Türkiye ekonomisi ödemeler dengesi, dış borçlar ve döviz piyasası ders notları


Ödemeler Dengesi, Dış Borçlar ve Döviz Piyasası

Ödemeler Dengesi

Ödemeler Dengesi (Bilançosu): Belli bir süre içinde bir ekonominin yerleşikleri ile yabancılar oluşan ekonomik akımlara bağlı değerlerin, transfer ödemelerinin ve rezervlerde meydana gelen değişikliklerin sistematik ve muhasebe kayıtlarına uygun olarak tutulduğu istatistiki belgedir.

Ödemeler bilançosu ülkenin belli süre (genellikle 1 yıl) içinde diğer ülkelerle yapmış olduğu ekonomik işlemlerin ne yönde değiştiğini göstermektedir

Ödemeler bilançosunda iki temel hesap türü bulunur. Bunlar Cari işlemler hesabı ve sermaye hesabıdır. Cari işlemler hesabına dönem içerisinde gerçekleştirilen mal ve hizmet ticareti kaydedilir. Buna karşın yerleşik ve yabancıların gerçekleştirdiği sermaye hareketleri sermaye hesabına kaydedilir. Yılsonu itibarıyla cari işlemler ve sermaye hesabının, ödemeler bilançosunda dengeyi sağlayacak şekilde gerçekleşmeleri beklenir. Bir diğer ifadeyle cari işlemler hesabında bir açık gerçekleşirse, bu açığı giderecek şekilde sermaye hesabının fazla vermesi veya cari işlemler hesabı fazla veriyorsa bu fazlalılığı giderecek şekilde sermaye hesabının açık vermesi beklenir. Fakat ödemeler bilançosunda denge her zaman gerçekleşmeyebilir. Bu durumda denkleştirici özelliği olan resmi rezervler hesabı aracılığıyla ödemeler bilançosunda denge sağlanır.

Ödemeler bilançosunu belirleyen en önemli iktisadi unsurlar:

  1. Milli gelir
  2. Yabancı ülkelerin gelir seviyesi
  3. Döviz kurları
  4. Yurtiçi ve yurtdışı faiz oranları farklılığıdır.

Milli gelir, yabancı gelir ve döviz kurlarının cari işlemler üzerinde etkileri olurken, sermaye hareketliliği faiz farklılıklarından ağırlıklı olarak etkilenmektedir. Milli gelirdeki artış cari işlemler hesabını olumsuz etkilerken, yabancı gelirdeki bir artış ve milli paranın değer kaybetmesi cari hesabı olumlu etkileyecektir. Diğer yandan yabancı faiz oranlarının üzerinde bir oluşan bir yurtiçi faiz oranı ise sermaye girişine neden olacağı için sermaye hesabını olumlu etkileyecektir.

Türkiye’de ödemeler bilançosu verilerini Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası hazırlamaktadır. Bankanın hazırlamış olduğu veriler, bankacılık sistemindeki döviz kayıtları, döviz alım ve satım yetkisine sahip kurumlarından elde edilmektedir. Söz konusu veriler, uluslararası kayıt sistemine uygun olarak hazırlanır. Ödemeler bilançosu esas alınan para birimi ABD dolarıdır. Bu sayede ülke verileri uluslararası karşılaştırmalar daha uygun hâle gelmektedir. Türkiye ekonomisinde planlı dönemle birlikte (1963 yılından sonra) dış ekonomik ilişkilerde ve ödemeler bilançosunda dengenin sağlanması için daha bilinçli politikalar izlemeye başlamıştır. Bu kapsamda hazırlanan beş yıllık kalkınma planları ve 15 yıllık uzun vadeli planlarda belirlenen politikalar uygulanmıştır. Fakat söz konusu politikalardaki hedefler gerçekleştirilememiştir. İlk üç beş yıllık kalkınma planı döneminde (1973 yılı hariç) cari işlemler hesabı devamlı açık vermiştir. Türkiye ekonomisinde cari işlemler hesabındaki açığın temel kaynağı dış ticaret işlemlerinden (mal dengesinden) doğan açıktır. Cari işlemler hesabı 1976-2004 döneminde beş yıl hariç devamlı açık vermiştir.

Cari açığın GSMH’ya oranına bakıldığında 2005 yılından başlayarak 2010 yılına kadar sırasıyla yüzde;

4,60; 6,08; 5,90; 5,74; 2,33; 6,58 ve son olarak 2011 yılında yüzde 9,82 oranında gerçekleşmiştir. Cari açık değerlerinin 77 milyar doları aşmasına rağmen, ekonomide gerçekleşen yüksek büyüme oranları ve bununla birlikte ekonomiye sermaye girişinin devam etmesi sayesinde cari açık sürdürülebilmektedir.

Cari işlemler hesabı altında kaydedilen en önemli hesabı dış ticaret işlemlerinin oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Dış ticaret bilançosuna, diğer adıyla mal dengesine fiziki malların ihracatı ve ithalatı işlemleri kaydedilir.

Cari işlemler hesabının bir diğer alt hesap grubu da hizmet(ler) ticaretidir.

Hizmet(ler) hesabına:

  1. a) Turizm
  2. b) Uluslararası taşımacılık ve transit ticaret
  3. c) İnşaat gibi işlemler kaydedilir.

Cari İşlemler Hesabı ve Dış Ticaret Açığı

Cari açık, gerek literatürde gerekse uygulamada bazen ekonomik büyümenin maliyeti bazen de ekonomik krizlerin nedeni olarak görülür. Cari açık analizlerinde doğrudan yabancı sermaye yatırımları, portföy akımları, dış krediler, dış ticaret akımları ve döviz rezervleri önemli parametrelerdir.

Ulusal Ekonomi İçinde Cari İşlemler Açığının Yeri

Cari işlemler açığı bir yandan dış ticaret ve hizmet dengesini diğer yandan ise transferleri kapsadığı için, bir ülkede ekonominin rekabetçilik düzeyi, ulusal düzeyde kaynak ihtiyacı, dış ticaret ortakları ve dış ticaret ürünlerinin yapısı itibarıyla karşılaştırmalı üstünlükleri konusunda kapsamlı bilgiler vermektedir. Türkiye’de 2011 yılında cari açığın milli gelirin yüzde 9,82’sini oluşturduğu dikkate alındığında, eşik değer tartışmasının genelleştirilebilecek sağlamlıkta olmadığı söylenebilir.

Tarihsel Süreç İçinde Dış Ticaret Açığı

Osmanlı Son Dönemi Dış Ticaret Açığı (1880-1913)

Osmanlı dış ticaret politikası, ürün bolluğunu esas alan bir anlayışa sahiptir. Dönemin uluslararası çağdaş dış ticaret anlayışının yeterince anlaşılamadığı söylenebilir. Türkiye benzer bir uygulamayı planlı dönem olarak nitelenebilecek 1963-79 döneminde de yaşamış ve bu politikanın alternatif maliyeti bir hayli yüksek olmuştur.

Osmanlı dış ticaret anlayışı klasik tarım imparatorluğu anlayışına paralel olarak temelde ihracatı engelleyici, ithalatı artırıcı bir özelliğe sahiptir. Bunun bir gerekçesi Ümit Burnu’nun keşfinin etkilerini telafiyi amaçlayan kapitülasyonların (özellikle 1838 Türk-İngiliz Ticaret Anlaşması) ise diğer önemli bir gerekçesinin de iç pazarda mal arzını artırmak yoluyla fiyat istikrarını sağlama amacı olduğu söylenebilir.

İthalatın ihracatı karşılama oranının yüzde 60’tan düşük olması, devletin bu kategoride ciddi bir gelire sahip olmasını da engellemiştir. İngilizlerle imzalanan ticaret anlaşmasından sonra, Osmanlı diğer Düvel-i Muazzama ile de benzeri ticaret anlaşmaları yapmıştır. 1838-64 döneminde Osmanlı Devleti ticaret anlaşmaları ile dış etkilere açılmış ve yabancılara, kendi ülkelerinde dahi göremeyecekleri derecede, yasal ve kurumsal sınırlamalardan azade (serbest) bir ortam sağlanmıştır. İhracatta tarım ürünleri ve madenler ağırlıklı kısmı oluşturmaktadır. Tarım ürünleri de genelde işlenmiş tarım ürünleri şeklinde değil de pamuk, tütün, fındık, ipek, incir, afyon gibi daha çok işlenmemiş ürünlerden oluşmaktadır. Osmanlı’nın ithalatında ise dokuma ve giyim eşyası, şeker, un, diğer gıda maddeleri ve yakıtlar başta gelmektedir.

o Düvel-i Muazzama: Osmanlı’da İngiltere, Almanya, Rusya ve Fransa gibi büyük devletlere verilen addır.

1923-32 Dönemi Dış Ticaret Açığı

Türk ekonomisinin 1923-29 döneminde korumasız olarak dışa açık fakir bir hammadde ekonomisi olduğu söylenebilir. 1929 yılına kadar devletin dış ticaret politikası belirleme yetkisi sınırlıdır. Bu yetkisini ancak 1929 yılında yerli üretimin artırılması, özellikle sınaî üretimin dış rekabete karşı korunması amacıyla çıkarılan bir yasayla kullanabilmiştir. Bu yasal düzenlemeden sonra ilk kez dış ticaret fazlası meydana gelmiştir; ancak 1929 yılından itibaren, ülke giderek dışarıya kapanmıştır. Bu kapanma hem ithalattaki hem de ihracattaki göreli daralmalardan kaynaklanmıştır.

Yaygın kamulaştırmalar ve millileştirmelerin yanı sıra hükümetin yabancı şirketlere karşı kuşkulandırıcı tavrı ve politikaları sermayenin kaçışına yol açmıştır. 1926 yılında yeni vergiler almaya başlayan ve var olan vergilerin de kapsam ve oranını artıran devlet yabancı şirketlerle anlaşma yaparak yeni yatırımlara gitmiş, uzun vadeli dış kredi olanakları da fazla olmayınca, bu teşebbüsler krediye yönelik talepte patlamaya yol açmış, fon ve döviz piyasalarında talep baskısı ortaya çıkmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’nin payına düşen borçların 1929 yılında ödenmeye başlanacak olması, aynı yıl gümrük vergisi artışlarının doğurduğu spekülatif ithalat, demiryolu yapımı ve imtiyazların satın alınması (demiryollarının millileştirilmesi) gibi nedenler, 1929 bunalımıyla dolaylı biçimde ilişkili olan bir kambiyo (döviz) bunalımına yol açmıştır. Ülkenin ihracatının yöneldiği ve ithalatının yapıldığı ülkeler ağırlıklı olarak Batı ülkelerinden oluşmaktadır. Dönem boyunca dış ticaret işlemleri %70 düzeyinde Batı ekonomileriyle ilişkilidir.

1923-32 döneminde en çok açığın verildiği yıl 1929’dur. Ancak 1930 yılından itibaren ithalattaki dramatik düşüş bu açığı, ihracattaki düşüşlere rağmen, fazlaya çevirmiştir. Ülkenin dışa açıklık derecesinde ithalat ve ihracattaki 1929 yılından itibaren meydana gelen gerilemelere paralel olarak, düşüşler meydana gelmiştir. Bütün dönem boyunca yıllık bazda ortalama dışa açıklık derecesi dış ticaret bağlamında %23 dolayındadır.

1933-45 Dönemi Dış Ticaret Açığı

Bu dönemde dış ticaret açığından olabildiğince kaçınılmış ve dış ticaret daha ziyade ikili anlaşmalarla yürütülmüştür. Bir yandan ikili anlaşmalara konu olan malların dış ticareti serbest bırakılırken, diğer yandan yurtiçi üretimi yapılan malların ithalatı sınırlandırılmıştır. Kliring işlemleri 1934 yılında kurulan Dış Ticaret Ofisi tarafından yürütülmüştür. İncelenen dönemde dış ticaret 1938 yılı hariç, sürekli fazla vermiştir.

Özellikle savaş yıllarında yurtiçinde üretilen tarım ürünlerine ve başta krom olmak üzere madenlere olan büyük dış talep ihracatın süregelen artışına yol açmıştır.

Ancak dönem boyunca tüketim mallarının ithalatına getirilen sınırlamalar dışa açıklık derecesini sürekli düşürerek dönem başında yüzde 15 olan düzeyinin dönem sonunda yüzde 6 olarak gerçekleşmesine neden olmuştur. Dış ticarette sıkı bir kota sisteminin uygulanması, 1932’de Takas Komisyonlarının kurulması ile ilgili kanunun çıkarılması Türk sanayinin korunması ve geliştirilmesine yönelik tedbirler olarak sayılabilir.

Dış ticaret dengesinin dönem boyunca fazla vermesi altın stokunda artışa yol açmıştır. Altın stoku 1932-45 döneminde 14,5 tondan 210,8 tona yükselmiştir. Ülkenin elindeki döviz mevcudu da 320 milyon dolardır. Dolayısıyla, ülke savaş dönemini dışa karşı yükümlülükleri bağlamında rahat bir şekilde geçirmiştir denebilir.

1946-62 Dönemi Dış Ticaret Açığı

Bu dönemde dış ticaretteki artış oranı milli gelir artışının üzerindedir. Ülke dışa açılmada önemli bir mesafe kaydetmiştir. 1946-62 döneminde GSMH’daki artış yıllık ortalama yüzde 15 iken, ihracattaki yıllık ortalama artış oranı yüzde 22 ve ithalat için bu oran yüzde 34’tür.

Dışa açıklığın önemli bir göstergesi olan toplam dış ticaret hacminin milli gelire oranı bu dönemde yıllık ortalama bazda yüzde 13 olarak gerçekleşmiştir. Ancak 1947-53 aralığında bu oran yüzde 17 dolayındadır. 1953 yılındaki darboğazdan sonra söz konusu oran giderek düşmüştür. 1954 yılından itibaren gerileyen dışa açılma derecesi, 1961 yılından itibaren tekrar yükselmeye başlamıştır.

7 Eylül 1946 yılında yapılan devalüasyon ile birlikte, ABD dolarının TL karşılığı 1,30’dan 2,80’e çıkarılmıştır.

Dış ödemelerdeki güçlükler nedeniyle, dönemin hükümeti 1956 yılında ABD dolarının TL karşılığını 2,80 TL’den 5,25-5,50 TL’ye yükseltmiştir. Fiyat denetimleri artırılmış, ticari banka kredileri sınırlandırılmış ve faiz oranları yükseltilmiştir. Ancak, sorunların devamı nedeniyle hükümet 4 Ağustos 1958 tarihinde istikrar önlemleri almıştır. Buna göre hükümet TL’yi yeniden devalüe etmiş (1 doların karşılığı 9 TL’ye çıkarılmış), ithalata serbesti getirilmiş, para arzı ve bütçe harcamalarında kısıtlamalara gidilmiş ve KİT’lerin ürettiği mal ve hizmet fiyatlarına zam yapılmıştır. İthalat ve ihracatın bürokratik engelleri hafifletilmiş, dış ticaret göreceli olarak serbestleştirilmiş, para arzı bir yıl sınırlı olarak artırılmasına rağmen, daha sonra hızla artmaya devam etmiştir. Bütçe açığı başta para arzı artırılmadığı için iç borçlanmayla finanse edilmiştir.

1963-79 Dönemi Dış Ticaret Açığı

1963-79 döneminde milli gelirdeki artış yıllık bazda hem ihracattaki hem de ithalattaki artıştan daha yüksek orandadır. İthalat doğrudan döviz yeterliliğine bağlı iken, ihracat da ithalata dayalı sanayi ürünleri kanalıyla döviz yeterliliğine bağlıdır. Diğer bir deyişle ihracat yapabilmek için bazı ürünleri yurtdışından ithal edilmesi gerekir, bu ise döviz yeterliliğine bağlıdır. Eğer yeterli döviz yoksa ise ihracat için gerekli hammadde ve ara malı ithalatı gerçekleştirilemeyecektir. Bu nedenle döviz varlığı bir bütün olarak ülkeyi dışa bağlı hale getirmiştir. Başlangıçta amaçlanan kendine yeterlik, böylece büsbütün ülkeyi dışa karşı bağımlı kılmıştır. İhracatın ithalatı karşılama oranı da bu dönemde büyük düşüşler göstermiştir.

Bu dönemde işçi dövizleri ve dövize çevrilebilir mevduatın (DÇM) büyük bir rahatlatıcı etkisi olmuştur. Yüksek enflasyon, ucuz kamu kaynaklı girdiler, negatif veya çok düşük faizli krediler, mutlak anlamda engelleyici gümrük duvarları sayesinde Türk ekonomisi kalite, standart, rekabet gibi günün dünya kriterlerinden tamamen bağımsız olarak irileşmiştir.

1980-2011 Dönemi Dış Ticaretinin Yapısı

İhracatın ithalatı karşılama oranı 1980-2011 dönemi için yıllık ortalama yüzde 63,7 dolayındadır; ancak dönem içinde bu oranda dalgalanmalar da gözlenmektedir. Ana sektörler itibarıyla ihracat kalemi 1980’den itibaren önemli gelişmeler göstermiştir. 1980’lerin ortalarına doğru ağırlığını hissettiren sanayi ürünleri, 1990’lara gelindiğinde toplam ihracat içinde yüzde 85-90 dolayında bir paya sahip olmuştur.

Dış Ticaret Açığı ve İhracatın İthalatı Karşılama Düzeyi

Dış ticaret sadece cari işlemler hesabının değil, aynı zamanda ödemeler bilançosunun da en önemli hesap grubudur. 2011 yılı için mal ihracatı ve ithalatının toplamı (dış ticaret hacmi) 375 milyar dolara ulaşmıştır. Bu nedenle bu bölümde dış ticaret hesabının yapısını daha detaylı değerlendirilmesi yapılacaktır.

1980-2011 yılları arasında beşer yıllık ihracat ve ithalat rakamları verilmektedir. Türkiye ekonomisi uzun yıllar dış ticaret açıkları ile yaşamaktadır. İhracatın ithalatı karşılama oranı %70’lerin üzerine çıkamamıştır. Bu rakamlar ihracat gelirlerimiz ile ithalat faturamızın en fazla %70’ler civarında bir kısmını karşılayabildiğimizi ortaya koymaktadır. 2011 yılı için, ihracatın ithalatı karşılama oranının %56 olarak gerçekleştiği görülmektedir. Türkiye orta ve uzun dönemde ithalatının ancak üçte ikisine yakınını ihracatıyla ödeyebilen bir ülkedir.

Dış Ticarette Yatırım, Ara ve Tüketim Mallarının Payı

1996 yılında ihracatımızın yaklaşık yarısı (%53) tüketim mallarından oluşurken bu oran zaman içinde azalarak 2011 yılında %38,7’ye inmiştir. Son yıllarda toplam ihracatımız içerisinde ham madde/aramalı ihracatımızın payı artarak yüzde 50’ye ulaşmıştır. Türkiye ihracatında sermaye malının payı zamanda içinde artmakla birlikte düşük (2011’de yaklaşık %10) seviyededir. Türkiye’nin ihracat gelirini hızla arttırabilmesi için yurt içi katma değeri yüksek olan ürünlere (sermaye mallarına) yönelmesi büyük önem arz etmektedir.

Türkiye’de ithalatta ağırlık sermaye ve ara mallarındadır. 2011 yılında ithalatımızın %88’i sermaye (yatırım) malı ve aramalından (hammaddeden) oluşmaktadır. İthalatımızın ağırlıklı olarak sermaye ve ara malından oluşmasının nedeni, yerli üretimin ithal sermaye malı ve girdilere olan bağımlılığından kaynaklanmaktadır. İleri teknoloji ve sermaye-yoğun ürünleri üretebilen yerli üretimin yetersiz ya da hiç bulunmaması sebebiyle ithal mallara olan bağımlılık kırılamamakta ve buna bağlı olarak ekonomi büyümeye başladığında ithalat talebi de artmaktadır. Bu dış ticaret dengesine hem de cari işlemler dengesine olumsuz yansımaktadır.

1950’lerde ithalatın yaklaşık %20’sini oluşturan tüketim mallarının payı, giderek azalmış, 1983’te en düşük seviye %1,2’ye inmiştir. 1983’ten sonra tüketim mallarının ithalattaki payı, bazı yıllarda düşüş gösterse de genelde artmış ve 2011 yılında 12,3 olarak gerçekleşmiştir. Sermaye, ara malı ve tüketim malları dışında kalan diğer malların ithalattaki payı tüm dönem boyunca yaklaşık %0,5’ler (sadece 2002 yılında %1 üstüne çıkmış) düzeyindedir.

Coğrafi Bölgeler ve Ülkeler İtibarıyla Dış Ticaret

Türkiye’nin dünya ile olan dış ticareti ekonomisindeki yapısal değişmeye paralel biçimde sürekli olarak OECD ülkeleri lehine bir yükseliş kaydetmiştir. İslam ülkeleriyle olan gerek ihracat gerekse ithalat ilişkilerinde dönem boyunca ufak tefek dalgalanmalar yaşanmışsa da bir durgunluk ve gerileme gözlenmektedir. Ancak, OECD ve İslam ülkeleri dışında kalan Uzak Doğu ve eski sosyalist ülkelerle olan ticaret, söz konusu dönemde büyük artışlar kaydetmiştir. Bu gelişme özellikle 1988’den itibaren yaşanmaya başlanmıştır.

İthalatta da ülke grupları bağlamında ihracattakine benzer bir eğilim gözlenmesine rağmen, burada OECD ülkelerinin payları çok daha yüksektir. Bu da kuşkusuz ithal girdi bağımlı bir üretim yapısına bağlı bir ekonomik yapıya sahip olan Türkiye için, karşılaştırmalı üstünlükler teorisinin içerimlerine de uygun olarak, normal bir eğilimdir.

Dış ticaretimizin yarıdan fazlası OECD ülkeleri ile gerçekleştirilmektedir. 2011 yılı itibarıyla ürün ihracat ve ithalatımızın %53’ü bu ülkelerle gerçekleşmiştir. Daha önceki yıllarda bu oranlar %60’ın altına düşmemiştir.

Dış ticaretimiz açısından önemli bir diğer ülke grubunu ise Avrupa Birliği (AB) ülkeleri oluşturmaktadır.

2011 yılına gelinceye kadar ihracat ve ithalatımız içerisinde AB ülkelerinin payları genelde %50’nin altına düşmemekle birlikte 2011 yılında AB’deki krizin etkisiyle meydana gelen daralma neticesinde ihracatın payı %46’ya, ithalatın payı da %37’ye gerilemiştir. 2010 ve 2011 yıllarında ihracatımız içinde AB ülkelerinin azalan payı İslam İşbirliği Örgütü ülkeleriyle yapılan ihracatın payı arttırılarak (%27-28) karşılanmaya çalışılmıştır. Karadeniz Ekonomik İşbirliği’ne (KEİ) üye ülkelerle gerçekleştirilen dış ticaret hacmimiz de OECD, AB ve İslam ülkelerinden sonra dördüncü sırada yer almaktadır. Türkiye’nin ihracatında en fazla paya sahip olan ülkeler Türkiye’nin ithalatında en fazla paya sahip olan ülkeler

Almanya (%10,1)

Rusya (%11,6)

İngiltere (%6,4)

Almanya (%9,5)

İtalya (%5,7)

Çin (%9,3)

Fransa (%5,3)

ABD (%6,6)

Irak (%5,3)

İtalya (%5,5)

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir