AÖF Ailelerle sosyal hizmet ders notu

aof-ders-notlari
Ailelerle Sosyal Hizmet
AİLE TİPLERİ
1.                                                           ÜNİTE ÖZET

Büyük Aile: Çoğunlukla kırsal kesimde yaşayan, ekonomik ve kültürel değerlerle şekillenen, akrabalık ilişkileri oldukça güçlü olup, üye sayısı açısından da kalabalık olan aile biçimidir. Büyük ailenin temel özelliği geleneklere bağlı bir yaşam olup bu aile biçimine geniş veya birleşik/bütünleşik aileler dâhil olmaktadır.

a.   Geniş Aile: Birden fazla kuşağı içinde barındıran ve akrabalık ilişkilerinin güçlü olarak
yaşandığı, gelirin paylaşıldığı kalabalık aile üyelerinin oluşturduğu aile biçimidir.

b. Birleşik / Bütünleşik Aile: Evlenen tüm oğulların eş ve çocuklarıyla baba evinde birlikte yaşamaları ile oluşan aile biçimine denir. Bu ailenin temel özellikleri şunlardır

Küçük Aile

Ana, baba ile henüz evlenmemiş çocuklardan oluşan, çekirdek ya da dar aile olarak da adlandırılan toplumsal ve ekonomik birliktir. Çekirdek aile, parçalanmış veya tamamlanmamışaileler bu aile yapısı içinde ele alınabilir

ANAERKİL AİLE

İlkel toplumlarda görülen anaerkil ailede, ailenin sorumluluğu birinci derecede kadının üzerindedir. Doğal iş bölümü nedeniyle kadınlar toplayıcılık, erkekler avcılık işini üstlendiler

Klanlarda görülen bu aile biçiminde akrabalık bağı kandaşlığa değil, totemdaşlığa dayalıdır. Erkek ve kadın aynı klanda yaşamadıklarından ve çocuklar annenin klanında yaşadığından yalnızca ana akrabalığı vardı. Hem mirastan yararlanma, hem toplumun siyasal bakımdan temsili ve yönetimi, yakınlık derecesine göre ailenin en yaşlı kadınına aittir. Baba, annenin evinde veya kadının ailesinin yanında oturur. Babanın akrabaları aileden sayılmaz, yabancı kabul edilir; kendileriyle herhangi bir ailevî ilişki kurulmaz ##Anaerkil düzen, Kuzey Amerika’da ve Australya’da bazı kabilelerde görülür

ATAERKİL (PATRİYARKAL) AİLE

Toplumda tarımsal üretimin kökleşmesi ve ticari yaşamın yaygınlaşması sonucu ekonomik gücü, devletin doğuşu ve köleciliğin yaygınlaşması ile siyasi gücü eline geçiren erkek, aile içinde de mutlak güç olmaya başladı ve ataerkil aile doğdu. Ataerkil ailede söz ve miras hakkı erkeklerin elindedir. Erkek ekonomik gücü elveriyorsa birden çok kadınla evlenir. Bu aile biçimi ağırlıklı olarak İlk Çağ köleci toplumlarında görülür

İlkel dönem toplumlarında ataerkil düzenin ortaya çıkışından sonra kadının statüsü düşerken, çocuklar da kadınla beraber bu düşük statüyü paylaşmak zorunda kalmışlardır. Kadın ve çocukların her ikisi de toplumsal yapıda köle sınıfından biraz daha üst konumdadırlar. Ancak bu durum kadınların ve çocukların alınıp satılmasını ve üzerlerindeki sınırsız egemenliği engellememekteydi. Özellikle aile yapıları içerisinde babanın ailenin diğer bireyler üzerindeki sınırsız hakkı onu kayıtsız şartsız tüm aile bireylerinden üstün ve egemen kılmaktaydı. Bu yapı içerisinde babanın oğlu üzerindeki egemenliği ölünceye dek, kızı üzerindeki egemenliği ise evleninceye dek sürerdi, tikel dönem toplumlarındaki aile yapılarında kadın ve çocuklar erkeğin mülkiyeti olarak görülür, özellikle kadın ve çocukların emeği çiftçiliğe ya da hayvancığa dayanan aile ekonomisi için temel güç olarak kabul edilirdi

##Demokrasi ve eğitim konularındaki düşünce ve uygulamalarıyla dikkat çeken Eski Yunan’da da kadın ve çocukların durumları farklı değildir. Ünlü düşünürler den Aristo bile aile içerisinde erkeğin sınırsız egemenliğini haklı göstermektedir

AİLE İŞLEVLERİ/GÖREVLERİ
Ailenin işlevleri en genel anlamda:

■     Ekonomik ihtiyaçları karşılamak,

■     Statü sağlamak,

■     Çocukların eğitimini planlamak,

■     Eğitim vermek,

■     Boş zaman faaliyetlerini gerçekleştirmek,

■     Aile üyelerinin birbirini koruması ve karşılıklı sevgi ortamı yaratmaktır

Ailenin gelişimsel görevleri:

1.   Fiziksel görevler (barınma, yiyecek, giyecek, tıbbi bakım sağlama).

2.   Kaynakların dağılımını sağlama (ailenin ihtiyaç ve giderlerini karşılama, maddi ihtiyaçları karşılama, yer, otorite, duygu ve saygı sağlama).

3.   İş dağılımı (kimin ne yapacağına karar verme, aile üyelerinin bakımı, gelir sağlama için sorumluluk yükleme, ev işlerinin yürütülmesi vb. görevler).

4.   Üyelerin sosyalizasyonunu sağlama.

5.   Neslin devamını sağlama.

6.   Kuralların ve normların yeni nesle öğretilmesini sağlama.

7.   Üyelerin topluma katılımını sağlama (okula,örgütsel yaşama, siyasal- ekonomik sistemlere uyum sağlamalarına yardımcı olma,dışarıdan gelen olumsuz etkilere karşı aile üyelerini koruma).

8.   Motivasyon ve moralin devamını sağlama (başarıda üyelerini ödüllendirme, bireylerin kabul gereksinimini doyurma, destekleme, duygu sağlama, kişisel-ailesel krizlerin çözümüne yardımcı olma, yaşam felsefelerini oluşturma ve ailede sadakat duygusunu geliştirme

SAĞLIKLI AİLE İŞLEVLERİ

#Sağlıklı bir ailenin göstergeleri, karşılıklı saygı, iş birliği, eve, çocuklara ve yakın dostlara karşı sorumlu davranma biçiminde sıralamıştır

#Sağlıklı aile yapısında, olumlu bir ilişki ağının varlığı ile, aile üyelerinin birbirlerine sıcak, sevecen, duygusal tepkiler verebilmesi, gereken sevgi ve ilgiyi gösterebilmesi, ortaya çıkan sorunların aile bütünlüğüne zarar vermeden aile içinde çözümlenmesi söz konusudur. #Sağlıksız işleve sahip ailelerin en belirgin özelliği, üyelerinin kişisel gelişimini ve psikolojik doyumlarını sağlayamamadır

Ailenin sağlıklı ve sağlıksız olması; ailenin sosyoekonomik özelliklerine, toplumdaki hizmet ve olanaklara, aile üyelerinin genetik özelliklerine, kişiliklerine, aile içi ilişkilerin dinamiklerine bağlıdır

Sonuç olarak denilebir ki;

S Sağlıklı aileler fonksiyonlarını çok iyi yerine getirir,

S Üyeler aile iletişimden memnundur ve psikolojik olarak sağlıklıdır S Aile üyeleri arasında çok az çatışma vardır,

S Gelişimsel değişikliklere çok kolay uyum sağlarlar,

S Stresli olaylarla çok kolay baş edebilirler,

S Yetişkinler kendi özelliklerini korurlar,

S Şefkatli, sempatik, sıcak ve sorumluluk sahibidirler,

S Kendileri ile barışık, yaratıcı, üretken, gerçekçidirler ve başarılarından memnundurlar S Aile üyeleri kendilerini içsel olarak algılayabilirler ve dışarıya açıkça, tamamen ifade edebilirler,

S Olaylara farklı açıdan bakabilirler S Başkalarını sempatik olarak algılayabilirler,

S Gerçekçi, esnek, yaratıcı ve problemlerini akılcı olarak çözebilirler,

S Sağlıklı ailede üyeler yaşamlarını değer ve amaçları doğrultusunda yönlendirirler.

S Aile üyelerinde farklılaşmış benlik gelişir ve bu durum da zihinsel süreçte olur

 

BİR SİSTEM OLARAK AİLEYİ ANLAMA
2.                                                           ÜNİTE ÖZET

Her bir alt sistemin yapısı, işlevi, rolleri, sorumlulukları ve sınrıları birbirinden farklıdır ve özellikle de ailenin gelişimsel aşamalarına göre farklılaşmaktadır. Özellikle aile sosyal hizmeti uygulaması değerlendirmesi ve ön inceleme aşamasında aile sistemini ve yapısını anlamak ve aileye yönelik planlı değişim sürecine başlamak için temeldir.

Bu bölümde sistem olarak aielyi anlama ve her bir sistemin yapısal özellikleri hakkında bir anlayış geliştirme ele alınacaktır.

Aile Sistemleri Kuramı, hem ailelerin yapısal karmaşıklığını hem de aile içi etkileşimleri yönlendiren etkileşimsel örüntüleri anlamaya yardımcı olmaktadır.

Aile, kendisini düzenleyen ve kendi içinde evrim geçiren bir sistemdir. Bir sistem olarak ailede olması gerekenler:

Aile içinde yaşayan kişiler aynı mekânı paylaşmalı,

Aile içinde yaşayan bireylerin -beslenme, barınma, korunma gibi- fiziksel, cinsel, psikolojik, sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarının karşılanmalı,

Aile, bireylerin topluma katılım ve uyumlarının sağlandığı bir sosyal unite, Ailede yer alan kişiler arasında bir bağlılık olmalıdır. Bağlılık kan birliğinden ya da evlilik sözleşmesinden doğmaktadır.

Bir sistem olarak aileyi anlamak için ailelerin temel özelliklerine yani bir aileyi diğerlerinden ayıran özelliklere bakamak gerekir. Bunlar:

© Büyüklüğü, şekli © Kültürel yapısı, farklılıkları © Sosyoekonomik durumu © Coğrafi yerleşimi © Aile üyelerinin sağlık durumu. © Özel durumlar S Madde kullanımı,                          S Yoksulluk, S Tutuklu/hükümlü bireyin varlığı

S Özürlü üyenin varlığı S Göç deneyimi vb.

Ailenin özellikleri ele alınırken esasında bakılması/araştırılması gereken temel hususlar: © Her ailenin bir aile kimliği vardır © Ailenin sesine kulak vermek gerekir © Aile fertlerinin hikâyelerini ifade etmesine izin verilmelidir.

Sistem kuramı özelliklerle aileye bakacak olursak; bir sistem olarak aileyi neden ele alırız?

S Sistem teorisinde ilişkinin anlamı çalışılır, yani etkileşimsel süreç vardır aile sisteminde.

S Sistem teorisine göre bir bireyi bağımsız olarak analiz etmek mümkün değildir. Birey aile içinde ele alındığında sistemin bir parçasını oluşturur.

S Aile içindeki her bir bireyi anlamak, onun diğer aile bireylerinin her biri ile nasıl ilişki kurduğunu anlamaktır.

S Aile, düzenli ve yineleyici etkileşim örüntülerinin hüküm sürdüğü en temel insan sistemlerinden biridir.

S Aile sisteminin bileşenleri birbirleri ile ilgilidir, aile bireylerinden her birinin davranışı bütünden ayrı görülemez ve tedavi edilemez.

S Aile, bilgi alış verişi ve aktif bir iletişimin olduğu bir sistemdir.

S Aile, çevresiyle birlikte evrimleşen dinamik bir sistemdir.

S Tüm sistemlerde olduğu gibi, aile sisteminde de dalgalanmalar olacağı ve değişime yanıt olarak kendini düzenleyeceği, dengesini koruyacağı, homeostazisi gerçekleştireceği varsayılır

Bir sistem olarak aile ; sınırları, kimliği ve kültü rü olan bir yapıya s a hiptir.

GENEL SİSTEMLER YAKLAŞIMI

Aile sistemleri yaklaşımının gelişimine en onemli katkıyı bir biyolog olan Bertalanffy (1968) tarafından geliştirilen Genel Sistemler Kuramıyapmıştır

Sistemin en önemli özelliği, kendine özgü değişim biçiminin olmasıdır. Daha açık bir deyişle sistemdeki bir ögenin değişmesi, diğer ögelerin de değişmesine yol açar ve bu durum da karşılığında ilk değişen ögeyi etkiler. Bertalanffy, biyolojik organizmalar icin geçerli olan kuralların, tüm yaşayan sistemler icin geçerli olabileceğini, tıp, psikoloji, sosyoloji, tarih, eğitim, felsefe gibi diğer alanlara da uygulanabileceğini vurgulamıştır.

Sistem; ortak bir etkileşim içinde olan tamamlayıcı parçalardan oluşan bir bütündür. Bu teori; her bir parçayı tek başına ve diğerlerinin üstüne eklenen bir olgu olarak görmek yerine parçalar arasındaki ilişkileri ve bu ayrı parçaların ancak sistem içinde en iyi şekilde anlaşılabileceğini vurgular. Bertalanffy’e göre bir şeyin nasıl işlediğini görmek için her bir parçanın katkısının ne olduğuna ayrı ayrı bakmak yerine, sistem içindeki parçaların transaksiyonel süreçlerine bakılması gerekir

Sistem yaklaşımı birey ve aile sistemini anlamak amacıyla ailelere sosyal hizmet uygulamalarında özellikle aileyi anlamak ve aileye ilişkin bir anlayış geliştirmek amacıyla; ön değerlendirme sürecinde kullanılır.

Ailelere sosyal hizmet uygulamasında aile değerlendirmesi yapmak hem bütün hâlde aileyi ve ailenin gereksinimlerinin neler olduğunu anlamak hem de bireysel anlamda gereksinimleri anlamak amacını taşımaktadır. Aile alt sistemlerden oluşan ve içinde yaşadığı toplumun ve sosyal çevrenin bir parçası olarak hem bir bütün hem de bir parçadır. Yani bireylerden oluşan bir bütün ve içinde yaşadığı kök aile, komşular, akrabalardan oluşan toplumun da bir parçasıdır; yani alt sistemdir

SİSTEM YAKLAŞIMI VE AİLE SOSYAL HİZMETİ

Sistem düşüncesi aile terapisinin tüm özelliklerine (değerlendirme teknikleri, terapötik yaklaşım gibi) nüfuz etmiştir. Psikopatolojik özellikleri olan psikanalizin aksine Genel Sistem Teorisi bireyi karmaşık bir varlık olarak görür. Bu sistem içinde “hasta” ya da “sağlıklı” kavramları hiçbir şey ifade etmez. Bir kişide ortaya çıkan bir semptom; o kişinin içinde bulunduğu sistemin (aile, toplum gibi) işlevsiz hâle gelmesinden kaynaklanır. Hasta ile arasına mesafe koyan psikanaliz yaklaşımının aksine aile terapisti, daha dolaysız olarak müdahale etme yatkınlığına sahiptir ve aile sisteminin bir parçası olabilir

Aile terapisinde odak nokta; bireyin çözülememiş içsel sorunlarını tanımlama karmaşası yerine çoklu nedenselliğin değişik seviyelerindedir. Yani, şu an ile ilgilenilir, geçmişle değil

Aileyi sistem olarak ele alan yaklaşımlar, bu görüşten hareketle, genel sistemler kuramının aşağıda belirtilen dört temel varsayımının aile için geçerli olabileceğini ileri sürmüşlerdir.

1.   Varsayım: Bütünlük ve düzen; bütün, parçalarının toplamından büyüktür ve bütünün özellikleri, parçaların birleştirilmesi yoluyla yeterli bir şekilde açıklanamaz. Bu varsayıma göre aile, her bir üyesinin birbirine bağlı olduğu, birbirini sürekli ve karşılıklı olarak etkilediği karmaşık ve etkileşimsel bir bütündür

2.   Varsayım: Hiyerarşik yapı; sistemin kendi başına birer sistem olan alt sistemlerden oluştuğunu ileri sürmektedir. Aile sistemi ebeveyn, eş, kardeş gibi daha küçük altsistemlerden oluşur. Bununla birlikte aile, geniş aile, toplum gibi daha geniş sistemlerin içinde yer alır. Aile, farklı düzeyleri arasında farklı etkileşimlerin olduğu, hiyerarşik, organize bir sistemdir.

3.   Varsayım: Homeostasis ilkesine göre, sistem, bütünlüğünü sürdürebilmek amacıyla, değişen çevresel koşullara göre kendisini düzenlemektedir. Her aile, üyelerini koruma, büyüme, gelişme ve üyelerinin bakımını sağlamak amacıyla hareket eder. Bu nedenle, aile kendi kendini devam ettiren bir etkileşim biçimi, bir denge kurar ve sürdürür

4.   Varsayım; sistem, içsel ve dışsal taleplere uyum sağlamak amacıyla, içsel yapısında değişiklikler yapma ve kendini yeniden düzenleme becerisine sahiptir. Bu beceriye “uyum sağlayıcı kendini-düzenleme kapasitesi” adı verilmektedir. Uyum sağlayıcı terimi, sistemin yeni durumlarla karşılaştığında, işlevselliğini sürdürebileceği en iyi değişim yonunu belirtmektedir. Aile açısından bu beceri, aile sisteminde var olan örünrülerin değişimini ifade etmektedir

Hiçbir aile değişim döngülerini soğukkanlı bir şekilde atlatamaz; hepsi stres, değişime direnç gösterir ve hırçın döngüler geliştirirler. Am a esnek aileler bu döngüye hapis olmazlar, kendilerini değiştirmek için olumlu geribildirim yapabilirler

Sistem g ö re, aile yaklaşımlarına ü yelerinin davranışları birbirlerini karşılık lı olarak etkilediğinden, birey iç inde bulunduğu sosyal sistemden bağımsız olarak anlaşılamaz ve ele alınamaz

Alt sistemde oluşacak olan değişimler diğer alt sistemlere de yansır ve bir adım daha ileri giderek aile bütününü etkiler. Bu nedenle ailenin herhangi bir üyesinde oluşacak olan bir değişim/sorun vs. tüm aile sistemine etkide bulunur. Özellikle aile değerlendirmesi ve incelemesi yaparken aileyi bütün hâlde ele almak ve üyelerinin de genel durumlarını incelemek yararlı olacaktır

Aile sistemi canlı, hareketli, var olan bir sistem olup, aile üyelerinin birbirleri ile ilişkileri, aile sisteminin bileşenlerini oluşturur. Aileyi bir sistem olarak anlamak amacıyla aile yapısının bütününe ve bireyler arasındaki etkileşime bakmak gerekmektedir. Aile daha büyük bir üst sistemin alt sistemidir.

Her aile sistemi içinde açık ya da örtük kurallar vardır. Bu kurallar öngörülebilir, durağan, değişime dirençli bir sistem olustururlar. Aile sisteminde, ailedeki iletişim örüntüleri ve bu örüntülerin işlenmesi sonucunda ortaya konulan davranışlar vardır

Aile, çesitli görev ve hedeflerini gerçeklestirmek üzere farklı alt-sistemler içinde örgütlenmektedir. Ailedeki alt sistemler:

© Ailedeki tüm olaylar önceki ve sonraki davranışları takip eder.

© Aile sisteminde birey alt sistemi © Karı-koca alt sistemi,

© Ana-baba alt sistemi ve © Kardeşler alt sistemi vardır.

Ailedeki alt sistemlerde olması gerekenler:

S Bütünlük oluşturmak için karşılıklı bağımlılık oluşturulmalıdır. (Sevgi)

S Özel bir işlevi gerçekleştirmek için sorumluluk taşımalı, görece bağımsız davranmalıdır. (Saygı)

S Değişimlere uyum sağlamak için bazı yapısal değişikliklere gidebilmelidir S İlerleyici ayrışım (Karşılıklı bağımlılığın azalması)

S İlerleyici sistematizasyon (Karşılıklı bağımlılığın artması)

S İlerleyici desantralizasyon (Bir alt sistemin daha önemli hâle gelmesi)

Sistemler kuramı, birleştirici bir kuramdır. Nesneleri ve insanları ayrı ayrı değil, ilişkileri içinde inceler. Aileler, aile sistemi içinde yer alanlarla sistem dışında kalanlar arasına bir sınır çizer ve bu yolla ‘biz’ ve ‘diğerleri’ni tanımlamış olurlar

Sınırlar, aile kimliğinin sürmesi adına, sistemin dısından gelen bilgiler için tampon görevi görür ve bilginin ailenin deger sistemine uygunlugunu değerlendirir.

>      Sınırlar;

© Sisteme üyeliğin koşullarını belirler.

© Sistemler arasında bilgi akışını kontrol eder.

© Sistemler arasındaki temas noktalarını oluşturarak geçirgenlik ve kohezyonu sağlar.

>      Uygun sınırlar:

© Ailede duygusal bağları oluşturur .

© Hiyerarşinin güçlenmesini sağlar © İşlevsel olmayan koalisyonları engeller.

Aile sisteminde sınırlar çok geçirgen olursa;

>      Üyeler birbiriyle fazla iç içe geçer.

>      Tanımsızlık ve kontrolsüzlük doğar

>      Sistem eriyip çökebilir. Çok belirgin ve katı olursa;

>      Üyeler birbirinden izole olur.

>      Bilgi alışverişi, etkileşim sağlanmaz, yani ailede sağlıksız süreçler oluşmaya başlar.

Aileyi anlamak; o ailenin diğer aileler ile ilişkisini anlamayı gerektirir. Aile içindeki bireylerin biri diğeri ile etkileşip yüzleştiği gibi aileler de diğer aile sistemleri ve başka sistemlerle etkileşir

Aile Sistemleri Kuramı’na göre, aileler her zaman için denge durumunu korumak isterler. Bu dengeye kavramına da “Homeostasis” denir. Bir diğer kavram da “Morfogenesis”dir. Bu kavram da bize değişmeyi ifade eder. Sağlıklı bir aile yapısında değişim ve denge bir uyum ve bütünlük içindendir ve bu aile için gereklidir. Morfogenesis, değişen gereksinimler karsısında, aile sisteminin kendini uyarlama, yenileme ve gelistirme becerisini tanımlamaktadır. Saglıklı bir aile sisteminde, hem homeostasis (denge), hem morfogenesis (degişim), hem de bu ikisi arasında bir denge olması gereklidir

Sistem yaklaşımı açısından temel kavramlardan olan açık ve kapalı sistem oldukça önemlidir

Kapalı sistemler, çevresinden etkilenmeyen sistemlerdir. Eğer sistem ile sistemin faaliyette bulunduğu çevre arasında enerji, bilgi ve materyal alışverişi varsa, bu tür sistemler açık sistem; yoksa kapalı sistem olarak adlandırılır. Kapalı sistemler bünyelerinde mevcut olan entropi (tanım/negatif entropi) nedeni ile bir süre sonra faaliyetlerini durdurmak zorunda kalırlar ve sistemin sadece iç işleyişi ile ilgili faktörler dikkate alınıp dış faktörler yok sayılır (veya varsayıldığı hâlde analiz ve kararlarda dikkate alınmaz

Açık sistemler, sürekli olarak çevrelerinden girdi alırlar ve dinamik bir denge içinde faaliyette bulunurlar. Çevresinde meydana gelen değişimlere göre iç bünyelerinde de değişiklikler yaparak dengelerini korurlar. Sürekli olarak gir-di-değişme-çıkü ilişkisi sözkonusudur. Bir sistemin çıktısı diğer bir sistemin girdisi olabilir

Açık sistemlerin çevrelerindeki değişimlere göre kendilerini ayarlayabilmeleri geri besleme (feedback) süreciyle sağlanır. Geri besleme yoluyla sistemler faaliyetlerini değerlendirme ve gerekirse düzenleme imkânı bulurlar. Geri besleme, girdi-değişme- çıktı bağlantısı içerisinde sistemden elde edilen çıktıların dinamik dengenin sağlanabilmesi için sisteme tekrar girdi olarak verilmesidir. Kısaca sonucun sebebe tekrar bağlanmasıdır. Kendi kendini ayarlayan bir sistem, davranışını önceden tayin edilmiş belirli bir kriter etrafında koruyabilmek için sonucun bir kısmını tekrar (girdi olarak) kullanır

Aile sistemi bozulduğunda; yeni bir oluşumla varlığını sürdürme durumunda kaldığında zayıflama ve işlevlerini yerine getirmekte zorlanır ve özellikle bütün olarak aile ve üyeler bazında da bireyler kimlik sıkıntıları/yetersizlik duyguları yaşayama başlar. Bu durum karşısında aile sisteminde denge bozulabilir ve aileler profesyonel yardıma gereksinim duyar

AİLENİN YAPISAL ÖZELLİKLERİNİ ANLAMA
Bir sistem özelliği taşıyan ailenin yapısal boyutları ise aşağıdaki dört unsurdan oluşmaktadır.

1.   Bütünlük: Bir sistem özelliği taşıyan ailenin, üyeleri arasındaki duygu bağını ifade eder.

2.   Bağlılık: Bizlik duygusu anlamına gelir ve aile üyeleri arasındaki duygusal bağlanmanın derecesi anlamına gelmektedir.

3.   Uyum: Aile değişen ve gelişen bir sistemdir, organizmadır. Dolayısıyla değişen aile yapısında uyum, yeni rollere ve stres altında değişen sorumluluklara uyum sağlama kapasitesi anlamına gelmektedir. Ailenin içinde yaşadığı çevreye tepki vermedeki değişim becerisi bir anlmada ailenin uyumu anlamına gelmektedir. Uyum ayrıca güç kullanımı ve gücün paylaşımı, anlaşma biçimleri, geri bildirim, roller, kurallar, karar verme süreçleri anlamına da gelmektedir.

4.   Ayrı olabilme: Aile bir bütün hâlinde sistem olma özelliği kadar üyelerinin alt sistemlerinin bağımsız bir birey olma özelliğini de göstermesi gerekir.

Ailenin kompleks bir yapısı vardır ve ögelerden oluşmuştur. Her bir ögenin farklı rolleri vardır. Bu roller ögelerin birbirine bağlanmasına yardım eder. Sistem bir bütündür ve birkaç alt sistemlerden oluşmuştur ve bir amaca yönelmiştir. Tamamlanması gereken amacı ve görevleri, bu görevlerini yerine getirmek için de stratejileri vardır.

Sistem perspektifine göre yaygın olarak dört aile biçimi üzerinde durulmaktadır.

Bunlar;

1.   Kapalı Aileler (Closed Families): Kapalı aileler genellikle “geleneksel” olarak bilinirler. Bu ailelerde kararları veren belli bir lider ve hiyerarşi sistemi vardır Ancak bu ailelerde çocukların özellikleri yadsınır.

2.   Gelişigüzel Aileler (Random Families): Kapalı ailelerin tam tersine gelişigüzel aileler grup yerine bireye önem verirler. Yani aile her üyenin ihtiyaç ve amaçlarının karşılanmasına yardım eder. Aile yapısı hiyerarşik değil, izin vericidir. Aile üyelerinin bağımsız olarak kendi problemlerini çözebilmeleri için cesaretlendirilir. Bu tip iyi işleyen aileler, çocuklarının yaratıcılığını ve bireyselliğini geliştirirler. Ancak gelişigüzel ailelerin iki zorluğu vardır. Birincisi sınırlarını veya güvenli yapısını kurmada yetersizdirler. İkincisi, gücü kullanmada ve ebeveynlikte zayıftırlar ve bu nedenle etkileşim karışık hale gelir.

3.   Açık aileler (Open families); açık ailelerde değerler karışıktır. Hem bireyselliğe hem de gruba önem verirler. Kararlar bütün aile üyeleri tarafından alınır, bilgiler paylaşılır ve iş birliği yapılır. Gelişigüzel ailelerin tersine açık ailelerde sözel iletişim fazladır ve üyelerine güven verir.

4.   Eş Zamanlı Aileler (Synchronous Families); Eş zamanlı ailelerde iletişim kapalıdır ve bu nedenle sözel olmayan iletişim çok önemlidir. Başarılı aile üyeleri bu mesajları okuyabilecek beceriyi geliştirirler. Çocuklar rutin ve düzenli bir ortam içinde güvenli ve ait olma duyguları ile yaşarlar. Ebeveynlerin iletişimi doğrudan ve açık olmadığından bunları anlamak ok zordur. Etkileşim az olduğu için samimiyetlik duygularını kaybetmişlerdir. Eş zamanlı aileler sakinlik ve huzur istedikleri için, yadsıyamayacakları kadar büyük bir problem oluncaya dek üyelerine yardımcı olmazlar

Aile yapısını anlamaya çalışırken ailenin sistem olma özelliği ile aile ele alınmalıdır. Eğer ki aile sistem olma özelliği ile ele alınırsa ailelerle sosyal hizmet uygulamalarında özellikle aile değerlendirme süreci de etkili olacaktır. Bütün ve parça ilişki, yani bütün olarak aileyiz diyebilme kadar birey olarak varlığını sürdürebilme ve karşılıklı etkileşim içinde ilişki içinde olabilme, uyumlu bir bütün ve parça- bütün ilişkisi gösterbilmesi ailelerin sağlıklılığı açısından değerlendirilmesi gereken boyutlardır

 

Ailelerle Sosyal Hizmet 3.Ünite

 

Kuram, toplumu ve toplumsal yapının parçalarının birbiriyle olan ilişkisini tanımlamak, açıklamak ve öngörülerde bulunmak için kullanılan birbiriyle ilişkili kavramlar dizisi olarak tanımlanabilir. Kuram, bireyler, gruplar veya olaylarla bağlantılı kavramları içerir ve bunlar arasındaki ilişkileri anlamaya çalışır. Teoriler, bilimsel çalışmaların ve uygulamaların kavramsallaştırılmasında ve planlanmasında rehberlik ederek bu çalışmaları yönlendirirler. Bu anlamda aile kuramları da ailenin çeşitli yönlerini açıkladığından aile ile çalışacak araştırmacı ve uygulayıcıların sağlam bir teori bilgisine sahip olmaları gerekir

Bazı araştırmacılara göre aile teorileri;

#Temel değişkenleri açıkça belirleyebilmeli ve tanımlayabilmelidir.

#Aile içi davranışları veya olayları etkileyebilecek olası değişkenleri belirlemeli ve açıklamalıdır.

#Teori, aile ihtiyaçlarını odak almalı ve bu ihtiyaçları gidermenin yollarını sunmalıdır.

#     Aile içi çatışma konularının çözümü için sorunların kaynağını, türünü ve çözüm yollarını tanımlayabilmelidir.

#Aile içi rolleri ve işlevleri; duygusal etki, karar-verme, sosyalizasyon ve diğer dikkat çekici faktörler bakımından açıklayabilmelidir.

#     Diğer bakış açılarını da dikkate alabilmelidir.

#Aile üyelerinin açık ve örtük değer ve inançlarının sistematik değerlendirmesi aile-dışı yapılar ve kurumların inanç kalıplarıyla bağlantılandırılmasını sağlamalıdır.

#     Ailelerin gelişim dönemlerini etkileyen değişimleri ve stres faktörlerini ele almalıdır.

#Tekrarlayan aile davranışlarını açık hâle getirmelidir.

#Aile sınıflandırması davranışları ve eylemleri ayırt edebilmelidir.

#Aile etkileşimleri bireysel, ikili, ailesel ve daha geniş grup etkileşimleri bağlamında açıklanabilmelidir #Aile sınıflandırması çok çeşitli aile iklimlerini ve yaşam tarzlarını tanımlayabilmeli; aile davranışlarını, aile içi olayları ve etkileşimsel sıralamasını sınıflandırabilmelidir.

Ailelerle gerçekleştirilen uygulamalarında kullanılan teoriler, Sosyoloji, Antropoloji, Sosyal Hizmet, Psikoloji gibi insan ve toplumla çalışan farklı bilim dallarınca üretilmiştir

3.                                                           ÜNİTE ÖZET
YAPISAL-İŞLEVSELCİLİK

Marx ve Engels’in gücü daha fazla elinde bulunduranlarla daha az güçlü olanlar arasındaki çatışma düşüncesinden yola çıkarak toplumları, grupları ve hatta aileleri anlamaya yönelik teoriler geliştirilmiştir. Bunlardan en fazla bilineni Talcott Parsons tarafından geliştirilen yapısal-işlevselciliktir

Yapısal işlevsel yaklaşımda ailenin görevlerinin toplum tipine uygun olarak bazı evrensel fonksiyonları yerine getirdiği ve toplumun devamı açısından belli temel gereksinimleri karşılaması gerektiği savunulur. Ailede roller ve statüler ağı vardır. Bu roller ve statüler bir yandan ailenin, bir yandan da aile aracılığıyla sosyal sistemin işleyişine katkıda bulunmaktadırlar. Yapısal işlevsel teori ailenin yaşam biçimleri analizine yönelmiştir.

Buna göre, tıpkı diğer sosyal gruplar gibi ailelerin de bir bütün olarak işlev görebilmesi için kurulu bir yapısı vardır. Ailelerin, grupların ya da toplumların bir bütün olarak devam etmesinin nedeni parçalar arasındaki dengedir. Her bir aile üyesi bulmacanın bir parçasıdır ve bütünlüğünü sağlayacak sosyal yapıyı devam ettirmek için kendi pozisyonunu korumalıdır. Bu teoride bazen yapı kavramı “sistem” ve “toplum” terimleri ile parçalar ise “alt-sistemler, yapılar” gibi terimlerle anlatılır

Minuchin genellikle yapısal-işlevselci teorisyenler arasında gösterilmektedir. Kitabı 1966’da ilk kez yayınlandığında geniş bir çevrede önemli bir etki yaratmış

Bu teorinin başlıca özellikleri şunlardır:

#Aile, etkileşimsel kalıpları olan bir sistemdir.

#Aile sistemi, alt-sistemlerinden etkilenerek işlev görür.

#Aile alt sistemleri geçici ya da sürekli bireylerden oluşur.

#     Aile üyeleri bir veya daha fazla sistemin parçası olabilir ve her birinde farklı roller üstlenmiş olabilirler. #Alt-sistemler, kendi içinde veya aralarındaki güç ilişkileri ile hiyerarşik olarak düzenlenmiştir.

#Sistemin bir parçasındaki baskı, sistemin diğer parçalarını da etkiler.

#Aileler, bütünlük ve uyum düzeyleri bakımından tanımlanabilirler.

#Aile yapısındaki değişim, bireysel davranışlardaki değişim ile ilgilidir.

#     Aile bireyleri sürekli etkileşim yoluyla birbirini etkiler ve birbirlerinden #Bireyler, parçası olduğu sistemleri etkilerler

Minuchin sınırlar, uyum, baskı, denge gibi üyeler arasındaki etkileşimleri tanımlayan kavramları kullanmıştır. Ailede her alt sistemin birbirinden farklı işlevleri vardır ve bu alt-sistemler kurallar ve sınırlarla belirlenir. Aile içinde eş, ebeveyn ve kardeş altsistemleri vardır ve bu üç alt sistem bütünlük içinde hareket etmelidir

Yapısal aile yaklaşımında sınırların geçirgenliği ve derecesine göre üç tür aile tanımlanmıştır. Bunlar; alt- sistemler arasında katı sınırların olduğu “kopuk” aileler; belirgin sınırların olduğu “fonksiyonel/sağlıklı” aileler ve belirsiz sınırların olduğu “içiçe” ailelerdir. Kopuk ailelerde, aile üyelerinin özerkliği devam ederken, birbirleriyle ilgilenme ve ortak hareket etme becerileri düşüktür. Dolayısıyla bu aileler fonksiyonel olmayan/sağlıksız aileler olarak bir uçta yer alırlar. Diğer bir uç ise sınırların aşırı geçirgen olduğu, aile üyelerinin özerkliklerinin yok denecek kadar az olduğu, içiçe geçmişlikle karakterize olan “içiçe” ailelerdir. Bu aileler de işlevlerini sağlıklı biçimde yerine getiremezler ve sağlıksız olarak görülürler. Belirgin sınırları olan ailelerde ise, aile üyeleri kendi özerkliklerini korurken aynı zamanda aileye önem verme, sağlıklı iletişim, aile üyelerini destekleme ve aileye katılım gibi davranışları da gösterirler. Başka bir ifadeyle belirgin sınırları olan sağlıklı bir ailede hem “ben olma” hem de “biz olma” duygusu dengeli bir şekilde yaşanmaktadır

AİLE SİSTEMİ TEORİSİ

Yapısal-işlevselciliğin bir uygulaması olarak sistem teorisi 1940’lardan beri sistemlerin oluşumu ve davranışı üzerine teori geliştirmektedir. 1960’lardan bu yana sosyal hizmet disiplini de insan davranışlarını değerlendirmede birincil olarak sistem yaklaşımını kullanmaktadır

Genel sistem teorisinin kurucusu Bertalanffy’e göre sistem; “birbiriyle etkileşim hâlinde olan bir dizi ögedir”

Bertalanffy’ye göre bir sistemin yaşayabilmesi için bilgi alışverişi yoluyla enerji alması gerekir. Bilgi alışverişi olmadan etkileşim ve sistem var olamayacaktır. Sistem yaklaşımının anahtar kavramları ise bütüncüllük, ilişki ve dengedir. Bu üç kavram birbiriyle son derece ilişkilidir ve birbirine bağlıdır

Sistem yaklaşımı, sosyal bilimlerin hemen her alanında etkili olmuştur. Aile de üyelerinin birbiriyle etkileşim hâlinde olduğu bir sistem olduğundan bu teori ailenin anlaşılmasında temel kuramsal bir çerçeve sağlayarak aile ile çalışan profesyonellere önemli bir rehber olmuştur

Aile sistem teorisi öz olarak; ailenin, parçaların toplamından çok bir bütün olarak ele alındığında anlaşılabileceğini savunur. Aile içindeki her bir üyenin rolü tüm üyeler arasındaki dengeyi devam ettirmede hayati bir öneme sahiptir. Aileyi bir sistem olarak görmek için aile üyeleri arasındaki etkileşimlere ve ailenin bütününe bakmak yararlıdır Örneğin karı-koca alt sistemi, kardeşler alt sistemi, ebeveyn-çocuk alt sistemi gibi. Alt sistemler yaşa, cinsiyete veya işlevlere göre oluşturulabilir.

Aşağıda, aile sisteminin özellikleri verilmiştir:

1.   Alt-sistemlerden oluşmuş ve bir amaca yönelmiştir: Sosyal, duygusal, psikolojik, fizyolojik ve ekonomik olarak üyelerinin ihtiyaçlarını doyurmak ailenin amacıdır. Hiyerarşi ve alt-sistemler bu amaçları gerçekleştirmek üzere örgütlenmiştir

2.   Ailenin görevleri vardır: Ailenin kimlik gelişimine yardımcı olma, sınırları düzenleme, duygusal atmosferi yönetme, değişimi yönetme gibi görevleri vardır.

3.   Her ailenin kendine özgü bir yapısı vardır.

4.   Aile zamana ve değişen şartlara göre sürekli bir değişim ve uyum sağlama çabası içindedir.

5.   Bir Yaşam Döngüsü Vardır: Tıpkı bireylerin olduğu gibi ailenin de kendine özgü bir yaşam döngüsü vardır.

6.   Benzer Sonları Vardır: Her ailenin, tıpkı bireylerin olduğu gibi benzer sonları vardır. Buna eşsonluluk denmektedir

Aile sisteminin temel kavram ve önermelerini şöyle özetlemek mümkündür;

>>Bu, sistem teorisinde “bütünlük” (holism) kavramı olarak adlandırılır ve aile sistemini anlamak için “bir bütün olarak aile”ye bakmak gerektiği üzerinde durulur. Aile, onu kimlerin oluşturduğundan çok, onu oluşturan üyelerin ne şekilde bir araya geldiğiyle anlaşılabilir

>>Bir diğer kavram “hiyerarşi” kavramıdır. Bu da aile içindeki alt-sistemlerin nasıl örgütlendiğini anlatır. Aile, çeşitli görev ve hedeflerini gerçekleştirmek üzere farklı alt-sistemler içinde örgütlenmektedir >> Bir diğer kavram “sınırlar” olarak adlandırılmıştır. Aileler, aile sistemi içinde yer alanlarla sistem dışında kalanlar arasına bir sınır çizer ve bu yolla “biz” ve “diğerlerini” tanımlamış olurlar. Sistemin sınırlarının gevşekliği ya da katılığı ve bu sınırlar ile sisteme girmesine izin verilen bilginin miktarı, bir sistemin açıklık ya da kapalılığının göstergesidir.

»”Karşılıklı bağımlılık” kavramı, aile sistemini oluşturan üyeler ile altsistemlerin karşılıklı olarak birbirlerine bağımlı olduğunu ve birbirlerinden etkilendiğini anlatmaktadır.

>>”Homeostasis” kavramı ailenin denge arayışını tanımlamaktadır. Aileler sürekli olarak, uzun dönemli gelişimsel değişimlerin yanı sıra, günlük yaşantının getirdiği değişimlere yanıt vermekte, uyum sağlamakta ve değişmektedirler

>>Morfogenesis”, değişen gereksinimler karsısında, aile sisteminin kendini uyarlama, yenileme ve geliştirme becerisini tanımlamaktadır. Sağlıklı bir aile sisteminde, hem homeostasis (denge), hem morfogenesis (değişim), olmalı ve bu ikisi arasında bir denge olması beklenir.

>>”Geri bildirim döngüleri” aile sisteminde hareketin değişmezlik yönünde mi yoksa değişim yönünde mi olacağını ifade etmektedir. “Negatif geri bildirim döngüsü” değişimi en aza indirgemeyi; “pozitif geri bildirim” döngüsü ise gelişme ya da çözülmeye doğru hareketi ve değişimi temsil etmektedi >>”Eşsonluluk” kavramı ise aile sistemlerinin farklı yollardan giderek de aynı sona, aynı amaca ulaşabilme becerilerini tanımlamaktadır.

Genel sistem teorisinin güçlü yönü, birbiriyle etkileşim hâlindeki sistem ve altsitemleri anlamaya olanak tanımasıdır. Ancak, her ne kadar sistem teorisi hem tek tek parçaları hem de bütünü görmeye olanak tanısa da ikisini aynı anda değerlendirmek güç olabilir. Bütüne aşırı odaklanma, parçaların etkisini görmeyi zorlaştırırken; parçalara odaklanmak da bütünün nasıl etkilendiğini görmeyi zorlaştırabilir.

GELİŞİMSEL/ YAŞAM DÖNGÜSÜ TEORİLERİ

Gelişimsel ya da yaşam döngüsel bakış açısına sahip teorisyenler arasında en bilinenleri Freud’un kişilik teorisi, Erikson’un gelişimsel teorisi, Piaget’in sosyal öğrenme teorisi ve Kohlberg’in ahlak gelişimi teorisidir. Bu teorisyenler yaşam dönemlerini kritik gelişimsel aşamalar olarak görürler ve bu dönemlerin önemli unsurlarını anlayarak bireyleri ve aileleri anlayabileceğimizi savunurlar.

»Bireysel gelişimin anlamı hassas dönemlerden geçebilmektir »Bireyler bazı zaman periyodlarında belli deneyimlere açık olabilirler

>>Başkalarıyla etkileşime gien bireylerin diğer aşamaya geçebilmesi için bazı beceriler kazanması gerekir >>Uygun olmayan teşvikler uyumsuz davranışlaraya da gelişimsel durağanlığa neden olur.

Aile yaşam döngüsünün evreleri Carter ve Mc Goldrick tarafından beşe ayrılmıştır. Bunlar; bağımsızlık evresi, eş seçimi ve evlilik, ebeveynlik: çocuğun bebekliğinden adölesanlığına (çocukluktan erişkinliğe geçiş süreci) kadar olan dönem, yetişkin çocuklara sahip aileler ile emeklilik ve yaşlılık evresindeki ailelerdir.

1.   Bağımsızlık Evresi

Bu evre aile yaşam döngüsündeki ilk evredir. Bu dönemde birey genç yetişkinlik evresinde olup; duygusal, fiziksel, sosyal ve ekonomik olarak yeterli bir yetişkin hâline gelme aşamasındadır. Bu aşamada birey bir kimlik geliştirir. Kendi yaşamını kazandığı bir iş ve eş seçiminin ilk denemeleri bu dönemde gerçekleşir. Ergenlik sürecinde bağımsızlaşma sürecini başarıyla tamamlayabilen ve bağımsızlaşmasında ebeveynlerinin de desteğini alan bireyler eş seçimi ve evlilik kararı sürecinde kendi sorumluluğunu alarak bağımsız kararlar verebilir, bu kararları uygulayabilirler.

2.   Eş seçimi ve Ailenin Kurulması Evresi:
Eş seçimi sağlıklı bir ailenin oluşmasında ilk ve en önemli koşuldur

Bu dönemde karşılaşılan en önemli güçlüklerden biri de, ebeveynlerin ayrılığa hazır olmamalarından kaynaklanan ayrılık süreci sorunlarıdır. Bazen evlilik gerçekleşse bile evli birey kök ailesiyle daha fazla zaman geçirmekte, onlardan kopamamaktadır. Bazen de ebeveynler evli çiftin yanında yaşayarak ya da çok sık ziyaret ederek onların yaşam biçimleri ve alışkanlıklarına aşırı müdahalede bulunmaktadırlar. Böyle olduğunda yeni evli çift yeni kurulan ailenin yapısını ve kurallarını belirlemekte zorlanmakta, kök aileden bağımsızlaşamamaktadır

Evliliğin kurulmasından sonra genellikle ilk iki yıl çocuksuz aileler olarak yaşanır. Bu süreçte eşler birbirlerini tanımaya çalışarak, birbirleriyle daha sıkı ve yoğun bir ilişki içine girer ve “eş olma” rollerine uyum sağlamaya çalışırlar. Bu süreçte önemli olan karşılıklı olarak doyurucu bir eş sistemi geliştirebilmektir. Yine evliliği ilk yıllarında çiftler çocuk yapıp yapmamaya karar verirler. Çocuk sahibi olmaya karar verdiklerinde ise hamilelik ve “ana-babalık sözleşmesine uyum” süreci başlar

3.   Ebeveynlik Evresi:

Bu dönem Duvall’in Aile Yaşam Döngüsü Modelinde dört evreye ayrılmıştır: Bebekli aileler, okul öncesi dönemde çocuğa sahip aileler, okula giden çocukları olan aileler ve ergenlik çağında çocukları olan aileler

Bebekli çiftler, öncelikler aileye gelen bu yeni ve bakıma muhtaç bireye ve analık ve babalık sorumluluklarına uyum sağlamak durumundadırlar. Çocuğun dünyaya gelişi ile aileye “eş olma” rolünün yanında “ebeveyn olma” rollerinin sorumluluğu da eklenmiştir. Aileye yeni katılan üye, ebeveynlerinin sevgi, bakım ve korumasına muhtaç olduğundan ailedeki enerji bu yeni üyeye yönelir

30 ay ve 6 yaş arası çocukları olan aileler okul öncesi dönemde çocuğa sahip aileler, kategorisinde ele alınmaktadır. Bu dönemde ailede eş sistemi, ebeveyn sistemi, ebeveyn çocuk sistemleri ve kardeşler sistemi oluşur

Ergenlik döneminde çocuğu olan aileler, aile yaşam döngüsünün önemli aşamalarından birindedirler. Ergenlik dönemi çocuğun bireyselleşme ve bağımsızlaşma arayışları içinde olduğu, bağımlılık ve cinsellik gibi risk davranışları göstermeye yatkın olduğu bir dönemdir. Ergenlik döneminde arkadaş grubu etkisi görülmekte, ergen çocuk, arkadaşları tarafından onaylanmayıönemsemektedir. Bu durum ebeveynleri kaygılandırarak daha müdahaleci olmalarına ve genel olarak ebevey-çocuk ilişkisinin bozulmasına neden olabilir. Bu çağda çocuklar “özgürlük ve sorumluluk arasında denge sağlanmalıdır”. Ergenlik çağının sorunsuz geçirilebilmesi için sosyal hizmet desteği almakta fayda vardır.

4.   Yetişkin Çocuklara Sahip Olma Evresi:

Çocukların ergenliklerinin bitimi ve yetişkinliklerinin başlamasıyla, yetişkin çocuklara sahip aile evresi başlar. Çocuklar dışarıda daha fazla zaman geçirmeye başladıkça çiftlerin de kendilerine ayırabilecekleri zaman artar. Bununla birlikte bazı sorunlar da yaşayabilirler. Bu sorunlar kısaca, orta yaş döneminde aile sistemindeki değişiklikleri kabullenme, giderek bağımsızlaşan yetişkin çocuğun, bağımsız olma sürecini kabullenme, yetişkin çocukları destekleme, eşler arasında yeniden bir denge kurulması, çocukların doldurduğu ve artık boşta kalan zamanı verimli ve doyurucu bir biçimde değerlendirme, yetişkinliğin başındaki çocukların iş askerlik sosyal güvence gibi sorunlarının çözülmesi olarak sıralanabilir. Özellikle çocuğuyla koruyucu ve bağımlı ilişkiler gerçekleştirmiş ebeveynler için çocuğun evden ayrılışı boşluk duygusu oluşturmakta, stres ve kaygıya yol açmaktadır. Çocuğu tarafından ihmal ya da terk edileceği endişesi ebeveynleri etkilemekte uyum ve davranış sorunları yaşamasına yol açmaktadır.

5.   Emeklilik ve Yaşlılık Evresi

Eş yaşamı açısından en doyumlu ancak sağlık sorunları, ölüm korkusu gibi nedenlerle uyum sağlaması en zor dönemlerden biridir. Bu dönemde artık çocuklar evden ayrılmış ve bağımsızlaşmıştır. Bununla birlikte, eşler ilişkilerinde birbirlerine yakınlaşmış, “ikinci bahar” olarak isimlendirilen dönemlerini yaşamaktadırlar. Çocukları yetiştirme, aile sorumluluklarını yerine getirme koşturması bitmiş, daha sakin ve dingin bir yaşam akışı oluşmuştur. Bu dönemin en önemli güçlüklerinden biri, bireyin çevresindeki ölümlere ve sağlık sorunlarına şahit olmasıdır. Aynızamanda yaşlılıkla beraber sağlık sorunları da ortaya çıkabilir

Özet olarak, aile yaşam döngüsü evlilikle başlamakta ve eşlerden birinin ölümüne dek sürmektedir. Ailenin bir aşamadan diğerine geçişi aile işlevlerinde, aile yapısında ve rollerde değişiklikler olmaktadır. Aile, her aşamada başarması gereken farklı görevlerle karşı karşıya gelmektedir. Evliliğin başlamasından, eşlerin ölümüne kadar geçen bu süreçte, aile bireyleri her aşamada değişmek ve yeni roller sorumluluklar yüklenmek durumunda kalabilirler. Aileyi etkileyen iç veya dış koşullara uyumu sağlamak için değişim gereklidir. Gelişimsel ya da yaşam döngüsü teorisinin temel savunuları şöyle özetlenebilir:

>>Aile yaşam döngüsünün her aşamasında içsel ya da dışsal çeşitli etkilere maruz kalır ve varlığını devam ettirebilmek için yeni duruma uyum sağlamak durumundadır.

>>Uyum sağlama sürecinde aile üyeleri yeni beceriler kazanır. Böylece aile yeni baş etme becerileri kazanarak güçlenir.

>>Aile bu yeni döngüdeki duruma uyum sağlayamazsa “kriz” ortaya çıkar. Aile üyeleri krizi çözmek konusunda uzlaşır ve çözebilirse güçlenerek yeni bir aşamaya geçmiş olur; aksi takdirde o döngüde tıkanabilir ve tamamlayamadan süreç bitebilir

Bu teorilerin güçlü yönleri; açık bir tanımlama yapabilmeleri, anahtar kavramlarla ilgili yolları gösterebilmesi ve formal bir analiz için ölçekler sunabilmesidir. Bu modelin zayıf yönü ise aile yaşam döngüsünü Batı perspektifiyle ele alması; sosyal, kültürel ve etnik farklılıkları göz ardı ederek, aileleri homojen gruplarmış gibi görmesidir.

 

Ailelerle Sosyal Hizmet 4.Ünite

4.                                                            ÜNİTE ÖZET

Bir önceki bölümde aile teorilerinden en yaygın kullanılan yapısal-işlevselci ve sistem teorilerine yer verilmişti. Bu bölümde ise sembolik etkileşimcilik, bilişseldavranışçı teori, insancıl teori, psikanalitik teori, bağlanma teorisi ve feminist teoriye yer verilecektir.

SEMBOLİK-ETKİLEŞİMCİLİK

Onlara göre yaşadığımız dünya hem fiziksel hem semboliktir.

Bu teoriye göre, insanlar içinde yaşadıkları dünyadaki her şeye sürekli olarak anlamlar yükleyerek anlayabilen ve bu anlamları sembollerle anlatabilen, bu anlamları temsil eden semboller aracılığı ile başkalarıyla etkileşim kurabilen ve benlik (şelf) duygusu geliştirebilen varlıklardır.

Bu modele göre bireyler çevreleriyle kurdukları etkileşim sonucu kim olduklarına ve yaşam amaçlarına karar veriler, başka bir deyişle, bir kimlik oluştururlar. Sembolik etkileşimciliğin temel özellikleri şöyle sıralanmıştır:

#Sembollerin ve anlamlarının önemi,

#Toplumsal ve bireysel benlik kavramı

#     Rol, rol oynama, rol geçişi ve rolde zorlanma kavramları,

#İnsan varlığının pasif tepki verenler değil, aktif katkı veren olarak ele alınmasıdır.

Sembolik etkileşim Burgess’ın aileyi etkileşen kişilerin bir birliği olarak tanımlamasıyla aile çalışmalarını etkilemiştir.

Burgess, aile yaşamının karı koca, ebeveynler ve çocuklar arasındaki ilişkiyi sürdürmeyi sağlayan etkileşimlerden kurulu olduğunu belirterek, aile üyelerinin her birinin kendi kimliğini günlük aile yaşamındaki iletişimden türetebileceği varsaymaktadır.

Sembolik etkileşimcilik bakış açısına göre, sosyalleşmenin ve çocuk yetiştirmenin temel süreçleri, diğerleri ile etkileşim kurmayı, dilin kazanılmasını, sosyal olarak cinsiyete uygun belirlenmiş rol beklentilerinin içselleştirilmesini öngörmektedir.

Buna göre, çocuğun kişiliğinin gelişimi, aile içinde öğrendikleri ve aile dışında kurduğu sosyal ilişkilerle belirlenir

Çocuk açısından sosyalleşmenin iki aşaması bulunmaktadır. Bunlardan ilki rol alma aşamasıdır. Çocuk bu aşamada bir diğer kişinin rolünü üstlenmektedir. İkinci aşama olan oyun aşamasında çocuk oyun içindeki diğer tüm kişilerin tutum ve davranışlarını içselleştirerek, birden fazla rolü canlandırmaktadır. Rol alma evresinde çocuk seçtiği rolleri öğrenmekte ve deneyimlemektdir. Oyun aşamasında ise oyundaki diğer kişilerle ilgili karmaşık kuralları öğrenmek durumunda kalmaktadır.

BİLİŞSEL-DAVRANIŞÇI TEORİ

Davranış; gözlenebilen, kaydedilebilen, ölçülebilen eylem, hareket ya da yanıtlardır. Davranışçı teori davranışların öğrenme ürünü olduğunu; öğrenmenin uyarıcı nesne ile davranış arasında bir bağ kurularak geliştiğini ve pekiştirme yoluyla davranış değiştirmenin gerçekleştiğini kabul eder. Bilişsel teoriye göre ise çocukluk çağındaki deneyimler öğrenme yolu ile bazı temel düşünce ve inançların oluşmasına neden olmakta ve bunlara “şema” adı verilmektedir.

Bilişsel-davranışsal teori, bilişsel, davranışsal ve sosyal ögrenme yaklaşımlarını birleştirmekte ve işlevselliği insan ve çevresi arasındaki karşılıklı etkileşimlerin bir ürünü olarak açıklamaktadır. Bu nedenle bilişsel-davranışsal teori daha az kuramsal bilgiyi ve daha çok müracaatçının davranışlarını anlama ve değişim için harekete geçmede kullandığı bilişsel süreçlere ilişkin bilgiyi içermektedir.

Genel olarak bu terapilerin amaçladığı hedefler bireyin iyilik hâlinin artırılması, sosyal becerilerinin geliştirilmesi ve istenmeyen davranışının azaltılmasıdır. Bilişsel-davranışçı terapi stratejileri üç grup altında incelenmektedir:

1.   Anksiyeteyi azaltan terapi stratejileri: Gevşeme eğitimi, sistematik duyarsızlaştırma, alıştırma, tepki önleme, göz hareketlerini duyarsızlaştırma ve yeniden işlemleme gibi.

2.   Bilişsel yeniden yapılandırma stratejileri: Duygu ve düşünceleri izleme, kanıtsal sorgulama, alternatifleri sınama, yeniden düzenleme-çerçeveleme, düşünceleri durdurma.

3.   Yeni davranışlar öğrenme stratejileri: Modelleme, biçimlendirme, ödüllendirme, rol oynama, sosyal beceri eğitimi, itici uyarıcılara koşullama terapisi, olasılıklı anlaşma.

Bu teorilerden faydalanılarak bilişsel-davranışçı aile danışmanlığı teknikleri geliştirilmiştir. Burada da amaç, ailedeki problemli davranışı oluşturan koşulları ve bilişsel süreçleri belirleyerek bunları istenilen yönde değiştirmektir. Bu türlü bir aile danışmasının aile üyelerine kazandırmak istedikleri amaçlar şöyle sıralanabilir:

#     Diğerlerinin ne istediğini açık ve doğrudan sorabilme,

#Olumlu ve olumsuz geribildirimleri hem algılamayı hem de karşılık vermeyi öğrenme,

#Benliği yıkıcı davranış ve düşünceleri fark ederek, değiştirmeyi isteme,

#Atılgan ve iddialı olmayı öğrenme

#     Suçluluk hissetmeden kendini ifade edebilme,

#Olumlu öz-disiplin yollarını geliştirme,

#İletişim becerileri ve sosyal becerileri geliştirebilme,

#Çeşitli sorunlar karşısında çatışma çözme yollarını öğrenme.

Davranışsal psikoloji ve mikro ekonomi temelli bir teori olan sosyal alışveriş teorisinin bilinen iki önemli temsilcisi Homans ve Blau’dur. Bu teoriye göre insanların kurduğu toplumsal iletişim ve etkileşim bir alışverişe benzemektedir. Sosyal alışveriş kuramı, insan etkileşimin ödül ve cezalara dayalı olarak gerçekleşen bir alışveriş ile oluştuğunu ileri sürer. Sosyal alışveriş kuramının üç temel sayıltısı vardır:

#Bu teorinin temelinde rasyonel seçim modeli yatmaktadır. Buna göre, insan davranışları akılcıdır. İnsanlar ancak kendilerine kar sağlayacak etkileşime gireler.

#     İnsanların sosyal ilişkilerinde azalan marjinal yarar yasasıgeçerlidir.

#     Sosyal alışveriş durumunda insanlar aldıkları ile verdikleri arasında bir denge beklentisi içindedirler.

Mübadele (sosyal alışveriş) teorisi aile yaşamında çoğunlukla karı-koca arasındaki ilişkilerle ilgilenmektedir. Eş seçimi, evlilik sistemi, yeniden evlilik, ebeveyn-çocuk ilişkileri temel araştırma konuları arasındadır. Aile yaşamına uyarlandığında teorinin temel noktaları şöyle açıklanabilir:

#Rasyonel seçim kavramı,

#     Aile üyelerinin aradığı bir dizi ödül,

#Aile üyelerinin kaçınmaya çalıştığı kayıplar (maliyetler),

#Aile üyelerinin hak ettiklerine inandıkları ödülün türü ve şeklinden elde ettikleri araçlar,

#     Kişilerarası ilişkilerde karşılıklılık ilkesi

İNSANCIL TEORİ

CarI Rogers hümanistik (insancıl) psikoloji alanında geliştirdiği kişi merkezli teori (person-centered theory/client centered theory) ile bu alanda en tanınmış isimdir. Rogers’ın kişilik ve davranışa ilişkin fenomenolojik düşünceleri aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

1.   Kişi, kendisinin merkezde olduğu, değişken bir dünyada varlığını sürdürür.

2.   Kişi bir duruma algıladığı gibi tepki verir ve bu algısal alan o kişi için geçerlidir.

3.   Kişi düzenli bir bütün olarak (organized whole) tepki gösterir.

4.   Kişinin eğilimi ve mücadelesi kendini gerçekleştirme, koruma ve geliştirme yönündedir.

5.   Kişinin tepkisindeki temel amacı ihtiyaçlarını karşılamaktır.

6.   Duygular bu tür amaca yönelik davranışlara eşlik eder ve genelde bunları kolaylaştırır.

7.   Davranışın anlaşılmasını sağlayan odak nokta kişinin içsel bakış açısıdır.

8.   Bu algılar ve benlik zamanla farklılaşır.

9.   Başkalarıyla etkileşim sonucu benlik yapısı düzenli, akışkan ve tutarlı hâle gelir.

10.     Yaşantılara atfedilen değerler ve benlik yapısının parçası olan değerler bazı durumlarda kişi tarafından direkt olarak yaşanmış veya başkalarından içselleştirilmiştir.

11.     Yaşantılar kişinin dünyasında meydana geldikçe, bunlar (a) sembolleştirilir, algılanır ve benliğe bazı ilişkileriyle bütünleşir ve (b) benlik yapısına algılanan bir ilişkileri olmadığı için gözardı edilir veya yaşantı benlik yapısıyla tutarsızlık gösterdiği için sembolleştirme inkâr edilir.

12.     Kişi tarafından adapte edilen davranış kalıpları benlik tasarımı ile tutarlılık gösterir.

Rogers, işlevselliği tam olan kişiyi: deneyime oldukça açık, varoluşa dayalı yaşayan ve kendi varlığına dayalı yaşayan kişi olarak tanımlar. Böyle bir kişi; duygularının ve tepkilerinin farkında olur, varoluşsal bütünlüğünü ve anlamlılığını yakalar, farkındalılığı varoluşsal bütünlüğü yakalamak için bir araç olarak kullanır.

Müracaatçıya geçmişi tekrar deneyimleme, bugünle ilgili deneyimlerini yaşama ve olası gelecekleri ile yüzleşme fırsatlarını sunar. Burada doğrudan gerçekleştirilen tekniklerden, dolaylı olarak gerçekleştirilen tekniklere doğru sıralama yapılarak bazı temel müdahale stratejileri tanımlanmaktadır. Bunlar: Karşılaştırma: Müracaatçının, düşünceleri ile kendisi ve gerçeklik hakkındaki uyumu fark etmesi sağlanır. Yaşantı Geçirme: Müracaatçının çeşitli durumlarda bulunarak, rol oynama yapmasıgibi yaşantısal çalışmalar, müracaatçının kendi gelişimi için olumlu olabilecek yeni davranışların öğrenilmesinde oldukça etkilidir.

Kendine Güven Çalışmaları: Müracaatçının kendine güvenini artırmak için çeşitli stratejiler kullanılabilir. Bunlardan ilki, koşulsuz pozitif saygı’dır. Bu, sosyal hizmet uzmanının müracaatçıyı öncelikli olarak insan olarak değerlendirmesi anlamına gelmektedir. Bir diğer strateji, farklılığın kabulüdür. Burada müracaatçıyı sadece bir insan olarak değil aynı zamanda kendine has özellikleri olan bir kişi olarak görmek söz konusudur. Burada her bireyin biricikliği ve farklılıkları değerlendirilir. Üçüncü strateji, müracaatçının kendine güvenini geliştiren yorumlama, empatik tepki, hikâyeleme ve deneyim gibi çeşitli teknikler kullanılarak gerçekleşir. Son olarak, kendini yönlendirme stratejisi kullanılabilir. Burada ise müracaatçının gelişimi için gerekli ortam hazırlanır ve müracaatçının yardım sürecinde kendi yolunu çizmesine izin verilir.

İnsancıl/yaşantısal teori aile çalışmalarına da uyarlanarak insancıl/yaşantısal aile danışması yaklaşımı ortaya çıkmıştır. İnsancıl aile danışmasının en önemli temsilcisi bir sosyal hizmet uzmanıolan Virginia Satir’dir. Bu teorinin aile ilgili temel görüşü şudur: Aile üyeleri kendi duygularının farkında değildir. Duygularını fark ettikleri zaman ise bunları bastırırlar.

Yaşantısal/insancıl aile danışmanlarına göre sağlıklı aile, üyelerinin sağlıklı gelişim ve yaşantılarını destekleyen ailelerdir. Satir’e göre normal/sağlıklı aileler birbirlerine bakar, birbirini dinler, saygı gösterirler, sevildiklerini ve değer verildiklerini hissettirirler. Aile içi iletişimde açıklık ve samimiyet vardır. Olumlu ve olumsuz duygular aile içinde rahatlıklar dile getirilebilir.

PSİKOANALİTİK TEORİ

Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Sigmund Freud, psikolojide etkili kuramlardan biri olan psikanalizi ortaya atmıştır. Freud’a göre bilinç iki bölümden oluşur: bunlar “bilinç” ve “bilinçaltıdır.

Freud’a göre kişilik yapısı üç kısımdan oluşur. Bunlar “id”, “ego” ve “süperego”dur ve kişilik gelişimi id – ego – süperego ilişkilerindeki dengeye bağlanmaktadır. Buna göre, id, kişiliğin temel taşıdır. Doğuştan getirilir ve ruhsal enerjinin kaynağıdır. Yani insanda bulunan acilen doyurulmak isteyen iki içgüdü (cinsellik ve saldırganlık) id’den kaynaklanır. Ego ise, akılcı, mantıklı bir kişilik bölümüdür ve bir anlamda kişiliğin karar organıdır, id’in hangi isteklerinin karşılanacağına “ego” karar verir. Süperego, geleneksel ve toplumsal değerlerin içsel temsilcileridir; kişiliğin ahlaki yönünü temsil etmektedir. S. Freud, doğrudan aile danışması yapmasa da aile dinamiklerine dikkati çeken ilk kişi olmuştur.

Psikanalitik aile danışmasında kullanılan tekniklerin bazıları; transferans, rüya analizi, yüzleştirme, güce odaklanma, yaşam hikâyesi, tamamlama olarak sayılabilir.

BAĞLANMA TEORİSİ

Bağlanma teorisi temel olarak psikanalitik gelenekten İngiliz John Bowlby’ın bağlanma ve nesne ilişkileri kuramına dayanmaktadır. Bağlanma teorisi anne-çocuk arasındaki bağlanma ilişkisine ve bununla ilişkili olarak genellikle çiftler arasındaki ilişkilerin doğasıyla ilgilenir.

Ainsworth ve diğerleri çocuk-anne ilişkisinde üç farklı bağlanma stili ve dolayısıyla üç farklı ilişki türü ayırt etmişlerdir: Birinci türde çocuk, annesini çevreyle ilişkisinde güven verici bir dayanak olarak kullanmaktadır ve ‘güvenli çocuk’ tipini yansıtmaktadır. İkinci türde, anne mesafeli durmakta, çocuğun kendine yaklaşma çabalarını reddetmekte ve bunun sonucunda ‘kaçınan çocuk’ tipi belirmektedir.

Üçüncü türde ise anne, çocuğun isteklerine cevap vermede geç kalmakta veya belirsiz/istikrarsız tepkiler göstermekte ve bunun sonucunda, ‘kaygılı çocuk’ tipi ortaya çıkmaktadır.

Howe, bağlanma ilişkilerini altı başlık altında toplamıştır. Bunlar şöyle özetlenebilir:

1-  Ebeveynler   ve aileyle ilişkiler:Ebeveynler ve çocuklar arasındaki ilişki ve etkileşimlerin niteliği ve karakteri çocukların kişiliğinin, sosyal yetkinliğinin ve yaşamları boyunca gelişimsel süreçlerinin belirlenmesinde önemli bir role sahiptir. Bu bakımdan ebeveynleriyle hiç bağlanma ilişkisi şansı bulunmayan bir sosyal çevre çocuk için gelişimsel açıdan en olumsuz çevredir.

2- Akranlarla   ilişkiler: Ebeveyn-çocuk arasındaki ilişki ne kadar bozuksa çocuğun genel olarak sosyal ilişkilerde başarılı olma şansı da o derece düşüktür. Araştırmacılar, sosyal yetkinliğin gelişmesinde akranlarla olan ilişkilerin çok önemli olduğunu vurgulamaktadır.

3- Benlik ile ilişki:Sosyal gelişim sadece diğer insanlarla ilişki kurma yolunu değil aynı zamanda benliğimiz hakkında hissettiklerimizi de etkilemektedir. Birçok bireysel özelliğimiz ve duygusal durumumuz ancak ilişki geçmişimize bakarak anlaşılabilir. Düşük benlik saygısı, düşük kendine güven ve depresyonun temeli genellikle erken çocukluk ilişkilerindeki bozukluklardan kaynaklanmaktadır.

4-   Toplumla ilişkiler: Her ne kadar davranış bozukluğu gösteren çocukların hepsinin antisosyal ebeveynleri olduğunu söylemek yanlışsa da sık suç işleyen, alkol sorunu olan yetişkinlerin çoğunun çocukluklarında bozuk ilişkiler yaşadığı bir gerçektir.

5-  Eşlerle ilişkiler: Eşler yakınlık kurma ihtiyacı içindeyken aynı zamanda da bağımlılıktan korkmaktadırlar. Bu da ilişkilerde bir ikileme neden olmaktadır. Bu tür durumlarda psikolojik dinamikleri ve her üyenin duygusal geçmişini anlamak son derece önemlidir

6- Çocuklarla ilişkiler: Bu noktada ilişki çemberi tamamlanmaktadır. Ebeveyniyle bağlanma ilişkisinde bulunan çocuk, yetişkin olmuştur ve kendi çocukları vardır. Geçmiş çocukluk yaşantısı ve bağlanma ilişkilerinin bireyin kendi çocuklarıyla olan ilişkisini olumlu veya olumsuz yönde etkilediği düşünülmektedir

Kısaca bağlanma teorisi insanların doğal bir güdü olarak bebeklikten itibaren, başkalarıyla bağlanma ihtiyacı içinde olduğunu, bu eğilimin bebekleri ve çocukları zarar görmekten koruyarak her yönden sağlıklı bir gelişim içinde olmalarını sağladığını savunur.

Bu teorinin güçlü yönü, hem biyolojik hem de çevresel etkileri bütünleştirebilmesinden ileri gelmektedir. Bu teori, insanları çocukluklarıyla ilgili çok fazla “suçlayıcı” biçimde ele aldığı ve çocukluktaki sağlıksız bağlanmalara rağmen mutlu ailelere dönüştürme çabasında olduğu için eleştirilmiştir.

FEMİNİST TEORİ

Feminist teori, kadın deneyimlerinin toplumun sosyal, politik ve ekonomik yapısından kaynaklandığı düşüncesinden hareketle, kadınlarla ilgili çalışmalarda kadın bakış açısı sunmaktadır. Feminist kuram, bir toplum içindeki kadın ve erkekler arasındaki cinsiyet ilişkilerinin yapısını inceleyerek, kadın hakları ve kadının eşit statüsü üzerinde durur. Feminist kuram kadınıtemel obje ve ilgi odağı olarak görür ve onu üç açıdan inceler:

-Birincisi araştırmaların başlangıç noktası kadındır.

-İkincisi kadını merkezi bir obje olarak görür.

–       Üçüncüsü ise feminist kuram kadının bakış açısından hem kritik hem de eylemcidir ve kadına mevcut yapıda daha iyi bir yer bulmaya ve dünya yaratmaya çalışır.

Feminist düşünceye göre güç ve ayrıcalık cinsiyet, ırk ve sınıf temelinde adil bir şekilde dağılım göstermemektedir. İlk feminizm tartışmaları, erkek bakış açısının sosyal, politik ve ekonomik yaşamı şekillendirdiği düşüncesine dayanan cinsiyetçilik ile başlamıştır. Feminist bakış açısının temel varsayımları şöyle özetlenebilir:—-

#     Yaş, sınıf, ırk, etnisite, özürlülük durumu ve cinsiyet kadınları ve diğer grupları tanımlar.

#Bireysel deneyim, değişim ve adaleti getirecek sosyal veya politik eylemi getirir.

#Birçok farklı gerçeklik vardır.

#     Sorunlar bütünsel ve bağlamsaldır.

Her ne kadar feminizm bazı temel ön kabuller üzerine kurulmuşolsa da feminizmin evrensel olarak kabul edilmiş ve tek bir biçimi yoktur. Feminist yaklaşımları beş grup altında incelemek mümkündür:

1-  Liberal    feminizm: Kadının güçsüz ve baskıaltındaki konumunu cinsiyet rollerinin sosyalleşmesinde öğrenilmiş psikolojide gördüğü kadar aynı zamanda kadınların eşit sivil haklardan ve fırsatlardan yararlanamamasına bağlamaktadır.

2-Marksist feminizm: Çağdaş ve sosyalist feminist teorinin ve Marks ile Engels’in “kadın sorunu” üzerine sınırlı söylemleri bulunmaktadır. Feministler için Marks’ın ideoloji çalışması, cinsiyetçiliği anlamak için esastır. Cinsiyetçilik (sexizm) erkeğin kadın üzerindeki gücünü haklı gösteren bir ideolojidir.

3-  Sosyalist feministler: Marksizmi eleştirmişlerdir. Sosyalist feminizm, Marksist feminizmin, kadının toplumdaki konumuna ilişkin analizlarini kabul etmektedir. Marksist feminizmden ayrıldığı nokta ise cinsiyet kavramıdır. Sosyalist feministlere göre, kapitalizm, kadının ezilmişliğinde çok yer tutsa da, yalnızca buna bağlanamaz. Sosyalist feminizm, kadınların baskıaltında ve güçsüz konumunu sınıf eşitsizliği, patriarkal sistem ve cinsiyet eşitsizliğine dayalı kapitalist sistemin etkileşimine bağlamaktadır. Bu etkileşim sonucunda kadınlar, düşük ücretli ve evde ücretsiz çalıştığından pazar ekonomisinde işgücünün yanlış kullanımı yoluyla ikincil planda kalmakta ve sömürülmektedir.

Sosyalist feminizmin hedefi, kadının güçsüzlüğünden kurtulması için hem kapitalizmi hem de erkek egemenliğini kaldırmaktır. Reform odaklı liberal feministlerin tersine sosyalist feministler devrimci sosyal değişimlerin, cinsiyet eşitsizliğini ve gücün eşitsiz dağılımını önlemede önemini vurgulamaktadır.

4-Radikal    feminizm: Sosyalist feminizm gelişirken, diğer feministler kadının ezilmesinde her şeyden çok erkek egemenliğinin etkisi üzerinde durmuşlardır. Radikal feministler ataerkilliği, “erkeklerin güç ve ekonomik imtiyaza sahip oldukları sistem” şeklinde açıklamakta ve ataerkilliği sosyal, tarihsel ve politik güç olarak görmektedir. Cinsiyet eşitsizliği, ataerkil sistemin bir sonucudur ve sosyal eşitsizliğin ilk şeklidir Kadınların toplayıcı, erkeklerin avcı olduğu dönemde, eşitlikçi bir sistemin varolduğu bilinmektedir.

Ancak süreç içerisinde erkekler, kadının fiziksel ve biyolojik, özellikle de doğurganlık özelliklerinden yararlanarak, onlar üzerinde egemenlik kurmuştur

Feminist yaklaşım güçsüz ve baskı altında konumlanan gruplardan kadına ilişkin gerçeği anlama ve değiştirme çabasında başarılı olabilmek ve kadınlara yönelik toplumsal cinsiyet eşitsizliğini onların ifadeleriyle anlamak ve güçlenme için gerekli koşulları sağlamak için değişme sürecine konu olanların görüşlerinin ön plana çıkarılmasına büyük önem atfetmektedir. Feministler, kadın deneyimini, erkeklerle karşılaştırarak değil, sadece kadın olmanın değerli olmasından dolayı normalleştirmenin yollarını ararlar.

Feminist teori, aile araştırmalarında önyargılı erkek egemen anlama sistemini sorgulayarak, olguları kadın bakış açısından anlamayı sağlamıştır. Bununla birlikte yalnızca araştırma alanında değil, uygulama alanında da kadının güçlendirilmesine ve haklarının korunmasına dair adımların atılmasına katkı vermiştir. Ancak bu teori; özellikle klasik feminizm yaklaşımı, beyaz orta sınıf kadınları savunduğu; farklı kültürlerdeki kadını anlamada sınırlı olduğu yönünde eleştirilere tabi olmuştur. Ayrıca, bu teorinin biyolojik ve psikodinamik süreçlere ve aile içindeki erkek üyelere yeterince önem vermediği yönünde de eleştirilere tabi olmaktadır.

 

Ailelerle Sosyal Hizmet 5.Ünite
AİLE SORUNLARINA GENEL BAKIŞ
5.                                                           ÜNİTE ÖZET

Bilindiği üzere sosyal sorunlar çeşitli olup toplumdan toplumda, zamandan zaman hatta coğrafi yerleşim özelliğine göre de değişmektedir. Aile toplumsal bir birim olarak pek çok sosyal sorundan hem etkilenir hem de kendisi de bir sosyal varlık olarak sosyal sorunlara neden olabilmektedir.

Tablo 1. Ailelerin Karşılaşabileceği Bazı Sorunlar
Boşanma Alkol ve madde kullanımı Kumar
Yoksulluk İflas İşsizlik
Süreğen hastalıklar Ölümcül hastalıklar AIDS
Duygusal sorunlar Davranış sorunları Çocuksuzluk
Çocuk istismarı Çocuk ihmali Eş istismarı
Cinsel istismar Yaşlı istismarı Engelli çocuk
Para yönetimi Ciddi yaralanmalar Ölüm
İstenmeyen gebelik Cezaevine girme Suç işleme
Zorunlu emeklilik Suç mağduru olma Terk
Cinsel işlev bozukluğu Sadakatsizlik Evden kaçma

Aile sorunları olarak yaygın olarak görülen aile içi şiddet, istismar, yoksulluk, göç ve kente uyum sorunları, suç ve adli sorunlar, evden kaçma, iletişim sorunları, kronik hastalıkla mücadele gibi sorunlardır.

SORUN 1: AİLEİÇİ ŞİDDET

Şiddet ve Sağlık konulu Dünya Raporu’a göre şiddet eylemin gerçekleştirildiği kişiler açısından üç açıdan ele alınmaktadır.

1.    Kişinin kendisine yönelik uyguladığı şiddet,

2.    Kişilerarası şiddet

3.    Kolektif şiddet .

En yaygın olan şiddet biçimlerinden olan ancak özel ilişkiler çerçevesinde gerçekleştiğinden çoğunlukla kapalı kapılar ardında kalan aile içi şiddet kişiler arası şiddet sınıflandırmasına girmektedir. Bu bağlamda ‘aile içi şiddet’ ‘eşler ve aile bireyleri arasında çoğunlukla ev içerisinde yaşanan şiddet’ olarak tanımlanabilir. Aile içi şiddet günümüzde çoğunlukla erkek tarafından kadına uygulanan şiddet şeklinde görülmektedir.

Aile içi şiddet genel olarak “aile içinde bir bireyin hayatının, bedeninin, psikolojik bütünlüğünün ya da özgürlüğünün güç ya da zor kullanılarak tehlikeye uğratılması” şeklinde tanımlanırken;

Birleşmiş Milletler Kadına Karşı Şiddetin Engellenmesi Bildirisi’nde (1992), kadına yönelik şiddet “ister özel, ister toplumsal yaşamda olsun tehdit, cebren ya da keyfî olarak özgürlükten alıkoymak da dâhil olmak üzere kadına fi ziksel, cinsel ya da psikolojik zarar ve acı veren ya da verebilecek, cinsiyete dayalı her türlü şiddet hareketi” olarak tanımlanmaktadır. Türkiye’de aile içi şiddet 1998’den bu yana “Aileyi Koruma Kanununa” göre düzenlenip cezalandırılmaktadır.

Kadınların aile içinde yaşadığı şiddetin çeşitleri özetle şu başlıklar altında toplanabilir:

1.       Yetersiz fiziksel ve duygusal ilgi demek olan ihmal,

2.       Anlayış, sevgi ve sempati görememe demek olan duygusal-psikolojik şiddet

3.       Tehdit, aşağılama, küçümseme, sindirme, bezdirme vb.nden oluşan sözel şiddet,

4.       İtip kakma, tokatlama, yaralama, dövme, yakma vb.nden meydana gelen fiziksel şiddet,

5.       Fiziksel şiddetin bir üst boyutu olan ensest, tecavüz ve fahişeliğe zorlanma gibi çeşitleri bulunan cinsel şiddet.

Şiddetin bir başka boyutu da istismar sorunudur. İstismar birçok biçimde olabilir. İstismarın biçimi ne olursa olsun amaç kadını kontrol altına almaktır.

Örneğin: Fiziksel incitme ya da incitme tehdidi, Duygusal istismar, İzole etme/sosyal anlamda yalıtma çabaları, Ekonomik anlamda yaptırımlar uygulama, Gözdağı vermek/korkutmak, Çocukları öne sürmek ve çocukları kullanmak.

Genel olarak şiddet/istismarın üç ana aşaması (evresi) vardır:

1.    Gerginlik yaratmak

2.    Patlama

3.    Balayı

Bazı vakalarda bu evrelerden her biri birkaç gün gibi oldukça kısa sürebildiği gibi bazı vakalarda birkaç ayı bulabilir. Bu aşamalarda yaşananlar ise:

1.     Aşama- Gergilik Yaratmak: Gerginlik iki kişi arasında oluşmaya başlar. Bazı patlamalar meydana gelebilir ancak bunlar her iki kişi tarafından sindirilebilir ve etki oranı minimize edilebilir. Kadın tipik olarak kendini korumayı dener ve sinirlendiğini göstermeden, şikâyet ederek durum üzerindeki kontrolünü sürdürmeye çalışır.

2.     Aşama- Patlama: İstismarcı sonunda patlar. Öfke; fiziksel şiddeti, tecavüzü ya da en üst seviyedeki sözlü istismarı doğurur.

3.     Aşama-Zararı Telafi Etmek (Balayı): İstismarcı yaptıklarından dolayı üzgün olduğunu ifade eder. İstismarcı şiddet uyguladığı kadının onu terk edeceğini düşünerek sevgi dolu, düşünceli ve çok dikkatli davranmaya başlar. Bu sevgi dolu davranışlar onun daha önceki davranışlarıyla uymadığından kadın şaşırmaya ve belki kendi algılama yeteneğinden ve akıl sağlığından şüphe duymaya başlar. Belki de kadın istismarın, karakterin tipik bir parçası olmadığına inanmak ister. Hatta kadın sonuçta, istismara uğramasının sebebinin kendisi olduğu kanısına varabilir ve “Eğer doğru davransaydım o sinirlenmezdi” diye düşünebilir. Sonuçta istismarın doğal seyri devam eder ve döngü yeniden başlar.

Şiddet uygulayan erkelerde gözlemlenen belirgin özellikler ise:

© Kadına karşı son derece mantıksız davranırlar, kıskançlık ve bencillik gösterirler. Çiftler genellikle, kadının başka bir erkekle ilgilenmesinin maruz görülemez olduğuna inanırlar.

© Kadını kontrol altında tutarlar. “Hepimiz birbirimize ihtiyaç duyarız başka kimseye değil” diyen aile ve arkadaşlarından izole etmek.

© Çabuk sinirlenirler ve çabuk sinirlenen bir mizaçları vardır.

© Ruh hâli ve davranışları sık sık değişebilir. Bazen sakin ve kibar bazen de acımasız ve sinirli olabilir.

© Kendi davranışlarının sorumluluğunu aşmayı reddederler. Hayatlarında kötü giden şeyler için başkalarını özellikle kadınları suçlarlar.

© Genellikle çok sık görülen aile içi şiddette, şiddete uğrayan çocuk ya da görgü tanığı olarak bir istismar geçmişleri vardır.

© Genellikle yasal zorlamalarla ilgili bir geçmişleri vardır.

© Ani sinirli çıkışlarını ve davranışlarını inkar ederler ya da mantığa bürürler.

© Genellikle şiddet uyguladıktan sonra pişmanlık hisseder, bir daha asla yapmayacaklarına söz verirler. Kısa bir süre içinde sevgi dolu bir partner olurlar. Ancak bu son değildir ve neticede istismar ve şiddet içeren davranışlarını tekrar ederler.

Şiddet görmüş kadınların genellikle şiddet içeren ilişkide ayrılmaya isteksiz olmasının ve dava için başvurduktan sonra davadan vazgeçmesinin birtakım sebepleri vardır. Bu sebepler ise:

© Daha ciddi şiddete uğramaktan ve cezalandırılmaktan korkmaları.

© Kendini geçindirmek için gerekli parasının ya da kalacak uygun yerinin olmaması.

© Çocuklarını, evini, kişisel eşyalarını, mallarını ve ekonomik güvenliğini kaybetmekten korkmaları.

© Kendilerinden kuşku duymaları, kendine karşı alçak saygı düzeyinde olmaları, diğer insanlardan utanmaları ya da onlara güvenmemeleri.

© İnandıklarının olmamasından ya da “şiddete sebebiyet vermek”le suçlanmaktan korkmaları.

© Evliliği sürdürmeyi vurgulayan dinî inançlar ve ahlaki değerler.

© Çocukların yararı için aile bütünlüğünün korunmasınıistemek.

© Şiddetin ileride sona ereceğine ya da ciddi boyutlardan çıkıp minimalize olacağına inanma isteği

© Aşk ve sömürülmeyi eşit anlamda sayma eğilimi.

Şiddetin bir diğer boyutu da özellikle sesszi kurbanlar olarak adlandırılan çocuklardır. Ebeveynleri arasındaki şiddete tanık ve/veya maruz kalmış çocuklar, şiddetin en son kurbanları olarak görünmektedirler. Bu çocuklar, yetişkinler arasındaki (aile içi) şiddetin “sessiz”, “unutulmuş” ya da “istenmeyen” kurbanlarıdırlar.

Yaşamları boyunca şiddete tanık olan çocuklarda sıklıkla rastlanılan sorunlar ise:

>       Kaygı, özgüven eksikliği, > Tedirginlik, korku, > Depresyon, içe kapanma, isteksizlik, ümitsizlik,

>       Öfke ve mizaç problemleri, > Uyku/yeme bozuklukları, > Zayıf dürtü kontrolü

>       Düşük akademik performans, odaklanma sorunları, > Madde kullanımı gibi

2.    SORUN: MADDE KULLANIMI ve BAĞIMLILIK

Madde kullanımı ve bağımlılığı günümüzde de dünyanın en önemli sağlık ve güvenlik sorunlarından biri olma özelliğini sürdürmektedir. Özellikle aile içinde ergenlerin yakından etkilendiği bir sosyal sorun olarak ülkemizde de genç nüfusun yoğunluğu göz önüne alındığında aileler için önemli sorunlardan biri olmaktadır Madde bağımlılığı ve bağımlılık yapıcı maddeler 1960’lara kadar ciddi bir halk sağlığısorunu olarak görülmemiştir. O dönemlerde afyon ve esrar başta olmak üzere barbitüratların ve alkolün bağımlılık yaptığı ve madde kötüye kullanımının bir davranış bozukluğu olduğu tıp literatürüne girmiş olmakla beraber bunun nedenleri, tedavisi ve önlenmesine yönelik ciddi çalışmaların 1980’lerden itibaren giderek arttığını görmekteyiz. Bunun en önemli nedenlerinden biri Amerika Birleşik Devletleri’nin Vietnam Savaşısonrası ülkesine dönen 200 binden fazla opioid bağımlısı ile uğraşmak zorunda kalmasıdır. Bunun en büyük nedeni savaş sırasında askerlerin ağır yaralanma durumlarında kullanılmak üzere harp paketlerinde bulunan morfin ampullerinin öforizan ve ağır stresi gidermek amaçlı olarak kötüye kullanılması ve Vietnam’da birçok bağımlılık yapıcı maddeye askerlerin rahatça ulaşabilmeleridir.

Bağımlılık yapan maddelerin üç temel özelliği:

1.    Keyif verici etkilere tolerans gelişim,

2.    Kullanımlarınınani kesilmesi sonucu ortaya çıkan yoksunluk krizi ve

3.    Uzun süreli kullanımlarından kaynaklanan fiziksel ve psikolojik arazların ortaya çıkmasıdır.

Kimler madde bağımlısı olabilir?

DSM IV’e göre aşağıdaki durumlardan en az bir tanesini on iki aylık bir süreçte sergileyen bir kişinin bu maddeyi kötüye kullandığı kabul edilebilir:

1)    Madde temini için uğraş yüzünden önemli sosyal ve sorumluluk gerektiren aktivitelerden vazgeçmek veya bunları oldukça azaltmak

2)    Fiziksel bir zarar görme veya başka birine zarar verme riskine rağmen (örneğin, trafikte araç kullanırken) madde almak

3)    Maddenin kullanılması veya taşınmasına bağlı bazı yasal problemler yaşamak (örneğin, alkollü araç kullandığı için ceza alma veya illegal bir maddeyi taşıdığı için tutuklanma gibi).

Tüm bunlara ek olarak DSM IV’ e göre aşağıdaki belirtilerin bazılarını en az bir yıllık bir süreçte yineleyerek sergileyen bir kişi “madde bağımlısı” kabul edilebilir:

1)    Maddenin keyif verici etkisini duyumsayabilmek için dozun belirgin bir şekilde artırılması veya aynı dozun yinelenerek alınması sırasında başlangıçtaki keyif verici etkinin duyumsanamaması(yani madde etkilerine “tolerans” gelişmesi).

2)    Maddeyi alış sıklığının ve alınan madde miktarın abartılı ölçüde artması.

3)    Madde alınmadığı zaman yoksunluk krizinin ortaya çıkması ve krizin madde alımı ile birlikte hafiflemesi veya tamamen kaybolması.

4)    Madde kullanımını kontrol etmeye veya tamamen bırakmaya yönelik başarısız girişimlerin olması.

5)    Kişinin zamanını büyük ölçüde madde bulmaya ve stoklamaya yönelik

6)    Madde kullanımına bağlı olarak sosyal ve iş aktivitelerinin giderek azalması.

7)    Kullanılan maddeye bağlı olarak fiziksel ve psikolojik arızaların ortaya çıkması ve bunların kullanılan maddeden kaynaklandığını bile bile madde kullanımını sürdürmesidir.

Madde bağımlısı olma riskini artıran bazı durumlar söz konusudur ki burada işte aile sistemi aklımıza gelmektedir. Bu riskler:

>       Ergenlik/ilk gençlik döneminde olma

>       Aile içi iletişim sorunları, huzursuzluk, eş çatışmasının yoğunluklu yaşandığı aileler

>       Aile içi sosyal destek mekanizmalrında zayıflık

>       Baskıcı bir tutumla çocukların eğitilmesi, ailede birey olma alt sisteminin diğer üyelerce desteklenmemesi

>       Yosulluk, göç ve kentsel uyum sorunları, başka bir yaşama hevse etme hayalleri

>       Ailede içinde bir diğer kişide madde bağımlısı olma ya da ebeveyne modellerinde madde bağımlısı olma durumu

>       Sevgi ve ilgi yoksunluğu içinde büyüyen bireyler

>       Arkadaş ve akran gruplarına ait olma gereksinimi ve onlardan gelen baskıcı davrnaışlar

>       Akademik başarının düşük olması, derslere olan ilginin giderek azalması

Özellikle bir gençlik dönemi sorunu olarak bilinen madde bağımlılığı sorunu ergen/gencin içindeki aileyi özellikle ebeveynlerini yakından ilgilendirmekle birlikte yine tedavisinde aileyi doğrudan etkileyen bir sorundur.

3.    SORUN: BOŞANMA VE ÇOCUK

Boşanma; kültür, evlenme yaşı, eğitim ve sosyokültürel uyumsuzluk gibi nedenlerden doğmasına rağmen, en temelde evlilikteki sorunların çözülememesi nedeniyle ailenin dağılması sonucu ortaya çıkan bir durumdur. Boşanma bir anlamda Özgüven (2000)’in de ifade ettiği gibi; evlilik birlikteliğinin sonlanması anlamına gelmekte ve teorik anlamda yasal olarak kurulan evlilik birliğinin yine yasal olarak sona ermesidir.

1970’liyıllarda başlayan boşanma oranındaki hızlı artışa dikkat çeken Bryner, Margeret Mead’in 1972’de “Dünyada insanların çok büyük bir toplumsal baskı olmaksızın evli kaldıkları hiçbir toplum yoktur” ifadesine dikkat çekmektedir.

Bo ş anma , evlilik sistemi içinde olan her birey yani çocuk/lar çiftler için duygusal anlamda acı veren bir süreç olabilmektedir. Bo ş anma ve ayrılık süreci sancılıdır ve iki tarafa da acı verdiği gibi çocuk/lar üzerinde de pek çok duruma neden olabilmektedir. bu dönemde yaşanan stres düzeyinin aileden birinin ölümünde yaşanabilecek kadar yüksek olduğu ve bu sürecin bazen 15-20 yıla kadar uzayabildiği pek çok araştırma tarafından ortaya konmuştur.

Boşanma çocuklarda kısa ve uzun süreli etkilere neden olmaktadır. Bu çocuklarda kısa sürede öfke, utangaçlık, umutsuzluk, güvensizlik ve somatik yakınmalar; uzun sürede ise; alkolizm, depresyon, kaygı ve intihar eğiliminde artma, ergenlik cağına geldiklerinde ise universiteye girme veya tamamlama oranında düşme ve işsizlik oranında artmadır.

Aile parçalanması genellikle çocukların güvenlik duygularını tehdit eder, buna ekonomik durumdaki değişimler ve diğer ebeveyni kaybetme korkusu da eklenirse bu güvensizlik duygusu daha da büyür. Çocuklar anne babalarının ayrılığından kendilerini suçlayabilirler. Çocuk bazen de kendisini aileyi tekrar bir arada tutma ya da bir hayata getirme gibi bir görev sorumluluğunda bulur ve enerjisini, zihnini bu tarz bir iletişimle meşgul eder. Oysaki unutulmamalıdır ki boşanma temel olarak eşleri yani büyükleri ilgilendiren bir durum olup; çocuğun en az zararla bu sürecin geçirilmesinde anne ve babaya önemli sorumluluklar ve özenli davranışlar düşmektedir.

 

Ailelerle Sosyal Hizmet 6.Ünite
 

6.                                    ÜNİTE ÖZET

AİLE SORUNLARINA BAKIŞ II

AİLEYİ ETKİLEYEN MAKRO SORUNLAR: YOKSULLUK SORUNU

Yoksulluk sorunu eski bir sosyal sorun olmasına rağmen özellikle 1980’ler itibariyler başlayan liberal politika ve uygulamalar ile toplumlarda daha da belirginleşmiş hatta çeşitlenmiştir (insani yoksulluk, çalışan yoksullar vs) Yoksulluk temelde pek çok sosyal sorunun da kaynağıdır. Yoksulluk eğitimsizliğe, işsizliğe, engelliliğe, kronik ve ölümcül hastalıklara, olumsuz yaşam koşullarına, ruh sağlığı bozukluklarına neden olan bir temel sosyal sorun olarak aileyi ve içindeki üyelerini de derinden etkilemektedir.

Hâlihazırda dünya nüfusunun dörtte biri yoksulluk sınırı altında yaşıyor. Dünyada bir milyarı aşkın insan yeteri kadar beslenemiyor ve bunların 800 milyon kadarı gelişmekte olan ülkelerde bulunuyor. Her yıl beş yaşın altında 7 milyon çocuk, yani her saatte bin çocuk, bunca bilimsel ve teknolojik ilerleme kaydedilen modern dünyada açlıktan hayatını kaybediyor.

Temel Gereksinimler Korunma, giyim, barınma, yiyecek gibi temel gereksinimlerin azlığı

Temel Güven Eksikliği Ezilmişliğe bağlı olarak temel güvenlik gereksinimlerinin denkçe bir şekilde karşılanamaması.

Sınırlı KaynaklarGelir eksikliği içinde olan insanların gereksinimlerini karşılayabilecek yeterli düzeyde gönence ya da kaynaklara sahip olamaması.

Yaşam Ölç ütleri Ortalama olarak toplumun yaşam ölçütlerinin altında yaşama.

Yetki Eksikliği Kendi kendilerine hem yoksunluklarını hem de kaynak eksikliklerini giderecek çözüm yollarının ve toplumsal hakların eksikliği.

Çok yönlü yoksulluk Açlık ve evsizlik gibi uzun yıllar boyunca sınırlı kaynaklara karşın çözümlenemediği için sıkıntı ve derinden yaralayıcı bir biçimde acı vermesi durumu. Dışlanma Toplumsal yaşamın birer parçası olan toplumsal ilişkilere katılamama durumu.

Eşitsizlik Toplumun geneli ile karşılaştırıldığında kişinin kendi ni toplumdaki diğer kişilere göre daha eşitsiz bir biçimde hissetmesi durumu.

Sosyal sınıf faklılığı Bireylerin toplumdaki ekonomik konumlarınedeniyle kendilerine bağıntı olarak hissettikleri toplu msal gruplanmalar.

Sosyal güvenlik eksikliği Yoksullar kendilerini toplumsal güvenlikten yararlanırken eksik hissederler. Bu eksiklik onların gelirlerinin düşüklüğü değil güven eksikliğidir. Beklenmeyen durumlar Önemli yoksunluklardan oluşan ve onların yoksulluklarını sürdürmelerine neden olan beklenmedik moral durumların ortaya çıkmasıdır. Örneğin aile büyüklerinin ani ölümü veya uzun süreli hastalıkları gibi

Yoksulluğun bireysel ve toplumsal nedenleri;

>      Yüksek işsizlik oranı,    > Olumsuz fiziksel sağlık, özürlülük, duygusal

sorunlar,

>      Tıbbi harcamaların çok olması, > Alkol    sorunu, uyuşturucu madde

bağımlılığı,

>      Geniş aile, > Otomasyondan dolayıişten çıkarılma, > İş yapabilme becerisinden yoksun olma, > Düşük eğitim düzeyi, > Kadının bakmakla yükümlü olduğu küçük çocuklu aile yapısı,

>      Aile gelirinin yetersiz olması, > Suç işleme, kumar oynama, > Boşanma, terk, ayrı yaşama,

>      Düşük statülü işlerde çalışmadır

Araştırmalara göre; parçalanmış aileler ve özellikle kadının hane reisi olduğu aileler, çocuklar yoksullar arasında ilk sırayı almaktadır. 15 yaş altı yoksul çocuklar % 21 oranıyla en büyük gruptur.

YOKSULLUK SORUNU, AİLE SİSTEMİ ve SOSYAL HİZMET UYGULAMALARI Yoksul ailelerin genel özellikleri:

>      Dış sistemlerden etkilenirler ve yoksul ailelerin maddi açıdan sıkıntıları vardır.

>      İşve gelir kaynaklarıyeterli değildir.

>      Aile dış dünyadan gelen çeşitli etkileri elimine edip bir denge sağlayamazsa, aile üyelerinin birbirine karşı zedeleyici davranışları ortaya çıkabilir.

>      Yoksul aileler dış sistemlerle bağlantı kurmada başarılı değildir.

>      Toplumsal kurumlarla ilişkileri sınırlıdır

>      Dış sistemler aile sürecini olumsuz yönde etkiler, sonuçta aile üyeleri dış dünyaya karşı yabancı, güvensiz ve düşmanca tutumları geliştirebilirler.

>      Aile, sorun çözmede yardımcı olabilecek dış sistemlere kapalı olduğunda, aile üyelerinin bilgi ve beceri eksikliğinden dolayı aile içi ilişkiler konusunda sıkıntılar yaşanabilir, bu durum yoksulluğun sürekli olarak devam etmesine ve ikinci nesle aktarılmasına neden olur.

Aile her şeyden önce sosyokültürel bir varlıktır. Ailenin sağlıklı ve sağlıksız olması; ailenin sosyoekonomik özelliklerine, toplumdaki hizmet ve olanaklara, aile üyelerinin genetik özelliklerine, kişiliklerine, aile içi ilişkilerin dinamiklerine bağlıdır. Yoksul ailelerin sınırları, kuralları, iletişim yapısı ve şekli dış sistemlerle olan ilişkilerden etkilenir. Bu nitelikteki ailelerin ilişki şekli negatif bir yapıya sahiptir.

Yoksul ailelerin sınırları, kuralları, iletişim yapısı ve şekli dış sistemlerle olan ilişkilerden etkilenir. Bu nitelikteki ailelerin ilişki şekli negatif bir yapıya sahiptir. Yoksul aileler için yapılacak olan mesleki müdahalede ailenin yapısı, nesiller arası ilişkiler, aile içi kurallar ve ailenin etkileşim süreci dikkate alınmalıdır. Tüm bu unsurlar ailenin bütünleşmesi, dayanışmasıve kimlik kazanması için son derece önemlidir.

Yoksul ailelerle yapılan çeşitli çalışmalarda bazı stratejiler bulunmaktadır. Bu stratejilere göre sosyal hizmet uzmanları aşağıdaki özellikleri göz önünde bulundurmalıdır:

1.    Ailenin başka sistemlerle etkileşim sürecinde olduğu,

2.    Ailenin sorun çözme sürecinin güçlendirilmesi gerektiği,

3.    Bütün etkinliklerin aile üyelerinin bütünleştirilmiş çabaları içinde olacağı Aileye yönelik müdahalelerde etkili olabilmek için öncelikle ailenin bulunduğu

yerden başlamak, güçler perspektifinden bakmak, hizmet sunumunda esnek olmak, ilişkiyi etik ve saygılı bir biçimde başlatmak ve sonlandırmak, aileye yeni bir bakış açısıyla yaklaşmak, güven aşılamak, sorunlar üzerinde bir ortak gibi çalışmak, ev ödevlerinizi yapmak, negatif imajlardan kaçınmak, her bir ailenin kendine özgü olduğunu akılda tutmak gerekmektedir.

GÖÇ, KENTE UYUM SORUNLARI VE AİLE Göç, çok yönlü karaktere sahiptir. Toplumun kültürel ve ekonomik yapısıyla yakından ilişkilidir. Göç, insanların bulundukları yerden ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel nedenlerden dolayı başka bir yere hareket etmelerine verilen genel bir ad, evrensel bir olay olarak tanımlanabilir.

Ülkemizde göç olgusu, 1950′ li yıllarda sanayileşmenin etkisiyle ve kentleşmenin ortaya çıkmasıyla hız kazanmıştır. Tarım devriminden sanayi devrimine geçişin etkisi insanları ve insanların yaşamlarını etkilemiştir. 1950’lerde kentsel nüfus oranı kırsal nüfus oranından daha fazladır.

“Göç etme nedeni” bağlamında dört değişik tipte göçten söz etmek olasıdır. Bunlar ilkel, zoraki, zorlayıcı ve serbest göçlerdir.

Özetle yaşanan sorunların genel başlıkları:

>      Yoğun nüfus baskısı ve çarpık kentleşme,

>      Gecekondulaşma,

>      Hırsızlık, gasp, anarşi ve diğer adli ve toplumsal sorunlar,

>      İşsizlik,

>      Yabancılaşma ve kültür çatışmasıdır.

Ülkemizde göçe bağlı yaşanan pek çok sosyal sorun hâlâ ne yazık ki vardır. Göçle birlikte kente uyum sorunları, kentle bütünleşme, mevsimlik yapılan göçlerde ciddi bir yoksulluk sorunu vardır ve ne yazık ki özellikle kadın ve çocukların yaşadığı çeşitli sorunlar oluşmaktadır.

GÖÇ VE KENTLEŞME Kentleşme özellikle Türkiye’nin batısında daha yoğundur. Kentleşmeyi tetikleyen göçlerin yönü de hep batıya doğru eğilim göstermiştir. Göçler, bazen kırsal alandan büyük şehirlere doğrudan göç şeklide, bazen de önce küçük ve orta ölçekli kentlere, daha sonra büyük şehirlere olacak şekilde olmuştur. Göç hareketine ilk katılanlar, gençler ve az çok okuma yazma bilenlerdir. Gidilen yerlere tutunabilme açısından hemşehrilerin bulunmasıönemsenmiştir. Bu da kentlerde belli yörelerden gelenlerin yoğun olarak yaşadığı mahallelerin oluşmasına sebep olmuştur.

Hızlı ve çarpık kentleşmenin en önemli sorun alanlarından biri gecekondu olgusudur. Gecekondu, genelde tüm üçüncü dünya ülkelerinin sorunlarından biridir. Gelişmekte olan ülkelerin hızlı bir kentleşme süreci içine girmeleri belirli bir plan dâhilinde gerçekleşmediğinden çarpık kentleşme gelişme oluşumu meydana gelmiştir. Sonuç olarak da 1950’lerden bu yana hızı giderek artan çarpık kentleşme süreci karşımıza gecekondu olgusunu çıkarmıştır. Sosyal bilim çevresinde gecekondu olgusu “tampon kurum”, “Marjinal Sektör” ve “merkez-çevre” ya da “bağımlı-kentleşme” gibi üç önemli yaklaşım ile ele alınmaktadır.

Kentlileşme, temelde insanların kentle bütünleşmesini ifade eder. Bütünleşme kavramı genelde, bir nüfus grubunun daha büyük bir nüfus grubuyla kaynaşması anlamına gelir. Kentlileşme, kentleşme akımı sonucunda toplumsal değişmenin insanların davranışlarında ve ilişkilerinde değer yargılarında maddi ve manevi yaşam biçimlerinde değişiklikler ortaya çıkarması sürecidir. Kentlileşen insanda ekonomik ve sosyal olmak üzere iki bakımdan değişme olmaktadır. Ekonomik bakımdan kentlileşme; Kişinin geçimini tamamen kentte veya kente özgü işlerle sağlayacak duruma gelmesiyle gerçekleşir. Sosyal bakımdan kentlileşme; Kır kökenli şahsın her türlü konularda kentlere özgü tavır ve davranış biçimlerini, sosyal değer yargılarını benimsemesi ile gerçekleşmektedir.

Göç ile yaşanan uyum sorunlarına hızlı kentleşme ve toplumsal değişmenin sonuçları eklendiğinde gecekondulu kesim giderek kendisine ve çevresine yabancılaşmaya başlamakta, yoğun bireysel ve ailesel yaşamaktadır. Buna karşılık çevresinde yeterli destek ve rehberlik hizmetleriyle desteklenememektedir.

Bu noktada aklımıza hizmetlerin topluca ve organize olmuş bir biçimde halkın katkı ve katılımı sağlanarak verilebilecek yerler, toplumun en uç kesimlerine kadar, yani semt ve mahalle düzeyinde, toplum merkezleri, aile danışma merkezleri gibi sosyal hizmet kuruluşları akla gelir. Özellikle göç ve kente uyum sorunları yaşayan ailelerde aile işlevleri açısından sağlıksızlık, bireylerin özellikle çocuk ve ergenlerin gelişimi tehdit altında olup; kadınlar da bireysel anlamda rolleri açısından sorunlar yaşamaktadır.

Bu tür ailelerle yapılacak olan sosyal hizmet uygulamalarında;

© Hizmet halkın ayağına götürülmeli; yerinde hizmet anlayışı olmalı,

© Sorunlar/talepler yerinde çözümlenmeli,

© Halkın inisiyatifi geliştirilmeli, bilinç ve algılarını geliştirici uygulamalar yapılmalı (konferans, eğitimler, çalıştaylar, kooperatifleşme ve üretim sağlama çabaları vs.)

© Programlar halk tarafından kendi isteklerine göre yapıldığında verimli ve etkili olur; halkın gerekçe gereksinimlerinin farkına varılması ve onların da katılımının desteklenmesine yönelik çalışmalar yapılmalı,

© Gerektiğinde bireysel danışmanlıkla aile üyeleri desteklenmeli,

© Ailenin güçlendirilmesine yönelik sosyal hizmet uygulamaları gerçekleştirilmeli,

© Hızlı kentleşmenin getirdiği yabancılaşma duygusunu ortadan kaldırıcı ve bütünleşmeyi her anlamda (sosyal, ekonomik, kültürel) sağlıklı kılacak sosyal hizmet uygulamalarına önem verilmelidir

Son olarak özellikle kente uyum sorunları olan marjinal bölgelerde yapılacak sosyal hizmet uygulamalarının niteliği ağırlılıklı olarak makro odaklı çalışmalardır, yani toplumla çalışma yöntemidir.

Toplumla çalışma yöntemi; sosyal refah amaçları doğrultusunda toplumda değişiklik yapmayı amaçlar ve bu yöndeki çalışmalarında sosyal hizmetin temel değerlerine dayanan katılımcı ilkelerden hareket eder. Toplumun sorun çözme kapasitesi geliştirilmeye çalışılır. Kendi sorunlarına duyarlı, bilinçli ve bu sorunların çözümü için eldeki kaynaklar olduğu kadar, başka yerlerden aktarabileceği kaynakları da birleştirmeye çalışan bilinçli bir toplum yaratmak toplumla çalışmanın temel felsefesidir.

 

Ailelerle Sosyal Hizmet 7.Ünite

 

İLETİŞİM
7.                                    ÜNİTE ÖZET

Açık ve direkt iletişim yani doğrudan iletişim sağlıklı iletişimin göstergesi olup aile üyelerinin birbirlerine çekinmeden, tartışma ortamı açmadan karşıdakini kırmadan ve söyleyen kırılmadan her şeyi uygun bir dille söyleyebilmesidir.

İletişimin Öğeleri
Gönderici: İletiyi (mesajı) hazırlayan gönderen kişidir. Alıcı: İletinin (mesajın)
gönderildiği kişidir.

İleti: Gönderilmek istenen bilgi, düşünce ve duygu gibi şeylerin bir yol ile
şifrelenmesidir. Bu şifre genellikle dildir.

Kanal: İletinin göndericiden alıcıya ulaştığı yol, araçtır.

Bağlam: İletişimin gerçekleştiği ortamdır.

Dönüt: İletideki amacın yerine getirilmesidir

Aile yaşayan bir organizma gibidir. Organizmayı oluşturan organların birinde
görülen arıza, anında diğer organların ritmini, işleyişini ve fonksiyonelliğini etkiler.
Ailenin çeşitli görevlerini yerine getirmesi için mutlaka aile içi iletişimin ve etkileşimsel
sürecin olması gerekir.

Temel İletişim Varsayımları
İletişim kurmamak olanaksızdır esastır ve gereklidir; ancak her zaman da mümkün
değildir, iletişim insan davranışlarının bir ürünüdür ve bilinçli, veya bilinçsiz
gerçekleşebilir.

»İletişimin ilişki ve içerik düzeyleri vardır
>>Mesaj alışverişindeki dizisel yapı, anlam oluşturur.

»Mesajlar iki tiptir: Sözlü iletişim akıl, mantık ve düşünceyi, sözsüz iletişim duyguları
ve ilişkileri en etkili ifade etme aracıdır.

>>Eşit ve eşit olmayan ilişkiler: Bu varsayım ilişkinin türüyle ilgilidir. Eşit ve eşit olmayan iki tür ilişki vardır. Eşit ilişki içinde olanlar “Ben istediğimi söyleme özgürlüğüne sahibim, konuştuğumda istediğini söylemekte özgürüm” gibi düşünürler. Eşit olmayan ilişkide ise kişi kendisine yönelik nitelemeyi, karşısındaki için düşünmez.

İletişimde empatik anlayış önemlidir: Kendini karşısındaki kişinin yerine koyup nesnelliğini yitirmeden onun sorunlarına onun gibi bakabilmesi, onun hissettiklerini yaşayabilmesi ve anladığını karşı tarafa iletmesi sürecidir.

İletişim sadece konuşmak değildir. İletişim aynı zamanda; Neyi, Ne zaman, Nerede, Nasıl, söyleyeceğini bilmek, Olayları basite indirgeyerek sunabilmek, Akıcı bir dille ve karşınızdaki kişiyle göz kontağı kurarak konuşabilmek, Dikkati yoğunlaştırabilmek ve karşınızdaki kişinin verilen mesajı anlayıp anlamadığını kontrol edebilmektir

Etkili iletişim için etkin dinleme, tepki verme, olumlu yaklaşım ve ben dili kavramları önem taşımaktadır.

İyi bir dinleyici, iletişim kurduğu kişinin yalnız söylediklerini değil, yüzü, eli, kolu ve bedeniyle yaptıklarını da duyar. Çünkü yüz ifadeleri, el ve kol hareketleri, bedenin duruştarzı, sesin tonu gibi sözsüz mesajlar kullanarak da iletişim kurulur. Bu konuşmalarda, mesaj alış verişinin ancak küçük bir bölümünü sözlü mesajlar oluşturur. Sözsüz mesajları anlayabilmek için bu sembol ve belirtilere duyarlık kazanmak gerekir.

Sözsüz İletişimin Özellikleri

–      Sözsüz iletişim etkilidir

–      Sözsüz iletişim duyguların ifadesinde kullanılır ve bu anlamda etkilidir

–      Sözsüz iletişim çift anlamlıdır -Sözsüz iletişim belirsizdir

AİLELERLE SOSYAL HİZMET: AİLE İÇİ İLETİŞİMİ DEĞERLENDİRME VE ANLAMA

İletişimde önemli olan beceri dinlemektir. Etkili iletişimin önemli unsuru aktif dinlemedir. Aktif dinleme; etkili aile içi iletişimde temeldir ve hayati bir öneme sahiptir. Aktif dinlemede; yargılama olmaksızın empatik bir anlayışla gerçekleştirilen ve karşıdaki kişinin deneyimlerini, duygularını ve görüş açısını anlamak esastır. Aktif dinleme de İfadeleri yeniden anlamlandırma vardır.

Aktif dinlemenin temel prensipleri:
»Cesaretlendirme         »Açıklığa kavuşturma (soru sorma ve onay alma)

»Yeniden anlamlandırma.  »Yansıtma

»Özetleme (major temalar, duygular ve kişinin ifadeleri özetlenir)

»Onaylama                »Olumsuz dinleme kalıpları

»Dinleyici gibi görünenler  »Sınırlı dinleyiciler(sınırlı dikkat verirler)

»Kendine odaklanmış dinleyiciler »Dinleme becerisi »Katılma becerisi

»Takip etme becerisi     »Yansıtma becerisi

Etkili dinlememe nedenleri:

»Konuşmacıya karşı ön yargılı tutum. »Yorgun, üzüntülü olma

»Çekingen olma, korkma.     »Seçerek dinleme.   »Saplantılı dinleme

»Dinlemek yerine ne söylenileceği ile meşgul olma

Kendi söylediklerinin dinlediklerinden daha önemli olduğuna takılıp kalma İletişimde kişiler arası beceriler oldukça etkilidir. Bu konuda ele alınacaklar:

İlişki kurabilme: Bir diğer kişiyle kontak kurabilme

Uyum: ilişki geliştirmek, bağlantı kurmak, anlayış geliştirmek. Bunu yapabilmek için açık olduğunu ifade etmek Ses tonu: özellikle duyguların ifadesinde etkilidir

Etkili bir iletişimde olması gereken beceriler:
>> Konuşmaya zaman ayırma. »Duyguları, ümitleri, hayalleri paylaşma

»Yanlışları bulmadan kaçınma »Dürüst ve açıkça çatışma

>>Kazan-kazan metoduyla problemleri çözme

»Duyguları ve düşünceleri takdir etmek. »Konuşmacı ve dinleyici rollerini geliştirme

»Sözlü ve sözsüz iletişimi kullanma. >>Ne söylediğini tanımlama

»Doğrudan iletişim.  »Duygular ve beklentilerde tutarlılık

Aile içinde pozitif iletişim özelliklerinde olması gerekenler:

»İlgileri ortaya çıkarma

>> Birbirini dinleme: bir üyenin dediğini diğer üyelerin dinlemesi »Birbirlerinin duygularına duyarlı olma: duyguları tanımlamaya çalışma »Birbirlerinin görüşlerini ortaya çıkarma »Sonuca zıplamama                     »Eleştiriden kaçınma

Beş tip çift, ilişki biçimi öne sürülmektedirler. Bunlar; Hayat dolu, Uyumlu, Geleneksel, Çatışmalı, Cansız ve enerjisiz çiftler olarak tanımlamaktadır.

Hayat dolu çiftler, iletişim yetenekleri kuvvetli, sevgi, cinsellik, birlikte zaman geçirme ve maddi konularda birbirleriyle uyumlu çiftlerdir. Dinî değer ve anlayışlarında ortak görüşe sahiptirler.

Uyumlu çiftler, birbirleriyle iyi bir ilişki ve paylaşım içerisindedirler. Birbirlerinin arkadaşlarıyla ve aileleriyle iyi geçinirler. Evlilikte doyumlarının düşmesinin esas sebebi olarak evliliklerine ait geçekçi olmayan beklentileri ve çocuklarından kaynaklanan bazı problemlerdir.

Geleneksel çiftler ise stres seviyesi en yüksek olan gruptur. Yapılan ölçümler bu çiftlerin aralarındaki dinî uyuşmayıevlilikleri için önemli bir faktör olarak algıladıklarını göstermektedir. Bu gruptaki evliliklerde çiftin yaşı genç bile olsa, evlilik süreleri uzun ve çocuk sayıları fazla olabilmektedir. Geleneksel çiftlerde doyum seviyesi biraz daha düşük olmakla beraber, boşanma oranları en az seviyede olan grubu oluşturmaktadır.

Çatışmalı çiftler de evlilik ilişkilerinde çatışma çözme ve iletişim konusunda çeşitli güçlükleri bulunmaktadır. Boşanmayıveya ayrı yasamayı diğer gruplardan daha fazla düşünmektedirler. Evlilik dışı ilişki ve aktiviteye yönlenme oranları, diğer çiftlerden daha yüksektir. Problem çözme becerileri daha düşüktür.

Cansız ve enerjisiz çiftler, genelde evliliklerinden yüksek doyum elde edememektedirler. Genç, az eğitimli, düşük statülü meslekleri olan, gelir seviyeleri düşük, dinî ve etnik kökenleri farklı, erkek eşin iki işte birden çalıştığı demografik özelliklere daha sıklıkla rastlanmaktadır. Bu grup içerisinde genelde birbirlerini yeterince tanımadan kısa sürede evlenme kararı almış çiftlere daha fazla rastlanmaktadır.

Aile içi ilişkileri incelerken dikat edilecek unsurlar:

>>Eşin partnerinin yorumuna görünür şekilde katılmaması »Mizah anlayışının olmaması.    »Konuşmanın çoğunda dengesizlik

>>Uyum eksikliği.  »Olumlu fiziksel temasın olmayışı. >> Uzlaşma eksikliği

Ailenin geçmişi anne babanın kendi anne babalarıyla olan ilişki doğası hakkında bilgi vermektedir

Etkili iletişimin varlığını anlamak için bakılacak olan unsurlar:

>>Aile üyelerinin beklentileri   »Farklılıklarla baş edebilme >>Aile etkileşim kalıpları, kuralları

>> Kaçınmanın hangi durumlarda olduğu >>Aile iklimi >> Saldırganlığın hangi durumlarda olduğu

»Kaçınmanın hangi durumlarda olduğu. »Teslim olma davranışlarının hangi durumlarda

»Sevgiye dair kanıt-talep edici davranışlar. >> Benliğin güçlenmesi

Başarılı ve etkili bir iletişimde olması gerekenler:

Kendini Tanıma

>> Güçlü ve gelişmeye açık yönleri bilmek, >> Duyguları tanımak,

>>Bu farkındalığı düşünce ve davranışlara rehber olacak şekilde kullanmak ve Kendini açık bir biçimde ifade edebilmek,  »Kendini gözlemleme ve duygularınıtanımak,

»Duygular için bir sözlük oluşturmak, »Duygular, düşünceler ve tepkilerarasındaki ilişkiyi bilmek ,

Kendini Kabul

»Kendisiyle gurur duymak, >> Kendini olumlu bir bağlamda görmek,

»Güçlü ve zayıf yanlarını tanımak, »Kendine gülebilmek.

Kendini Açma

>> İçtenliğe değer vererek bir ilişkide karşılıklı güven kurmak,

>>Özel duyguları hakkında konuşmanın ne zaman güvenli olduğunu bilmek.

Disfonksiyonel ailelerdeki iletişim niteliği aşağıdaki unsurları taşır:
»Varsayımlar söz konusudur. »Aşağılayıcı duygular  »İşbirliği gelişmemiş

»Hakaret edici söylemler sıklıkla kullanılır. »Başarısız dinleme                                                »Dolaylı

iletişim

»Destekleyici mesajları engelleme    >> Sorunluluktan kaçma

»Bireyselliği kabul etmemek: karar ve özgürlüğü kısıtlama

İletişimi etkileyen unsurlar vardır: Bunlar kısaca:

1.  Bilişsel süreçler 2.Algı 3. Duygu 4. Gereksinimler 5. Kişisel faktörler

6.  Kültürel faktörler ve içinde bulunulan çevre 7. Roller

ETKİLİ İLETİŞİM NEDİR VE NASIL GERÇEKLEŞİR?
Etkili iletişimde korunmasıgereken beş temel özgürlük alanı vardır. Bunlar:

1.  Şimdi ve burada olanı duyma ve görme (algılama) özgürlüğü

2.  Kendi düşündüğünü olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü

3.  Kendi duygularını olduğu gibi ifade edebilme özgürlüğü

4.  Kendi arzularına göre bir şeyi isteme ya da reddetme özgürlüğü

5.  Olmak istediği yönde gelişerek kendi özünü gerçekleştirme özgürlüğü

Etkili İletişimde Sözsüz İletişim unsurları:

>>Yüz ifadesi. »Bakış. »Jestler  »Beden duruşu   »Temas/yakınlık

»Giysiler ve görünüş. »Konuşma, ses tonu(vurgulamalar sık tekrarlar,

duraklamalar vs.)

SAĞLIKSIZ AİLE İÇİ İLETİŞİM
»Sözünü sıklıkla kesme »Korkutma Dayatma.   »Yargılama  »Küfür,

hakaret, aşağılama

>>Ben dilini kullanmama »Diğerlerinin görüşlerini dinlememe >>Ön yargılı

olmak

>>Hatayı eleştirmek yerine kişiliği eleştirmek >>Genellemeler yapmak »Geçmiş olayları yeniden gündeme getirmek            >>Hep olumsuzlukları gündeme

getirmek

Sorunlu ailelerin ortak özellikleri:

»Kişilerin özgüvenlerinin düşük,

>> İletişimleri dolaylı, belirsiz aynı zamanda samimiyetsiz, >>>Kuralları katı, zalim, tartışmasız ve değişime kapalı, »Toplumla ilişkilerininse suçlayıcı ve korkutucu olmasıdır.

AİLEİÇİ İLETİŞİMDE EVLİLİK İLİŞKİSİ
Biyolojik, sosyal ve psikolojik beklentilerin ortaya konulup karşılıklı duygu ve düşüncelerin iletimine dayalı kişisel ve özel bir ilişki sürecidir.

Evlilik ilişkisinde sorunlar genellikle üç aşamada gelişir:

1.  aşama: Öfke ve incitme duyguları, beklentilerin karşılanmaması ve hayal kırıklığı yaşama

2.  aşama: Evliliğin kazanç ve zararlarını ele alma

3.  aşamada: Evliliğin sona erebileceği ve anlamlı çözüm çabalarını yitirme

En sıklıkla görülen; ortak dil eksikliği

Aile içi iletişimin boyutlarını anlamak amacıyla kullanılabilecek kontrol listesi:

1.  Aile üyeleri birbirleriyle kurdukları iletişimden memnun mu?

2.  Aile üyeleri iyi birer dinleyici mi?

3.  Aile üyeleri birbirlerine duygularını ifade edebiliyor mu?

4.  Aile üyeleri birbirlerinden bir şey isteyebiliyor mu?

5.  Aile üyeleri birbirleriyle sorunlarını sakin bir şekilde tartışabiliyor mu?

6.  Bir aile üyesi bir diğerine soru sorduğunda sakince yanıt alabiliyor mu?

7.  Aile üyeleri birbirlerinin duygularını anlıyor mu?

8.  Kızgın olduklarında nasıl tepkiler veriliyor?

9.  Aile üyeleri gerçek duygularını paylaşabiliyor mu?

10.Aile üyeleri görüş ve inançlarını birbirleriyle tartışabiliyor mu?

Aile üyelerinin kendi düşünceleri ve diğer üyelerin ne düşündüğü hakkında gerçek düşüncelerini öğrenmenin yollarından bazıları:

© Demek istediğimi açıkça söyleyebilirim.

© Dikkatli ve sempatik bir dinleyiciyimdir.

© Konuşmadan önce diğer insanların konuşmalarınıbitirmesine izin veririm.

© Nadiren hakaret ve iğneleme hakaret kullanırım.

© Diğer insanların düşüncelerini ve duyguları isteyerek dinlerim.

© Bir şey düşündüğüm zaman genellikle “bence”, “bana göre” ifadelerini kullanırım. © Birisi benle aynı fikirde değilse nadiren sinirler ya da düşmanlık duyarım.

EBEVEYN-ÇOCUK İLİŞKİSİ

Çocukla iletişimde çocuğun yaşı, cinsiyeti ve kişilik özellikleri oldukça önem taşımaktadır. Çocukluk döneminde olası tehlikelere karşı açık tavır koyabilen ebeveynler ergenlik dönemiyle birlikte çocuğu üzerindeki denetimi uzaktan yapabilmelidir. Arkadaş seçiminde kontrollü ama baskıcı davranmamalıdır. Unutmayalım özgürlük sınırsızlık demek değildir.

Aile iletişim becerilerini kullanamıyorsa çocukta iletişim becerilerini kullanamaz. Dolayısıyla çocuk hem ailede hem de sosyal çevrede sürekli çatışma içine girer. Anne babasının kendisini dinlediğini gören çocuk önce, kendisine değer ve önem verildiğini, kabul edildiğini, buna bağlı olarak da sevildiğini düşünür. Aynı zamanda çocuk duygularını ifade etme olanağı bulduğundan “anlaşıldım” duygusunu yaşar ve rahatlar. Bu durum, hem benlik saygısının artmasına, hem de kendisini dinleyen kişiye yakınlık duymasına neden olur. Bu sağlıklı mesaj akışı çocuğun ailesiyle bağını güçlendirir ve iletişimin devamını sağlar.

İLETİŞİM ENGELLERİ
>>Emir cümleleri kurmak. »Gözdağı vererek konuşma.

>> Sürekli öğüt verme, çözüm önerileri getirme »Yargılamak, eleştirmek;

»Çocuğu sürekli övmek >>Ad takmak, alay etmek:

»Sürekli soru sormak, sınamak, sorgulamak

 

Ailelerle Sosyal Hizmet 8.Ünite

 

AİLE YAŞAM DÖNGÜSÜ
8.                                    ÜNİTE ÖZET

Aile evlilikle başlayan, kurucularının ölümüne kadar uzanan dinamik bir yapı ve süreç olarak anlam ve işlev kazanmaktadır Aile yaşam döngüsü modeli, aileyi yaşam döngüsüne sahip bir organizma gibi görmektedir. Çekirdek ailede aile yaşam döngüsü, evlenme ile başlayan, çocukların doğması ve büyümesi ile genişleyen, onların evden ayrılması ile küçülen ve son olarak eşlerden birinin ya da her ikisinin ölümüne kadar süren aşamalar olarak tanımlanmaktadır. İnsanların evlenip aile kurarak, çocuk yetiştirerek ve kendi çocuklarının da yeni aileler kurarak sürdürdükleri sosyal sürece aile yaşam döngüsü denir. Aile yaşam döngüsü, yetişkin rollerinde birtakım geçişler ve evrelerle belirlenir. Aile döngüsü içinde en önemli dönüm noktaları, evlenme, ilk çocuğun doğumu son çocuğun doğumu, son çocuğun evden ayrılması (boşyuva) ve dulluktur.

Hill (1964:26) bir ailede dokuz dönüm noktasısaptamıştır:

1.   Kuruluş: yeni evlenmiş, çocuksuz.

2.   Yeni ana-babalar: İlk çocuk üç yaşına gelinceye kadar.

3.   Okul öncesi: İlk çocuk 3-6 yaşlarında, belki yeni bir kardeş.

4.   Okul çağı ailesi: İlk çocuk 6-12 yaşında, belki yeni bir kardeş

5.   Ergen çocuklu aile: İlk çocuk 13-19 yaşında, belki yeni bir kardeş.

6.   Genç yetişkinli aile: İlk çocuk 22 yaşında ya da daha büyük, ilk çocuk evden ayrılıncaya kadar.

7.   Yerleştirme yeri olarak aile: İlk çocuğun ayrılmasından son çocuğun ayrılmasına kadar.

8.   Ana-babalık sonrası aile: Çocuklar evden ayrıldıktan sonra, baba emekliye ayrılıncaya kadar.

9.    Yaşlılık   ailesi: Babanın emekliye ayrılmasından sonraki dönem

Son çocuğun evden ayrılması ile “boşyuva dönemi” olarak adlandırılan yeni bir dönem başlar Emeklilik de ailede yaşanan bir başka dönemin başlangıcını ifade etmektedir.

AŞAMALAR DUYGU SORUNLARI AŞAMAYA ÖZGÜ KRİTİK GÖREVLER ve AİLE İŞLEVLERİ
Bağlanmamış

yetişkin

Ebeveyn çocuk ayrılığını kabul etme a)   Aileden farklılaşma

b)   Arkadaş ilişkileri kurma

c)    işe başlama

Yeni evlenmiş

çift

Evliliğe bağlanma a)    Evlilik sistemini oluşturma

b)    Ebeveyn rollerini oluşturma

c)    Eşin ziyarete gelen ailesi ve arkadaşlar için oda hazırlama

Çocuk bakımı yapan aile Yeni üyeleri evlilik sistemine kabul etme a)    Evliliğe uyum sağlama

b)    Ebeveyn rollerini üstlenme

c)    Büyük ebeveynlere oda hazırlama

Okul öncesi çocuğa sahip aile Yeni kişiliği kabul etme a)                                      Çocuğun            ihtiyaçlarını aile sistemine uydurma

b)                                   Ebeveynlerin enerjilerinin çocuğa doğru harekete geçirmesi, çocuğa yönelik harcamaları ve çocuk olduğu için eve ziyaretlerin artmasından dolayı evin gizliliğin giderek yok olması

Okul çağında çocuklu aile Çocuğun aile dışında ilişkiler kurmasına a)Çocuk toplumla etkileşime girmek suretiyle aile sistemini geliştirme
  izin verme b)Çocuğun eğitimsel başarısının desteklenmesi
Ergenlik çağında çocuğu olan aile Çocuğun

bağımsızlığına izin vermek için aile sınırlarında esnekliği artırma

a)   Özgürlük/sınırlar arasında denge kurmak için ebeveyn-çocuk ilişkilerinde değişiklikler olması,

b)    İş yaşam ve evlilik sorunları üzerinde yeniden odaklaşma

c)   Yaşlı nesil için ilgilenmeye başlama

Launching çenter (akşam yemekle­rinde birlikte olma) Aileye giriş ve çıkışları kabul etme a)   Gençlerin çalışma, okul ya da evlilik yaşamına katılmalarını farketme

b)    Destekleyici bir ev ortamını sürdürme

Orta yaşlı ebeveynler Çocukların evden gitmesine izin verme ve diğer kaygılar duymaya başlama a) Evliliği yeniden oluşturma,

b)Çocukların eşleri ve onların büyük çocukları dâhil aileyi yeniden düzenleme,

c) Ebeveynlerin yaşlanması ile ilgilenme

Emeklilik Emekliliği ve yaş­lılığı kabul etme a)    Emekliliğe uyum sağlama,

b)                                                       Ebeveynlerin     ve eşin ölümü ile baş etme,

c)                                                     Baba ocağını kapatma,

d)                        Birey           ve eş olarak işlevselliği sürdürme,

e)                     Orta nesli destekleme.

Bu sınıflandırmaya göre aile yaşam döngüsü şu şekilde ele alınmaktadır.

1.   Başlangıç: Çocuksuz -yeni evli aileler.

2.   Bebekli dönem: İlk çocuk 30 aylık .

3.   Okul öncesi dönem: İlk çocuk 30 aylık – 6 yaşında.

4.   Okul çağı dönemi: İlk çocuk 6-13 yaşında

5.   Ergenlik dönemi: İlk çocuk, 13-20 yaşında

6.   Ayrılma dönemi: İlk çocuğun evden ayrılması ile başlayan ve son çocuğun evi terk etmesiyle biten dönem.

7.   Boş yuva dönemi: Son çocuğun evden ayrılmasından emekliliğe kadar olan dönem.

8.   Yaşlılık dönemi: Emeklilikten her iki eşin de ölümüne kadar süren dönem. Aile yaşam döngüsü Carter ve McGoldrick tarafından ilk çocuğun geldiği son aşama dikkate alınarak (yaşına göre ) sınıflandırma yapılmaktadır

Carter ve McGoldrick’in yapmışoldukları aile yaşam döngüsü sınıflandırması aşağıdaki gibidir.

© I. Döngü: Çocuksuz-yeni evli çiftler © II. Döngü: İlk çocuğu 13 yaşın altında olan çiftler

© III. Döngü: İlk çocuğu ergenlik/ilk gençlik döneminde olan çiftler (İlk çocuk 13-21 yaşları arasında)

© IV. Döngü: İlk çocuğu iş/okul yaşamında olan çiftler-orta yaşam döngüsü (İlk çocuk 21 ve üzeri yaşta)

© V. Döngü: İleri dönemdeki aileler-tüm çocuklarını evden göndermiş aileler

I. DÖNGÜ (ÇOCUKSUZ -YENİ EVLİ ÇİFTLER Bu döngü evlenme ile başlar. İlk çocuğun doğumu ile sona erer. Evliliğin ilk yıllarında eşlerin birbirlerine ve evlilik yaşantısının getirdiği diğer rollere (genişleyen aile ile ebeveynlerin eşlere yükledikleri roller, işve arkadaş çevresinin yüklediği roller gibi) uyumun söz konusu olduğu bir dönemdir. Eşlerin birbirlerinin fikirlerini öğrendiği ve birbirlerine alıştığı devreyi içerir. Bu döngünün temel işlevi eş olmaktır.

Tüm toplumlarda işlevi hemen hemen aynı olan evlenme, evlenme biçimi olarakda toplumdan topluma farklılıklar gösterir. Sınıflanma yapılmak istenirse, oturulan yere göre, eş sayısına göre, eşin seçildiği gruba göre üçe ayrılabilir.

1.   Oturulan Yere Göre;

a)   Matrilokal: Erkeğin kadının evinde oturması,

b)   Patrilokal: Kadının erkeğin evinde oturması,

c)   Neolokal: Kadın ve erkeğin ailelerinden ayrılarak kendi evlerinde oturması.

2.   Eş Sayısına Göre;

a)   Monogami: Tek eşle evlilik,

b)   Poligami: Çok eşle evlilik, kendi içinde bölümlere ayrılır

b.1.) Poliandri: Bir kadının aynı anda birden fazla erkekle evlenmesi

b.              2.) Polijini: Bir erkeğin aynı anda birden fazla kadınla evli olması

3.   Eşin Seçildiği Gruba Göre,

a)   Endogami: Akraba evliliği

b)   Egzogami: Akraba dışı evlilikler

İyi bir çift olmak öncelikle iyi bir ekip olmaya benzetilebilir. Bu nedenle ilk döngünün nasıl geliştiği çok önemlidir. Aile sosyal hizmet uygulamalarında hangi döngüde aile karşımıza gelirse gelsin genel bir ön değerlendirme ile ailenin kuruluş aşamasın ilişkin genel bir kanıya ulaşmak amacıyla bilgi toplamak yararlı olacaktır.

EŞ SEÇİMİ

Bireylerin evlilik zamanının saptanmasında en genel anlamda fiziksel, duygusal, sosyal ve ekonomik olgunluğa ulaşmış olmaları öngörülmektedir. Sürecin en önemli boyutları sosyal ve duygusal olgunluk olarak ele alınmaktadır. Bireyin olgunlaşması sürecinde sosyal olgunluğu, bireylerin başkalarının yönlendirmesinden ziyade kendi kendilerini yönlendirebilme becerisi geliştirmeleri şeklinde açıklamak mümkün. Kendi kendini yönlendirebilen kişiler kararlarını kişisel ilgileri doğrultusunda alabilirler. Duygusal olgunluk ise, bireyin ebeveynine ve diğer kişilere olan duygusal bağımsızlığından kurtulmayıgerektirir. Duygusal olgunlaşma “paylaşmayı”, “almayı”, “verebilmeyi” ve bunları başkalarını zorlamadan, duygusal yoğunluğa kapılmadan gerçekleştirebilmeyi öngörür.

»Psikanalitik kuram, eş seçmeyi çocukların ana-babadan yola çıkarak karşı cinse hissettikleri yakınlık ve hayranlığa bağlamakta, bilinçdışı karmaşık süreçler yoluyla kızların baba, erkeklerin, anne özelliklerini taşıyan kişileri eş seçme eğilimlerinin yüksek olduğu vurgulanmaktadır.

>>Ortak özellik kuramına göre, eşlerde bulunan özelliklerin birbirlerine göre “benzer” özellikler ya da “farklı” özellikler olması gerektiği hususunda karşıt iki görüş bulunmaktadır. Zıt özellikler kuramına göre eş seçiminde bireylerin kendilerinde olmayan niteliklere sahip olan kişileri seçmelerinin evlilik başarısını artıracağına inanılmaktadır.

»Birbirini tamamlayan gereksinimler görüşüne göre ise eş seçiminde, bireysel “gereksinimlerin doyumu”‘nun önemli olduğunu, benzeyen ve birbirlerini tamamlayan özellikleri olan eş olarak seçmenin eşleri başarıya götüreceği belirtilmektedir.

>> Uyaran-değer-rol kuramı da eşlerin birbirlerini tanımaya yönelik “kur yapma ve arkadaşlık” döneminin üç aşamasını vurgulamaktadır.”Uyaran-değer-rol kuramını” geliştiren Murstein (1982) göre eşler, kendilerine en iyi davranmaya çalışan, bireyleri seçerler. Eşler, birbirlerinin “yarar” ve “sadakatini”, aralarındaki ilişkilerin farklı noktalarında test ederler ve denerler.

»Bağlanma Kuramı: Bowlby (1980) bağlanma kuramını bireylerin kendileri için önemli ve özel gördükleri diğer kişiler için geliştirdikleri güçlü duygusal bağlar olarak tanımlamıştır. Bağlanma kuramı, insanın yakın duygusal ilişkiler kurma ihtiyacını kavramsallaştırmaktadır. Bu kuram hem tüm canlı türlerinde doğuştan var olan bağlanma sisteminin nasıl işlediğini hem de farklı yaşam deneyimlerine yanıt verebilmek amacıyla bağlanma stratejilerinde ortaya çıkan bireysel farklılıkları inceleme çabası olarak tanımlanabilir.

>> Psikodinamik Kuram: İnsanlar bilinçli veya bilinçsizce kendi narsistik ihtiyaçlarını doyuran eşler arar. Eşlerden biri baskın ve agresifken, diğer eş boyun eğici veya mazoşistçik düşüncelere sahip olabilir. Yani insanlar ego ideallerine en iyi hizmet edecek kişiyi eş olarak seçerler. Evlilik aracılığıyla bu egolarını gidermeye çalışırlar.

»Yükleme Kuramı: Fincham, Bradbury, Baucom tarafından geliştirilen evlilikte yükleme kuramı en genel düzeyde, insanların “neden” diye başlayan sorunları nasıl cevapladıklarıyla ilgili bir kuramdır. Evlilik ilişkisinde nedensel ve sorumluluk yüklemelerinin önemi üzerinde durmaktadır. Niyet, güdü ve suçluluğu içeren sorumluluk yüklemelerinin uyumlu ve uyumsuz eşlerin birbirinden daha iyi ayırt ettiği ileri sürülmektedir.

»Sevgi Evrimi Kuramı: Wilson’ın bu kuramına göre sevgi üç içgüdüden kaynaklanmaktadır. Korunma, koruma ve cinsel dürtüdür. Korunma iç güdüsüne göre eşe bağımlı davranış korunma ihtiyacından kaynaklıdır. Bu durum da ilk çocukluk yıllarında anane figürü tarafından korunma ihtiyacının bir devamı niteliğinde sayılabilir. Eş seçiminde özellikle erkekler annelerine benzeyen kadınları seçme eğilimlerindedirler.

En genelde ele alınan eş seçimi teorileri ise aşağıdaki gibi ele alınmaktadır.

1.  Benzerlik ilkesi: Sınırlı bir bireyler grubu içinde yaş, ırk, din, etnik köken, toplumsal sınıf, eğitim ve kişilik benzerliğine dayanılarak seçim yapılır. Benzerlik (homogami) ilkesi benzerlerin birbirini çektiği gerçeği üzerine yapılandırılmıştır.

2.  Bütünleme ilkesi: Eşlerin özellikle kişilik açısından farklı ve tamamlayıcı özelikleri nedeniyle seçildiğini savunur. Karşıtların birbirini çektiği gerçeğine dayanır

Eş ilişkisinin birçok boyutu vardır. Bunlardan bazıları şöyledir:

© Ekonomik.        © Duygusal.       © İletişim, yakınlık, bağımlılık vb.

© Güç dağılımı, erkek egemenliğinden eşitliğe doğru. © Fiziksel güç.

© Diğer ilişkiler açısından eşler arasındaki sınırlar; arkadaşlar, geniş aile ve çocuklar gibi, sınırlar ince olabilir, eş tarafından kontrol edilebilir ya da esnek olabilir.

© Cinsellik, cinsel yakınlıktan tecavüz ve sömürüye doğru © Çocuk bakımı, paylaşılmış ve kadın sorumluluğu olarak görülmüş.

© Serbest zaman aktiviteleri, evin günlük işleri.

Anlaşılacağı gibi bu boyutların karmaşıklığı, yaşam döngüsü geçişlerinin ne kadar zor olacağının bir göstergesidir

II.  DÖNGÜ (EBEVEYN OLMAK)

İlk çocuğu 0-12 yaşlarıarasında olan çiftler yaşam döngüsünün bu aşamasında incelenmektedir Ebeveyn olmak (ilk çocuğun doğumu), ilk çocuğun okul öncesi döneme (0-6 yaş) ve okul dönemime girmesi, ikinci bir çocuğun aile yaşamına girmesi gibi ailenin birkaç döngüyü bir arada yaşamasına neden olur. Ebeveyn olmak, yaşamın en belirgin aşamalarından biridir. Çocuk olduktan sonra yaşam asla eskisi gibi olmaz. İlk çocuğun doğması karı-kocanın ana-baba rollerini üstlenmesiyle hızla gelişir. Ailede rollerin yeniden belirlenmesi yolu ile ailenin yaşam tarzı değişebilir

Kadınlar, toplumsal kültürün “Çocuksuz bir kadın gerçek bir kadın değildir.” görüşünden kolaylıkla kurtulamazlar. Her iki cins için de ebeveynlik, yetişkinliğe kabul edilmek için, son bir bilet olarak görülmektedir.

Ebeveynliğe geçiş ve çocukların bakımının günümüzde oldukça zor olduğunu belirtmektedir.

Buna göre;

1.       Gerçeğe karşı beklentiler: Yaşamın bu geçiş dönemi romantik hâle getirilir ve gerçek yaşamdan uzaklaşılırsa genç çiftlerde hatalı beklentiler ortaya çıkmaktadır. Bu aşamaya daha az romantik ve daha az beklentiyle giren eşlerin, renkli gözlüklerle (tozpembe) girenlere göre evliliklerinde ve ilişkilerinde daha mutlu olduklarını ifade edilmektedir. Diğer zorluk;

2.       Duygusal sistem ve çocuk bakımı: Aile sistemine giren yeni bebek, ailede duygusal ve ilişkisel değişikliklere neden olur. Birçok aile bu olayı dinsel törenlerle kutlar. Çocuğun cinsiyeti, sağlığı, isminin nasıl konulduğu, ne zamandan beri beklendiği, ebeveyn ilişkilerinin türü, diğer aile üyeleriyle ilişkiler, diğer aile üyelerinin evliliği onaylayıp onaylamadığı gibi etkenler yaşanan duygusal tepkiler üzerinde önemli etkiye sahiptir

Anne babalık rolü birçok görev ve sorumluluğu birlikte içerir;

>     Çocuklara doğru örnek olmak,

>     Çocukları korumak ve desteklemek,

>     Kuralları ve sınırları öğretmek

>     Kuralları çocuklarla birlikte oluşturmak.

>     Kuralların az, öz ve uygulanabilir olmasına dikkat etmek

>     Sürekli ve tutarlı bir anne babalık tutumu göstermek

>     Hem kendi isteklerini hem de çocuğun isteklerini dikkate alan bir ilişki geliştirmek,

>     Aile içi demokrasiyi ve cinsiyet eşitliğini sağlamak.

Bu döngüde çocukların yetiştirilmesi ve eğitimi önemli bir diğer konudur. Kadının annelik rolüne eğitici rolü de eklenir. En büyük çocuğun okula başlamasıyla sıklıkla görülen bir değişim; annenin yeniden çalışma yaşamına dönmesidir.

III.            DÖNGÜ – İLK ÇOCUĞU ERGENLİK/İLK GENÇLİK DÖNEMİNDE OLAN AİLELER

Bu döngü en büyük çocuğun ergenliğe ulaşmasıyla başlar; aile genellikle büyüklük sınırlarına ulaşmıştır, bütün üyeler aynı evde yaşamaktadır. III. döngünün temel konuları;

■     Çocuklar için okul, meslek seçimi üzerinde yoğunlaşır.

■     Çocuklarda cinsellik, bağımsız olma duygusu ve hareketlilik gitgide artar.

■     Sigara, alkol, uyuşturucu kullanma kaygıları ortaya çıkar.

■     Anne ve babalarının orta yaşam döngülerine doğru gittikleri de bir yaşam dönemidir.

Bu sorunlar ailede bunalımlara yol açabilir, ergenlerle birlikte ana-babalar da bundan etkilenir. Ailede ebeveynler ve çocuk arasında çatışmalar yaşanır. Aile içindeki kuşak çatışması toplumdaki kuşak çatışmasından daha küçük çaplıdır, çünkü ailedeki kuşaklar birbirlerine daha fazla benzerler.

Sosyal ve ekonomik nedenlerden dolayı ebeveynler, çalışma yaşamına katılmakta ve çocuklarıyla daha az zaman geçirmektedir. Kadınlar çocuk/ların bakım sorunu nedeni ile eğer iş yaşamından uzaklaşmışsa, iş yaşamına geri dönebilir. Geniş aile (büyük ebeveynler ve yakın akrabalar) ile ilişkiler azalmakta; aileler çocuk eğitimine ve çocuklarla ilişkilerine daha çok zaman harcamaktadırlar. Ergenler de duygusal destek için kendi arkadaşlarına yönelmektedirler. Böylece ailenin üyelerine duygusal destek sağlama sistemi işlevinde tehditler oluşmaya başlar. Bu tehdit, alt sosyoekonomik düzeydeki (dezavantajlı kentin kenar bölgeleri) ailelerde daha fazla görülmektedir.

Ergen/gençlerin aile yaşamına kattığı normal stres ve gerginlik, ebeveynlerin, doyumsuzluk yaşama durumunu gittikçe artırabilir. Aynı zamanda büyük ebeveynler emekli olur, taşınabilir, hastalanabilir veya ölebilir. Bu dönemde ebeveynler kendi ebeveynlerin bakımı için sorumluluk alabilirler. Bu stresli olaylar, ilişkilerin yeniden düzenlenmesine ve gözden geçirilmesine neden olur. Böyle durumlarda eşlerin birbirine ayırdığı zaman az olabilir ve zaman zaman eşler arasında da çatışmalar yaşanabilir.

Ebeveynler kendi arasında, ergen ve genç çocukları için oluşturdukları kurallar konusunda anlaşmalıdır. Ergen ve gençlerin ailenin karar verme sürecine katılımı teşvik edilmeli, gerçek kontrol ebeveynlerde olmalı ve neyin uygun olduğuna dair kararı ebeveynler vermelidir. Ebeveynler aile ile ilgili konularda kontrolü elinde tutmalı ve ergenlerin bağımsız, sosyal açıdan sorumlu ve güvenli olduğunu kabul etmelidir.

Bu dönem ergen ve gençler için kritik bir dönemdir ve ebeveynlerin çocuklarını desteklemesi, onlarla yapıcı ilişki kurması, ihtiyaç ve sorunlarına ilgi göstermesi, açık iletişim içinde olması gibi olumlu yaşantı içinde olmaları, aile ve ergen/genç için bu döngünün sağlıklı bir şekilde atlatılmasını sağlar.

IV.        DÖNGÜ -ORTA YAŞAM DÖNGÜSÜ

Bu dönemde aileler çocuklarını serbest bırakmakta, çocuklar da daha fazla bağımsızlık ve özerklik kazanmaktadır. Çocukların evden iş veya okul yaşamı için ayrılması, anneler için önemli bir rol değişimini gerekli kılar. Üstelik bu durum çoğunlukla annenin menopoz döneminin sıkıntılarına rastlar. Bu biyolojik değişim “boş yuva” olgusuyla birleşince kadınlar için bunalım başlar. Bu döngüde koca da, mesleğinin tepe noktasına çıkmak için bir çaba içindedir ve karısından, aile yaşamından bir ölçüde uzak kalmaktadır. Bu olayların etkileşimi karı-koca için psikolojik bir bunalım kaynağı olabilir.

Ailenin belirli sorumluklarının başında, çocuklarının iş sahibi olmalarına yardımcı olmak, mesleki problemlerini anlamak, evlenip bir yuva kurmalarını sağlamak gelmektedir. Eşlerin boş zamanları daha çoktur, daha çok zaman ve enerji gerektiren etkinliklerle uğraşabilirler. Bu döngü, karı-kocanın daha sakin bir yaşamıve dinlenmeyi tercih etmeleriyle devam edebilir.

Evlilik yaşamında bu döngü, evlilik doyumunun en düşük olduğu aşama olarak da belirtilmektedir.

Ailenin orta yaşam döngüsü, eşlerin de orta yaşamına denk gelmektedir. Orta yaş dönemi olumsuz kalıplar ve hatalı kavramlaştırmalar ile karakterize edilir. Bu dönemin özelliği, negatif kalıplar ve hatalı kavramsallaştırmalardır.

Orta yaşam döngüsünde, diğer yaşam döngülerine göre gelir en üst düzeydedir. Amerika’da kadınların birçoğu bu aşamada ev dışında çalışmaya başlar. Erkekler ilk defa yaşamlarını yeniden değerlendirme fırsatını bulur. Orta yaş döneminde, boşanma oranlarının artması özellikle kadınların iş yaşamına girmesini zorunlu hâle getirir. Bu döneminin uzaması, aile rollerinin, evlilik ve iş yaşamının, destek sistemlerinin ve yaşam beklentilerinin yeniden değerlendirilmesine neden olur. Bu dönemde bireyler, ilk defa doğumdan bu güne kadar geçen süreyi değil. artık kalan yaşamı değerlendirmeye başlar. Bu yeni bakış açısı ile öncelikler değişir.

Bu dönemde aile içinde bakım verme kültürel açıdan desteklendiği için kadınlar, stres açısından risk altındadır ve buna kimi zaman sağlık sisteminde “gizli hastalar” adı verilir. Orta yaşta ebeveynlerin ölümü ile baş etme en önemli sorunlardan bir diğeridir. Orta yaş, ailenin yaşam döngüsünde en uzun aşamadır.

V.  DÖNGÜ – İLERİ DÖNEMDEKİ AİLELER

Son çocuğun aileden ayrılmasından sonra ortaya çıkan dönemdir. Bu dönemde eşler artık yaşlılık dönemine de girmiştir. Çeşitli kaynaklar; evlilik yaşantısı içinde mutluluğun, 20-25 yıllık çocuk yetiştirme süresince ilk yıllara göre gitgide azaldığını ve ana-babalık sonrası dönemin, evlilik mutluluğunun önceki dönemlerden daha az olmadığını belirtmektedir.

Yaşlılık döneminde olan kişilerin dikkat etmeleri gereken noktalar;

1.      Yaşlarına uygun yeni doyum veren bir yaşama ortamı sağlamak.

2.      Azalan gelir miktarına uymaya çalışmak.

3.      Günlük yaşantıyı başarıyla sürdürecek rahat bir konut sağlamak.

4.      Karı-koca olarak eşlerin birbirlerine ve ailenin diğer üyelerine gereken ilgiyi göstermek.

5.      Eşlerden birinin ölümü ile başedebilecek güce sahip olmak.

6.      Çocuklarla torunlarla ve akrabalar ile yakın kişilerle ilişkiyi dengeli bir biçimde sürdürmek.

7.      Daha yaşlı ve bakıma muhtaç akraba veya yakınların bakımını sağlamak.

8.      Yaşamı anlamlı hâle getirmek için çaba harcamak.

Evlilik yaşantısında mutluluğun özellikle orta yaşam döneminde (IV.döngüde) azaldığını ama bu dönemde arttığını belirtmektedir. Kadınlar çocuklarının evden ayrılmasına erkeklere göre daha kolay uyum sağlamakta, bu durumu daha kolay kabullenmektedir ve bununla daha kolay baş edebilmektedirler. Mutluluk düzeyi “U” şeklinde bir süreç izler. Çocuklar evden ayrıldıkça evde yaşanan stres azalır, ancak en yararlı etkisi en son çocuğun evden ayrılması ile oluşur. İleri yaş döneminde evliliğin doğası da; yani ilişkiler, arkadaşlık, ortaklık, eşitlik, tolerans ve ilgilerin paylaşılması gibi değişiklikler gerçekleşir.

Bu dönemi yaşayan kişilerin yakınlarının özellikle eşinin, destek olması gerekir. Bu dönemde eşler, birbirlerini psikolojik yönden desteklemeli ve özellikle ailenin diğer üyelerinin bu konuda özel çaba harcaması beklenir.

Son dönem olarak adlandırabileceğimiz bu dönemde kişilerin özellikle fiziksel sağlığında önemli değişimler görülür. Örneğin, kalp hastalıkları ve yüksek tansiyon artar. Hemen hemen bütün duyularda yaşla birlikte düşüş görülür. Özellikle görme ve işitme duyusundaki azalmalar, diğer insanlarla etkileşimi ve iletişimi etkiler ve duygusal güçlüklere yol açabilir. Fiziksel bozulma ve gerilemelerin kabul edilmemesi özellikle yaşlılara özgü paranoid düşüncelerde kendini gösterir.

 

Ailelerle Sosyal Hizmet 9.Ünite

 

9.                                    ÜNİTE ÖZET
AİLE POLİTİKASININ DAYANAKLARI: AİLE VE AİLE İŞLEVLERİ

Türkiye’de ailenin tanımlanma biçimlerini görmek için kalkınma planlarına bakıldığında, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, Aile Özel İhtisas Komisyonu Raporu’nda aile, “ana-baba-çocuklar ve tarafların kan akrabalıklarından oluşan ekonomik ve toplumsal bir birlik” olarak tanımlanmaktadır. Genel olarak aile “doğum, evlilik veya evlat edinme yolu ile birbirine bağlı, ortak bir geçmiş ve gelecek duygusuna sahip bir arada yaşayan iki veya daha fazla üyeden oluşan birlik” olarak tanımlanabilir.

Ailenin işlevleri ise genel olarak şöyle ifade edilebilir:

Üreme: Aile, temelde toplumun kendi varlığını sürdürebilmesi için neslin devamını sağlar. Ailenin üreme işlevine yönelik aile politikalarının kaynağı temel olarak iki konudan kaynaklanır. Bunlar sosyal ve teknolojik değişimdir

Toplumsallaşma: Toplumsallaşma ailede başlar. Özellikle kültür aktarma yönünden toplumsallaşma önemlidir. Toplumsal norm ve değerlerin aktarımı ilk olarak ailede gerçekleşir. Ailede toplumsallaşma, çocuğa ilk eğitimi verme, rehberlik, çocuğun eylemlerine geri bildirim vererek gerçekleşir.

Bakım ve koruma: İnsanlar özellikle bebekliklerinde çok uzun süreli bir bakım ve güvenliğe ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaçların karşılanmasından birincil olarak aile sorumludur.

Ekonomik işlev: Ailenin kendi ihtiyaçlarını karşılayacak üretim birimi oluşu bu işlevi ifade eder. Ancak sanayileşmeyle birlikte aile bu işlevinden giderek uzaklaşmıştır. Günümüzde çekirdek aile ekonomik tüketim birimidir. Ekonomik ihtiyaçları karşılayacak üretim birimi artık ev dışındadır. Ekonomik eylemlerle ilgili iş, aile çevresinden ayrılmıştır.

Duygusal işlev: Aile, üyelerine psikolojik destek veren, bireye sevildiğini, korunduğunu, gözetildiğini hissettiren ve bu nedenle de duygusal olarak en fazla desteklendiğimizi hissettiğimiz kurumdur. Bazı yazarlar tarafından aile güvenilmez ve vahşi dünyanın acımasızlığına karşın bize sunulan “cennet” olarak nitelenmiştir.

SOSYAL POLİTİKA VE AİLE POLİTİKASI

Sosyal devlet, amaçlarına ulaşabilmek için çeşitli araçlardan yararlanmak durumundadır. Politika, toplumun karşılaştığı sorunların çözümünde kullanılan bir araç olup, toplumdan topluma değişiklikler gösterebilmektedir. Sosyal politika, günümüzde daha çok, sosyal güvenlik sistemleri, sosyal sigortacılık kavramı, sosyal yardımlar ve sosyal hizmet uygulamaları çerçevesinde ele alınmaktadır. Sosyal politikanın amacı, sosyal adaleti sağlamaktır. Sosyal politika, toplumsal eşitsizlikleri azaltmayı hedefleyen uygulamalar ve düşüncelerdir. Bir tanıma göre sosyal politika bir ülkede yaşayan tüm bireyler için, özellikle de ayrıca bakıma ve korunmaya gereksinimi olanlar için geliştirilen, koruyucu, güçlendirici, sosyal adalet ve eşitliği sağlayıcı hizmetler bütünüdür.

Sanayileşme süreci sonrası ortaya çıkan sosyal sorunları çözmek amacıyla geliştirilen sosyal politikalar, “sosyal programlar” aracılığıyla yürütülmektedir.

Bazı araştırmacılar, aile politikasının sosyal politikadan farklı olarak yalnızca aileyi ilgilendiren, dar ve aile odaklı bir yaklaşımla tanımlanması gerektiğini savunmuşlardır. Bu tanımlara göre herhangi bir sosyal politikada aile belirli eylemlerin hedefi olduğunda ve bunların aile kaynakları ve yapıları üzerindeki etkisi ölçülmek istendiğinde bu artık aile politikasıdır. Bu politikalar temelinde ailelere belirli programlar ve hizmetler sunulur. Çocuk bakımı ve aile geliri ile ilgili yapılan yardımlar, çocuk ihmal ve istismarını veya aile içinde kadına yönelik şiddeti önlemek için konulan yasalar aile politikalarına örnek olarak verilebilir.

Aile politikası genel olarak sosyal politika ile birlikte ele alınmaktadır. Sosyal politikanın bazı temel tartışmaları aile politikası için de geçerlidir. Bunları şöyle tanımlamak mümkündür:

❖       Birinci tartışma ihtiyaçlarla ilgilidir. Buradaki tartışma konusu aile politikalarının ailenin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelip yönelmeyeceği ve bunu nasıl yapacağı sorusudur. Örneğin yoksul ailelere verilen yardımların bu insanlara yeterli bir hayat standardı sağlayıp sağlamadığını sorgulamak gibi.

❖       İkinci tartışma sorunlarla ilgilidir. Buradaki soru ailenin hangi eylemlerinin sorun olarak tanımlanacağı ve bunların nasıl çözüleceğidir. Örneğin aile içinde çocuğun istismar edilmesi bir sorun mudur? Öyle ise bu konuda ne yapmalıyız? Gibi

❖       Üçüncü tartışma haklarla ilgilidir. Aile içi sorunlara müdahale biçiminin uygun bir yol olup olmadığı sorusu sorulmaktadır.

Çoğu zaman sosyal politika ile birlikte düşünülen aile politikasının amaçları şöyle sıralanabilir:

❖       Normal koşullar sağlanamadığında ailenin ve bireylerin ihtiyaç duyduğu tüketim ihtiyaçlarını karşılamak

❖       Bireyleri, aileleri ve toplumu korumak (örneğin aile ile çalışan profesyonellerin uygulamalarını, suçlu bireylerin davranışlarını veya çocuğunu istismar eden ebeveynin davranışlarını düzenleyerek)

❖       Bireylerin, ailelerin ve toplumların gelişimini desteklemek (örneğin okulöncesi eğitim, halk eğitim merkezleri, üniversiteler gibi kuruluşlarla).

❖       Bireylerin, ailelerin ve toplumların yaşam kalitelerini iyileştirme (örneğin yollar, parklar, kütüphaneler yapmak, danışmanlık hizmeti vermek gibi).

❖       Toplumun verdiği zararlardan dolayı bireylerin ve ailelerin yaşadığı kayıpların kısmen telafi edilmesi (örneğin radyasyona maruz kalmak, atıkların oluşturduğu çevre kirliliğinin yol açtığı zararlar gibi).

❖       Doğal afetler sonrasında bireylerin ve ailelerin yaşadığı kayıpların kısmen telafi edilmesi (örneğin deprem sonrasıbirey ve ailelere verilen destekler) .

❖       Engellilik veya özürlülük nedeniyle bireylerin ve ailelerin yaşadığı kayıpların kısmen telafi edilmesi (örneğin zihinsel engelli çocuk sahip ailelere verilen destek ve hizmetler).

GÜNÜMÜZDE AİLE POLİTİKALARI

Bir görüşe göre, aile kurumu çözülmekte, bozulmaktadır. Kadın çalışma yaşamına girdiğinden ailesine daha az zaman ayırmaktadır. Boşanmaların artması bu durumun en temel göstergesidir. Ayrıca, ailede ebeveyn otoritesi azalmış, çocuklar başıboş kalmıştır. Üstelik artık çocuk istenmez olmuş, çocuklu ebeveynler de sorumluluklarını yerine getirmez olmuşlardır. Bunlar aile açısından olumsuz gelişmelerdir. Bir diğer görüşe göre ise, bu değişim olumlu sonuçlara yol açmıştır. Aile içinde eşitlik ve demokrasi gelişmiş, kadının güçlenmesiyle aile de güçlenmiş, yeni tip aile üyeleri açısından daha anlamlı ve doyum sağlayıcı olmuştur. Üstelik yeni düzenlemeler ve haklarla kadının ve çocuğun aile içindeki istismarını önleme konusunda adımlar atılmış, bu konuda aile üyelerinin çaresizliği giderilmiştir. Değişimi olumlu yorumlayan görüşlere göre, boşanmaların artması çözülmenin değil, toplumsal refahın ve bireysel bilinçlenmenin artmasının göstergesidir. Evliliğe ve aileye yüklenen anlamlar değişmiştir.

Bu bağlamda aile politikası, genel olarak politikanın amaçladığı gibi aşağıdaki alanlarda düşünce ve uygulamalar geliştirir:

❖       Kaynakların dağıtımı

❖       Kaynakların yeniden dağıtımı

❖       Davranışların düzenlenmesi

❖       Prosedürlerin oluşturulması ya da değiştirilmesi

❖       Yapıların oluşturulması ya da değiştirilmesi

❖       Ve yukarıda sayılan işlevlerle ilgili terimlerin tanımlanmasını içermektedir.

“Kaynakların yeniden dağıtımı” bu kaynakların değişimini içerir. Örneğin bir ailenin bir programdan başka bir programa dâhil edilmesi gibi.

“Davranışların düzenlenmesi ya da düzenleyici politikalar” bireysel özgürlük, seçim ve bireysel haklara dayalı olarak gerçekleşmesi gerekir. Amaç; birey, aile ve örgütlerin sosyal olarak arzu edilen davranışlar sergilemelerinin yolunu açacak politikaları düzenlemektir. Bunu gerçekleştirmek için; cezalar, ödüller ve teşvikler gibi araçlar kullanılabilir. Çocuk istismarı ile ilgili yasalar, sigara yasağı, emniyet kemeri, evlilik ve boşanma hukuku gibi uygulamalar davranış düzenleyici araçlara örnek olarak verilebilir.

“Prosedürel politikalar”, aile ile ilgili politikaların işlevini yerine getirebilmesi için yasal prosedürlerin oluşturulmasını veya var olanların değiştirilmesini içerir. Örneğin çocuklarla ilgili yasal düzenlemelerin yapılması veya ceza hukukunda var olan prosedürlerin çocuk hakları doğrultusunda yeniden düzenlenmesi gibi.

Bazen aile ile ilgili konularda yeni yapıların oluşturulmasıveya var olan yapıların yeniden organize edilmesi gerekir ki bunlar “yapısal aile politikaları”dır. Örneğin aile içi şiddet vakasında, kadının korunmasıile ilgili yeni bir hizmet sunulması veya var olan hizmetlerin yeniden örgütlenmesi.

Aile politikası, aile üzerindeki etkileri veya sonuçları bakımından; açık veya örtülü, doğrudan veya dolaylı, niyet edilen ya da edilmeyen nitelikte olabilir. Örneğin açık aile politikaları, aileyi bir arada tutmayı, ebeveynlerin çocuklarına bakmalarını ya da çocukların yaşlanan ebeveynlerine bakmalarını kolaylaştırmayı amaçlıyor olabilir. Örtülü aile politikaları, hükümetin aileleri özel veya belirgin olarak işaret etmediği fakat bu politikalardan dolaylı olarak ailelerin etkilendiği politikalardır. Bunlar konut politikasından, sağlık politikalarına, eğitim ya da istihdam politikalarına değin aileyi çeşitli yönlerden etkileyen politikalar olabilir.

Aileye farklı yaklaşımlar, farklı aile politikalarını da beraberinde getirmektedir. Bunları üç kategori altında sınıflayabiliriz:

1- Geleneksel yaklaşım: Gelenekçiler, ailenin bir kurum olarak ele alınması gerektiğini savunurlar. Gelenekçiler için aile aşağıdaki kavramları ifade eder;

Özgürlüğün kalesi: Devletin ve bürokrasinin gücüne eşit bir güç olarak görülür.

Otorite koltuğu: Özellikle endüstrileşme ve kentleşmeden sonra ortaya çıkan sosyal düzensizlikte düzenliliği ve etkili toplumsallaşmayıkoruyan ataerkil otoriteyi ifade eder.

Toplumun kaynağı: Temelini bireysel haklardan değil sosyal rollerden ve düzenlemelerden alan bireysel yakınlaşma ve toplumsal uyumu sağlar.

Üreme aracı: Devletin ya da toplumun geleceği olan ve onlara dayanan çalışanların, vatandaşların ve işletmelerin devamını sağlar.

Gelenekçiler aileyi, sosyal düzenin sağlanması için kilit bir rolde görürler. Toplumun devamı, ailenin devamına bağlıdır. Bu nedenle de aile içindeki otoritenin devamına inanırlar.

2-    Eşitlikçi yaklaşımlar: Bu yaklaşıma göre aile daha ikircikli terimlerle değerlendirilir. Bu yaklaşımlarda aile hem piyasa güçlerine karşı bir yapı olarak ele alınır hem de sosyal eşitsizlikleri ürettiği yönünde eleştirilir. Eşitlikçi yaklaşımlar çeşitli sosyal kesimlere (sınıf, cinsiyet, etnisite, özürlülük veya cinsel yönelim gibi) odaklanma bakımından çeşitli yaklaşımları içermektedir. Örneğin sınıfsal eşitlik bağlamında düşünüldüğünde bu yaklaşımlar ailenin rolünü sınıfsal eşitsizlikleri devam ettirmek olarak ele almaktadır. Her aile kendi sınıfından evlenerek ve çoğalarak eşitsiz yapıyı devam ettirmektedir. Feminist yaklaşımlar ise aile içindeki eşitsizliklere dikkat çekerek bunun toplumsal olarak nasıl üretildiğine odaklanmışlardır.

Eşitlikçi yaklaşımlar aile politikalarıyla ilgili önemli soruları ele alarak özürlülük ve cinsel yönelim gibi eşitsizliğin yüksek olduğu gruplar için evlilik, evlat edinme ve “normal” bir aile yaşamı sürme konularında haklar kazandırmaya dönük düşünce ve uygulamalara öncülük etmişlerdir.

3-    Faydacı (pragmatik) yaklaşımlar: Bu yaklaşımlar faydacı ve reformist gelenekten gelerek aile yaşamındaki değişimlere uyum sağlamayı ve aile politikaları aracılığıyla ailenin olumlu yönlerini geliştirmeyi, olumsuz yönlerini ise azaltmayı amaçlamaktadırlar. Faydacılar, davranışı düzenlemede (örneğin boşanma gibi durumlarda) devletin kapasitesine yönelik kuşku duyarlar. Tüm bu farklı yaklaşımlar ulusal aile politikalarını etkilerler.

Genel olarak farklı ülkelerin aile politikaları dört grupta toplanmaktadır. Bunlar: >>Pro-natalist aile politikaları: Üremeyi sağlamak ya da artırmak amaçlanır (ör. Fransa).

>> Geleneksel aile politikaları: Geleneksel aile rollerini ve işlevlerini desteklemek amaçlanır (ör. Almanya).

>> Eşitlikçi aile politikaları: Aile yaşamında cinsiyet eşitliğini sağlamak ve geliştirmek amaçlanır (ör. İsveç, Danimarka).

>>Sadece ihtiyacı olan aileler için müdahaleci, diğerleri için müdahaleci olmayan aile politikaları: Bu tür politikalar aileye yalnızca ihtiyacı olduğunda ihtiyaç temelli hizmet verir, doğrudan müdahalede bulunmaz. Bu tür politikalar ABD ve İngiltere’de uygulanmaktadır. Örneğin İngiltere aileye müdahaleyi öngören diğer Avrupa ülkelerine kıyasla aileyi özel bir birim olarak ele alır.

TÜRKİYE’DE AİLE POLİTİKALARI

Türkiye’de aile politikaları, 8.06.2011 tarih ve 27958 Sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan 633 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile kurulan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesinde yürütülmektedir. Bakanlığın misyon ve vizyonu şöyle açıklanmıştır:

Misyonu; Birey, aile ve toplum refahını artırmak amacıyla dezavantajlı kesimler öncelikli olmak üzere tüm toplumu hedefleyen katılımcı anlayışla, adil ve arz odaklı bütüncül sosyal politikalar üretmek, uygulamak ve izlemektir.

Vizyonu; Türkiye’nin 2023’e doğru tarihsel yürüyüşünde, mutlu birey ve güçlü ailelerden oluşan müreffeh bir toplum için, zamanın ruhunu yakalayan, değişimi yönetebilen ve buna yönelik dönüşümü gerçekleştiren, sosyal riskleri önleyici sosyal politikalar geliştiren ve uygulayan bir bakanlık olmaktır.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının görevleri şunlardır:

>>Sosyal hizmetler ve yardımlara ilişkin ulusal düzeyde politika ve stratejiler geliştirmek, uygulamak, uygulanmasını izlemek ve ortaya çıkan yeni hizmet modellerine göre güncelleyerek geliştirmek.

>>Sosyal ve kültürel dokudaki aşınmalara karşı aile yapısının ve değerlerinin korunarak gelecek nesillere sağlıklı biçimde aktarılmasını sağlamak üzere; ulusal politika ve stratejilerin belirlenmesini koordine etmek,

>>Aile bütünlüğünün korunmasıve aile refahının artırılmasına yönelik sosyal hizmet ve yardım faaliyetlerini yürütmek.

SOSYAL HİZMET UZMANLARI VE AİLE POLİTİKASI

Bir sosyal refah mesleği olarak sosyal hizmet, sosyal politikaların önemli bir boyutu olan sosyal refah politikaları üzerinde odaklanır, yani, insanı, toplumu ve ikisi arasındaki etkileşimi başka bir deyişle sosyal işlevselliği etkileyen geniş sosyal sistemler ve politikalarla ilişki kurar, mesleğin kendi özel alanından ürettiği bilgiyi kendi alanına ilişkin politika oluşturma sürecine etkili biçimde döndürmeye çalışır. Diğer sosyal politika alanlarında olduğu gibi aile politikası alanında da sosyal hizmet uzmanları “makro” düzeyde çalışmalar yaparlar. Brueggemann’a göre toplumla çalışan başka bir ifadeyle makro uygulama yapan sosyal hizmet uzmanları sosyal adaletin “kahramanlarıdır; onların yaklaşımı toplumu düzenlemede sürdürülebir ve bütüncül bir yaklaşım olan interaktif bir yaklaşımdır.

Sosyal hizmet uzmanları makro düzeyde (sosyal politika düzeyinde) aşağıdaki çalışmaları yaparlar. Bu çalışmalar aile politikası alanında, aileyi desteklemek ve güçlendirmek için politik düzeyde kullanılabilecek araçlar olmaktadır. Bunlar:

Koalisyon Kurma: Koalisyon kurma, iş birliğinin bir türüdür. Koalisyonlar, gruplararası aksiyon ve iş birliği ihtiyaç ve isteğinden ortaya çıkan karmaşık yapılardır. Sosyal politika düzeyinde çalışanlar için koalisyon kurma önemli bir fonksiyondur. Koalisyon kurma, güçlü istek yanında bilgi, uzmanlaşmış beceriler, işbirliği ve planlamaya büyük ölçüde katılım gerektirmektedir.

Lobicilik: Çoğulculuğun merkezinde olan bir ikna etme biçimidir. Bir ikna yolu olarak lobicilik, yasa yapıcıları politika yapma ve karar verme noktasında etkilemek için kullanılmaktadır. Seçilmiş yöneticileri, lobicilerin hislerinin önemli olduğuna ikna edip, politika yapma süreçlerinde baskı yaratma faaliyetleri söz konusudur. Lobiciliğin ardındaki temel amaç, kendileri adına politik uzlaşma sağlama şansı olmayan insanların ihtiyaç duyduğu hizmetleri sağlamaktır. Lobicilikle ilgili üç temel kavramdan söz edilmektedir: 1) gerçeklere dayanma ve dürüst olma, 2) samimi temsiller yapma ve onları verilerle destekleme, 3) karar vericilerin kritik kaygıları olan maliyet ve sosyal etki gibi konuları belirlemedir. Lobiciliğin başarıya ulaşması için;

»Lobiciler konularını tam anlamıyla bilmelidir.

»Lobicilik sürecinde yardım edecek katılımcı bir esas grup ve etkili çalışmalar belirlemelidir.

>> Eldeki konuya yakın/sıcak bakan bir yasa yapıcıdan destek sağlamalıdır.

»Lobiciler politik süreçlere (özellikle de formal yasal düzenlemeler yapma yapısı, prosedür adımları gibi konulara) aşina olmalıdır,

»Lobiciler zaman ve enerji harcamaya istekli olmalıdır.

Koşar, ülkemizde aile ve çocuk politikalarının birlikte ele alındığını belirterek bazı temel ilkelere dikkat çekmiştir:

❖       Nedenler çoğu kez karmaşıktır ve birçok açıdan görülmeye çalışılmalıdır.

❖       Önleme ve tedavide sosyokültürel faktörler, kişiler arası ve bireysel faktörler birlikte ele alınmalıdır.

❖       Çocuklar için yapılacak müdahale aile değerlendirmesine dayanmalı; aileyle ve çevresiyle çalışmayı da içermelidir.

❖       Kurumlararası koordinasyon ve işbirliği kurulmalıdır.

❖       Personel iyi eğitilmiş olmalıdır.

❖       Müdahale edilecek bazen kişidir, bazen de bir gruptur

 

Ailelerle Sosyal Hizmet 10.Ünite

 

AİLELERLE SOSYAL HİZMET
10.                                    ÜNİTE ÖZET

Sosyal hizmetler; kişi, grup ve ailelerin kendilerinden veya çevre koşullarından kaynaklanan maddi ve manevi sorunlarının çözümlenmesinde yardımcı olmayı ve yaşam koşullarını iyileştirerek, toplumda işlevsellik kazanmalarını sağlamayı amaçlayan hizmetlerdir.

Ailede sonsuz sayıda problem yaşanabilir. Ailede problemler başgösterdiği zaman sosyal hizmetlere ihtiyaç duyulur. Sosyal çalışmacıların ailelere sunduğu hizmetler çok çeşitlidir. Bu hizmetler sosyal çalışmacının birçok rolü (örneğin, eğitimci, savunucu, destekçi arabulucu gibi) oynamasını öngörür.

Sosyal hizmet mesleğinin aileye yönelik görev ve müdahaleleri “aile sosyal hizmeti” adı altında ifade edilmektedir. Aile sosyal hizmeti, bir bütün olarak ailenin ve birey olarak aile üyelerinin ailevi ilişkileri, sosyal uyumları ve her türlü işlevlerinin yerine getirilmesi ile ilgili sorunlarının çözümüne yardım etmek, aile hayatını geliştirmek ve güçlendirmek ve böylece ailenin refah, mutluluk ve bütünlüğünü sağlamak amacıyla bilinçli ve sistemli bir biçimde yapılan müdahale ve uygulamaları kapsayan mesleki bir faaliyet türüdür.

Aile sosyal hizmet uygulamasında sosyal hizmet uzmanı; spesifik aile sorunlarına odaklanır (çocuk istismarı, aile parçalanması gibi). Bu nedenle aile üyelerinin gereksinim ve ilişkileri bağlamında geniş bir bakış açısıyla çalışma yapılır. Problem çözme, destek sağlama, bireylerin öğrenme becerileri ve yetilerini geliştirmeye yönelik çalışma yapılır. Aile sosyal hizmet uzmanıaileye/üyelerine destek, bilgi ve beceri sağlama ve şimdi ve burada ilkesi ile yaklaşmasıdır. Yine aile sosyal hizmet uzmanı ofis/kurum odaklı olduğu kadar ailenin yaşadığı çevre ve ev odaklı da çalışır. Aile sosyal hizmet uzmanı ulaşılabilir ve eylem odaklı olmalıdır

Aile sosyal hizmetinin başlıca amacı:

>     Uyumlu aile ilişkilerine katkıda bulunmak,

>     Aileyi bir arada tutan bağları kuvvetlendirmek ve

>     Aile üyelerinin kişiliklerinin sağlıklı biçimde gelişmesine ve toplumsal yaşama uyumlarına yardım etmektir

Aileyi odak alan aile hizmet kurumları genellikle üç boyutlu bir hizmet programı sunar. Bu program; aile tedavi ve danışması, aile yaşamı eğitimi ve son zamanlarda gelişen, ailenin sosyal kurumlarla ilişkisini düzenlemesi ve savunuculuğunun yapılması biçiminde sıralanmaktadır.

AİLE SOSYAL HİZMETİ: TEDAVİ VE DANIŞMA FAALİYETLERİ:
Ailelere yönelik tedavi ve danışma faaliyetlerinin temel özellikleri şunlardır:

Tedavi ve danışma çalışmaları sorun çözmeye yöneliktir. Aile sorunları çoğu kez birçok sebebin bir araya gelmesi sonucu oluşur ve aile üyelerinin hepsini etkileyerek aile yaşamının sağlıklı bir biçimde yürümesini engeller. Aile birliğinin sarsılmasına, aile yaşamında aksama ve yetersizlik olmasına neden olabilecek sorunlar karı-koca geçimsizliği, kazanç azlığı ya da işsizlik, hastalık, terk gibi sorunların yanı sıra ana-baba- çocuk, kardeşler ve yakın akrabalar arasındaki anlaşmazlıklar şeklinde sıralanabilir. Ayrıca kadının ev dışında çalışıp ekonomik ve sosyal bağımsızlığını kazanması da aile içinde rol değişikliklerine neden olur ve bu da aile içinde kimi sıkıntılara neden olabilir.

Aile ile ilgili çalışmalar, her zaman sosyal hizmet mesleğinin yöntemlerinden birisi olan sosyal kişisel çalışma uygulamalarının odağı olmuştur. 1960’lıyıllardan başlayarak bireysel sorunların aile üyeleri arasındaki karşılıklı etkileşimler çerçevesinde sistematik biçimde değerlendirilmesi gerçeğinin gündeme geldiğini belirtmektedir. Kısaca bireyin sorunlarına ailenin sorunu gözüyle bakılmıştır Buna göre “aile tedavisi” sosyal hizmet mesleğinde her zaman önemli bir yere sahip olmuştur.

Aile tedavisi kapasite ve sınırlılığı açısından modern psikotedavinin psikanaliz, grup ve çocuk tedavileri gibi diğer dallarından belirgin bir biçimde farklı olan bir yöntemdir. Tedavinin odağı doğal bir birim olan ailedir ve bu birim anne, baba, kardeşler, büyük ebeveynler ve akrabalardan oluşur.

Aile tedavisinin çeşitleri şunlardır:

1.   Evlilik rehberliği.   2. Aile rehberliği. 3. Bir veya iki aile üyesine yönelik

tedavi.

4.   Deneysel tedavi. 5. Aile üyeleri arasında duygusal tedavi değişikliğini esas alan tedavi.

6.   İletişim örüntülerinin değişikliğini esas alan tedavi. 7. Aile krizlerini ele alan tedavi.

8.   Aile ilişkilerinde otoriter, manipülatif yaklaşım.

9.   Birden fazla ailelere uygulanan yaklaşım. 10. Ego   psikiyatri yaklaşım

Aile her şeyden önce sosyokültürel bir varlıktır. Toplum içindeki yaşamında toplumsal sorunlardan ve baskılardan dolayı çeşitli sosyal, ekonomik, maddi kültürel ve sağlığı ile ilgili sorunlarla karşılaşacaktır. Aile içinde bireylerin beklentileri ile olanaklar arası çatışma rol yapısındaki değişiklikler, aile içi çatışmalar aile sağlığını bozacak ve aile bir “hasta aile” durumunu alacaktır. Burada gerek duyulan tedavi biçimi psikososyal bir yardımdır. Psikososyal yardımlar bir yardım tekniği olarak ancak hem psikolojik hem de sosyolojik karakterli eğitim almış kişilerin elinde terapötik bir yaklaşım hâlini alabilir ki bu tanıma en iyi giren meslek de sosyal hizmet olmaktadır. Bu konuda çalışma yapılırken birey ve grup düzeyindeki ilişki yapısının iyi bilinmesi ve bu iki ögenin birbirleri üzerindeki etkilerin karşılaştırmalı olarak ortaya çıkartılması gereklidir. Davranış örüntülerinin psikososyal yapısı olarak adlandırılabilecek bu yapı içinde aile terapisi kavramları sosyal hizmet içinde oldukça iyi bir yere oturmaktadır.

Aile tedavisini; ailenin rol ve fonksiyonlarında aksama görüldüğü durumlarda, profesyonel bir yaklaşım ile aile yaşamında yapıcı ve yararlı değişiklikler yaparak üyelerin birbirleriyle doyurucu ilişkiler içinde yaşamalarını sağlamayı amaçlayan ve aileyi bir sistem içinde ele alan bir tedavi biçimi olarak tanımlamak mümkündür.

Aileye yönelik mesleki müdahalelerde, ailedeki üyeler yaşamlarında ne tür değişiklikler olmasını istediklerini ortaya koymalı ve tedavi planı da buna göre belirlenmelidir. Mesleki çalışmalarda aileye yönelik yapılabilecek çalışmalardan bazıları; ailenin ilişkilerini geliştirmek, imkânlarını artırmak, destek sistemlerini harekete geçirmek, yaşadığı çevreyi değiştirmek, çeşitli kuruluşlarda işlerini takip etmek ve aileye duygusal yönden destek olmak şeklinde sıralanabilir.

Aile danışmanlığı ve tedavisinde sosyal hizmet uzmanı bilgilerini ve mesleğini özel bir şekilde birleştirir. Hem katılımcı hem de gözlemcidir. Açıktır, samimidir ve fikirlerini gerektiği yerde korkusuzca söyler. Gerektiği yerde korkusuzca davranabilir. Etkileşimi yoğunlaştırmak için ve yeni bir güç kazandırmak için aile çatışmasının içine girer. Sosyal hizmet uzmanının sorumlulukları çeşitli ve karışıktır. Çok esnek ve açık olurken savunucu olmamalıdır. Seçici ve uygun tavırlar takınmalı ve duygularınıserbestçe kullanabilmelidir. Ebeveyn sorumluluklarının dengeli hâle gelmesine yardımcı olur; çocuğun anne ve baba ile olan ilişkilerini güçlendirmesini sağlamaya çalışır. Onlara güven vererek korkularını azaltır, onları rahatlatır, umutlandırır, amaçları olduğunu gösterir. Bilgi verdiği zaman ya da soru sorduğu zaman açık olmalı ve yargılayıcı olmamalıdır. Aile için amaçlar saptamaz ve onlar için karar vermez. Amaçlara ulaşmada ve karar vermede aile üyelerini özgür bırakır. Tedavide aile bir kriz hâlindedir ve önemli olan bir an önce bu krize çözüm bulmaktır.

Aile ile yapılan çalışmalar esnasında dikkate alınması gereken beli başlı ögeler aşağıda verilmiştir. Bunlar;

1.   Çevresel ögeler (toplum,akraba ve dost çevresi ilişkileri)

2. Aile içi ögeler (Aile içi sistem örüntüleri, liderlik, otorite yapıları ve bunlarda oluşan bozulma ve kaybolma)

3. Dış ögeler (Oluşumlarına ailenin katkıda bulunmadığı ancak sonuçlarından etkilendiği olaylar) şeklindedir

AİLE SOSYAL HİZMETİ: EĞİTİCİ FAALİYETLER

Aile ile yapılan tedavi edici çalışmada amaç, aileye yardım ederek ailedeki bozuk ilişkilerin ve aksaklıkların düzeltilmesidir. Bu faaliyette ise, herhangi bir bozukluk olmasa da, aile üyeleri arasındaki ilişkileri güçlendirme ve onların karşılıklı olarak sorumluluklarını daha iyi yürütmeleri için eğitilmeleri söz konusudur. Bu eğitime “aile hayatı eğitimi” denilmektedir. Yeni evlenmiş ya da evlenecek çiftlerle yapılan vaka ve grup çalışmaları ile anneler kulübü gibi faaliyetler bu kapsamdadır. Aile hayatı eğitiminde arzu edilen sonuç; “bütünleştirici” bir öğrenmedir. Bu bütünleşme alınan bilgilerle düşünce, duygu ve davranışlar değiştiğinde veya yeniden düzenlendiğinde gerçekleşmiş olur.

Aile içinde sevgi, saygı, sadakat, işbölümü ve dayanışma esastır. Aile üyelerinin ailenin hayatiyeti için farklı fonksiyonlar yerine getirmeleri, iş bölümü ve farklılaşma içinde olmaları ne kadar normal ise, ailenin devamı ve birliği için her birinin taşıdıkları sorumluluğu duyabilmeleri de o derece önem taşır

Aile içi eğitim ve rollerde sosyal mekanizma yani ailenin içinde yaşadığı yerel bölge, göç deneyimi, kente tutunma çabaları toplumsal baskı ve kontrol gibi etkenlerin varlığı söz konusudur.

Aileye verilecek olan eğitim özellikle ailede çocuğu yani bir anlamda nesilleri etkilemektedir. Dolayısıyla aileye verilecek olan eğitim hizmetleri bir anlamda “aile içi eğitim” olarak da adlandırılabilinir.

Sosyal çevre aile için önemli bir unsur olup aile içi dinamikleri de etkiler. Sosyal çevre aileler için bir anlamda denetim mekanizmasıgörevi görmektedir ve aile içi eğitimde özellikle çocukların davranışlarını şekillendirmektedir. Çünkü aile üzerinde varolan önemli bir baskı dedikodu mekanizmasıdır. Bu yapı varlığını daha çok kırsal kesimde görülmekte olup aile içi eğitimde özellikle kız çocuklarının davranışlarını şekillendirmede önemlidir Çünkü Türk toplumu için hâlâ kız çocuk aile namusunun bir görüntüsüdür ve ailenin içinde yaşadığı sosyal çevrenin kurallarına, davranış kalıplarına aykırı bir davranış ailenin izolasyonuna kadar gidebilir, yani aile yalnızlaştırılabilir. Kız çocuklarının eğitiminde yetiştirilmesinden ve davranışlarından doğrudan sorumlu olan kişi annedir ve dolayısıyla anne yani kadın için bir baskıyaratmaktadır. Bir yandan çocuğun istek ve özlemleri diğer yandan da sosyal çevrenin baskısı ve ailenin normları ararsında sıkışıp kalan aslında hem kız çocuk/lar hem de annedir, yani kadındır.

Aile eğitimlerinde ailedeki rol, görev ve sorumluluklar da dikkate alınmalıdır. Eğitici hizmetler, ailelere yönelik koruyucu, önleyici ve geliştirici nitelikteki hizmetleri kapsar. Aile hayatı eğitiminde beklenen sonuç “bütünleştirici” bir öğrenmeyi gerçekleştirmektir. Alınan bilgilerle düşünce, duygu ve davranışlar değiştiğinde veya yeniden düzenlendiğinde beklenen bütünleşme gerçekleşmiş olur. Ancak bu bütünleşmeyi gerçekleştirmek işin en zor bölümüdür. Çünkü bütünleşmenin bilgi vermek veya ikna ederek gerçekleşmesi mümkün değildir. Programların iyi planlanması, konu seçiminin ihtiyaçlara uygun yapılması, amaç ve yöntemlerin iyi saptanması gerekir.

1950’li yıllardan 2000’lere kadar gelindiğinde Türk ailesinin oldukça farklılaşmış ve eşitlenmiş bir görünüm kazandığını görmek olasıdır. 1950’li yılların en önemli özelliği, sanayileşme hareketinin hızlanmasıdır. Buna bağlı olarak kentleşme de gelişmiştir. Böylece yoğun bir iç göç yaşanmıştır. Kırsal nüfus kentlere taşınmıştır. Aynı bağlamda yurt dışı göçler de bir başka göç biçimidir. O hâlde bu dönem bir hareketlilik, dinamizm dönemi olarak nitelendirilebilir.

Sonuç olarak aileye yönelik hizmetler planlanırken ailenin değişim dinamikleri, toplumsal yaşamdaki değişimler, kültürel doku vb. unsurlar mutlaka dikkate alınmalıdır.

AİLE SOSYAL HİZMETİ: SAVUNUCULUK FAALİYETLERİ

Sosyal hizmetin müdahalesinin en önemli rollerinden biri savunuculuktur. Savunuculukta temel amaç yardıma gereksinimi olan insanların hakları ve vakarı için mücadele etmek, savaşmaktır. Savunuculuk insanların haklarını ve gereksinim duyduğu kaynakları kullanmasından alıkoyan engellerin ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.

Ailelerin savunuculuğu etkinliğinde şu gibi müdahale yöntemleri kullanılmaktadır: Sosyal aksiyonlar için zemin oluşturmak üzere inceleme ve anketler yapılır. Kurumlar arası vaka konferanslarında belirli uygulamaların sonuçları ortaya konarak uygulamalar değiştirilmeye çalışılır. Bilgi verici toplantılar, yayın faaliyetleri ile bazı kesimlerin eğitimi söz konusudur. Belirli sorunlar hakkında kamuoyu oluşturularak kamu görevlileri, yasa yapıcılar etkilenir. Bir konu ile ilgili olarak belirli bir tavır alınır, idari makamlara ısrarla başvurulur.

Savunuculuk sosyal hizmetin hukuktan ödünç aldığı bir kavramdır. Savunuculuk rolünü üstlenen sosyal hizmet uzmanı müracaatçısı adına sözcülük yapar. Bu rolü yerine getirirken sosyal hizmet uzmanı nötr değildir, aynı avukatların yaptığı gibi müracaatçısının partizanca sözcülüğünü yapar. Müracaatçısının yararına tartışır, mücadele eder, pazarlık yapar, müzakere eder ve çevrede değişiklik yaratmaya çalışır.

Bu tür çalışmalar kendi haklarını savunamayan aileler için oldukça önemlidir. Bilindiği üzere sosyal hizmet uzmanlarının toplumsal açıdan dezavantajlı, eğitim düzeyi düşük, yasal haklarını bilmeyen ailelerle karşılaşmaması mümkün değildir.

Sosyal hizmet uzmanının aile adına savunuculuk yaparken aralarında açık bir sözleşme yapılmadığı zaman bazı ikilemleri ve tehlikeleri beraberinde getirebilir. Şöyle ki bir avukat müvekkil istemedikçe onun savunuculuğunu üstlenmez, buna benzer bir şekilde sosyal hizmet uzmanlarının da müracaatçısının adına savunuculuk faaliyetlerine girmeden önce müracaatçısı ile açık bir sözleşme yapmalıdır.

 

Ailelerle Sosyal Hizmet ll.Ünite
 

11.                                    ÜNİTE ÖZET

AİLELERLE SOSYAL HİZMET:AİLEYLE DANIŞMA/BAĞLANTI KURMA

FARKLI AİLE KALIPLARI

Tarihsel, dinsel, kültürel, biyolojik, tıbbi, psikiyatrik, bilimsel, siyasal ve kişisel değerler aile üzerinde etkili olmaktadır. Bu göstergelerin tamamı ailelerin nasıl tanımlanacağını ve aileye nasıl yaklaşılacağını büyük ölçüde belirlemektedir. Günümüz toplumunda çekirdek ailelerin yanı sıra geniş, üvey çocuklu, evlat edinmiş, koruyucu ve tek ebeveynli aileler bulunmaktadır.

Dünyada çok çeşitli aile kalıpları vardır. Farklı kültürlerde farklı aile biçimleri bulunmaktadır. Bunlara örnek olarak,

a)    Yıllardır iki çocuğa ebeveynlik yapan bir karı-koca, eşlerden birinin boşanma ile sonuçlanan heteroseksüel evliliğinden olma çocuklarıyla beraber yaşayan iki kadın – lezbiyen çift,

b)    Eşlerden birinin dışarıda yaşadığı -askerlik ya da iş yüzünden uzakta olduğu- bir aile birimi,

c)     Çocuklarından birinin şiddetli ve yaygın bilişsel bozukluk nedeniyle bir yatılı tedavi kurumunda yaşadığı bir aile birimi ile

d)    Yıllardır sevgili olan ancak yasal olarak evli olmamakla birlikte birlikte yaşayan bir kadın-erkek çift, verilebilir. Bu örnekler toplum içindeki “normal” aile kavramının dışına çıkmaktadır.

AİLELER HAKKINDAKİ İNANÇLAR

Aileler hakkında varolan bazı inançlar ve kanıları şu şekilde gruplandırmaktadır: Bunlar;

1)    Aileler sağlıklı olmayı ister,

2)    Aileler bir arada kalmayı ve farklılıkların üstesinden gelmeyi ister,

3)    Ebeveynler doyum sağlayıcı ilişkiyi sürdürmek ve çocukları büyütme konusundaki sorunlarda anlayış ve destek gereksinimi duyar,

4)    Ebeveynler bilgi, beceri ve destek olanaklarına sahipse çocuklarına tepki vermenin olumlu, etkili yollarını öğrenebilirler,

5)    Ebeveynlerin çocuklarının gereksinimlerine etkili ve olumlu tepki verebilmeleri için öncelikle onların temel gereksinimleri karşılanmalıdır,

6)    Her bir aile üyesinin sevgi, ilgi ve destek gereksinimi vardır,

7)    Yaşı ve cinsiyeti ne olursa olsun her bir aile üyesinin bir diğerinden saygı görmeye hakkı vardır,

8)    Bir çocuğun duygusal ve davranışsal güçlükleri aile ve içinde bulunulan toplumsal çevre bağlamında ele alınmalıdır,

9)    Her insan aileye gereksinim duyar,

10)     Ailenin karşılaştığı güçlüklerin birçoğu bir gecede meydana gelmez, ancak yıllar içinde aşamalı olarak gelişir.

11)     Aile /ebeveynlik ile ilgili düşüncelerde ve eylemlerde farklılıklar vardır,

12)     “Kusursuz -mükemmel aile/ebeveyn olma” ve “yeterince iyi olma” arasında fark vardır,

13)     Aileler çevresel sistemlerden adil ve eşit muamele görmeyi isterler, olarak sıralanabilir.

AİLELERLE SOSYAL HİZMET İLKELERİ

Ailelerle sosyal hizmet bir dizi ilke çerçevesinde gerçekleştirilir. Bu ilkeler:

1)    Ailelere yardım etmek için en iyi yer onların evidir.

2)    Danışmanlık ailelerin sorunlarını kendi başlarına çözmeleri için onları güçlendirir.

3)    Müdahale bireyselleştirilmelidir ve ailenin sosyal, psikolojik, kültürel, eğitimsel, ekonomik ve fiziksel özelliklerini temel almalıdır.

4)    Aile parçaların toplamından daha fazla olan bir bütündür.

5)    Öncelikle ailelerin acil gereksinimleri karşılanmalı, daha sonra uzun dönemli amaçlara yönelinmelidir.

6)    Aileler değişme ve değişmemeyi dengelemeye çalışır.

7)    Bir aile üyesinde meydana gelen değişme tüm aile üyelerini etkiler.

8)    Aile üyelerinin davranışları en iyi döngüsel nedensellik ile açıklanabilir.

9)    Aile daha büyük sosyal sistemlere aittir ve birçok alt sisteme karşılık gelir.

10)     Aile oluşturulmuş kurallar çerçevesinde işlev görür, şeklinde sıralanabilir.

Özet olarak, ailelerle sosyal hizmetin amacı; ailelere rehberlik etmek,

danışmalık vermek, tedavi ve rahabilitasyon sağlamaktır

Ailelerle sosyal hizmet müdahalesinde aşamalı yaklaşım genel olarak benimsenmektedir. Bilgi toplama, bilgiyi değerlendirme, sorunu tanımlama, müdahale planı hazırlama, müdahale için temas kurma, müdahale planını uygulama, sonuçları değerlendirme ve çalışmayı sonlandırma aşamalarından oluşan sekizli bir model önermektedir. Bununla birlikte genelci sosyal hizmet uygulamasıyedi aşamalı bir model doğrultusunda gerçekleştirilmektedir. Ailelerle sosyal hizmet müdahalesi, bireylerle sosyal hizmet müdahalesinde olduğu gibi yedi aşamada ele alınmıştır. Bu aşamalar; aileyle tanışma/bağlantı kurma, ön değerlendirme, planlama, uygulama, son değerlendirme, sonlandırma ve izleme şeklinde ele alınmıştır.

AİLEYLE TANIŞMA/BAĞLANTI KURMA

Aileyle tanışma/bağlantı kurma aşamasında gerçekleştirilen ilk oturum, ailenin yeni bir ortamda kendisini rahat hissetmesine yardımcı olmak için harcanabilir ve bu yolla aile üyeleri az ya da çok kendi normal tarzlarında hareket edebilir. Sosyal hizmet uzmanıve aile arasındaki ilişkide güven ortamının büyük bir önemi bulunmaktadır. Kuruma yapılan müracaat sırasında ileri sürülen sorun ailedeki ana-baba ve çocukları, hatta aile ile birlikte yaşayan yakınlarını ilgilendiriyorsa, aile ile çalışmakta yarar vardır. Müracaatçı tek başına yaşayan biri ise, uzaktaki yakınlarının veya iş yerindeki amirin tedavi sürecine dâhil edilmeleri gerekmeyebilir. İlk görüşmenin mümkün olduğunca kısa olmasına, aile üyelerini sıkmamasına ve kişisel sorunlara fazla girmemeye özen gösterilmelidir.

İlk görüşmelere yalnızca ana-babanın katılması, sonraki görüşmeler için nasıl bir strateji izleneceğine karar vermek bakımından zaman kazandırıcıdır ve öteki aile üyeleriyle mesleki ilişki kurarak, davranışlarını değiştirmelerinde uzmanın etkin rol oynamasına imkân verir. Bazı ana-babalar çocuklarına karşı, sürekli olarak çok haşin ve sert davrandıklarından aile ile bir arada görüşme konusunda esnek tavır almak ve acele etmemek daha uygun olacaktır. Bu süre içinde ana-babanın davranışlarının değişmesi üzerinde odaklaşılmalıdır.

Güven ortamının sağlanması için sosyal hizmet uzmanları görüşme dışında, sosyal ortamlarda ve yemekte ya da kahve/çay içerken meslektaşlarla aile hakkında konuşmamalıdır. Sosyal hizmet uzmanları, aileyle görüşme yaparken, telefon görüşmelerini yapacak birini ayarlaması, başkalarının duyamayacağı/göremeyeceği bir ortam hazırlaması, kayıtları, telefon mesajlarını ve notlarını ortada bırakmaması güven ortamı için önemlidir. Ayrıca, sosyal hizmet uzmanlarının aile gizliliğe önem vermiyor olsa bile gizliliği koruması, kurum politikası hakkında bilgi vermesi, havale söz konusu olursa aileden izin alınması ve başkalarının zarar görmesi olasılığında bilgilendirmenin yapılacağını söylemesi gereklidir.

Sosyal hizmet uzmanları ailenin sorununu konuşmaya hazır hâle geldiğini hissettiğinde, sorunla ilgili sorularını sormaya başlamalıdır. Sistem bakış açısına göre, ailedeki sorunlu davranış aile sisteminin varlığını sürdürmek için geliştirilmiştir. Ancak sadece sorunlu olarak belirlenmiş bireyle çalışma, ailenin sorunlarını çözmede sonuç vermez. Bireyin sorunu aile içindeki ilişkilerden kaynaklanır ve değiştirilmesi gereken aile sistemi içindeki ilişkilerdir. Bu nedenle hedef sistemi aile olarak tanımlamak gerekir. Sosyal hizmet uzmanları, meslek olarak sorunu çözmede en etkili yolun müracaatçının bulunduğu yerden başlamak olduğunu bilir. Bu nedenle aile belirli bir kişinin sorunu üzerinde duruyorsa, oradan başlamak en etkili yoldur. Aile ilişkilerindeki değişim daha sonra meydana gelebilir. Aileyle tanışma/bağlantıkurma basamağında aileler ile geçici bir sözleşme yapılır ve bu sözleşme bağlamında sosyal hizmet uzmanlarının ve ailelerin rolleri, kimlerin uygulama sürecine katılacağı, uygulama sürecinin içeriğini konuşmak, sorunun ne olduğu tanımlamak, ücret, görüşmelerin yeri ve sıklığı konuları açık ve daha somut hâle getirilir.

Aile ile çalışmada öncelikle profesyonel ve aile arasındaki etkileşim sürecini geliştirmeyi sağlayacak eylemlerde göz önünde bulundurulmasıgereken ilkeler ve buna bağlı temel anlayışlar üzerinde durmaktadır. Buna göre;

a)    aile ünitesinin sosyal hikâyesi alınmalıdır,

b)    sadece ünitedeki belirli üyeler arasında değil, tüm aile ünitesi ile özenli, anlayışlı ilişkinin geliştirilmelidir,

c)     sorunlar aile tarafından üstlenilmelidir, birey olarak aile üyeleri suçlanmamalıdır ve

d)    suçlama ve suçlu hissettirmeden kaçınılmadır, aksi olduğunda sorumluluk bazı üyelere yüklenir.

Her bir aile üyesinin beklentileri ve sorunları açığa kavuşturulmalıdır ve bu sayede her bir üye diğer üyeleri daha iyi anlamış olur. Ailenin, sorunun doğası hakkında bir anlayışa varmasına yardım edilir. Aile üyeleri arasındaki tartışmanın sadece sorunun doğası hakkında değil, hedef, amaç ve birlikte çalışma stratejisi hakkında olması çok önemlidir. Bu aşamada daha önce de belirtildiği gibi, ailenin kaygısının azaltılması, sosyal hizmet uzmanlarının rolünün yargıç, değil yardım etme olduğunun anlatılması gereklidir. Ayrıca “şimdi”de acı varsa onu dindirmek için dışarıdan yardım almanın normal olduğu anlatılmalıdır. Zekâ, özen, sorumluluk hissi, düşündüklerini dile getirebilme yeteneği gibi ailenin güçlü yanları sıralanarak aileye güven verilmelidir. Ayrıca ailenin terapi için zaman ayırmaya ve çaba harcamaya hazır olup olmadığı, terapinin mali yükünü karşılayıp karşılayamacağı, ailenin yapılacakların hepsinin aile yaşantısı daha iyi koşullara getirmek için yapmaya hazır olup olmadığı konuları açıklığa kavuşturulmalıdır.

Aileyle tanışma/bağlantı kurma aşamasında dikkat edilmesi gereken şey, etkileşime girilecek ve gözlemlenecek birden fazla kişinin olması ve her bir bireyin görüşlerini dile getirme şansına sahip olduğundan emin olunması ile ilgilidir. Bu aşamada her bir aile üyesi, önemli olduğu duygusunu yaşamalıdır. Ayrıca bu aşamada önemle üzerinde durulması gereken bir diğer konu da aile ile çalışma yapan profesyonelin kendisi ile ilgilidir. Bu aşamada profesyonelin aile ile bir ünite olarak çalışıldığı zaman sıklıkla bazı sorunları, çözümlenmemiş ya da farkında olmadıkları duyguları, konuları olabilir. Kendi kişisel deneyimlerini temel alarak ailenin işlevsellikleri hakkında asılsız varsayımlar geliştirebilir. Bu nedenle aile ile çalışmada önemli bir öncül, profesyonelin kendi ailesinden nasıl etkilendiğinin farkına varması ve bunları çözümlemesidir. Bu aşama ile aile bir bütün olarak ve kendi içinde sistemin alt sistemlerinin de olduğu analyışı ile kavranmaya ve anlaşılmaya çalışılır.

 

Ailelerle Sosyal Hizmet 12.Ünite

 

AİLELERLE SOSYAL HİZMET ÖNDEĞERLENDİRME VE PLANLAMA
12.                                    ÜNİTE ÖZET

Değerlendirme aşaması, sorun çözmek için uygun bir zaman değildir, soruna yönelik değerlendirme yapıldıktan sonra bu aşamaya geçilebilir. Burada önemli olan şey, etkileşimi gözlemlemek, sorunları anlamak ve değişiklik için hedef belirlemektir.

Ailelerin değerlendirilmesinde ailenin yapısı ve süreçleri ile gelişimsel ve durumsal stresin aile üzerindeki etkileri gibi çeşitli boyutların anlaşılması gereklidir.

Sorunlar üzerinde odaklanmanın yanı sıra ailenin güçlü ve yılmaz olduğu alanların belirlenmesi de gereklidir. Ailelerin değerlendirilmesi bir dizi amacı gerçekleştirmek için yapılır. Bunlar;

1)   Ailenin sağlayacağı yararı değerlendirmek, yarar olacaksa ne tür müdahalelerin en iyi sonucu vereceğini saptamak,

2)   Ailede ne tür değişikliklerin yapılacağını belirlemek,

3)   Müdahalenin kısa ve uzun dönemli amaçlarını belirlemek,

4)   Ailenin güçlü yönlerini ve kaynaklarını ortaya koymak,

5)   Ailenin işlevselliğini anlama ve değişim hedeflerini karşılıklı olarak belirlemek olarak sıralanabilir.

Aile, bireyin işlevselliği üzerinde en çok etkiye sahip bir sistemdir ve aynı zamanda aile, bireylerin gereksinimini karşılamaktan sorumlu olan en temel sistemdir. Aile sisteminin üyeleri arasındaki etkileşimlerde değişim gerekli olduğu zaman, aile “ilgi odağı birimi” olmaktadır. Aile sisteminin değişme için motivasyonunun, kapasitesinin ve olanaklarının belirlenmesi yardım etme sürecinde önemli bir konudur. Aile sisteminin anlaşılması için de ailenin sosyal tarihinin alınması yararlı olabilir. Ailenin sosyal tarihinin alınması sürecinde sorun, ailenin içsel işlevselliği, ailenin yaşam döngüsü ve ailenin ekolojik çevresinin ortaya konulması gereklidir.

AİLENİN YAPISAL ÖZELLİKLERİ

Ailelerin yapısal unsurları çerçevesinde ailenin kuralları, ailedeki alt sistemler ve sınırları dikkate alınmalıdır. Ailenin alt sistemleri, aileye yeni üyelerin katılımı ile oluşur. Sınırlar bireyler ve alt sistemleri çevreleyen görülmez engellerdir. Aile içindeki alt sistemler eş alt sistemi, ebeveyn alt sistemi, çocuk alt sistemi ve ebeveyn-çocuk alt sistemi olarak sıralanabilir. Eş alt sistemi ilk sistemdir ve iki yetişkinin aile oluşturmak amacıyla bir araya gelmesiyle oluşur.

Ailenin karmaşık bir yapısı vardır ve çeşitli ögelerden oluşmaktadır. Her bir ögenin farklı rolleri vardır. Bu roller ögelerin birbirine bağlanmasına yardım eder.

Sistem bir bütündür ve alt sistemlerden oluşmakta ve bir amaca yönelmektedir. Sistemin yerine getirmesi gereken amaçları, görevleri ve bu görevlerini yerine getirmek için de stratejileri vardır.

Sistem perspektifine göre aileler kapalı, gelişigüzel, açık ve eş zamanlı aileler olmak üzere dört ana grupta ele alınmaktadır. Ayrıca iki aile organizasyonu da dikkate alınmaktadır. Birincisi merkeze doğru/merkez dışı aileler, ikincisi ise bütünlük/uyum’dur. Merkeze doğru kavramı kapalı olma eğilimi gösteren aileleri betimlemek için, merkez dışı aileler kavramıise ailesinden uzaklaşma eğilimi gösteren aileleri betimlemek için kullanılır. Bütünlük ve uyuma baktığımızda uyum, ailenin yapısı, rolleri ve kurallarını duruma göre değiştirebilmesi yeteneğidir. Yani uyum, sistemin strese karşı tepkide bulunmak için düzenlemesidir. Bütünlük ise; hem aile üyeleri arasındaki duygu bağı hem de onların bireysel olarak özellikleri ile ilişkilidir. Aile üyeleri arasındaki heyecansal sınırlar anlamına gelmektedir ve bunlar dört boyuttan oluşmaktadır: kopuk, ayrı, bağlı ve içi içe. Bütünlüğü az olan ailelere “kopuk” denir. Bu aileler de, üyeler arasındaki bağlılık çok zayıftır ve her üye kendi özerk birimleri için işlevde bulunur. Bu boyutun diğer aşırı ucunda “içi içe” aileler yer almaktadır. Bu aileler de bütünlük çok fazladır. Aile üyelerinin özerk kimliği kaybolmuştur. Orta düzeyde bütünlüğü olan ailelerde (ayrı ve bağlı) üyeler, hem aile birimi ile ilgilenir hem de kendi ilgi ve gereksinimlerini sürdürebilir.

Sosyal hizmet uzmanları karşılaşılan sorunları değerlendirirken sorunun şiddeti ve aciliyeti, önemi, zamanlaması, karmaşıklığı, başarı umudu, müdahalenin aileye etkisi, kontrol ve isteklilik konularını göz önünde bulundurmalıdır.

AİLENİN İŞLEVSEL ÖZELLİKLERİ

Aile işlevleri ile göz önünde bulundurulmasıgereken önemli özellikler iletişim kalıpları, kararların nasıl verildiği ve aile üyelerinin taşıdığı rollerdir. İşlev güçlüğü olan aileler genellikle işlevsel olmayan iletişim kalıplarına sahiptir. Bu kalıplardan bazıları ebeveynlerin çocukları aracılığı ile konuşması, iletişim özgürlüğünün olmamasıve birbiri ile çelişen mesajların verilmesidir. Bu iletişim kalıplarının belirlenmesi sistemin işlevselliğinin anlaşılmasında önemlidir.

Ogburn ailenin yedi işlevi üzerinde durmuştur: Bunlar ekonomik gereksinimlerini karşılamak, statü sağlamak, çocukların eğitimini planlamak, din eğitimi vermek, boş zaman faaliyetlerini gerçekleştirmek, aile üyelerinin birbirini koruması ve karşılıklı sevgi ortamı yaratmak gibi işlevlerdir.

Ailelerin toplumsal işlevleri bir başka sınıflamada beş başlık altında ele alınmaktadır. Bu işlevlerden birincisi neslin devamı ile ilgilidir. Her toplum, üyelerinin yerine yenisini koyacak bir sisteme sahiptir. Ailenin ikinci işlevi çocukların bakımını kapsar. Aile, çocukların büyütülmesi için birincil kurumdur. Ailenin üçüncü işlevi yeni üyelerin sosyalleşmesi ile ilgilidir. Toplumun üretken bir üyesi olabilmeleri için çocukların kültür içinde sosyalleşmesi gereklidir. Aile sosyalleşme sürecinde önemli bir rol oynar. Ailenin bir diğer işlevi cinsel aktivitenin düzenlenmesini içerir. Cinsel aktivitenin düzenlenmesinde başarısızlık kıskançlık ve sömürü gibi sonuçlar doğurur. Düzenlenmeyen cinsel aktivite büyük ihtimalle birçok evlilik dışı çocuğun dünyaya gelmesine neden olur. Her toplumun ailenin içinde cinsel aktiviteyi düzenleyen kuralları vardır. Birçok toplumda ensest tabudur ve evlilik dışı ilişki onaylanmaz. Son olarak ailenin duygusal gereksinimlerin karşılanması işlevi bulunmaktadır. Aile insanların duygusal gereksinimlerini karşılamada en önemli kaynaktır.

AİLE DEĞERLENDİRME ÖLÇEĞİ (ADÖ):

Aile Değerlendirme Ölçeği (Family Assessment Device), Amerika Birleşik Devletleri’nde Brown
Üniversitesi ve Buttler Hastanesi tarafından Aile Araştırma Programı Çerçevesinde geliştirilmiş bir
ölçektir. Bu ölçek, ailenin işlevlerini hangi konularda yerine getirebildiğini veya getiremediğini ölçen bir
araç olarak geliştirilmiştir.

Ölçekte yer alan her bir soru yedi alt ölçekten bir tanesine aittir. Soruların bazıları ailenin sağlıklı
işlevlerini, bazıları ise sağlıksız işlevlerini tanımlamaktadır.

1.  Problem Çözme ( Problem Solving):

Problem çözme, ailenin etkili bir şekilde işlevlerini yerine getirebileceği düzeyde maddi ve manevi sorunlarını çözebilme becerisi olarak açıklanmaktadır. Bu boyut, sorunun ortaya çıkışından, çözümlenmesine kadar olan bir dönemi kapsamaktadır. Problem çözme boyutu, ailenin bir problemini işlevselliğini yitirmeden çözebilme yeteneği olarak tanımlanır. Problemler, araçsal ve etkisel olarak iki alt gruba ayrılır. Araçsal problemler, para yönetimi ya da yaşanacak yerin seçilmesi gibi günlük hayattaki mekanik sorunlardır. Etkisel problemler ise, hislere ve duygusal deneyime ilişkin olanlardır

2.  İletişim ( Communication ) :

İletişim, aile üyeleri arasındaki bilgi alışverişi şeklinde tanımlanmaktadır. ADÖ’de ailenin etkili bir iletişim içerisinde olup-olmadığı ölçülmek istenmektedir. Bu nedenle aile üyeleri arasındaki sözlü iletişimin içeriğinin açık olup olmadığı, aile içerisindeki bireylerin söylemek istediklerini doğrudan ifade edip edemedikleri üzerinde durulmaktadır. Etkili iletişim açık ve dolaysız olmalıdır. İletişimi, aile içinde bilginin dolaşımının nasıl gerçekleştiği ile tanımlamaktayız. Burada sözlü iletişim üzerinde durulmaktadır. İletişimin sözlü olmayan boyutu açıkça çok önemlidir fakat, yanlış yorumlama ve bu tip verinin araştırma amacıyla toplanmasıve ölçülmesine ilişkin metodolojik zorluklar nedeniyle, dışarıda bırakılmıştır.

3.  Roller ( Roles ) :

Roller, ailenin maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılayan davranış kalıpları olarak tanımlanmaktadır. Mc Master Aile İşlevleri Modeli, ailenin kaynakların kullanımı, bakıp-büyütme, destekleme ve kişisel gelişim sağlama, aile sistemini yönetme gibi konularda davranış kalıbı geliştirip geliştiremediği üzerinde odaklanmaktadır.

4.  Duygusal Tepki Verebilme ( Affective Responsiveness ) :

Duygusal tepki verebilme, aile üyelerinin her türlü uyaran karşısında en uygun tepkiyi göstermesi anlamına gelmektedir. Burada sevgi, mutluluk, neşe gibi ferahlık ifade eden duyguların yanında; kızgınlık, üzüntü, korku gibi acil durumlar da içerilmektedir. Başka bir ifade ile bu işlevini yerine getirebilen bir ailede aile üyeleri her türlü duygularını ağırlıklı bir şekilde sözle veya hareketlerle ifade edebilirler.

5.  Gereken İlgiyi Gösterme ( Affective Involvement ) :

Gereken ilgiyi gösterme boyutu, aile üyelerinin birbirine gösterdiği ilgi, bakım ve sevgiyi içermektedir. En sağlıklı aileler, birbirleri ile orta derecede ilgilenirler. Az veya çok ilgilenen aileler, bu konuyla ilgili işlevini yeterince yerine getiremiyorlar demektir. Çok ilgilenme, aile üyelerinin birbirlerine fazla bağımlı olduğunun, az ilgilenme ise birbirlerine az sevgi ve ilgi gösterdiklerinin belirleyicisidir.

6.  Davranış Kontrolü ( Behavior Control ) :

Davranış kontrolü, ailenin, üyelerinin davranışlarına standart koyma ve disiplin sağlama biçimidir. Ölçeğin bu alt boyutunda, psikolojik ve sosyal tehlike karşısındaki davranışlar değerlendirilir. Ayrıca kontrolün esnek, katı, serbest ve düzensiz oluşu da bu alt boyutta ele alınmaktadır. Davranış kontrolü, üç ayrı durumda ailenin davranışıele almakta benimsediği modeller olarak tanımlanır. İlk olarak, ailenin üyelerinin davranışlarını izlemek ve kontrol etmek zorunda olduğu fiziksel olarak tehlikeli durumlar bulunur. İkinci olarak, yemek, içmek, uyumak, dışkılamak, seks ve saldırganlık gibi psikobiyolojik ihtiyaç ya da güdülerin karşılanmasına yönelik durumlar bulunmaktadır. Son olarak, hem aile içindeki hem de dışındaki kişilere ilişkin olarak, kişiler arası sosyalleşme davranışı durumları bulunur. Tüm aile fertlerinin üç ayrı durumdaki davranışlarını ele almak son derece önemlidir.

7.  Genel Fonksiyonlar ( General Functıons ) :

Genel fonksiyonlar boyutu, yukarıda tanımlanan ve açıklanan altı boyutu da içerecek şekilde bilgi toplamayı amaçlamaktadır.

McMaster Modeli, aile işlevselliğinin tüm yönlerini kapsamamaktadır fakat ailelerin kliniksel başvuruları ile ilgilenirken önemli olduğu düşünülen birtakım boyutları tanımlamaktadır. Bir aile, işlevselliğinin ne kadar etkili olduğunu belirlemek üzere, bu boyutların her biri temel alınarak değerlendirilebilir. Aile yapılarını anlamak için, aile yaşamının altı ayrı boyutu değerlendirilir.

AİLENİN GELİŞİMSEL ÖZELLİKLERİ

Aile yaşam döngüsü bir ailenin geçirdiği tüm gelişimsel aşamaları, yaşam olaylarını ifade etmektedir. Ailenin gelişim aşamaları, bu aşamalara karşılık gelen duygusal sorunlar ve her bir gelişim aşamasına özgü olarak yerine getirilmesi gereken görevler aşağıda ele alınmıştır.

1.       Yakınlığa karşı idealleştirme ya da hayal kırıklığına uğrama: Karı- koca arasında ikili ilişki kurulur,

gelişimsel görev bir eşin diğer eşi gerçekçi bir şekilde değerlendirmesini kapsar.

2.       Tekrar doldurmaya karşı içe dönme: Bu aşama ilk çocuğun doğumundan son çocuğun okula başlaması arasındaki zamanı içerir. Gelişimsel görev, aile üyeleri için destekleyici kalıpların geliştirilmesini kapsar.

3.       Aile üyelerinin bireyselleşmesine karşı karşılıklı organizasyon: Bu aşama ailenin, okul çağındaki çocuklara sahip olduğu süreyi kapsar. Gelişimsel görevler, ebeveynlerin kendi kimliklerini çocuklarının kimliklerinden ayırmaya başlaması ve aile sisteminin dışındaki aile üyeleri için destek ve fırsat sağlamadır. Bir diğer görev ise, her bir aile üyesinin bireyselleşmesidir.

4.  Ortaklığa karşı izolasyon: Bu aşamada ailenin, ergenlik çağındaki çocuklarının olduğu süreyi içine alır. Önemli temalar ayrılma ve cinselliktir. Görevler, çocukların bağımsızlık duysusunun artmasıve ebeveyn-çocuk ilişkisinin ortaklık temeline dayalı evlilik ilişkisinin geliştirilmesidir.

5.  Yeniden grup olmaya karşı bağlanma: Bu aşama çocukların evden ayrıldığı süreyi kapsar. Görevler, nesil çizgileri üzerinde yeniden grup olma ve ebeveyn-çocuk arasında yetişkin-yetişkin ilişkisinin gelişmesidir.

6.       Kurtulmaya karşı hayal kırıklığı: Eşler evde ebeveynlik yapabileceği çocukların olmadığı yeni bir ilişki kurarlar. Ebeveyn çocuk ilişkisi değişir. Görev, ilişkilerin yeniden görüşülmesi ve değerlendirilmesidir.

7.  Karşılıklı yardıma karşı yararsızlık: Ebeveynler artık emeklidir, eşler çoğunlukla büyük ebeveyn olmuşlardır. Görev, nesiller arasında karşılıklı yardım sisteminin geliştirilmesidir

Bir ailenin geçireceği yaşam döngüleri bu aşamada profesyonellerce ele alınaması gereken temel konudur.

AİLENİN KONUSU, GEREKSİNİMİ VE SORUNU

Ön değerlendirme aşamasında dikkate alınması gereken bir diğer konu ailenin yardım almak amacıyla geldiği konu, temel gereksinimi ve sorununun ne olduğunun ortaya konulmasıdır. Öncelikle aile niçin kuruma geldi? Ne tür hizmet talep etmektedir? Aile üyelerinin kişisel gereksinimleri nelerdir? Aile içindeki alt sistemlerin gereksinimleri nelerdir? Aile sisteminin gereksinimleri ve sorunları nelerdir?

Kişisel ve alt sistemlerin gereksinimleri aile sistemi üzerinde nasıl bir etkiye sahiptir? Ayrıca çevresel, sorumluluklar, beklentiler ve herhangi bir farklılık bir sistem olarak aileyi nasıl etkilemektedir? Bunlar gibi sorunların yanıtlanmasına gerek vardır. Bu aşamada ayrıca aile sisteminin sorunlarını ve gereksinimlerini karşılayacak engellerin tanımlanması da gerekmektedir Ailenin Gereksinimlerini Karşılamada Güçlü Yönleri ve Sınırlılıkları;

Aile sağlanan hizmetin bir sonucu olarak ne olmasını istemektedir. Ailenin hizmetle ilgili olarak ailenin düşünceleri, ilgileri ve planları nelerdir? Motivasyonu, başetme ve değişim için kapasitesi, kaynakları ve bunları etkileyebilecek sınırlılıkların neler olduğunun ortaya konması gerekmektedir. Ayrıca beklentilerin gerçekçi olup olmadığının ortaya konması da önemli bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır.

PLANLAMA

Planlama ve sözleşme yapma aşamasına geçmeden önce durumun değerlendirilmiş olması gerekir. Bu aşamada uygulanacak plan açık, net bir şekilde ortaya konur ve uygulama planı için formal ya da informal bir sözleşme yapılır. Sözleşmede yer alan tüm aktiviteler, sözleşmede belirlenen değişimleri başarmak içindir. Planlama ve bu planın gerçekleştirilebilmesi amacıyla sözleşme yapmak için öncelikle yolunda gitmeyen şeyin ne olduğu konusunda aile üyeleri ve sosyal hizmet uzmanı arasında fikir birliği sağlanmalıdır.

Planlama, değerlendirme ve müdahale arasında bir köprüdür. Üstesinden gelinmesi hedeflenen noktaların belirlenmesiyle başlar, sonrasında, başarılmak istenen hedefler için ne tür değişikliklerin gerektiği belirlenir, hedeflere ulaşmak için alternatif değişim stratejilerinden en uygunu seçilir, yapılacak aktiviteler belirlenir ve bu belirlenen aktiviteleri başarmak için bir zaman çizelgesi yapılır.

Etkili bir sözleşmenin dayandığı noktalar aşağıda sıralanmaktadır:

1.   Sosyal hizmet uzmanı ve kurumun motivasyonu müracaatçıyı desteklemelidir.

2.   Sözleşmeler karşılıklı olarak konuşulmalı, zorla kabul ettirilmemelidir.

3.   Her iki taraf da öneri getirebilmelidir.

4.   Ailenin görüşü gerçekçi bir biçimde dikkate alınmalıdır.

5.   Kurumun görevleri açıkça tanımlanmalıdır.

6.   Sözleşme her iki tarafça incelenmeli ve gözden geçirilmelidir.

7.   Son sözleşme belgesi her iki tarafça da kabul edilmelidir.

8.   Karmaşık ve çelişkili bir dilden kaçınılmalıdır.

9.   Sözleşmenin içeriğine karşı hak aramaya gidilebilir.

Sözleşme sosyal hizmet uzmanı ile aileler arasında açık ve dürüst bir iletişimi kolaylaştıracaktır. Sözleşme belgesi üzerine standart bir form koymak zordur. Her sözleşme kendine özgü bir belge olarak görülmelidir ve belli ihtiyaç ve koşullara uyumludur. Fakat çoğu durum için geçerli olan anlaşma içeriği şöyle olmalıdır:

1.   Anlaşmaya katılan kişiler 2. Anlaşma için bir ifade

3.   Anlaşma için zaman çizelgesi/çerçevesi

4.   Anlaşmaya bağlı olarak yapılacak görevler

5.   Düzenli olarak gözden geçirme ve değerlendirmeye ilişkin düzenlemeler

6.   Uygun imza veya kabuller.

Sözleşmeye bir taraf uymadığında ne olacağı sorusunun cevabı genellikle gözden kaçırılır. Sözleşmeye uyulmadığında tekrar konuşulur veya bu mümkün olmamışsa bağımsız hareket edilebilir. Sosyal hizmet uzmanı, mahkemeye başvurma yoluna gidebilir veya aile (eğer seçeneği varsa) kurumla ilişkisini bitirebilir. Yazılı anlaşmalar sosyal hizmet uzmanı ve ailenin kendi kararını verme hakkınıyansıtır ve aile üyelerinin hizmetlere pasif değil aktif katılımını sağlar.

 

Ailelerle Sosyal Hizmet 13.Ünite
 

13.                                    ÜNİTE ÖZET

AİLELERLE SOSYAL HİZMET: MÜDAHELE

Ailenin sorunlarını çözmek için bireysel düzeyde aile etkileşimini iyileştirmeye ve aynı zamanda çevresel engelleri ortadan kaldırmaya yönelik müdahale teknikleri kullanılmalıdır. Burada önemli olan, değişmesi amaçlanan sisteme tekniklerin uygun olacağı konusunda isabetli karar verebilmektir. Şöyle ki;

1.   Uygulanan teknikler birey/ailenin gelişim dönemlerine uygun olmalıdır.

2.   Uygulanan teknikler, geçiş dönemlerine uygun olmalıdır.

3.   Sorun çözmeyi sağlayacak stratejilerin belirlenebilmesi için ulaşılmak istenen amaçlar çözümü kolaylaştıracak şekilde kısımlara ayrılmalıdır.

4.   Ödev verme tekniği üzerindeki inceleme planlı biçimde uygulandığında başvuranların bunları titizlikle uyguladıklarını göstermektedir.

AİLE MÜDAHALESİNE DÖRT YAKLAŞIM

Burada, Virgina Satir, Salvador Minuchin, Jay Hayley, ve Ivan Boszormenyi- Nagi’nin kuramsal yaklaşımları açıklanacaktır. Bütün bu teorisyenler sistem perspektifini kullanmakta ancak farklı şekillerde uygulamaktalar.

Virginia Satir

Sosyal hizmet uzmanı olan Virginia Satir aile iletişim yollarının önemini vurgulamıştır. O, özelde sorunlu ailelerde aile içindeki iletişim yolarının dolaylı olduğunu belirtmiştir Satir’in yaklaşımında, ailedeki bu dolaylı iletişim, ebeveynlerin evliliklerindeki, düşük özgüven kaynaklı olumsuzluklardan temellenir. Her iki taraf da kendini değersiz hisseder ve bu değersizlik hissini, kendine güvenli ve güçlüyü oynatarak saklamaya çalışırlar. Flört aşamasında, her iki tarafta bu değersizlik hissini karşı tarafı kaybetme korkusunda saklar. Böylece her iki taraf da kendilerine bakabilecek güçlü insanlara evlendiklerini sanırlar ve kendi benliklerine ek olacak daha güçlü bir benlikle evlendiklerini düşünürler. Talihsizce, evlendikten bazı hayaller suya düşer. Her iki taraf da karşı tarafın kendi benliklerinin bir uzantısı olmadığı anlamaya başlar.

Başka türlü söylersek, ailede, ebeveynler kendi aralarında ihtiyaçlarından ve isteklerinden doğrudan bahsetmek yerine, birbirleriyle çocukları aracılığıyla konuşmaktadırlar. Bu durumda çocuklar, başkaları adına konuşmanın stresli yükü altına girerler ve bir ebeveynle ittifak kurarak öbür ebeveyni kaybetme korkusu yaşarlar.

Satir, aynı zamanda iletişimin, sözcüklerin sözlük anlamlarından çok daha yüklü olduğunu vurgular. Öncelikle, iletişimin ağırlıklı kısmının sözsüz olduğunu vurgular.

Eğer sözsüz iletişim sözlü iletişimde kullanılan kelimelerin anlamıyla örtüşüyorsa, Satir bu iletişimi doğrudan olarak isimlendirir. Ancak, genelde yollanan masajlar, çift anlamlıdır.

Örneğin, anne, “Sana sinirlendim” cümlesini, mesajı çok güçlü verirse tepki alacağından korktuğu için tatlı tatlı gülerek söyler. Bu durumda eş, gülümsemeye inanabilir ve kelimeleri ciddiye almayabilir ve anneyi sinirlendiren davranışına devam edebilir. Böylece anne ilerde daha da sinirlenir ama bunu karşıdakine anlatamaz ve kısır döngü böyle devam eder.

Satir’in terapötik amaç ve teknikleri, onun insanların gelişmeye ve büyümeye yatkın (hatta güdülü) olduğu varsayımına dayanır. Ona göre insanlar kendi hayatlarına dair sorumluluk alabilirler. Ona göre ergin kişi: »Kendini açıkça ifade eder, »Düşündükleri ve duyduklarını açıkça dışa vurur,

>> Dendisinin dışında ve farklı olarak etrafta olanları duyup anlayabilir,

»Karşısındaki kişiye ayrı ve biricik bir birey olarak davranır,

»Farklılıkları çatışma riski değil, bir öğrenme fırsatı olarak değerlendirir.

Temelde Satir’in yaklaşımı üç sonucu doğurur:

1)   Her üye kendi hisleri, düşünceleri, istekleri, duydukları, gördükleri, düşündükleri hakkında açık rapor verebilmelidir.

2)   Herkes kendi biricikliğinin farkında olmalı, kararlar iktidarla değil, açıklama ve pazarlıkla verilmelidir.

3)   Farklılıklar açıkla ortaya konmalı ve gelişim için kullanılmalıdır.

Salvador Minuchin

Satir gibi Minuchin de sistem perspektifinden aileyi incelemiştir. Kısaca, eğer aile sorun davranışın çözümü için başvurmuşsa bu davranış, aile sistemi içinde sistemin devamı için üretilmiş bir davranıştır. Belirlenmiş (tanımlanmış) aile üyesinin sorununun giderilmesi için aileye müdahale edilmesi gerekmektedir.

Satirden farklı olarak, Minuchin’in asıl ağırlık verdiği nokta, iletişim ağları değil, aile içindeki belli başlı alt-sistemlerin (eş, ebeveyn, kardeş) onarılmasıdır. Bu vurgusundan dolayı, Minuchin yapısalcı okulun bir üyesi sayılır. Aralarındaki farkı direkt iletişim ve aile alt sistemlerine olan vurgu farkıdır. Minuchin ailenin iletişim yollarını alt sistemleri değiştirmek için kullanır.

Paradoksal öneri, uzmanın aile üyelerine semptomatik davranışa devam etmelerini hatta onu geliştirmelerini önermedir. Bu teknik, aile üyelerini, işlevsiz davranışın varoluşu ve onun işlevsiz sonuçları hakkında daha bilinçli olmaya götürür. Paradoksal önerinin gayesi, aile üyelerinin birini ya da birkaçını bu davranıştan çıkarmaya itmektir. Minuchin paradoksal öneri için şu örneği verir: Sistematik paradoks, sekiz yaşındaki oğullarının okulda başarısız olduğu A ailesinin tedavisinde kullanılmıştır. Uzmanıçocuğun altını ıslatmasını annenin hayal kırıklığını çocuk üzerinde toplamaya yaradığını fark etmiştir. Koca işinde başarısız olmaktadır ve ne yapsa durumu düzelmemektedir. Anne asla babanın hırsının eksikliği yüzünden sinirlenmemekte, ancak B’yi azarlamakta ona sürekli ödevini yapması gibi şeyler söylemektedir. Her iki ebeveyn de evliliklerinde bir sorun olduğunu kabul etmektedir. “Kocam kavga etmeyi sevmiyor, bunu kabul ediyorum.”. Uzman anneye, B’ye karşı olan tavrını devam ettirip ettirmeyeceğini aksi durumda kocasına duyduğu hayal kırıklığını ona söylemek zorunda kalacağını söyler. Bu riskli olacaktır. Kocası böyle bir durumda deprese olabilir. Bu sırada B’ye de durum söylenmiş ve durumu devam ettirmesi salık verilmiştir. Anne, kocam yerine sekiz yaşındaki oğlumla mı kavga ettiğimi söylüyorsunuz der. Bu sırada baba,-daha önce uzman kedisiyle konuşmuştur- karısına lütfen bu davranışına devam etmesini, böylelikle kendisinin deprese olmayacağını, hem durumu B’yi kötü etkileyip etkilemeyeceğini bilmediklerini söyler. Bunun üzerine anne kocasıyla tartışmaya başlar ve iki ebeveyn arasındaki tıkanıklık açılır.

Minuchin ailenin pozisyonlarını ve sınırlarını cinslerini gösteren hipotetik bir diyagramını çizebilir; terapi süreci boyunca, ailenin durumu değiştikçe ya da yeni bilgiler eklendikçe bu diyagramı yeniden çizebilir. Aileyi yeniden yapılandırmanın amaçları;

1)   Öbür alt sistemlerden ayrılmış bir eş alt sistemini,

2)   Açık yürütme işlevleri olan bir ebeveyn alt sistemini,

3)   Kardeşlerin güven içinde, koruma ve rehberlikle gelişimine olanak sağlayan kardeş alt sistemini ortaya koymak olarak sıralanabilir.

Bu üç amaca ulaşmak için, Minuchin, aile bireylerinin eğitiminde, paradoksal öneriye kadar bir yol icat etmiştir. Minuchin, uzmanın tedavi yöntemlerini dikkatle çalışmasını ve sonra onları bilinçli olarak unutmasını önerir. Böylece, uzman müdahale esnasında, ailenin ihtiyaçlarını spontane olarak karşılayacaktır.

Jay Haley

Satir gibi, Jay Haley de genelde stratejik olarak bilinen görüşün savunucusudur, iletişim teorisinin ilk öğrencilerindendir. Daha önceki Satir’le ilgili olan kısımda belirtilen, iki uçlu iletişimin sunulduğu araştırmaya öğrenci olarak katılmıştır. Satir ve Minuchin gibi, Haley’de aile sistemleri teorisini kullanmıştır. Haley, semptomatik davranışın kişiler arası anlamlarını inceler. Örneğin, kocası sürekli başka kadınlarla ilişkiler yaşayan bir kadın birtakım hastalıklar geliştirebilir ve bu durum kocayı karısına bakmak için kocanın eve erken gelmesini sağlayabilir. Yardım eden kocanın bu durumdaki zamanı ev işi, alışveriş, yemek hazırlama gibi işlerle dolmaktadır. Evlilik dışı ilişkiler için vakti kalmamıştır. Kocası eve dönmüş olan kadın, böylece ilişki içindeki kontrolünü yeniden kazanmış olur. Yine de, hem kendisi hem kocası hastalığın nedeniyle ilgili bir açıklama bulamamakta ve endişe etmektedirler, kadın bir türlü iyileşmemektedir. Doktorlar bu kadına hastalık hastasıya da evhamlı (hypochondriac) teşhisi koyabilirler.

Öznel modelinde, Haley, aile içindeki iletişim yollarıyla özellikle de şimdideki iletişimle ilgilenir. Şimdiki sözlü ve sözsüz iletişim statükoyu nasıl devam ettirmektedir? Haley bilinçli olarak problemle ailenin kendisi getirdiği dar açı içinde ilgilenir. Bu noktanın aile müdahalesine giriş için en etkin nokta olduğunu hissedeler. Bütün aile bireyleriyle problemi anlatmaları için aktif olarak çalışır. Sonra, sorunlu olarak tarif edilen özel davranışı gidermek için bir müdahale planı ortaya koyar. Aileyi sorunlu davranışı sürdüren şimdiki işlevinin ötesine geçirmek için önergeler ve konular kullanır. Örneğin bir ailenin sunduğu sorunlu davranış kızlarının yatağını ıslatmasıydı. Baba, anneye karşı kızıyla birlik olmuştu. Annenin daha anlayışlı olması gerektiğini hissetmişti. Buna karşılık uzman babaya kızları her yatağını ıslattığında kirli çarşafları babanın yıkamasınıönerdi.

Haley bakış açısı, eğer uzman aileye olumlu bir değişim deneyimletebilirse, aile üyeleri hareketlerinin sonuçlarının neler olduğunu öğrenirler der. Bu öğrenme daha sonraki sistem değişiklikleri için kullanılabilir.

Haley’in stratejik tedavi; Minuchin’in paradoksal önerisinden çok daha fazla paradoksal ögeyi içinde barındırır. Paradoksal öneri, sürekli değişmeyi isteyen ama değişime direnç gösteren aileler için kullanılır. Bu aileler değişime direnir çünkü aslında değişim düşüncesi onları ürkütür.

Ivan Boszormenyi-Nagi

Ivan Boszormenyi-Nagy (1920-2007) nesilleri aşan vefa, hakkaniyet, dürüstlük ve denge kavramlarını getirmiştir. Ivan Boszormenyi-Nagy, her bir kişinin eylemlerinin, diğer aile üyeleri üzerinde kaçınılmaz bir etkisi olduğunu ve bu etkilerin kişiden kişiye ve nesilden nesile aktarıldığına işaret etmektedir.

Ivan Boszormenyi-Nagi’nin aile tedavisindeki etkisi yakın yıllar içinde büyümüştür.

0.   ilk uygulamalarında sistem teorisi kökenli değildi. Macaristan doğumlu, Ivan Boszormenyi-Nagi psikiyatri ve psikanaliz eğitimi gördü. Medikal öğrenimlerinden dolayı psikiyatrisiler genelde semptomların biyolojik nedenlerine bakarlar. Psikanalistlerse, semptomların psişi-içi kökenleriyle ilgilenir her iki modelde, (psikiyatrik ve psikanalitik) bireye aşırı vurgu yapar.

Ivan Boszormenyi-Nagi 1948 yılında A.B.D.’ye göç etmiştir. 1957’de şizofreninin kökenlerini çalıştı. Eğitim altyapısıyla Ivan Boszormenyi-Nagi hastalığın biyolojik nedenlerini çalışmıştır. Boszormenyi-Nagi psikanalitik yaklaşımına ek olarak aileyi sistem perspektifi içinde ele aldı, aileyi nesiller arası düzeyde, etkileşimli sistemlerden oluşan organik bir bütün olarak düşündü. Boszormenyi-Nagi aile tedavisinde bağlamsal yaklaşımı getirdi. Ona göre, ailede bir nesilde var olan davranış ardıl nesillerde kendini tekrarlardı. Bu yüzden çalışmalarında üç nesle bakmaktadır.

Boszormenyi-Nagi’nin araştırmasında, her ailede kimin kime borçlu olduğunu gösteren bir muhasebe defteri vardır. Bu borç ilişkilerine göre ailede iktidar ilişkileri belirlenir. Eğer aile yapısında bir değişiklik yapılacaksa -müdahalede- bu hesap üzerinden gitmek gereklidir der.

Boszormenyi-Nagi, aile içinde çözülmemiş borç ilişkilerinin ileride adaletsizlik ve haksızlık duyguları yaratacağını ve semptomatik davranışın bu sebeple ortaya çıktığını ileri sürer. Aileye müdahalenin amacı bu borç ve yükümlülük ilişkilerini açığa çıkararak, bireyi sürekli muhasebeyi eşitleme çabasından kurtarmaktır.

AİLEYE MÜDAHALE YAKLAŞIMLARI

Aileye yönelik müdahalelerde etkili olabilmek için öncelikle ailenin bulunduğu yerden başlamak, güçler perspektifinden bakmak, hizmet sunumunda esnek olmak, ilişkiyi etik ve saygılı bir biçimde başlatmak ve sonlandırmak, aileye yeni bir bakış açısıyla yaklaşmak, güven aşılamak, sorunlar üzerinde bir ortak gibi çalışmak, ev ödevlerinizi yapmak, negatif imajlardan kaçınmak, her bir ailenin kendine özgü olduğunu akılda tutmak gerekmektedir.

Psikanalitik Aile Tedavisi Yaklaşımı

Psikanalizin aile tedavisinde uygulanmasına Nathan Ackerman öncülük etmiştir. 1960 yılında New York Aile Terapisi Enstitüsünü kurmuştur. “Duygusal bozukluklarda psikanalize ek olarak aile yaklaşımının gerekliliğinden” söz etmiştir.

Aile grubunu bütünlüğü içinde ele alan söze dayalı bir tedavi yöntemidir. Çekirdek ailenin tüm bireyleri ve eğer birlikte oturuyorlarsa geniş ailenin bireyleri de seanslara davet edilir. Psikanalitik aile tedavisi yaklaşımı kısaca “aktarımın kullanımı ile ruhsallığın en ilkel biçimlerinin yeniden canlandırılması, aile-grup ruhsal aygıtında düşsel dolaşımın oluşturulmasıile her aile bireyinin bireysel ruhsallığının otonom hâle getirilmesini” amaçlar.

Sistemik Aile Tedavisi Yaklaşımı

1967′ de İtalya’da, Milano’da Aile Çalışmaları Enstitüsü; Selvini-Palazzoli, Boscolo, Prata ve Cecchin tarafından kurulmuştur. Başlangıçta homeostasis ile ilişkili görüşler üzerine odaklaşmış olan bu grup daha sonra paradoks ve karşı paradoks temelinde çalışmaya başlamıştır. “Aile ve kişilerin birbirine döngüsel bir yapı içerisinde farklı düzeylerde anlam aktarma biçimi”ni ele almışlardır. Yapı yerine, “ilişki örüntüleri ve bu örüntülerin altında yatan inanç sistemleri” üzerinde durmuşlardır.

Yapısal Aile Tedavisi Yaklaşımı

1965-1981 yıllarıarasında Philadelphia Çocuk Yönlendirme Merkezi yöneticisi olan Salvador Minuchin, Yapısal Okulu kurmuştur. Şehirlerde gecekondu bölgelerinde yaşayan ailelerle çalışmıştır. Bu ailelerde hiyerarşik yapıların net olmadığını ve aile sınırlarındaki düzensizliği görmesi kuramının temelini oluşturmuştur. Minuchin, Von Bertalanffy’nin Genel Sistemler Teorisi’ni aileye uygulamıştır. Aile terapisinde amaç, sistemin yapısını değiştirmektir.

Yapısal yaklaşımda eşler, kardeşler ve anne-baba alt gruplarının tanımlanması ve ilişkilerine özel önem verilir. Bu alt gruplar arasındaki ayırımlar ve anlaşmazlıklar, aşırı sert ya da esnek sınırlar ailesel bozukluğun temel nedenleridir. Aile bireylerinin sorumluluk ve rolleri ile alt gruplar belirlendiğinde ve tüm bireyler tarafından kabul edildiğinde amaçlanan değişim gerçekleşir. Yapısal yaklaşım ailenin yapısı üzerine odaklaşır.

Stratejik Aile Tedavisi Yaklaşımı

Bu yaklaşımda ailede var olan kurallara, gücün kullanımına ve dağılımına dikkat çekilmektedir. Buradaki strateji sözcüğü ile aileyi hedeflenen davranışsal modellere yönlendirmek amacıyla seçilen yaklaşımlardaki aktif ve yönlendirici rol tanımlanmaktadır. Aile sisteminde “hasta” olarak tanımlanan birey, ailenin diğer üyelerini çaresizlik içine düşürerek kontrol etmektedir. Burada yapılması gereken, aile sınırlarının yeniden düzenlenmesi ve sistemin yeniden yapılandırılmasıdır.

Stratejik aile tedavisi yaklaşımında; birim, güç, kişiler arası etkileşim, yardımseverlik, ileriye yönelik planlama, hiyerarşi, metafor (açıkça ifade edilenin dışında ikinci bir gönderme) kavramları anahtar rol oynamaktadır.

Genel Sistemler Yaklaşımı

Von Bertalanffy (1968) bir sistemi “birbiri ile karşılıklı ilişki içindeki bir dizi eleman” olarak tanımlamıştır. Genel Sistemler Teorisi canlı ve cansız sistemlere uygulanabilir ve sistemi açıklayan bir dizi matematiksel işlem içerir. Aile ile çalışan profesyoneller bu teorinin temel kavramlarını kullanmış ancak matematiksel modeli kullanmamışlardır. Genel sistemler teorisi, dünyayı, mikrosistemikden (birey) makrosistemik (toplum ve değerleri) olana uzanan farklı düzeyleri olacak şekilde yapılanan bir organizasyon, olarak görür. Sistem birbiri ile ilişkili birimlerin toplamıdır. Von Bertalanaffy açık ve kapalı sistemleri birbirinden ayırmıştır. Kapalı sistemler çevre ile hiçbir ilişkisi olmayan sistemlerdir. Bu sistemler entropi gösterirler, yani başlangıç noktası ne olursa olsun mümkün olan en basit düzeye ulaşmaya çalışırlar ve bir denge durumu oluşur. Açık sistemlerde ise entropi görülmez tam tersine içerden dışarı, dışardan içeri bir akış söz konusudur. Eğer sınırların özelliği ve çevrenin özellikleri aynı kalırsa bu durumda bir denge durumuna ulaşılabilir. Sınır özelliklerinin değişmesi ve çevredeki değişiklik, açık sistemin sürekli değişim ve evrimini gerektirir. Sistemik düşünceye göre: “bir olguyu tanımlayabilmek için bu olgunun içinde bulunduğu yapılanmayı bilmek gerekir”. Bu bakış açısına göre “hiçbir veri, içinde bulunduğu bağlam dışında ele alındığında anlam taşımayacaktır.”

Aileye müdahalede bu teoriden alınan görüşler şöyle sıralanabilir:

1.   Aileler kendi parçalarının toplamından daha fazla özelliklere sahip sistemlerdir. Bu sistemde organizasyon ve bütünlük kavramları özellikle önemlidir. Birbiriyle belli ölçüde tutarlı bir ilişki içinde bulunan sistemin elemanları, birbirleriyle ilişkisel birimler şeklinde örgütlenmişlerdir. Bu birimler birleşince bir bütünlük oluştururlar. Bu sistemin bir parçasında ortaya çıkan değişim diğer parçalarda, dolayısıyla da tüm sistemde değişiklik oluşturur. Bu nedenle de sistemin anlaşılabilmesi için parçaların ayrı ayrı incelenmesi yeterli değildir, sistemin tümünün incelenmesi gereklidir.

2.   Bu sistemlerin işleyişlerini düzenleyen belli genel kurallar vardır. Bu kurallar süreç içinde tekrarlanan durumlar sonucu oluşmuş, yazılı olmayan kurallardır.

3.   Her sistemin bir sınırı vardır. Sınırlar, bir sistemi diğerinden ayıran görünmez çizgiler olarak düşünülebilir. Duygusal ve psikolojik sınırlar görülemezler. Sınırlar büyük oranda iletişim ya da bilgi akışıyla belirlenir. Bu iletişimin çoğunlukla “sözel olmayan türde” olduğunu da unutmamak gerekir. Aşırı katı sınırlar birbirinden kopuk ailelerde görülür, aşırı geçirgen sınırlar ise içiçe geçmiş ailelerde görülür. Yaşantılar ve duygular birbirine karışmıştır.

4.   Aile sisteminin yarı geçirgen sınırları vardır. Bu sınırlar dış çevreden yeterli bilgi alışverişine izin verecek; ancak ailenin bütünlüğünü de koruyacak biçimde, esnek bir yapıda olmalıdır. Genelde aileler bu iki uç arasında farklı düzeylerde açık ya da kapalı sistemler olarak bir yelpazede yer alırlar.

5.   Aile sistemleri kısmi bir denge hâline ulaşma eğilimi gösterir. Aile sistemi, üyelerinin gelişimini destekleyecek ve toplumsal değişimlere uyum sağlayacak biçimde, yavaş bir değişim gösterir.

6.   Sistemin parçaları arasındaki iletişim ve geri bildirim mekanizmaları sistemin işlemesini düzenler.

7.   “Ailedeki bireylerin davranışları” gibi aile içi olgular, doğrusal nedensellik değil döngüsel nedensellik örnekleri olarak alındığında daha iyi anlaşılır.

8.   Diğer açık sistemler gibi, aile sistemlerinde de farklı başlangıç noktalarından yola çıkılarak aynı sonuca varılabilir.

9.   Diğer açık sistemler gibi, aile sistemlerinin de bir amacı vardır. Bu amaçlar “aile işlevleri” olarak özetlenen; ailenin bireylerini koruma, destekleme ve gelişimini sağlamaya ilişkin görevleridir.

10. Sistemler alt sistemlerden oluşmuştur ve kendileri de üst sistemlerin bir parçasıdır.

AİLE İLİŞKİLERİNİN GELİŞTİRİLMESİ

Ailede sorunun belli bir üyeye değil, aileye ait olduğunu vurgulamak, ailedeki üyelerin ve aile sisteminin sorunun çözümüne yarayacak güçlü yönlerini ortaya koymak, aile ilişkilerini olumsuz şekilde etkileyen ve tekrarlanan, üyeler arasındaki etkileşim biçimine dikkat çekerek bu durumun değişmesini isteyip istemediklerini sormak büyük bir önem taşır.

Aile üyelerinin birbirlerine, daha anlayışlı, sevecen, olumlu yaklaşımlarına yardım etmek, aile üyelerinin değişebileceklerine olan güvenimizi kendilerine ifade etmek, ailenin ve üyelerinin ileriye dönük amaçlarını tanımlamak, sorun çözme sürecinin koşulları, yürütülme biçimi ve uzman ile aile üyelerinin süreçle ilgili sorumlulukları üzerinde görüş birliği, anlaşma sağlamak, bir sonraki görüşmeye kadar geçecek zaman içinde aile üyelerinin yapacağı işleri aile ile görüşerek birlikte karara bağlamak ve görüşmenin sonunda üzerinde durulan sorunlar, ulaşılmak istenen hedefler ve kaydedilen gelişmeleri özetlemek gereklidir.

AİLENİN İŞLEVSEL OLMAYAN KURALLARININ DEĞİŞTİRİLMESİ

Her ailede üyelerin davranışlarını düzenleyen bazı kurallar vardır. Dolayısıyla bu kurallar işlevsel değildir ve aile içinde işlevsel olmayan kuralları değiştirmek gereklidir. Aile içindeki iletişim eleştiri ve ön yargı unsurları taşımamalı, aile üyeleri arasındaki konuşmalara, uzmanın yapacağı müdahale, dengeli ve üyelere sorumluluklarını hatırlatıcı nitelikte olmalı, meslek elemanı görüşme süresini en verimli şekilde kullanmalı ve belli konular üzerinde odaklaşma açısından konuşmalara müdahale ederken bunlar arasındaki dengeyi korumaya özen göstermeli ve aile üyeleri birbirine açık, anlaşılır mesajlar vermeye teşvik edilmelidir. Ayrıca aile üyelerinin birbirleriyle tartışmaktan vazgeçmelerine yardım etmek, aile içinde işlevsel olmayan zıtlaşmaları gidermek, aile üyelerinin değişme konusunda karşılıklı anlaşmalarını sağlamak, yanlış düşünce ve inançları düzeltmek, aile içindeki kutuplaşmalarıgidermek, aile birliğini güçlendirmek ve aile sınırlarını belirlemek gerekir.

CİNSİYET VE KÜLTÜRE DUYARLI YAKLAŞIM

Yaşamdaki olguları inceleme ve anlamanın farklı biçimlerde olabileceğini ortaya koyan postmodern yaklaşımlar ve feminist hareketten gelen eleştirilerin de etkisiyle, “cinsiyet, kültür ve ırk, gibi farklılıkların aile üyelerinin bakış açılarını ve davranış örüntülerini nasıl etkileyeceği” konusuna daha duyarlı bir yaklaşım benimseme gereği hissedilmiştir. Aileyle çalışan profesyonellerin kendi kalıp yargılarını fark etmeleri ve aile ile çalışırken, cinsiyetçi ve ataerkil tutumlardan uzak durmaları; toplumdaki kalıp yargıların ailede ortaya çıkardığı güç ve rol ilişkilerinin farkında olmaları; gerekmektedir. Aynı şekilde “farklı kültürel bakış açılarına duyarlı” bir aileye müdahale yaklaşımı; aileyle çalışan profesyonellerin farklı kültürlerin, kuşaklar arası ilişkiler, çocuk yetiştirme biçimleri, ailenin sınırları gibi konularda farklı anlayışları olabileceğini ve aileye müdahale eden uzmanın “kendi kültürel filtrelerinin farkında olması” gereğini ortaya çıkarır. Bu kültürel filtreler: uzmanın değer yargıları, tutumları, inanç sistemleri; özellikle de “neyin doğru neyin yanlış, neyin normal neyin normal dışı olduğu” konusundaki inançlarını, kültüre özgü biçimde belirler.

 

Ailelerle Sosyal Hizmet 14.Ünite

 

 

14.                                    ÜNİTE ÖZET

SON DEĞERLENDİRME

Son değerlendirme, uygulamanın amaca ulaşıp ulaşmadığını ortaya çıkarmanın bir aracıdır ve amaçlara ve hedeflere ulaşmak için kullanılan araçları gözden geçirmeyi de içerir. Son değerlendirme, yardım sonucunda ortaya çıkan olumlu-olumsuz ve hesaba katılmayan çıktıları tanımlar. Değerlendirme sürekli yapılmalıdır, fakat özellikle her bir aşama tamamlandıktan sonra değerlendirmenin gerçekleştirilmesi önemlidir. Son değerlendirme, ön değerlendirmede gerekli tüm bilgiler elde edildikten, bilgilerin anlamları konusunda sonuçlar alındıktan ve durum için aile anlaşıldıktan sonra başlar. Planlamadan sonra, planın tamamlanıp, uygulanabilir olduğunu ortaya çıkarmak için değerlendirme yapılmalıdır. Plan uygulandıktan sonra, amaçlara ulaşılıp ulaşılmadığını belirlemek için değerlendirme yapılmalıdır. Ayrıca sonlandırma sürecinde de değerlendirmenin önemli bir yeri vardır. Son değerlendirme, beklenenlerin olup olmadığının ortaya çıkarıldığı aşamadır ve tamamlanmış bir işe bakmaya, hangi teknik ve yöntemlerin ne şekilde işe yaradığını saptamaya yarar. Uygulamanın nasıl gittiğini kontrol etme fırsatını sağlar.

Son yıllarda özellikle kişi ve aile ile yapılan teke tek çalışmalarda her bir vaka üzerinde ayrıntılı incelemeye olanak veren tek birimlik desen, adı verilen değerlendirme araştırmaları yapılmaya başlanmıştır.

Aile hizmetleri kapsamında yürütülen faaliyetlerin etkililiğinin araştırmalarla incelenmesi giderek daha fazla üzerinde durulan bir konu olmaktadır. Bu amaçla değerlendirme araştırmaları kullanılmaktadır. Bunun yanında gözlem yapma, ölçek uygulamanın yanı sıra mülakat raporlarını, ses bantlarını ve görüntü bantlarını (video-band) inceleme gibi çeşitli yollardan yararlanılmaktadır. Aile ile yapılan çalışmadan elde edilen sonuçlar değerlendirilirken başlangıçta belirlenen amaçların her biri üzerinde durulmalı ve ne gibi gelişmeler sağlandığı gözden geçirilmelidir. Ayrıca çalışma süreci ile ilgili olarak, kullanılan teknikler, karşılaşılan durumlar ve engeller gözden geçirilmelidir. Son olarak aileden çalışma ile ilgili olarak geri bildirim almak gerekir.

SONLANDIRMA/BAĞLANTIYI KESME

Ailenin gereksinim duyduğu kaynak ve hizmetlerden yararlanması, duygu, düşünce ve davranışlarında olumlu değişmelerin gerçekleşmesi, kendine güven duygusu geliştirmesi ve sorunlarını tek başına çözebilecek düzeye gelmesi durumunda mesleki yardım süreci sonlandırılır.

Beklenildiği gibi soruna ilişkin son gözden geçirme aile üyelerinin tamamında sorunla ilgili olarak meydana gelen değişimler hakkındaki görüşlerini açığa kavuşturmak için gerçekleştirilir. Zaman kazanmak için soruların her bir aile üyesine ayrı ayrı sorulması yerine bir grup olarak sorulabilir. Her bir aile üyesine değerlendirme aşamasında uygulanan ölçme ve değerlendirme araçları uygulanır.

Bir mesleki çalışmanın başarıyla sonlandırılması için, çalışmanın ne zaman bitirileceğine karar vermek, bu aşamadaki duygusal reaksiyonları ele alıp çözüme kavuşturmak, çalışma sırasında sağlanan hizmetleri ve gerçekleştirilen amaçları gözden geçirmek, çalışma sonunda elde edilen gelişme ve başarıların devamı için neler yapılacağını planlamak gibi görevler yerine getirilmiş olmalıdır.

Sonlandırma aşamasında sorunun şu anki durumu, bu durum hakkında ailenin görüşü, müdahalenin başlangıcından bu yana nelerin gerçekleştiği, müdahale sürecinde aile üyelerinin ne tür roller üstlendiği, benzer bir sorun ortaya çıktığında ailenin bunu nasıl halledeceği, hangi olayların sorunun ortaya çıkmasına neden olduğu, sorunun değişimi hakkında ailenin ne düşündüğü, müdahale sürecinin sonlanmasına ilişkin olarak ailenin ne hissettiği, gelecekte yardım gereksiniminin göstergesinin neler olacağı konularına açıklık getirilmesi gerekmektedir.

SONLANDIRMA NEDENLERİ

1.   Aileler ilk görüşme için geçen bekleme süresinde gelmemeye karar verebilir ya da ilk toplantıya kadar gereksinimleri kalmayabilir.

2.   Başvuru sonrasında aile yapısı değişebilir – örneğin ebeveynler ayrılabilir ya da çocuk bakım altına alınabilir.

3.   Aile ilk görüşmeye katılır ancak sonrasında devam etmeyebilir.

4.   Aile doğrudan sonlandırma yapabilir, telefonla herhangi bir neden belirterek ya da herhangi bir neden belirtmeksizin devam etmeyeceğini bildirebilir.

5.   Bir ya da daha fazla aile üyesi aile görüşmelerine katılmaya ilişkin olarak direnç gösterebilirler.

6.   Aile üyeleri aktif bir direnç gösterebilir, süreci ve sonuçları sorgulayabilir. Bir ya da daha fazla aile üyesi açık bir şekilde iş birliğine girmeyebilir ya da düşmanca davranabilir.

7.   Görüşme sürecinde herhangi bir ilerleme sağlanmamış olabilir. Karşılıklı onay ile müdahale sonlandırılabilir.

8.   Randevular sürekli olarak ertelenebilir ya da aile resmî bir red olmaksızın görüşmeye gelmeyebilir.

9.   Belirlenen sorunun/ sorunların başarılı bir şekilde çözülmesinden sonra karşılıklı anlaşma ile sonlandırma gerçekleşebilir.

10.    Sözleşmede belirtilen sürenin sonunda aile görüşmeleri sonlandırabilir. Belirli bir süre için sözleşme yapma bir zaman çerçevesi oluşturur ve müdahaleyi daha etkili hale getirir.

SONLANDIRMANIN BASAMAKLARI

Yapılandırılmış bir sonlandırma resital, değişimi fark etme, meydana gelen ilerleme ve değişmeyi pekiştirme, sosyal hizmet uzmanına geri bildirim sağlama ve aileyi gelecekte meydana gelebilecek sorunları ele almaya hazırlama olmak üzere beş alt basamaktan oluşmaktadır.

 

Resital;

Yardım sürecinin sonuna yaklaşıldığında, sosyal hizmet uzmanına ve her bir aile üyesine aileyle sosyal hizmet müdahalesi deneyimi sonucunda meydana gelen değişim hakkındaki görüşünü ifade etme ve değerlendirme fırsatı verilmelidir. Bu sayede aile üyeleri ne tür değişmelerin meydana geldiğini anlama ve bu değişimleri gerçekleştirmek için neler yapıldığını kavrama fırsatı bulurlar. Yapılan bu anlatım ve değerlendirmeye beyan etme ya da resital adı verilir. Resital, ailelerle sosyal hizmet müdahalesi sürecinde meydana gelen önemli olayları gözden geçirmeye yarayan bir tekniktir. Resital özetlemeyi andırmaktadır.

Düzenli gözden geçirmeler, aile üyelerine meydana gelen ilerleme konusundaki memnuniyetlerini ya da memnuniyetsizliklerini ifade etme fırsatı verir. Aynı zamanda aile ve sosyal hizmet uzmanına ilerleyen çalışma boyunca değişiklik yapabilme olanağı sağlar.

 

Değişimi Fark Etme;

Aile üyeleri sosyal hizmet sürecine ilişkin değerlendirmelerini sosyal hizmet uzmanıyla paylaştıktan sonra, sosyal hizmet uzmanının bakış açısından geri bildirim alabilirler. Sosyal hizmet uzmanı ve aile süreç hakkındaki değerlendirmelerini karşılaştırması sonucunda, aile üyeleri hem kavramsal bir anlayış kazanır hem de daha üst düzeyde değişim gerçekleştirebilmek için araçlara sahip olur.

Sosyal hizmet uzmanları yaptıkları katkıkonusunda mütevazıolmalıdır. Meydana gelen değişimdeki katkıları aile üyelerine anımsatıldığında, gelecekte meydana gelebilecek çeşitli zorluklarla baş edebilme konusunda kendilerini daha güçlü ve yetkin hissedebileceklerdir.

Sosyal hizmet uzmanları için övgüyü kabul etmek çok doğal bir durumdur. Başarı mesleki doyumun en önemli kaynağıdır. Bununla birlikte, sosyal hizmet uzmanının mesleki sorumluluğu; sonlandırma başarılı bir şekilde gerçekleşinceye kadar övgüyü kabul etmeme şeklindedir.

Değerlendirme listesinde ailelerin sosyal hizmet müdahelesinin sonlandırılmasına hazır olup olmadıklarını değerlendirmeye yardımcı olan maddeler bulunmaktadır. Aile değerlendirme listesinde yer alan maddelere verdiği evet yanıtının çokluğu sonlandırmaya hazır olduğunu ve sonlandırma için uygun bir zaman olduğunu göstermektedir.

Meydana Gelen İlerleme ve Değişmeyi Pekiştirme;

Sonlandırmanın üçüncü alt basamağıgelecek hakkında konuşma ile ilgilidir. Bu konuşmada meydana gelen ilerleme ve değişimin nasıl sürdürüleceği konusu ele alınır. Aileye gelecekle ilgili amaçlarına ulaşmada stratejiler geliştirmek, müdahale sürecinde meydana gelen ilerleme ve değişimin pekiştirilmesi için mükemmel bir yöntemdir. Uygun ve gerekli olması durumunda, sosyal hizmet uzmanıtoplumda yer alan diğer hizmetlere yönlendirme ve geçiş sağlayabilir. Ailenin sağlamış olduğu ilerleme ve gelişmenin gözden geçirilmesi sosyal hizmet uzmanının kendisini değerlendirmesinin önemli bir parçasıdır.

Aile ile yapılan son görüşmede aile üyelerinde meydana gelen değişmeleri pekiştirmek tek başına yeterli değildir. Aile üyelerini meydana gelen değişmeler konusunda birbirlerini desteklemeleri de önemlidir. Özellikle ebeveynlerin çocuklarında meydana gelen değişme ve ilerlemeleri desteklemesi çok önemlidir. Aynı ilkeler son vaka yönetimi ekip toplantıları için de uygulanabilir. Ekip üyeleri mutlaka aile üyelerinin katkısını açıklığa kavuşturmalıdır.

Ailelerle sosyal hizmet müdahalesinin sonlandırılması bir son olarak değil de bir geçiş olarak görülmelidir. Aileye bu şekilde bir açıklama yapma bir işi tamamlamış olma ve yenisine başlama duygusunu verir. Bunlara ilave olarak, bazı müdahalelerinin etkisi hemen görülmeyebilir, bu müdahalelerin etkisi gelecekte gözlenebilir. Aileler için en büyük kazanç kendilerine güvenlerinin artması, yeni beceriler kazanma olarak sıralanabilir, ayrıca destekleyici sosyal ağlar ailelerin kendisini farklı bir şekilde görmesine yardımcı olabilir ve ilerleyen zamanlarda aileye destek kaynağıolabilir. Sosyal hizmet uzmanının yaptığı müdahalelerin boşa gitmediğini bilmesi, aileyle yapılan çalışmanın sonlanmasından dolayı pişmanlık duymasınıengeller.

 

Sosyal Hizmet Uzmanına Geribildirim Sağlama;

Yüzyüze yapılan görüşmeler, müdahalenin resmî bir şekilde sonlandırılması için olanak sağlaması nedeniyle önemlidir. Son oturumda, meydana gelen ilerleme ve değişim değerlendirilir. Bu değerlendirmenin aile üyelerinin tamamıyla yapılması tavsiye edilmektedir. Bu tür bir değerlendirmede ilk olarak ailenin değişme ve ilerleme konusundaki kendi değerlendirmeleri alınmalıdır. Bu tür bir değerlendirme müdahale sürecindeki en iyiler ile iyi olmayanlar hakkında bilgi alma olanağı sağlar ve bu sayede sosyal hizmet uzmanı da geri bildirim almış olur. Sosyal hizmet uzmanlarının aile tarafından yapılan geri bildirime karşı defansif olmamalıdır. Ancak yapılan bu geri bildirimlerin kendisine ilerleyen süreçte ailelerle sosyal hizmet müdahalesi için yardımcı olacağını söylemelidir. Ayrıca sonlandırma sürecinde ölçme araçları ya da diğer değerlendirme yöntemleri kullanılabilir.

 

Aileyi Gelecekte Meydana Gelebilecek Sorunları Ele Almaya Hazırlama;

Sonlandırmada son alt basamak aileye meydana gelen değişmeler ya da sorunlara hazırlıklı olup olmadıklarını sorma ile ilgilidir. Bireyle sosyal hizmet müdahalesinde olduğu gibi, aileler meydana gelen değişme ve ilerlemenin nasıl sürdürüleceğinin, hatta sonlandırma sonrasında daha iyiye nasıl ulaşılabileceğine ilişkin planlanmasına dâhil edilirler. Buna ilave olarak bağlamsal değişikliklerin sürdürülmesi planları da tartışılır. Aile üyeleri arasında etkileşim kalıplarının değiştirilmesi, meydana gelen değişikliklerin korunmasıve sürdürülebilmesi bazen çok güç olabilir. Ancak sağlanan değişme ve ilerleme spesifik sorunların kalıcı olarak çözümünde yaşamsal olabilir. Vaka yönetimi yaklaşımı kullanıldığı zaman, gelecek için planlamada vaka yönetimi ekibinin tüm üyeleri -örneğin ebeveynler, öğretmenler, okul sosyal hizmet uzmanı gibi -arasında yapılacak yüzyüze görüşmeler yoluyla gerçekleştirilir.

SONLANDIRMANIN ZAMANLAMASI

Ailelerle yapılan görüşmelerin sıklığının azaltılması için en iyi zaman değişme ve ilerlemenin sağlandığı ve ailenin belli bir denge düzeyi oluşturduğu zamandır. Birçok aile sorun çözme kapasitesinde gelişme ve ilerlemeyi gördüğü zaman sonlandırmayı kabul eder. Ailenin sonlandırmayı kabul etmesinin güç olması durumunda, sosyal hizmet uzmanı”Çözdüğünüz bu sorunu tekrar geri getirmemek için ne yapmanız gerekir?” gibi paradoksal sorular sormalıdır. Bu tür sorular aile üyelerinin meydana gelen değişim konusunda daha iyi farkındalık kazanmasına yardımcı olur.

Ailenin oturumların sıklığını azaltmaya ilişkin direnç göstermesi durumunda ailenin endişelerini konuşmak ve onlardan destek istemek gerekir. Bu destekle birlikte sonlandırma gerçekleştirilir.

İZLEME

İzleme, yapılan müdahalelerin tümü sonlandırıldıktan ya da müdahale tamamlandıktan sonra müdahale amaçlarıyla ilişkili olarak ailenin işlevsellik düzeyi hakkında bilgi toplanmasıdır. Bir başka ifadeyle izleme formel ilişki sonlandıktan sonra ailenin ne yaptığı ile ilgilenir.

Kimi kurum ya da kuruluşlar sosyal hizmet uzmanlarından müdahale sonlandıktan sonra izleme çalışması yapmasını ister. Bu tür izleme çalışmaları ailenin sorunların yeniden ortaya çıkması durumunda destekleyici işlev görür. İzleme çalışması ailelere geçiş dönemi boyunca yardımcı olur. Hassas dönemlerde sosyal hizmet uzmanıaileye önceki kalıplarını kırması için kısa bir süreyle yardımcı olur. Hassas dönemler ailenin özelliklerine ve yaşanan sorunun türüne göre farklılık gösterebilir.

Mesleki çalışmanın amacı, sadece ailenin sorunlarını çözmek değildir. Asıl amaç, elde edilen sonuçların kalıcı olması, müracaatçının ileride karşılaşacağı sorunlarla kendisinin başedebilmesidir. Bu konuda yapılan araştırmalar durumun her zaman böyle sonuçlanmadığınıgöstermektedir. O hâlde, bazı önlemlerin alınmasına gereksinim vardır. Bu duruma bireyin davranış alışkanlıkları, çevresel baskılar, değişmeyi pekiştirici faktörlerin yeterli olmayışı vb. gibi nedenler yol açabilmektedir. İdeal olan başvuran kişi/ailenin durumunun mesleki çalışma sona erdikten sonra, 2 ile 6 ay süre ile izlenmesidir.

Ailelerle sosyal hizmet uygulaması sosyal hizmetin ihtisaslaşmış bir alanıdır ve bu alanda sosyal hizmet uygulamasını gerçekleştirebilmek için çok sayıda beceriye sahip olmak gereklidir. Her sosyal hizmet alanında olduğu gibi, sosyal hizmet uzmanları ailelerle sosyal hizmet uygulamasını gerçekleştirirken esnek olmalı, bilgilerini ve becerilerini sürekli olarak güncellemelidir.

 

 

AÇIKÖĞRETİM GÜZ DÖNEMİ DÖNEM SONU SINAVI
14 - 15 Ocak 2017

Üye OlŞifremi Unuttum

HAKKIMIZDA
alonot.com; kullanıcılarımızın KPSS & YGS-LYS & ALES & AÖF & YDS gibi sınavlara hazırlanmaları için hem ders notlarına, hem test pratiklere kolayca ulaşıp zaman kaybetmeden en üst düzeyde yarar sağlayabilmeleri amacıyla hizmet vermektedir. Ayrıca Mevzuat&İçtihat&Tezler&Makaleler ve diğer herşeyde! kapsamlı arama yapılabilmesi, aranılan konu ve kavramlara kolayca ulaşılabilmesi ve sonuçlar içerisinde hızla gezilebilmesi amacıyla kurulmuştur. Zamanla öğrencilerin ve kullanıcıların ilgisiyle büyüyen alonot.com sizlerin ilgisiyle ve daha zengin içerikle yayın hayatına devam edecektir. Faydalı olması dileğiyle...
GİZLİLİK POLİTİKASI
alonot.com sitesinde yayınlanan tüm içerik telif yasaları kapsamında koruma altındadır. Site içeriğinin ticari amaçlı ve izinsiz olarak kopyalanması ve kullanılması yasaktır. Ancak, ticari amaçlı olmamak ve link verilmek koşuluyla site içeriğinin kopyalanması ve kullanılması serbesttir. 5846 sayılı kanunun 25. maddesinin ek 4. maddesine göre telif hakkı ihlal edilen öncelikle üç gün içinde ihlalin durdulmasını istemek zorundadır. İçerik sahibinin veya yasal temsilcisinin istekte bulunması halinde, kendisine ait içerik veya dökümanların sitemizden 24 saat içinde yayından kaldırılmasını garantilemekteyiz. Yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur. alonot.com hiçbir bildirim yapmadan, herhangi bir zaman değişikliğe gidebilir, bu sitedeki bilgilerden kaynaklı hataların hiçbirinden sorumlu değildir.
Site Yönetimi.
İletişim: alonot.com@alonot.com & alonot.com@gmail.com
Kategoriler
SOLDA SABİT REKLAM