyasına yabancı kalmış halkların sanat ve etnografik eşyaları, XIX. Yüzyılın içinde keşfedilmeye araştırılmaya Batı sanat merkezlerine taşınmaya ve bunların bilimsel sınıflandırılmaları yapılarak müzelerinin kurulmasına başlanmıştır. XX. Yüzyılın ilk yarısında Batılı ressam ve heykelcilerden bazıları, Okyanusya Adaları, Afrika, Avustralya, Malinezya vb. gibi hala yaşamakta olan primitif halkların yaptıkları işlerde ilkel fakat sağlam bir arkaizmin sağlıklı anıtsal biçimlerini fark etmişlerdir (Turanî, 2003, s.65).

            Sanatsal bilgi insanın pratik etkinliğinin amaçlı olarak biçimlendirilmesini getirir. Sanatsal bilgini özü sorusu felsefenin temel sorusuna yakından bağıntılı olup, maddecilik ile idealizm arasındaki çatışmanın nesnesini oluşturur. Maddeci estetik için geçerli olan şey, her türlü bilgiyi nesnel gerçekliğin insan bilincinde yansıması olarak kavrayan yansıma kuramıyla, gerçekliğin estetiksel olarak çözümlenişidir (Çalışlar, 1993, s.360). Sanat, insana toplumsal yaşam koşulları konusunda bir görüş vermekte ve insanı bilgilendirmektedir. Kısacası sanat, bir bilgi üretme süreci olmak durumundadır. Sanat, bir bilgi üretme süreci olması nedeniyle, bilimle son derece ilintili görünmektedir. İnsanlar, yüzyıllardır sanatla bilimi yarıştırmaya çalışmışlardır. Gerçi birçok düşünür bu iki konunun da gerçeğe ulaşma çabalarının aynı olduğunu fakat yöntemlerinin farklı olduğunu belirtmiştir.

 Sanatçı: Düşünen insan

Sanat Eseri: Düşünce ürünü, üretilen düşünce estetik heyecan yaratıyorsa sanat eseri olur.

SANATLAR

Endüstriyel Sanatlar                                           Güzel Sanatlar

Duvarcılık                                                      Ritmik            Fonetik            Plastik

Dokumacılık                                                  Sanatlar           Sanatlar           Sanatlar

Marangozluk                                                  Tiyatro            Şiir                  Mimari

Demircilik                                                      Pandomim      Müzik              Heykel

Seramik vb. Zanaatlar                                    Seyirlik                                   Kabartma

                                                                       Oyunlar                                  Resim

                                                                                                                      Grafik

                                                                                                                      Minyatür

                                                                                        Karma Sanatlar

                                                                                              Sinema

                                                                                              Opera

                                                                                              Fotoğraf

                                                                                              Dans

Güzel Sanatlar

  1. Felsefi öz içerik ve mesaj içerir
  2. Kalıcılık özelliği vardır
  3. Eşsizlik tek olması
  4. İnsan tarafından ortaya konması

Mutlak suretle biçime sahip olmalıdır.

Endüstriyel Sanatlar

Fonksiyonellik özelliği taşır(Fabrikasyon

Çoğaltılabilir olması

Kolektif çalışma ürünüdür.

SANAT OLAYI

            Anlatımcı                               Biçimci                                   Duygusal Etki Kuramı

            SANATÇI                             ESER                                     TÜKETİCİ

            insan                                       ürün                                        alıcı

Fiziksel ve Toplumsal Çevre Dış Dünya (Genel Anlam) Yansıtmacı Etki Kurum

SANAT KURAMI

Yansıtmacı Sanat Kuramı: Bu kurama göre sanat eseri insani hayatı ya da toplumu yada doğayı yansıtan bir olaydır.

Anlatımcı Sanat Kuramı: Sanat duyguların anlatımıdır. Sanatın sırrı sanatçıdadır.

Duygusal Etki Kuramı: Sanatın özü tüketicide uyanan estetik, beğeni yada coşkuda aramadır.

İş Teorisi: Yarar sağlama, bedenin rahatlaması

Oyun Teorisi: Bedensel olarak rahatlığı düşünülür.

ESTETİK

            Estetik sözcüğü Grekçe aısthesıs ya da aısthanestha sözcüğünden gelir. Aısthesıs sözcüğü duyum, duyulur algı anlamında aısthanesthaı ise duygularla algılamak anlamına gelir. Estetik bu anlamda duyulur, algılanır ya da duygusallığın sağladığı bilgiyle ilgili bir bilim dalı olarak düşünülür. Bu bilim dalını kuran ve ona bu adı veren kişi A.G. Baumgarten’dır. Alman felsefeci Baumgarten 1750–1758 yılları arasında yayınladığı Aesthetica adlı eseriyle ilk kez bu bilim dalını temellendirmiş, konusunu belirlemiş ve sınırlarını çizmiştir. Baumgarten estetik’i özgür güzel sanatlar teorisi, aşağı bilgi teorisi, güzel üzerine düşünme ve akla benzer yeti (duyu) bilimi şeklinde tanımlamıştır.

            Baumgarten estetik kavramının temel belirleyici motivi olarak ”Cognıtia Sensıtiva”’yı açıklamıştır. Baumgarten aşağı bilgi yetisinin ortaya koyduğu tasavvurlara sensitive (duygusallık) adını verir. Cognıtia Sensıtiva’yı ise açık ve seçik olan şeylerin ötesinde bulunan tasavvurlar bütünü olarak tanımlanır.

Akıl: İnceleyen bilim dalı mantık (Yukarı bilgi teorisi) açık-net.

Duyular: İnceleyen bilim dalı estetik (aşağı bilgi teorisi) açık değil-bulanık

            Estetik açık ve seçik olmayan bir bilginin yani duygusal bilginin bilimi olarak tanımlandığına göre açıklık ve seçiklik zihni bilginin ölçüsü değildir. Açıklık ve seçiklik zihni bilginin ölçüsüdür. Estetik bilginin özelliği açık ve seçik olmak değil, tersine bulanık olma halidir. Zihni bilginin ödevi, aklın doğrularını araştırmaktır. Baumgarten’a göre duygusal, bilgiyi araştıracak bir bilim dalıda gereklidir. İşte bu bilim dalına ESTETİK adı verilmiştir. Mantığın yukarı alanını araştırmasına karşılık estetik aşağı bilgi alanını araştırır. Her iki bilim dalı da gerçeği bulmak ister. Biri zihni bilginin yetkinliğine diğeri ise duyulur bilginin yetkinliğine ulaşmak ister. Her ikisi’nin de ölçüsü doğruluktur. Ancak doğruluk estetik güzel üzerine düşünme sanatı olarak açıklanır. Şayet estetik bütün duyuları değil sadece güzellik duyusunu inceliyorsa bu bilime kavramsal olarak estetik denilmesi hatalıdır. Nitekim 18. yy filozoflarından Herder Grekçe kallas kökünden kollıgone Hegel ise Kollıologıe sözcüklerini önermişlerdir. Kallas Grekçe güzel anlamına gelir. Diğer yandan estetiği sadece güzel değerine bağlayıp açıklamaya çalışmak astetiğin sorun alanını gereksiz yere sınırlandırmak olur. Bir değer felsefesi olarak estetiğin içine yüce, zarif, komik, ilginç, hatta çirkin değerleri de girer. Bütün bu değerlerinde birer estetik anlamı vardır.

            Estetiğin Güzelin Bilimi Olarak Kabul Görmeyişinin Nedenleri:

Her dönemin ve her uygarlığın kendine özgü bir güzellik anlayışı vardır. Her toplum kendi güzellik kavramını geliştirmiştir.

Estetiğin konusu sanatta sınırlandırılıyorsa sanatın sadece güzellikleri değil çirkinlikleri de dile getirdiği unutulmamalıdır.

Güzel bir objenin estetik özelliklerini belirtmek için kullanılacak niteleme sıfatı olamaz. Trajik, dramatik, hoş sevimli gibi değerlerde vardır.

            Doğal güzellikler ile ilgili sorun ve incelemeler estetiğin içine girmez. Estetiğin tam olarak ne güzelin ne de beğeni yargıların bilimi oluşu daha sağlam ve çok sayıda estetikçinin katıldığı bir başka kuramın ortaya atılmasına neden olmuştur. Bu kavrama göre estetik genel sanat bilimi olarak tanımlanır. Bütün bu açıklamalardan da anlaşılabileceği gibi estetik yeni ve modern bir bilimdir. Ancak bu bilimin içinde yer alan problemler çok eskidir. Hatta insanın düşünmeye başlaması kadar eskidir.

TEODOR FEHNER

Günümüz düşünce sisteminde estetik salt bir güzellik bilimi olarak nitelendirilemez. Ancak güzellik ile insan arasında belli bir ilgi vardır. İnsan güzelden hoşlanır ondan haz duyar. O halde araştırılacak olan şey güzellik olmayıp bu haz fenomenidir. Olaya bu psikolojik açıdan yaklaşan T. Fechenner hazdan acıya kadar olan duyuları incelemesi gereken bu bilime Grekçe Hedan (haz) kökünden Hedonik adını vermiştir. Fakat bu önerilerin hiçbiri kabul görmemiş Kant ve Shiller’inde baskısıyla estetik sözcüğü kabul edilmiştir. Bu yüz yılın başında T. Lıpps’ın başı çektiği bir başka grupta estetiği doğrudan doğruya psikolojiye bağlayarak yeni bir düşünce sistemine yol açmışlardır. Buna göre estetik güzelin bilimidir. Ancak bu çirkinin bilimini de inceler. Bir obje bende özel bir duygu, güzellik duygusu dediğimiz bir duygu uyandırdığı ya da uyandırmaya yetili olduğu için güzeldir. O halde güzellik bir objenin bende belli bir etki uyandırma yetisine verilen addır. Bu etki bende meydana gelen bir etki olarak psikolojik bir olgudur. Estetik bu etkinin özünü saptamak, çözümlemek, nitelendirmek ve sınırlamak ister. Bu psikolojik bir ödevdir buna göre estetik de psikolojik bir disiplindir.

İLKÇAĞ FELSEFESİ

İlk çağ felsefesi ile Yunan felsefesi ve bu felsefeden gelişen Helenizm ve Roma felsefesi anlaşılır. Belli bir tarih dönemini adlandıran ilk çağ kavramı çok geniş bir kavramdır. Bu dönem ilk yazılı belgelerle başlar ve yaklaşık olarak 4000’ den 5.yy sonlarına kadar devam eder. İlk çağ kavramı bu dönem içerisinde yaşamış bütün kültürleri içine alır. Ancak ilk çağ felsefesi deyince diğer kültürlerin felsefesi değil sadece Yunan felsefesi ele alınır. Çünkü bugünkü anlamda felsefeyi ilk olarak ortaya koyan ve yaratan eski Yunanlılar olmuştur. Klasik ilk çağ yada antik çağ adı verilen bu dönem felsefesi M.Ö. 8.yy da başlayıp M.S. 5 yy’a kadar devam eder. İlk çağda filozof tipide sadece Yunanistan’ da görülür. Yaşamın en yüksek geleceğini bilgide bulan, bulmak için yaşayan ve edindiği bilgileri yaşamına temel yapmak isteyen filozof denilen bu insan tipi sadece Yunanistan’da vardır. Eski doğu kültürlerindeki rahipler ise tanrı’yla kul arasında aracılık eden ve gizli esrarengiz güçleri olduğuna inanılan kişilerdir. Bunlar Yunanistan da hiçbir zaman görülmez. Felsefe okulları kurulmuştur. Bu okullar bilim derneği gibi çalışırlar. Yunan felsefesi sadece soylu kesime hitap eder. Düşünce yapısı Paganizm’den kaynaklanır. Paganizm ise sadece Aristokrat kesime seslenen bir dindir. Yunan felsefesinin ele aldığı konular bakımından dört dönemde incelenebilir.

Kozmolojik Dönem: Bu dönemde Yunan felsefesi neredeyse bütünüyle dış doğaya cisimlerin dünyasına yönelmiş bir doğa felsefesidir. Metafizik problemler çözümlenmeye çalışılmıştır.

Antropolojik Dönem: Bu dönemde birey olarak insana karşı bir ilgi uyanmış, metafizik problemleri bir kenara atılmış Tanrı, insan ve doğa bir düşünce bağlantısı içinde kavranmaya çalışılmıştır. Bu dönemin filozoflarına SOFİST denir.

Sistematik Dönem: Aristo okulu felsefe’nin etkili olduğu bir dönemdir. Bu dönemde bir ve ikinci dönemde ele alınan konular birlikte değerlendirilmeye ve bir senteze ulaşmaya çalışılmıştır. Sanat ve güzellik konularındaki değerlendirmeler bu dönemde başlar.

Son Dönem: Antik felsefeye dini öğelerin karıştığı dönemdir. Özellikle Hint ve Mısır dinlerinin antik filozoflara ciddi etkileri olmuştur. 4. yy’da Hıristiyanlığın ortaya çıkmasıyla yeni bir felsefi sisteme geçilmiş ve Antik felsefe sana ermiştir.

PLATON (ARİSTOKLES)

İSLAM DÜNYASINDA EFLATUN

            İdealizmin kurucusudur. Bugünkü temel felsefesinin direklerinden birini oluşturur. Felsefenin temelini oluşturan beş kuramı vardır. Felsefenin amacı vardır. İnsanın bağımsız olması erdemli olmasıyla mümkündür. Erdemli olmanın temeli ise bilgi özü idea, gerekçesi evren, güvencesi ölümsüzlük, hayati yapısı devlettir. Bu devlette ideal bir devlet olacaktır. Devletin yapısı ise filozoflardan kurulmalıdır.

İdeal Kuram

Bilgi

Evren-doğa

Ölümsüzlük

Devlet

            Gerçek ve doğru olan dünyanın yansımasıdır. Platon buna mimesis (taklit) der. Platon’a göre iyi: kendiliğinden var olandır akıl yoluyla ulaşılır.

İdea

Gerçek

Duyular

 

 

                                   Akıl-bilgi sanatçıların hiçbir zaman toplum içinde otorite                                                               kuramayacaklarını savunur.

                                   Aldatıcı-yansıma. Tek tek olan şeyler Platon için güzelde                                                              değildir. Platon güzel için gerçek ve tek tanım yapmak istiyor.

            Hayatı: Platon antik çağ Yunan düşünürüdür. Asıl adı Aristokslestir. (M.Ö. 427-347/8) yılları arasında yaşamıştır. İslam felsefesinde Eflatun veya Felatun  diye alınır. 22 yaşında Sokrat’la tanışmış ve onun etkisiyle felsefeyle uğraşmıştır. Özellikle şiir konusundaki yetenekleriyle tanınan platon felsefeyle uğraşmaya başladıktan sonra şiirlerini felsefeye dönüştürmüştür. Platon’un diyalog tarzında pek çok eseri vardır. Bunlar arasında Şölen, Devlet, Politika, yasalar, Parmenides ve Büyük Hipiyas sayılabilir. Mevcut eserleri yasalar dışında diyalog tarzında yazılmıştır. Sanatı, bir yansıtma, taklit veya benzetme olarak görme eğilimi eski Yunan’dan dünyaya tutulmuş bir aynadır. Gerçekliği yansıtma deyince belli başlı üç görüşle karşılaşıyoruz.

Görüneni olduğu gibi yansıtma (Yüzeysel gerçeklik) Platon bunu savunur.

Tümeli yada özü yansıtmak (Aristo tarafından savunulmuştur).

İdeal gerçekliği, düzeltilmiş gerçekliği yansıtmak (Aristo sonrasında bu görüş savunulmuştur).

            Platon Felsefesi Üç Devirde Gelişir

Gençlik Dönemi: Platon bu dönemde Sokrat’tan etkilenmiştir. Araştırılan şey idea’dır. Platon bu dönemde erdemin, cesaretin, güzelliğin ne demek olduğunu araştırır, ancak araştırmalar yüzeyseldir.

Olgunluk Dönemi: Bu devirde idea gerçek bir varlık haline dönüşür.

Yaşlılık Dönemi: İdea daha çok sayı ve ölçü olarak anlaşılmıştır. Platon idealizmin kurucusudur. Ona göre iki dünya vardır.

  1. a) Gerçek olan idea’lar dünyası
  2. b) İdea’lar dünyasının yansıması olan şu anda yaşadığımız dünya.

            Bu dünyadaki gördüğümüz bütün nesneler gerçek değildir. Bu dünyada ki nesnelerin gerçeği idealar dünyasındaki nesnelerin yansıması yani taklididir. Buna Platon Mimesis diyor. Ona göre idealar dünyası ancak akılla kavranabilir. Kavramlar bu ideal dünyanın yansıması olarak bulunurlar. Platon’un bütün düşünsel yapısı beş kuramda toplanır.

İdealar kuramı

Bilgi kuramı

Evren-Doğa kuramı

Ölümsüzlük kuramı

Devlet kuramı

Ona göre felsefenin amacı insanın yetkin yaşamasını sağlamasıdır. Bu yetkin yaşanacak erdemli olarak gerçekleşebilir. Bu erdemin temeli bilgi özü idea gerekçesi, evren güvencesi, ölümsüzlük hayati yapısı ve devlettir. Yani erdemin temeli bilgidir. Bunun özü hiç değişmeyen kavramlardır. Yani idealardır. Bütün bu doğru değişmez kavramlar evrenin gelişimini sağlamak içindir. Bütün bu yüce ve değişmez bilgiler ölümsüzdür. Ve devlet erdemli bireylerden kurulduğu zaman ideal bir devlettir. Erdemli bireyler ise idealar dünyasına akıl yoluyla ulaşan filozoflardır. Onun idea devlet düşünde üç sınıf yer alır.

Yöneticiler (Altın)

Savaşçılar (Gümüş)

Köylüler (Bronz)

                        Çünkü yöneticiler akıllarıyla, savaşçılar iradeleriyle, köylüler ise içgüdüleriyle yaşarlar.

                        Bu nedenle yönetici kesim mutlaka filozoflardan oluşmalıdır. Yine ideal devlet içinde toplumu yozlaştıran, saf kültür değerlerini bozan ticaret yol almalıdır. Platon’a göre bilgi; eskiden bilinen bir şeyi hatırlamaktır. Platon ruhun ölümsüzlüğüne ve bu ölümsüz ruhun, ölümlü bedene girmeden önce idealar yani gerçekler dünyasını görmüş olduğuna inanıyor. İnsanlar bilgilerle birlikte doğarlar, eğitimle hatırlarlar.

                        Platon’a göre sanat; gerçek olmayan duyular dünyasında ki nesne ve insanların yansımasıdır. Sanat eseri ideaların taklidi olan şeylerin taklididir. Sanat bizi gerçek olandan uzaklaştırır. Ona göre hiçbir şair ve yazar savaş, devlet yönetme gibi konularda yol gösterici olmaz. Yasalar getiremez, düzen değişikliklerinde hiçbir zaman şairlerden yararlanamaz. Platon sanata iki yönden karşı çıkar:

Bilgisellik Açısından

  1. Şair ve yazar kişiyi asıl gerçekliği olan idealardan uzaklaştırır.
  2. Şair ve yazar yazdıklarını vecd içerisinde kaleme alır. Anlamlarını bilmez, bilgisel açıdan yetili olabileceği konu yoktur.

Ahlak Yönünden

  1. Eserlerde geçenlere yönelik kötü örnek olacak kısımlar vardır.
  2. Destanlarda kötü kişilerin taklit edilmesi alışkanlık ve kötü etkilere yol açar.

Sanat dizginlemesi gereken duygu ve tutkuları coşturur.

PLATON’UN GÜZELLİK FELSEFESİ

  1. Platon’un Sokratik Devrinde Güzellik Felsefesi:

Bu devirde Platon güzeli kavram olarak belirlemeye başlamış. Bu devrin en önemli diyalogu; Büyük Hippias diyalogudur. Bu diyalogda konuşanlar Sokrates ve Sfist Hippiastır. Büyük Hippias diyalogu güzelin ne olduğundan çok ne olmadığını anlatan gürültülü bir diyalogdur. Bu diyalog her şeyden önce güzelliğin tanımına ulaşmak istiyor. Ancak dış görünüşü bakımından bu diyalogun başarıya ulaştığı söylenemez. Onun önemi olumlu bir sonuca ulaşılmamasına rağmen düşünce tarihinde ilk defa güzeli konu alarak ele almış olmasından kaynaklanmaktadır. Diğer bir öneride bu diyalog güzellik bakımından bir ikileme belirlemiştir. Bu kendiliğinden güzel ve tek tek güzel

şeylerin gösterdiği ikilemdir.

  1. Platon’un Olgunluk Döneminde Güzelin Kendiliğinden Güzel Olarak Kavraması:

            Filozof olgunluk döneminde güzeli cevher olarak belirleyerek daha derinden kavramaya çalışmıştır.Şölen adlı eserinde güzelliği kavrama yolu Eros tan hareket edilerek açıklanır. Eros sevgi, aşk anlamında bir sözcüktür. Eros yoluyla güzel olana ulaşma isteği ve aynı zamanda ölümsüzlüğe ulaşma yolu söz konusu olur. İnsan için iki çeşit ölümsüzlük vardır.

  1. a) Beden Yoluyla: Kadınla ulaşılabilir. Kadının çocuk sahibi olmasıyla amaca ulaşılabilir.
  2. b) Ruh Yoluyla: Ruh Yoluyla ölümsüzlüğe ulaşmakta Eros gençlere yönelir. Onların yetiştirilmesi, eğitilmesi amacını taşır.

            Eros’un gençlerin ruhuna girmesiyle onlarda üstün yetiler ve erdem meydana gelir. Bu noktada kişi ruh güzelliğine ulaşmıştır. Ruh güzelliğine erişen kişi artı güzelliği insan yaşamındaki davranışlarda arar. Bundan sonraki aşama bilimdir. Eros’un böylesine yücelttiği kişi artık tek tek güzelliklerle yetinmez o güzelliğin kendisine yönelir ve onu arar. Platon bu noktada güzeli duyular dünyasından kopartarak idealar dünyasına yerleştirmek ve onu idea haline getirmeye çalışmaktır. Artık güzellikler değil varlığın özü ile ilgili bir güzellik yani kendiliğinden güzel olan mutlak güzeldir. Bu güzelliğe erişen kişi ölümsüzlüğe ve mutluluğa da erişmiş olur.

  1. Platon’un üçüncü döneminde (Yaşlılık Dönemi): Güzelin Kavranışı Platon yaşlılık döneminde güzeli matematik olarak kavramaya çalışmıştır. Bu dönemde filozof başlıca iki felsefe okulunun etkisinde kalır. Elea ve Pythogorascılık Platon bu dönemde evreni ve evren içindeki varlıkları bir orantı içinde görme eğilimindedir. Formların güzelliği denince sadece sayıların getirdiği oranlar pergel ve cetvel kullanılarak yapılan çizimler kast edilir.Platon’un bu dönemde artık idea fikrinden vazgeçtiği anlaşılıyor. Platon güzel olan sadece geometrik formlardır demiştir. Form güzelliği bir nesnenin güzelliği ile aynı şey değildir. Form güzelliği bir nesneyi güzel kılan prensiptir. Eğer bir objede sayı tamsa bu objeler özleri gereği güzeldir.

ARİSTOTELES

            Genelin yada özün yansıması sistematik dönem filozofları içerisinde çağımız felsefesini derinden etkileyen ikinci filozof Aristoteles’tir. Aristo felsefesini dört nedene bağlanmıştır. Ona göre sanatta ve doğada her şeyin dört nedeni vardır.

Maddi Neden

Biçimsel Neden

Hareket Ettirici Neden

Amaçsal Neden

            Örneğin: Seramik Sanatında

Maddi Neden: Seramiğin oluşturduğu madde yani kil.

Biçimsel Neden: Sanatçının oluşturduğu projedir.

Hareket Ettirici Neden: Eller, ayaklar ve gereçler

Amaçsal Neden: Bunları harekete geçiren niyet kavramıdır.

            Aristo’ya göre doğadaki canlı ve cansız bütün varlıkların oluşumu bu dört nedene bağlıdır. Aristo’ya göre doğa sürekli bir gelişme gösterir. Oluşum sürecinde mutlak maddeden mutlak forma doğru bir gidiş söz konusudur. Evrendeki her şey belirli bir amaca yöneliktir. İlk hareketi veren tanrıdır. Tanrı mutlak form’dur. Mutlak ruh ve prensiptir. Kendisi hareket etmez ancak evreni harekete geçirip oluşumu başlatır. Aristo’ya göre doğa canlıdır. Cansızlarla canlılar arasında sadece katman farkı vardır. En altta madde sonra bitkiler ve hayvanlar en üstte ise insan vardır. İnsanlarda da maddi, bitkisel ve hayvansal yönler bulunur. Ancak onu insan yapan özellik akıl ve düşüncedir. Düşünce ve akıl ruhun içinde yer alır. Ruh bedene biçim veren ona düşünce ve akıl veren bir etkinliktir. Bütün insanlarda ortaktır. Aristo mantık bilimin kurucusudur. Mantığını tamamen tümden gelim yöntemi üzerine oluşturur. Ona göre gerçek bilgiye ortak tümel örneklerle varılabilir.

            Örnek  : Bütün insanlar ölümsüzdür(Tümel)

                          Sokrat insandır(Tikel)

                          Öyleyse Sokrat ölümsüzdür(Sonuç Önermesi)

            Meydana gelen her şeyin Dört Nedeni Vardır.

            Doğaya örnek: Bir çam ağacının oluşması

Ağacın çekirdeği – Maddi Neden

Çekirdeğin şekli – Biçimsel Neden

Çam ağacının oluşması için gerekli toprak, su, hava – Hareket Ettirici Neden

Amaçsal neden ise  ilerideki çam ağacını oluşturmaktır.

ARİSTO’NUN SANAT FELSEFESİ

            Aristo sanat hakkındaki görüşlerini poetika adlı eserinde toplamıştır. Aristo’da Platon gibi insanın iki dünyası olduğuna inanır. Bunlardan birincisi akıl yoluyla kavranan dünya diğeri ise duygularımızla kavradığımız dünyadır. Platon akıl dünyasını ön plana çıkartmış, duyular dünyasını ise tamamen reddetmiştir. Duyularla algılanan bilgileri yüzeysel gerçekçilik olarak değerlendirmiş,sanat ve sanatçıyı ise yüzeysel gerçekliği yansıtan kişiler olarak hor görmüştü. Aristo ise duygularla algılanan gerçekleri platon gibi aşağılamaz. Hatta Platon’un duyular dünyası dışında  olduğuna inanır. Ona göre nesneyi oluşturan madde ve form duyu7lar dünyasında birleşirler. Aristo sanatın temelinde mimesis olduğunu savunurken Platon ile aynı düşüncededir. Ancak her iki filozofun mimesis anlayışlarında çok önemli farklar bulunur. Aristoya göre her çeşit özü taklittir. Ona göre bütün insanlar taklit içtepisiyle birlikte doğarlar. Platon takliti olumsuz bir tavır olarak değerlendirirken Aristo taklit ya da mimesis içtepisinin insanın tabiatı içinde görerek bütün bilgilerimizi sağlayan temel bir motif olarak ortaya koymuştur. Ona göre mimesis öylesine insani bir değerdir ki insanı hayvandan ancak bu yeti ayırabilir. Aristo mimetik objeyi ise şu şekilde açıklıyor: Buna göre mimetik obje insandır.Sanatçılar ya ortalama insanı yada ortalamadan daha iyi olan insanların hareketlerini taklit ederler. Eğer taklit edilen obje yani insan iyi bir insansa sonuçta ortaya çıkan sanat ta iyi bir sanattır. Taklit edilen insan kötüyse meydana gelen taklit eseri kötü olacaktır. Aristo bu şekilde sanata etnik (ethos) bir karakter kazandırmayı umut etmiştir. Taklit objesine göre yapılan ortalama iyi,  kötü sınıflamasına ise sadece sanat eserini değil sanatçıların karakterini de ortaya koyar. Ona göre iyi ve soylu bir sanatçı ancak iyi ve soylu kişileri taklit edebilir. Basit bir karaktere sahip sanatçı ise bayağı insanları taklit eder. Aristo’nun burada estetik ahlak kavramlarını birbirine karıştırdığını görüyoruz. Taklit eden ve edilen kişiye göre sanatın estetik kurallarını belirleme kaygısı son derece hatalıdır. Bu noktada filozofun (Aristo’nun) ideal olana yöneldiği de anlaşılıyor. Çünkü o bir nesneye yada reel bir şeye değil bir ideale  yönelmiştir. Bu da Arito’yu idealist bir sanat anlayışına götürür. Ona göre tabiattaki objelerin hepsi yada bütün insanlar yetkin bir güzelliğe sahip değildirler. Doğada rastladığımız her objenin hoşumuza gitmesi bu yüzdendir. Her objede madde form uygunluğu bulunmaz. Böyle bir obje mimesis objesi (mimetik obje) olduğunda sanatçı tarafından idealize edilmesi güzel hale getirilmelidir.

PLATON – ARİSTO TELES – BAUMGARTEN – KANT’IN ESTETİK ANLAYIŞLARINA GENEL BİR BAKIŞ

            Mimesis: Taklit etmek, aynısını yapmak

            Mimetik obje  : Taklidi yapılan

            Sanat faaliyeti: Sanatçının tabiatta ve içinde yetiştiği kültür dünyasında daha önce var olan unsurlardan ve malzemelerden yararlanarak yaptığı bir yaratma faaliyetidir. Amacı da “Güzeli bulmak ve onu dışlaştırmaktır.” Değişmeyen “Güzel” kavramıyla doğrudan doğruya ilgilenen disiplin dalı estetiktir. Bunun dışında Sanat Tarihi, Sanat Psikolojisi, Sanat Sosyolojisi ve Sanat Eğitimi de sanatla ve güzelle ilgilenir. Sanat faaliyeti insanlık tarihi kadar eskidir. Ancak bunun üzerindeki gelişmeler daha sonradır.

            Hiçbir toplumun av malzemesi, dini, kap kacağı, kılık kıyafeti birbirine benzemez. Birey ön planda değildir, kolektiftir. Bireyin ortaya çıkışı daha sonradır.

            Aristoteles Metafizik isimli eserinde insana ait üç temel etkinlikten bahseder.

            Theotretike     : İnsanın bilme faaliyetini inceler.

            Praktike          : İnsanın çeşitli davranışlarını inceler. Daha sonra yerini ahlak felsefesialır.

            Poetike            : İnsanın yaratma faaliyetini inceler.

            Daha sonra Theptretke’nin yerini bilgi, Praktike’nin yerini ahlak, Poetike’nin yerini de sanat felsefesi almıştır.

            Aristoteles’in bu alanlarla ilgili bir takım eserleri vardır. Bunlar içinde sanat konusunu içine alan en önemli eseri Potika’dır. Bu eser sanatla ilgili en derli toplu kitaptır. Aristoteles daha çok sözlü sanatlar üzerinde durmuştur. Poetik alanında durmuş olsaydı estetiği Aristoteles kurmuş olurdu. Gerçi Poetika eseri tam metin olarak elimize ulaşmamıştır. Fakat Aristoteles’in sanat ile ilgili yaklaşımını belirten yazılar kitabin çeşitli yerlerinde geçer. O dönemde söz sanatı daha fazla olduğu için kitaplarda da sözlü sanat ağırlık basmaktadır. Aristoteles Poetika’sında özellikle mimesis kavramı üzerinde de durmuştur. Aristo kitabın ilk sayfalarında mimesis’i ele alır ve mimesis’in sanatla ilgisini anlatır. İnsanlarda bir taklit içgüdüsü olduğunu ayrıca taklidin psikolojik bir yanı da olduğunu anlatır. İnsanların diğer canlılardan da  akıl yönü kadar taklit yönünden üstün olduklarını anlatır.

            Her ne kadar mimesis kavramına Aristoteles’in Poetika isimli kitabında rastlıyorsak ta bu kavram Aristoteles’in hocası olan Platon’un eserinde de geçer. Platon gerek Devlet gerekse Şölen isimli eserlerinde sanat konuları üzerinde gerektikçe durur. Ve o da sanat üzerinde bir taklit olduğunu söyler. Ancak Platon’un anlattığı ile Aristo’nun anlattığı ayrıdır.

            Platon’un felsefi anlayışına göre bizim içinde yaşadığımız, beş duyu organımız ile kavradığımız dünya nesneler dünyasıdır. Platon “evren nesneler dışında onların aslı olan, özü olan bir ide’ler alemi vardır” demiştir. “Aslında bu gördüğümüz nesneler alemi ide’ler aleminin kopyasından, taklidinden başka bir şey değildir” der.

            Aristoteles, iyi bir taklit’in iyi bir sanat eseri olduğunu söyler. Platon’un mimesisi olumlu görmesine karşılık Aristoteles onun insana ait bir içgüdü bir yatkınlık olarak görür. Aristoteles mimesisi tanımlamakla kalmaz nasıl meydana gelebildiğini ve geldiğini açıklar. Ve der ki “acaba taklidi insanlar nasıl gerçekleştiriyorlar” ve “bir takım araçlarla gereçlerle gerçekleştiriyorlar” der. Bir sanatçı sesi ele alır. Tabiattaki bazı sesleri bazı araçlarla taklit etmeye çalışır. Bir kısmı rengi, şekli ele alır. Bundan yola çıkarak sanat eserlerini ortaya çıkarmaya çalışırlar.

            O halde Aristoteles’e göre sanatlar belli araçlar kullanarak objeleri taklit etmek yoluyla ortaya çıkar. Ve kullandıkları şeylere göre ayrılır. Renk ve figüratif eserlerle yapılana Figüratif sanat Eserleri, sesi ve sözü kullanmakla yapılana Müzik ve nihayet insanın ritm tempo ile yaptığı sanata da Dans denir. Ve böylece kullandıkları şeylere göre sanatların birbirinden ayrıldığını söyler. Aristoteles’e göre sanatlar yalnızca taklit tarzı bakımından değil taklidin yöneldiği obje bakımından ve nesne bakımından da ayrıdırlar.

            Aristo sözlü sanatlarda objeyi etik yani ahlaki bir özellikte belirlemektedir. Ve der ki “sanatçılar özellikle sözlü sanatlarda ya ortalama insanı veya bu ortalamadan daha iyi olanı veya daha kötü olanı taklit ederler.” Aristo ahlak değeri ile estetik değerleri birbirinin eş değeri gibi görmüştür. Ancak çağının anlayışı ve kavrayışı sanat çevresindeki gelişme düşünülürse buna şaşılır. Çünkü aşağı yukarı ilkel toplumlardan başlayarak birbirinin eşdeğeri kadar gelen uzun  bir çizgide genellikle sözlü sanatlarda ahlaki değerler ve davranışlarla sanattaki davranışlar iç içedir. Daha sonra Aristo güzel kavramı üzerinde durur. Ve sanatta güzel olan ile tabiatta güzel olanın birbirinden farklı olduğunu söyler. Örneğin bir çöp tabiatta kötü, sanatta güzel olabilir. Sanatın kendi içinde birtakım kuralları vardır. Objenin güzel olması değil resmin güzel olması önemlidir. Bugünkü anlamda estetiğin kurulması 18.yy da olmuştur. Ve bu disipline estetik adını Baumgarten isimli düşünür vermiştir.

            Baumgarten 1750–1758 arasında yayınladığı Aesthetika kitabıyla bir disiplini belirlemek istemiş ve adını vermiştir. Baumgarten’e göre Estetik bir çeşit mantıktır. Akıl yürütmek güzeli kavrayabilmek için sanat eserini akıl yolundan geçirmektir. Ve zihni alanın değil duygularla ilgili alanın bilgisini gerçekleştirmeye çalışır. Yani bir çeşit duygusal bilginin mantığıdır. Ve bu anlamda estetik sanatta güzel üzerine düşünme sanatıdır. Baumgarten estetiği tanımlarken mantıktan destek almaya çalışmıştır. Yani felsefenin bir dalı olan mantığa kısmen estetiği bağlar. Estetiğin gerçek anlamda diğer dallardan bağımsız bir dal olarak ortaya çıkması sanatta güzel kavramının belirtilmesiyle mümkündür.

            Ayrılmasını gerçek anlamda sağlayan Alman KANT olmuştur. Kant’a göre bizim birtakım zihni yeteneklerimiz vardır. Bunların hepsine bilme yeteneği denir. Duygusal yeteneğimiz bizi herhangi bir nesneden hoşlanmayı veya hoşlanmamayı sağlar. Bilen bir varlık olma eğilimimiz doğrudan doğruya zihnimizden, aklımızdan ve yargı gücümüzden kaynaklanır. Bütün bunlar bizi bir takım faaliyetlerde bulunmaya, bilgi istemeye ayrı olarak belirler. Bunların hepsine birden Kant amaçlılık demektedir. İşte bu noktada sanat faaliyetinin sanattaki güzele ulaşıp ondan bir tat almakta estetik haz alınır. Gündelik hazlar belli bir noktadan sonra duyulur. Sanattaki tat alma sınırsızdır. Estetik heyecan sınırsızdır. Knt’ın insandaki çeşitli özelliklerini inceleyen temel eserleri üç başlık altında toplayabiliriz.

            Kant Salt Aklın Eleştirisi (Teorik Aklın Terkiti) isimli kitabında tabiatın ne olup olmadığını incelemeye çalışır. Ve insanın bu tabiat karşısında neleri ne ölçüde bilme imkânına sahip olduğunu ele alıp araştırır. Ve der ki “Tabiat zorunluluğun hâkim olduğu bir dünyadır.” Bu dünyada nedensellik hâkimdir. Her olayın bir sebebi vardır. Bir sonucu vardır. Kant bu kitabında tabiatın özelliklerini araştırır. Bütün bu alanlardan ana prensip nedenselliktir. Var olanlar nesne olanlar bütünü açıklamaya yetmez. Bunların dışında da bir kültür dünyası vardır. Bunları da Pratik Aklın Eleştirisi’nde belirtir. Yani kültür dünyasından bahseder. Ve der ki tabi alanında özgürlüğün olmadığını ve zorunluluk olduğunu belirtir. Buna karşılık değerler alanında özgürlük hâkim. Kant bir baka alanın daha olduğunu söyler ve bu iki alanı karşılaştırır. “Böyle bir birleşimi biz ancak duygu alanında alabiliriz” der. Bu alanı Yargı Gücünün Eleştirisi isimli eserinde inceler. Kant tabiatı ve teorik aklı ele aldığı Salt Aklın Eleştirisi kitabında insana özgü bilme kabiliyetini kavramlardan insanın peşinden koştuğu hakikat kavramını kanunlardan sebeplilik kanunu gibi çeşitlerinden de tabiat bilgisini inceler.Yine Kant Pratik Aklın Eleştirisi kitabında insana özgü yetenekten iradeyi kavramlardan iyi kavramını kanunlardan ereklilik kanunu bilgi çeşitlerinden ahlak bilgisini inceler. Yargı Gücü kitabında insanlarda duyguyu, kavramlardan güzel kavramını, kanunlardan erekliliği ele alır. Ereklilik (teleoji) Kant “Tabiat zorunluluk, ahlak bilgisi, özgürlük gibi kavramlarla anlaşılabilir” der. Duygusal alanda da bir kavram aradığımızda bu ancak ereklilikle olur. Ona göre ereklilik zorunlulukla özgürlük arasında yer alır. Çünkü bu duygu alanında insan ortaya bir başarı koyarken tabiattan zorunluluk dünyasından öte yandan da özgürlük dünyasından yararlanılır. Ve Kant duygusal alanda ulaşılmak istenen alan güzellik kavramıdır. Kaçınılmak istenende beğenilik dışı olandır.

            Ereklilik: Sürekli değişerek gelişme anlamına gelir. O halde insan duygu alanında daima bir öncelikten güzel olanı arar. Ve Kant bunu sürekli yenileşme halinde olduğunu söyler. Ereklilik bir bakıma zorunluluklar dünyasından öte yandan da özgürlük dünyasına dayanır. Bu iki dünyadan da temel alır.

            Kant “Acaba tabiatta da ereklilik kavramı yok mudur” der. Ve ama biz bunu sezebiliriz. Çünkü diyor. Tabiat karşısında öyle formlar görüyoruz ki orada da bizi heyecanlandıran bir takım güzel formlar var. Eğer tabiatta da bir ereklilik varsa biz buna bilgi ile ulaşamayız duyabiliriz, sezebiliriz. Mesela tabiatta kristaller, bitkiler, böcekler, canlı cansız birçok güzellikler vardır. Bunların bizi heyecanlandırdığını söylüyor ve bizim bu güzellikleri aklımızla kavramamızın imkânsız olduğunu söyler. Kant’a göre bizi estetik hazla heyecanlandıran şeyin bir armonik duygu olduğunu söylüyor.

            İn Estetik: Estetik olmayan bizi rahatsız eden duygusal olmayan ve itici olan, demek ki böyle bir yargı gücünün ötesinde bilgide vardır; mantıkta vardır, duyguda vardır,sezgide vardır. Ve bu bakımdan estetik bütün bunların birleştirdiği bağımsız alanı oluşturur. Kant estetiğe bu alanı vermekle estetiği felsefe içerisinde disiplin çerçevesine almıştır. Bütün bu alanların estetiğinde alanı olduğunu söylüyor. Ve biz estetik alanında bilgi ve ahlakında olduğunu anlıyoruz.

            Estetik Beğeni: Günlük hayatta kullandığımız pek çok değiş vardır. Bunlardan biride “Zevkler ve beğeniler tartışılmaz” bu söz orta çağda “De gustibus nonest disputondum” ister günlük hayatta isterse başka bir durumda olsun herkesin kendine göre bir zevki vardır. Ve bu zevk kendisine göre haklıdır. Yalnız bu geniş alanda böyledir. Herkes yargısında haklı ise estetikten söz etmemiz yanlış olur. O halde Kant diyiyorki “ Bu kadar farklı yargılara rağmen nasıl oluyor da bir sanat eserini ve ortaya bir sanat eseri çıkıyor. Ve biz sanattan, estetikten nasıl söz edeceğiz” diyor. Kant bu noktada beğeniler üzerinde tartışılmaz sözünü daha değişik olarak ele alıyor. Kant “kimsenin beğenisine karşı çıkılamaz ama zevkler ve beğeniler üzerinde pekâlâ tartışılabilinir” der.

            Kant beğenilerinde tartışılabilir olduğunu şu çözümlemeye mümkün kılar. Der ki “şu iki değeri birbirinden ayırmamız lazımdır. Bunlar güzel ve hoş olandır.” Ve güzelle hoş kavramlarını birbirinden ayırır. Ona göre bizim hoş dediğimiz şey başkadır. Güzel dediğimiz şey başkadır. Hoş dediğimiz şeyin kaynağı duygusal olan kişisel eğilimlerimizle olan bir şeydir. Bir yemekten bir havadan hoşlanma gibi kiminin kış mevsiminden kiminin yaz mevsiminden hoşlandığı gibi. Kant bunun üzerinde bir tartışma açılamaz diyor. Çünkü tartışılacak ve dolayısıyla üzerinde uğraşılacak bir prensip bulunmamaktadır.

            İnsanların eğilimleri kendilerine göre özgürdür. Ama hoş dediğimiz alanın üzerine çıkarsak orada durumun farklı olduğunu anlarız. Bu alan artık sanattaki güzelin dünyasıdır. Bir obje hakkında o güzeldir derken varlığım yargının bana göre güzel olduğunu söylemek istemem tersine bu güzeldir, dediğimde başkalarının da onun güzel olduğunu bilmesini beklerim diyor. Kant sevdiğim bir tabloya, okuduğum bir şiire ondan bir zevk duyuyorsam herkesin onu güzel bulmasını beklerim. İşte Kant bundan çıkan sonuç budur ki estetik yargı üzerinde pekala tartışabiliriz. Beğeni yargısının dayandığı bir prensip vardır. Kant “Bu şiir, bu tablo, bu heykel güzeldir, dediğimde ondan duyduğum haz’a konuda ortak bir eğitim almış bütün insanlarda ortaktır.” Bu nedenle estetik yargıların bir genelliği bulunur. Kant böyle bir ortak duyguya ortak estetik adını verir. İnsanın önceden doğuşunda var olan apriari insanın özünde vardır. Yani hiçbir eğitimi olmasa da içindeki bu apriari özellik nedeniyle herhangi bibr sanat değerinden hoşlanabilir. Kişi bir takım sanat eseriyle karşılaşabilir ve yargıda bulunabilir. Ancak bu yargıların sahip olduğu zorluk tabiattaki zorunluluğa benzemez. Bunun zorunluluğu herkesten gelmesi ve bir yeti olmasıdır. Ortak estetik duygusu ise ideal bir normdur. Benim verdiğim veya kişinin verdiği herhangi bir estetik yargı bu ideal norma tam uygunluk gösterebilir. Ama göstermeyebilirde, ancak bu Kant’a göre pek o kadar önemli değildir. Önemli olan her insanın o sanattan pay alabilmesidir. Ayrıca Kant bizimde söylediğimiz gibi bu estetik duygu kültür içinde yer alır. Ama mantık veya kültür sadece şu anda var olan toplumumuza özgü bir şey değildir. Kültür varlıkların aynı zamanda tarihidir. Onlar insanlara kültür mirası olarak kalırlar. O halde insanlık kültürü homojen değildir heterojendir. Mesela bir Eski Mısır Sanatı bir Latin Kültürü bir Uzak Doğu Kültürü veya bir Batı Kültürü olarak düşündüğümüzde hepsi birbirinden ayrıdır. Bu kültürler dünya görüşleri dini görüşleri yönünden birbirinden ayrıdır. Ve bu farklılık aynı şekilde estetik anlayışta da kendini gösterir. İşte bu durumda belli bir kültür çevresi için onu değerlendirmek güç olabilir. Ancak yinede insanlar farklı kültür içinde de olsalar bu kültürlerin içinde yine de bir takım izlenimler olabilir. Tam anlamıyla tat alabilmek içinde o kültürle bir temas gereklidir. Böyle bir temasın hiç olmadığı bir yerde çok farklı iki kültürün insanı birbirine ait sanat eserlerinden özel bir tat olmayabilir. O halde estetik yargılar kültürden kültüre rol alır yani izafi olabilir.

            Eğitim estetik beğeniyi belirleyen önemli bir faktördür. Sanat yalnızca belli bir kültüre bağlı olarak kalmaz belli bir eğitimde ister. Bir sanat alanında eğitim özellikle estetik eğitimi sanatı anlama özellikle değerlendirmek açısından önemlidir. Böyle bir eğitimin olmadığı halde çeşitli sanat eseri karşısında hoşlanma yada hoşlanmama söz konusu olur. O halde herhangi bir sanat eserinde çeşitli değerlerde algılama söz konusudur. Belli bir eğitime dayalı kaynaklar vardır. Yada belli bir eğitimden kaynak almamış olan beğeni ve algılama tavırları vardır. Herhangi bir sanat eseri karşısında bir bilgi ve kültür eğitimimiz varsa vereceğimiz yargılar karşısında tartışabiliriz. Ama nasıl bir gerçektir? İnsanın ortaya çıkardığı, kültür dünyasının ortaya çıkardığı bir gerçektir. Bunlar tabi değillerdir. Kültür dünyasına aittir. Kültür tabakası varlığını kuşaktan kuşağa sürdürmektedir. Bunlar yazıyla, filmle yeni nesillere aktarılır.

KATHARSİS

            Katharsis’in sözlük anlamı temizleme, arınma demektir. Ona göre sanat yoluyla ruh temizlenebilir, kötülüklerden arındırılabilir. Her insanın doğasında korku, acıma, nefret gibi olumlu yada olumsuz olarak değerlendirilebilecek yanlar vardır. Şayet sanat eseri kötü bir olayı taklit ediyor ise insanlar bu kötü olayla birlikte içlerindeki kötü duyguları boşaltırlar. Böylece rahatlarlar. Böylece Aristo sanata belli bir görevde üstlenmiş oluyor. Sanat adeta bir ilaç gibi insanı kötü duygulardan temizliyor, arındırıyor. Bu bakımdan da Katharsis yoluyla sanatın Platon’un tam tersine faydalı bir etkinlik olduğunu savunuyor.

YENİ PLÂTONCULUK

            Antik çağ sonlarında felsefenin yardımıyla dini bir dünya görüşü oluşturmada ilk deneme Yeni Plâtonculuktur. Yeni Plâtonculuk antik çağın sonlarında ortaya çıkan ve giderek yaygınlaşan Hıristiyanlığa karşı Paganizm’in yani çok tanrıcılığın başlıca savunucusu olmuştur. Batı ve doğu mistisizmlerinin en önemeli kaynaklarından biri görünerek yeni Plâtonculuğun kurucusu 203–270 yılları arasında yaşayan Platinos’dur.   Platinos, Platon’un ideal kuramını gizemci, tanrıcı bir düşünceye dönüştürür. Plâtonizm’de daima dini bir tutum ağı basar. Buna göre bilmek; tanrıyı bilmek, doğruyu özlemek, tanrıyı özlemektir. Tanrı fikri de yok olmak, kendini ortadan silmektir. Ona göre tanrı bizim düşündüğümüz hiçbir şeydir. Çünkü o her şeydir.

            Platinus’a göre evren ve insan tanrıdan gelmiş ve tanrıya dönecektir. İnsanı tanrıya götürecek üç çeşit vardır: SANAT, SEVGİ VE FELSEFE. Sanatçılar sanat yoluyla, sıradan insanlar sevgi yoluyla, filozoflar ise felsefe ile Tanrıya ulaşabilirler. Öyle anlaşılıyor ki, Antik çağ Yunanlılarının bilgi sevgisi Platinuste tanrı bilgisine dönüşmüştür. Bu bakımdan Platinusculuk, Hıristiyanlığın antik çağda temellerini atan, kilise babalarının da başlıca kaynağı olmuştur. Platinus’e göre tanrıdan önce akıl yayılır. Akıl dünyasından ruh dünyası ondanda cisimle dünyası yayılır. Evren üç aşamadan oluşur. Ona göre insan basit bir varlık değildir. İnsan bir ruh birde bedene sahiptir. Ancak beden ruhun aletidir. Ruhu kapatmak için bir elbisedir. Tanrıya ulaşan basamakların ilki algıdır, ikincisi akıldır, üçüncüsü ise gizemli sezgidir. Buna göre insan önce duygularıyla algılayacak, daha sonra anlaşılır şeyleri aklına yerleştirecek ve bu kazandıklarıyla Tanrıyı sezgileyecektir. Platinus kendiliğinden güzellik kavramı üstünde durmuştur. Bizi kendiliğinden güzel olan şeyler karşısında coşturan ruhun aslına doğru koşusu ve ona duyulan özlemdir. Platinus’a göre cisimleri güzelleştiren ölücülük değildir. Çünkü eğer güzellik, uygunluk ya da ölçülülük olsaydı bir yüz, insan yüzü kimi zaman güzel kimi zaman çirkin gözükmezdi. Ona göre güzel uygunluk değil ama güzellikte parıldayan şeydir. Güzel ruhun bedende zekânın ruhta ve birim zekâda görünmesidir. Platinus sanat ve sanatçının rolü ve taklit konusunda Platondan ayrılıyor. Platinus taklidin insan yaşamı üzerindeki olumlu etkilerini düşünüyor ve sanatçının taklit yaparak idealar dünyasına uzandığını kabul ediyor.

PATRİSTİK FELSEFE

            Hıristiyan felsefesinin ilk dönemine Patristik felsefe adı verilir. Bu felsefe kilise babalarının felsefesidir. Kilise babaları 2–6. yüzyıllar arasında yaşayıp Hıristiyan öğretisinin temellerini kurmak için çalışmış din bilginleridir. Bu öğretinin ilk büyük öğretileridir. Patristik felsefe Hıristiyan dininin öğretisini oluşturmak, bu öğretiye bir biçim vermek çaba ve denemelerini kapsıyordu. Bu deneme bizi doğrudan doğruya orta çağ felsefesine geçirecektir.

            Çünkü ortaçağ felsefesi Antik çağ sonlarında atılıp geliştirilen temeller üzerinde yükselen bir düşünce yapısıdır. Bu temeller dini bir kaygı ile atıldığı için bunların üzerine kurulmuş olan ve yaklaşık Rönesans’a kadar devam edecek Orta Çağ felsefesi de din ağırlıklı bir düşünce yapısına sahiptir.

SKOLÂSTİK FELSEFE

            Patristik felsefe Hıristiyan inancına bir öğreti niteliğini kazandırmak yolunda çaba ve denemelerden oluşmuştur. Skolâstik felsefe ise Patristik felsefede artık biçimi belirlenmiş olan, bu öğretiyi temellendirmek ve sistematik olarak derleyip toparlamak gibi uğraşmalardan meydana gelmiştir. Skolâstik felsefe dar anlamıyla Orta Çağ felsefesidir. Çünkü bu felsefe bu çağ felsefesinin ağırlık merkezidir. Ona damgasını vurmuştur. Hem de zaman bakımından orta çağın içinde olmuştur. Oysa Patristik felsefe daha çok antik çağ sonlarında geçmiştir. Patristik felsefe bütünüyle Platonizmin damgasını taşır. Adeta yeni Platonculuğun sürüp gitmesi onun bir kolu gibidir.

            Skolâstik felsefe ise Aristo felsefesine yönelmiştir. Plâtonizm de daima dini bir tutum ağır basar. Buna karşılık Aristotelizm daima bir bilgeliğe yönelmedir. Olguların dünyasına ilgi duymaktadır. Olgular yığınını sistematik olarak düzenlemektedir. Aristotelizm batı Hıristiyan skolastiği için kadar İslam skolastiği için de çıkış noktası olmuştur. Aristotelesçilik Suriye’den sürgün edilen Nastari Rahipleriyle İran’a gelmiş ve buradan da İslam dünyasına girerek İslam skolâstiğine yol açmıştır. Skolâstik sözcüğü Latince SCHOLA okul sözcüğünden gelir.

            Çünkü bu felsefe orta çağda din adamlarını geliştiren manastır ve katedral okullarında işlenip gelişmiştir. Skolâstik felsefe bir okul öğretisidir. Öğretmek ve öğrenmek için işlenmiş, sistemleştirilmiş bir teorelemdir. Skolâstiğin metot bakımından yapmak istediği felsefeyi Vahi’nin doğrularına uyarlanarak inanç konularını alabildiği kadar kavramı yapmak ve vahiy’e karşı akıl yönünden ileri sürdürebilecek olan itirazları karşılayabilmektedir. Buna göre skolastik felsefenin istediği yeni bir şey bulmak değildir. Hıristiyan dinini temellendirmek karşı görüşleri çürütmektir. İslam dini için de aynı şey geçerlidir.

            Bu yüzden skolastik felsefe Aristo mantığına sıkı sıkıya bağlıdır. Çünkü Aristo mantığında yani kanıtlama ve kanıtlara dayandırma esastır. Orta çağ filozofu kendisi bir dünya görüşünün yaratıcısı saymaz. Çünkü o üzerinde çalıştığı bir sistemin işçisidir. Kişiliği işinin arkasında silinmiştir. Skolâstik ahlak tanrıya itaat etmek ve onun buyruklarını yerine getirerek açıklanacak bir amacı bu en üstün iyiye ulaşmaktır. Skolâstik anlayışta devlet özü gereği evrensel bir devlet, Hıristiyan bir toplumun bir adaletidir. Ancak bireylerin toplumdaki yeri, saygınlığı, otoritesi, mal – mülkü, yetenekleri, tanrının kendilerine verdiği şeylerdir. Ve hesabını isteyecektir.

ANTİKÇAĞ FELSEFECİSİ AKİNOW THOMASO

            Ortaçağ felsefesini tümüyle yansıtan en önemli filozof bir İtalyan olan Aguinolu Thomas’tır. Dini bir eğitim gören Aguinolu Thomas bir hocadır ve çok sayıda eseri vardır. Thomas estetik konusundaki düşüncelerini Summa Theologoca eserinde toplamıştır. Thomas’a göre güzellik doğadaki şeylerde bulunur. Güzellik bilinçte bir izlenim uyandıran veya uyandırabilen bir ışınlamadır. Güzelliğin nedeni düzendir. Düzenin belirtici öğesi ise birliktir. Düzen onunla değişir. Birlik ilkesi değişirse gereklerin ilkesi de değişir. Thomas’a göre birlik düzenin rasyonel unsurudur. Düzen bir öğeler çokluğunu gerektirir. Basit bir şeyi düzenlemeye gerek yoktur. Var olan bir şeyin güzelliği yetkinliğinin tam ifadesidir. Yani güzellik bir varlığa yetkinliğini veren şeyin açılmasıdır. Doğada ve sanatta birlik ışıldamazsa ve kısmen organik olarak birbirine bağlı ve uygun değilse güzellik yoktur.

            Thomas’a göre estetik orantı herhangi bir orantı değildir. Bir varlığa uygun gelendir. Yani bir şey olması gerektiği gibi olursa güzeldir.

            İnsan vücudunun güzelliği konusunda Thomas kol, bacak, baş ve ayakların çok orantılı olmaları dışında bunlara asıl güzellik kazandıran unsurun fonksiyonları olduğu görüşündedir. Thomas güzelliğin uyandırdığı izlenim üzerinde durmuş. Ona göre güzel; bakılması hoşa giden şeydir.

            İnsan aklı yetkin olan şeyden hoşlanır. Çünkü aklın kendisi yetkin ve güzeldir. Ruh kendisini arada bulur ve tanır. Kendisine bezeyene yönelir. Güzeli seven bir yarar gözetmeksizin onu sever ve sahip çıkmak istemez.

Thomas’ın estetik görüşü objektivist olmakla beraber psikolojik gerçeğe de önemli bir yer ayırmıştır. Böylece güzellik nesnelerin basit bir niteliği olmaktan çıkartılıyor. Thomas’ın estetik doktrini eski Yunan estetiğinin varolan son noktası ve tamamlayıcısıdır. Tamamen dini bir bakış içerisinde ve vahiyin doğrularına ters düşmeyecek şekilde Platon, Aristo ve Platinus’un görüşleri kaynaştırılmıştır.

SANATA GİRİŞ

            Sanatın toplum içindeki görevi tarih içinde,  tarih öncesinde ve gelişmesi nerede olursa olsun dönemden döneme farklılıklar göstermiştir. Sanatın doğuşu ve gelişmesi neredeyse insanın yeryüzündeki gelişmesi ile aynı zaman dilimi içinde eskidir. Özellikle ilkel toplumlarda insanın aklı dış çevrede olup biten olayları hatta kendi bünyesine ait bir takım değişiklikleri açıklayabilmekten uzak olduğu için bu açıklamaları yapabilme bakımından sihre ve büyüye sarılmıştır. İşte sanatın doğuşu da tabiatı açıklayıp kontrol etmeye çalışan büyü ve sihir gösterileri ile birliktedir. Sanat faaliyeti ve sanat üretiminin doğuşu bize, yapılan kazılarda bulunan araç gereçler, bunların üzerindeki süslemeler ve benzeri formlar aracılığıyla ulaşmaktadır. Aletler her hangi bir işi gerçekleştirmek için insanın yapmış olduğu teknik nesneler insanı diğer canlılardan ayıran ilk uygarlık belirtisidir. Örneğin bir takım silahlar, çanaklar, çömlekler söz konusu olsun. Aslı aranırsa bunlar birer ihtiyacın ürünüdür. Çünkü insanın varlığını kavrayabilmek için bazı donatımları eksiktir. İnsanın pençesi, kürkü, dişleri kolay kolay avını parçalayacak halde değildir. Fakat insan aklı ile önce ağaç dallarından, taşlardan yararlanmış daha sonra doğayı değiştirmeye başlamıştır. Taşı yontarak alet yapması, kayaları yonarak hayvan resimleri yapması, tabiattaki maddelerle süs malzemeleri yapması işte bunlar bize ihtiyaçtan kaynaklanmış olsa bile bir sanatın doğuşunu gösteriyor. Demek ki sanat başlangıçta insanın kimi ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İlk bulgu Fransa’nın yukarı Dordayne yöresi mağaralarında yaşayan insan topluluklarının kalıntılarıdır. Bu mağaralar bu kalıntılar bakımından oldukça zengindir. Bu dönem insanlarının hayvanları avlamak için malzeme kullandıkları ve ateşten yaralandıkları belli olmaktadır. Uygarlığı ilk belirleyen bu insanlardır fakat modern bir uygarlığı yapan bir insan topluluğu değillerdir. Bu anlamda tarih öncesi dönemin sanatçısı kendi hayat şartlarından almıştır. Ve bu alanda sanat sosyal hayata bağlı olarak ve sosyal hayatın bir öğesi olarak ortaya çıkmış ve bu hayatın şartlarıyla oluşmuştur. Mağara duvarlarına hayvan resmi çizmiş olan kişi acaba mağarasının duvarına bir resim çizmesinin sebebi hayvanı haps etmesini mi yoksa bu kişi bir büyücümüdür. Bu dönem insanları ikisini birden yürütmüş avcılık ve sanat iç içe girmiştir. Bu manada tarih öncesi dönemde buzul çağının mağara dönemi hayatı sürdürme görevi ile karşı karşıya kalıp bu korkuları aşabilme ile olmuştur. Ve beklide sanatların en eskisi olan resim bu yolda insana çok yardım etmiştir.

            İnsanların yalnızca avcılıkla ve toplayıcılıkla yaşadıkları İ.Ö. 30.000-10.000 yılları arasında oluşan sanat kalıntıları sosyoloji içinde önemlidir. Çünkü o dönemdeki insanların bir mesajıdır. Avcılıkla ve toplayıcılıkla yapılan gelişmeye sosyolojide mikro çevre istismarcılığı denmektedir. Buzul çağı insanlarının küçük kümeler halinde yaşadığı ve avcılıkla geçindikleri bilinmektedir.

            Henüz çevreyi değiştirmeye yönelmemiş olan bu insanlar çevre şartlarına uymak için mağaralara başvurmuş ve avcılıklarını sürdürmüşlerdir. Yaptıkları ilkel silahlar la avlanmak ve kendilerini korumak için kullanmış fakat ayrı kalmayıp birlikte yaşadıklarını ve buraların kutsal yer olduğunu belirtir. Mağara duvarlarına çizilen bu hayvan resimleri korkularını yenmelerini onları haps etmeleri olarak düşünülebilir. Yerleşik düzene gelindiğinde hayvanların evcilleştirilmesi toprağın kullanılması bunlar insanın giderek tabiata olumlu olarak bakmasına neden olur. Ve denetime aldığı şeyler kendisine dost olmuştur. Yerleşik düzene geçildikten sonra şehirleşme ortaya çıktı. Bu güne kadar gelen uygarlığın temeli atıldı. Yüksek uygarlıkların henüz doğmaya başladığı dönemde resmin yavaş yavaş ortadan çekildiği dini yapılar ile mimarı ile müziğin aldığı görülmektedir. Mısır mimarileri büyük kiliseler, muhteşem camiler gibi anıt yapılar ağırlıktadır. Resim süsleme sanatları heykel gibi sanatlar muhteşem anıtların içinde kullanılmış ve gelişmiştir. Başyapıt tabi ki muhteşem anıtlar olmuştur.

            Sanatın hangi şartlarda ortaya çıktığını gördük. Sanat bu başlangıçlardan itibaren hem türü bakımından ve hem de daha ileri vadede gittikçe zenginleşerek ve her zaman her toplumda son derece önemli bir kültür özelliğini koruyarak günümüze kadar gelen bir faaliyettir. Toplumların zaman içindeki gelişim ve değişimi toplumların birbirinden farklı biçimleri genel olarak faaliyetlerine ve sanatçıları devirlerin dönem sanatçılarını, sanat tarzlarını etkilemiştir. İşte sanatın toplumla olan bu faaliyetine ve toplumdan nasıl etkilendiğine ayrıca sanatın toplumu etkilediği ve ele alıp incelediği dal sanat sosyolojisidir.

            Sanatın fonksiyonel bir açıklığını yapabilmek için onu içinde bulunduğu sosyal çerçeve ile bağlantılı olarak ele almak gerekir. Tarih süreci içinde ve günümüzde çevremize baktığımızda görüyoruz ki birbirinden farklı toplum birikimi kültürü bulunmaktadır. Ancak bunlar da birbirlerinden kopuk değillerdir. Anlamlı bir ilişkileri vardır. Ancak yinede her toplum dili gibi örf ve âdeti gibi o toplumun damgasını taşıyan bir de sanat beğenisi bulunmaktadır. Örneğin bir Japon kültüründeki bireyin beğenisiyle bir başka ülkenin bireyi arasında bir farklılık olacaktır. Fakat buna rağmen sanatın evrenselliği kaçınılamaz. Bu da sanat eğitimi ile alınan ortak bir evrensellik eylemidir. O halde sanatçı dediğimiz kişi bir yanıyla doğrudan doğruya kendisini var eden sosyal çevreye bağlı iken öte yandan evrensel sanat anlayışına yol açar. Sanatla toplum arasında organik bir bağ vardır. Her toplum bakımından o toplum bireyleri arasından bir sanat beğeni olmakla birlikte sosyolojiyle de ele alabiliriz. Ama toplumları göz önüne aldığımızda geleneksel ve teknolojik olarak ayırabiliriz.

  1. Geleneksel Toplumlarda Sanat

            Geleneksel toplumların sanat faaliyeti ile belli düzeylerde teknik ve teknolojik aşamalara varılmış toplumların sanat ürünleri arasında bazı temel farklar bulunmaktadır. Geleneksel toplumlarda özellikle ilkel toplumlarda sanat her şeyden önce kutsal bir faaliyet olarak düşünülür. Ve böyle bir çerçevede beğeni ile ilgili endişeler yani işin estetik yanı ancak ikinci planda ve örtük olarak vardır. Mesela günümüzde tespit etmek mümkün bazı Afrika kabilelerinde görebiliriz. Örneğin bazı maskeler vardır. Görünen yüz ifadeleri (korkutucu) veya çehredeki uzuvların boyutları durumları endüstri toplumların estetik anlayışı açısından biraz tereddütle karşılanan eserlerdir; objelerdir. Ancak bu kültür ürünleri salt karmaşık estetik açısından değil de kendi içinde ele alırsak bu anlayış değişir. Örneğin Afrika sanatını ve bu sanatın anlamını anlayabilmek için onu iyi bilmek o toplumda kalmak gerekir. Fazla bir varlığa uğramamış toplumların bireylerin ortak simgelerin katılım düzeyi yüksektir. Ve bu katılım sonucunda o toplumu kolektif bir heyecana sürükler. Bu toplumlarda bayram ve şenlik dönemlerinde günlük hayatın çalışma zamanı dışındaki dilimlerde sanata ait biçimler formlar birden bire bir kutsal ve duygusal yoğunluk kazanırlar. Örneğin Afrika’daki sanat başarılarının her türlü bir estetik endişenin ve değerlerinin üzerine ve dışına taşarlar onları sadece bir sanat eseri bir estetik obje olarak değerlendirmek imkânsız ve anlamsızdır. Buradaki sanat eserleri dans müzik vb. faaliyetler dinlendiğinde seyredildiğinde veya icra edildiğinde ben duygusunun azalmasına biz duygusunun ise artmasına sebep olur. İşte ben duygusunun öne geçmesi o küme üyeleri arasında bir dayanışma ortamının ortaya çıkmasına sebep olur. Bu gözlemle de denebilir ki ilkel toplumlarda sosyal ve toplumsal olgunlaşmanın toplumdaki iletişimi temel öğelerinden biri olmaktadır. Ve sanat eserlerinin sanatı daha güzel kılma gibi bir eğilimi vardır. Topluma bir canlılık kazandırma hayatı daha anlamlı kılar.

            Eski Mısır Eski Hint Ortadoğu İmparatorlukları Amerika da ki Meksika ya da İnka toplumlarındaki sembolik ifadenin değeri daha bir önem anlam kazanmıştır. Bu tip toplumlarda kendisine bir takım tanıklıklar bahşedilen yöneticinin insanları yönetecek gücü elinde toplaması ve pek çok zenginlikleri bir araya getirebilmesi sanat eserleri de bu yöneticinin ölümsüzlüğünü ve kutsallığına yönelik olarak neden olmuştur. Bunlara Japonya’yı da katabiliriz. Ortaya çıkan sanat eseri dene ve mistik olarak iç içe geçmiştir ve eserler mümkün olduğu kadar dev boyutludur. Örneğin Mısır Piramitleri ve yine bu ters toplumlarda merkezi devlet elinde bulunduran tanrı-kral imajına uygun olan dev boyutlarda yarı tanrı yarı insan olarak sembolleştirilmiş bir takım eserler ortaya koyulmuştur. Bu sanat eserlerinin ortaya koyulmasında gerekse projenin yapılması sırasında bütün kümelerin ortaklaşa sembolik değerler etrafında bütünleştikleri görülmektedir. Eski Yunan Siteleri aslında yönetim tekniği ve tarzı olarak teokratik Asya İmparatorluklarının bir uzantısı değillerdir. Bunlar şehir devletleridir. Bunların eserlerinin dev boyutlu olması beklenilmez. Farklı özellikte olmalarına rağmen çok geniş alanda ve teokratik devlet özellikli doğru toplumlarda etkileri altında kalmışlardır. Ayrıca bu toplumlarda yavaş yavaş çeşitli karşılıklı ilişkilerin nasıl yansıdığını örneklerle görmekteyiz. Örneğin Pers savaşlarından sonra Yunan tiyatrosunun ortaya çıkması ve ilk eserin Persler olarak ortaya çıkması ilginç bir örnektir. Eski Yunanlı gerek Mısırla olan ilişkiler ve gerekse diğer devletlerle ticaret nedeniyle doğan ilişkiler çeşitli sanat eserleri içerisinde dile gelmiş ve ifade bulmuştur. Şehir devletleri ortaya çıkışıyla birlikte sanat faaliyetlerinin daha fazla olduğu görülür. Ve şehir öncesi bütün toplumlarda görülen mitolojiler Eski Yunan dünyası için geçerlidir. Yalnız Eski Yunanda Mitoloji dünya geçerlidir. Ancak bu mitoloji Eski Yunan da siyasi biçimler ortaya çıktıktan sonra devam eder. Orta çağda özellikle batı toplumlarında yoğun bir sanat faaliyeti sürmektedir. Bu dönemde ister batı Hıristiyan toplumu olsun ve isterse İslam toplumlarında olsun mimari büyük bir ağırlık kazanmıştır. Ve bunlar sanat dallarını alabildiğine genişletmiştir. Demek ki geleneksel toplumlar dediğimiz zaman yani sanayileşmemiş toplumlarda sanat faaliyetlerinde kutsal alan ve sosyal alan tamamen iç içe, birey geride, kolektif heyecan ön safhadadır.

  1. Teknolojik Toplumlarda Sanat

            Endüstri devri ile birlikte başta batı toplumları olmak üzere endüstri sürecine giren bütün toplumlarda gerek insanlar arası ilişkiler ve gerekse o güne kadarki toplum yapıları hızla değişmeye başlamıştır. Bu değişiklikler çok doğal olarak başlamıştır. Bu değişiklikler toplumların sanat faaliyetine de yansımıştır. Endüstri ile birlikte gerek toplum ve gerekse toplum ütesi olan tek tek bireylerin hayatında sosyal değişme adeta bir şok etkisi yapmıştır.

            İlkel toplumlarda başlayıp 19.yy gelinceye kadar insanlığa o güne kadar görmediği değişikliklerin yaşandığı yy dır. İnsanın gücünün ötesindeki araçların kullanılması insanlık için son derece şaşırtıcı olmuştur. O kadar hızlı değişme olmuş ki insanlığın başı dönmüştür. Sadece insan kavrayışını allak bullak etmiştir.

            Sanat alanı da nasibini almıştır. Geçmişe özleminde sanata etkisi olmuştur. Teknolojinin getirdiği bu hız sanatı da etkilemiştir. Bütün yaşananlar sanat alanına yansımıştır. Geleneksel sanattan modern sanata doğru gidilmiş olunmaktadır. Özellikle orta çağda daha çok alana gönül vermiş. Batıda kilisenin korumasındayken teknolojik aşamalarına yaklaşan ülkelere İngiltere, Fransa, Avusturya sanatta korumacılığın yavaş yavaş merkezi korumacılıktan çıkmaya başladığının görürüz. Ve yine sanatın kolektif olmaktan çok bireyci bire platforma doğru yöneldiğini görmeye başlıyoruz.

            Terraın coonito: Bilinmeyen yer

            Teknolojinin getirdiği hızla insan kalabalıktan kayboluyor. O yüzden sanatta bireyciliğe başvurulmuştur. Bireyin kendini dışlaştırması kalabalıktan kurtulması lazımdır. Sanatçı artık topluma bir takım öneriler de vermeye başlıyor. Teknolojik toplum ve günümüzde sosyal hayatın her yerinde görülen ama artık insanların alışmış olduğu değişme insanın hayatının bir parçası ve ilgisi olmuştur. Sanat eserlerinin tüketime sanatın ve sanatçının gelişmesi yolunda büyük adımlar atılmıştır. Sanat eserlerini dinleyebilmek görmek endüstrinin bir ürünüdür. Günümüzde o sanatın kıymeti belli olmaktadır. Eskiden ise sanatçı öldükten sonra onun değeri anlaşılıyordu. O eseri ortaya koyanlar bunun karşılığını hayattayken görüyorlar ve sanatçı daha verimli oluyor. Sanayi toplumu olma isteği içerisindeki ülkelerin çoğunda sanatçıların orayı görme istekleri sanatın ürünlerinin bir endüstri dalına bağlanarak hızla yayılmasından kaynaklanmaktadır. Endüstrinin geliştiği yerler sanatçıları çekmiştir.

            Sanatın Konumu ve Fonksiyonları

  1. Günümüz endüstri toplumlarında teknolojik gelişmelere bağlı olarak günümüze kadar gelen sanat biçimleri aynı anda gerçekleştirilmektedir. Lazer ışınları, Televizyon, Üç boyutlu gösteren araçlar üretilmiş vaziyettedir. Günümüz insanları sanat eserlerinden anında haberdar oldukları gibi bunların en mükemmel kopyalarına ulaşabilmek durumundadırlar. Böylece gelenekselden farklı olarak toplumun bütün bireylerine ulaşabilir hale gelmişlerdir.
  2. Söylenen konuma bağlı olarak sanat küçük bireylerin arasında olan faaliyetten çıkıp toplumun yararlanabileceği bir şekle gelmiştir. Sanat faaliyetlerini geniş kitleler izleyebildiği için onlardan gelen eleştiriler ortaya çıkacak sanat eserlerinin gelişmesinde de etkili olmuştur.
  3. Kamuoyunun baskısından yönlendirilmesinden uzak kalmayan sanatçı kendisi için çok daha fazla konu bulabilmekte kendisini geliştirmeye daha fazla yoğun olarak eğilmektedir.

            Sanat sosyolojisi gerçek kaynaklarda bu gerçekleri yansıtan bu gerçekleri yönlendiren ve toplumları dengeli hale getirendir. Özellikle çok hızlı sosyal önem kazanmakta ve sanat ürünleri teknik araçlar vasıtasıyla toplum kesimine ulaşır. Sanatın sosyal gerçeklerden sanat eserine yansır. Hatta bazen bu gerçeklere sanatın süzgecinden geçerek sanat eserine yansır. Hatta bazen sanatla iç içedir. Çağımızdaki sosyal değişmeler çok hızlı olduğundan sanatın ürettiği bilgi önemlidir. Üstelik sanat ürünleri teknolojik imkânlara bağlı olarak hızla toplumun bütün kesimlerine yansımaktadır. Sanat sosyal gerçekliğin sadece bir taklidi değildir. Sanatçı bu realiteden daha dolaylı olarak etkilenir. Sanatçı eserinde gerçekliği yine de yorumlayarak ortaya koymakla kalmaz insanlara hayat ve nesneler hakkında objektif bir görüş kazandırmaya katkıda bulunur. Dünyaya bakışa, hayata bakışa belli bir hoş görüşe hitap eder.

            “Sanat bilgi üretme aracı”dır. Bu görüş eskiden beri vardır. Aristo’ya göre sanat eserini insana huzur vermesi açısından doğrudan doğruya öğrenme olayı vardır. Buna göre biz bir sanat eserini incelerken doğrudan doğruya bakıp ta görmediğimiz kavrayışı sanatta görürüz. Yine eski düşünürlerden Simanides’in dediğine göre “Resim dilsiz bir şiirdir. Şiir ise adeta konuşan bir resimdir.” Bu söze göre resim de şiir de bize haz verir. Ancak bu hazzı bize duyuran ona aynı zamanda sanatın kattığı ortam ve birikimdir.

            Gerçekten de sanat kültür çerçevesinde doğaya da tabiata da insana da yardımcıdır. Doğaya yardımcıdır çünkü insanın doğaya bakmasını sağlar sanatın klasik anlayışta başka bir fonksiyonu salt taklide olanı olduğu gibi taklit etmeye çalışmakta mümkündür. Madem sanatta bu anlayışın terk edildiğini görüyoruz taklide karşı olan JJ Russo sanatta taklidi reddetmektedir. JJ Russo’ya göre sanat “Dünyanın deneysel bir tasviri olmayıp insandaki duygu ve tutkuların bir taşkınlığıdır.” Russo’nun sanatta taklit teorisine karşılık tutkuları ve duyguları anlatan sanat anlayışına karakteristik sanat anlayışı denir.

            Russo’nun bu görüşlerinin izleyicisi olan ünlü Alman şair ve düşünür Göthe sanatı tıpkı JJ Russo gibi sadece bize ait duyguların dışarıya aktarılması olarak görür. Bunlar nesnelere aktarılma şeklindedir. Yani objektivasyonun dışlaşmasıdır. Böylece Russo Göthe ile tamamıyla taklide yatkın sanat teorilerinin yönlerini duygusal sanat türlerine bırakmıştır. Sanat taklit faaliyeti de olsa, duygularla da olsa her sanat faaliyeti ancak biçimlenerek, dışlaştırılarak ve dile getirilerek mümkün olur.

            Mesela Groce’ye göre sanatın yalnızca anlatım yanı vardır. Ve buna göre Groce derki sanatta yalnızca önemli olan sanatçının sezgisidir. Yani sanatçının üslubudur. Sanat sosyolojisi açısından bakarsak ne iyi taklit etmek, ne sezgi, ne duygu nede anlatım tek başlarına ifade edilebilir. Bunları olduğu gibi anlatmak ta yetmez. Sanat eseri insanlar arasında bir iletişim ile yüklenmiştir. İşte bu açıdan sanatın bütün özelliklerinin yanı sıra bir bilgi üretme süreci olarak görmek onun aynı zamanda bilimle bağlantısını da kabullenmektedir. Yalnız burada sanata ait bilgi ile bilimsel bilgiyi birbirine karıştırmamak gerekir. Sanatla bilim arasında ki en önemli farklardan biri bunların nesneleri, olguları ele alış biçimindeki farklılıktır. Bilim soyutlama yaparak nesnel gerçekleri anlatmaya, tasvir etmeye ve açıklamaya çalışır. Ve bunu yaparken de akıl yürütmeyi araç olarak kullanır. Ve bir soyutlama yöntemi olan bilim somut gerçekleri soyut gerçekler haline getirir. Bunu neticesinde tabiat kanunlarını ortaya koyar ve formüller halinde bize ulaştırır. Ancak bu tabiat bilgisi için geçerlidir. Sosyal bilimler için bir takım prensipler koyabiliriz. Bu durumda tabiat bilimleri doğal ve sosyal olayların dayandığı prensipleri bulup çalışırken sanat daha çok belli biçimleri bulmaya çalışır.

            Bilimde gerçekler kavramlar aracılığı ile yorumlanırken sanatta ise yorumlama duyuşlara, sezişlere ve sanatçının birikimine dayanır. Bir psikolog insanın psişik hayatının ilişkisine art genel kuralları verir. Ve hangi durumlarda olursa olsun davranışlar söyler, sanat birtakım şeylere bakmayı değil de onları görmemize yardımcı olur. Dramatik sanatlar bize hayatın boyutunu ve bilmediğimiz derinlikleri açıklar. Ve insanları tanımamızı sağlayabilir. Bilim de aranan sadece ve sadece doğruluktur. Akılcı ve mantıklı olmaktır. (Ratia ve Logostur) Hâlbuki sanat eserlerinde gerçeklik kadar güzellikte söz konusudur. Sanattaki güzel sanatın kendi güzellik anlayışıdır.

SANAT VE BİLİM İLİŞKİSİ

            Sanat insanı gerçekliğin öz kaynağına götürür. Ve bunu yaparken duyguları da yanına alır. Sanatçı eser meydana getirdiğinde kendi iç dünyasını başka dünyalara aktarmaya çalışır ve iletişimi kurar. Bilim ve her türlü bilim çalışmaları tek tek bireylerin düşüncelerindeki düzenliliğe yönelirken sanat bir takım görünüm ve duyguların kavranılmasındaki düzenliliği amaç alır. Bu durumda da sanat hele modern anlayışta sadece taklit değil sanatçının gerçek bir anlatımıdır. Ve dışa vurumudur. Bu bakımdan yönelimleri farklı da olsa bilimde sanatta son tahlilde birbirini tamamlar nitelikteki faaliyetlerdir. Bilim ve nesnelerin var oluş nedenlerindeki araştırmalarımıza bunu anlamamıza sanat ise bu alan hiç girmeksizin var olanların özünü kavramamıza yardımcı olur. Ayrıca onları duygu yönüyle de görmemize yardımcı olur. Sanatta tıpkı bilim gibi bir bilgi ve ilgi alanıdır. Amaçları ve araçları farklı olduğu için bir birinin alanına da girmezler. Her ikisi de farklı farklı şeyler söylerler ve birbirlerini tamamlarlar. Sanatın ve sanatçının sezgisel yorumlarına engel olamaz ve bunların bakış açılarının farklılığı da bir zenginlik kaynağıdır. Birinin teorik yorumlaması diğerinin sezgisel yorumlamasına, birinin sezgisel yorumlaması diğerinin teorik yorumlamasına katkıda bulunur. Yani gerçeği konu edinen bilim ve sanat gerçeği ayrı ayrı değerlerden değerlendirirler. Şimdi ve gelecek için ikisi de insanlığın ilerlemesinin en önemli faktörleridir. Bu anlamda sanatta tıpkı bilim gibi sosyal hayatın temel bir unsuru, vazgeçilmez bir parçasıdır; ve bunların her birinin insan faaliyetlerini özel bir alanı niteliği kazanması uzun bir gelişme süresi sonucunda çıkmıştır. Ancak sanat ve bilimi sosyal bir faaliyet alanı olarak başka alanlardan soyutlanmaları aynı zaman içinde olmamıştır. Daha net söylersek sosyal bir olay olarak sanat bilime göre çok daha ağır bir tempoyla ağırlığını koymuştur. Bunun nedeni ise bilim faaliyetinin insanın gündelik ihtiyaçları üzerindeki faktörü daha fazladır.

            Buna karşılık sanatın toplumsal zorunluluğu bilimin toplumsal zorunluluğuna göre daha yumuşaktır. İnsan tabiatta mücadelesi inçin de bu güçlükleri çözmeye yarayacak her türlü güçlükleri çözmeye yarayacak bilim faaliyeti üzerine daha çok değer vermiştir. Çünkü hayatın şartları bilimden en iyi etkili şekilde yararlanmayı gerektirmektedir. Sanat hayatın bir parçası olmakla birlikte toplumun zorunluluğunu bilim gibi göstermemiştir. Çünkü günlük zorunlu ihtiyaçların baskısından uzaktır. Buna karşılık bilimin getirmiş oldukları insanın temel ihtiyacının çoğunu gidermekle birlikte insanın duygu dünyasındaki arayışlarını çözmeye yetmez. Bu boşluğu sanat doldurur. Çağdaş sosyolojik gelişmeler sanatın insan için gereğinin anlamının ne olduğunu doğru bir biçimde ortaya koyabilmek için çeşitli arayışlara yönelmiştir. Çünkü günümüzdeki sanat anlayışı sanatın bütün bu özellikleri ile sonuçta bir görev yaptıkları şeklinde ifade bulur.

            Genel anlamda sanat bir şeyi kurallarına uygun olarak yapma anlamına gelmiştir. Ama biz biliyoruz ki bir şeyi kurallarına göre yapma sanat için değil her alan için geçerlidir.

            Zanaatla sanat birbirinden farklı şeylerdir.19.yy dan bu yana kullanıldığı gibi sanat denildiğinde güzel sanatlar aklımıza gelmektedir. Estetik bir yaratmanın ifadesi anlamında kullanılmıştır. Bu durumda sanat duygunun, bir tasarının ya da güzelliğin ifadesinde kullanılan yöntem ve bu yöntem sonucunda ulaşılan üstün bir yaratıcılık olmaktadır. Sanat için sanat anlayışı genellikle sanatı sanatçının bilinçaltına ait olan düşünce ve duygularının bir ürünü olarak görmüştür. Bu görüşün en önemli temsilcilerinden biri olan Kant’a göre sanatın amacı estetik bir hazdır. Buna karşılık toplum için sanat anlayışını savunanlarda sosyal alanın artistik imajlarla yansıtılması şeklinde görürler. İşte sanatın sadece sanatçı olan bireyin bilinç altına kadar indirgeyen birinci görüşle sanatı sosyal gerçekleri yansıtan bir araç olarak görenler ister istemez tek yanlılığa düşerler. Çünkü hem bireye ait hem de toplumu bir ele almayan birey ve toplum anlamlı bir bütündür. O halde sanat insana özgü bir faaliyettir. Hem bireyi hem de toplumu ifade eder. Sanat hem bireyin gelişmesine hem de toplumun değer yargısına bağlı olarak çeşitli üsluplarla karşımıza çıkar ve bu, toplumdan topluma zamanla değişir.

            Ancak sanat faaliyetlerine en genel problem ve felsefeyi de etkileyen problemlerin sanatın amacı olan güzeli geliştirmenin nasıl mümkün olduğu ve güzelin ne olduğu sorusudur. Bu soru estetiği ortaya çıkarmıştır. Platon’dan Kant’a kadar olan filozoflar “Güzel nedir?” ,“Güzellik kavramı neye göre bellidir?”,”Toplum güzel kabul ettiği için mi güzeldir yoksa kendiliğinden mi güzeldir?” gibi soruları cevaplamaya çalışmışlardır. Bu sorular felsefenin uzun bir zamanını almıştır. Bir sanat eserinin güzelliği ile güzel bir şeyin anlatılmaya çalışılması birbirinde farklı şeylerdir. Hem bireye ait iç zenginliğin hem de sosyal hayatın bir parçası olan sanat hayatla iç içedir. Ve her eser aynı zamanda hayatın bir boyutunu da anlatır. Bu anlamda sanat esri geçmişi ve geleceği şimdiki zaman aracılığı ile birbirine bağlayan bir köprü gibidir. Bu anlamda sanat sosyolojisinin de en az estetik kadar ilgili olduğu bir disiplindir. Sosyolojik açıdan baktığımız zaman sanatın önemli fonksiyonlarından biri de insanı eğitme fonksiyonudur. Sanat eseri rasgele ortaya çıkmaz. O halde sosyoloji sanat eserinin ortaya çıkışını da inceler. Bu yanıyla sanatın tıpkı bilim gibi insanı yetiştirmek, yönlendirmek, hayata bakış açısını genişletmek gibi bir yönü vardır. Sanat nasıl bir bilgi alanı ise hem de eğitim fonksiyonudur. Sanat aynı zamanda insanla çevresi arasında bir denge sağlama yerinede getirir. Bu nedenle sanata önem veren ve sanat birikimlerinin zengin olduğu toplumlarda gerek bireye ve gerek topluma olan bunalımlarda daha kolay ulaşır.

            Sanat bireyin kendisini çerçeveleyen sosyal çevre ile toplumun kaynaşmasını sağlayan bir araçtır. Paylaşma yeteneğini arttırır. Bu anlamda sosyalleşmeye yardım eder. Her dönemin her toplumun sanatıyla o dönemin ya da o toplumun yapısı ve görüşü alanıyla anlamlı bağlantılar vardır. İlkel toplumun sanat faaliyeti ile karmaşık toplumun sanat faaliyeti ve sanayileşmiş toplumlarda sanat faaliyeti birbirine benzemez. Ve benzemesi mümkün değildir. Öte yandan sanatçı olabilmek için hele günümüzde yetenek önemli değildir. Belli bir eğitim düzeni de olması gerekir demek ki günümüzde duygu, bilgi ve yetenekle sanatçı orijinal bir yapıtın yaratıcısı olabilir. Anlatabilmek için sanatı bilmek, kendini geliştirip, yenileyerekten anlayabilme kabiliyeti kazanır. Bütün toplumlar geçiş süresi içinde oldukları dönemlerde o toplumda yoğun bir sanat faaliyetinin olduğunu gözleriz. Demek ki hızla değişen değerler sanatçının ilgisini ve dikkatini üzerine çekmektedir. Ancak bunları belli ortamlarla belli yöntemlerle yaparlar. Örneğin bilim bilgiyi toplamak ve bu toplanan bilgiden belli sonuca bakmak durumundan çeşitli araştırma yöntemlerine sahiptir ve bunları kullanır. Hâlbuki sanatın böyle bir yöntemi yoktur. Bu noksanlığı zaman zaman sanatlarda duymuşlar ve bilimsel yöntemlerden yararlanmaya çalışmışlardır. Ancak bilimde olmayan bir özellik sanatta vardır. Oda her sanatta değişik üslupların olmasıdır. Buda günümüzde sanat ürünleri hayatın değişen ritmine ışık tutmakta ve sosyal değişmenin kolay algılanmasında sağlanmaktadır. Sanat eseri insanı tarihi boyunca değişik üsluplarla çıksalar bile onları eğiten, ışık tutan bir fonksiyonları da olmuştur. Sanatın bir eğitim alanı olması, sanatın insanın sosyalleşmesine yardım etmesi bütün zamanlarda sanatın ortak fonksiyonudur.

SANATLA İLGİLİ ÜÇ TEMEL ÇİZGİDEN SÖZ EDEBİLİRİZ

  1. İnsanların bir toplum hayatı yaşadıkları ilk dönemlerde bilime, dine ve sanata ait değerleri birbirleriyle iç içedir. Bugün anladığımız alanda bilimsel bilginin anlayamadığı sanat tabiata karşı insanın bir sihir büyü aracı ve bir savunma aracı olmuştur. Sanat sosyal hayatın bir parçası olarak çeşitli yönden insana yardımcı olmuştur. Sanat böylece tabiat karşısında donanmayı değil insanın kendini gerçekleştirmesine de yardımcı olur. Bireyi toplumlaştırırken öte yandan da onu tabiattaki değişmeye karşı onu hazır kılmıştır.

  1. İlkel toplumlarda farklı olarak yapısı değişen toplumlar sanatın ve sanatçının fonksiyonu değişmiştir. Yeni bir anlam kazanmıştır. Bilimden de inanç alanından da farklı bir durumdur. O halde ilkel olmayan bu toplumlarda sanat başlı başına bir bilgi alanı bir eğitim fonksiyon yüklenmesi bütün bu faaliyetler sosyalleşmeyi ifade eder. Nihayet bu toplumlardaki değişmeyi algılayacak bir iç sanat vermiştir.

  1. Teknolojik toplumlarda ve çağımızda ise sanat yine bir bilgi üretme sürecidir. Bilimle belli bir ilişkisi vardır. Fakat gölgesinde değildir. Yine eğiticidir. Yine insanın sosyalleşmesinde yardımcı değer sistemleridir. Çağımızın en önemli özelliği olan hızlı sosyalleşmeye insanı en çok hazırlayan daldır.

Bütün Sanat Dallarında ve Baştan Bu Yana Sanatta Güzel Anlayışı

            Genel bir sanat teorisi şu düşünce ile başlatılabilir. İnsan duygularının önüne sunulan nesnelerin kompozisyonla biçimine, yüzeyine ve kütlesine göre davranır. Bu psikolojik bir kuraldır. Nesnelerin biçim, yüzey ve kütlelerini belli düzene göre yapılması hoşumuza gider. Böyle bir düzenlemenin eksikliği de ilgisizlik, sıkıntı hatta zaman zaman tiksinlik yaratır. Psikolojik bakımdan güzellik duygusu hoşa giden bağlantılar duygusudur. Çirkinlikte bunun tersidir. Bazı insanlar eşyaların, nesnelerin görünüşteki ölçülerin bunlar arsındaki uyumun farkında olmayabilirler. Bu uyuma ilgisiz kalabilirler. Bu bazı insanların renk körü olması gibidir. Ancak renk körlüğü ne kadar az bir durumsa bu eşyanın biçimi, yüzeyi, uygunluğu ve uygunsuzluğu o kadar azdır. İşte temel olarak bu duyguyu alırsak sanatta güzel kavramını anlamak daha kolay olur.her ne kadar güzellik için yapılan tanımlar çok sayıda ise belki de en birleştirici tanım yukarıda verilen tanımdır. Aslında güzellik kavramını tarih boyunca toplumdan topluma sürekli değişmiş olarak görüyoruz. O zaman bir sanatçının, sanat tarihçinin kendi yaşadığı dönemi kendi içindeki güzeli bir yana bırakıp diğer devirdeki insanların duygularını da anlamaya çalışmalıdır. Bu yapılırsa bu sanat ilkel sanatta, klasik sanatta, diğer sanatla ilgili bir kişi için yapılacak şey o dönemin şartları ele alındığında güzeli çirkinden ayırmak gerekir.

            Genellikle sanat alanındaki tartışmaların çoğu bu noktanın gözden kaçırılmasından kaynaklanır. Güzellik kavramının tarihindeki durumuna bakacak olursak bu kavram tartışmasının ilk defa antik çağda olduğunu görürüz. Antik çağdaki antromorfik veya antropormorfist anlayış insana ait değerleri çok güzeldir. Böyle bir anlayış çok güzel ve kusursuz insanlar olarak görüyordu. Eski Yunan da gerek sanat gerekse din tabiatın en önemli unsuru olarak insanı ele alır. Klasik sanatın örneklerine bakarsak burada ortaya çıkan eserler örneğin heykeller mükemmel biçimdedir. Saf ve temiz bir yüz vardır. Ve bu anlamda güzeldirler. Bu güzellik Roma ya geçmiş, daha sonra Rönesans ta görülmüştür. Günümüzde de genellikle bu anlayış yaygındır. Biz farkında olsak ta olmasak ta ideal insan tipine bağlıdır.

            Ancak böylesine baskın bir güzellik anlayışı o dönemde yüzey, hacim ve biçim bağlantısının ne kadar iyi kurulmuş olduğunu da gösterir. Güzellik kavramını nasıl tanımlarsak tanımlayalım aslında bunun bir soyut kavram olduğunu da belirtmek gerekir. Klasik sanatın temel sanat alanıyla da güzel uyumun sağlanmasıyla yapılan bir durumdur.

            İşte bu ölçü konusu nedeniyle çok eski dönenlerden beri insanlar sanat eserlerinde kullanabilecek bir geometri bir ölçü düzeni bulmaya çalışmışlardır. Çünkü şöyle diyorlar; Sanat güzellik, güzellikte ahenk olduğuna göre ve ahenkte orantıların düzeninden olduğundan biz öyle bir oran bulmalıyız ki gerçekten sanattaki güzeli bulalım ve böylece Altın Kesim dediğimiz geometrik oran sanat eserlerinin bir sırrı olarak kullanılmıştır. Bu altın kesimin tanımını Eudides’in sözlerinde buluyoruz. Diyor ki “Bir doğru o şekilde kesilmelidir ki bütün parçalardan birinden meydana gelecek dikdörtgen diğer parçaların karesine eşit olsun” ve bunun gibi orantılardan söz ediyor. Bu altın kesit konusu üzerinde birçok yazı yazılmıştır. Bu oran büyük bir ciddiyetle ele alınıp incelenmiştir. Gustau Thcador Fescher’in 1870 yıllarında çıkardığı deneysel estetik konulu kitabında altın kesit başlıca konu olmuştur. Mısır piramitlerinden tutunda bütün sanat öğelerinde bu oran aranmıştır. Ama bu orantıları ne kadar bilirseniz bilin sanatsal duygu yoksa bunlar işe yaramaz. Örneğin şöyle diyor. Eski Yunan Vazoları geometrik konumuna tamamıyla uyuyorlar. Fakat bazen soğukturlar. Halk çömlekleri ise daha hoş görünebilirler ve daha sıcaktırlar. Japonlar gerçek güzellik bu kadar düzenli değildir derler. Biçim bozma her sanat dâhilinde mümkündür. Antik heykellerde ki kusursuz güzellik dahi tabiattan sapmadır. O kadar güzellik zihindedir. Bu tabiatın eksikliği değil gerekliliğidir. Bu bozma iyice şekilsiz hale getirilebilir. Bu da o dönemin üslubunu ortaya koyar. Bütün bunları içindeki ahenk güzel duygusunu verir.

ESTETİK OBJE ANALİZİ

            Estetik obje (resim-heykel-müzik) ne olursa olsun belli nitelikleri olan bir objedir. Sanat eserleri örneğin bir heykel, bir taş kütlesi, bir resim renk ton çizgiler olarak karşımıza çıkar. Ama bir heykel sadece taş değildir. Bir resim sadece çizgi, renk değildir. Eğer bunlar aynı özellik taşımasalar reel dünyanın unsurları olurlar. Bir resme real dünyadaki objeler gibi bakmazsınız. Bir ayakkabıya deri diye bakamazsınız o artık ayakkabı olmuştur.

            Real dediğimiz şeyin en temel özelliği onun bir bilgi objesi oluşudur. Objectiondur. Objection karakteristik bir bilgi fenomenidir. Objectivation, objection’dan kesin olarak ayrılır. Objectivation daha önce var olmayan bir şeyin ortaya konmasıdır.

            Objectivasyonda canlı tip yaratıcı objectionda ise alıcıdır. Objectivasyon heterojen bir yapıya sahiptir. Heterojen iki varlık alanından oluşur.

  1. Duygusal olarak tanıdığımız real tabaka resimdeki boyalar, heykelin taşları

  1. Bu real tabaka tarafından taşınan tinsel varlık. Resimde ne anlıyoruz, heykel ne anlatıyor.

            Tinsel varlık reel varlık “Gnoseolojik” (Bilgi) obje tarafından taşınır. Sanatçı niçin objectivasyon yapar? Elbetteki suje için toplum için yapar. Sanatçı eserini başka sujeler tarafından görülsün, dinlensin diye yapar. Böyle olunca bir “bene” yani sujeye ihtiyaç vardır.

            Objectivasyon Daima Üçlü Bilgi İçinde Meydana Gelir.

  1. Form almış maddi tabaka (reel tabaka)
  2. Tinsel içerik irreel tabaka

            3.Objectivasyon pay alan canlı tin (suje)-ben

bu üçü olmazsa sanatta olmaz

Objektivasyon – Objection

  1. Objectivasyon daha önce varolmayan bir şeyin ortaya konmasıdır. Objection’da ise var olan objenin objelenmesidir.
  2. Objectivasyonda canlı tin yaratıcıdır. Objectionda ise alıcıdır.
  3. Objectivasyon heterojen bir yapıya sahiptir. Objection homojen bir yapıya sahiptir.

            Biz nesnelere olaylara anlam ve ifade verdiğimizde onlar salt real şeyler olduklarından çok duru açık ve saydam olarak karşımıza çıkarlar. Sanat eserini estetik objeyi tabiattan ve real objeden ayıran sanat eserinin sanat eserinin bir ifadesinin ve anlamının olmasıdır. Şüphesiz estetik obje sadece bir anlam ve ifade varlığı değildir o bir yandan gerçeğe dayanır ve bir real objedir. Öbür yanıyla bir anlam varlığıdır. Bir Objectivasyon olarak sanat eseri varlık tarzı bakımından, hem realiteye hem de idealiteye dayanır. “Sanat realitede, görünüşe ulaşan irrealite (idealite) dir.” Görünüşe ulaşan idealite ile estetik obje ortaya çıkar. Real dünyadan kopar ve ideal bir dünyaya yönelir.

            Bir real objeyi belirleyen kategoriler başlıca bir estetik objeyi belirleyen bu nedenle bir ağaç tuval üzerinde yeni bir varlık huzuruna sahip olduğu kategoriler değişir. Bahçemizde ki ağaca dokunabiliriz fakat tuvaldeki ağaca ise dokunamayız. Ama estetik varlık realiteye katılan bir varlıktır. Sanat eseri realiteden pay aldığı gibi idealiteden de pay alır. Sanat eserinin realitesi, daha az bir realitedir. O bir realiteye katılma ondan pay almalıdır.

            Bir teknik üründe (otomobil-moda) estetik olabilir. Ancak onun estetik oluşu primer bir problem değildir. Oysa bir estetik objenin güzelliği onun özü ile ilgili primer olan bir şeydir. Teknik ürün bir fabrikasyon işidir. Örneğin Mikelinjın David’i Yaşar Kemal’in İnce Memed’i birer defalık bir yaratmadır. Teknik ürün zorunlu bir yapı olduğu halde sanat eseri hür bir yapıdır.

            Estetik Obje Ön ve Arka yapıdan meydana gelir.

            Ön yapı daima açık olarak kavradığımız bir yapıdır. Onun içerdiği bir problem yoktur. O bize veri olarak verilmiştir yalın ve tek bir tabakadır. Arka yapı ise POLYPHONİK bir yapıdır. O, daima bizim için var olandır. Bir heykel onu estetik olarak kavrayan bir suje ben için heykeldir.

            Estetik objenin sanat eserinin varlığı reel bir ön-yapı ile görülen bir idealite olan bir arka yapıdan oluşur. Ve ancak görülen idealite aracıyla estetik obje ortaya çıkar real dünyadan kurtulur ve ideal bir dünyaya yükselir. Ön yapı maddi ve duygusal olan yapı realdir. Görünen arka-yapı tinsel içerik irrealdir. Ön-yapı bütün formuyla kendi başına vardır. Öbürü ise yalnız alıcı (kavrayıcı) bir tinsel varlık için vardır.

            Bir sanat eserinde arka-yapı tabakaları ön-yapıdan ne kadar uzaklaşırsa eser o derece zenginleşir.

            Yaratmanın ereği ön-yapıdır. Real varlıktır canlı tinsel varlığın reel yapıya konmasıdır. Yaratma tinsel tabakadan reel tabakaya doğru inişle başlar irreel varlık tabakaları ondan arkaya doğru gittikçe derinleşir.

RESİMDE VARLIK TABAKALARI

            Resmin ne olduğunu anlamak için onunda antolojik bir analize tabi tutulması gerekir. Çünkü resim de heterojen bir yapıdır. Genel olarak iki tarz resim vardır.

  1. Edebi İçeriği Olan Resim
  2. Salt Resim

  1. Edebi içeriği olan resimde bir konu bir olay işlenir. Bu tip resimlerde birbirinden farklı üç tip tabaka bulunur.
  2. Yeniden meydana getirilen görme
  3. Görünüşe ulaşan tasvir edilen şey
  4. Edebi tema (bir hikayenin başı ve sonu olabilir)

  1. Yeniden Meydana Getirilen Görme: Bu tabaka genellikle bütün resim tarzlarının en önemli tabakasıdır. Yalnız Real objeleri değil bir tuval üzerinde ki objeleri de yeni bir perspektif içinde görürüz. Perspektif temel bir görme formudur. Perspektifte kuralları ya da kanunları resim için en temel bilgidir. Ressamların bu kuralları çok iyi bilmesi gerekir. Perspektifsiz nesneler bir deyimle mantık dışı nesnelerdir. Perspektif nesnelere düzen sağlayan görmedir. Perspektif olmadan hiçbir tasvir, resim olmaz.

              b-c. ikinci ve üçüncü tabaka birbiriyle karıştırılırsa edebi tema tabakasına nazaran tasvir edilen nesne tabakasının daha önemli olduğu belirir. Modern resme gelinceye kadar figürler konvansiyonel sanatın vazgeçilmez bir elemanı olarak görülüyordu. Oysa geleneksel resim sanatı içinde edebi içeriğin vazgeçilmez bir elemanı olarak dahil edildiğini görmüyoruz. Edebi içeriği olmayan bağlık tarzlarında portre ve peyzaj gibi bulunduğunu göremiyoruz. Bu da tasvir edilen nesnelerin edebi içeriğe önemle üstün olduğunu gösterir.

            Sanat eseri iki heterojen seferden meydana gelir. Ön-yapı arka-yapı, ön-yapı (maddi tabaka) da görünüşe ulaşan birde irreel sefer vardır. Bu sefer homojen değil heterojen bir seferdir. Heterojen sefer farklı tabakalardan oluşur. Bunlar.

  1. Görünür boya lekeleriyle real yüzeyin oluşturduğu ön-yapı
  2. Bunun arkasında resmin içerdiği üç boyutlu uzay nesneler ve ışık
  3. Harekette canlı renkle beslenen figürlerin canlılığı
  4. Bu nesne seferinde görünen hareket
  5. Hareketlerin canlılığında insani-ruhi iç tahrik (tutku, niyet ve eylemler)
  6. Ender hallerde indivüdüel (portre) ideye ait bir şey görünüm
  7. Sonunda ideal genel bir şey görünür

            Soyut resmi ve tasvire dayanan her iki resmide birbirinden ayıran şudur: Tasvire dayanan resim tarzında resmin başlıca elemanları görünüşe ulaşır. Böylece resmin elemanları arasında yeni fonksiyonlar sanat dışı gelişir. Soyut resimde bunlar ortadan kalkar. Sanat dışı gerçeği yansıtma fonksiyonu ortadan kalkınca resim sadece bir renk ve biçim münasebeti olarak kavranır ve nonfigüratif karakter ve biçim anlayışı hakim olur. Böyle bir resim tarzı dekoratiftir. Sanat Antolojisi bakımından soyut sanat SIĞ bir sanattır. Bu sonuç onun değeri olmadığını meşru olmadığını göstermez.

                                                                       TİNSEL (Kültür İdealizm)

                                                                       RUHİ

                                                                       ORGANİK

                                                                       İNORGANİK (Realizm-Materyalizm)

            ANTOLOJİ                : Varlık Bilimi, ilk defa bunun yorumunu Aristo yapmıştır. Ama onların yorumladığı metafiziktir.

            İNORGANİK                       : En küçük elektrondan galaksiye kadar

            EKOLOJİ                              : Çevre Bilimi

            MAKRO                                : Üst Düzey

            MİKRO                                 : Küçük Düzey

            ORGANİK                            : Tek hücreli amipten başlayarak en gelişmiş canlılardır

            RUHİ TABAKA                   : Bireyseldir. Ruhi tabaka insana bağlıdır.

            TİNSEL TABAKA   : Kolektiftir yani kültürü anlatır. Bu yüzden ruhi tabakadan ayrılır. Örneğin bir minyatürün nereye ait olduğu sorulsa ve cevap verildiğinde bu tinseldir.

            Resme bakarken real ve irreel tabaka olarak bakarız.

            Tinsel Tabaka

                                                                                  Objectivasyon

                                                                                  Objektiv

                                                                                  Kişisel

            Objektivation: Bir duygunun bir düşüncenin madde içinde görünmesidir.

            RİTM (Evrensel Ritm): Bir hareketin belli bir düzen içinde tekrarıdır.

SANAT ESERLERİ ANALİZİ

            ANTOLOJİ: Varlık bilimi var olan bir şey olarak var olanın bilimidir. İnsan üç boyutlu bir mekân üzerinde yaşar geçmişi anımsamakla geleceği hayal etmekle yaşar.

            OBJEKTİVASYON: Düşüncenin nesnelleştirilmesi yani somut halidir.

            TERMİNOLOJİ: Bir bilim dalının en son şeklinde ifade edilmesidir.

            ANTROPORMORFİZM: Her şeyin insana bağlı icra edilmesi.

            METAFİZİK (Doğaüstü): Eskiyi koruyan dünya güneş

  1. Subject (ben)
  2. Object (sen)
  3. İlgi (somut)

            RETROSPEKTİV: Eserlerin kronolojik sıraya göre dizilmesidir. Sanat eserleri subjektiftir. Herkese göre değişmez.

            İMİTASYON: Sanatın temeli taklittir. Basite indirgenir.

EGOSANTRİK: Bencillik-ben içincilik

            Çocuklar etrafındaki nesnelerin farkında değillerdir. Her şeyi kendi benliğine indirgemeye eğilir.

Tinsel

                                                                                  irreel Ortaklık

Ruhi

Organik

                                                                                  Real Bireysellik

İnorganik

İnorganik Maddeler: Yeryüzünde en fazla yer kaplayan nesneler

            İnorganik Olan: Bu alana birbiri içine girmiş bütün yapıların farklı şekillerde derecelendiği bir düzen olarak kendini gösteren bütün cosmos girer. Maddi varlık tabakası görüldüğü gibi bütün evreni kuşatmaktadır. En küçük varlık olan elektrondan karada en büyük fiziksel varlıklara yükselmekte ve bütün varlık alanlarını kapsamaktadır.

            Organik Maddeler: Üzerinde insan bitki ve hayvan toplulukları yaşar.

            Flora: Bitki topluluğu

            Fauna: Hayvan Topluluğu

            Tek hücreli amipten başlayarak en gelişmiş canlılardır. Dıştan homojen içten heterojen inorganiğin üstüne basar. Kendi içinde bağımlıdır. Kendi kendine ayakta durmaz. Maddi varlığın üzerinde yükselen ve bu maddi varlığa dayanan organik varlık canlı dediğimiz varlığı oluşturmaktadır.

            Ruhi Varlık: Hiçbir zaman tek başına değildir. Bireyseldir. İnsana bağlıdır. Öteki tabaka ile birlikte görülür. Bir organik varlık olmadan ruhi varlık ortaya çıkmaz.

            Sanat Eserinde

  1. Dış Yapı
  2. İmaj (İçyapı)
  3. Anlam idea

            Ritm: Bir hareketin belli bir düzen içinde tekrarıdır. Sanatın mantığıdır. Ritm birliği oluşturur.

            Chromatik: Renklerin birbirine karıştırılmadan kullanılması saflığıdır. % 90 olan renktir. Saf renklerde Polikromatik olarak bilinir.

            Van Gogh’un saf renk ve çizgi kullanması onun ruhi boyutunu ve ideasını gösterir.

            Tinsel Varlık: Ruhi varlık tabakasının üzerindedir. Bu tabaka kolektiftir. Yani kültürü anlatır. Bu yüzden ruhi tabakadan ayrılır. Ferdiyetçiliktir. Çok ortaklık vardır. Sanatta bir kültürdür. Ör: Bir minyatürün hangi ülkeye ait olduğunu bilmek tinsel, minyatürün kime ait olduğunu bilmek ruhi tabakaya girer. Tinsel varlık kültür ve tarih bağlarıdır. İnsanın olmadığı yerde kültürde, tarihte olmaz. Bir halkın bir çağın tinsel varlığı da ortaktır. Herkesin benimsediği ve inandığı bir din ortaktır. Felsefede izmler real varlığın bütünlüğünü dikkate almadan onun sahip olduğu bir izmdir. Varlık tabakasının mutlaklaştırılmasıyla olur.

  1. İnorganik tabaka mutlaklaştırılırsa (temel olarak alınırsa) buradan materyalizm ve realizm sistemleri doğar. Maddeyi savunur.
  2. Organik varlık tabakası temel alınırsa vitealizm ortaya çıkar buna göre geriye kalan varlık onları canlı varlığı varyant olarak görür. Canlılıktır. Canlı varlığın önemi söz konusudur.
  3. Ruhi varlık tabakası temel alınırsa spiktüralizm (ruhçuluk) doğar. Ruhun düşünceden çok daha üstün olduğunu savunurlar.
  4. Eğer tinsel varlık mutlaklaştırılırsa idealizm doğar idealizme göre bütün varlık tinseldir. Ve diğer tabakalar tinsel varlığın bir varyantları yada modivikasyonları olarak görülür. Düşünceliktir. Düşüncenin önemini savunurlar.

            Bütün bu izlenimler Antolojiye aykırı olup Metafizik karakteri felsefi görüşlerdir. Ontoloji bu dört tabakayı reel dünyanın temeline koymakla izmlere (düşünce) giden yolu tamamen kapatmıştır. Çünkü ontolojiye göre reel olan bu tabakalarından sadece biri temel değildir. Bu tabakalar birlikte bir yenilik merdiveni olmadan vardırlar.

  1. Sanatçı: Hangi sanat akımına aittir. Hangi tekniği kullanıyor.
  2. Sanat Eseri: Hangi yapıda hangi tekniğe ait
  3. Çerçeve: Toplumsal ve fiziksel çevre, iklim, aile, ülke, realizm devlet yönetimi, çevredeki ekoloji.
  4. Sanat Algılayıcısı: Sanatçıdan nasıl bir sanat istenmiş zamana göre insanın algıları istekleri farklı evrelerden geçmiştir.

            Kültür: Latince kökenlidir. Toprağı sürmek anlamındadır. İki boyuttadır. Maddi ve manevi boyutu Tinsel varlığı meydana getirir.

            İzm: Düşünce

KATEGORİLER

            Her tabakanın kendine has özellikleridir. Varlık homojen değil heterojendir. Ve varlık kendini tabakalar halinde gösterir. Bu tabakalar birbirinden bazı temel özellikleri ile ayrılır. Buna kategori denir.

            Antolojiye göre kategori varlığa var olana özgü niteliklerdir. Kategoriler ikiye ayrılır

  1. Temel Varlık (MODALİTE) Kategorileri: Bunlar varlığın bütünüyle ilgilidirler. Belli başlıları şunlardır. Form-Madde-Eleman-Bütün-Birlik-Çokluk-Süreklilik-Süreksizlik-Nitelik-Nicelik vb. karşıtlarda meydana gelen kategorilerdir.
  2. Özel Varlık Kategorileri: Her varlık tabakasında aşağı bulunmayan özellikler vardır.
  3. İnorganik Tabakada: Zaman, uzay, sebep ve sonuç ilişkisi
  4. Organik Tabakada: Oluş, özümleme ve kendi kendini yenileme (regerasyon) etme, canlı varlık doğup büyüyen gelişen, üreyen çoğalan ölen bir varlıktır.
  5. Ruhi Varlık: Bu tabakada uzay ortadan kalkar. Fakat zaman oluşumuyla etkilidir. Çünkü olayları bir zaman boyutu içerisinde ortaya çıkarır. Yönlendirilemezler. Ruhi olayda bilme bilinç ve amaç vardır.
  6. Tinsel Varlık: Temel özellikler ortaktır çünkü kültür olayları bireyler için ortaktır. Kültür herkesi etkiler bu ortaklar ortadan kalkarsa tinsel hayat ve zaman sadece ferdi bir bilinç haline gelir. Varlığa hâkim olup varlığı belirleyen bu kategorilerin dayandıkları başlıca kategoriler şunlardır.

  1. Tekrarlama Kanunu
  2. Değişme Kanunu (Her şey Değişkendir)
  3. Noum Kanunu (Her tabakada yeni özellik)
  4. Aralık Mesafe Kanunu
  5. Güçlülük Kanunu
  6. Bağımsızlık Kanunu (otonomi)
  7. Madde Kanunu ( madde olmalı)
  8. Hürlük Kanunu (yukarı basamak hürdür)

Reel varlık kategoriyal bir yapıdadır. Reel varlıkta keyfi hiçbir şey yoktur. Tesadüfünde bu evrende yeri yoktur.

            Oppasite Ronning: Heroglos tarafından bulunmuş zıt hareket. Tersinin oluşu. Karşı hareket

            Diyalogtif: İki karşıt düşünce vardır. Erkek – dişi gece – gündüz diyagonal hareket verir.

            Counte – Point : Zıt noktadır. Değişiklik içinde birlik vardır.sanat eserinde ilk aranan şey, birlikteliktir. Form fonksiyonu takip eder. Bu ikili anlaştığı zaman sanat eseri güzeldir. Form izleme bağlıdır.

            Objektivation: Düşüncenin nesnelleştirilmesi somutlaştırılmasıdır. Mevlana’nın ölmesi fakat eserlerinin devam etmesi Gothe ve Shekespir’in eserleriyle yaşamasıdır.

            Tinsel varlık, ruhi varlığın devamcısıdır. Tinsel varlık, aşağı varlık tabakaları tarafından taşınır. Tinsel tabaka havada duran bir tabaka değildir.tersine ruhi varlık tabakasına dayanarak gelir. Alt tabakalar olmadan tinsel varlık olmaz.

                                                           Objektivation

                                                           Objektiv

                                                           Kişisel

            Tinsel varlık kendi başına varlık değildir. Kendi başına olmayan bir şeye ise maddiyat yüklemez. Bir öz yüklemez. Tinsel varlık Ontolojiye göre real varlık tabakasıdır.

            Ethos Kategorisi: Bir sanat eserinde bir milletin izlerini anlatan izler. Mevlana da Ethos bir karakter vardır. Ölmüştür ama o milletin özelliğini gösterir. Orijinal şey geleceğe bağlı olmak zorundadır. Ethos kategorisi aşkın, üstün duyguların çoğu asıl sevgi, nefret saymak ve saymamak tinsel varlığın sefer (küre) içinde bir bütünlük meydana getirir.

            Tinsel varlık homojen olmadığı görülüp içinden heterojen bir yapıdadır. Tinsel varlık alanında birbirinden farklı üç tin vardır.

  1. Kişisel Tin: Bu tin kişisel varlıkla, kişisel varlığın bilinci ile kendi hakkımızdaki bilinçle ilgilidir. Yalnız o sevebilir, nefret edebilir, o sorumluluğa sahip olabilir. Yalnız o iradeye geleceğini görmeye ve kendi hakkına sahiptir.
  2. Objektiv Tin: Kişisel tinden ayrılan en önemli farkı kolektif olmasıdır. Yalnız objektif tin daha orijinal anlamda tarihin tarayıcısıdır. Kişisel ve objektif tinlerin belli ve ortak özelliği bunların canlı olmalarıdır.
  3. Objektivleşmiş Tin: Objektif tin realdir. özü bakımından objektif tinden farklıdır.

            Not: TİN düşüncesini kuran HEGEL’dir tinsel varlık antik varlıksal bir bütünlük arz eder. Üçü de belli bir düzen içinde kurulurlar. Dıştan homojen içten heterojendir.

Müzik bir tinsel varlıktır. Bestesi kalmışsa objektivasyondur.

            Objektivleşmiş tinsel varlık alanı her şeyden önce sanat dünyası ile ilgilidir. Bütün objektivleşmiş tinsel varlık bütün yapı ele alınırsa iki tabakadır.

  1. Duygusal (real) yapı: Gözle görüp elle tuttuğumuz tabaka
  2. Tinsel içerik: Anlatmak istediğimiz. Ne anlatıyor.

            Objektivleşmiş tinsel varlığın yapı bakımından birbirlerinden iki sferden meydana gelir. (küre atmosfer)

  1. Maddi varlık seferi (şiirde sözcük müzik beste)
  2. Tinsel varlık seferi
  3. İkisi arasındaki ilgiyi kavrayan süje (canlı tin)

            Objektifleşmiş maddeyle tinsel varlığın kucaklaşmasından meydana gelmiş olan çok şey bu alana girer. Daha geniş biçim kazanmış ve yazıdan tortulaşmış bütün düşünce yaratmaları girer. Bilimsel felsefi evren sistemleri mitoloji ve dini çeşitler bu görüşlerdir. Ama objektifleşmiş tinsel varlığı bulabilecek en önemli şey sanat alanıdır.

            Objektifleşmiş tin hem kişisel hem de objektif tinden kesin olarak ayrılmaktadır. Yalnız her sanat eseri tinsel ve maddi olmak üzere ve zorunlu olarak iki varlık alanına dayanır. Bu her estetik obje için gerçeği olan ontik kanunudur. Estetik objeler sanatın karakterine göre madde taşır. Tunçtur boyadır, kelimedir, yazı veya harekettir. Ama bütün bu malzemelerde dile gelen   şey tinsel varlıktır. Sanat eseri tinsel varlığın bütün bu madde çeşidinde olan şeylerde objektifleşmesidir. Bunun için somut bir estetik karakteri olan objeler de sanat eserlerinde objektifleşmiş tinsel varlığın en yetkin olarak dile gelmesi beklenir. Madde de objektifleşen biçim ve tinsel varlıktır. Ama tinsel varlık ta homojen varlık değildir. Maddeye biçim veren tin bu heterojen tinlerden hangisidir? Bu soruya objektif hem de kişisel tin diye  cevap verebiliriz.

            Bütün canlı tin objektivlelşir. Bir çağın hukuk duygusu verilen kanunda pozitif hukukta tespit edilmiş ve ebedileşmiş olarak objektivleşmiştir.

            O halde objektifleşen şey yalnız kişisel tin değildir. Aynı zamanda objektif tinde objektifleşir. Böyle bir objektifleşmede meydana gelen şey ise objektifleşmiş tindir. Objektifleşmiş tin için bir varlığa daha ihtiyaç vardır. Bu üçüncü varlık gene reel kişisel bir varlıktır. Bu reel kişisel varlık o objektivasyonu kavrayacak ondan anlayacak onunla arasında bir bağ kuracak olan bir kişisel tindir.

            Körfezdeki dalgın suya bak

            Göreceksin

            Bir zamanlar

            Böyle bir reel tinsel hayat olmaksızın ( ben) olmaksızın Objektivleşmiş tin de olmaz. Böyle reel tinsel bir varlık Objectivasyon üzerine eğilen olanı algılayan bir süjenin reel (ben) liğidir.

            Sanat eserinin yaratma süreci bir defalık bir süreçtir. Hâlbuki sanat eserini seyreden algılayan sujeler ve onları algılayan reel tinleri sayısız derecededir. Sanat eseri Objectivasyon olarak ortaya konduktan sonra yaratıcı tin den ayrılır. Bağımsız hale geçer.

            Sanat eserinin doğduğu canlı tin çoktan göçüp gitmiştir. Objektifleşmiş tin ondan kopmuştur. Ona geri götürülemez.

            Örneğin: Mimar Sinan’ın eserleri – onu yaratan yok olmuş fakat eserler halen yaşamaktadır.

            Resimde – Müzikte üç aşama vardır.

RİTM – MELODİ – ARMONİ

            Sanat eseri onu yaratan Reel tin de bağımsız olduğu halde ben’den bağımsız değildir. Çünkü her sanat eseri süje (ben) için bir varlığa sahiptir. Suje’nin olmadığı yerde bir resim – boya yığını, heykel taş yığını, müzik – gürültüden ibarettir.

            Kişisel tin bütün canlıların yaşamlarına uyar yani ölüdür. Objektivleşmiş tin ise ölmez. Dolayısıyla yaratıcısının alın yazısından kurtulur. O halde sanatın dünyası zaman kategorisinin belirlemediği reel üstü irreel bir dünyadır.

            Bu irreel nedir?

            Bu sorunun cevabı sanat eserinin ontolojik yapısının analizi ile incelenebilir.

İrreel                           real

            Sanat eserinin üzerinde hiçbir düşünür yoktur ki felsefesini yapmasın Sanat eserine ilk bakanlardan birisi Eflatundur. Esere bir fenomen olarak bakar sanat ve sanatçıyı iki türlü suçlar.

  1. Ahlakı bozuyorsunuz
  2. olanı yapıyorsunuz (taklit ediyorsunuz)

  1. Fenomonolojik Estetik
  2. Psikolojik Estetik

            Sanat Eserinin Ölümsüzlüğü: Sanat dünyasına bakarsak aynı gerçeği görürüz. Çünkü sanat gerçekten ölümsüzdür. Mısır Piramitleri Yunan Heykelleri Rönesansın büyük plastik eserleri her an yaşamaktadır. Keşanlı Ali Destanı yazarı Haldun Taner; hatta bu eserler yaratılmış oldukları dönemlerden daha fazla canlıdırlar. Aradan geçen uzun yıllar onlara hiç dokunmadan akıp geçmiştir. Arc – type (ilk örnek)

            O halde sanat dünyası zaman kategorisinin belirlemediği reel üstü bir dünya yani irreeldir.

            Eflatun sanat eserini üçüncü elden bir taklit olarak görüyor. Asıl eserlerin ideler aleminde olduğunu söylüyor. Ör: At ölse de bizde ölmeyen bir şey var at kavramı, ideler alemini aklımızla duygularımızla algılıyoruz.

            Eflatun’un öğrencisi Aristoteles nesneleri olduğu gibi anlatma nesneleri yorumlayarak mümkün olduğu kadar değiştirmeden yaratmadır. Tarihçi olan olayı anlatır. Sanatçı ise olması mümkün olanı tasvir edecektir. Yada gerçekten mümkün olan şeyi anlatacaktır. Rönesans bir açıdan irrealisttir.

            Sanat eserini ilk ele alan düşünürler felsefi bir düşünceyle hareket ederek bir sanat felsefesi oluşturmuşlardır. Böyle bir felsefenin sonunda ve çerçevesi dahilinde rastladığımız görünüşler çok zaman sanat nedir? Amacı nedir? Gibi bir takım soyut sorular döngüler içerisinde dönüp durmuşlardır. Bu duruma göre sanat eseri estetik objeden çok düşünce objesi haline gelmektedir.

Antik çağ İ.Ö.5.yy dan İsa’nın doğumuna kadar ve doğumundan bir süre Roma devrine kadar Antik Çağ’da sanat eserinde iki karakteristik nokta görüyoruz. Poem: Şiir, Poet: Şair, Poetika: Şiir sanatı yada sanat estetiği.

Aristo İle Platon Arasındaki Fark

  1. Aristo sanat eserinin kendisini araştırır. Mimetik yönü ile bakar. Platon bilgi olarak bakar sanat fenomenini ele alır.
  2. Aristo sanat eserinin kendisini ele alır. Platon sanat eserini tanımlamaya çalışmasını bir olgu olarak ele alır.

            3.Aristo realisttir; Platon idealisttir.

  1. Aristo sanat eserini bir mimesis (taklit) olarak ele alır. Onun mimesisi bir suje ile bir obje arasındaki ilgiyi ifade eder. Platon da böyle bir şey yoktur.

            Kategori açısından Aristo problemi şöyle ortaya koyar.

            Şair tıpkı öbür sanatlar gibi taklit eden bir sanatçıdır. Bu nedenle şu üç imkandan birini zorunlu olarak taklit eder.

  1. Nesneler, objeler nasıllarsa yada nasıl idiyseler odur.
  2. Nesneleri insanların inançlarına göre taklit eder.
  3. Nesneleri nasıl olmaları gerekiyorsa o şekilde takip eder. Bu üç imkan sanat eseri için gereklidir.

            Sanat eseri için özetlersek iki ana özellik ortaya çıkar.

  1. Gerçek olan şeyler mitaslara uygun olmalı.
  2. Olmaları gerektiği gibi düşünülen şeyler.

            Sanat eseri ya gerçeği anlatır. Yada değiştirerek olması gerekeni imkan dahilinde anlatır.

Aristo genellikle sanatın kendisini ele alır. Platon ise fenomen olarak bakar.Aristo sanat eserinin içine gitmeye çalışır.

  1. Oran Orantı
  2. Simetri

            3.Sınır olacak ki güzel olabilsin.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir