İslam Kurumları ve Medeniyeti 5-8 Ünite

ÜNİTE-5

İdarî ve Siyasî Kurumlar

GİRİŞ: Medeniyeti tarihinde en önde gelen üç kurumu önem sırasına göre, “hilâfet”, “vezâret/vezirlik” ve “divan teşkilâtı”dır. “Hilâfet”, Hz. Peygamber’den hemen sonra başlamış iken “vezirlik” daha sonraları ortaya çıkmıştır. Hilâfet dinî ve dünyevi otorite arasındaki ayrılmazlığın ve İslâmî birliğin somut bir sembolü olarak doğdu ve gelişti. Vezirlik bir kurum olarak, ilk Abbasi halifesi Ebu’l-Abbas Abdullah es-Seffah’ın (750-754), Hemedanlı Ebu Seleme Hafs b. Süleyman el-Hallal’ı 750 yılında bu göreve getirmesiyle başlamıştır. Kanunî Sultan Süleyman dönemiyle beraber “vezir-i âzam” yerine “sadr-ı âzam” (sadrazam) ismi kullanılmaya başlanmıştır. Osmanlı Devleti’nin son sadrazamı Tevfik Paşa’nın istifası ile yaklaşık 1170 yıldır varlığını sürdüren bu kurum da ortadan kalkmıştır. İslâm devlet teşkilâtı içinde idarî ve siyasî kurumların en önemlilerinden bir diğeri de divan teşkilâtıdır. Hz. Ömer kurmuştur. Günümüzde üye nitelikleriyle Milli Güvenlik kurullarını; görev, yetki ve sorumlulukları bakımından da hükümeti karşılayabilen divanlar, İslâm devletleri tarihi boyunca hilâfet ve vezirliği güçlü kılan ve onları tamamlayan bir kurumdur.

HİLÂFET

“Hilâfet” kelime anlamı itibariyle, bir kimsenin arkasından gelip onun yerine geçmek, onun yerini/makamını almak, onun arkasından gitmek, onu temsil etmek anlamlarına gelir. Hilâfete, yani devlet başkanlığına, imamet; halifeye, devlet başkanına imam da denilir. Bunu namaz imamlığından ayırmak için de “imâmet-i kübrâ” denilmiştir. Bu adlandırma daha çok Şii dünyasında yaygındır.

Hilâfetin Kaynağı Kavram Boyutu:“Hilâfet” kelimesi Kur’ân’da kullanılmamıştır. Kur’ân’da, halife ve çoğul şekli olan hulefâ ve halâif kelimeleri geçer.929 tarihinde Bağdat’ta Abbasi halifesi, Kurtuba’da Endülüs Emevi halifesi ve Tunus’da Fâtımî halifesi olmak üzere, aynı dönemde üç halifeye birden biat edilmiştir. Hilâfetin saltanata dönüşmesi, Emevi halifesi I. Muaviye’nin oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesi ve onun adına 675-676 tarihinde biat alması ile gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber’den sonra bu süre 43-44 yıldır.

Hilâfetin Tarihî Serüveni

Hulefâ-i Râşidîn Dönemi: Hz. Peygamber, halifelik için bir kimse belirlememekle, kendilerini yönetecek olan halifelerini seçme işini Müslümanlara bırakmıştı.

Ensar (Medineliler) Sâideoğulları gölgeliğinde toplanarak halifenin kendilerinden (yani Ensar’dan) olmasına karar verdiler ve Hazreç kabilesinden Sa’d b. Ubâde’yi aday gösterdiler. Bu sırada Hz. Peygamber’in vefatının şaşkınlığı içinde bulunan Muhacirler (Mekkeliler) bu toplantıdan haberdar edildiler. Bunun üzerine Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Ebu Ubeyde b. Cerrah hemen toplantı yerine geldiler ve burada hayli tartışmalar yaşandı.

Hz. Ebubekir, “Bu emir (hilâfet) işini Araplar, sadece, kendi aralarında en şereflileri olarak gördükleri Kureyş kabilesi için kabul ederler.” Bir hayli tartışmadan sonra, Ensar’dan Beşir b. Sa’d ayağa kalktı ve kısa bir konuşmadan sonra Hz. Ebubekir’e halife olarak biat etti. Onu Hz. Ömer ve Ubeyde takip etti. Burada önemli bir husus da Hz. Ali ve Hâşimilerin tavırlarıdır. Hz. Peygamber’den sonra hilâfetin kendilerinin, yani Hâşimilerin, onların içinden de Hz. Ali’nin hakkı olduğunu düşünüyorlardı. Hz. Ali altı ay sonra eşi Fâtıma vefat edince Hz. Ebubekir’e biat etti.

Hz. Ebubekir, Hz. Osman, Abdurrahman b. Avf, Talha b. Ubeydullah ve Üseyd b. Hudayr gibi sahabenin ileri gelenleri ile konuyu görüştü ve onların onayını alan Hz. Ebubekir kendisinden sonra Hz. Ömer’in halife olmasını önerdi. Bu önerisini de Hz. Osman’ı çağırtarak ona yazdırdı.

Hz. Ömer, her alanda muhteşem bir on yıllık halifelikten sonra bir suikasta uğrayarak ağır yaralanmıştı. Hz. Ömer’den kendisinden sonrası için bir halife önermesini istediler. Bunu yapmakta tereddüt edince oğlu Abdullah’ı teklif ettiler, o bunu hemen reddetti ve onlara altı aday önerdi. Daha sonra bu altı kişiye Ehlü’ş-Şûrâ adı verildi. Bu altı halife adayı, Hz. Osman (Osman b. Affan), Hz. Ali (Ali b. Ebî Tâlib), Abdurrahman b. Avf, Talha b. Ubeydillah, Sa’d b. Ebî Vakkas ve Zübeyir b. Avvam idiler. Bu usüle sonraki dönemlerde Ehlü’l-Hal’ ve’l-Akd seçimi denildi ve bu şekilde seçilen halifeye meşruiyet kaynağı sağladı. Şura ehli Abdurrahman b. Avf’a yetki verdi. Kendisine verilen sürenin sonunda Hz. Osman’ı halife olarak ilan etti.

Hz. Osman, evine giren dört isyancı tarafından şehid edildi. İhtilalcilerin tehditleri ile oluşan kamuoyu talebiyle Hz. Ali halife olmayı kabul etti. Hz. Ali de sonunda bir suikast ile hayata gözlerini yumdu. Hz. Ali’nin defnedilmesinden sonra Kûfeliler Hz. Hasan’a biat ettiler. Hz. Ali döneminde “Şam Emiri” sıfatını kullanan Muaviye, “Emiru’l-Müminîn” olduğunu ilan etmişti. Bu Hz. Hasan’la birlikte ikinci halifelik ilanı idi. Artık İslâm dünyasının biri Şam’da diğeri Kûfe’de olmak üzere iki halifesi olmuştu. Yine bir iç savaş daha kaçınılmaz görünüyordu. Ancak bu defa Hz. Hasan, Müslümanların birbirlerini öldüreceği bir iç savaşı göze almadı. Muaviye ile anlaşarak hilâfetten çekildi. Kûfe Mescidi’nde halkın genel biatını alan Muaviye böylece yıllardır sürdürdüğü mücadelede hedefine ulaştı. Geçici bir süre için de olsa iktidar mücadelesi sona ermiş ve birlik sağlanmıştı. Bu sebeple bu yıla “birlik yılı” adı verildi (661).

DİKKAT : İslâm tarihinde “Asr-ı Saâdet” olarak isimlendirilen dört büyük halife döneminin devlet şekli, zaman zaman teokrasi, krallık, monarşi, cumhuriyet, demokrasi gibi çağdaş rejim adları ile tanımlanmaktadır. Hulefâ-i Râşidîn dönemi devlet şekli bu çağdaş sistem adlandırmalarından hiç birine uymaz.

Emeviler Dönemi: Muaviye, Hz. Hasan ile yaptığı anlaşmada kendisinden sonra halifeyi şuranın seçmesini öngören maddeye uymamış ve oğlu Yezid’i veliaht tayin etmiştir. Muaviye’nin vefatından sonra oğlu Yezid halife oldu. Hüseyin b. Ali aldatıldıkları ve haksızlığa uğradıkları gerekçesiyle Yezid’e biat etmedi. Bunun bedelini de Kerbelâ’da canı ile ödedi. (10 Muharrem 61/10 Ekim 680).       Yezid’in veliaht tayinine ve hilâfetin saltanata dönüşmesine şiddetle karşı koyanlardan biri de Abdullah b. Zübeyr idi. Yezid’in ölümünden sonra yerine geçen oğlu II. Muaviye’nin böyle bir halifeliği kabul edemeyeceğini açıklayarak çekilmesinden sonra, Abdullah b. Zübeyr Mekke’de halifeliğini ilan etti. Abdülmelik b. Mervan’ın komutanı Haccac b. Yu- suf es-Sakafî (Haccâc-ı Zâlim) ile Mekke’de yaptığı savaş sonrasında kahramanca şehid oldu (692). Böylece Emeviler ülkede birliği yeniden sağladılar.

Abbasiler Dönemi: Ebu Müslim Horasânî’nin Abbasoğulları adına başlatmış olduğu ihtilal başarıyla sonuçlandı ve Ebu’l-Abbas Kûfe Camii’nde halktan biat alarak ilk Abbasi halifesi oldu (750). Yaklaşık altı ay sonra son Emevi halifesi II. Mervan öldürülmüş ve Ebu’l- Abbas iktidarında rahatlamıştı. Çok kan döktüğü için “Seffah” adını almış olan Ebu’l-Abbas 754 yılında genç yaşta vefat etti. Veliaht tayin ettiği kardeşi Cafer el-Mansur halife oldu.     Cafer el-Mansur, bir taraftan kendisini “Allah’ın sultânı” ilan ediyor, diğer taraftan da şiddete başvuruyordu. Teklif ettiği Bağdat kadılığını ve baş- kadılığı kabul etmeyen İmâm-ı Âzam’ın hilâfetine zarar verebileceğini, bir meşruiyet tartışması başlatabileceğini düşünerek onu hapsettirip kırbaçlattırdı. Halife tayininde verâsete bağlı saltanat sistemi daha da katı bir şekilde devam etti. Hatta Muktedir Billah (908) örneğinde olduğu gibi çocuk yaştakileri bile halife ilan ettiler.   Abbasilerin ikinci devirleri olan gerileme ve yıkılış dönemlerinde (847-1258) hilâfet makamı giderek gücünü, saltanatını ve etkisini kaybetti. Bu dönemlerde hilâfete, devlete, siyasete ve orduya Arap olmayan unsurlar egemen olmuşlardı. Bu sürecin ilk yıllarında orduda ve hilâfet merkezinde (sarayda) Türk komutanlar oldukça etkili oldular. Halife Mütevekkil’den itibaren Türklerin nüfûzu daha da arttı.         İran asıllı Şiî bir devlet olan Büveyhilerin Bağdat’ı işgal etmelerinden (945) sonra hilâfet Büveyhî hanedanının etkisi ve kontrolü altına girdi.      On birinci yüzyılın ortalarında Ortadoğu’nun en büyük güçlerinden biri olan Selçuklu ordusu, 17 Ocak 1055 tarihinde Bağdat’a girerek halife Kâim Biemrillah’ı ve hilâfeti Büveyhilerden kurtardı.      Halife Tuğrul Bey’e törenle taç giydirerek kılıç kuşattı ve onu “Sultânü’l-Mağrib ve’l-Maşrık” (Doğu’nun ve Batı’nın Hükümdarı) ilan etti.          Emevilere yönelik katliâmdan kurtulmayı başaran I. Abdurrahman Endülüs’e kaçmış ve 756 yılında burada bağımsız bir emirlik statüsünde olan Endülüs Emevi Devleti’ni kurmuştu. Endülüs Emevi emirleri III. Abdurrahman dönemine kadar halife ünvanını kullanmadılar. III. Abdurrahman 929 yılında “Nâsır lidînillah” (Allah’ın dininin yardımcısı) ünvanıyla kendisini halife ilan etti. III. Abdurrahman’dan sonra gelen sekiz halife ile yoluna devam eden Endülüs hilâfeti, 1031 yılında Endülüs Emevi Devleti’nin yıkılmasıyla sona erdi.      Tunus’da 909 yılında kurulan ve kısa zamanda bütün Kuzey Afrika’da hükümran olan Fâtımiler, kendilerini Resûlullah’ın kızı ve Hz. Ali’nin eşi Fâtıma’nın soyuna bağlarlar. Yaklaşık iki yüz elli yılda on dört halifeyle varlığını sürdüren Fatımî hilâfeti 1171 yılında Selahaddin Eyyübi tarafından yıkılmıştır.

Bağdat’ta Abbasi halifesi, Kurtuba’da Endülüs Emevi halifesi ve önce Tunus sonra Mısır’da Fâtımî halifesi olmak üzere İslam dünyasında aynı zaman diliminde üç halife birden hüküm sürmüşlerdir.    Abbasi hilâfeti 1258 yılında Moğollar tarafından sona erdirilince İslam dünyası üç yıl halifesiz kalmıştır. Memluk Sultanı I. Baybars, son Abbasi halifesi Musta’sım Billah’ın amcası Ebu’l-Kasım Ahmed’i, Kahireye davet ederek, Haziran 1261’de Mustansır Billah lakabıyla halife ilan etmiştir. Mısır Abbasi hilâfeti, yetkisiz ve etkisiz, tamamen sembolik bir şekilde de olsa Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethine (1517) kadar devam etmiştir.         Abbasiler döneminin İslâm siyaset uzmanlarınca tespit edilen, halifede bulunması gereken şartları şöyle sıralayabiliriz. Halife içtihad yapabilecek kadar ilim sahibi olacak, âdil olup adaleti hâkim kılacak, dini koruyup yayacak, devletin ve halkın idaresini iyi yürütebilecek bir siyasî anlayış ve birikime sahip olacak, görevini yapmayı zorlaştıracak bir bedenî özrü bulunmayacak, erkek olacak, hür ve akıllı olacak ve Kureyş kabilesine mensup olacak. Halifeler resmî törenlerde üzerlerine genellikle “bürde” denilen Hz. Peygamber’in hırkasını giyerler, Hz. Muhammed (s.)’i taklîden mühür kullanırlar, tahtta ve minberde ellerine asâ alırlar, hutbelerde isimleri okunur ve kendilerine dua edilir, kendi adlarına sikke kestirirler (para bastırırlar) ve “tıraz” denilen kendileri için yapılmış özel işaretli elbiseler giyerlerdi.

Osmanlı Dönemi:  Osmanlı tarihinin ilk kaynaklarında, Osman Bey ile başlayan “halife” sıfatını kullanma geleneği kaynağın yazıldığı dönemin padişahına kadar devam eder (Kemal Paşa-zâde, 1996) I. Murad, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman gibi Osmanlı sultanları yazdıkları resmî mektuplarda kendileri için halife sıfatını kullanmışlardır.          Sadrazam Lütfü Paşa’nın, yazdığı “Halâsü’l- Ümme fî Ma’rifeti’l-Eimme” adlı eserde Sultan Süleyman’ın “zamanının imamı” olduğu ve bunu bütün Müslümanların kabul ettiği belirtilmiştir. Ahmet Cevdet Paşa da, Osmanlı hilâfetine karşı gelenlerin “âsi” kabul edileceğini söyler. Osmanlı sultanlarının halife olmaları Yavuz Sultan Selim ile başlar. Yavuz, Mısır’ı fethinden sonra “Hâdimü’l-Haremeyni’ş-Şerîfeyn” ünvanı ile dönemin Abbasi halifesi III. Mütevekkil Alallah’dan halifeliği teslim almıştır. Osmanlı sultanları halife ünvanını resmî olarak ilk defa “III. Ahmed’in 1727 yılında Afgan hükümdarı İran’lı Eşref Han ile imzaladığı bir anlaşmada kendisini ‘bütün Müslümanların halifesi’ olarak nitelemesiyle” başlamıştır. Osmanlı sultanının halife ünvanı Osmanlı-Rus savaşından sonra imzalanan 17 Temmuz 1774 Küçük Kaynarca Anlaşması ile uluslar- arası boyuta taşınmıştır.          Halifeliğe en fazla önem veren, onu Osmanlı Devleti’ni kurtaracak yegâne dinî ve siyasî unsur gören II. Abdülhamid olmuştur. 1878-1880 yıllarında İngiltere’nin İstanbul büyükelçisi olan Henry Layard’ın söylediği şu sözler II. Abdül- hamid’i iyi anlatır:“Sultan, halifelik sıfatı hakkında gösterdiği hassasiyeti başka hiçbir meselede göstermemektedir… Meclis, 1 Kasım 1922’de saltanatı hilâfetten ayırıp önce saltanatı kaldırdı.      3 Mart 1924 tarihinde halifelik de kaldırıldı.

VEZİRLİK

Mâverdî, vezirliğin üç kökten türemiş olabileceğini belirtir:

a) Vizr kökünden: Ağırlık demektir. Çünkü vezir hükümdarın yönetim yüklerini taşır.
b) Ezr kökünden: Sırt demektir. Çünkü vezir, sırtın vücudu desteklemesi gibi hükümdarı destekler.
c) Vezr kökünden: Sığınak demektir. Çünkü hükümdar, onun görüş ve yardımına sığınır. “Vezir” kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de “yardımcı” (Tâhâ, 20/29) ve “sığınak” (Kıyâmet, 75/11) manalarında kullanılmıştır. Vezirin bulunduğu makama “vezâret” yani “vezirlik” denir. Osmanlı döneminde, vezir, “paşa”, vezâret, “paşalık” anlamında da kullanılmıştır.    Mâverdî’ye göre, bu en yüksek dereceli makamın bir o kadar da riski vardır. Ona göre, “Vezirliği yürüten, biri hükümdar öteki halk tarafından boynuna çekilmiş iki kılıca boyun eğen gibidir.” Ebu’l-Abbas ve Cafer el-Mansur döneminde Halid el-Bermekî’nın dışındaki bütün vezirlerin öldürüldüğü öğrenildiğinde Mâverdî’nin bu değerlendirmesinde ne kadar haklı olduğu ortaya çıkmaktadır.   Necmeddin Dâye de vezirliğin önemini şu önemli benzetmeyle dile getirir: Akılsız pâdişah ile vezirsiz pâdişah aynıdır.

Vezirliğin Kaynağı: Kur’ân, Hadis ve Maslahat olmak üzere üç temel gerekçeye dayandırılmıştır. Necmeddin Dâye’nin, adâletin önemini belirtmek için devleti çadıra benzettiği anlatımında vezirlik için belirlediği konum bunu açıkça ortaya koyar: Saltanat bir çadır gibidir. Onun direği, doğru ve ileri görüşlü bir vezirdir.

Vezirliğin Tarihî Serüveni     Abbasiler Dönemi: Yardımcı anlamında vezirlik, aslında “yöneten insanla” birlikte başlar. Vezirlik kurumsal kimliğine ilk olarak Abbasiler döneminde kavuşmuştur. Vezirlik kurumsal kimliğine ilk olarak Abbasiler döneminde kavuşmuştur.    Abbasilerde biri tefvîz vezirliği diğeri tenfîz vezirliği olmak üzere iki çeşit vezirlik vardı. 1.Tefvîz vezirliği, devletin bütün işlerini halife adına görürdü. Sadece, veliaht tayinine, halifenin tayin ettiği memuru azle, azlettiği memuru da göreve alma yetkisi yoktu. Bu günümüzdeki icrâî bakanlıklara benzetilebilir.

Tenfîz vezirliği, sadece görev alanına giren konulardan sorumlu, yetkileri de görev alanı ile sınırlı idi. Bu vezirlik de günümüzdeki devlet bakanlıklarına benzetilebilir. Abbasi hilafetinin İran asıllı bir devlet olan Büveyhilerin (932-1062) kontrolüne girdiği dönemlerde vezirlik babadan oğula veya aileden birine geçmeye başladı. Bu öyle irsî bir şekil aldı ki, Benî Furat ailesi elli yıl içinde dört vezir çıkarmıştı. Endülüs Emevilerinde vezirlik görevini yürüten kişiye “vezir” denildiği gibi “hâcib” de denilmiştir.    Vezirlik kurumu, Sâmânîler, Gazneliler ve Karahanlılar dönemlerinde Abbasilerdeki yapısını ve genel özelliklerini korumuştur. Bu devletlerde vezir yerine “Hâce-i Büzürg” adı da kullanılmıştır.    “Sâhib”, “hâce”, “lala” ve “atabek” isimleri de verilen vezir, “menşûr-ı vezâret” denilen sultan fermanı ile tayin edilirdi. Kendisine vezirlik alâmeti olarak altın divit, tac veya külah ve kılıç verilir ve hil’at giydirilirdi. Harezmşahlarda, İlhanlılarda, Timurlularda, Kara Koyunlu ve Ak Koyunlularda ve Anadolu Beyliklerinde de vezirlik genel hatları ile Selçuklulardaki gibiydi.
Osmanlı Dönemi: Kuruluş dönemi olan Orhan Gazi (1324-1362) zamanında sadece bir vezir vardı. Divan, hükümdar, vezir ve kadıdan teşekkül ediyordu. Osmanlı’nın ilk veziri, Alâeddin Paşa’dır. Daha sonra sırayla, Ahmed Paşa b. Mahmud, Hacı Paşa ve Sinaneddin Yusuf Paşa’dır. Kara Halil Paşa da ilk vezirlerdendir, ancak onun görev zamanı pek bilinmemektedir.      İlk zamanlar vezîr-i âzama hükümdar tarafından “ulu vezir” denilir ve üzerinde sultânın ismi bulunan ve “mühr-i hümâyun” denilen mühür, divit takımı ve üç tuğ verilir, hilât giydirilirdi. Vezîr-i âzam, devlet işlerini “divan”da görürdü. Divan, sultan, vezîr-i âzam, diğer vezirler, kazasker, defterdar ve nişancıdan teşekkül ederdi.       Vezirler ise belirli süreler için tayin edilirlerdi. Süresi dolunca görevi yenilenirse buna “ibkâ”, başkasına verilirse buna da “tevcih” denirdi.   Kanunî Sultan Süleyman dönemiyle beraber vezîr-i âzam yerine, “sadr-ı a‘zam” (sadrâzam), “sadr-ı âlî” ve “sadâret-penâh” adları kullanılmaya başlanmıştır. Sadrâzamlık 1922 yılında saltanatın kaldırılması ile birlikte son Osmanlı sadrâzamı Tevfik Paşa’nın istifasıyla sona ermiştir.

Vezirin Özellikleri Görev ve Yetkileri    1. İçtihat yapabilecek bir ilme sahip olacak.    2. İdâre, siyaset ve harp sanatlarını bilecek.     3. Emanet ehli olacak, asla hıyanet etmeyecek. 4. Doğru-dürüst, kendisine güvenilir olacak.     5. Kanaatkâr olacak. 6. Bedenen sağlam ve cesaretli olacak.     7. Kuvvetli bir hafızaya sahip olacak. 8. Zeki ve ferâsetli olacak.     9. Adil ve erdemli olacak. 10. Tecrübe ve ihtisas sahibi olacak   11. Ergin, Müslüman ve erkek olacak. 12. Halk ile arasında düşmanlık olmayacak.      13. Kötü alışkanlıkları olmayacak.     Gazalî vezirde bulunması gereken nitelikleri de şöyle sıralar: Akıl ve ilim, cesaret, zekâ ve uyanıklık, doğruluk, iş bilen tecrübeli ve denenmiş olmalıdır.    Necmeddin Dâye, doğruluk, yücelik, kararlılık ve tahammül olmak üzere vezir için dört özellik belirler.

DİVANLAR

“Divan” sözcüğünün, Farsça veya Arapça kökenli olduğuna dair rivayetler bulunmaktadır.          Günümüz Arapçasında “devlet dairesi, yönetim bürosu, memurluk yapılan yer, sekreterlik” anlamlarında da kullanılmaktadır.

Divanın Kuruluşu ve Kaynağı:Hz. Ömer 641 tarihinde divan teşkilâtını kurmuştur. Bu divana “Divânu’l-Atâ” adı verilmiştir. Hz. Ömer’in sahabe ile görüşmeleri sırasında Velid b. Hişam, Suriye’deki Bizans divan ve ordu teşkilâtı hakkında, Firûzan da Sasânî divanları hakkında bilgiler vermişlerdi. Bu bilgilerden hareketle Hz. Ömer’in kurduğu divan teşkilâtının kaynağını Bizans’a veya Suriye’ye bağlayan görüşler ileri sürülmüştür. Hz. Ömer bu kurumu, Müslümanların ihtiyaçlarını karşılaması için İslâmî esaslardan kaynaklanan değerleri göz önüne alarak kurmuştur. “Bu tarihin en orijinal müesseselerinden biridir.”

Divanların Tarihî Serüveni   Emeviler ve Abbasiler Dönemi      Divan, gerek sayı gerekse divan üyelerinin görev ve nitelikleri bakımından Emeviler döneminde büyük bir gelişme göstermiştir.Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:     Divânu’l-Harâc: Şam’da merkezî divan konumunda idi. Toprak vergilerinin takdiri ve toplanmasıyla ilgili işleri yürütmekteydi.      Divânu’r-Resâil: Devlet başkanının bütün resmî haberleşmelerini yürütüyordu.   Divânu’l-Hâtem: Resmî yazışmaların mühürlenmesi ve birer nüshasının arşivlenmesi işlerini yürütmekle görevli idi. Divânu’l-Berîd: Posta işlerini yerine getirmekle görevli idi. Bu divan daha sonra Abdü’l-Melik b. Mervan tarafından yeniden düzenlenmiştir.  Divânu’l-Cünd: Belli aralıklarla nüfus sayımlarını yapmakla görevli idi.     Divânu’n-Nafakât: Hazine masraflarının hesabını tutmakla görevli idi.      Divânu’s-Sadakât: Zekat ve öşür işlerini yürütmekle görevli idi. Divânu’l-Müstegallât: Devlete ait taşınmazların halka kiralama işlerini yürütüyordu. Divânu’t-Tıraz: Sancaklar, bayraklar ve resmî elbiseler yapım işleriyle görevli idi.       “Divânü’l-harâc”ların defterleri kendi bölgelerinin dillerinde yani Irak’ta Pehlevîce, Suriye’de Rumca ve Mısır’da Rumca ve Kıptîce tutuluyordu. Abdü’lMelik 700 yılında bütün divan defterlerinin Arapça tutulması ve tarih belirtmelerin kamerî takvime göre verilmesi esasını getirdi.

Emevilerde bulunan divanlara Abbasilerin ilave ettiği divanları şöyle sıralayabiliriz:          Divânü’t-Tevki’: Resâil divanı ile görevleri hemen hemen aynıdır. Divânü’l-Mezâlim: Üst düzey bürokratlarla ilgili şikâyetlere bakar. Günümüzdeki temyiz mahkemeleri gibidir. Divânü’l-Ezimme: Devlet gelir-giderlerinin teftiş görevini yürütür.     Divânü’l-Müsâdere: Devletin el koyduğu malları yöneten divandır.   Divânü’l-Ceyş: Devletin askerî işlerine bakmakla görevlidir. Divânü’d-Dıyâ’: Devlet arazilerinden şahıslara verilen arazilerin öşrünü toplardı.          Divânü Beytilmâl: Devlet hazinesinin idaresiyle ilgili hukukî kurumdur.

Selçuklular Dönemi: Selçuklularda divan teşkilâtının başında bütün devlet işlerinin yürütüldüğü “Büyük Divan” veya “Divân-ı ‘lâ” vardı. Buna “divân-ı vezâret” de denirdi. Bu Büyük Divan’a bağlı olarak dört büyük divan vardı.  Divân-ı İnşâ: Buna “divân-ı tuğrâ” da denirdi. Devletin haberleşme sistemini yürütürdü. Memur tayinlerine ve iktâlara vesikalar verirdi. Divân-ı İstifâ: Devletin mâli işlerini yürütmekle görevli idi.   Divân-ı İşraf: Mâli ve idari işleri teftiş etmekle görevliydi.         Divân-ı Arz: Askerî işleri yürütmekle görevli idi.

Osmanlı Dönemi ve Divân-ı Hümâyun     Selçuklulardaki büyük divan’ın yerini Osmanlılarda bir anlamda “Divân-ı Hümâyun” almıştır. Divân-ı Hümâyun’a geçiş II. Murad döneminde başlayan ve Fatih döneminde tamamlanan bir süreçte gerçekleşmiştir.

Fatih İstanbul’un fethinden sonra bu divana padişahın başkanlık etme geleneğini kaldırmıştır. Divan-ı Hümâyun’da padişah, vezir-i âzam ve diğer vezirler, kadı askerler, defterdarlar, nişancı, Rumeli Beylerbeyi, Yeniçeri Ağası ve Kaptan Paşa da bulunurdu. Divân-ı Hümâyundan çıkan kararlara “hüküm” adı verilmiştir. XVIII. asır ortalarına kadar bu sûretle devam eden Divân-ı Hümâyun, Köprülü Mehmed Paşa’nın sadrazamlığı sırasında etkinliğini kaybetmiş ve divan toplantıları terk edilmeye başlanmıştır.    Sultan II. Mahmud döneminde 1826 yılında Yeniçeri ocağının kaldırılması “Divân-ı Hümâyun”un işlevinin de sonu oldu ve “Meclis-i Vükelâ” veya “Meclis-i Has” adıyla kabine sistemine geçildi. Osmanlı Devleti’nde Divân-ı Hümâyun’dan başka üç önemli divan daha vardı:

Divân-ı Âsafi (İkindi Divanı): Sadrazam başkanlığında toplandığı için bu adı alan divan, XVII. asırdan sonra önem kazandı. Sadrazam konağında ikindi namazından sonra toplandığı için “İkindi Divanı” diye de adlandırıldı.   Ayak Divanı: Çok önemli, acil veya fevkalâde haller dolayısıyla ya da padişahın isteği ile kurulan divandır. Galabe Divanı: Elçi kabulu dolayısıyla yapılan divanlara “Galebe Divanı” adı verilir. Cuma Divanı: Sadrazamın cuma sabahları çeşitli şer’î ve örfî davalara bakmak için Rumeli ve Anadolu kazaskerleri ile birlikte yaptıkları divandır. Sadrazamın topladığı bir diğer günlük divan da Çarşamba divanıdır.

ÜNİTE-6

İslâm Medeniyetinde Sosyal Dayanışma ve Vakıflar

Sosyal Dayanışmada Zekât ve Sadaka:Bilindiği gibi zekât malî bir ibadettir. Zekât; akıllı, buluğa varmış ve hür olup nisab mikdarından fazla mala sahip olan her Müslümana farzdır. Kur’ân-ı Kerim’de yirmi sekiz yerde zekât kelimesi müstakil olarak, altı ayette de namazla birlikte; “Namazı kılın, zekâtı verin” tarzında yer almaktadır.

Kur’ân-ı Kerim’de zekât almaya hakkı olanların başında; 1. Fakir ve yoksullar,     2. Düşkünler,         3. Daha sonra, âmiller (zekât işlerinde çalışan ve çalıştırılanlar),     4. Müellefe-i kulûb (kalpleri müslümanlığa ısındırılacaklar) geliyor,     5. Ayrıca kölelikten kurtulacaklar, Kur’ân’daki “er-Rikâb” kavramını İslâm hukukçuları ve müfessirleri bu manada anlamışlardır.     6. Borçtan kurtulacaklar, Zekâttan pay alacak bir diğer sınıf da “el-Gârimîn”dir. Gârim borçlu, ağır borçlara batmış kimse demektir.       7. Allah yolunda çalışmakta olanlar ve Zekât verilecek sınıfları belirten âyette bildirilen bir diğer sınıfda, Allah yolunda (fî sebîlillâh) olanlardır.          8. Yolda kalanlar da zekât almayı hak edenler arasındadır. “yol oğlu”dur (ibnü’s-sebil).

SOSYAL DAYANIŞMA MÜESSESESİ OLARAK VAKIFLAR

Vakıflar, insanların toplu olarak yaşadıkları köy, kasaba ve şehir gibi yerleşim merkezlerinin kurulup gelişmesinde önemli rol oynayan sosyal müesseselerdir.

Vakıf Nedir?Sözlükte; durdurma, alıkoyma, ayırma, bağlama gibi manalara gelen, vakıf kelimesi ıstılahta; “bir malı veya mülkü satılmamak kaydıyla bir hayır işine bağışlama, bırakma” şeklinde ifade bulmaktadır. Ayrıca vakıf deyimi, “ihtisab, tahbis ve tesbîl” şeklinde de ifade edilmektedir. Vakıf yapan, vakıf kuran kişiye de “vâkıf” denir.

Vakfın Tarihçesi:Vakıf yapılan eserlerin mahiyetleri; dinî ve ilmî gayeler ile sağlık ve sosyal hedeflere yönelik olmak üzere iki noktada toplanabilir.        Hz. Ömer’e ait Semğ arazisindeki hurmalık ise İslâm tarihinde vakıf statüsü taşıyan ilk işlem olarak kabul edilmektedir. Ashabın da Peygamber Efendimizi her konuda olduğu gibi bu hususta da takip ettikleri görülmektedir. Enes b. Malik Medine’deki evini, Zübeyr b. Avvam kızlarından birinin boşanması hâlinde oturması için yine evini; Abdullah b. Ömer de babasından kendisine miras olarak kalan hissesini vakfetmişlerdir. Hz. Ebubekir, Hz. Osman ve Hz. Ali’nin de vakıfları vardır.        Selçuklulardan sonra ortaya çıkan Harzemşahlar, Atabekler, Eyyûbiler, Mısır-Suriye Memlûkleri ve Anadolu Selçuklu sülâleleri hâkim oldukları yerlerde, mâlî güçleri nisbetinde vakıflara önem vermişlerdir. Gazan, Hudâbende, Ebu Said gibi Müslüman Moğol hükümdarları ve zengin Moğol beyleri muazzam vakıflar kurmuşlar, onların idaresi için de büyük arazi ve emlâk tahsis etmişlerdir.

Dinî ve İlmî Amaçlara Yönelik Vakıflar *1612 yılını taşıyan Mehmed Efendi kızı Fatıma’ya ait bir vakfiye    *Eski Matbah-ı Âmire Emiri Hacı Mustafa Ağa’ya ait 3 Haziran 1768 tarihli bir vakfiye
Sağlık ve Sosyal Yardım Gayelerine Yönelik Vakıf Eserleri A) İmaret   Devrin üniversite öğrencilerinin de yararlandığı ve yoksullarla yolcuların yemek ihtiyacının temin edildiği ve dar manasıyla “aşevi” demek olan imaret terimi geniş anlamıyla, bir şehrin veya kasabanın nüvesini teşkil eden külliye diyebileceğimiz bu müesseselerin kapsamına giren cami, medrese, bîmârhane, aşevi, tâbhane, mektep, kervansaray, kütüphane, hângâh, arasta, hamam, meşrûta binâlar vs. gibi insanlara faydalı tesisler anlamına gelmektedir. “Mâhi’n- Nukûş” (duvar yazılarını temizleyici) gibi ilgi çekici bir görevli de bulunmaktadır.
B) Dârüşşifâlar Sağlık yurdu demek olan dârüş- şifâdan başka, aynı manada kullanılan diğer isimleri şöyle sıralayabiliriz: Dâ- ru’s-Sıhha, Dâru’l-Âfiye, Dâru’r-Râha, Dâru’t-Tıb, Mâristan, Bîmârhâne, Tâbhâne, Şifâiye vb. Abbasiler devrinde başlayan bu kurumların ilk büyük örneğini Tolunoğlu Ahmed’in Mısır’da 875 yılında yaptırdığı dârüşşifâ teşkil etmektedir. Selçuklular döneminde gelişen bu hastahanelerin en önemlileri Şam’da, Bağdat’ta, Mar- din ve Musul’da açılan dârüşşifâlardır.    Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Anadolu’da yapılan önemli dârüşşifâlar arasında Kayseri’de Gevher Nesibe(1206), Sivas’ta İzzeddin Keykâvus Şifahanesi (1217), Divriği’de Turan Melik Dârüşşifâsı (1228), Konya Dârüşşifâsı (1219-1236), Çankırı’da Atabey Cemâleddin Ferruh (1235), Bursa’da Yıldırım (1399), İstanbul’da Fatih (1470), Edirne’de Bayezid (1488), İstanbul’da Haseki Hürrem Sultan (1550), Manisa’da Hafsa Sultan (1538) ve yine İstanbul’da Sultan Ahmed (1617) dârüşşifâları önde gelen hastahanelerdir.
C) Su, Yol ve Diğer Alt Yapı Tesisleri Köşk kasabası (Aydın) ahalisinden merhum Hacı Hasan Ağa oğlu Ahmet Ağa’nın Haziran 1759 tarihli vakfiyesi ile aynı kasabadan Hasan Ağa kızı Aynî Hatun’un Temmuz 1797 tarihli vakfiyesinde, yaz mevsiminin yakıcı sıcaklarında kendileri ile akrabaları ve yakınlarının ruhları için kar satın alınarak soğuk su yapılıp sebil olunması ve halka içirilmesi şart koşulmuştur.        Soyunma yeri ve kurulanma ile peştemal değiştirmeye mahsus soğukluğu, yıkanma yeri olan sıcaklığı olmak üzere üç kısımdan oluşan ve kubbeli olarak inşâ edilen hamamlar, Müslüman Türklerin önemli vakıf eserleri arasında yer alırlar. Selçuklu devrine ait vakfiye, kitabe ve kroniklerde bunlara, kervansaray ve han tabirlerine eş olarak ribat da denilmektedirler.
*** Avârız vakıfları: esnaflarla mahallenin dayanışmasını ortaya koyan vakıflardır.

ÜNİTE-7

İktisadî Kurumlar

GİRİŞ:Medeniyetler, genel olarak iki unsurdan meydana gelirler. Bunlar maddî ve manevî unsurlardır.    Aslında İslâm medeniyetinde konuları, dinî, idarî, iktisadî, adlî, ilmî ve siyasî gibi birbirlerinden kesin çizgilerle bölümlere ayırmak pek mümkün değildir. Şeyhülislâm, günümüz Milli Eğitim ve Adalet Bakanlıkları ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütün görevlerini üstlenmiş olan bir yetkilidir. Kadı (hakim, yargıç) bulunduğu şehrin hem adlî, hem beledî, hem de askerî yöneticisi durumundadır.

İslâm medeniyetinde varlığını devam ettiren iktisadî kurumları aşağıdaki şekilde bir tasnife tabi tutabiliriz:     Beytülmal    Divan      İhtisab  Vakıf      Ahilik

BEYTÜLMAL

Devlet hazinesi olan beytülmal, devlete ait malların muhafaza edildiği fizikî mekânı ifade ettiği gibi devlete ait taşınır taşınmaz malların bütününü ve bunların idaresiyle ilgili hukukî kurumu da ifade etmektedir. Devlet mallarının muhafaza edildiği fizikî bir mekân olarak beytülmalın ilk temellerinin Hz. Peygamber atıldığı görülmektedir. Asr-ı saâdette Hz. Ömer ve Bilal-i Habeşî’den başka beytülmal görevlilerinin de bulunduğu bilinmektedir. Ebu Ubeyde b. Cerrah ile Muaz b. Cebel’in isimleri burada zikredilebilir.     İslâm dünyasındaki vergileri önce iki kısma ayırmak gerekir. Bunlar, burada ayrıntılarına giremeyeceğimiz şer‘î vergiler ile örfî vergilerdir. Bu vergileri göz önüne aldığımız zaman beytülmalın gelir kaynaklarını üç kategoride değerlendirmek mümkün olmaktadır. Bunlar:      a)Müslümanlardan tahsil edilen bütün vergiler, b)Gayrimüslim tebeadan (Müslüman olmayan vatandaşlar) alınan vergiler (fey), c)Savaşta düşmandan alınan ganimetler.    İslâm, zaman ve devletlere göre değişebilen, toplumun özel bazı ihtiyaçlarına cevap verebilecek ve nevâib diye adlandırılan bir vergi sistemini de geliştirmiştir. Toprak, ya öşrî (arazi-i öşrîye) veya haracî (arazi-i haraciye) adını alıp ona göre işlem görüyordu. Bir arazinin öşrî veya haracî olmasında rol oynayan en büyük etken, İmam Ebu Yusuf’un (731-798) da belirttiği gibi arazi sahibinin dini olmaktadır.    Müslüman devletlerde mülkiyeti devlete ait olan ve kullanım hakkı vatandaşa verilmiş bulunan emîrî veya mîrî denilen üçüncü kategori diyebileceğimiz bir arazi daha bulunmaktadır.

Müslümanlarla İlgili Vergiler    1. Zekât:İslâm’ın üzerine bina kılındığı beş temel esastan biri zekâttır. Sadaka anlamında da kullanılan zekât kelimesi, sözlükte ziyadelik, temizlik ve güzel zikir manalarına gelmektedir.     2. Öşür:İslâm vergi sisteminde Müslüman vatandaşı yakından ilgilendiren vergilerden biri de öşür, yani ziraî ürün vergisidir.

Müslüman Olmayanlarla İlgili Vergiler       1. Cizye: İslâm hukukuna göre cizye, İslâm devletinin Müslüman olmayan vatandaşından askerlik hizmeti karşılığında alınan bir vergidir. Yılda bir defa alınan cizye mükellefi, mâlî durumuna göre fakir, orta halli ve zengin olmak üzere üç sınıfa ayrılır.       2. Harac: İslâm hukukuna göre harac, arazi-i haraciyeyi ekip biçen vatandaşı ilgilendirmekle birlikte daha çok Müslüman olmayan vatandaşı ilgilendirir. Haracu’l-arz denilen arazi haracı da harac-ı mukasem ve harac-ı muvazzaf olmak üzere iki kısma ayrılır.     İslâm hukukuna göre vergiler ana hatları ile iki kısma ayrılır. Bunlardan biri İslâm’ın ana kaynaklarına (Kur’ân ve Sünnet) dayanan vergilerdir ki buna şer‘î vergiler (tekâlif-i şer‘iyye) diyoruz. Diğeri de zamanın ihtiyaçları göz önünde bulundurularak konulmuş vergilerdir ki, bu da örfî vergiler (tekâlif-i örfiyye) diyoruz.

DİVAN

Sâsânî İmparatorluğu’ndaki devlet yönetimine ait bir kavram olarak Arap diline geçtiği kabul edilmektedir.      Hz. Ömer’in henüz 641 yılında Medine’de fey için düzenlettirdiği divan defterleri Arapça olarak yazılmıştı. O, bu defterleri yazmak için de Kureyş kabilesinden Arap nesep ilmini iyi bilen Akil b. Ebi Tâlib ile Mahreme b. Nevfel ve Cübeyr b. Mut’im’i görevlendirmişti. İslâm coğrafyasının batı ucunda bulunan Mağrib (Fas) ile Endülüs’te de divanlar kurulmaya başlandı. İktisadî alanda dört divanın kurulduğu görülmektedir. Bunlar:     1. Ganimet ve ordu saymanlığı ile ilgili olan divan,     2. Vergiler divanı,           3. Cibayet (harac vergileri) divanı          4. Devletin gelir ve giderini kontrol eden divan.      Abbasiler döneminde divanların sayısında bir hayli artış olduğu görülmektedir. Bu divanların başında da divanü’l-harac gelmektedir. Bu divan, hem gelir (çeşitli vergiler ile diğer gelirler) tahsil eden, hem de gerekli yerlere harcama yapan bir dairedir.        Harac divanı, hem gelir tahsil ettiği, hem de harcama yaptığı için burada “meclis” denilen iki ayrı şube bulunurdu. Selçuklularda, divan-ı istifâ veya divanü’z-zimam ve’l-istifâ adını alan bu divandan sorumlu olan devlet adamına sahib-i divan-ı istifâ veya sadece müstevfî denirdi. Günümüzdeki Maliye Bakanlığı’na karşılık gelen bu divanın geniş bir teşkilâtı bulunmakta idi. Bu divanın vilayetlerde “müstevfi”, “amid”, “âmil” vs. gibi isimler altında temsilcileri bulunurdu. Selçuklularda bu divanın faaliyetleri ile devletin mâlî ve idarî işlerini teftiş eden ayrı bir divan vardı. Bunun adına da divan-ı işraf deniyordu. Başında bulunan görevliye de müşrif veya sahib-i divan-ı işraf deniyordu.       İbn Kemal, bu kurumun Osman Gazi zamanında ortaya çıktığını belirtir. Daha sonra babasının yerine geçen Orhan Gazi döneminde divanın varlığı artık kesinlik kazanmış görünmektedir. Osmanlı divanının üyelerinden biri de defterdar adı verilen görevlidir. Osmanlı döneminde ne zaman ortaya çıktığı hakkında görüş farklılıkları bulunan defterdarın, Sultan II. Murad dönemindeki bazı vakfiyelerde adının geçmesi ve Fatih Kanunnamesi’nde (Kanunname-i Âl-i Osman) görev ve yetkilerine temas edildiğine göre bunun XV. yüzyılın başlarına ve belki de XIV. yüzyılın sonlarına doğru olduğu söylenebilir. Yavuz Sultan Selim’in Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Suriye ve diğer bölgeleri alması üzerine devlet topraklarının mâlî işleri ile uğraşmak için merkezi Halep’te olmak üzere Arap ve Acem Defterdarlığı adıyla yeni bir defterdarlık kuruldu. Defterdarlık müessesesi 1841’de Maliye Nezâreti adını aldı.

İHTİSAB

İslâm dünyasında, başka görevleri de olmakla birlikte en önemli vazifesi ekonomik hayatın tanzimi ile ilgili olan kurumlardan biri de hisbe veya ihtisab denilen müessesedir.     Bu kurum, Abbasi, Endülüs, Fatımî, Eyyûbî, Selçuklular ve Osmanlı gibi daha sonra kurulan Müslüman devletlerde önemli bir fonksiyon icra ediyordu. İyiliklerin yapılmasını sağlamak ve kötülüklerin yapılmasına mani olmak (emr bi’l-ma‘rûf nehy ani’l-münker) gayesiyle kurulan bu teşkilâtın başında bulunan ve muhtesib, ihtisab emini, ihtisab ağası gibi isimlerle anılan görevli, dinin hoş karşılamayıp çirkin gördüğü her türlü kötülüğü (münker) ortadan kaldırmaya çalışırdı.     Osman Gazi ile başlayan Bâc-ı Bazar uygulaması sayesinde bir anlamda pazar yerlerinin kontrolü de sağlanmış oluyordu. Ticarî alanda örf, âdet ve geleneklerin oluşmasında da önemli rol oynayan bâcın, sağlam kanun ve kurallara bağlanması Fatih Sultan Mehmed zamanında gerçekleşmiştir.      14 Aralık 1479 tarihli Edirne şehrine ihtisâb ağası tayini ile ilgili bir hükümden anlaşıldığına göre muhtesibin vazifelerini üç grupta toplamak mümkündür:            1. Ekonomik ve sosyal hayatla ilgili olanlar,          2. Dinî hayatla ilgili olanlar,     3. Adlî hayatla ilgili olanlar.

Osmanlı toplumunun iktisadî ve sosyal yaşantısında önemli hizmetler ifa eden muhtesibin görevlerini maddeler halinde sıralamak istiyoruz:     1. Esnafın kontrolü      2. İş yerleri açma ruhsatlarını vermesi              3. Devlet adına vergi toplaması    4. Vergi gelirlerini gereken yerlere sarf etmesi     5. Mürûr tezkirelerinin kontrol edilmesi  6. Kıyafetlerle ilgilenmesi     7. Bütün bunların dışında yerine getirmesi gereken diğer görevler.

Muhtesibin farklı esnaf birliklerine mensup olan kimseler üzerindeki etkinliğini sağlayan bazı etkenler vardı. Bunlar:  a) Kola çıkmak     b) Fiyat tesbit ve kontrolü (narh)     c) Esnafın mevcut yasalar karşısındaki tutumunu araştırmak. II. Mahmud zamanında 16 Ağustos 1855 tarihinde yayınlanan resmî bir tebliğ ile de ihtisâb nezâreti ortadan kalkmış ve yerine Şehremaneti kurulmuştu.

VAKIF

Vakıflar, sadece Allah rızasını kazanmak için maddî durumu iyi olan kimseler tarafından kurulan ve menfaati tamamıyla ihtiyaç içinde bulunanlara tahsis edilen iktisadî kurumlardır. Biz burada vakıfları iki yönüyle ele almak istiyoruz. Bunlardan biri, hizmet alanları diğeri de vakıfların idaresi şeklinde olacaktır.      a) Hizmet Alanları: Sadaka-i câriye denilen hayır çeşitlerinden olan vakıflar, yoksulların elem ve ızdıraplarını hafifletmek, misafirleri ağırlamak, öğrencilere barınma ve geçinme imkânlarını sağlamak gibi hizmetleri de yerine getiriyordu. Ayrıca köle ve câriyelerin azad edilip hürriyetlerine kavuşmalarını sağlamaya yönelik faaliyetler de vakıflar etkin rol oynuyorlardı. Bütün bunların yanında insanların İslâm’a girmelerini sağlamak ve bunun için gerekli ortamı hazırlamak da vakıfların görevleri arasında yer almakta idi. Nitekim Anadolu Selçukluları zamanında ünlenen Altun-aba vakfı, bu amaç için kurulmuş vakıflardan birisidir.      b) Vakıfların İdaresi: İslâm dünyasında dinî, iktisadî ve sosyal hayatın vaz- geçilmez bir unsuru olarak kabul edilen vakıfların büyük bir yekûn tuttuğuna daha önce işaret edilmişti. Mütevelli-i vakf da denilen nazırların ilki, Hz. Peygamber tarafından vakfedilen Fedek arazisi için tayin edilen Hz. Ebubekir’dir.        Abbasi dönemi hukukçusu el-Mâverdî, el-Ahkâ- mu’s-Sultaniyye adlı meşhur eserinde vakıf mallarını korumakla görevli olan mahkemelerden söz eder.      Öyle anlaşılıyor ki, vakıf müessesesi, hicri II-V. asırlar arasında bütün bir İslâm dünyasında büyük bir gelişme göstermişti.     Abbasiler döneminde kâdi’l-kudât, emri altındaki teşkilât yardımıyla bütün vakıfları yönetip denetleyebiliyordu. Bunun için de nakib, âmil, mütevelli, müşrif ve muhasib gibi yardımcılar kullanıyordu. Mısır’da dört mezhepten birer kâdi’l-kudât ve bunların üzerinde kâdi-i dâru’l-adl, daha sonra nâzıru’l-ahkâmi’ş-şer’iyye adıyla genel bir nazır tayin edilmişti.       Orhan Gâzi Bursa’da yaptırdığı cami ve zâviyenin idaresini Sinan Paşa’ya vermişti. Böylece Sinan Paşa’yı Osmanlı döneminin ilk evkaf nâzırı sayabiliriz. Daha sonra hükümdar vakıfları, vezir, kadıasker, sadrazam, şeyhülislâm, bâbüssaâde ve dârüssaâde ağaları gibi devlet adamları tarafından idare edilir oldu.    Yıldırım Bâyezid, her vilayete müfettiş-i ahkâm-ı şer’iyye tayin ederek vakıf işlerini denetlenmesini sağlıyordu.    Çelebi Sultan Mehmed devrinde ise Cemaleddin Mehmed Çelebi, hâkimu’l-hukkâmi’l-Osmaniyye unvanıyla vakıflarla ilgili işlerin umumi nazırlığına getirilmişti.    Sultan II. Murad devrinde bu iş kadıaskere, Fatih Sultan Mehmed de vezirler havale etmişti.    Fatih’ten sonra oğlu II. Bâyezid, evkaf işlerini Şeyhülislâm Alâeddin Ali Efendi’ye tevcih etti.        Yavuz Sultan Selim ile Kanunî Sultan Süleyman zamanlarında evkaf nezâreti ve idaresi tekrar sadrazamlara verildi. Daha sonra da yönetim bazen kadıaskerlere, bazen de şeyhülislâmlara verilir oldu.      Mısır, Suriye, Arabistan ve Kuzey Afrika’nın Osmanlı yönetimine geçmesinden sonra buralarda bulunan vakıflar 1587 senesinde kurulan Haremeyn Evkaf Nezâreti’ne bağlandı. Daha sonraki gelişmelerin sonucu olarak Anadolu ve Rumeli’deki vakıfların idaresi de 1826’da kurulan Evkaf-ı Hümâyûn Nezâreti’ne bağlandı. Haremeyn Evkaf Nezâreti de 1838’de adı geçen nezarete bağlandı.

Nezaretler şu isimlerle anılıyorlardı:     a. Haremeyn Nezareti,     b. Vezir Nezareti,           c. Şeyhülislâm Nezareti, d. Tophane Ümerası Nezareti,      e. İstanbul Kadıları Nezareti.     Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar devam eden Evkaf-ı Hümâyûn Nezâreti, 3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan 429 sayılı kanunla ortadan kaldırılarak Başbakanlığa bağlı bir genel müdürlük haline getirildi. Bu kanunla Vakıflar Umum Müdürlüğü kurulmuş oldu.   Cumhuriyet’ten sonra vakıf mevzuatında ilk mühim değişiklik, 5 Haziran 1935 tarih ve 2762 sayılı kanunla yapıldı. Bu kanun 5 Aralık 1935’te yürürlüğe girdi.

AHİLİK

Esnaf ve sanatkârın kaliteli mal üretmesine, tüketiciye daha rahat ve ucuz ulaştırılmasına hizmet eden bir teşkilât olduğu için iktisadî kurumlarımızdan biri olarak değerlendirilmesi gerekmektedir.    Fütüvvet geleneğinden esinlenerek ortaya çıktığı bilinen ahilik, Arapça kardeşim anlamındaki ahî kelimesinden gelmektedir.     Uzun tarihî bir geçmişe sahip olan ahiliğin, Abbasi halifesi en-Nâsır Lidinillah rehberliğinde kurulduğu bilinmektedir.        Anadolu’daki kurucusu Şeyh Nasiruddin Mahmud (öl. 1262)’dur. Daha sonraları Ahi Evran ismiyle şöhret bulmuştur. Özellikle I. Alaeddin Keykûbad’ın (1221-1237) büyük destek ve yardımlarını görmüştür.     Bütün prensiplerini dinin asıl kaynağından alan ahiliğin nizamnamelerine fütüvvetname adı veriliyordu. Fütüvvetnâmelere göre teşkilât mensuplarınıda bulunması gereken vasıflar, vefa, doğruluk, emniyet, cömertlik, tevazu, nasihat, doğru yola sevketme, affedici olma ve tevbe idi. İçki kullanma, zina, yalan, gıybet ve hile gibi davranışlar ise meslekten atılmayı gerektiren sebeplerdi.

ÜNİTE-8

Eğitim-Öğretim Kurumları

İLKÖĞRETİM    Asr-ı Saadette İlköğretim:“Yazı yazmanın öğretildiği yer” anlamındaki mekteb kelimesinden daha çok, İslâm’ın ilk dönemlerinde küttâb tabiri kullanılırdı. Hz. Peygamber devrinde çocuklara yönelik, özellikle okuma-yazma öğretilen bu tür kurumların açıldığına dair bazı bilgilere sahibiz. Meselâ, Ümmü Seleme, küttâb mualliminden kendisine yardım etmeleri için birkaç çocuk istemişti. İbn Ömer ve İbn Üseyd bir münasebetle sıbyan mektebine uğramışlardı. Ümmü Derdâ, bir öğrencisine okuma-yazma öğretirken bir levhadan istifade ediyordu. Ayrıca Hz. Aişe’nin, “Ramazan ayında bize imâmet yapmaları için küttâbdan çocuklar alırdık” ifadesinden hareketle mahalle mektepleri anlamında küttâbların açıldığını söylemek mümkündür.

Râşid Halifeler Döneminde İlköğretim: İbn Hazm, çocuk mekteplerinin Hz. Ömer devrinde ortaya çıktığını şu ifadelerle belirtir.    Hz. Ömer’in, öğretmenleri maaş kapsamına alması bir yenilik olarak karşımıza çıkmaktadır. Medine’deki küttâb öğretmenlerine 15 dirhem aylık ödenmekteydi. Bedevîlere Kur’ân öğretimi zorunlu hale getirilmişti. Kur’ân’ın yanında, bu devirde mekteplerde yazı da öğretilmekteydi.

Emevî ve Abbâsî Dönemlerinde İlköğretim: Emeviler devri bir bakıma Ortaçağ İslâm kültürünün bir oluşum devresidir.     Abbasîler devri (750-1258), ilim ve fikir hareketleri bakımından, bir önceki hanedana göre son derece büyük gelişmelere sahne olmuştur. İslâm medeniyetinin müspet ilimler alanında en parlak devri bu dönemdir. 830 yılında Bağdat’ta, Abbasî halifesi Me’mûn tarafından kurulduğu kabul edilen Beytü’l-Hikme ilmî gelişmelerin tetikleyicisi olmuştur.   Halife el-Mu‘tasım’ın bir küttâba gitmiş olduğu, ayrıca bu dönemde Palermo’da 300 küttâb öğretmeninin bulunduğu bildirilmektedir.          X. yüzyılda Endülüs ve Mısır’daki durumla ilgili bilgi veren S. Hunke şu ifadeleri aktarır: “Kurtuba’daki seksen resmî okula ilâve olarak 965 yılında II. el-Hakem, fakir çocuklar için yirmi yedi okul daha inşâ eder.

Selçuklular Döneminde İlköğretim: Selçukluların İslâm medeniyetine kazandırdığı en önemli kurum medreselerdir. Alp Arslan devrinde 1067’de, vezir Nizamülmülk’ün maddî ve manevî gayretleri ile Bağdat’ta yapımı tamamlanan ve adına izafeten “Nizâmiye” ismini alan bu ilk medrese, eğitim-öğretim hayatında önemli bir çığır açmıştı.    XIII. yüzyılda Selçuklu şehirlerinin tamamına yakını, bir veya daha fazla medreseye sahip bulunuyordu.       XIV ve XV. yüzyıllarda Anadolu Beylikleri ile Karakoyunlu ve Akkoyunluların Anadolu toprakları üzerinde çok sayıda kurdukları eğitim- öğretim kurumları arasında mektepler de bulunuyordu.

Osmanlılar Dönemi

Sıbyan Mektepleri: Osmanlı klasik dönemi boyunca daha çok muallimhâne, daha sonraları ise genelde mekteb kelimesinin tercih edildiği bilinen sıbyan mektepleri için mektebhâne, dâru’t-ta’lîm, mahalle mektebi, beytü’t-ta’lîm ve küttâb adları da kullanılıyordu. Medreselerden farklı bir mimariyle yapılan mektepler daha çok evlere benzetilerek bir ya da iki katlı, kubbeli veya tonozlu, ahşap ya da kâgir olarak inşa edilirdi. Genellikle odaların yanı sıra sofa, matbah, selâmlık, (akarsulu) havuz ve tuvaleti olan mektepler, içi meyveli ağaçlarla dolu bir bahçe içinde bulunurdu. Mekteplerin genelde ev mimarisinde yapılması, ilk kez evleri dışında uzun süreli bir eğitim-öğretim alacak küçük çocukların psikolojilerinin önemsenmesinden kaynaklanırdı.

Mektep Öğretim Kadrosu: Mektep muallimlerinin bu göreve gelmek için, bir ölçüde günümüzün orta dereceli öğretimini karşılayan İbtidâ-i Hâric ve Hareket-i Hâric medreselerinden mezun olmaları yeterliydi. Muallimler, mekteplerin bağlı bulunduğu vakfın ekonomik durumuna göre, 1-6 akçe arasında değişen miktarda günlük alıyorlardı. Muallime yardımcı olan halifelere, günlük 1-3 akçe arasında değişen ücret ödenirdi.

Öğrenciler ve Aldıkları Dersler: Öğrenciler, bu kurumlara 5-6 yaşlarında başlar ve en az 3-4 yıl süreyle eğitim-öğretim alırlardı.     Osmanlı sıbyan mekteplerinde en önemli ders Kur’ân-ı Kerim’in öğretimi olmakla birlikte, dilbilgisi ve gramer (sarf-nahiv), yazı (hüsn-i hat), fı- kıh/ilmihal, dinler tarihi, edep/ahlâk, aritmetik derslerinin de okutulduğu anlaşılmaktadır.

Tanzimat Sonrasında Sıbyan Mektepleri: Tanzimat sonrasında bazı müdahalelerle karşı karşıya kalmıştır. 1824, 1838, 1845 ve daha sonraki tarihlerde sıbyan okullarını ıslah etmek için bazı çalışmalar yapılmıştır. 1868 yılında İstanbul’da bir Daru’l- Muallimîn-i Sıbyan açılarak ilkokullara yetiştirilecek öğretmen konusunda önemli bir adım atılmıştır. II. Abdülhamid devrinde hazırlanan Kanun-i Esasî’ye (1876) göre kız ve erkek çocuklarına ilköğretim mecburi hale getirilmiş ve böylece çocukların eşit şekilde eğitim imkânlarından yararlanması hukuken sağlanmıştı. 1879’da Maarif teşkilatında yapılan değişiklikle Maarif Nezareti bünyesinde Mekatib-i Sıbyaniye Dairesi kurulmuştu.         II. Mahmud tarafından 1824’de çıkarılan Talim-i Sıbyân Hakkında Fermanda ise öncelikle zarurât-ı diniyenin öğretilmesi şart koşulmuş ve çocuklara Kur’ân talimi, tecvid ve ilmihal okutulması istenmiştir. Daha önceleri uygulanmaya çalışılan “çocuklarını mektebe göndermek yerine bir sanat öğrenmesini isteyen ebeveynin cezalandırılması” hükmü, padişahın bu fermanıyla daha da genişletilmiştir. Söz konusu uygulama, artık bu dönemden itibaren ilköğretimin zorunlu hale getirildiğini göstermektedir.

İlk Derecedeki Mektepler          İbtidâî Mektepleri: Tanzimatta dokunulmayan sıbyan mektepleri, 1862’de mekteplere dönüştürüldü ve mevcut 360 sıbyan mektebinden 36’sı ibtidâî mektep haline getirilerek yeni usulde eğitim ve öğretime başlandı. 1891’de şehirlerdeki ibtidâîler 3 yıl, köylerdekiler 4 yıldı.

Orta Derecedeki Mektepler 1. Rüşdiyeler: Sıbyan mekteplerinin programlarının geliştirilmesiyle mey- dana gelen bu orta seviyedeki okullar II. Mahmud tarafından 1839 tarihinde açılmıştır. Tarih içinde rüşdiyeler, erkek, kız, karışık, askerî ve özel rüşdiyeler şeklinde bütün Osmanlı ülkesine yayılmıştır.     2. İdadiler: 1869’da orta öğretimin ikinci kademesi olarak açılan okullar 1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’yle açılmıştır. Bu okullar, bugünkü lise karşılığı okullardır. Sıbyan mektepleri, klasik devrin bir hatırası olarak Cumhuriyet dönemine kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir.

MEDRESELER

Medreselerin hocalarına müderris, yardımcılarına muîd, talebelerine dânişmend, talebe ve suhte denirdi.

Anahatlarıyla Osmanlılara Kadar Medreseler: İlk örnekleri X. yüzyılda, önce Taberan’da, sonra Bağdat’ta görülmektedir. Ancak İslâm dünyasında medreseler alanında en önemli isim Selçuklu veziri Nizâmülmülk’tür.

XII. yüzyılda giderek sönmeye yüz tutan bilimsel aktivite ve heyecan, Osmanlılar sayesinde yaklaşık dört asır daha devam etme şansı bulmuştur. XVI. yüzyıla gelindiğinde ise, etkinliğinin ve performansının zirvesine ulaşan bir İslâm bilimi ile karşılaşılmaktadır.

İlk Dönemin Önemli Bilim ve Kültür Merkezler:İznik’te kurulan Orhan Gazi adındaki ilk Osmanlı medresesinin ve Osmanlıların ilk müderrisi Davud-ı Kayserî, öğrenimine Karaman beldesinde başladıktan bir süre sonra Kahire’ye gitmiş ve orada hadis, tefsir ve fıkıh usûlü ilimlerini okumuş, Mısır’da bir kaç sene kaldıktan sonra Anadolu’ya dönmüştür.     Şam, Mısır, Maverâünnehr ve Horasan’dan bir kitap akımı da başlamıştı. Bu devir bilim adamlarından Molla Fenarî’nin 10.000 ciltlik zengin bir koleksiyonu vardı.

Kuruluş Dönemi Bursa Medreseleri:Osmanlı yükseköğretim kurumlarının ilki olan İznik medresesi Orhan Gazi tarafından 1330/1331 yılında kurulmuştur. Böylelikle Orhan Gazi, eğitim-öğretim alanında vakıf kuran ilk Osmanlı padişahı olma ünvanını da elde etmiştir.      Orhan Gazi Bursa’nın fethinden yaklaşık on yıl sonra (1335) kentin en büyük manastırını medreseye çevirdiği gibi (Manastır Medresesi) ayrıca 1339-1340’da şimdiki Orhan Camii’nin yanında bir medrese daha yaptırmış ve her iki medreseye de vakıflar tahsis etmişti.       Öte yandan yine kuruluş döneminde Bursa’da daha birçok medrese inşa edildiği görülmektedir. Bunlar; Orhan Gazi’nin büyük komutanlarından Lala Şahin Paşa tarafından Bursa’da kurulan ve kendi adıyla anılan medresesi,    I. Murad döneminde inşâ edilen Çekirge’deki Hudâvendigâr Medresesi,  Ulu Cami civarındaki Esediye (Musallâ) Medresesi,           Yıldırım devrinde yapılan Çandarlı Hayreddin Paşa’nın oğlu Ali Paşa Medresesi,        Molla Yegân Medresesi,   Eynebey Subaşı Medresesi,      Ferhâdiye Medresesi,      Molla Fenârî Medresesi ve Yıldırım Medresesi.

Medreselerin Fiziksel Yapısı.Osmanlı medreseleri, genellikle açık-avlulu ve revaklı bir avlunun etrafında inşa edilmiş talebe odalarından ve bu avlunun bir tarafında ders okutmaya ayrılmış eyvan gibi önü açık veya kapalı büyük bir dershaneden meydana geliyordu.     Medreseler ahşap ya da kargir olarak inşa edilmekteydi. Medreselerde öğrenciler ile bazı görevlilerin kalmaları için inşâ edilmiş odalara hücre adı verilmekteydi. Selâtin medreselerinde her hücrede bir öğrencinin kalması âdet haline gelmişti.

Kuruluş Dönemi Osmanlı İlim Adamları:Osmanlıların ilk müderrisi Davud-ı Kayserî önde gelen bir Türk bilim adamı ve düşünürüdür.   Tasavvuf üzerine geniş bilgisi olan Davud-ı Kayserî, Muhyiddin İbn Arabî’nin Fusûsu’l-Hikem adlı ünlü eserine geniş bir şerh yazmış ve bu şerhin başına bir de mukaddime eklemiştir. Bu eserde tasavvuf ilminin esaslarını açıklamıştır. Hadis, tefsir, fıkıh ve tasavvuf ilimlerine dair yirmiyi aşkın eseri vardır.                Davud-i Kayserî’den sonra İznik’deki Orhan Gazi Medresesi’ne Tâceddîn-i Kürdî ve Alâeddîn Esved müderris olarak atanmışlardır. Yine bu dönemdeki ünlü bilim adamlarından biri olan Molla Fenârî, tasavvuf, mantık ve diğer aklî ilimlerde söz sahibi idi.             Diğer bir ilim adamı, matematikçi ve astronom Kadızâde-i Rûmî adıyla şöhret bulan Musa Paşa’dır.   Osmanlı kuruluş döneminde bunlardan başka değişik alanlarda Molla Yegân, Murad b. İshak, Hacı Paşa adıyla meşhur Celâleddin Hızır, Şeyh Cemâleddin-i Aksarayî, Taceddin İbrahim ve Hüsameddin-i Tokadî gibi bilim adamları da yetişmiştir.

Kuruluş Döneminde Osmanlı Medrese Düzeni:İlk dönem medreseleri yirmili, otuzlu, kırklı, hariç, dâhil şeklinde derecelerle anılıyordu.      Bunlar, bir bakıma ders veren müderrislerin aldıkları günlük ücretleri gösteriyordu Medreselerin en düşüğü yirmili adını almış, en yükseği ise Kanuni dönemiyle birlikte Dârülhadis olarak belirlenmişti.

İslâm coğrafyasının diğer medreselerinde okutulmuş ya da okutulmakta fıkıh, hadis, tefsir, fıkıh usulü tarzındaki dersler (naklî ilimler) ile mantık, kelâm, belâgat, lügat, nahiv, hendese, hesap, hey’et ve felsefe gibi derslerin (aklî ilimler) Osmanlı medreselerinde de verildiği şüphesizdir.

Osmanlılarda İhtisas Medreseleri         1. Darülkurra: İslâm dininin kutsal kitabı Kur’ân-ı Kerim ve onunla ilgili ilimlerin öğretildiği medreselerdir. 2. Darülhadis: İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’in söz, fiil ve davranışlarını bilimsel yöntemlerle ele alan derslerin okutulduğu medreselerdir. 3. Daruttıb: Tıbbî gelişmelerin ve derslerin uzman tabip ve hekimler aracılığıyla öğrencilere öğretildiği ve derslerden çok pratiğin temel alındığı medreselerdir.

İlmiye Mensuplarının Hizmet Alanları         1. Müderrislik   2. Kadılık 3. Müftülük

Fatih ve Sonrasında Osmanlı Medrese Düzeni:Medreseler -Enderun mektebi hariç tutulacak olursa- giderek yükselen hiyerarşik bir yapıya sahipti. Buna göre, en alt seviyede kelâm alanıyla ilgili Hâşiye-i Tecrîd adlı kitabın okutulduğu Tecrîd medreseleri bulunmakta idi. İkinci sırada belâgata dair Miftâh adlı eserin okutulması nedeniyle bu adı alan medreseler vardı. Miftâh medreselerinden sonra Kırklı medreseler geliyordu. Kırklı medreselerin üzerinde ise Hariç Ellili medreseler yer almaktaydı. Hariç Ellili medreselerin hemen üstünde Dâhil Ellili medreseler bulunuyordu. Bunlar Osmanlı padişahlarıyla şehzadeler, valide sultanlar, hanım sultanlar ve padişah kızları tarafından yaptırılmışlardı.

Kanunî ve Sonrasında Medrese Düzeni:Medrese düzeni, XVI. yüzyılın ikinci yarısında Süleymaniye medreselerinin yapılışıyla büyük ölçüde değişmiş ve genişletilmiştir. Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566), ordunun tabip, cerrah ve mühendis ihtiyacını karşılamak üzere bir tıp medresesi/dârüşşifa, riyaziyat öğretimine mahsus dört tane medrese, ayrıca hadis alanında üst düzeyde öğretim yapan bir de dârülhadis kurmuştur.   Ahmed Cevdet Paşa, XIX. yüzyılın sonlarına kadar varlığını sürdürecek olan bu medrese düzenini şu sıralamayla verir:

İbtidâ-i Hâriç 2. Hareket-i Hâriç 3. İbtidâ-i Dâhil          4. Hareket-i Dâhil 5. Mûsıla-i Sahn 6. Sahn-ı Semân     7. İbtidâ-i Altmışlı    8. Hareket-i Altmışlı 9. Mûsıla-ı Süleymâniye     10. Süleymaniye    11. Hâmis-i Süleymaniye 12. Darülhadis
Meşrutiyet döneminde medreselerin ıslah gayretleri içinde İstanbul´da bulunan bütün medreseler Şeyhulislam ve Evkaf Nâzırı Mustafa Hayri Efendi’nin zamanında çıkarılan Islâh-ı Medâris Nizamnâmesi (1914) ile Dâru’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi adı altında birleştirilmiş ve tâli kısm-ı evvel, tâli kısm-ı sâni ve âlî kısım olmak üzere her biri dört yıllık üç seviyede düzenlenmiştir. 1845’de kadı yetiştirmek için Süleymaniye’de kurulan Muallimhane-i Nüvvab medresesi 1908’de Mekteb-i Nüvvâb, 1909’da ise Medresetü’l- Kuzât adıyla faaliyetini sürdürmüştür. II. Meşrutiyet döneminde imam hatip ile vâiz yetiştirmek için Medresetü’l-Eimme ve’l-Hutabâ ile Medresetü’l- İrşad ayrıca 1914’te hat ve onunla ilgili klasik sanatları okutmak üzere Medresetü’l-Hattâtin kurulmuştur.      1924 tarihli ve 430 sayılı Tevhîd-i Tedrîsat Kanunu ile Osmanlı medreseleri tarihe karışmıştır.
Öğretim Programları:Kânûnî’nin Süleymaniye Vakfiyesi’nde dârülhadis için ayrılan bölümden anlaşıldığına göre, bu medresede, hadis alanında en önemli eserler sayılan Buharî, Müslim, Mesâbih ve Meşârik okutulmakta, ayrıca tefsir ile ilgili eser veya eserler takip edilmekteydi.

Osmanlı Medreselerinde Okutulan Dersler ve Kitaplar:Medreselerde sınıf geçme değil, ders/kitap geçme yöntemi uygulanmaktaydı. İslâm coğrafyasında olduğu gibi o dönemde medreselerde tahsil olunan bütün ilimler, “aklî” ve “naklî” olmak üzere iki gruba ayrılıyordu. “Yirmili” medresede “belâgat”, “kelâm” ve “fıkıh” adıyla üç temel dersin ve ilgili kitapların okunduğu görülmektedir.

Arapça gramerin sarf kısmında Emsile, Binâ, Maksud, İzzî ve Merah; nahiv kısmında Avâmil, İzhâr ve Kâfiye; mantık dersinde Şerh-i Şemsiyye, Şerh-i Tevâli, Şerh-i Metâli‘, Şerh-i İsagoci; fıkıh usulü dersinde de Telvîh kitaplarının tamamının ya da bir bölümünün okunması gerekiyordu.

Osmanlılarda Askeri Eğitim Kurumları:I. Murad devrinde Yeniçeri teşkilatının kurulmasıyla eğitimli bir yapıya kavuştu. l826’da Yeniçerilğin ilgasından sonra da Osmanlı’da askerî eğitim müesseseleri açılmaya devam etti. Bu müesseseleri şöyle özetlemek mümkündür: 1. Acemioğlanlar Ocağı: Pençik ve Devşirme usulleriyle toplanan çocuklar, yetiştirilmek amacıyla önce bir Türk ailesine verilir ve oradan da Acemioğlanlar Ocağı’na gelirlerdi.Bu ocak, l826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kadar varlığını devam ettirdi.      2. Yeniçeri Ocakları: I. Murad’ın Edirne’yi fethinden sonra l362’de Edirne’de kurulmuştur. Acemioğlanlar arasından seçilen kıdemli oğlanlar, Cemaat Ortaları, Sekbanlar ve Ağa Bölükleri’nde eğitime tabi tutulurlar. Bu eğitimin orta seviyede bir eğitim olduğu anlaşılmaktadır.          3. Enderun: Orduya kurmay yetiştirmek üzere açılmış bir yükseköğretim kurumudur. Burada eğitim ve öğretim, Büyük ve Küçük Oda, Doğancı Koğuşu, Seferli Koğuşu, Kiler Koğuşu, Hazine Odası ve Has Oda denilen bölümlerde yapılırdı.

Tanzimat Sonrasında Orta ve Yüksek Öğretim Kurumları

Askeri Alandaki Kurumlar        1. Askerî Rüşdiyeler: Yüksek seviyedeki askeri okullara öğrenci hazırlamak maksadıyla 1875’de açılan orta seviyedeki okullardır.        2. Askerî İdadiler: 1845’te açılmış bu okullara Rüşdiye mezunları imtihanla alınırlardı. 1869 nizamnamesiyle bu okullar orta öğretimin ikinci kademesi olarak belirlenmiştir.        3. Hendesehane Mektebi (Humbarahane): Islahat döneminin açılan ilk askerî mektebidir. Ahmed Paşa, 1734’te Üsküdar’da açılan bu mektebin kurucusu ve ilk öğretmenidir. Humbarahane de denilen bu mektepte ordunun ihtiyacını karşılamak amacıyla çağa uygun teknik ve uzmanlık eğitimi yapılmıştır.      4. Mühendishane-i Bahrî-i Hümâyun: Bahriye zabitlerini yetiştirmek için açılmış bir yüksek okuldur.         5. Mühendishane-i Berrî-i Hümâyun: Kara Mühendishanesi de denilen bu yüksekokulda Topçu zabiti ve kurmayı yetiştirilmiştir.

Yüksek Öğrenim Kurumları 1. Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne: Osmanlıda açılan ilk sivil yüksek okuldur. Kaymakamlık, müdürlük gibi mülkiyede istihdam olunacak elemanları yetiştirmek üzere l859’da İstanbul’da açıldı.     2. Hendese-i Mülkiye Mektebi: Daha önce açılan iki mühendishane mektebinin ihtiyaçları karşılayamaması üzerine 1883’te açılmıştır.         3. Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne: Sivil tabip yetiştirmek maksadıyla l867’de açılmış bir yüksek okuldur. Başlangıçta beş yıl olan bu mektep, önce altı yıla daha sonra da yedi yıla çıkarılmış, 1908’de askerî tıbbıye ile fakülte olarak birleştirilmiş ve 4 Mart l9l5’te de Dâru’l-funûn’a bağlanmıştır.    4. Mekteb-i Hukûk-ı Şâhâne: Batı modelinde açılan mahkemelere hâkim yetiştirmek maksadıyla açılmış mekteptir. 1870’de Dâru’l-funûn-i Osmanî içinde bir şube olarak İlm-i Hukuk şubesi ve l874’te Galatasray Mekteb-i Sultanisi bünyesinde İlm-i Hukuk Mektebi açılmıştı.        5. Ticaret Mektebi: 1882’de açılmış üç yıllık bir yüksek okuldur.     6. Dâru’l-Muallimîn: Rüşdiye, İdadi ve Sultanilere öğretmen yetiştirmek üzere l6 Mart l848’de açılmış bir yüksek okuldur.         7. Dâru’l-funûn: Osmanlı eğitim ve öğretimine şekil vermek üzere Meclis-i Maarif-i Umumiye, sistemi ilk, orta ve yüksek olarak tesbit ettikten sonra 21 Temmuz 1846’da hazırladığı bir layiha ile isteyen her Osmanlı vatandaşı için bütün ilim ve fenleri öğretmek için Osmanlı Devleti’ne kaliteli memur yetiştirmek maksadıyla İstanbul’da bir Dâru’l-Funûn açılması istenmişti.    1870’te maarif nazırı Safvet Paşa’nın hazırladığı Maarif-i Umumiye Nizamnamesi’ne göre Dâru’l-Funûn-i Osmanî üç şube (fakülteden) oluşuyordu. Bunlar, Felsefe ve Edebiyat Şubesi, Ulûm-i Tabiiyye ve Riyaziye Şubesi, Hukuk Şubesi. Dâru’l-Funûn’da öğretim dört yıl idi.

Osmanlılarda Yaygın Eğitim Kurumları: Osmanlı coğrafyasının camilerden sonra en yaygın dinî kurumları tekkeler idi. Tekkelerde Tefsir, Hadis, Fıkıh, Siyer-i Nebi, Türkçe, Arapça ve Farsça gibi birçok ilimlerin okutulduğu görülür. Fütüvvet ve ahiliğin devamı olarak XV. asırda Osmanlı toplumunda ortaya çıkan loncalar da meslek mensuplarının yetiştirilmelerine ait eğitimleriyle önemli bir yaygın eğitim kuruluşudur.         Osmanlılar döneminde de başta ulema evleri olmak üzere varlıklı âilelerin konaklarında zaman zaman dersler ve sohbetler yapılırdı. Ulema evleri öğrenmek isteyen herkese açık yerlerdi. Ayrıca sohbet etmek, kahve içmek gibi amaçlarla toplanılan kıraathaneler de birer yaygın eğitim mekânıydı. Modernleşme döneminde ise Osmanlı yaygın eğitimine başka kurumların da dâhil olduğunu görüyoruz. Başlıcaları şunlardır:          1. Dâru’l-Mesnevî: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin Mesnevî’sini tahsil etmek amacıyla İstanbul’da Çarşamba’da Murat Molla Dergâhı’nda açılmıştır.       2. Dâru’l-Hikmeti’l-İslâmiye: Daru’l-Hikmeti’l-İslâmiye 1918’de Sultan Mehmed Reşad zamanında Şeyhülislamlığa bağlı olarak kurulmuştur.          3. Encümen-i Dâniş: Osmanlı toplumunda ortaya çıkan kurumlardan biri de Encümen-i Dâniş’tir. Başta Ahmed Cevdet Paşa olmak üzere devrin Osmanlı aydınlarının öncülüğünü yaptığı bu encümen, Abdülmecid’in iradesiyle Fransız ilimler akademisi örneğinde oluşturulmuş Osmanlı’nın ilk ilimler akademisidir.

ÜNİTE -9

Hukuk Kurumları

GİRİŞ:Bir ülkeye yerleşmiş insan topluluğunun düzenini kuran ve temsil eden siyasî iktidarın, kişiliğe ve egemenliğe sahip bir kuruluş biçimindeki görünüşü devlet olarak tanımlanır.

HAK VE HUKUK: Bir kişiyle ilgili üç çeşit haktan bahsedilebilir: Allah hakkı, insan hakkı ve ortak hak.           “Hukukullah” da denilen Allah hakkı, anahatları Kur’ân ve Sünnet’te belirlenmiş, yapılması durumunda Allah’a daha çok yaklaşmayı ve toplum yararı sağlayan emir ve yasaklardır.          “Hukuku’l-ibâd” da denilen insan hakkı, özel olarak kişilerin haklarını korumayı hedef alan haklar olup daha çok “kul hakları” kavramıyla ele alınır.     Ortak hak ise Allah ve insan hakkının bir arada bulunduğu haklardır.

İSLÂM MEDENİYETİNDE HUKUK KURUMLARININ TARİHÎ SÜRECİ

Hz. Peygamber Döneminde Adalet ve Yargı:Onun sağlığında fetva vermekle meşhur olan erkek ve kadın sahabilerin sayısı 100’ü aşmıştır. Bunlardan arasında yedisi ünlenmiştir: Ömer b. Hattâb, Ali b. Ebî Tâlib, Hz. Aişe, Abdullah b. Mesûd, Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Abbas’dır.

Hulefâ-yı Râşidîn Devri:Hz. Ebubekir’in hilâfeti sırasında Medine’de kadılık hizmetini üzerine alan Hz. Ömer, kendi hilâfeti döneminde bu göreve Ebu’d-Derdâ’yı getirmiştir. Hz. Osman zamanında ise Medine’de kazâ işlerine Mugire b. Nevfel b. Hâris bakıyordu. İslâm ülkesi vilâyetlerine kadılar tayin eden ilk kişi Hz. Ömer’dir.      Hz. Ömer, Ebu’d- Derdâ’yı Medine kadılığına, daha sonraları “Kadı Şureyh” olarak şöhret bulan Şureyh b. Haris el-Kindî’yi Kûfe kadılığına, Ebu Musa el-Eş’arî’yi Basra kadılığına, Osman b. Kays’ı da Mısır kadılığına tayin etti.

Emeviler Devri:Emeviler devrinde muhakeme işleri iki yönüyle öne çıkar:      1. Kadı, içtihadının gerektirdiği doğrultuda bizzat kendisi karar verirdi.          2. Kadılar, kararlarında bağımsızdılar, yargı siyasetten etkilenmiyordu.

Abbasiler Devri:Bu dönemde hukuk kurumları, yani adliye teşkilâtı mahkeme, mezâlim mahkemeleri ve hisbe teşkilâtından oluşuyordu. Harun Reşid devrinden itibaren ise kâdilkudâtlık (başkadılık) müessesesi ortaya çıktı. Bu göreve ilk olarak İmam Ebu Yusuf getirildi.

İlk dönemlerde her vilâyette bir kadı bulunurdu. Irak kadısı Hanefi mezhebine, Suriye ve Kuzey Afrika kadısı Mâliki mezhebine, Mısır’daki kadı da Şafiî mezhebine göre hüküm verirdi. Yine bu dönemde ortaya çıkan mezâlim mahkemeleri, mevki ve nüfuz sahibi kişilerin zulüm ve haksızlıklarına mâni olmak amacıyla kurulmuştur. Kadıların bakmaktan aciz kaldıkları bu davalara sâhibü’l-mezâlim veya kâdi’l-mezâlim denilen görevliler bakar, halife veya vali adına hüküm verirlerdi. Mahkemelerdeki duruşmalarda muhafızlar, kadılar, fakihler, kâtipler ve şahitlerden müteşekkil beş grup görevlinin mutlaka hazır bulunması gerekirdi.

Selçuklular Devri: Kadılar ve kadıların yardımcısı durumunda olan nâibler ülkenin her yerine dağılmışlardı.  Selçuklular döneminde orduda görev yapan ve askerler arasında ortaya çıkan davalara bakan kadılar da vardı. Bunlara Kadıasker veya Kadıleşker denirdi. Selçuklularda adalet bakanı veya başsavcı durumunda bulunan Emir-i Dâd’ın başkanlık ettiği bir çeşit “mezâlim mahkemesi” vardı ve bu mahkemede daha ziyade örfî hukuk geçerli idi.

Osmanlılar Dönemi: Şer’î hükümler, Kur’an, hadis, icmâ ve kıyas gibi İslâm’ın temel ilkelerine dayanırken; örf, hükümdarın irâdesine bağlı olarak koyduğu kurallar ve bunun için çıkarılan fermanlardır. Davalarda alınan her türlü karar ise bugünkü mahkeme ilâmlarında olduğu gibi “sicil defterleri”ne kaydedilmiştir. Her oturum sonucu alınan kararın altına, yukarıda zikredilen “şuhûdu’l-hâl” yazılmıştır.

İSLAM MEDENİYETİNDE OLUŞAN HUKUK KURUMLARI

Kadılık:Hz. Peygamber, insanları muhakeme ederek hükümler vermesi, Hz. Ali ve Hz. Muaz’a ayrıca kadılık yetkisi vererek Yemen’e göndermesi ve ilk dört halifenin de aynı yöntemi uygulaması, zamanla Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıkların mahkeme yoluyla çözümünü gerekli hale getirdi. Kadıların Kur’an, Sünnet, İcmâ ve Kıyası bilmesi şart koşulur; özellikle Kur’an’ın nâsih ve mensûhunu, muhkem ve müteşabihini, Sünnetin müte- vâtir, âhad ve meşhur kısımlarını, kavlî, fiilî ve takrirî Sünneti, vürûd ve nakil sebepleriyle ictihad metodlarını da öğrenmesi istenirdi.   Hukuk alanında Abbasi devrinin önceki dönemden farklılığının en önemli yanı, her vilâyette dört mezhebi temsil eden kadıların bulunmasıydı. Abbasi devrinde Mısır’da bazı kadılar yargılama hususunda çeşitli ısla- hatlar yapmışlardır. Meselâ, Kadı Gavs (752-758) hukuk sisteminde yaygın durumda olan kötü âdetlerden biri olan yalancı şahitlik meselesini kökünden temizledi. Bu asrın en meşhur kadılarından biri İbn Mesrûk el-Kindî’dir (793-800). Bu kadı, adliye teşkilâtının prestijini yükseltmeye çalışmış, valinin otoritesine boyun eğmemek için diretmiş ve kendi zamanına kadar devam eden “valinin meclisinde hazır bulunma” âdetini terketmiştir.           Endülüs’te, vakıf gelirlerini ve fetva sicillerini kontrol etmek, Kurtuba Ulu Camii’nde veya ez-Zehrâ şehrinde aynı adla anılan camide cuma ve bayram namazlarını kıldırmak ve yağmur duasında dua etmek de kadı’nın görevleri arasındaydı. Mezheplerin ortaya çıkmasından önce kadılar, müçtehid hukukçular arasından seçilirdi.

Osmanlılar Döneminde Kadılık   :Osmanlılarda kadılık görevine getirilme işi ilk kez Osman Gazi tarafından kayınpederi Şeyh Edebali’nin damadı ve talebesi Dursun Fakih ile başlar. Osmanlı toplumunda görev alan kadılar biri Anadolu, diğeri de Rumeli olmak üzere iki kadı askerliğe bağlıydılar. Osmanlı kadısı sancak ve kazalara tayin edilirdi. Hiyerarşide sancak kadıları daha üstün idiler.         Mahkemelerde ayrıca, çeşitli konularda kadılara vekâlet eden ve kadılar tarafından geçici veya daimi olarak belirli bir iş için görevlendirilen nâibler vardı. Nâibler görevlerinin mahiyetine göre, kadı nâibleri, mevâli nâibleri, bab nâibleri, arpalık nâibleri gibi kısımlara ayrılıyorlardı.         Öte yandan mahkemede, davacılarla davalıları mahkemeye çağıran ve duruşma sırasında hazır bulunmalarını sağlayan muhzır adındaki bir görevli vardı.         Son olarak mahkemelerde görülen davaların deftere, tarafların iddia ve savunmalarını, şahitlerin beyanını tam ve doğru bir şekilde kaydetmekle görevli kişilere de kâtib denirdi.

12 Mart 1917 tarihli kanunla kadılıkla birlikte kazaskerlik, muhallefât ve evkaf mahkemeleri de dâhil olduğu halde, bütün şer’î mahkemeler ve ona bağlı olan daireler Adliye Nezareti’ne devredilmiş, 8 Nisan 1924 tarih ve 469 nolu şer’î mahkemelerin ilgasına dair kanunla adı geçen mahkemelerin bütün görevleri asliye mahkemelerine bırakılmışş ve bu tarihten sonra Türkiye’de kadılık ünvanına son verilmiştir

Kazasker / Kadıasker:Asker kadısı veya ordu kadısı anlamındaki kazaskerlik görevi Abbasilerde ortaya çıkmış, daha sonraları Harzemşahlarda, Eyyubilerde, Memluklerde, Anadolu Selçuklularında ve hatta Karamanoğullarında da bu makam korunmuştu. Osmanlılarda kazaskerliğin ortaya çıkışı ise I. Murad zamanındadır. İlk Kazasker Çandarlı Kara Halil’dir.    Kazaskerler Divan’ın tabii üyesiydi. Fatih devrine kadar bir tane kazasker vardı. Karamanî Mehmed Paşa’nın tavsiyesi ile Fatih bu sayıyı ikiye çıkardı. Birinciye Rumeli, ikinciye Anadolu kazaskeri ünvanı verildi.

Hisbe / İhtisab:İslâm dünyasında, Hz. Peygamber devrinden itibaren varlığı bilinen ve İslâm dünyasının önemli bir kurumu olan hisbe kurumu, “iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak” esprisine dayanıyordu.        Hisbe sistemini ilk defa uygulamaya başlayan Ömer b. Hattâb’dır. Muhtesib ünvanı, ancak Abbasi halifesi Mehdî zamanında (775-785) kullanılmaya başlanmıştır.      İlk defa I. Murad’ın 1385 tarihli bir vakfiyesinde hem idareci hem de şahit olarak bir muhtesibin isminden bahsetmektedir. Bundan başka Evliya Çelebi’deki bir kayda göre Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra, şehrin ticarî, iktisadî ve buna paralel olarak sosyal düzeni sağlamak ve diğer hizmetleri görmek için tayin edilen hâkimlerden sekizincisinin İhtisâb Ağası olduğu anlaşılmaktadır.   ihtisab emini gibi ünvanlarla hisbe teşkilâtını idare eden kimse, 1826 tarihli nizamnâme ile “ihtisab nazırı” ünvanını almıştı. “İhtisâb Nezâreti” adıyla yeniden kurulan bu müessese Sadrazamlığa bağlamıştı. 16 Ağustos 1854 tarihindeki resmî bir tebliğ ile İstanbul’da Şehremaneti kurularak İhtisâb Nezareti’ne son verildi.            Teşkilâtın başında bulunan muhtesib birçok yardımcı da kullanıyordu. Değişik mesleklere mensup çok dürüst kimseler arasından seçilen bu yardımcılara “ârif”, “emin “gulam”, “avn” “huddam-ı ihtisâb”, “terazicibaşı”, “koloğlanları” gibi isimler verilmektedir.

Mezâlim Mahkemeleri: Mezâlim mahkemesi, günümüz hukuk anlayışına göre istinaf mahkemesi, temyiz, danıştay gibi kurumlara karşılık gelmektedir.   Emevilerden, ilk defa mezâlim olaylarını doğrudan karara bağlamak üzere haftanın belli bir gününü bu işe ayıran, Halife Abdülmelik b. Mervan (685-705) olmuştur.      Gerek vali, gerekse halk tarafından yapılan haksızlıklar çoğalınca, Halife Ömer b. Abdülaziz (717-719), amcası Abdülmelik’in uygulamasını daha da ileri götürerek kendisini bu işe adadı. Tarihî seyri içinde gelişimine ve uygulamasına ilişkin kısaca temas edilen mezâlimin görevleri de şöyledir:         1. Halka karşı sert davranarak hak ve adalet yolundan sapan zalim idareciler hakkındaki şikâyetlerin incelenmesi.    2. Memurların, vergi ve diğer devlet mallarını tahsil ederken yaptıkları haksızlıkların giderilmesi.     3. Divan kâtiplerinin denetlenmesi. Bunlar, Müslümanların malları hakkında kendilerine güvenilen kimselerdir.     4. Devletten maaş alanların maaşlarının gecikmesi veya eksik ödenmesiyle ilgili şikâyetlerin incelenmesi.   5. Yöneticilerin veya güçlü kimselerin gasb ettiği mallarla ilgili şikâyetlerin incelenmesi          6. Umumî ve hususî vakıfların denetlenmesi. Vakıfların, vâkıfın şartlarına göre idare edilmesi gerekir.     7. Kadı mahkemelerinin verdiği kararların uygulanması   8. Muhtesiblerin ve özellikle maliye ile uğraşanların yerine getiremediği kararları uygulamak.     9. Cuma ve bayram namazları ile hac ve cihad gibi açık ibadetlerin yerine getirilmesini sağlamak. Mezâlim mahkemeleri şu kişilerden oluşurdu: Hükümdar, vezir, vali, sahibü’l-mezâlim (özel mezâlim görevlileri), kadı, hukukçular ve müftüler, şuhûd (mahkeme başkanının verdiği kararın hukuka uygunluğunu tespit eden ve aynı zamanda bilgilerine müracaat edilen kimseler), ordu ve maliye temsilcileri (özellikle Fatımî ve Memlukler devrinde) ve bazen de muhtesib ve sahibü’ş-şurta (polis, bekçi vs. emniyet görevlileri)

Kadı, Muhtesib ve Mezâlim Hâkimleri Arasındaki Farklar    Devlet başkanının yargıya dair otoritesini, görevlendirdiği bazı kişilerle (kadı, muhtesib, mezâlim mahkemeleri kadıları/hâkimleri) yaptığı bilinmektedir.   Kadıların görevi genellikle dinî meselelerle ilgili anlaşmazlıkları halledip ayırdetmek; muhtesibin görevi ise kamu düzeniyle (asayiş) ilgili işleri kontrol etmek ve bazen da hemen halledilmesi gereken cinayetlerle ilgilenmek; mezâlim mahkemesi hâkiminin görevi ise kadı ve muhtesiblerin hükümlerine yapılan itirazlara bakmaktı.

Sahibu’ş-Şurta     Emniyet teşkilâtının vazifelerini yürütmekle beraber ceza hukuku alanında kaza yetkisiyle de donatılan şurta, devletin güvenliği ve kamu düzeniyle ilgili suçlarla ilgilenmiştir. İslâm devletlerinde polisin yaptığı işler, adlî işler (hüküm verme ve tahkikat yapma), hapishanelerin idaresinin yanı sıra genel asayişi sağlamak için gerektiğinde cezaları icrayla infaz etme ve hükümlerin icrası görevlerini yerine getiren şurta’nın bu vazifeleri dönem ve ülkeye göre değişiklikler göstermiştir.

ÜNİTE-10

Askerî Kurumlar

HULEFÂ-İ RÂŞİDÎN DEVRİ:Halife Ömer, ilk askerî divanı kurdu. Askerliği devamlı hâle getirdi. Bu sisteme dâhil olan askerlerin isimleri divan defterlerine yazıldı. Her askerin aile ve kabilesiyle ilgili bilgilere kayıtlarda yer verildi. Bu askerlere ve ailelerine devlet hazinesinden (beytü’l-mâl) ayrıca maaş bağlandı. Kimin ne kadar maaş alacağı da bu sicillere işlendi. Hz. Ömer bununla da yetinmedi. Bu maaşlı ve profesyonel askerler için daimî ordugâh-şehirler (askerî garnizonlar) inşa ettirdi. Emsâr adı verilen bu şehirler merkeze uzak, sınırlara ve harp sahalarına yakın yerlerde kuruldu.

EMEVİLER DEVRİ:Emeviler, Hz. Ömer devrindeki askerî sistemde bir değişiklik yapmadı. Düzenli, dâimî ve paralı askerlik sistemini devam ettirdi. Orduyu, II. Mervan’a kadar hamîs adı verilen beş bölüm halinde düzenledi: Buna göre ordu, ortada başkumandanın emrinde savaşan merkez birlikleri (kalbü’l-ceyş), sağ kanat (meymene), sol kanat (meysere), süvarilerden oluşan öncü birlikler (talîa veya mukaddeme) ve artçı birliklerden (sâkatü’l-ceyş) meydana geliyordu. Ancak II. Mervan’dan sonra sistem değiştirildi ve kurdûs denilen taburlar ortaya çıktı. Böylece Bizans askerî yapısı taklit edildi. Emevi ordusu, piyade ve süvarilerden oluşuyordu.    Ordunun yönetimi Divânu’l-cünd tarafından yürütülürdü. Emevi ordusunun temelini mürtezika denilen nizami ve daimi statüdeki muvazzaf ücretli askerler oluşturuyordu. Cihadın faziletinden yararlanmak için kendi arzuları ile cepheye koşan ve mütetavvia denilen gönüllülere ise maaş ödenmezdi. Silâhlı askerî birliklerin mevcudu 60.000 dolaylarında idi. Asker ve aileleri için yapılan yıllık harcama 60 milyon dirhemi buluyordu.

ABBASİLER DEVRİDîvânü’l-ceyş denilen askerî divan görevine devam etti ve ordunun idarî, malî ve kazaî işlerini yürüttü. Emevi ordusunda olduğu gibi Abbasi ordusunun temelini de mürtezika denilen askerler oluşturuyordu. Ordunun ikinci büyük muharip gücü mütetavvia denilen gönüllülerdi.

Abbasi ordusu beş temel gruptan oluşuyordu:     1. Başşehirde bulunan ve doğrudan halifeye bağlı olarak görev yapan muhafız birliği. Bunlara, haresü’l-halîfe (halifenin muhafızları) denilirdi.   2. Vezirler, valiler ve diğer önde gelen devlet adamlarının emrinde görev yapan birlikler.   3. Vilâyetlerde bulunan askerî kuvvetler         4. Anadolu’da Tarsus, Adana, Ceyhan, Maraş ve Malatya civarında oluşturulan, Avâsım ve Suğur adı verilen askerî bölgelerdeki sınır garnizonlarında görev yapan birlikler      5. Yardımcı kuvvetler.     Müşât veya reccâle, kılıç, kalkan ve mızrakla donatılmış yaya birlikleri idiler. Fürsân denilen atlı birlikler miğferli ve zırhlı olup mızrak ve savaş baltaları taşırlardı. Rumât adı verilen özel yetiştirilmiş okçu birlikleri vardı.        Neffâtün, neft yani petrole bulaştırılmış paçavraları düşman üzerine atan askerî birliğin adıydı. Arîf 10 askere, halîfe 50 askere, nakîb 100 askere, kaid 1.000 askere, emîr 10.000 askere komuta ediyordu. Yüz neferin oluşturduğu askerî birlik bölüğü, çok sayıda bölükler de taburu (kurdûs) meydana getirirdi. Afşin gibi çok ünlü Türk komutanlar da vardı.

TÜRK-İSLÂM DEVLETLERİNDE ASKERÎ KURUMLAR

Karahanlılar:Karahanlı ordusunun başında subaşı adı verilen bir komutan bulunurdu. Bu devirde sü başlamak, orduyu sevk ve idare etmek demekti. Savaş sırasında Turan taktiğini (sahte ricat) uygularlardı. Onlu sisteme göre kurulan askerî birliklerin başında subaylar bulunurdu. Ok, yay, kılıç, süngü, balta, hançer, topuz, tulga, zırh, kalkan belli başlı silâhlar arasındaydı.

Selçuklular Selçuklu ordusu şu kısımlardan meydana geliyordu;     1.Gulâmân-ı Saray (saray köleleri): Türk, Arap, Ermeni, Rum, Gürcü, İranlı vb. gibi çeşitli milletlerden, küçük yaşta saraya alınan ve özel yetiştirilen gençlerden meydana geliyordu. Müfredan denilen 200 asker, sultanın hizmetine memurdu. Yılda dört defa hazineden bistgânî denilen maaş alırlardı.         2. Hassa Ordusu: Hassa ordusu, Selçuklu ordusunun çekirdeği idi. Atlı olan bu birliklere sipahi adı veriliyordu. Başkente yakın garnizonlarda otururlardı. Sipahiler ikta sahibiydiler.    Selçuklu ordusu sefere giderken, ihtiyaçları, Emir-i Ârız tarafından tedarik edilirdi. Emir-i Ârız’ın başında bulunduğu askerî divan, Divan-ı Arzu’l-Ceyş adını taşıyordu.      Tımarlı sipahilerin önemli illerdeki komutanlarına subaşı denilirdi. Selçuklu devleti serleşkerlik denilen askerî bölgelere ayrılmıştı. Serleşkerlerin arasından ehliyet ve liyakat sahibi olanlar emirü’l-ümera, yani beylerbeyi olurlardı.

Osmanlılar

Kapıkulu Askerleri: İlk düzenli askerî birlikler, İznik’in fethinden önce Bursa Kadısı Çandarlı Kara Halil’in teklifleri doğrultusunda oluşturuldu.        Yaya ve Müsellem denilen bu askerlerden meydana gelen birliklere Türk gençleri alınmıştı. Müsellemler atlı askerlerdi.          Hıristiyan çocuklarının kısa bir süre Türk terbiyesi ile yetiştirilerek yeni bir askerî sınıf kurulması kararlaştırıldı. Beşte bir olarak alınan bu çocuklara Pençik Oğlanı adı verildi. Yalnız, daha sonra çeşitli zaruretler sebebiyle bu usul yerine devşirme usulü getirildi. Bu yeni sistemle yetiştirilen askerlere de Yeniçeri denildi. Bunlar hassa (muhafız) birlikleri olduklarından kendilerine Kapıkulu askerleri denildi. Yeniçeriler ulufe adı verilen maaşlarını üç ayda bir alırlar, börk denilen beyaz keçeden başlık giyerlerdi.    DİKKAT: Osmanlı kapıkulu askerleri, yaya (piyade) ve atlı (süvari) olmak üzere iki kısma ayrılırdı. Kapıkulu Piyadeleri, bunların ilk yetişme yeri olan Acemi Ocağı bir tarafa bırakılırsa Yeniçeri, Topçu, Toparabacıları, Cebeci, Humbaracı ve Lağımcı olmak üzere altı ocağa ayrılırdı. Kapıkulu Süvarileri de Sipah, Silâhtar, Sağ Ulufeciler, Sol Ulufeciler, Sağ Garibler, Sol Garipler olmak üzere altı bölükten meydana geliyordu.

Yardımcı Kuvvetler:Osmanlı ordusunun önemli askeri kuruluşlarından biri de Akıncı Ocağı’dır. Keşif, yağma veya tahrip maksadıyla düşman topraklarında yapılan askerî faaliyete akın, bunu yapan askere akıncı denilmiştir.  Yardımcı kuvvetler arasında azablar, deliler, yörükler, leventler, sekban ve sarıcalar, gönüllü ve beşliler de yer alırdı. Yeniçeri Ocağı bozulunca III. Selim devrinde, Nizam-ı Cedid adıyla yeni bir ordu kuruldu. II. Mahmut tarafından 1826 yılında Yeniçeri Ocağı ortadan kaldırıldı ve yerine Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye adıyla başka bir ordu kuruldu.

Askerlerin Ücretleri           Hz. Ömer ücretli askerlerin ticaret veya tarımla uğraşmasını da yasakladı. Onun döneminde divana kayıtlı Arap kabilelerine mensup asker sayısı 150.000’e ulaşmıştı.     Emevi halifesi Muâviye zamanında askerlerin yıllık maaşı 1.000 dirheme çıkarıldı. Maaşlar, Mervân devrinde iki katına çıkarıldı. Abdülmelik tarafından tekrar artırıldı.    III. Yezid, bütün maaşları yüzde on oranında eksiltmiş ve bundan dolayı kendisine Nâkıs (eksilten, azaltan) denilmişti. Abbasiler zamanında asker sayısı daha da arttı. Buna rağmen mürtezika denilen ücretli dâimî askerlere maaş ödemeleri sürdürüldü. Maaşlar, aylık, birkaç aylık veya yıllık ödenirdi.      Kölelikten gelen Selçuklu hassa askerleri üç ayda bir bistgânî denilen maaş alırlardı. Devşirmeden gelen Yeniçeriler ise yine aynı periyodlarla ulûfe adı verilen maaş alıyorlardı.

Sipahilere, yaptıkları askerî hizmetlerin karşılığı olarak maaş değil, bunun yerine Selçuklularda iktâ, Osmanlılarda dirlik veriliyordu.

Bayrak ve Sancaklar: Cahiliye dönemi Mekke şehir yönetiminde bayraktarlık (liva’) ve sancaktarlık (râye) görevi vardı. İlki Abdüddâroğulları tarafından yürütülen bir görevdi ve livâ’ adı verilen bayrağı onlar saklıyorlardı. İkinci görev ise Ümeyyeoğullarına verilmişti ve râye denilen sancak onların elinde idi. Bayrak beyaz renkte, sancak ise siyah renkte idi ve Ukaab (kartal) adını taşıyordu. Emeviler beyaz liva kullanırken Abbasiler bayrak ve sancaklarında siyah rengi tercih etmişlerdir.

Silâh ve Âletler:Silâhın bilinen en eski örneği Yontma Taş devri başlarında ortaya çıkan el baltasıdır. Daha sonra bıçak, kılıç, ok-yay ve mızrak hemen herkesin ihtiyaç duyduğu silâhlar arasında yer aldı. Arapların öteden beri kullanageldikleri silâhlar; kılıç, kalkan, mızrak, ok-yay, gürz, zırh, miğfer, savaş baltası, hançer, harbe, bıçak vb. idi.         Osmanlılar da kendine özgü pek çok kılıç türü geliştirdiler. En çok önem verdikleri kılıç, Dımaşkî dedikleri Şam kılıcı idi. İslâmiyet’ten sonra yeni silâhlar kullanılmaya başlandı ki, mancınık ve arrâde bunlar arasında yer alır. İkisi de atıcı âlettir.        Neft ateşi atmakla görevli askerler, neffatûn denilen ayrı bir birlik oluştururlardı. Kuşatma silâhları arasında dabr ve debbabeler de yer alıyordu. Kuşatmalarda özellikle kale kapılarının kırılması ve surların yıkılması için kullanılan silâhlardan biri de Koçbaşı (kebş) idi.      Müslümanlar, Bizans’la yaptıkları savaşlar sırasında Grejuva ateşi de denilen Rum ateşini kullanmayı öğrendiler.    İlk defa Çin’de keşfedildiği bilinen barut, XIII. yüzyılın ortalarından itibaren Çin, Endülüs ve Ortadoğu İslâm devletlerinde kullanılıyordu. Selçuklu ordusunda barutçular, nakkab denilen kale delicileri vardı. Baruta bağlı ateşli silâhların etkin hâle gelmesi ise ancak XIV. yüzyılda oldu. Top kullanımı hızla yayıldı. Topla birlikte ondan daha hafif ve küçük ateşli bir silâh olan tüfek ortaya çıktı. silâhı olarak tabancanın ise XVII. yüzyılda bugünkü tiplerinin ilk örnekleri ortaya çıktı. İlk modellerinin kısa namlulu tüfek şeklinde olduğu anlaşılan tabanca, Osmanlılar’da XVII. yüzyılda yaygınlaşmıştı.

Donanma: İlk deniz seferi Bahreyn valisi Alâ b. Hadrâmî tarafından geçekleştirdi.    Denizcilik tekniklerinde Avrupa’nın hocaları oldular. Bu gelişmenin açık izleri Batı dillerinde hâlâ kullanılan ve Arapçadan geçtiği bilinen denizcilikle ilgili kelime ve terimlerdir. Admiral’in (amiral) emiru’l-mâ’dan, Arsenal’in (tersane) dâru’s-sınâa’dan geldiği bilinmektedir. Emeviler zamanında bir Donanma Komutanlığı kuruldu. Gemi komutanlarına kâid, kaptanlarına reis deniliyordu. Tersanelerin kurulması, bakımlarının yapılması, gemilerin silâh ve gerekli diğer araç-gereçlerle donatılması, gemileri sevk ve idare edecek elemanların yetiştirilmesi, Donanma Komutanı olan Emîru’l-Bahr’ın görevi idi.

Selçuklular ve Osmanlılarda Donanma:Anadolu’da ilk Türk donanması I. Kılıçarslan zamanında Çaka Bey tarafından kuruldu. Çaka Bey, donanması ile birçok Ege adasını fethetti. Beylikler devrinde Ege sahilleri tekrar Türklerin eline geçti. Burada kurulan Türk Beyliklerinin (Karasi, Aydın, Saruhan, Menteşe) donanmaları vardı. Aydınoğlu Umur Bey, beyliklerin birleşik donanmaları ile Ege adalarını alt üst etti. Birçok Ege adasını fethetti.

Osmanlılar devrine gelince: Fatih devrine kadar Osmanlıların devlet himayesinde gelişmiş bir donanmaları yoktu. Türk donanmasında en büyük gelişme Kanuni devrinde görülür. Bilhassa Barbaros Hayreddin Paşa’nın kaptan-ı deryalığı sırasında Türk donanması dünyanın en büyük deniz gücü hâline geldi. Donanmayı Hümayun denilen Osmanlı deniz teşkilâtının başında Kap- tan-ı Derya bulunurdu. Vezir rütbesinde olan kaptan-ı deryalar Divan-ı Hümayun toplantılarına katılırlardı.

Osmanlılar, Donanmayı Hümayun dışında başka deniz ve nehir filolarına da sahiptiler. Hint Donanması ve Tuna İnce Donanması bunlardandı. Kaptan-ı Deryalık 1867’ye kadar devam etmiştir. Bu tarihten itibaren adı Bahriye Nezareti oldu.

AYŞE AĞACA ÖĞÜT

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Benzer yazılar