AÖF Adalet Tüm Ders Notları( Vize)


AÖF Adalet Tüm Ders Notları( Vize)

ADALET MESLEK ETİĞİ

1. ÜNİTE
Ahlâk felsefesi olarak da bilinen etik, felsefenin en esik alanlarından biridir. Çoğu zaman etik ile ahlâk birbiriyle aynı anlamdaymış gibi kabul edilir. Hâlbuki ahlâk, belirli bir toplulukta kabul gören ve o topluluğun üyelerinin eylemlerinin nasıl olacağını belirleyen, bağlayıcı ve geçerli birtakımdavranış normlarıdır. Bu yönüyle ahlâk görelidir ve yer ve zamana göre değişkenlik gösterir. Buna karşılık etik, ahlâk ve ahlâkilik kavramları üzerine düşünen, sadece belirli bir somut durumda ne yapılması gerektiğini değil, genel anlamda geçerliliği olan normların niteliğini soruşturan, iyi-kötü veya doğru-yanlış gibi kavramların doğasını sorgulayan bir felsefi düşünme etkinliğidir.

Etik Teorileri : Çağdaş etik teorileri normatif etik ve meta-etik olmak üzere kabaca ikiye ayrılır. Her ne kadar bu ayırım, Anglo-Sakson düşünce dünyasına dayansa da bugün bütün etik tartışmalarda büyük ölçüde kabul görmektedir. Bu ayırıma göre ahlâken neyin doğru, neyin yanlış olduğuna dair tutarlı, bütünlüklü ve sistematik cevaplar üreten teorik yaklaşımlar normatif etik kategorisine girerken hangi eylemin doğru veya yanlış olduğunu değil de ahlâk alanında kullanılan kavramların dil planında anlamını sorgulayan, gündelik yaşamda kullanılan normatif ifadeler arasındaki ilişkileri betimlemekle yetinen teoriler ise meta-etik başlığı altında ele alınır. Belli başlı normatif etik teorileri Kantçı ödev etiği, faydacılık ve erdem etiğidir. Her ne kadar XX. yy.da pek yankı bulamamışsa da klasik etiğin en önemli kavramlarından biri olan “değer”e dayanan değerler etiği normatif etik-meta-etik ayırımını ortadan kesen, bir yönüyle normatif etik, diğer yönüyle de meta-etik sayılabilecek son derece etkili bir diğer etik teorisidir.

2. ÜNİTE
Meslek Kavramı: Her ne kadar birbiriyle aynı anlamda kullanılsa da çalışma, iş ve meslek arasında önemli farklar vardır. İnsanın fiziki veya zihni emeği ile üretici bir etkinlikte bulunması çalışma olarak isimlendirilirken bu etkinliğin para karşılığı gerçekleştirilmesine iş denir. Meslek ise özellikle günümüzde belirli bir özel eğitim sonucunda elde edilen bilgiye dayalı, sistematik ve kurallı iş olarak tanımlanabilir. Mesleğin bu anlamda kullanılması insalık tarihinde kuşkusuz yenidir. Modern kapitalist ekonomik üretim biçiminin hakim olduğu, Sanayi Devrimi sonrası toplumlarında, teknolojik ilerleme sonucunda mesleklerde hem nicel hem de nitel bir değişim olmuştur. Bir yandan mesleklerin sayısı artmış, diğer yandan da meslek kavramının kendisi dönüşmüştür. Bugün artık meslek salt dinî ve ahlâki amaçlarla gerçekleştirilen, insanlara belirli bir dünya görüşü ve kişilik kazandıran bir etkinlikten çok uzmanlaşamaya dayalı, önemli ölçüde ücret karşılığında gerçekleştirilen, bireylerin toplumsal işbölümündeki yerini gösteren bir etkinliktir.
Meslek Ahlakı : Modern düşünce tarihinde meslek ahlâkı kavramı üzerinde en fazla duran düşünür, Émile Durkheim olmuştur. Çağdaş toplumun içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik kargaşanın en önemli sebebini geleneksel ahlâkın yerine birşeyin konamamış olmasıyla izah eden Durkheim, yeni bir ahlâk anlayışının geliştirilmesi gerektiğini düşünür. Bunun yolu da öncelikle meslek yaşamını birtakım kurallara bağlamak, böylece mesleki ilişkileri yeniden ahlâkileştirmektir. Durkheim’ın sosyal ve ekonomik yaşamın ahlâki kurallarla yeniden düzenlenmesi için lonca sistemini tavsiye eder. Geleneksel lonca sisteminin revize edilmesiyle ortaya çıkacak yeni ahlâk anlayışı, bugün bizim meslek ahlâkı olarak isimlendirdiğimiz teorik ve pratik uygulamaların erken bir örneği kabul edilebilir.
Bir Felsefe Dalı Olarak Meslek Etiği: Günümüzde yaygın olan bir görüşe göre etik, “felsefi etik” ve “pratik etik” şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Klasik etiğin üzerinde durduğu ontolojik ve epistemolojik sorunlarla ilgilenen etiğe “felsefi etik” denilmekte, gündelik yaşamda karşılaşılan somut durumlarda yaşanan ahlâki sorunları konu alan etik ise “pratik etik” olarak isimlendirilmektedir. Çeşitli meslek türlerinin icrası sırasında ortaya çıkan, insanın değeri ve doğru eylemin ne olduğuyla ilgili sorunların ele alındığı meslek etiği ise pratik etiğin bir türevi kabul edilebilir. Bu anlamda meslek etiği, her bir mesleğin kendine özgü ahlâki normlarını tespit eden ve bunların evrensel geçerliliğe sahip etik kodlar hâlinde biraraya getiren bir felsefi düşünme etkinliğidir. Bugün en çok dikkat çeken meslek etikleri arasında tıp etiği, biyoetik, çevre etiği, bilim etiği ve basın etiği yer almaktadır.
Meslek ahlâkı (etiği), “mesleki eylemin ne zaman ve hangi koşullarda haklı , doğru ve yerinde olduğu ile ilgili ilke ve kuralları ifade eder.
Lonca, teşkilatlanmış esnafın birliğiyle ilgili çeşitli fonksiyonların icra edildiği özel yerin adı olup teşkilatlanmış esnaf gruplarını ifade eden bir anlam da kazanmıştır. Kelime İtalyanca loggiadan gelmektedir. Fransızca şekli olan loge Türkçe’de loca olarak geçer ve “hücre yahut oda, özel tahsis edilmiş mekan” anlamına gelir. (TDV İslâm Ansiklopedisi “Lonca” maddesi)
Ücret karşılığı gerçekleştirilen çalışma, ödemeli bir pozisyon ya da istihdam iş olarak adlandırılır.

3. ÜNİTE
“Adalet ve adaletsizlik iki karşıt terim olduğu hâlde, iki karşıt kavram değildir. Adaletsizlik terimi bir durumu, adalet terimi ise farklı (bir fikri insan tasarımını), genel bir talebi ya da bir üst ilkeyi dile getiriyor, bir durumu değil.” (Kuçuradi, 2001:43)
“Adalet, kişilerin temel haklarının korunması talebi ve mevcut koşullarda gereklerinin, sürekli olarak, ülkeler ve dünya düzeyinde gerçekleştirilmesi talebidir.” (Kuçuradi, 2001:45) “Genel olarak adaletsizlik, mevcut koşulların, kişilerin ya da grupların insansal olanaklarını gerçekleştirmeye, aynı zamanda insanın bazı olanaklarını gerçekleştirebilmesine elverişsiz olduğu durum ya da doğrudan doğruya veya dolaylı olarak engel oluşturduğu durumdur.” (Kuçuradi, 2001:43-44)
Liberal siyaset anlayışının ilgilendiği iki temel sorun vardır: – siyasi eylemi yönlendirecek ve herhangi bir ahlâk anlayışını; onu kabul etmeyenlere, meşru olmayan bir şekilde zorla kabul ettirme anlamına gelmeyecek, iyi kavramından bağımsız bir kurallar manzumesi tespit etme – her bireye, diğerlerinin sınırlaması ve karışması olmaksızın, özgürce kendi dünya görüşünü gerçekleştirebilmesini sağlayacak kurumlar inşa etme
Adaleti Tanımlamak: Çok farklı dillerdeki kullanımına bakıldığında adalet kelimesinin kısaca herkese hak ettiğini vermek anlamına geldiği görülür. Fakat yine de adalete dair çok farklı tanımlar vardır. Bununla birlikte adaletin öncelikle bir fikir olduğunu ve ancak felsefi bir düşünme etkinliği aracılığıyla kavramlaştırılabileceği söylenebilir. Bir fikir ve kavram olarak adalet, Aristoteles’ten beri başlıca üçe ayrılarak incelenir. Bu ayrıma göre denkleştirici adalet, dağıtıcı adalet ve nısfet (hakkaniyet/nasfet) şeklinde üç farklı adalet türü vardır. Denkleştirici adalet aritmetik bir eşitliğe dayanır ve herkese eşit muamele edilmesini ister. Dağıtıcı adalet ise geometrik veya diğer bir ifadeyle orantılı eşitlikten yanadır. Herkese ihtiyacına, yeteneğine, liyakatına vb. ölçütlere göre dağıtımı emreder. Nısfet veya hakkaniyet ise eşitliğe karşıdır. Bireyin içinde bulunduğu koşullara göre karar verilmesini gerektirir. Bu anlamda somut olay adaleti olarak da isimlendirilebilir. Yine hemen hemen her teorik yaklaşımın kabul ettiği üzere adaletin birtakım ilkeleri vardır. Diğer bir ifadeyle adalet teorileri bu ilkelere tanıdıkları öneme göre birbirinden ayrılır. Bu ilkelerin en önemlileri eşitlik, hak ediş (liyakat), karşılıklılık (mütekâbiliyet) ve ihtiyaçtır.

Çağdaş Adalet Teorileri: Liberal siyaset anlayışının ilgilendiği iki temel sorun vardır: • siyasi eylemi yönlendirecek ve herhangi bir ahlâk anlayışını, onu kabul etmeyenlere, meşru olmayan bir şekilde zorla kabul ettirme anlamına gelmeyecek, iyi kavramından bağımsız bir kurallar manzumesi tespit etme • her bireye, diğerlerinin sınırlaması ve karışması olmaksızın, özgürce kendi dünya görüşünü gerçekleştirebilmesini sağlayacak kurumlar inşa etme Liberal anlayışa yönelik komüniteryan eleştirinin büyük bir bölümü ise , liberalizmin kişisel özgürlüğe fazla önem verip toplumsal sorumluluğu göz ardı eden ahlâki bireyciliğine yöneliktir. 2000’li yıllara damgasını vuran teorik tartışmalar arasında özellikle kimlik ve tanınma politikalarıyla ilgili olanlar öne çıkar. Çok farklı düşünce geleneklerine mensup bu yeni yaklaşımların temel görüşlerine biraz daha yakından bakıldığında adaletsizlik olgusuna yönelik vurgunun öne çıktığını görürüz.

4. ÜNİTE
Antigone, bir Yunan tragedya kahramanıdır. Sofokles tarafından yazıya dökülmüştür. Antigone, Thebai’de erkek kardeşlerinin savaşını sonlandırmaya çalışmıştır. Kardeşlerinden birisi bu savaşta ölünce kral olan dayıları Kreon, Antigone’nin erkek kardeşi Polyneikes’in Thebai’ye ihanet ettiği gerekçesiyle cesedinin gömülmesine izin vermez. Antigone bu yasağa karşı gelir ve erkek kardeşini defneder. Antigone, kralın yasasından (pozitif yasa) daha üstün bir yasanın ölülerin gömülmesini emrettiğini söyleyerek Kreon’a karşı çıkmıştır. Antigone tragedyası, pozitif hukuk doğal hukuk tartışmasında önemlidir. Çünkü pozitif hukuk, her zaman haklı ve adil değildir. Adalete aykırı ise ona itaat etmemek sadece doğal hukukun emrini yerine getirmek değil aynı zamanda iyi bir Yunan polisi vatandaşı olabilmek için de zorunludur. Antigone aynı zamanda kadınların, erkeklerin adil olmayan yasalarına karşı verdiği mücadelenin de sembollerindendir. Sadece hukukta değil başka disiplinlerde de önemli olan bu tragedya insan hakları, ölüm, yas, sivil itaatsizlik gibi tartışma alanlarında sıkça başvurulan bir kaynaktır.
Doğal Hukuk: Bir kuralın ‘’hukuk’’ , yani insan tarafından boyun eğmeye değer bir düzen ilkesi olabilmesi için içermesi ya da yansıtması zorunlu ideal koşullar. Öyle ki bu koşullar belirli bir tarihsel dönemde belirli bir siyasal toplumda konulmuş (pozitif) hukukun, yani mevzuatın üzerinde ve o mevzuatın yansıtabildiği oranda ‘’hukuk ‘’ sayılmayı hak edeceği ussal temelleri ortaya koysun. İnsan Haklarının doğal hukuk ile olan ilişkisi, herhangi bir siyasal rejimin ya da herhangi bir hukuki düzenlemenin pozitif hukuka uygun olsa bile ahlaki geçerliliğini ancak insan haklarına uygunlukla elde edebileceği kabulü ile ilgilidir. Bu Kabul Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin Önsözünde ‘’ İnsanin zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan haklarının bir hukuk rejimi ile korunmasının esaslı bir zaruret olmasına …’’ denilerek vurgulanmıştır.

İlk belge 1215’te feodal beylerin İng. Kralı Yurtsuz John’a kabul ettirdikleri Magna Carta Libertatum’dur. ( Büyük Özgürlük Fermanı) Magna Carta aslında halka belirli özgürlük tanıyan bir belge olmaktan çok, kralın otoritesini belli ölçüde sınırlandıran ve feodal beylerin bazı haklarını güvence altına alan bir Feodal Berat’tır.
İnsan Onuru Bir yandan insanı diğer canlılardan ayıran ve biricik kılan özniteliği diğer yandan kişinin insani biricikliğini temellendiren değerler bütünü . “İnsanın değeri derken bundan insanın diğer canlılar arasındaki özel yerini anlıyorum. İnsana bu özel yeri sağlayan, onun özelliklerinin bütünüdür, onu diğer canlılardan ayıran olanaklarıdır. Bu olanaklar, insana özgü etkinlikler ve ürünler olarak görünür. Bu özellikler ise, insanın diğer canlılarla ortaklaşa taşıdığı özelliklere ek özelliklerdir. İşte bu özellikler ya da olanaklar “insanın değerini” ya da “onurunu” oluşturur.” Kuçuradi (1982:49)
1789 Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi kişi hakları doktrinin Avrupa Kıtasında resmen kabul ve ilan edilmesinin belgesidir. Fransız devrimi sonucu ilan edilen Bildiri, berrak akıcı bir dille yazılmıştır, evrenseldir ve o dönemde Fransızca İngilizce ‘den daha yaygındır. 17 maddeden oluşur. Milli egemenlik, vergi adaleti, kuvvetler ayrılığı gibi ilkeler de belgede yer alır. İlk maddesinde insanların hakları bakımından özgür ve eşit doğdukları ve öyle yaşadıkları belirtilmiştir.
İnsan Hakları: İnsan hakları kavramı, yürürlükteki hukuk tarafından tanınmış olsun olmasın, ayrım gözetmeksizin tüm insanların sahip olması gerekli sayılan bütün hak ve özgürlükleri ifade eder, pozitif hukukun dışında ve üstünde bir anlam taşır. Bir insan hakkının “hak” sayılabilmesi için anayasada, kanunlarda yer alması; o kanunun ya da anayasanın yürürlükte olması aranmamaktadır. Kavramın temeli ahlakilik olduğu için, insan hakları; insanların onurlu bir hayat sürdürebilmeleri için sahip olmaları ve korunması gereken haklarını ifade eder. Evrensellik, insanların haklarını kullanıyor olmalarını değil haklara sahip olmalarını ifade eder. Bu bakımdan aslında insan hakları iddiası, başvurulacak son çaredir. İnsan hakları, ilgili hukuki düzenlemeler yapılmadığında, hukuk kuralları uygulanmadığında ya da haklar güvence altına alınmadığında başvurulmaları bakımından özeldir.

İnsan Haklarının Tarihsel Gelişimi: Eski Yunan ve Roma’da daha çok yurttaş hakları biçimde formüle edilen haklar, adalet arayışında kaynaklarını adalete ve doğal hukuka dayandırmıştır. Eski Yunan ve Roma’daki eşitlik anlayışı, ortaçağda derebeylerine, yeniçağda mutlak monarka, yirminci yüzyılla birlikte modern devlete; özetle iktidara karşı yürütülen mücadelelerin temel kaynağı olmayı sürdürmüştür. Özellikle iktidarların keyfi tutumlarını sınırlandırmanın yollarını arayan düşünürler “direnme hakkı” öğretisini geliştirirken yöneticinin hukukla bağlı olduğu fikrini geliştirmişlerdir ki bu düşünce daha sonra ortaya çıkacak olan hukuk devleti ilkesinin kaynağıdır. 16. ve 17. yüzyıllar modern-ulus devletin gelişmeye başladığı dönemdir ve bu dönemde devlet iktidarının merkezileşmesi, kural ve kurumların yeknesaklaştırılması mücadelesine özgürlük mücadeleleri eşlik etmiştir. Bu dönemde insan hakları akıl ve insan onuru çerçevesinde savunulurken; insanın devlet ortaya çıkmadan evvel de bir takım haklara sahip olduğu fikrinin kuramlaştığı dönemdir. 20. yüzyıla gelindiğinde ise insan haklarının kaynağını ahlakilikten aldığı savunulmuştur. İnsan haklarının koruduğu değerin insan olması, insan haklarını başka her türlü haktan daha özel bir konuma yerleştirir. Bu nedenle 20. yüzyıldan itibaren insanlığın siyasi iktidarlara yönelik en güçlü, en yaygın ve en etkili talebi insan haklarının gerçekleştirilmesidir.

İnsan Hakları Kuşakları: İnsan hakları fikrinin ortaya çıkışından ve kuramlaşmaya başlamasından itibaren insan onuruna yakışır bir hayat sürmek için gerekli hakların güvenceye alınması için sürdürülen mücadeleler hak kuşakları olarak ifade edilmiştir. Klasik haklar olarak da adlandırılan birinci kuşak haklar, Amerikan ve Fransız Devrimleriyle uygulamaya geçirilmiştir. Klasik hakların savunulmasının ve hayata geçirilmesinin ardında mücadele veren güç, o dönem için yeni bir sınıf olan burjuva sınıfıdır. Klasik hakların en önemli özelliği, kişiye devletin dokunamayacağı ve müdahale edemeyeceği özel bir alan yaratmasıdır. Sosyal ve ekonomik haklar da denilen ikinci kuşak haklar; ağır hayat şartları, yoksulluk ve insani olmayan çalışma koşulları nedeniyle insanların çoğunluğunun birinci kuşak haklardan yararlanamamaları sonucu talep edilmiştir. İkinci kuşak hakların güvence altına alınmasında itici güç işçi sınıfıdır. Artık devletten karışmaması, hakka dokunmaması değil; aksine bu hakları sağlaması beklenmektedir. Üçüncü kuşak haklar II. Dünya Savaşından sonra talep edilmeye başlanmış ve içerikleri hala tartışılmaktadır. Bu haklara dayanışma hakları da denir. Çünkü üçüncü kuşak hakların hayata geçirilmeleri devletlerin, ulusal ve uluslararası örgütlerin ve insanların ortak çabasını gerektirir. Dayanışma haklarının talep edilmesini gerektiren başında, bilimsel ve teknik ilerlemenin yarattığı sorunlar gelmektedir.

İnsan Haklarının Korunması: Her iç hukuk sistemi birer koruma sistemidir. Elbette, devlet dışındaki hukuk özneleri de insanların haklarını ihlal edebilir ancak nihayetinde insanların birbirlerinin haklarını ihlal etmelerini önleme sorumluluğu da devlete düşmektedir. İnsan haklarının devlete karşı korunmasında en temel güvence, kuvvetler ayrılığına, insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayalı, çoğulcu-özgürlükçü ve demokratik bir iç hukuk sistemidir. İnsan haklarının uluslararası koruması ikincil niteliktedir, ulusal korumayı tamamlar. Ulusal ve uluslararası koruma mekanizmalarının birbirlerini tamamlayıcı niteliği, insan haklarının evrenselliğinin bir başka önemli göstergesidir.

HALKLA İLİŞKİLER

1. ÜNİTE
İletişim İletişim iki birim arasında birbiriyle ilişkili bir dizi mesaj alışverişidir. İletişimin unsurları şunlardır: • Birim, • İlişkili olma, • Mesaj, • Geribildirim. Birbiriyle karşılıklı mesaj alışverişi yapan insan hayvan ya da makinenin her birine “iletişim birimi” adı verilir. İletişim birimleri; kaynak birim ve hedef birim olarak ikiye ayrılır. İletişim olabilmesi için sadece mesaj alışverişi, bir başka deyişle, sadece iki yönlülük yeterli olmaz. Alınan ve verilen mesajların birbiriyle ilişkili olması gerekir. Mesaj, kaynak birimdeki içeriğin, bir seçim sürecinden geçirilmiş ifadesidir. İnsanların karşılıklı konuşurken birbirlerine söyledikleri sözler, yüz ifadeleri, el kol hareketleri, oturuş ve duruş, birer mesajdır. İletişim olabilmesi için bir mesaj alışverişine, bir başka deyişle, iki yönlülüğe gerek vardır. Kaynak birimin gönderdiği mesaja karşılık, hedef birimin verdiği “yanıt mesaj”a, geri bildirim adı verilir. Türk Dil Kurumu sözlüğündeki anlamına göre iletişim: • Duygu, düşünce ya da bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması, bildirişim, haberleşme, komünikasyon, • Telefon, telgraf, televizyon, radyo gibi aygıtlardan yararlanarak yürütülen bilgi alış verişi, bildirişim, haberleşme, muhabere, komünikasyon” olarak tanımlanmaktadır. İnsanların içinde bulundukları değişik sosyal grupların özelliklerine göre iletişimin amacı ve biçimi değişir. Wilbur Schramm, amaçlarla ilgili beklentileri; “gecikmeden ödüllendirilme”ye ve “sonradan ödüllendirme”ye yönelik beklentiler olarak sınıflandırır. İletişimde bulunanlar bazı iletileri daha üretirken ya da aktarırken ödüllendirilmiş olurlar. Berlo’ya göre “amaçlı olarak etkilemek, değiştirmek için iletişim kurarız” böylece, birey için iletişimin temel amacı, kendisi ile çevre arasında başlangıçta kendisi yeniden olumsuz olan ilişkiyi etkileyebilmek, yönlendirebilmek, eş deyişle, dış güçlerin hedefi olmak yerine, kendisini güçlü kılabilmeyi sağlayabilmektir. İletişimin temel amaçlarını somut olarak şu şekilde sıralamak mümkün olabilmektedir. Bunlar; Varolmak: Varolmanın temel amacı, bir yandan toplumla bütünleşen, toplumdaki sosyal olayların neden-sonuç ilişkisini kavrayan ve topluma ait olan bireyler yaratırken, diğer yandan da düşünce, duygu, tutum ve davranışları ile beğenilerek, kabul edilmiş insan kimliğinin yarattığı saygınlık ve onur varolmanın anlamını ortaya koymaktadır. Bilgi Edinmek: İletişim, bir yandan kişinin dış dünyasını anlamada kolaylık sağlarken diğer yandan da kişilerarası etkileşimler yoluyla içselleştirdiği bilgileri öğrenmesini, tartışarak yeni anlamlar kazanmasını ve yeni bilgiler edinmesini sağlanmaktadır. Paylaşmak: Birey bir taraftan bilgi edinmeyi arzularken diğer taraftan da bilgilendirmeyi istemektedir. Bu durum ortak yaşam ilişkisinin bir gerekliliğidir. Etkilemek: İletişim sürecinde bireyler, birbirlerinin tutum, davranış, duygu ve düşüncelerini etkilemektedir. Kişi, iletişim kurduğu kişi/kişileri kendi istediği yönde etkilemeye çalışır veya karşı tarafın etkisi altında kalır. Eğlendirmek: Eğlenme kültürü tüm toplumların ortak amaçlarından biridir. Eğlenmek ve eğlendirmek insanların iletişim aracılığı ile diğer kişilerle birlikte iyi vakit geçirmesini amaçlamaktadır. İlişkileri Geliştirmek: Temel gereksinimlerin başında sevilmek ve saygı duymak gelmektedir. Bu nedenle kişilerarası iletişim kurma amacının temelinde sevme, sevilme ve saygı duyma gibi gereksinimlerin karşılanması vardır. Kişilik Geliştirmek: Kişinin diğerleri ile nasıl ve hangi yönde iletişim kurduğu ve iletişim sırasında hangi rolleri üslendiği toplumsal yapı içinde bir kimlik ve kişilik edinmesini sağlamaktadır. Gereksinimleri Gidermek: Maslow gereksinimler hiyerarşisinde belirttiği gibi kişiler öncelikle fizyolojik (yemek, içmek, barınmak, cinsel istek gibi) gereksinimlerini giderdikten sonra psiko-sosyal gereksinimlerini(korunma ve güvende olma, ait olmasevme-sevilme, özdeğer-saygınlık, kendini gerçekleştirme) gidermek için iletişim kurmaktadırlar. İletişim Süreçleri Temel iletişim süreci öğeleri, “kod, kodlama, kod açma, yorumlama, geribildirim ve kendi kendine geribildirim”dir. Mesajın işaret haline dönüşmesinde kullanılan simgeler ve bunlar arasındaki ilişkileri düzenleyen kuralların tümüne kod adı verilir. Mesajın içeriğinin kod simgelerine dönüştürülmesine kodlama denir. Kodlanarak gelen mesajın içeriğini yeniden elde etmek için yapılan çözümleme sürecine kod açma denir. Kod açılarak elde edilen mesajın içeriğine, o andaki bütün ilişkiler ve koşullar çerçevesi içinde yeniden anlam verilmesine yorumlama denmektedir. Kaynak birimin gönderdiği mesaja karşılık hedef birimin gönderdiği yanıta geribildirim adı verilir. Kişinin kendisinin gönderdiği mesajı kendisinin algılaması sürecine kendine geribildirim adı verilir.

İletişimin içinde yer aldığı ortamın psikolojik ve fiziksel özellikleri gönderilen mesajın yorumlanmasını önemli ölçüde etkiler. İletişim sürecinin etkileyebilecek nitelikleri olan ve iletişim durumu içinde bulunan kişi nesne ve olayların tümüne “iletişim ortamı” adı verilir. İletişim türleri genellikle dört gruba ayrılmaktadır. Bunlar; kendimizle iletişim, kişilerarası iletişim, örgüt- içi iletişim, kitle iletişimi. Kendimizle iletişim: Bir diğer iletişim türü olan kişilerarası iletişimin gerçekleşebilmesi için öncelikle içsel iletişimin gerçekleşmesi gerekir. Karşı karşıya gelen iki insan arasında gerçekleşen iletişimin benzeri tek bir insanın içinde de gerçekleşmektedir. İnsanlar kendi içlerinde bir takım mesajlar üreterek ve bunları yorumlayarak kişi içi iletişimde bulunurlar. Kişilerarası iletişim: Kaynağını ve hedefini insanların oluşturduğu iletişime kişilerarası iletişim denir. Örgüt-içi iletişim: Örgüt, iş ve işlev bölümü yaparak, bir otorite hiyerarşisi içinde, ortak bir amacı gerçekleştirmek için bir araya gelmiş insanların faaliyetlerin koordinasyonudur. örgütün etkili olabilmesi ve etkililiğini sürdürebilmesi için iletişim sistemini etkin çalıştırması zorunludur. Kitle İletişimi: Bir takım bilgilerin/sembollerin, bir takım hedefler tarafından üretilmesi geniş insan topluluklarına iletilmesi ve bu insanlar tarafından yorumlanması sürecine “kitle iletişimi” adı verilir. Kitle iletişiminde kaynak ile hedef arasındaki kanallara ise “kitle iletişim araçları” denir. Halkla İlişkiler Halkla ilişkiler strateji doğrultusunda belirlenen amaçlara ulaşmak için ilgili ya da ilgisi olunması istenilen iç ve dış hedef kitleyi bilgi verme, olumlu iz bırakma adına gerçekleştirilen ve geri beslemenin de önem taşıdığı planlı çalışmalar bütünüdür. Halkla İlişkiler bir işletmenin, kurumun ya da örgütün bağlantı kurduğu ya da kurabileceği kimselerin anlayış, sempati ve desteğini elde etmek ve bunu devam ettirmek için yaptığı sürekli ve örgütlenmiş bir yönetim fonksiyonu olarak tanımlanırken, temelinde ikna, retorik, algı kavramları yatmaktadır. Halkla ilişkilerin amaçları şunlardır: • Halkla ilişkiler, gerçekleri yansıtır, • Halkla ilişkiler, bir uzmanlık işidir, • Halkla ilişkiler, faaliyetleri bilimsel temellere dayandırılır, • Halkla ilişkiler, bireylerde demokratik tutum ve davranışlar geliştirir, • Halkla ilişkiler, halkı aydınlatır ve onlara çalışmaları benimsetir, • Halkta yönetime karşı olumlu davranışlar oluşturur,
• Halkın yönetimle olan ilişkilerinde işlerini kolaylaştırır, • Kararların isabet derecesini arttırmak için halktan bilgi alır, • Kanun ve kurallara uyulmasını sağlamak için bunlar hakkında halka aydınlatıcı bilgi verir, • Halkla ilişkilerin amacı, özel ve kamu yararlarına cevap vermeye çalışmak ve herkesin kişiliğine saygı duyarak sosyal sorumluluk duygusu yaratmaktır. Bu çerçevede ele alındığında halkla ilişkiler çalışmalarını tarihi süreç içerisinde üç evreden oluştuğunu görmekteyiz: Yönlendirme Evresi: Siyasal kampanyalarda, farklı propaganda yaklaşımlarının denendiği evredir. Bilgilendirme Evresi: Kamuoyunu haberdar kılmaya yönelik yaklaşımların sergilendiği, 19.yy’ın ikinci yarısından itibaren başlayan evredir. Etkileşim ve Anlayış Geliştirme Evresi: Halkla ilişkilerin kamuoyunu bilgilendirmenin yanında farklı nitelikteki işletmelere danışmanlık hizmeti vermeye başladığı evredir. Halkla İlişkiler Sürecinin Temel İşlevleri Halkla ilişkiler süreci, temel olarak “araştırma, planlama, uygulama ve değerlendirme”yi içeren dört aşamadan oluşmaktadır. Araştırma: Araştırma, bir halkla ilişkiler sorunu üzerindeki görüşlerin yenden biçimlenmesine yardımcı olmaktadır. Halkla ilişkiler etkilerini belirli bir planda yürütmek için yapılan araştırmalar şöyle sıralanabilir; • Çevreyi izleme amaçlı araştırmalar, • Kimlik araştırmaları , • İletişim araştırmaları , • Sosyal sorumlulukla ilgili araştırmalar. Halkla ilişkiler uygulamasında önemli olan “hangi kitleye” nasıl bir biçimde ne zaman ulaşılacağı ve hedef kitleye ne iletileceğidir. Hedef kitlenin saptanması bize ne yapacağımızı gösterecek ve başarıya götürecek ilk koşul olacaktır. Planlama: İkinci aşama olan planlamada, kısa, orta ve uzun vadede neler yapılacağı önceden belirtilmelidir. Bu belirlemede 5 N kuralı uygulanabilir. Bu kuralda, “ne (kim), nerede, ne zaman, nasıl, neden” sorularına yanıt bulunmaya çalışılır. Böylece ne yapılmak istenmektedir? Bu neden yapılmak istenmektedir? Yapılacakların nerede, ne zaman ve nasıl yapılacağı önceden belirlenmiş olur. Planlama yapmanın yararları şunlardır: • Zaman ve emek savurganlığı azalır, • Yöneticilerin dikkatlerini amaçlara yöneltir, • Faaliyetlerin uyumlaştırılmasını mümkün kılar,
• Örgüt kaynaklarının amacına uygun yöneltilip yöneltilemediğini izleme ve denetleme imkânı sağlar, • Planlama, örgütte yetki devrini sağlamak suretiyle daha esnek yapıların oluşmasına zemin hazırlar. • Daha akılcı ilke, yöntem ve kuralların geliştirilmesine imkân tanır, • Denetim amacıyla kullanılacak standartların belirlenmesi ve temel alınmasını sağlar, • Plansız çalışmaların yönetici ve çalışanlar üzerindeki olumsuz etkileri, planlamayla yok edilebilir. İyi bir planda bulunması gereken özellikler ise şunlardır; • Planlar her şeyden önce açık, kesin geçerli bir amaca yönelik olmalıdır, • Planlamada ve buna dayalı olarak geliştirilen planlar arasında birlik ve uyumun bulunması gerekir, • Planlamada devamlılığın sağlanması zorunludur, • Örgütlerin değişen çevre koşullarına kendilerini hemen uydurmalarını sağlamak bakımından planların çok katı ve kesin olmaması, esnek olması gerekir, • Planların yanlış anlamalara, karışıklıklara ve türlü yorumlara yer verilmeyecek derecede açık bir dille yazılmış olmaları gereklidir, • Planların, örgütün benimsediği standart ve politikalara uygun olmaları ve örgütün değişik bölümler arasında bir denge sağlanmalıdır. Uygulama: Araştırma ve planlama sonucunda oluşturulan kararların faaliyete geçirilmesidir. Bu aşamada istenilen sonuçların elde edilebilmesi için hedef kitlelere yönelik etkili ve ikna edici iletişim çabalarının olması gerekir. Değerlendirme: Halkla ilişkiler çalışması sonucunda elde edilen sonuçların değerlendirilmesi, uygulanan programın başarısının değerlendirilmesi, kuruluşun değerlendirilmesi ve kuruluşun değişimini sağlayacak verilerin elde edilmesi açısından önem arz eder. Değerlendirme aşamasında amaç bir şeyleri kanıtlamak değil, neyin nasıl olduğunu öğrenmektir. Değerlendirme aşamasında cevaplanması gereken sorular şunlardır; • Program, istenen hedeflere uygun olarak tasarlanmış mı? • Düşünülen ve mevcut harcamalar nelerdir ve masrafların etkinlikle ilişkisi nedir? • Program belirlenmiş hedef gruba ve bölgeye ulaşıyor mu? • Program planlandığı aşamada belirlendiği gibi mi yönlendiriliyor? • Program istenen hedeflere ulaşmak için etkili mi? • Programın sonuçları, programı kapsayan alternatif yöntemlerle açıklanabiliyor mu?
• Programın istenmeyen bazı etkileri var mı? • Program, alternatif kullanımlarıyla kıyaslandığında kaynakların verimli biçimde kullanımı söz konusu mudur? Değerlendirme aşamasında yapılması gerekenler şunlardır; • Değerlendirme verilerinin amacı ile kullanım biçimi hakkında görüş birliği içinde olunmalıdır. • Değerlendirme ve araştırmanın, programın temel aşamaları olduğu konusunda kurumsal onay alınmalıdır. • Kurum içinde, değerlendirme araştırmaları üzerinde uzlaşılmalıdır. • Program hedefleri gözlemlenebilir ve ölçülebilir terimlerle belirlenmiş olmalıdır. • En uygun değerlendirme ölçütleri belirlenmelidir. • Program kayıtları saklanmalıdır. • Yönetim değerlendirme sonuçları hakkında bilgilendirilmelidir. İletişim Sürecinde Halkla İlişkilerin Önemi Halkla ilişkilerde iletişim ikna amacı taşır. Etkileyici iletişim olarak da adlandırabileceğimiz bu iletişim biçimi bir kişi ya da grubun başka kişi ya da grupların tutumlarını belirleyip, biçimlendirmek, denetim altına almak ya da değiştirmek için girişilen bilinçli yani planlı bir süre içinde gerçekleşir. Hakla ilişkilerde hedef kitlede değişim, önce bilgide ardından tutumda, son olarak da davranış düzeyinde gerçekleşir. Halkla ilişkiler planlama ve uygulamaları bu sıraya göre tasarlanır. Uygulama olarak kastedilen süreç şunlardan oluşmaktadır; • Durum değerlendirmesi • Amaçların belirlenmesi • İş hedefleri • İletişim hedefleri • Hedef kitlenin belirlenmesi (mesajın tutum değişikliği yaratabilmesi için hedef kitlenin en iyi şekilde tanınması şarttır) • Mesajın belirlenmesi (mesajın hedef kitlenin ilgisini çekecek biçimde hazırlanması) • Mesajın sıklığının belirlenmesi • Mesajın iletilmesinde kullanılacak iletişim yöntem ve araçlarının seçilmesi (mesajı yollarken • kullanılacak olan simgelerin mesajı alacak olan hedef kitle tarafından da bilinmesine dikkat edilmesi) • Belirlenen iletişim yöntem ve araçlarının hangi sıklıkla kullanılacağının belirlenmesi(seçilmiş olan iletişim yöntem ve araçları yoluyla doğru stratejiyi kullanarak amaçlara ulaşma) • Algılama süresi • Medya ilişkileri • Kurum ilişkileri • Kritik başarı ve risk faktörleri
• Başarı faktörleri (bütçe, eğitim, araştırma, insan kaynakları) • Ölçümleme ve değerlendirme • Etkinlik raporu. Bu noktada , halkla ilişkiler süreci bir dizi basamaktan oluşmaktadır. Bunlar; • Uzmanların gözlemleri ile yaptıkları, organizasyonun durumunu etkileyebilecek olayların ve gelişmelerin çevre değerlendirmesi, • Organizasyon ve onun kitleleri üzerindeki potansiyel etkinin değerlendirilmesi için yapılan birincil ve ikincil araştırma sayesinde olayların ve gelişmelerin analizi, • Plan, program ve faaliyet şeklinde organizasyonel tepkiler (cevaplar) geliştirme, • Bu faaliyetleri kapsayan bilgileri ilgili kitlelere iletme, • Tepki ve çevresel değişimi gözlemleme, • Kitleye, organizasyona ve çevresel değişime uygun planlar, programlar ve faaliyetleri uygulama. Bir halkla ilişkiler çalışma programı ya da projesi içerisinde yer alan önemli unsurlardan belki de en önemlisi iletişim stratejisinin belirlenmesi ve hayata geçirilmesidir. İletişim stratejisi eylem programını destekler ve şu noktalardan oluşur; • Halkla ilişkiler eyleminin dâhili ve harici hedef kitlelerini bilgilendirmek, • Halkla ilişkiler eyleminin mümkün olduğunca desteklenmesi ve kabul edilmesi için bu hedef kitleleri ikna etmek, • Halkla ilişkiler eyleminin gerçekleştirilmesi için gerekli istekleri eyleme dönüştürme hususunda bu hedef kitleleri eğitmek. Halkla ilişkiler çalışma ve etkinlikleri gerçekleştirilirken kullanılan araçlar, genel olarak yazılı araçlar, sözlü araçlar, görsel-işitsel araçlar olarak sıralanabilir. Geniş kitlelere ulaşma uğraşı içinde veya tek ya da çift yönlü iletişim kurmada başvurulan bu araçları, halkla ilişkiler teknikleri göz önünde tutularak irdelenir. Halkla ilişkiler sürecinde kullanılan yöntem ve teknikler şunlardır: Yüzyüze ve kitlesel iletişim, konuşma ve görüşme, toplantı, konferans, seminer, sempozyum, panel, sergiler, panolar, fuarlar, festivaller, yarışmalar, yıldönümü ve açılış törenleri, yazılı ve basılı araçlar( broşürler, kitapçıklar, bültenler, gazeteler, dergiler).
İletişim ve iletişim sürecinde halkla ilişkiler; herkesin bildiği ancak çok az kişinin doyurucu biçimde tanımlayabildiği bir etkinliktir. Bu nedenle iletişim yüz yüze konuşmadır, bilgiyi yaymadır, bir algı sürecidir, ikna becerileridir, imajdır, beden dilidir, yüz ifadeleridir, jest ve mimiklerdir, radyodur, televizyondur, güzel sanatlardır, bir resim, bir heykeldir: listeye sonsuz sayıda iletişim etkinliği eklemek mümkündür. İletişim ve halkla ilişkiler sürecinde; insan, insanın içinde yaşadığı çevre ve insan ile çevre arasındaki ilişkilerden oluşan üç ana unsur bulunmaktadır. Tüm ilişkiler bu üç unsur etrafında bir anlam bulmakta ve kendi yönelimlerini sağlamaktadırlar. Bu üç unsur arasındaki bağlar ne kadar güçlü olursa iletişim ve iletişim sürecinde halkla ilişkiler de o kadar sağlıklı ve yararlı olur.

Geniş anlamıyla halkla ilişkiler bir kuruluş ile hedef kitlesi arasında ilişki kurma, güçlendirme ve korumaya yönelik çabaları içerir. Tüm bunlar ekonomik, politik, sosyal ve teknolojik gelişmelerle etkilenebilir ve halkla ilişkiler uzmanının görevi hizmet verdiği kuruluşları bu gelişmelerden haberdar ederek sistemlerini düzenlemesine ve uyum içinde olmasına yardımcı olmaktır. Halkla ilişkiler strateji doğrultusunda belirlenen amaçlara ulaşmak için ilgili ya da ilgisi olunması istenilen iç ve dış hedef kitleyi bilgi verme, olumlu iz bırakma adına gerçekleştirilen ve geri beslemenin de önem taşıdığı planlı çalışmalar bütünüdür. Bunu gerçekleştirmek için basın bültenleri, sponsorluk, seminer, festival, basın gezisi, açılış kutlama gibi etkinlik, kurum içi yayın organı gibi çeşitli araçlardan yararlanılır. Halkla ilişkiler, basınla ilişkiler değildir. Bu yalnızca bir bölümünü oluşturur. Bir yönetim işlevi olan halkla ilişkiler bunun için halkın tutumlarını değerlendirir, kuruluşu kamuoyu yararına olacak bir olaya yakınlaştırır, halkın anlayışını ve güvenini kazanmak için çalışır, planlama ve uygulamasını yapar. Özellikle son yıllarda sağlık, ileri teknoloji, finansal halkla ilişkiler, siyasal halkla ilişkiler ve kazanç amacı gütmeyen kuruluşlarda halkla ilişkiler gibi çeşitli uzmanlık dalları oluşturulmuştur.

2. ÜNİTE
Kişilerarası İletişimin Önemi Kişilerarası iletişim toplumsal yapının vazgeçilmez bir ögesidir ve tüm insan iletişiminin temelidir. Bir sosyal grubu oluşturan bireyler arasındaki ilişki ne denli güçlü ve olumlu ise, o sosyal grubun sürekliliği de o denli fazladır. Burada sözü edilen ilişki kişilerarası iletişimdir. Birey gerek kendi iç dünyasında gerekse kendisinin dışındaki kişi veya varlıklarla bir şekilde iletişim kurma zorunluluğundadır. İletişimsizlik, duyarsızlaşmış/yalnızlık duygusu içinde olan bir kişilik yaratırken, samimi ilişkiler ise sosyal ve toplumla bütünleşmiş bir kişiliğe dönüşmektedir. Kişilerarası İletişim Tanımları Kişilerarası iletişim genel olarak en az iki kişi arasında anlamları paylaşma süreci olarak tanımlanmaktadır. Kaynağını ve hedefini insanların oluşturduğu iletişime “kişilerarası iletişim” denir. Yapılan çok sayıdaki tanımın buluştuğu nokta kişilerarası iletişimin psikolojik nitelikte bir bilgi alışverişi olduğu yolundadır. Konuşma, gülme, jestler, mimikler, bedensel ifadeler, sessizlik kişilerarası iletişim kurmaya yarayan araçlardır. Kişilerarası İletişim Şartları Bir iletişimin kişilerarası iletişim sayılabilmesi için şu üç şart gereklidir: • Kişilerarası iletişime katılanlar belli bir yakınlık içinde yüz yüze olmalıdır. • Katılımcılar arasında tek yönlü değil karşılıklı mesaj alışverişi olmalıdır. • Söz konusu mesajlar sözlü ve sözsüz nitelikte olmalıdır. Kişilerarası İletişimin Özellikleri Bir iletişimin kişilerarası iletişim olarak kabul edilmesi için şu özellikler gereklidir: • İki yönlü • Roller • Anlam • Niyet • Süreç • Zaman • Sonuç İki Yönlü: Kişilerarası iletişim daima iki yönlüdür. Tek yönlü olarak gerçekleşen bilgi aktarımı kişilerarası iletişim olarak kabul edilmemektedir. Roller: Kişinin içinde olduğu rolü, kişilerarası iletişimdeki “ilişki” boyutunu etkilemektedir. Kişiler resmi bir pozisyonda iken kurmuş oldukları kişilerarası iletişim, rollerinden etkilenirken, kişilerin arkadaşları vb. yakın ilişkilerinde kurdukları kişilerarası iletişim arasında farklılık bulunmaktadır.

Anlam: Kişilerarası iletişim, mesajlara bağlı olarak anlamların yaratılmasına dayanmaktadır. Kişilerarası iletişimde anlamların paylaşılması kişiye özgü bir özellik göstermektedir. Niyet: Kişilerarası iletişim bir parça ya da tamamıyla niyete dayanmaktadır. Süreç: Kişilerarası iletişim bir olay ya da olayın devamı ile ilgili sürekli devam eden bir süreçtir. Zaman: Kişilerarası iletişim gittikçe artan bir biçimde zamana bağlıdır. Zamana bağlı olarak artışı ile birikme, çoğalma göstermektedir. Sonuç: Kişilerarası iletişim iki kişi arasında gerçekleşen basit bir olay değildir. Kişilerarası iletişim sonucunda bir anlamın yaratılması için geri bildirimin bulunması gerekir. Kişilerarası İletişim Varsayımları Watzlawick, Beavin ve Jackson’ın (1967) kişilerarası iletişime dair öne sürdükleri altı temel varsayım şunlardır: 1. Kişilerarası iletişim kaçınılmazdır. 2. Kişilerarası iletişimin ilişki ve içerik boyutu bulunmaktadır. 3. Kişilerarası iletişimde mesaj alışverişindeki dizisel yapının kendi başına bir anlamı vardır. 4. Kişilerarası iletişim sürecinde mesajlar sözlü ve sözsüz olarak iki tiptir. 5. İletişim kuran kişiler ya eşit ya da eşit olmayan ilişkiler içerisindedir. 6. İlişkilerde kişisel mesafeler vardır. Kişilerarası İletişim Kaçınılmazdır: Aynı sosyal ortamda bulunan insanların birbirlerini algılamamaları mümkün değildir. İletişimde bulunmamak da iletişimdir. Kişilerarası İletişimin İlişki ve İçerik Boyutu Bulunmaktadır: İlişki daima içeriği yönlendirir. İlişki düzeyi içerik düzeyine anlam veren çerçeveyi oluşturur ve bu nedenle daima üst aşamadadır. Kişilerarası İletişimde Mesaj Alışverişindeki Dizisel Yapının Kendi Başına Bir Anlamı Vardır: Mesaj alışverişindeki dizisel yapı, anlam oluşmasının sağlamakta, ilişkinin türü, mesajların oluşturulduğu sıralamaya göre değişebilmektedir. Bu etkileşim dizisi içinde bir mesajın nerede yer aldığı, yani hangi mesajdan önce ya da sonra yer aldığı mesajın anlamını etkilemektedir. Kişilerarası İletişim Sürecinde Mesajlar Sözlü ve Sözsüz Olarak İki Tiptir: Sözlü bir ifadenin jest ve mimiklerde yarattığı imgelem, sözsüz iletişimin gücünü ve etkisini de göstermektedir. İletişim Kuran Kişiler ya Eşit ya da Eşit Olmayan İlişkiler İçerisindedir: Bilgi, deneyim, yaş ve statü gibi durumlar eşit ya da eşit olmayan ilişkileri meydana getirir. İlişkilerde Kişisel Mesafeler Vardır: İnsanlar birbirleriyle ilişkilerini temel olarak dört bölgede düzenlerler. Bu alanlar şunlardır: Mahrem Alan (Mesafe: 30, 35 cm), Kişisel Alan (Mesafe:40-80 cm), Sosyal Alan (Mesafe: 80 cm.-2 m), Genel Alan (Mesafe: 2 metre…). İletişim Sürecinde İlişki Kurma Boyutu Kişilerarası iletişim sürecinde, başarılı bir şekilde ilişki kurmak için iki temel kuralın varlığı dikkati çeker. Birincisi karşıdan beklenen tutum ve tavırlar önce karşıya verilmelidir. İkincisi kendimize-içeriye değil diğer kimselere-dışarıya odaklanmak gerekmektedir. Kişilerarası iletişimde diğer kimselerin rahat bir şekilde ilişki kurmalarını sağlamak için şu kriterlere dikkat edilmelidir: a. Beden Dili b. İletişimsizliğe Karşı Direnç Kırma Süreci c. Konuşma Süreci d. Senteze Gitme Beden Dili: İlişki kurma boyutunda gereken beden dilinin kullanım biçimleri kişisel mesafe, öne-kişiye doğru yönelmek, kollar ve bacakların kullanımı, göz teması, gülümsemek, tepki vermek ve dokunmak olarak özetlenebilir. İletişimsizliğe Karşı Direnç Kırma Süreci: Direnç kırma davranışları içinde; karşıdan bilgi istemek, ince bir mizah yeteneğini kullanmak, iltifat etmek, nezaketli davranmak ve güncel olaylar üzerine birkaç şey söylemek iletişim sürecinde etkili olan birkaç adımdan birisidir. Konuşma Süreci: İyi bir ilişki kurabilmek için, iyi bir konuşma yeteneğine sahip olmak gerekir. Bu nedenle iyi bir konuşma esnasında üç şey dikkate alınmalıdır: Sorular sormak, etkin olarak dinlemek ve kendini biraz açmak. Senteze Gitme: İlişkilerin devamlılığı açısından bir sohbet sonucuna doğru senteze gidilerek tasarımlarda bulunmak bir sonra ilişkinin devam etmesini sağlayacak önemli bir etkendir. Kişilerarası İletişim Türleri Kişilerarası iletişim türleri şu başlıklar altında toplanabilir: • Sözlü İletişim • Yazılı İletişim • Sözsüz İletişim • Kişi İçi İletişim • Kişilerarası İletişim • Örgütsel İletişim • Kitle İletişimi-Teknolojik İletişim Sözlü İletişim: Sözlü iletişimler “dil ve dil ötesi” olmak üzere iki alt sınıfa ayrılmaktadır. Dille iletişimde kişiler, ürettikleri bilgileri birbirlerine ileterek anlamlandırırlar. Dil-ötesi iletişim, sesin niteliği ile ilgilidir; ses tonu, sesin hızı, şiddeti, hangi kelimelerin vurgulandığı, duraklamalar ve benzeri özellikler, dil-ötesi iletişim sayılır. Yazılı İletişim: Yazılı iletişim, insanın zaman ve mekândaki iletişim sınırlılıklarını genişletmede en etkinilk iletişim biçimidir. Uzaktan haberleşmede bilgi ve deneyimleri zamanda biriktirmede sözlü iletişime göre daha güvenilir bir yoldur. Sözsüz İletişim: Toplumsal etkileşimlerin büyük bir bölümü, sözel olmayan iletişimin kapsamına girmektedir. Bunlar beden hareketleri, jestler veya mimiklerle gerçekleştirilen bilgi alışverişleridir. Kişi İçi İletişim: Bireyin kendisi ile kurduğu iletişim düzeyi olup mesajların kaynağının ve alıcısının kendisi olduğu iletişimi ifade etmektedir. Kişilerarası İletişim: Genel bir tanımla kaynağını ve hedefini insanların oluşturduğu, iki ya da daha çok kişi arasında gerçekleşen iletişimlere kişilerarası iletişim denir. Örgütsel İletişim: Bir kurumda görev alan kişilerin, önceden tanımlanmış bir takım rollere girerek, hiyerarşik bir düzen içinde, bu rollerin gereğini yerine getirmeye çalıştıkları anlamına gelmektedir. Kitle İletişimi-Teknolojik İletişim: Kişiler arasında kitle iletişim araçları kullanılarak kurulan iletişimdir. Kişisel İletişim Sorunları Kişisel iletişim sorunlarını iki başlık altında toplamak mümkündür: a. İletişim Becerisinin Yetersizliği Sorunu b. İletişim Becerilerinin Geliştirilmesi Sorunu Son yıllarda yapılan araştırmalarda; ailede, okulda ve iş yaşamındaki iletişim sorunları ile sıkça karşılaşılmaktadır. İletişim sorunları olarak; duygu ve düşüncelerini açıkça söyleyememek, rahat konuşamamak, yaş ve sosyal statü olarak daha büyüklerle rahat konuşamamak, bir arkadaş grubuna girememek, karşıt cinsle arkadaş olamamak gibi maddeler ön plana çıkmaktadır. Kişilerarası İletişim Engelleri Kişilerarası iletişimde engeller denildiğinde, kişilerin birbirleri ile tam ve doğru bir biçimde iletişim kurmalarını ve anlaşmalarını engelleyen her türlü faktör ifade edilmek istenmektedir. Bu engelleri şu şekilde sıralamak mümkündür: • Bireysel Yetersizlik • Önyargı • Kişilik Tasarımları • Öngörü • Sıfatlandırma • Kalıplaşmış Düşünce • Suçlamak • Bencillik • Değiştirme • Kişiselleştirme • Dilde Belirsizlik • Algı Yoksunluğu • Savunucu İletişim

Bireysel Yetersizlik: Kişilerarası iletişimin başarısı için insan, düşünüp hissettiğini karşısındakine en uygun biçimde anlatabilme becerisine sahip olmalıdır. Anlatabilme becerisi sözel ve bedensel iletişimin eşgüdümlü olarak kullanılmasıyla olanaklıdır. Önyargı: Basmakalıp yargı, kalıp yargı olarak da ifade edilen, bir kişi ya da grup hakkında öğrenilmiş, benimsenmiş ve bir kalıp olarak yerleşmiş algılardır. Kişilik Tasarımları: Varsayılan kişilik tasarımı, diğer kişi hakkında hızlı bir şekilde bilgi sahibi olmak ve karar vermek amacıyla çok çeşitli kişilik özelliklerinin gruplandırılmasına dayanmaktadır. Öngörü: Kişinin kendi sahip olduğu çeşitli özellikleri, istekleri, beklentileri, amaçları doğrultusunda bir inanış yaratması, bu inanışa gerçek/gerçekleşmiş gibi bağlanmaları ve bu gerçek varmış gibi davranışları sergilemelerine dayanmaktadır. Sıfatlandırma: Bir kişinin görünen belli özelliklerinden ve davranışlarından hareketle, değerlendirmeyi yapanın sahip olduğu bilgi dahilindeki nitelendirmelerin çağrışım yaparak ardı ardına sıralanması ve buna bağlı olarak diğer özellik ve davranışların tahmin edilmesi ile oluşmaktadır. Kalıplaşmış Düşünce: Diğer kişiye hiçbir seçenek bırakmayan belirli dayatmalardan oluşmaktadır. Suçlamak: Yaşanan olay ve durumlara ilişkin kişinin kendinde ya da diğerlerinde hata bulmasıdır. Bencillik: Bencil kişinin en büyük özelliği, kendini düşünen, kendi çıkarlarını her şeyin üstünde tutan kişi olmasıdır. Kişilerarası iletişim sürecinde hiç istenilmeyen bir kişilik özelliğidir. Değiştirme: Değiştirme çabası, karşıdaki kişide beğenilmeyen özelliklerin olduğunun ve bu özellikler değiştiği takdirde daha kabul edilebilir olunacağının bir ifadesidir. Kişiselleştirme: Kişiselleştirme, kişinin çevresindeki her olaydan, davranıştan ya da kişiden kendisi ile ilgili bir anlam çıkarmasıdır. Dilde Belirsizlik: Kelimeler açık bir biçimde ifade edilmediğinde anlamda belirsizlik yaşanmaktadır. Her belirsizlik ilişkilerde sorun yaratacağından dolayı iletişim sürecini engelleyen bir dönüşüme neden olur. Algı Yoksunluğu: Algı, duyumlarımız vasıtasıyla etrafımızdaki uyarıcıların tarafımızdan yorumlanarak anlamlı hale getirilme sürecidir. Algı yoksunluğu yanlış anlaşılmalara neden olur ve her yanlış anlaşılmada ilişkiler sekteye uğrar. Savunucu İletişim: İletişim kazalarının, en büyük nedeni savunucu iletişimdir denilebilir. Bir kimse savunucu bir biçimde konuşursa, dinleyicide de kendiliğinden savunucu bir tutum uyanır.

Kişilerarası iletişimin önündeki engeller arasında en belirgin olanlar bunlardır. Bu maddelere ek olarak bireysel yetersizlik, benlik (ego) savunma mekanizmaları gibi birçok faktörden de söz etmek mümkündür. Etkili İletişim Etkili iletişim birbirinin farkında olan, kendi iç dünyası ile dış dünyasının farkında olan kişilerin kurduğu iletişimdir. Kişinin kendini bilmesi onun kendini algılama, yorumlama, yansıtma duygu ve arzuların farkında olması demektir. Karşısındakinin farkında olan kişi ise onun davranışlarının nasıl bir iç dünyaya işaret ettiğini ve onun deneyim ve yaşantılarının ne olduğunu anlayacaktır. Etkili iletişimin önemi altında pek çok neden yatmaktadır. Etkili iletişim sahip olunan diğer tüm becerilerin sonuna kadar kullanımına olanak verir. İnsanları motive etme, sorumluluk verme, düzenleme, sorun çözme ve bilgi toplama becerilerinin hepsi başkalarıyla iletişim kurma yeteneğiyle doğrudan bağlıdır. Kötü iletişim zaman ve kaynak kaybı riskini de beraberinde getirir ve de kişilerarasında sürtüşmeye neden olur. Bütün bunlar verilen görevi yerine getirme arzusunu köreltir ve ilişkilerin bozulmasına yol açarak kalıcı zarar yaratır. Yapılan araştırmalar insanların işyerlerinde karşılaştıkları problemlerin büyük çoğunluğunun kaynağının kötü iletişimde yattığını göstermektedir. Bu bağlamda; Kötü iletişimin götürdüklerini şu şekilde özetlemek mümkündür: • İnsanlar ne yapmaları gerektiği konusunda açık bir bilgiye sahip değildir: Zaman ve kaynak kaybı, • İnsanlar diğerlerinin söylediklerini yanlış anlarlar: Kötü iş ilişkileri, • İnsanlar fikirlerini ve bilgilerini başkalarına açamazlar: Beceri geliştirmede yavaşlık sorunların çözümünün çok zaman alması, • İnsanlar neyi neden yaptıklarını bilmezler, • Çalışanların morali bozulur, iş değiştirme oranları yükselir, • Şirket kısa sürede tepki gösteremez ve esnek değildir: Müşterilerde kötü izlenim doğar ve bunun sonucunda iş kaybı olur. İyi iletişimin getirdikleri ise şunlardır: • Herkes ne yapması gerektiğini bilir, • Herkes neyi neden yaptığını ve bunun kuruluşun hedeflerine ne kadar uygun olduğunu bilir, • Kaynaklar doğru zamanda doğru yerdedir, • İşimizi yapmamız için gerekli tüm bilgilere ulaşabiliriz, • Verim arttırabilecek tüm fikirler iyi karşılanır ve bunlardan yararlanılır, • İnsanlar becerilerini daha çabuk geliştirirler,
• Sorunlar kuruluş içindeki bilgi birikimi kullanılarak daha kısa sürede çözülür, • Kuruluş esnektir ve kısa sürede tepki verebilir. Halkla İlişkilerle Kişilerarası İletişimin Uygulama Alanları İnsanlar başkalarıyla bir arada olabilmek, onları anlayabilmek, kendilerini anlatabilmek ve etkileyebilmek için iletişim kurmak zorundadırlar. Kurum veya kuruluşların çevresiyle etkileşimini sağlamayı amaçlayan halkla ilişkiler çalışmalarının temelinde de iletişim vardır. Halkla ilişkilerde iletişim ikna amacı taşır. Etkileyici iletişim olarak da adlandırabileceğimiz bu iletişim biçimi bir kişi ya da grubun başka kişi ya da grupların tutumlarını belirleyip, biçimlendirmek, denetim altına almak ya da değiştirmek için girişilen bilinçli yani planlı bir süreç içinde gerçekleşir. Etkileyici iletişimin hedef kitleler üzerinde üç farklı amaca bağlı olarak planlanacağı söylenebilir: • Hedef kitlelerini bilgi düzeyinde bir değişiklik yaratmak, • Hedef kitlelerin tutumlarında değişiklik yaratmak, • Hedef kitlelerin davranışlarında değişiklik yaratmak. Bu üç değişme genellikle birbirini izleyerek gerçekleşir. Halkla ilişkiler planlama ve uygulamaları bu sıraya göre tasarlanmakta ve gerçekleştirilmektedir. Bir iletişimin kişilerarası iletişim sayılabilmesi için aşağıdaki kriterlerin gerekliliği üzerinde durulmaktadır: • Kişilerarası iletişime katılanlar, belirli bir yakınlık içinde yüz yüze olmalıdır, • Katılımcılar arasında tek yönlü değil, karşılıklı mesaj alışverişi olmalıdır, • Söz konusu mesajlar sözlü ve sözsüz nitelikte olmalıdır. Bu iki tür mesaj dışındaki mesajların kullanıldığı iletişimler (örneğin yazışmalar), kişilerarası iletişim sayılmaz. Halkla ilişkiler genel ifadeler içerisinde değerlendirilirken, kişilerarası iletişim süreci daha çok özel ifadelerle değerlendirilen uygulama alanları içerisinde yer alır.

Kişilerarası iletişim, sosyal bilimler alanında sosyoloji, psikoloji, sosyal psikoloji, iletişim gibi bilim dallarının inceleme alanı içerisinde yer almaktadır. Sosyoloji bakış açısından iletişim, sosyal kurallar, normlar, roller açısından ele alınırken, psikoloji bakış açısının ise, kişilerarası iletişimde bulunan kişilerin psikolojik özellikleri, sağlık ve esenlik durumları, içedönük-dışa dönük kişilikleri, bilişsel ve duygusal yapıları, bireysel ve sosyal algıları, tutumları, ikna edilebilirlikleri gibi farklı kişilik ve yaşam biçimleri üzerine odaklandığı görülmektedir. İletişim perspektifi ile kişilerarası iletişim, insan iletişimini kapsamakta, tüm özellikleri ile etkileşimde bulunan insan zaman süreci içinde gelişen ve değişen ilişkileri ve bu ilişkilerin sonuçları açısından ele alınmaktadır. Kişilerarası iletişim toplumsal yapının vazgeçilmez bir ögesidir. Sosyal gruplar iletişimle ortaya çıkarlar ve sosyal grubu oluşturan bireyler arasındaki ilişki, bir cismin molekülleri arasındaki çekme gücü olan, “kohezyon kuvveti”ne benzetilebilir. Bu güç ne denli fazla ise cismin dayanıklılığı da o denli fazladır. Buna göre, bir sosyal grubu oluşturan bireyler arasındaki ilişki ne denli güçlü ve olumlu ise, o sosyal grubun sürekliliği de o denli fazladır. Burada sözü edilen ilişki kişilerarası iletişimdir. Kişilerarası iletişim tüm insan iletişiminin temelidir. Kişilerarası iletişim fiziki ortam hazır olunduğu zaman kişilerin her birinin davranışları üzerinde karşılıklı bir etkinin gerçekleştirdiği etkileşimi kapsamaktadır.
İnsanlar toplum içinde doğan ve toplum içinde insanlık derecesine yükselen varlıklardır. Toplum içinde doğumdan itibaren girdikleri çeşitli iletişim ve etkileşimler sonucu kimliklerini ve kişiliklerini bulmaktadırlar. Yaşamımızda iç içe geçmiş her an ve her yerde birlikte olduğumuz iletişimle, insan toplumsal bir varlık olarak kendisini gerçekleştirmekte başka bir deyişle biyolojik bir varlık olmaktan çıkarak toplumun bir üyesi olarak psiko-sosyal bir varlığa dönüşmektedir. Birey gerek kendi iç dünyasında gerekse kendisinin dışındaki kişi veya varlıklarla bir şekilde iletişim kurma zorunluluğundadır. Kişilerarası ilişkilerin doğası gereği, karşılıklı olarak geliştirilen ilgi, samimiyet ve güven duygusu kişilerarası iletişimin önemini vurgulamaktadır. İletişimsizlik duyarsızlaşmış/yalnızlık duygusu içinde olan bir kişilik ve kimlik yaratırken, samimi ilişkiler ise sosyal ve toplumla bütünleşmiş bir kişiliğe dönüşmektedir.

3. ÜNİTE
Benlik Kavramı Kişinin benlik algısı, benlik duygusu, benlik tasarımı, benlik saygısı, benlik yitimi gibi faktörler kişisel ilişkilerin yönünü ve anlamını tayin etmektedir. Benlik kavramı, kişinin kendi özünü algılama biçimidir. Sosyalleşme sürecinde, başkaları ile etkileşimi sonucu oluşturduğu, kendine ilişkin olumlu ya da olumsuz algılarıdır. Birbiriyle ilişkili dört benlik türünden söz edebiliriz. Bunlar; • Algılanan benlik, • İdeal benlik, • Özdeğer ve • Sosyal kimlikler’dir. Algılanan benlik; Bireyin kendisini nasıl gördüğü, onun benlik kavramının çok önemli bir boyutunu oluşturur. Benlik algısı bireyin çevresiyle etkileşimi sonucunda oluşur. Çevreden alınan tepkiler açık seçik ve tutarlı olduğu zaman güçlü bir benlik algısı oluşur. Bulanık, eksik ve tutarsız tepkiler ise zayıf benlik algısına neden olur. İdeal benlik; Her bireyin sahip olmak istediği özellikler, yetkinlikler ve değerler vardır. Kişi bu özelliklere gerçekten sahip olduğuna inanmak ve başkalarını da inandırmak ister. İdeal benlik kişisel ilişkilerde mükemmelliğe ulaşma isteğidir. Özdeğer; İdeal benlikle algılanan benlik arasındaki farktır. Bu fark az ise özdeğer yüksektir, fark fazla ise özdeğer düşüktür. Özdeğer sürekli gelişim ve değişim içindedir. Sosyal kimlikler; İnsanlar ait oldukları ve değer verdikleri gruplar içinde kurdukları sosyal etkileşimler sonucunda sosyal kimlikler geliştirirler. Örneğin; bir kişi okulda başka, arkadaş çevresinde başka ya da gittiği spor kulübünde başka bir sosyal kimliğe sahip olabilir. Benlik Saygısı (Özsaygı) Benlik saygısı, kişinin kendini değerlendirmesi sonucu ulaştığı kendini beğeni durumudur. Kişinin kendisini değerli ya da değersiz hissetmesi buna örnek oluşturur. Benlik saygısı yüksek olan kişilerin; Fizik sağlıkları daha iyidir, sosyal ilişkilerden zevk alırlar, Bağımsızlığa değer verirler, İletişim becerileri daha iyidir, Kendilerinin ve hayatlarının kontrolüne sahiplerdir, İş yaşamlarında çoğunlukla başarılı kimseler olurlar.. Benlik saygısı düşük olan kişiler ise tam tersi bu tür becerilerden uzak kişilerdir. Kişinin kendi yargısını benimsemesi ve bunda kararlı olması kendi psikolojik dengesini koruması açısından çok önemlidir. Yine, kişinin kendisi hakkındaki yargısı, başkalarının kişiyi olumlu ya da olumsuz değerlendirmesinden çok daha önemlidir.

Benlik Tasarımı ve Kişisel İlişkileri Geliştirme Süreci İnsan davranışları deneyimler, tutumlar, algı, yetenekler, zeka düzeyi vb. değişkenlerden etkilenmektedir. Bu değişkenlerden bir tanesi de benlik tasarımıdır. İnsan kişiliğinin temelinde ‘’ben’’ vardır ve bu benliğin merkezinde ise bir ‘’içsel varlık’’ bulunmaktadır. Benlik tasarımı bu etkileşim süreci içinde gelişir. Bireyin birbirinden farklı ve çok sayıdaki özellikleri ile ilgili izlenim ve yargıları çok sayıda ben kavramını oluşturur. Bu çok sayıdaki ben kavramları da bir araya gelerek benlik tasarımını meydana getirir. Benlik tasarımı, kişinin kendisi ile ilgili bilgi, düşünce, kanaat, algı ve inançlarının tümünün düzenlenmiş halidir. Bireylerin kendilerine ilişkin değerlendirmeleri sonucunda ortaya çıkan kanaatler olumluluk ya da olumsuzluk taşıyabilir, çatışabilir veya birbirleriyle ilişkisiz yani nötr olabilmektedir. Bazı bireylerde içsel varlık kaynaklı benlik tasarımı mevcutken, bazıları bunu henüz tamamlayamamış olabilir. Bu tamamlanamamış benlik algısı bireylerin yaşam içerisindeki başarısızlıklarının temel belirleyicisi haline gelebilir. Bazı bireyler benlik algısı sistemi oluşturmak yerine kendilerine dışardan belirlenmiş modelleri referans alabilirler. Tüm bu açıklamalara rağmen “sağlıklı bir benlik algısı nedir” ve “gerçekçi benlik tasarımı nedir?” gibi soruların cevabı henüz verilememektedir. Ancak en nihayetinde benlik tasarımı kişinin karşılaşacağı sorunlarla nasıl baş ettiğinin ya da edemediğinin cevabını bize vermektedir. Örneğin kişinin başa çıkılması güç yaşamsal koşullar karşısında çaba sarf etmeye çalışacağımı mı yoksa geri çekilip kendi önceliği dışında ortaya çıkmış bir sonuca rıza mı göstereceği, var olduğu koşullarda kendisini bir özne gibi mi sunacağı yoksa edilgin bir nesne olarak kalmayı mı yeğleyeceği bu benlik tasarımı tarafından düzenlenen var oluş biçiminin bir yansımasıdır. Sonuç olarak benlik tasarımının insan davranışları üzerinde belirleyici olduğu kanısına ulaştık. Ancak benlik tasarımı insan davranışlarını nasıl etkilemektedir? Benlik tasarımını tamamlamış ve tamamlayamamış insan özellikleri birbirinden farklıdır. Benlik tasarımını tamamlamış bireylerin beklentileri daha gerçekçidir, bu bireyler strese karşı daha dirençlidirler, iş yaşamına kendi görüşleri ile yaklaşmaktadırlar, özgüvenleri yüksektir, farklı fikirlere ve düşüncelere açıktırlar ve bu konudaki eğilimlerini kendileri belirlerler. Oysa benlik tasarımını tamamlayamamış bireyler başkalarına ve kendilerine güvenmezler, yeni fikirlere kaygı ile yaklaşırlar, kendileri ile yüzleşmekten çekinirler, sürekli başkalarını kızdırmamak duygusunu yaşarlar, dikkat çekmekten kaçınırlar ve sosyal ilişkilerde başarısızdırlar, kendi kararları yoktur ya da risksiz kararlar alma eğilimindedirler.

İlişkilerde Kişisel Bağlar İlişkilerde kişisel bağlar, benlik kavramının ilişkileri geliştiren ve sağlıklı kılan farklı görünümleri içerir. Bu nedenle yakın kişisel bağlar ilişkilerde çok önemlidir. Kişisel ilişkilerin değeri, kişilerarası ilişkilerde kurulan ve geliştirilen bağlarla mümkün olabilmektedir. Bu bağlar ise şunlardır: • Güven duymak • Cana yakın olmak • Halo etkisi • Gülümsemek • Başkalarına önemli olduklarını hissettirmek • İlgileri paylaşmak • İsimleri hatırda tutmak • Geribildirim • Etkili geribildirim Tüm bu bağlar sağlıklı bir ilişkinin ve başarılı bir sosyal yaşantının temel anahtarlarıdır. Kişisel İlişkilerde Benliği Korumaya Yönelik Çabalar Benlik(ego); bir kimsenin kendisi hakkındaki bilinçli bir farkında olmama durumunu dile getirir. Freud’a göre benlik; kişiliğin dış gerçekliğe en yakın olan bölümüdür. Ancak Freud’a göre benlik katmanlı bir yapıdır ve bu yüzden Freud psikanaliz yöntemine derinlikler psikolojisi adımı vermiştir. Freud hipotezinde bu katmanları aşağıdan yukarıya doğru; • Alt benlik (id) • Benlik (ego) ve • Üst benlik (süper-ego) olarak üçe ayırmıştır. Bu katmanların insan bedeni veya beyninin herhangi bir bölümüyle ilgisi olmadığı, Freud’un, ruhsal aygıtın çalışma sistemini anlatabilmek için böyle teorik soyutlamalara başvurduğu unutulmamalıdır. Alt benlik en derinde bulunmaktadır ve ruhsal aygıtın enerji deposudur. Alt benlikteki içgüdüler; açlık, susuzluk, organizmanın korunması, cinsellik ve saldırganlık gibi çeşitli türlere ayrılabilir. Alt benliğin işleyişi kural tanımaz. İçgüdüler yer ve zaman tanımaksızın haz prensibine göre hareket eder. Örneğin çocukluğun başlangıç yıllarında çocuğun yaşantısı alt benliğin çalışmasına göre belirlenir. Çocuk bekleyemez, bir an önce doyurulmak ister. Çocuk yetişkinlik evresine girdiğinde ise ebeveynler her isteğini karşılamaz ya da engel olmaya başlar. Kendi istekleri ve ebeveynlerinin değerleri arasında bir yol bulmak zorundadır. Çocukluğun başlangıcındaki ilk iki yıldan sonra onun haz prensibinin işlemesinin önünde engel olan bu ebeveynlerin temsil ettiği karşı değerler sistemi, bu yargılayıcı katman üst-benliktir. Bu karşı değerler sistemine ilerleyen zamanlarda okul, toplumun gelenek ve görenekleri ve devlet eklenecektir.

Alt benliğin istekleri ve üst benliğin engelleme ve yargılamaları arasında sıkışıp kalmamak için ruhsal aygıtta yeni bir gelişme olur ve alt benliğin bir kısmı dış dünyadaki gerçekliğin etkisi altında giderek farklılaşır. Alt benliğin kuralsız ve kargaşa dolu yapısından arınarak, gerçeklikle istekler arasında arabuluculuk rolünü üstlenir. Bu yeni gelişen ruhsal aygıt katmanı benliktir. Benliğin temel işlevi uyum sağlamaktır. İşlevini yerine getirebilmesi için alt benlikteki içgüdülerin taleplerini algılamalı, ona göre dışarıdaki gerçekliği değerlendirebilmeli, bu ikisi arasında bir sentez bireyi meydana gelebilecek olumsuz sonuçlardan koruyacak bir davranış şekli geliştirmelidir. Benlik temel işlevi olan uyumu sağlarken bir yandan da alt benlikteki içgüdüsel taleplere başka türlü doyum biçimleri arar. Benlik bu görevini yerine getiremezse içgüdüsel taleplerin arzusu ve üst benliğin baskısı altında dayanılmaz bir gerginlik ve sıkıntı ortaya çıkar. Ancak benlik açlık ve susuzluk gibi içgüdüleri bastıramaz. Ancak cinsellik ve saldırganlık gibi içgüdüleri bastırabilir. Cinsellik ve saldırganlığın bastırılabileceği görüşü Freud’a aittir. Alt benlikten gelen içgüdüsel talepleri bastırmanın yollarından birisi onu geri itmektir. Psikanalitik teoriye göre unutmalarımızın, rüyalarımızın sembolik içeriklerinin, dil sürçmelerimizin altında çoğu zaman bastırılmış içgüdüsel talepler vardır. Yine insanın kendi iç arzularını başkalarına maletmeye çalışması da bastırma yollarından birisidir. Küçük çocukların yaramazlıklarının sorumluluğunu diğer çocuklara atma davranışı buna örnek olarak gösterilebilir. Alt benlikten gelen içgüdüsel talepleri bastırmanın bir diğer yolu da yüceltmedir. Teoriye göre insanlık tarihi boyunca ortaya çıkmış bütün sanat ve düşünce ürünlerini alt benlikteki içgüdüsel taleplerden kaçma çabasıdır. Freud sonrası Heinz Hartman, Ernst Kris ve David Rapaport gibi psikanalistler Ortodoks Freud’cu görüşleri terk ederek benliği temel alan bir ekol geliştirmiştir. Onlara göre benlik alt benliğe tümüyle bağlı değildi ve işlevleri alt benlik ve üst benlik arasında aracılık yapmaktan ibaret değildi. Benliğin belirli bir otonomisi ve kendi talepleri vardı. Bu nedenle düşünce ve bilinçli dikkat Freud’un fark edemediği benlik işlevleriydi. Savunma mekanizmaları gerek kişinin ortama uyumunda gerekse gelişiminde çok önemli bir rol oynamaktadır. Kişilik gelişiminin en göze çarpan gerçeklerinden biri onun sürekli değişimidir. Bu değişim hayat boyunca devam eder ancak en belirgin olarak bebeklik, çocukluk ve ergenlik devrelerinde gözlemlenir. Bu savunma mekanizmaları eğer benliği kuvvetlendirici etkilerde bulunursa sağlıklı, fakat benliğin işlevini engelleyici etkilerde bulunurlarsa patolojik olarak görülürler. Alt benlik, benlik ve üst benlik öğelerinden birinin bozuk olması dengenin kaybına ve kişilik bozukluğuna yol açar.

Benliğin yeterince gelişemediği ve çocukta kaygının çok fazla olduğu durumlarda denge sağlanamayabilir ve bu durumda kişi kendini korumaya yönelik bazı savunma mekanizmaları kullanmaya başlar. Ancak savunma mekanizmalarının aşırı kullanımı da bazı iletişim sorunlarına yol açar. Kişisel ilişkilerde benliği korumaya yönelik belli başlı savunma mekanizmaları şunlardır: • Bastırma: Üst benliğin izin vermediği duygu ve düşüncelerin, alt benlikten gelen isteklerin bastırılması ve yanlış bir dünya algısının ortaya çıkması. • Yansıtma: Bireyin kendinde bulunan kusurları başkalarında görme davranışı. • Yadsıma-İnkar: Kişinin rahatsız edici türdeki olayları ve bu olayların yaşanmışlığını bilmezlikten, anlamazlıktan gelmesi. • Yön değiştirme: Kişinin isteklerini ve kızgınlıklarını gerçek kızılan kişiye değil, daha az zarar gelecek bir kişiye göstermesi. • Mantığa Bürünme: Kişinin yanlış yaptığı ya da başaramadığı bir eylemi kendince sebepler ve mazeretler bularak daha az yanlış ya da farklı gösterme eğilimi. • Özleştirme: Kişinin başka bir insanın ya da insan grubunun özelliklerini ve inançlarını benliğine katarak kişiliğinin bir parçası haline getirmesi. • Özdeşleşme: Kişinin başka insanları taklit etmesi, onlar gibi davranması ya da kendisini başkasının yerine koyması ve onun gibi davranması. • Ödünlenme: Kişinin kendini zayıf gördüğü bir alandaki eksikliğini, kuvvetli olduğu başka bir alandaki başarısı ile örtmeye çalışarak kaygılarından kurtulma çabası. • Yüceltme: İlkel nitelikteki eğilim ve isteklerin doğal amaçlarından çevrilerek toplumca beğenilen etkinliklere dönüştürülmesi. Şiir yazmak, resim yapmak yüceltme çabasına örnek olarak gösterilebilir. • Gerileme: Kişinin o andaki gereksinimlerinin yaşına uygun doyurulmaması durumunda, gelişim aşamalarına dönüş göstermedi. Örneğin yeni bir kardeşin olmasıyla çocuğun bebek gibi konuşmaya başlaması gibi. • Saplanma: Kişiliğin bazı yönlerinin belirli düzeyde takılıp kalması ya da gelişim gösterememesi. • Dönüştürme: Zorlayıcı duyguların yön değiştirmesi ve bedensel olarak yaşanması. • Çözülme: Kendi aralarında birlik oluşturan bir ruhsal etkinlik kümesinin, kişiliğin geri kalan bölümüyle bağlarını kopararak, bağımsız bir biçimde etkinlik göstermesi. Örneğin kişi çok kaygılı ise kişinin savunma mekanizmaları, bilinci, belleği işlevini yerine getiremeyebilir. • Duygusal Soyutlanma: Kişinin diğer insanlardan bağımsız olarak bir şeyler yapması ve iç ve dış gereksinimlerinin onlar tarafından etkilenmesine önlem alması. Ya da ilişkisinde duygusallığa yer vermek istemeyen birisinin düş kırıklığına ve incitmeye karşı korunması gibi. • Yapma-Bozma: Kişinin kendisi ve çevresi tarafından onaylanmayacak düşünce ve davranıştan vazgeçmesi ve eğer böyle bir söz ya da eylem dışa vurulmuşsa, ortaya çıkan durumu onarması ile belirir. Örneğin; hatalı davranış için özür dilemek. • Karşıt-Tepki Oluşturma: Suçluluk duygusu yaratan tehlikeli istekler çok yoğun olduğunda bunların baskı altına tutulması da güçleştiğinde, kişinin bu isteklerin tam karşıtı olan bilinçli tutum ve davranışlar geliştirerek kendini korumaya çalışması. • Neden Bulma: Geçmiş, şu an veya gelecek için tasarlanan davranışlara mantıklı ve toplumun onayladığı açıklama getirme. • Duygudaşlık ve Boyun Eğme: Kişinin normal ilişkilerde kendine olan saygısını koruyabilmesi için sevgi alışverişinin eşit olması gerekir. Ancak duygudaşlık mekanizmasında kişi sürekli bir şeyler vererek kendi kabul ettirme, sevgi kazandırma eğilimine girer. Bu kişilerin uysallık davranışları genel olarak sevgi kazanmaktan çok güvenlik sağlama amacıyla geliştirilmektedir. • Hayal Dünyasına Kaçma: Kişinin içinde bulunduğu durum eğer kaygı uyandıran bir durumsa, hayal dünyasında kaçıp orada daha hoş bir durum içinde kendisini düşünerek kaygısından kurtulma çabasıdır. • Yoksun Bırakmak: Kişisel ilişkilerde bir kimseye verilecek en ağır psikolojik ceza onu varlığından habersiz bırakmaktır. Yoksun bırakılan şey genelde ilgi ve sevgidir. Bu davranış sorunu çözmek yerine daha derin sorunlara yol açabilir. • Parçalanma-Benlik Yitimi: Kaygının normal ya da nevrotik düzeyde işleyen savunma mekanizmalarıyla denetim altına alınamadığı bazı durumlarda benlik, bu duygudan kurtulabilmek amacıyla kendini parçalama yolunu seçebilir. Parçalanma mekanizması sonucu ortaya çıkan ruhsal duruma psikoz denir. Psikozlar iki genel kategori içinde incelenir. Fonksiyonel bozukluklar, herhangi bir beyin zedelenme veya bozukluğuna bağlanmadığı zaman görülen bozukluktur. Beyin zedelenmesi, tümörü ya da beynin çalışmasındaki aksaklıklardan doğan psikozlara ise organik psikozlar denilir. Psikozlu kişi toplum içindeki durumunu koruyacak ve sorumluluklarını sürdürebilecek durumda değildir. Yapıcı İletişim Süreci Yapıcı iletişimi çoğu kimsenin eski alışkanlıklarına ters düşen bir anlayış ve davranış biçimini içerir. Yapıcı iletişim çeşitli temel aşamalara sahiptir. Bu aşamalardan birinin atlanması yıkıcılığa yol açabilir. Yapıcı iletişimin bittiği ya da zorlandığı yerde doğal olarak iletişim kopukluğu ve yanlış algılama süreçleri kendini gösterir. Yapıcı iletişim, sizin için önemli bir kişiye karşı duyduğunuz kızma, kırılma, rahatsız olma gibi duygularınızı onunla paylaşarak birbirinizi daha iyi anlama, tanıma amacıyla kullanılır. Ancak insanlar iki nedenle bunu yapmazlar. Birincisi kişinin kaybetme korkusudur. Kişi, kızgınlık ve kırgınlık gibi olumsuz duygularını karşısındakine ilettiği zaman kendisi için önemli olan bu kişiyi kaybedeceğinden korkar. Bunun altında yatan sebep kişilerin bu tür olumsuz duyguların söylenmemesi gerektiğine dair sahip olduğu inançtır. İkincisi kötü insan olma korkusudur. İyi ve olgun bir insan kızmaz ve kırılmaz. Kızan ve kırılan insan kötü ve zayıf bir insandır. Bu durum bu duyguların bir kenara itilmesine, bastırılmasına ve inkar edilmesine yol açar. Oysa olumsuz duygular da olumlu duygular gibi yaşamın bir parçasıdır. Bu nedenle olumsuz duyguları yapıcı bir iletişim sürecinde paylaşabilmek, yakın ilişkilerin geliştirilebilmesi için önemlidir.
Kişisel ilişkiler ve davranış geliştirme sürecinin halkla ilişkiler ve iletişim sürecinde önemli bir yere olduğu görülür. “Yaşamak kişisel ilişki kurmaktır”. Diğer bir deyişle yaşamın anlamı kişisel ilişkilerin değerinde gizlidir desek yanılmış olmayız. Her kişinin içinde yaşadığı bir sosyal çevre vardır ve ilişkiler bu sosyal çevre içinde gelişerek anlam bulur. Hepimizin anababası-kardeşleri var; çoğumuzun dostlarıarkadaşları var; bazılarımız evli ve çocuk sahibiyiz. Zaman zaman hayal kırıklığı, öfke ya da kederle de son bulsalar, çoğumuz bu ilişkilerin son derece değerli olduğunu düşünürüz. Birçoğumuz ailelerimize oldukça fazla zaman ayırırız ve dostluk, sevgi, evlilik konuları üzerinde düşünürken yine oldukça fazla fiziksel ve ruhsal enerji harcarız. Öte yandan, tüm çabalara karşın, yakın kişisel ilişkileri kurmanın zor, sürdürmenin ise yorucu bir iş olduğunu kabul edilir. Kişisel ilişkilerin birçoğu yakın ilişkiler değildir: dostlarımız ve ailemizin yanında coşup taşmayız, onlarla önemli şeyleri konuşmayız; sorunlarını, gözlemlerini ya da spekülasyonlarını duyarlıkla dinlemeyiz; ilgi duydukları her neyse, bunda onlara destek olmak için ciddi bir çaba göstermeyiz Üstelik ilişkilerimizin birçoğu geçicidir: Dostlarımız bizi eleştirdiği, eğlenceli ya da komik olmaktan uzaklaştığı, sinirlerimize dokunduğu takdirde kendimizi geçici olarak ya da tamamen ilişkiden geri çekebiliriz. Gerçek kişisel ilişkiler ise farklı konum ve renkte bir ilişkidir. Çoğumuz hayatımızı, düşüncelerimizi, kaygılarımızı ve özlemlerimizi paylaştığımız samimi ilişkiler kurmayı ve ayakta tutmayı enerji ve kuvvet gerektiren ciddi bir çaba olarak görürüz. Eğer ilişkilerde samimiyet ve emek yoksa o ilişkiler kısa sürede sonlanır. Çünkü bu tip ilişkilerde samimiyete asla ulaşılmaz, ulaşılması için de çaba harcanmaz. Örneğin çevremize şöyle bir baktığımızda; heyecanla başlayan evliliklerin ne çabuk boşanmayla, arkadaşlıkların çok samimi bir evreden sonra bir daha bir araya gelmemek üzere sonlandığını, hatta ilişkiler yakın akrabalık bağları içinde bile olsa kardeşlerin birbirleri ile nasıl kolayca küstüğünü ve birbirlerinden koptuklarını fazlasıyla görebilmekteyiz.
Kişilerarası iletişim sürecinde kişisel ilişkilerin değeri muhakkak ki yüksektir ve önemi de tartışılmaz. Ancak bu değer çoğumuzun sandığı nedenlerden ötürü ya da çoğumuzun sandığı biçimde değildir. Bunun nedenini, kişisel ilişkilerin, “kendimizi iyi hissetmemizi sağladığı için değil, bizi daha iyi birer insan haline getirdiği için değerli olduklarıdır”. E ğer bu böyle algılanırsa, kendisini iyi hissetmek için ilişkiye girenler büyük olasılıkla samimiyetin getireceği en iyi fırsatlardan mahrum kalacaklardır; sonuç olarak bu ilişkileri yürütmek için geçerli bir nedenleri kalmayacaktır. Kişisel ilişkiler değerlidir, ama ilişkileri başlatmak ve sürdürmek ilk başta düşündüğümüzden daha fazla sorumluluk isteyebilir. Dolayısıyla birçoğumuz onlara zaman ve enerji harcama konusunda isteksizizdir. Tıpkı sağlığına dikkat edemeyecek kadar tembel ve ya da disiplinsiz olanlar gibi, ilişkilerimizi ayakta tutacak disiplin ve dürtüye sahip olmayabiliriz. Bu durumda kişisel ilişkilerin değerinin temelinde ciddi bir özverinin varlığını görebiliriz. O halde ilişkileri sağlıklı bir biçimde devam ettirebilmek için ciddi bir çaba ve emeğin sarf edilmesinin gerektiği unutulmamalıdır.

4. ÜNİTE
Toplumsal Duyarlılık İletişim sürecindeki anlaşım ve uzlaşma toplumsal ve bireysel düzeyde duyarlılıkla mümkündür. Toplumsal duyarlık veya sosyal bilinç; yaşadığımız dünyayla ve yaşadığımız olaylarla ilişki kurmak ve bu konuda sorumluluk almaktır. Bilinçli olma süreci ise olumlu davranış geliştirme ile gerçekleşir. Pozitif davranışlar başkalarının gereksinimlerini, hedeflerini anlama ve buna uygun davranışlar geliştirme ile oluşabilmektedir. Toplumsal duyarlılığın oluşmasında bireylerin çocukluklarından itibaren duyarlı davranışları görüp örnek alması ve bu yönde eğitilmesi çok önemlidir. Halkla ilişkiler sürecinden bakıldığında da toplumsal duyarlılık gerekli bir kavramdır. Tolumun bir parçası olan birey ve kurumlar karşılıklı iletişim ve etkileşim halindedir ve meydana gelen herhangi bir olay yayılarak tolumdaki bireylerin yaşam alanlarını etkiler. Ekonomik gelişme ile meydana gelen bireyselleşme ve yalnızlaşma insanın topluma yabancılaşmasına neden olmaktadır. Bu nedenle kurumlar ekonomik gelişmelerin yanında insani değerlere önem veren sosyal yapıyı da geliştirmelidir. Toplumsal duyarlılığın kazanılmasında çok farklı görüşler vardır. Bazı görüşlere göre pozitif davranışlar genetik iken bazılarına göre öğrenilmiş bir davranıştır. Bazı uzmanlar toplumsal bilincin içgüdüsel meydana geldiğini belirtirken bazıları ise beklenen sosyal davranışların belli gelişimsel evrelerin sonucunda kazanıldığını belirtmiştir. Tutumlar Tutum, bireyin kendine ya da çevresindeki herhangi bir nesne, toplumsal konu, ya da olaya karşı deneyim, bilgi, duygu ve motivasyonuna dayanarak örgütlediği zihinsel, duygusal ve davranışsal bir tepki, ön eğilimdir. Tutum ile çok yakından ilişkili kavramlar vardır. Bunlar; inanç, değerler ve normlardır. İnsanların bazı tutumları sahip olduğu inançlara göre oluşur. Değerler ise davranışın ardında yatan tutumları yansıtmaktadırlar. Normlar da belirli durumlardaki beklenilen davranış ve davranış kalıplarıdır. Tutumları Oluşturan Faktörler Tutumları oluşturan faktörler üç ana başlıkta sınıflandırılır: • Bilişsel boyut • Duygusal boyut • Davranışsal boyut Bilişsel boyut: Belli bir nesne hakkında sahip olunan bilgi ve inançları içerir. Kişi tutuma neden olacak olgu hakkında çeşitli bilgiler edinir, bu bilgileri kendi bilgileri ile birleştirir ve inanç sistemine ulaşır. Bu inanç sistemi kişiye özgüdür, doğru ve yanlış olabilir. Duygusal boyut: Bir nesne veya kişiye karşı sahip olunan duyguları içerir. Tutuma konu olan nesne veya kişi sevilip sevilmeyebilir bu tür yargılar tutumun duygusal boyutunu oluşturur. Davranışsal boyut: Kişinin inanç ve bilgileri sonucunda ortaya çıkan yargısı onu bir nesneye karşı olumlu veya olumsuz harekete eğimli hale getirecektir. İşte bu son oluşum, tutumun davranış faktörüdür. Tutumların İşlevleri Yapılan çalışmalarda tutumların dört farklı işlevi üzerinde durulmuştur. Bunlar: • Anlama veya bilgi işlevi • Gereksinimlerin karşılanması işlevi • Benliği koruma işlevi • İçsel değerlerin ifade edilme işlevi Tutumlar ve Davranış İlişkisi Birey yaşadığı tolumdan hem etkilenir hem de yaşadığı toplumu etkiler. Bu süreçte düşünce yapısı oluşur ve çoğu davranışının temelinde bu düşünce yapısı vardır. Bireyin herhangi bir nesneye, gruba, kişiye yönelik olumlu ya da olumsuz düşünce beslemesi ve tepkide bulunması durumunu tutum ve davranış ilişkisi olarak açıklayabiliriz. Tutumlar davranışların arkasındaki yönlendirici güçlerdir. Bu nedenle pazarlama, reklam, halkla ilişkiler alanında da tutum süreçlerinin incelenmesi ile davranışlar hakkında ön bilgiye sahip olunması ve tutum değişimi süreçlerinin koşulları saptanarak tutumların kontrol altına alınması gibi çalışmalar büyük önem taşır. Tutum ve davranış etkileşiminin kendine ait özellikleri bulunmaktadır. Bu nedenle tutum ve davranış ilişkisini yükselten iki unsurdan bahsedilebilir; • Tutumun kuvvetliliği ve • Tutumun erişilebilirliği. Tutumun kuvvetlilik derecesi: Bireyin bir tutuma ne derecede bağlı olduğu ile ilgilidir. Bazı tutumlar bireyin yaşamında daha önemlidir ve bilgiyi işleme, karar verme, tercih etme, davranışın meydana gelmesi gibi süreçleri etkileme olasılığı da yüksektir. Kuvvetli tutumların değişme olasılığı azdır. Tutumun erişilebilirliği: Tutumun erişilebilirliği bir tutumun ne kadar kolay bir şekilde hatırlandığı ve bilinç düzeyine getirildiği ile ilgilidir. Yüksek erişilebilirliği olan tutumlar kuvvetli yani önemli olanlardır. Tutumlar ve Kişilik İlişkisi Tutumlar kişilik oluşumunda önemli bir yere sahiptir. Bireysel psikolojide kişiliğin özellikleri; • Yüzeysel ve • Temel özellikler olarak ikiye ayrılır. Yüzeysel özellikler davranışlarla ifade edilebilen açık özelliklerdir. Temel özellikler ise gizli ve bilişseldir; bunlar genellikle yüzeysel özelliklerin oluşmasına yol açarlar. Tutumların oluşumu sadece tutumların özellikleriyle değil aynı zamanda bireyin kişilik özellikleriyle de belirlenir. Zekâ ve tutum arasında da pozitif bir ilişkiden söz edilir. Zekâ olarak bir diğerinden daha üstün olan bireyin yeni bir şey hakkında da bilgi edinmesi ve tutum geliştirebilmesi daha süratlidir. Zorunlu Tutum Değişikliği Bireyler bazen dış etkiler sonucunda sahip oldukları tutumları değiştirmek zorunda kalabilirler. İki tip zorla tutum değişikliği yaratma etkisi söz konusudur: • Yasa veya koşulları değiştirmek yoluyla, bireyden, kendi tutumlarına zıt tutumlara sahip bir insan rolünü açıkça oynamasını istemek yoluyla, • Tehdit ve baskı yoluyla bireylerden belli bir biçimde davranma ve tutum ortaya koymasını isteme vb. durumlarda olduğu gibi. Bazı durumlarda baskı sonucu değiştirilmek istenen tutumlar birey üzerinde tam tersi etki yapabilir. Birey eski tutumuna daha sıkı sarılabilir. Ancak çoğu zaman bireyler arasında kurulan zorunlu ilişkiler (aynı iş yerinde çalışmak vb.) sahip olunan ön yargılı düşünceleri düzeltebilir, bu sayede sahip olunan kalıp tutumlar olumlu yönde değişebilir. Zorunlu tutum değişikliğinin birey üzerinde ussallaştırma ve kabullenme ile sonuçlanması da mümkündür. Tutum değişikliği için yapılan girişimler her bireyde aynı ölçüde ve biçimde etkili olmamaktadır. Tutumun değişimi bireyin kişilik yapısına ve otoriteyi nasıl algıladığına göre değişiklik gösterir. Sosyal Etki İnsan sosyal bir varlık olup birbirini etkileme ve etkilenme çabası halinde yaşamını devam ettirmektedir. Genel olarak, sosyal etki, bireyin veya bireylerin bilinçli veya bilinçsiz olarak, diğer kişi veya kişilerin herhangi bir konuda duygu, düşünce ve davranışlarını değiştirme işlemi olarak tanımlanmıştır. Değiştirilmeye çalışılan tutum, duygu veya davranış politik, sosyal, ekonomik ve bireysel kaynaklı olabilir. Etkiyi yaratan tarafa “sosyal etki kaynağı” duygu ve düşüncelerinde etki yaratılmaya çalışılan tarafa ise “sosyal etki hedefi” denir. Kaynak ve hedef birden fazla kişi olabilir. Sosyal Etki Ortamları Sosyal psikologlara göre sosyal etkinin oluştuğu üç tür ortamdan bahsedilebilir: • Kişilerarası (birebir) iletişimin olduğu ortamlardaki sosyal etki • Birey-grup iletişiminin olduğu ortamlardaki sosyal etki • Basın ve yayın aracılığı ile oluşan sosyal etki Kişilerarası Sosyal Etki (Birebir Etkileşim): Sosyal etki kaynağı ve hedefinin birbiri ile olan iletişimini içerir. Bazı araştırmacılar bunu yüz yüze iletişim olarak tanımlar. Bireyin Grubu Etkilemesi: Bu ortamda sosyal etki kaynağının aynı anda birçok sosyal etki hedefini etkileme,  ikna etme çabası söz konusudur. Bu ortam kişisel değildir, çünkü birebir ilişki yoktur. Böyle bir ortamda konuşmacının özellikleri, seyirciyi etkileme taktikleri ve elbette ki seyircinin özellikleri önemlidir. Basın ve Yayın Aracılığı ile Sosyal Etki: Kitle iletişim araçları (TV, radyo, gazete) ile insanların duygu ve düşüncelerini etkileme çabasıdır. Bu ortamda da birebir ilişki yoktur ve aynı anda birçok kişiye ulaşma avantajı sağlar. Burada etkilenme derecesi bireyin hangi ortamda iletişime maruz kaldığıyla değişebilir. Aracın sahip olduğu özelliklerde sosyal etki derecesini etkileyebilir. Araçların birbirlerinden bazı üstün ve zayıf yönleri vardır. Televizyon daha çok kişiye ulaşmada basılı araçlardan daha avantajlıyken, saklama ve tekrar okuyabilme imkânıyla dergi ve gazete avantaj üstünlüğü sağlayabilir. Basın-yayın araçlarının sosyal etki güçleri, sadece kendi özelliklerinden ve içeriklerinden değil, bu araçları seçen kitlelerin özelliklerinden de önemli ölçüde etkilenir. İnsanlar televizyon kanalı ve gazete dergi tercihleri ile kendilerini belirli sosyal etki kaynaklarına yönlendirirler. Sosyal etkinin en başarılı olduğu durumlar her üç ortamında beraber kullanıldığı durumlardır. Sosyal Etki Çeşitleri Sosyal etki oluşumu iki tür kaynaktan birine bağlıdır. Bunlar; • Sosyal kurallara bağlı sosyal etki • Bilgiye dayalı sosyal etki Sosyal Kurallara Bağlı Sosyal Etki: Bu etki bireyin diğer insanlardan veya bir gruptan ödül almak ya da cezadan kaçınmak için uyum sağlaması durumdan ortaya çıkmaktadır. Uyumun nedeni sosyal onay almak, kabul görmek veya reddedilmekten kaçınmaktır. Sosyal kurallara bağlı sosyal etki uyma davranışı ile ilgilidir. Eğer kişi artık o grupta yer almıyorsa o davranışı devam ettirmeme olasılığı yüksektir. Bilgiye Dayalı Sosyal Etki: Bu tür etki bireylerin doğru, tam bilgi elde etmek için diğer bir kişiye veya gruba uyması ile olur. Böyle bir uymada sosyal açıdan onay alma veya cezadan kaçınma olgusu ön planda değildir. Önemli olan, o bilinmez konu hakkında doğru bilgiye ulaşma çabasıdır. Bilgiye dayalı sosyal etki daha çok grup düşüncesinin kabul edilmesiyle ilgilidir. Bu sosyal etki kalıcı bir değişme yaratır. Yani, kişi aynı grup içinde olmasa da davranışına devam eder. Uyma Davranışı Uyma, bir kişinin davranış veya inançlarını açık bir istek olmadan diğer kişilere göre değiştirmesidir. Başka bir anlatımla kişinin gerçek veya hayali grup baskısı nedeniyle düşünce ve davranışlarını diğerlerine göre değiştirmesidir. Uyma davranışının ilginç yanı ise kişinin düşünce ve davranış değişikliğinin nedenini tam olarak bilmemesidir. Uyma davranışı gerçek bir tutum değişmesini yansıtabileceği gibi, sadece bireyin grubun düşüncesini kabul etmiş gibi görünmesinin bir sonucu da olabilir. Yani bazı durumlarda birey, grubun düşünce ve davranışlarının doğru olduğuna gerçekten inandığı için uyma davranışı gösterir. Bu tür uyma davranışına benimseme adı verilir. Bazı durumlarda ise, birey grubun düşünce ve davranışlarının doğru olduğuna inanmadığı halde, bu düşünce ve davranışları benimsemiş gibi görünür. Bu tür uyma davranışına benimsemiş görünme adı verilir. Uyma davranışının ortaya çıkıp çıkmaması bazı etkenlere bağlıdır. Bunlar: • Bireysel özellikler; uyma davranışı kişinin bağlanma ihtiyacı, kendine güven gibi özellikleriyle değişebilir. • Gurubun özellikleri; bireyi uyma davranışına itme açısından gruplar arası farklar da vardır. Grubun bireyi uyma davranışına itme gücünü belirleyen özellikleri sarasında, grubun büyüklüğü ve üyeleri arasındaki söz birliği sayılabilir. • Ortamın özellikleri; uyma davranışına etki eden ortam özellikleri arasında belirsizlik ve grupla yüz yüze gelme sayılabilir. Belirsizlik durumunda bireyin uyma davranışını göstermesi yüksektir. Bireylerin grupla yüz yüze bulunma durumunda da yetersizlik yargılarını dolaylı olarak işittikleri durumlara oranla çok daha fazla uyma davranışı göstermektedirler. Sosyal Etki ve Uyma Davranışının Nedenleri Uyma davranışının temelinde grubun birey üzerindeki etkisi yatmaktadır. Grubun, birey üzerinde, bilgi sağlayıcı etki ve normatif etki olmak üzere iki değişik türde etkisi vardır. İlk olarak grup bize sosyal gerçekler hakkında bilgi sağlar. Bu bilgileri duyu organlarımızla test edip öğreniriz. Toplumsal olgular hakkında bilgi edinme ise diğer insanların tepkilerini incelerek elde edilir. Grubun bireye sağladığı belli normlarda vardır. Grubun devam etmesi bireylerin bu normlara uymasıyla mümkündür. Günlük yaşamda gözlediğimiz uyma davranışlarının önemli bir bölümü grubun bilgi sağlayıcı ve normatif etkisinin ortaklaşa ortaya çıkardığı davranışlardır. Ancak, bazı durumlarda bir uyma davranışının sadece bilgi sağlayıcıya da sadece normatif etki sonucu ortaya çıkması mümkündür. Uyma davranışına yol açan sosyal etki açık bir şekilde ifade edilmese de bireyler bu baskıyı hissederek normlara uygun davranırlar. Uyma ve kabul etme arasında sosyal etki bakımından fark vardır. Kabul etmeye yol açan sosyal etki istekle ilgilidir. Doğrudan dile getirilen istekler karşısında bireyin kabul etme ya da reddetme durumu söz konusudur. Bu durumlarda birey isteklerini kabul ettirmek için belli taktiklere başvurur. Bu taktikler; • Kendini sevdirme, • Karşılıklılık normunu kullanmak ve • Çoklu istek taktikleri olarak belirtilmiştir.

Kendini sevdirmek; insanların çoğunluğunda kendini sevdirme, beğenilme ve takdir edilme duyguları vardır. Kendini sevdirme duygusunun nedenlerinden biri de bireyin sevildiği takdirde isteklerini elde etme olasılığının fazla olması yatar. Karşılıklılık Normu; tüm toplumlarda yapılan iyiliğin karşılık bulacağı davranışı öğretilmiştir. Bu nedenle karşılıklılık normu çoğu birey tarafından karşılarındaki kişilere isteklerini kabul ettirmelerini sağlayacak bir taktik olarak kullanılabilir. Çoklu-İstek Taktikleri; bu taktik ilk önce karşısındakine kabul ya da reddedileceği bilinin bir istekle gidip cevabını aldıktan sonra asıl isteğin dile getirilmesini içerir. Farklı Yaşam Alanlarında Anlaşım Ve Uzlaşının İşleyişi İnsan toplumsal rollerine eşdeğer olarak geliştirdiği sosyal benliğini farklı ortamlarda, farklı iletişim düzeylerinde kullanır. Bazı yaşam alanları şöyle sıralanabilir: • Aile içi yaşam biçiminde anlaşım ve uzlaşma • Okul ortamında anlaşım ve uzlaşma • Yönetici ve iletişim • Öğrenci-öğretmen iletişimi • Arkadaşlık iletişimi • İş yaşamında anlaşım ve uzlaşı Aile içi yaşam biçiminde anlaşım ve uzlaşma: Değişen ekonomik sistem ve teknolojik gelişmeler çekirdek aile yaşamını da değiştirmiştir. Kadın ve erkeğin yoğun iş yaşamları teknolojinin getirdiği bireysellik aile içinde iletişim kopukluklarına neden olabilir. Bu bağlamda, aile içi iletişim kopukluklarını önlemek için çatışmaları yapıcı tartışma çabalarıyla sonuçlandırmak gerekir. Yaşadığımız toplumsal ve ekonomik sistemin getirdiği tüm kişisel ön yargılarımızın bilincine vararak aile içinde eşit ilişkilere dayalı demokratik ve özgür bir tartışma ortamı yaratabilmemiz anlaşım ve uzlaşma için önemlidir. Geleneksel kültürün getirdiği cinsiyetçi yaklaşım da kadın ve erkek ilişkilerinin yapay ve önyargılı olmasına neden olmaktadır. Bu durum kadın erkek ilişkisinin temeline cinselliği koyarak kadın-kadın, erkek-erkek iletişimini normal kabul eder. Fakat aile içi ve arkadaşlık ilişkilerinde; temel koşulların başında arkadaş/dost olabilme yeteneği gelmektedir. Dost ve arkadaş olabilmek ortak yaşam alanını özgürce kullanabilme fırsatı erir ki bu da yaşamın anlamlı ve onurlu olmasını sağlar. Okul Ortamında Anlaşım ve Uzlaşı: Bilinçli ve planlı bir süreç olan eğitim olgusunun temel bileşenlerini yani yönetici, öğretmen ve öğrenciyi aynı yerde buluşturan okul yaşamı çeşitli iletişim ortamları sunar. Yönetici ve iletişim: Yönetici, görev yaptığı kurumu belirli amaçlar ve ilkeler doğrultusunda temsil eden kişidir. Okul yöneticisi içinde eğitim ve öğretimi ön görülen ilkeler ile sürdürülmesini sağlamakla görevlidir. Hiyerarşik bir şekilde otorite ve güç odaklı oluşturulan yönetim ilişkisi anlaşım ve uzlaşımdan uzak olacaktır. Katılımcılığa dayalı yönetim anlayışı ise yöneticiye otoriter bir kimlik tanımaz. Karşılıklı işbirliğine dayalı, özgür ifade ortamı sağlayan, çalışan ve öğrencilerinin sorunlarını araştırıp çözmeye çalışan yönetim anlayışı daha başarılı olacaktır. Öğrenci-Öğretmen İletişimi: Sınıf içi iletişimde belirleyici olan öğretmenin, öğrenci psikolojisini iyi bilmesi gerekir. İletişini kurabilme becerisine sahip olan öğretmen, sözel ve bedensel dilini etkili bir biçimde kullanabilen ve öğrencilerin de sözel ve bedensel dilini anlayan öğretmendir. Bu anlamda; • Açık ve kolayca anlaşılabilen açıklamalar yapar. • Zamanında ve etkili bir biçimde konuşur. • Bireysel ayrılıkları iletişim kurmada dikkate alır. • İfadelerinde doğrudan öğrenciye değil, davranışı temel alır. Öğrenciyle öğretmen arasındaki iletişimi kazaya uğratacak her türlü sorun, saygıya dayalı yapıcı tartışma ortamında içtenlikle tartışılmalıdır. Böylesi bir ilişki, açık iletişimin gerçekleşmesini sağlar; öğrenmede ve bilgi üretmede verimi artırırken tarafları da doyumlu ve mutlu kılar. Arkadaşlık İletişimi: Arkadaşlık sözcüğünü, sevgi, dayanışma, dostluk ve anlayış duygularıyla birbirlerine bağlanan kişilerin kurduğu ve sürdürdüğü kişilerarası iletişim biçimi olarak tanımlayabiliriz. Arkadaşlık düzeylerinin belirlenmesinde bireylerin psikolojik, kültürel, sosyo-ekonomik, siyasal gibi birçok etmen rol oynar. Birey, kuracağı gerek düşünsel, gerekse duygusal derinliği olan arkadaşlıklar sayesinde mutlu ve doyumlu olur. Kendini ve yaşadığı çevreyi arkadaşlarıyla birlikte sorgulayan birey, böylelikle eleştirel ve çözümlemeci yanını da geliştirme olanağı bulur. İş Yaşamında Anlaşım ve Uzlaşı: İş yaşamında geleneksel yönetim biçimleri, hiyerarşik ve otoriter bir görünüm sunar. Mesleki rol anlayışı, bireyin toplumsal değerini de mesleksel konumuna göre saptar. İş yaşamındaki modern anlayış ise çalışanların yönetim sürecine katılmaları, işbirliğini ve buna bağlı olarak işin verimini artırırken mesleksel anlamda psikolojik haz duygusunun da gelişmesini sağlamaktadır.

İletişim sürecinde anlaşım ve uzlaşının önemi toplumsal ve bireysel düzeyde yaşanan duyarlıkla olasıdır. Duyarlığın bittiği yerde ne anlaşım ne de uzlaşı söz konusu olmaktadır. Kişisel ilişkileri düzenleyen ve onlara seviye getiren şey duyarlık bilincidir. Bu nedenle toplumsal duyarlık veya sosyal bilinç; yaşadığımız dünyayla ve yaşadığımız olaylarla ilişki kurmak ve bu konuda sorumluluk almaktır. Kişilerin kendilerini gerçekleştirmesine fırsat veren bu bilinçli olma süreci, olumlu bir davranış biçimi ile gelişir. İnsan toplumda bir başına yaşamamaktadır ve topluma karşı sorumlulukları vardır. Birisine yapılan bir hareket, tıpkı bir taşın suya atılması ve halka halka yayılması gibi, olumlu veya olumsuz eylemler de dalga dalga yayılır. Unutulmaması gereken önemli bir nokta, yaşamakta olduğumuz dünyaya ne kadar duyarlıysak, bu duyarlık olgusunun aynı düzeyde bize tepki olarak geri döneceğidir. Pozitif sosyal davranışlar, başkasının ya da başkalarının gereksinimlerine yönelik olan davranışlardır. Bir kişinin sosyal sorumluluk içeren davranışlarda bulunması için, başkalarının gereksinimlerini, hedeflerini anlaması ve de buna uygun davranışları üretmesi gerekmektedir. Toplumsal gelişmelere verilen uygun bir tepki de toplumsal bilinç içeren davranışlardır. Bu tür davranışlarda önemli olan büyük ya da küçük bir topluluğa hizmet etmekten çok, destek olunan amaca ne ölçüde hizmet edilebildiğidir.

Yetişmekte olan yeni nesil aile büyüklerinin toplumsal davranışlarını örnek alarak olgunlaşırlar. Eğer büyüklerinden, daha yaşlı (dede, nine, teyze vb.) kimselere karşı olumsuz tavır ve tutumlar içinde olduklarını görürse; o’da bu tavırları normal olarak algılayarak ileriki yıllarda kendisi de büyüklerine ve çevresine karşı olumsuz tavır ve tutum takınacaktır. Bu nedenle, gereksiz bir zamanda, iş i şten geçtikten sonra, çevreden duyarlık beklemek gerçekçi olamaz. Önemli olan gerekli zamanda, gerekli duyarlığa sahip olmaktır. Bugün eğer kişilerde duyarlı davranış biçimini göremiyorsak, çocukluktan itibaren bu yönde eğitimlerinin verilmediği ile ilgili bir sorun söz konusudur. Aslında doğan her insan, duyarlık bilinci ile doğar. Bu bilinç çocukluk ve yetişkinlik dönemlerinde olumlu pekiştireç ve örneklerle desteklenmelidir. İyilik yapmayı öğretmek, doğayı ve diğer canlıları sevdirmek, toplumun temel görevlerindendir. Toplumun bu bilinci kazanması ve kazandırması kolay değildir. Topluma karşı sorumluluk almak, çoğu zaman ürküten bir bilinçtir. Zira pozitif duyarlıkla kazanılmış bu yaşam biçiminde, kişi kendinden bir şeyler verecektir. İnsanın “onurlu” bir şekilde varlığını sürdürmesi için, duyarlığın gerekli olduğunu bilenler; topluma, çevreye, gelecek nesillere, pozitif bilinç, bilgi, paylaşım ve dünya bırakma çabası içindedirler.

HUKUKUN TEMEL KAVRAMLARI
1. ÜNİTE
Sosyal Düzen ve Kurallar İnsan, yaşamını sürdürdüğü çevrede diğer insanlarla ve kurumlarla birçok ilişkiye girer. Bu ilişkiler sosyal ilişki olarak adlandırılmaktadır. Bu sosyal ilişkilerin tabi olduğu düzen ise, sosyal düzen olarak ifade edilmektedir. Sosyal düzenin herkese yüklediği bazı yükümlülükler ve bazı ödevler vardır. Sosyal düzen içinde, belirtilen ödev ve yükümlere uymamak beraberinde birçok sorunu getirir. Zira sosyal düzen, belli bir ahengi sağlamak için birtakım emir ve yasaklar getirmektedir. Sosyal düzen içinde yaşayan insanların ödevleri, hak ve yetkilerini düzenleyen kurallara sosyal düzen kuralları denilmektedir. Sosyal düzen kurallarının belirli özellikleri bulunmaktadır. Öncelikle bu kurallar genel nitelik taşır yani ayırımsız herkese uygulanır. İkincisi süreklidir yani bu kurallar çok uzun zamandır ve aralıksız bir biçimde uygulanmaktadır. Üçüncüsü, bunlar yaptırımlı kurallardır. Sosyal düzen kuralları zaman içinde değişim gösterebilirler, hatta bölgeden bölgeye, ülkeden ülkeye dahi farklılaşabilirler. Bir sosyal düzen kuralının zamanla ortadan kalması da söz konusu olabilir. Öte yandan, bir davranış aynı zamanda birden çok sosyal düzen kuralını ihlal edebilir. Örneğin, aynı olay hem ahlak, hem din ve hem de hukuk kurallarına aykırı olabilir. Sosyal Düzen Kurallarının Türleri Genel kabul gören bir yaklaşıma göre sosyal düzen kuralları; din kuralları, ahlak kuralları, görgü kuralları ve hukuk kuralları şeklinde sınıflandırılmaktadır. Din Kuralları Din kuralları Tanrı ile insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen, Tanrı’nın emir ve yasaklarını içeren kurallar bütünüdür. Din kurallarının dayanağı olan Kutsal kitaplar; kişi, Tanrı ve öbür dünya gibi uhrevi ilişkilerin yanında sosyal yaşamı da düzenlemekte ve bu durumda din kuralları hukuk kuralı niteliğine bürünmektedir. Din kuralları Tanrı buyruğu olduğu için dogmatik ve statiktir. Din kurallarına uyulmadığı takdirde kişinin günah işleyeceği, Tanrı tarafından cezalandırılacağına inanılır. Laikleşme hareketi (özellikle Avrupa’da yaşanan Reform hareketi) saf din kurallarının toplumsal yaşamdaki etkisini azaltmıştır. Din kuralları kişinin uhrevi (öbür dünya ve tanrıyla olan) ilişkilerini ilgilendiren alanla sınırlı kalmış; sosyal yaşamda eski önemini yitirmiştir. Bugün için laikliği benimsemiş ülkelerde din kurallarına uymamanın yaptırımı manevidir. Bu tür toplumlarda bir din kuralına uyulmaması hâlinde eğer kişiye maddi bir yaptırım uygulanabiliyorsa, bunun sebebi uyulmayan din kuralının aynı zamanda hukukça benimsenmesi yani hukuk kuralı hâline gelmesidir. Ahlak Kuralları Ahlak kuralları iyilik-kötülük, doğruluk-yanlışlık gibi çeşitli konulardaki değer yargılarıdır.

Ahlak kurallarının iki yönü bulunmaktadır: • Nesnel (objektif, sosyal): Ahlak insanın diğer bireylere karşı olan ödevleri ile ilgilidir. • Öznel (subjektif): Ahlak kişinin kendi şahsı ve iç dünyasına karşı ödevlerini ifade etmektedir. Ahlak zamana, yere, topluma karşı değişir. Ahlak kurallarına uymama hâlinde karşılaşılan yaptırımlar manevidir. Buna karşılık, bir ahlak kuralı hukuk tarafından benimsenmişse o ahlak kuralına uymamak aynı zamanda hukuk kuralının da ihlali anlamına geleceği için, maddi yaptırım söz konusu olabilir. Ahlak kuralları kişilere yükümlülükler getirirken hukuk kuralları hem yükümlülük hem de yetki verebilir. Görgü (Nezaket Kuralları) Toplumsal düzen, görgü kuralları olarak adlandırılan ve tavırlar, yöntemler ve hareket biçimlerinden oluşan bazı davranış kalıplarına gündelik ilişkilerde uyulmasını gerektirir. Görgü kuralları bölgesel ve yöresel olabilir. Görgü kuralları yazılı değildir, aktarılarak günümüze ulaşmıştır. Görgü kurallarına uymamanın yaptırımı manevidir. Hukuk Kuralları Hukuk kuralları toplum hayatında kişilerin birbirleriyle ve toplumla olan ilişkilerini düzenleyen ve uyulması kamu gücüyle yani maddi yaptırımla desteklenmiş sosyal kurallardır. Hukuk kuralları, belirli bir toplumsal-kültürel çevre içinde şekillense de bu kuralları yapan irade, siyasal iktidarın/devletin iradesidir. Hukuk kurallarının temel özellikleri genel ve soyut olması, emir ve yaptırım içermesidir. Hukuk kurallarını diğer sosyal düzen kurallarından ayıran en önemli özellik yaptırımının maddi olması, yani kuralların devletin zorlayıcı gücüyle desteklenmiş olmasıdır. Hukuk Kurallarının Sosyal Düzen Kuralları İçindeki Yeri Genel bir değerlendirme yapıldığında açık veya üstü kapalı biçimde olsun; her hukuk kuralının üç ögesi bulunur. Bunlar; • Konu, • İrade (emir) ve • Yaptırımdır. Hukuk kuralının konusu, kişilerin dışarıya yansıyan ilişkileri; eylem ve işlemleridir. İrade; kanun koyucunun yapılmasını uygun bulduğu ya da yasakladığı davranışa ilişkin iradesini ifade eder. Hukuk kuralının üçüncü ögesi yaptırım ise, maddi bir nitelik taşır. Hukuk kuralları genel, soyut, sürekli ve yaptırıma bağlı kurallardır. Hukuk kuralları soyuttur; aynı nitelikteki tüm toplumsal olaylara uygulanırlar. Hukuk kuralları geneldir; aynı durumda bulunan tüm kişileri ve aynı vasıftaki tüm olayları kapsamaktadır. Hukuk kuralları süreklidir; yürürlükten kaldırılmadıkları sürece, sürekli olarak uygulanmaktadır. Hukuk kuralları bağlayıcıdır; bu bağlayıcılığa aykırı hareket edilmesi hâlinde maddi yaptırım ortaya çıkmaktadır. Hukuk kuralları, diğer sosyal düzen kurallarından tamamen bağımsız değildir. Tüm sosyal kurallar hemen hemen aynı konuları, yani sosyal hayatı düzenler. Tüm kuralların kesiştiği ortak bir alan bulunduğu gibi, diğerleriyle kesişmeyen, kurallara özgü alanlarla da karşılaşmak mümkündür. Hemen bütün kurallar genel, sürekli, soyut ve caydırıcı nitelik taşır. Bu bakımdan, yaptırım ögesi hariç, hukuk kuralları ile diğer sosyal düzen kuralları arasındaki ayrımlar konusunda kesin ölçütler getirmek mümkün değildir. Hukuk kuralları ile diğer sosyal kuralları birbirinden ayırmada en sağlam ölçüt yaptırımın niteliğidir. Diğer sosyal kuralların yaptırımı manevi nitelik taşırken hukuk kurallarının yaptırımı maddidir. Hukukun temelini, idealini ve son amacını adalet kavramı oluşturur. Aristo adaleti ikiye ayırmaktadır. • Aristo’ya göre, insanların şahsi ve özel durumlarına bakılmaksızın aynı işleme tabi tutulmasına denkleştirici adalet denir. Denkleştirici adalet mutlak, aritmetik bir eşitliği ifade eder. • Buna karşılık değerlerin dağıtılmasında herkesin yeteneğine ve toplumdaki durumuna göre pay almasında dağıtıcı adalet düşüncesi yer alır. Hukukta Yaptırım Yaptırımın tarihçesi incelendiğinde ilk aşamanın kişisel öç olduğu görülür. “Sana zarar verene sen de zarar ver” ifadesiyle açıklanabilecek kişisel öç, nesnel olmaması sebebiyle önemli zararlara yol açmış, zarar verenin yakınlarına da yansıması olasılığı yüzünden terk edilmiştir. Yaptırımın ikinci aşamasında kısas uygulamaları dikkati çekmektedir. “Göze göz dişe diş” şeklinde ifade edilebilecek kısas uygulamalarının yarattığı sakıncalar toplumları başka yaptırımlar aramaya yöneltmiştir. Kısas uygulamalarının sakıncalarını bertaraf etmek için ise uzlaşma ve hakeme başvurma gibi yöntemler benimsenmiş; hakemin belirlediği tazminatın ödenmemesi durumunda ise yine kısas uygulamasına olanak tanınmıştır. Tüm bu yaptırımların sakıncaları, toplumun düzenini sağlamadaki yetersizlikleri, insanlığı yeni arayışlara itmiş ve modern hukuk sistemlerinin ortaya çıkışı ile yaptırım uygulama yetkisi devletin tekeline geçmiştir. Böylece yaptırım kamusallaşarak bugünkü niteliğini almıştır. Hatta bugün için yaptırım uygulama tekelinin devlete ait olması çağdaş hukukun ayırıcı özelliği olarak görülmektedir. Hukuki yaptırımlar; • Ceza, • Cebri icra, • Tazminat, • Geçersizlik ve • İptal olmak üzere beş kategoride incelenebilir. Yaptırımın türü, ilgili hukuk alanı, ihlal edilen hukuk kuralı, ihlalin niteliği ve etkilerine göre belirlenmektedir. Tek bir hukuka aykırı eylemden birden fazla yaptırım türü aynı anda ortaya çıkabilir. Ceza Suçun işlenmesini önlemek, suç işlenmesiyle bozulan toplumsal düzeni kurmak ve suçluyu ıslah etmek amacıyla ceza yaptırımına başvurulmaktadır. Türk Ceza Kanunu’na göre cezalar; • Hapis ve • Adli para cezaları olmak, üzere ikiye ayrılır. Hapis cezaları ise; • Ağırlaştırılmış müebbet hapis, • Müebbet hapis ve • Süreli hapis cezaları şeklinde üç grupta düzenlenmiştir. Adli para cezası belli bir miktar paranın hükümlü tarafından hazineye ödenmesi niteliğini taşır. Ceza Kanunu’nda düzenlenen cezalar yanında bir de disiplin hukuku cezaları vardır. Disiplin cezaları arasında uyarma, kınama, aylıktan kesme, geçici uzaklaştırma, ihraç ve benzerleri sayılabilir. Disiplin cezaları ancak belli statülerde bulunan kişilere uygulanabilen yaptırım olması sebebiyle genel cezalardan ayrılır. Cebri İcra Cebri icra, bir borç ilişkisinde borcunu kendi rızasıyla yerine getirmeyen borçlunun devlet gücü aracılığıyla bu borcunu yerine getirmesini sağlayan bir yaptırımdır. Tazminat Tazminat bir kimsenin hukuka aykırılık oluşturan kusurlu bir davranışı sonucu başkasına verdiği zararın o kişiye ödettirilmesidir. Tazminata konu zarar maddi ya da manevi olabilir. Geçersizlik Hukuka aykırı bir şekilde yapılan hukuki işleme uygulanan yaptırım geçersizlik yani hükümsüzlüktür. Özel hukukta görülen geçersizlik yaptırımının türleri arasında yokluk ve butlan (mutlak, kısmi ve nispi butlan), tek taraflı bağlamazlık, ileri sürülemezlik sayılabilir. Yokluk Yoklukta hukuki işlem kanunun öngördüğü kurucu unsurlardan en az birine uyulmadan yapıldığı için hiç oluşmamış sayılır. Bu tür hukuki işlemler, hukuk düzeninde varlık kazanmamaktadır. Mutlak Butlan (Kesin Hükümsüzlük) Mutlak butlan, kanunun öngördüğü kurucu unsurlara sahip olan ancak kanunun emredici hükümlerine aykırı olarak yapılan hukuki işlemler aleyhine uygulanan yaptırımdır. Sonuçları birbirine çok benzemekle birlikte, yokluk yaptırımına tabi bir hukuki işlem hiç doğmamış kabul edilirken mutlak butlanda işlem doğmuş ama geçersiz sayılmıştır. Nispi Butlan (Göreceli Hükümsüzlük-İptal Edilebilirlik) Nispi butlan, kanunun öngördüğü unsurlara sahip olan ve kanunun emredici hükümlerine aykırı olmayan bir işlemin, o işlemi oluşturan iradelerden birindeki sakatlık sebebiyle geçersiz sayılmasıdır. Mutlak butlanın tersine nisbi butlanda işlem, iradesi sakatlanan kimsenin bunu ileri sürüp ispatlamasına kadar geçerlidir. Ancak iradenin sakatlandığının ortaya çıkmasıyla işlem geçersiz hâle gelir. Eğer iradesi sakatlanan kimse buna rağmen sakatlığı ileri sürmezse işlem geçerli bir işlem kabul edilir. Kısmi Butlan Kısmi butlanda ise hukuki işlemin tamamı değil bir kısmının geçersizliği, söz konusudur. Borçlar Kanunu’na göre, sözleşmenin içerdiği hükümlerden bir kısmının geçersizliği sözleşmenin bütününün geçersizliğine yol açmayıp, sadece o hükümlerin geçersizliğine yol açar. Ancak bu hükümler olmaksızın sözleşmenin yapılmayacağı kabul edilirse sözleşme bütünüyle geçersiz kabul edilir. Tek Taraflı Bağlamazlık (Eksiklik) Kurucu unsurları ve geçerlilik gerekleri mevcut olan ve bu yüzden geçerli sayılan bir işlemin, hukuki sonuçlarını doğurması için tamamlayıcı bir dış olgunun sonradan gerçekleşmesine bağlanmasıdır. Burada, eksik olan işlemin tamamlanması aranır. Eksikliğin tamamlanması ile işlem baştan itibaren geçerli hâle gelir. İptal Hukuk kurallarına aykırı bir biçimde yapılmış idari işlemlerin idari yargı organlarınca ortadan kaldırılması hâlinde iptal yaptırımı ortaya çıkar.

2. ÜNİTE
Kaynak Kavramı ve Hukuk Kaynak, bir şeyin ilk çıktığı, kaynadığı yer anlamına gelmektedir. Hukukun kaynağı demek ise hukuk kurallarının ortaya çıktığı, doğduğu yeri ifade etmektedir. Bu anlamda hukukun kaynakları bilgi kaynakları, organsal kaynaklar ve biçimsel kaynaklar olarak sınıflandırılabilir. Bilgi kaynakları, hukuk hakkında bilgi veren, hukuk hakkında bilgiye ulaşılmasını sağlayan kaynaklardır. Organsal kaynaklar, hukuku yaratan organlara göre yapılan sınıflandırmadır. Hukukun hangi biçimlerde ortaya çıktığını gösteren kaynaklar ise, hukukun biçimsel kaynaklarıdır. Bu ayırıma göre hukuk, • Gelenek hukuku, • İçtihat hukuku ve • Yazılı hukuk şeklinde üç biçimde ortaya çıkar. Bunlardan yazılı hukuk ve gelenek hukuku hukukun asıl kaynaklarını, içtihat hukuku ise yardımcı kaynağını oluşturur. Hukukun kaynakları, asıl ve yardımcı kaynaklar olarak da bir ayrıma tâbi tutulmaktadır. Asıl kaynaklar, kendi içinde yazılı ve yazısız kaynaklar şeklinde alt bir ayrıma göre değerlendirilmektedir. Hukukun asıl kaynağını teşkil eden ancak yazılı olmayan kaynak ise gelenek hukukudur. Hukukun yardımcı kaynaklarını ise, içtihat hukuku oluşturmaktadır. İçtihat hukuku, bilimsel içtihat veya yargı içtihadı şeklinde olabilir. Pozitif Hukukun Kaynakları Yazılı hukuk, anayasanın yetkili kıldığı otoritelerce çıkarılan yazılı metinlerdir. Kara Avrupası hukuk sisteminde yazılı hukuk kurallarının hiyerarşik bir yapı içinde olduğu, bu yapıda en üstte anayasanın bulunduğu ve hiyerarşinin yukarıdaki kaynaklar itibarıyla aşağıya doğru indiği kabul edilmektedir. Başka bir deyişle kanunlar, Anayasa’ya; Cumhurbaşkanlığı kararnameleri kanunlara aykırı olamaz. Bu durum, normlar hiyerarşisi olarak adlandırılmaktadır. Anayasa Anayasa, devletin temel yapısını, kişilerin hak ve ödevlerini, devlet organlarını ve bu organların işleyişini düzenleyen esas ve kurallar bütünüdür. Anayasa’lar devrim, hükûmet darbesi, savaş ve benzeri olağanüstü durumlarda ortaya çıkan asli kurucu iktidarlarca yapılır. Anayasalar bir kez yapıldıktan sonra kendi belirledikleri esaslara göre değiştirilebilirler. Anayasa’da değişiklik yapma iktidarı tali kurucu iktidara aittir. Ülkemizde bugün yürürlükte olan 1982 Anayasası sert bir anayasadır. Sert anayasa demek diğer kanunlara göre daha güç koşulların yerine getirilmesiyle yani daha zor değiştirilebilen anayasa demektir. Uluslararası Anlaşmalar Uluslararası anlaşmalar, iki veya daha fazla devlet tarafından akdedilmiş olan ve TBMM’nin kabulünün ardından Cumhurbaşkanınca onaylanıp Resmî Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren bağlayıcı hukuk kurallarıdır.
Anayasa’nın 90. maddesi gereğince, usulüne uygun olarak yürürlüğe girmiş uluslararası anlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiasında bulunulamayacağı gibi, Anayasa Mahkemesine de başvurulamaz. Anayasa’da 2004 yılında yapılan bir değişiklikle temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası anlaşma hükümleriyle kanunların aynı konudaki hükümleri arasında uyuşmazlık çıkması hâlinde uluslararası anlaşma hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir. Bu sebeple temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası anlaşmalar, kanunlar hiyerarşisinde kanunların üzerinde yer almaktadır. Aynı hüküm sebebiyle, temel hak ve özgürlükler bakımından uluslararası anlaşmaların doğrudan uygulanmasının yolu da açılmıştır. Kanunlar Kanunlar, yetkili organ tarafından yazılı olarak çıkarılan, kanun adını taşıyan, genel, sürekli ve soyut hukuk kurallarıdır. Kanunların başlıklarında mutlaka “kanun” ifadesi bulunur. Kanunların genel olması, aynı durumdaki bütün kimseleri, aynı vasıftaki tüm olayları kapsaması anlamına gelir. Kanunlar yürürlükten kaldırılmadıkları sürece sürekli bir biçimde uygulanırlar. Öte yandan kanunlar belirli bir durum ya da olayı değil, olması muhtemel soyut durumları düzenler; somut olay ortaya çıktığında soyut kural somut olaya uygulanır. Kanunu çıkarmaya yetkili organ ülkenin yönetim biçimine göre değişir. Ülkemizde bu organ meclistir. Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı tarafından, Anayasa’ya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir (Ana. m. 8). Cumhurbaşkanı, yürütme yetkisine ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Anayasa’nın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi hakları ve ödevleriyle dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenemez. Anayasa’da münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir. Cumhurbaşkanı, kanunların uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler çıkarabilir. Kararnameler ve yönetmelikler, yayımdan sonraki bir tarih belirlenmemişse Resmi Gazetede yayımlandıkları gün yürürlüğe girer (Ana. m. 104). Olağanüstü hallerde Cumhurbaşkanı, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda, 104. maddenin 17. fıkrasının ikinci cümlesinde belirtilen sınırlamalara tâbi olmaksızın Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarabilir. Kanun hükmündeki bu kararnameler Resmi Gazetede yayımlanır, aynı gün Meclis onayına sunulur. Savaş ve mücbir sebeplerle Türkiye Büyük Millet Meclisinin toplanamaması hariç olmak üzere; olağanüstü hal sırasında çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnameleri üç ay içerisinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşülür ve karara bağlanır. Aksi halde olağanüstü hallerde çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi kendiliğinden yürürlükten kalkar (Ana. m. 119). Yönetmelikler Cumhurbaşkanı, bakanlıklar ve kamu tüzelkişileri, kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler çıkarabilirler. Hangi yönetmeliklerin Resmi Gazetede yayımlanacağı kanunda belirtilir (Ana. m. 124). Yönetmelikler, yayımdan sonraki bir tarih belirlenmemişse Resmi Gazetede yayımlandıkları gün yürürlüğe girer (Ana. m. 104). Gelenek (Örf-Adet) Hukuku Gelenek (örf-adet) hukuku, yetkili bir organ tarafından bilerek istenerek konulmuş olan kurallar değil, toplumda kendiliğinden oluşan kurallardır. Hukukun yazılı olmayan ve asli nitelik taşıyan kaynağıdırlar. Türk hukukunda yazılı hukuk egemendir. Dolayısıyla gelenek hukukunun alanı son derece dardır. Bir gelenek kuralının hukuk kuralı olarak kabul edilebilmesi için bazı koşullara ihtiyaç duyulur. Sürekli (genel olarak kabul edildiği gibi en az 40 yıl) olarak uygulanan, bağlayıcılığı ve zorunluluğu konusunda toplumda genel inanç bulunan; içeriği belli, akla uygun ve hukuka aykırı olmayan gelenekler devletçe de desteklenirse hukuk kuralı haline gelebilir. Özel hukuk alanında uygulama bulunan örf-adet hukuku, kamu hukuku alanında yer bulmamaktadır. Anayasa, idare, vergi veya ceza hukuku gibi bazı hukuk dalları nitelikleri itibarıyla geleneklerin hukuk kuralı olarak uygulanmasına imkân tanımaz. İçtihat Hukuku İçtihat hukuku, bilimsel görüş ya da yargısal kararlardır. Bilimsel içtihat, hukuk bilgilerinin hukuki konulardaki bilimsel görüş ve yaklaşımlarıdır. Hukuk alanında çalışan bilim adamları olanı inceler ancak olması gerekeni belirtir. Bilimsel içtihada uygulamada doktrin (öğreti) de denmektedir. Bilimsel içtihatlar; • Şerhler, • Sistematik eserler, • Monografi, • Makale, • İçtihat derlemesi ve • Monografilerden oluşur. Yargısal içtihat ise mahkemelerin önlerine gelen uyuşmazlıklar ile ilgili olarak vermiş oldukları kararlardan oluşur. Bunlar başka mahkemelerin ileride verecekleri kararlarda yardımcı olurlar. Gerek bilimsel içtihatlar ve gerekse yargısal içtihatlar hukukun asıl ve bağlayıcı kaynağı değil; yardımcı yani ikincil kaynağıdır. Ancak bu kuralın istisnasını içtihadı birleştirme kararları oluşturmaktadır. Bir konuda daha önce verilmiş bir içtihadı birleştirme kararı varsa, hâkim ilgili içtihadı birleştirme kararı ile bağlıdır ve o içtihadı birleştirme kararına aykırı karar veremez. Hukuk Kurallarının Türleri Hukuk kuralları uygulama bakımından emredici, tamamlayıcı, yorumlayıcı, tanımlayıcı ve diğer hukuk kuralları şeklinde sınıflandırılabilir. Emredici Hukuk Kuralları Emredici hukuk kuralları, emir unsurunun baskın olduğu, aksi kararlaştırılamayan kurallardır. Emredici hukuk kuralları yoğunlukla ceza kanunlarında görülür, ancak diğer kanunlarda da emredici kurallara rastlamak mümkündür. Emredici hukuk kuralları kamu düzenini, kamu yararını ve genel ahlakı korumak üzere çıkarılır. Bu kurallara aykırılığın yaptırımı geçersizliktir. Tamamlayıcı Hukuk Kuralları Tamamlayıcı hukuk kuralları, tarafların serbest iradeleriyle başka türlüsünü belirlemedikleri taktirde uygulanan kurallardır. Tamamlayıcı hukuk kuralları tarafların serbest iradeleri ile düzenleyebilecekleri halde iradeleri ile belirtmedikleri durumlarda uygulanır. Yorumlayıcı Hukuk Kuralları Yorumlayıcı hukuk kuralları, tarafların iradeleri ile açıkça belirtebilecekleri hâlde belirtmedikleri konuların açığa kavuşturulmasında yardımcı olan kurallardır. Tamamlayıcı kurallar önceden öngörülmemiş bir hukuki boşluk olursa doldurur. Yorumlayıcı kurallarda taraflarca kararlaştırılan hususun farklı anlama gelebilecek yönleri yorumlanmaktadır. Tanımlayıcı Hukuk Kuralları Kanunların daha iyi anlaşılması için belli hususların açıkça tanımlanmasının, anlamının ve içeriğinin belirlenmesinin gerektiği durumlarda, bu tanımları getiren düzenlemelerdir. Diğer Hukuk Kuralları Bu belirtilenler dışında, hiç bir gruba girmeyen bazı kurallar da bulunmaktadır. İlga edici ve yetki verici hukuk kuralları hiçbir gruba girmeyen hukuk kuralları arasında sayılabilir. Kanunların Uygulanmasına İlişkin Esaslar Kanunların Zaman Bakımından Uygulanması Bir kanunun ne zaman yürürlüğe gireceği kural olarak, kanun metninde belirtilir. Kanunun ne zaman yürürlüğe gireceğine ilişkin bir madde bulunmaması hâlinde, o kanun Resmî Gazete’de yayımdan sonraki 45. günde Türkiye’nin her tarafında, aynı anda yürürlüğe girer. Bir kanunun ne zaman yürürlükten kalkacağı konusunda ise çeşitli olasılıklar bulunmaktadır. • Kanun metninde açıkça yürürlükten kalkma tarihi yer alabilir. • Yeni bir kanun eski kanunu açıkça yürürlükten kaldırılabilir. • Yeni kanun eski kanunun bütününü değil bir maddesini yürürlükten kaldırılabilir. • Anayasa Mahkemesi bir kanunun tamamını ya da bir kaç maddesini iptal ederek yürürlükten kaldırabilir. • Yürürlükte bir kanun bulunmasına rağmen aynı ya da benzer bir konuda yeni bir kanun yürürlüğe konulmuş ve eski kanun yürürlükten kaldırılmamış olabilir. Bu durumda önceki kanun ile sonraki kanunun niteliklerine bakılarak üstü kapalı bir yürürlükten kaldırmanın (zımni ilganın) varlığı araştırılır. Kanunların Geçmişe Etkisi Kanunların zaman bakımında uygulanmasına ilişkin esaslardan biri de, kanunların kural olarak geçmişi etkilememesi veya geriye yürümemesidir. Ancak, özel hukukta kamu düzeni ile ilgili olan hususlarda geçmişi etkileme söz konusu olabilir. Eğer yeni kanunun geçmişe etkisi kazanılmış hakları etkilemiyor ve hukuk güvenliğini zedelemiyorsa kanun uygulaması geçmişe yürüyebilir. Ceza hukukunda ise kanunların geçmişe etkisi farklı bir anlam taşımaktadır. Ceza hukuku açısından eski-yeni kanunlardan sanık lehine olanı uygulanır. Yargılama hukukuna ilişkin kanunlar bakımından derhal uygulama ilkesi geçerlidir. Yargılamaya ilişkin bir kanun yürürlüğe girdikten sonra, henüz tamamlanmamış yargılama işlemlerine yeni kanun hükümleri uygulanacaktır. Kanunların Yer ve Kişi Bakımından Uygulanması Kanunlar kural olarak ülkenin coğrafi sınırları içinde uygulanır. Bir devletin kanunları, o devletin hâkimiyet alanı ve sınırları içinde geçerlidir. Bir ülke sınırları içinde bulunan herkesi o devletin hukukuna tâbi tutmaya yersellik ilkesi denir. Kişisellik ilkesi ise kişiyi nerede olursa olsun vatandaşı olduğu devletin ulusal kanunlarına tâbi tutma amacını taşır. Uygulamada kamu hukuku dalları bakımından yersellik ilkesinin geçerli olduğu görülür. Özel hukuk alanında ise kişisellik ilkesinin ağır bastığı söylenebilir. Kanunların Anlam Bakımından Uygulanması Yorum Metodları Kanunların yorumu ile kanunların anlamının belirlenmesine çalışılır. Yorum yasama organınca yapılabilir, bu tür yoruma yasama yorumu denir. Yargı organınca yapılan yoruma yargısal yorum; bilim adamlarınca yapılan yoruma ise bilimsel yorum denir.

Yasama yorumu, anayasamızda yer almamaktadır, bu sebeple TBMM kanun çıkarma yetkisine sahip olsa da yorum yapamaz. Bilimsel yorum, hukukun gelişmesine katkıda bulunurken, mahkemeleri bağlamaz, mahkemeler bilimsel yorumda farklı şeyler söylense bile kendi yargısal yorumlarını uygulayabilirler. Kanunda belirtilen sözleri açıklamak suretiyle yapılan yoruma lâfzî (dilbilgisel) yorum denir. Kanunun yorumunda kanun koyucunun sübjektif iradesi dikkate alınıyorsa tarihsel yorum yöntemi söz konusu olur. Hukuk kuralının yorumunda ve hukuki uyuşmazlığın çözümünde sosyal gerçekliğe, somut gerçekliğe ve eşyanın tabiatına önem ve öncelik veriliyorsa amaçsal yorum metodu söz konusu olur. Yorumda Kullanılan Mantık İlkeleri Hukuk kuralları yorumlanırken mantık ilkelerinden de yararlanılması gerekir. Hukuk kurallarının yorumunda kullanılan mantık ilkelerinden ilki kıyastır (Anologia). Kıyas, bir olay ile ilgili olarak hukukun öngördüğü çözümün, bu olaya benzer özellikler taşıyan başka bir olay bakımından da geçerli sayılmasıdır. Kıyas uygulaması genişletici yoruma imkân verir. Bu yönüyle kıyasın ceza hukukunda uygulanması söz konusu değildir. “Kanunsuz suç ve ceza olmaz” ilkesi sebebiyle kıyasa gidilerek yeni suçlar yaratılamaz. Yorumda kullanılan mantık ilkelerinden ikincisi aksi ile kanıttır (Argumentum a Contrario). Aksi ile kanıt uygulaması kapsamı daraltmaktadır. Hakkında çözüm bulunmayan bir konuda mevcut kuralın daraltılarak uygulanması, yani kuralın içermediği hususların kural dışına çıkarılması niteliğindeki mantık ilkesidir. Yorumda sıklıkla kullanılan mantık ilkelerinden üçüncüsü evleviyet yoludur (Argumentum a Fortiori). Kıyas uygulamasının belirgin olduğu durumlarda “çoğun içinde az da vardır” anlamına gelen uygulamadır. Evleviyet yolu, kıyasın bir türüdür. Bu yola “haydi haydi uygulama” da denir. Hakimin Takdir Yetkisi ve Hukuk Yaratması Türk Medeni Kanunu’nun 4. maddesi hâkimin takdir hakkını düzenlemektedir. Bu maddeye göre, kanunun takdir yetkisi tanıdığı veya durumun gereklerini ya da haklı sebepleri göz önünde tutmayı emrettiği konularda hâkim, hukuka ve hakkaniye göre karar verir. Kanun koyucunun hâkime takdir yetkisi tanıdığı “somut olayın şartları”, “gerekli önlemlerin alınması” veya “önemli sebeplerin bulunması” gibi ifadelerden anlaşılmaktadır. Hâkimin, önüne gelen bir uyuşmazlığı çözümsüz bırakması ve bir karar vermeden kaçınması mümkün değildir, dolayısıyla özel hukuk bakımından hâkim önüne gelen bir uyuşmazlıkta çözüm için bir hukuk kuralına ulaşamazsa öncelikle kıyas yapacak; benzeri hükümleri uygulamayı deneyecek, bilimsel ve yargısal içtihattan yararlanabilecek; gelenek hukukuna başvuracaktır. Eğer bu yollarla sonuca ulaşamazsa kendisini kanun koyucu yerine koyarak hukuki sorunu çözmeye çalışacaktır. Buna hâkimin hukuk yaratması denir. Ceza hukukunda kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi gereği hâkimin hukuk yaratması söz konusu olmaz. Eğer bir konu ceza kanunları ile düzenlenmemişse, hâkim kendi görüş ve düşüncesine uygun bulmasa dahi hukuk yaratamayacak ve ortada bir suç ve ceza olmadığı için davaya son verecektir.

3. ÜNİTE
Karşılaştırmalı Hukuk ve Hukuk Sistemleri Her hukuk düzeni, kendi hukuk kurallarını ifade etmeye yarayan kavramları içerir. Hukuk kültürü, belirli bir toplumda, o toplumu oluşturan bireylerce genellikle paylaşılan, hukuka ilişkin fikirler, tutumlar, değerler, kanıtlar ve beklentiler toplamı olarak tanımlanabilir. Karşılaştırmalı Hukuk Karşılaştırmalı hukuk, geliştirdiği çözümleme düzeyleri, özgül ayrımlar ve terim dağarcığıyla yeryüzünde farklı ulus, kültür ve toplumların hukuk düzenlerinin çeşitliliklerine karşın gene de hukuk gibi birleştirici bir kavram altında anlaşılır kılınmasına katkı sağlar. Hukuk sistemleri arasında bir karşılaştırmadan söz edebilmek için, karşılaştırmada örtülü ya da açıkça şu üç unsurun bulunması yöntem bilimsel bir gerekliliktir: • Tarihsel Temeller • Toplumsal ve Kültürel Zemin • Hukuk Teknikleri Hukuk Sistemleri Karşılaştırmalı hukukta hukuk sistemleri belirli kümelere ayrılarak sınıflandırılır. Sınıflandırma ölçütü olarak ırk, hukuk tekniği, dil, ortak tarihsel geçmiş, ideoloji ve benzeri unsurlar esas alındığından karşılaştırmalı hukuk alanında bir sınıflandırma ortaya koymak mümkün olmayabilir (S:54, Şekil 3.1). Hukuk Sistemleri; • Kıta Avrupası Hukuk Sistemi • Angola Amerikan Hukuk Sistemi • İslam Hukuku Sistemi • Sosyalist Hukuk Sistemi Hukuk sistemi, hukuk terminolojisinin çok anlamlı terimlerinden biridir. Çoğu zaman bir ülkedeki hukuk kurallarının bir dizge ya da birbiriyle içsel bağları bulunan bir düzenek olduğunu ifade etmek için kullanılır. Ancak, ulusal hukuk sisteminin alt düzeneklerini ifade etmek için de “sistem” terimine başvurulur: Ceza hukuku sistemi, İnfaz sistemi” gibi… Kıta Avrupası Hukuk Sistemi denildiğinde ise Nordik ülkeler hariç Avrupa Kıtasındaki ulusların hukuk düzenlerini, Roma Hukuku’na dayalı olma özelliği temelinde kuşatan bir üst kavramdan söz edilmiş olur. Batı Hukuk Kültürü Batı hukuk kültürü içerisinde tarihsel evrimi oldukça farklı iki hukuk ailesini birbirinden ayırt etmek gerekir; • Bir yanda Avrupa ve Latin Amerika’da mutlak egemen, diğer coğrafi bölgeler üzerinde ise etkili olan ve temeli Roma Hukuku’na dayalı bulunan soyut kavramlar ile genel ve yazılı kuralların meydana getirdiği Kıta Avrupası Hukuku;
• Diğer yanda İngiltere ve İngiliz Uluslar Topluluğu ülkelerinde, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’da hâkim olan örnek olaylar temelinde geliştirilmiş içtihatların temel alındığı Ortak Hukuk (Common Law). Kıta Avrupası Hukuk Sistemi Kıta Avrupası Hukuku’ndan, Avrupa’nın ada kısmında, yani İngiltere’de değil de kıta kısmında, yani şimdiki Almanya, İtalya, Fransa, İspanya, Hollanda, Avusturya ve İsviçre ülkelerinin bulunduğu bir coğrafyada ortaya çıkıp evrilen bir hukuk sistemini anlamaktayız. Tedvin (codification, yasallaştırma), bir ülkede dağınık halde bulunan hukuk kurallarının ait oldukları hukuk dalına bağlı olarak derlenip sistemli bir bütünlüğe kavuşturulması etkinliğidir. Roma Hukuku Hukuk tarihi açısından Roma Hukuku, Roma şehrinin kuruluş tarihi olarak kabul edilen MÖ 753 yılından, Doğu Roma İmparatoru Iustinianus’un MS 565 yılında ölümüne kadar geçen zaman içinde Roma’da ve egemenliği altındaki Akdeniz’i çevreleyen topraklarda uygulanmış olan hukuktur. Bu anlamda, bir şehir devletinden krallık, cumhuriyet ve imparatorluğa evrilen; böylece çok farklı toplumsal ilişkileri yöneten ve yaklaşık 1300 yıllık bir tarih dönemine varlığını yayan bir hukuk kültüründen söz etmiş oluyoruz. Corpus Iurus Civilis, MS 529-534 yılları arasında Doğu Roma İmparatoru Iustinianus tarafından hazırlatılan Roma Hukuku konusunda en kapsamlı külliyattır. Roma Hukuku’nun İlkeleri: Roma Hukuku’nun kavramsal yapısını anlayabilmek için başvurulabilecek kaynak, Kurumlar anlamına gelen Institutiones’lerdir. Gaius’un Institutiones’i; • Kişiler (personae) • Şeyler (res) ve • Davalar (actiones) olmak üzere üç bölümdür (S:56, Şekil 3.2). Gaius, üç kategori insanı birbirinden ayırır: • Özgür insanlar (Roma vatandaşları) ve köleler • Aile reisi (pater familias) ve ona tabi olanlar • Yabancı ve vatandaşlar Doğal borç ilişkisinde, alacaklı alacağını elde etmek için dava hakkına sahip değildir, ne var ki bu durum kimi hukuki sonuçların doğumuna engel de değildir. Örneğin borçlu borcunu yerine getirirse, sonradan bunun doğal borç olduğu gerekçesiyle onu geri isteyemez. Pek çok modern hukukta kumar borcu, doğal borcun bir örneği olarak yer alır. Köle: Roma’da köle halini almanın bir çok nedeni vardır. En önemlisi savaş esirliğiydi. Savaşta esir düşen yabancı ve onun alt soyu, onu esir eden veya satın alan Roma vatandaşının malıdır. Vatandaş: Roma Hukuku’na göre özgür bir kimsenin hak sahibi olabilmesinin koşulu, onun aynı zamanda vatandaş da olmasıydı. Roma vatandaşlığı doğum yoluyla, azat etme ile ve tevcih yoluyla elde edilebilirdi. Aile Reisi: Roma aile hukukunda aile kavramı, günümüzdekinden farklı olarak bir aile reisinin egemenliği altındaki kişilerin topluluğunu ifade ederdi. Bu kişilerin aralarında kan bağı olabileceği gibi; evlat edinme veya bir aile reisinin başka bir aile reisinin egemenliğine girmesi durumlarında olduğu gibi kan bağı olmayabilir de. Pandekt Hukuku: Hukuk biliminin güncel ilgisinin konusunu oluşturan Roma Hukuku Orta Çağ ve Rönesans sonrasında Avrupa’daki merkezlerde işlenen; giderek yerel gelenek hukuklarının yerini almakla Kıta Avrupası’nda benimsenen bir özel hukuk kültürünü; Pandekt Hukuku’nu ifade eder. Pandekt Hukuku, Ortaçağ sonlarına doğru Batı Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan Roma Hukuku’nun benimsenmesi 19. yüzyıldaki kanunlaştırma (codification) hareketlerine dek sürmüştür. Bu süreçte ortak hukuk (ius commune) olarak da kullanılan Roma Hukuku, Corpus Iuris Civilis’in en önemli bölümü Digesta’nın Yunan dilindeki karşılığıyla Pandekt Hukuku olarak da adlandırılmıştır. Orta Çağ’dan 19. yüzyıl başına dek sürmüş olan Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğunun sınırları tarih boyunca değişikliklere uğradı. En güçlü döneminde imparatorluk bugünkü Almanya, Avusturya, İsviçre, Lihtenştayn, Lüksemburg, Çek Cumhuriyeti, Slovenya, Belçika, Hollanda toprakları ile Polonya, Fransa ve İtalya topraklarının bir bölümünü kapsıyordu. 1495 yılında Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğunun en yüksek yargı organı, kural olarak Roma Hukuku’na göre karar verileceğine; Cermen örf adet hukukuna, ancak böyle bir örf adet kuralının varlığının kanıtlanması halinde başvurulabileceğine hükmetti. Böylece Pandekt Hukuku; • Bir yandan Almanya’da Roma Hukuku’nun benimsenmesi, • Öte yandan Roma Hukuku’nun cermenleşmesi gibi iki işlevli bir süreci ifade eder oldu. Bugün Kara Avrupası’nda uygulanan hukuk büyük ölçüde Roma-Cermen Hukuku’ndan etkilenmesi, birçok kurum Roma-Cermen Hukuku’ndaki esaslar çerçevesinde uygulanagelmiştir. Anglo-Amerikan Hukuk Sistemi İngiliz Hukuku: Kıta Avrupası hukuk sisteminden farklı olarak İngiliz Hukuku genel kavramlara ve bağlantılı oldukları yasalara değil, örnek olay gruplarına ve bunların konu edinildiği yargı kararlarına dayalıdır. Bir Avrupalı için hukuk deyince zihninde canlanan imge yasa ve yasama etkinliği iken bir İngiliz için bu yargılama etkinliğidir.

İngilizler için hukuk kuralı, yasama etkinliğinin sonucu olarak ortaya çıkmış genel ve soyut bir düzenlemeyi değil; kimi örnek yargı kararlarında işlenen çözümleri ifade eder: Yasama etkinliği sonucunda ortaya çıkan hukuk kuralı, ancak yargısal olarak yorumlandığında İngiliz Hukuk sistemi ile bütünleşmiş olur. Bu durum İngiliz Hukuku’nun tarihsel olarak üç kaynağa dayalı olarak gelişmesiyle ilgilidir: • Common Law • Equity • Statute Law Common Law: Geniş anlamda Common Law İngiltere, A.B.D., Avustralya, Yeni Zelenda ve Kanada gibi ülkelerin hukuklarının ortak adını, bir hukuk ailesini ifade eder. Dar anlamda Common Law ise 1066’da İngiltere’yi işgal eden Normanların adalet hizmetini gerçekleştirmek amacıyla atadıkları gezici yargıçların oluşturdukları aşırı biçimci hukuku ifade eder. Equty: Common Law’ın aşırı biçimciliğinin karmaşık formüllerine göre değil de yargıcın vicdanı ve hakkaniyet ilkelerine göre yargılamasından doğan içtihat hukukudur. Statute Law: İngiliz Hukuku’nun içtihattan sonraki ikincil kaynağıdır. Statute law (yasa hukuku), parlamentonun çıkardığı yasalar, onayladığı anlaşmalar ve bunların uygulanma usul ve esaslarını gösteren düzenlemeleri kapsar. Magna Carta Libertatum; 1215 tarihinde Papa III. Innocent, Kral John ve baronları arasında imzalanmıştır. Kralın bazı yetkilerinin sınırlandırılmasını ve hukuk kurallarının kralın iradesinden daha üstün olduğunu ilan ediyordu. Magna Carta kısaca; • Kralın keyfi vergi salamayacağını, • Yargılamanın aleni olarak yapılacağını, • Yasal dayanağı olmadan tutuklama ve sürgüne göndermeye başvurulamayacağını ve • Soylulardan oluşan bir kurulun Kralın Magna Carta’ya uygun davranıp davranmadığını denetleyeceğini hüküm altına alıyordu. Amerikan Hukuku: Amerikan Hukuku, hukuk tarihi ve kuramı açısından özel bir yere sahiptir. Çünkü doğudaki görece düzenli yaşamı saymazsak, Amerika’nın batısına göç hareketi, hukuksuz bir toplumsal yaşam biçiminden hukuki bir toplumsal yaşam biçimine geçişin modern dünyadaki belki de tek örneğidir. Sonradan bağımsızlıklarını ilan edip federal bir çatı altında birleşerek Amerika Birleşik Devletlerine dönüşecek olan İngiliz kolonileri ilkel sayılabilecek bir hukuki düzene sahiptiler. Hukuk bazı kolonilerde İncil’e dayandırılmış, bazılarında ise yargıçların insafına terkedilmişti. Üstelik 17. yüzyıl Amerika’sında yazılı hukuk birey özgürlüklerini sınırlandırmaya eğilimli bir tehdit kaynağı olarak algılanıyordu. Buna Fransız hukuk kültürüne bağlı eyaletlerden kaynaklanan, kültürel farklılık tehdidi de eklenince Common Law, Kuzey Amerikan hukuk kültürünün de temeli oldu. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nin ilan yılı olan 1776’yı esas alırsak, Amerika’da kabul edilen İngiliz Common Law’ı, 1776 yılında İngiltere’de geçerli olan Common Law idi. Ancak bu tarihten sonraki gelişimi, Kuzey Amerika toplumunun isterlerince biçimlendirilip farklılaştı. Benzer bir niteleme Amerikan Hukuku için de bir kaynak niteliği taşıyan Equity için de geçerlidir. Amerikan Hukuku’nun; • Mahkeme içtihatları ve • Yasama olmak üzere iki temel kaynağı vardır. Federal devlet; birden fazla kendi içinde özerk devletin aynı merkezi iktidara tâbi olarak oluşturduğu devlet birliğidir. Federal devlet ve federe devlet (eyalet, kanton gibi isimler de verilir) olmak üzere iki devlet türü bir aradadır. Hukuk düzeni bakımından hem federe devletin hukuku hem de federal devletin hukuku söz konusudur. Sosyalist Hukuk Sistemi Sosyalist Hukuk, Marksist düşüncenin özel bir yorumuna dayalı olarak tasarlanmış bir hukuk düzenini ifade eder. Karl Marx’ın kuramsal hedefi, alternatif bir hukuk sistemi inşa etmekten çok var olanın perdelediklerini açığa çıkartmaktı. Sovyetler Birliği’nde eskisinden farklı ve modern bir toplumun kurulması, bunun kapitalist değil de sosyalist bir modele göre gerçekleştirilmesi farklı hukuki düzenleme ve anlayışları ortaya çıkardı. İşte karşılaştırmalı hukukçuların “Sosyalist Hukuk Sistemi” adını verdikleri, model olarak bir dönemin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (S.S.C.B.) Hukuku’nun alındığı sosyalist hukuk budur. Sovyetler Birliğinde Hukuk: Sovyet deneyiminde cisimleşen ve Marksizm’in bir yorumunda temel bulan anlayışa göre belirli bir toplumda hukukun içeriğini, egemen sınıfların nesnel yaşam gereksinmeleri ve yararları belirler. Gerek eski sosyalist, gerekse halen sosyalist olan ülkeler anayasalarında sosyalist hukuk başlıca üç temel ilkeye dayandırılmıştır: • Sosyalist demokrasi, • Sosyalist yasallık, • Demokratik merkeziyetçilik. Mülkiyet Biçimleri: Sosyalist hukuk sistemi, çoğu temel kavramıyla Roma Hukuku unsurları taşır. Onu ayrı bir hukuk sistemi yapan temel iki özellik araçsalcılığı ve mülkiyet biçimleri konusundaki farklılığıdır. Araçsalcılık (enstrümantalizm): Hukuku, salt toplumsal değişmenin bir aracı olarak gören; onun kendine özgü bir doğası olduğunu yadsıyan hukuk ideolojisi. Araçsalcılığın bir diğer sonucu da, hukukun bağımsız bir değer taşımadığı; olsa olsa istenilen düzeni tesis etmek gibi bir araç-değere yönelik olabileceği, yoksa ortak hayır, adalet ve özgürlük gibi amaç-değerlere yönelik bir değer taşımadığı yolundaki ahlaki tutumdur. Kolektifleştirme: Sovyet siyasi tarihinde Stalin dönemine ait kapsamlı girişimin adı olarak anılmakla birlikte, Sovyet hukuk tarihi bakımından genel mülkiyet sistemindeki dönüşümü ifade eder. Devlet Mülkiyeti: Devlet mülkiyetinin konusu toprak ve toprağın altı, sular, ormanlar, fabrikalar, değirmenler, madenler, maden ocakları, her türlü ulaştırma, bankalar, iletişim araçları, devlet tarafından kurulmuş olan büyük tarımsal-zirai işletmeler, sovhozlar, şehirde ve sanayi merkezlerindeki konutlardır. Kollektif Çiftlik Mülkiyeti: Bu kategoride kolhozlar yer almaktadır. Kolhozlar, devlet denetiminde tarımsal üretim yapılan kooperatif çiftliklerdir. Buralarda bulunan canlı ve cansız mallar ile tesisler ve üretilen ürünler kolhozların ve kooperatif örgütlerinin ortaklaşa mülkiyetindedir. Kişisel Mülkiyet: Eski Sovyet Medeni Yasası’nın 105. maddesi: “Yurttaşlar, maddi ve kültürel ihtiyaçlarını karşılamak üzere, kişisel mülkiyet sahibi olabilirler. Her vatandaş, çalışmaktan ve kendi tasarrufundan doğan gelire, bir eve veya bir evin bir kısmına, yardımcı ev araçlarına, evde yararlanılan eşyaya ve kişisel kullanma ve konfor eşyasına sahip olabilir. Kişisel mülkiyet konusu olan mallar, çalışmadan gelir elde etmek amacıyla kullanılamaz” hükmünü taşıyordu. Özel Mülkiyet: Kişisel mülkiyet ile özel mülkiyet arasındaki fark, bir malın tahsis edilme amacıdır. Yani bir nesne, malikin ve ailesinin kişisel ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılıyorsa kişisel mülkiyet; aynı nesne gelir elde etmek için kullanılıyorsa özel mülkiyet kategorisindedir. Türk Hukuku’nun Tarihsel Gelişimi Hukuk kurumları doğarlar, çeşitlenirler, bir coğrafyadan diğerine göçerler, çökerler veya dönüşürler. Eğer bu süreç bir tür evrim, yani hukukun evrimi olarak anlaşılırsa hukuk tarih, hukukun evriminin tarihidir. Türk toplumunda farklı dönemlerde nasıl bir hukuk yapısının egemen olduğu; hukuki değişmenin hangi etmenlerce belirlendiği sorunu, nihai anlamda Türk kültür tarihi sorunudur. İslam Hukuku Osmanlı Türkleri İslam dinine mensup olduklarından özel hukuk alanında uygulanan hukuk İslam Hukuku idi. Osmanlı Kamu Hukuku’nun da bütünüyle İslam Hukuku’na bağlı olduğunu iddia edenler olduğu gibi, İslam Hukuku’nun temel prensiplerinden bazılarına açıkça aykırı hüküm ve düzenlemeler içeren bir Örfi Hukukun, Osmanlı kamu yaşamını, özellikle de devlet geleneğini biçimlendirmesi yüzünden, bu yargıya karşı çıkanlar da vardır. İslam Hukuku terimi, Şeriat olarak da bilinen ve İslam dinince vazedilmiş ilahi ilkeleri ifade etmekte de kullanılır. Ayrıca, modern döneme kadar fıkıh olarak bilinen “Hukuk Bilimi” kavramına karşılık olarak da kullanılmaktadır. İslam Hukuk Bilimi şeriatın belirli hiyerarşik kaynaklardan saptanacağı kabulüne dayanır. İslam dini açısından dar anlamda şeriat, İslam dinini belirleyen ilahi buyrukların toplamıdır. Klasik İslam Hukuk Bilimi, şeriatı üç ana bölümde incelemiştir: • İbâdât (ibadetler): İbadet, İslam’da, genel olarak Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla gerçekleştirilen olumlu ve olumsuz eylemleri kapsar. Dar anlamda ise ayet ve hadislerde özel şekil ve şartları belirlenen ritüellerin uygulanması kastedilir. • Muâmelât (işlemler): İnsanlar arasındaki doğumdan ölüme dek her tür ve düzeydeki toplumsal ilişkiyi ifade eder. Sözleşme, miras, evlenme, boşanma, tazminat ve benzeri işlemler bu bölüm altında incelenmiştir. Devletler arası ilişkiler de kişiler arası ilişkilere kıyasen hukuk konusu yapıldığından onlar da bu bölümde incelenir. • Ukûbât (ceza hukuku): İslam Hukukunda işlenen ve suç sayılan fiiller ile bunlara uygulanacak yaptırımları gösteren kısma “ukûbât” denir. Bu bölüm bedeni, mali ve caydırıcı bazı cezai hükümleri kapsar. İslam ceza hukukunda suç sayılan bir fiil ya Allah’ın haklarına (Hakullah) karşı ya da kişilerin haklarına (Hakk-i Ademi) karşı işlenmiş kabul olunur. Kısas, had ve ta’zir olmak üzere üç yaptırım grubu vardır. Osmanlı Hukuku Şer’iat ve Örf Tarihçiler Osmanlı Devleti’ni, kuruluştaki beylik dönemi, imparatorluk halini alışı ve çöküşünü içerecek tarzda 1299 ile 1918 tarihleri arasında incelerler. Hukuk tarihi açısındansa bu konu biraz daha farklıdır. Kamu hukuku anlamında beylik ve imparatorluk birbirinden tür ve nitelik olarak farklı iki devlet gibidir. Özel hukuk açısından da Osmanlı’nın bir dönemini diğerine eş görmek mümkün değildir. Osmanlı Hukuku’nu, özellikle kamu hukukunu belirleyen bir nitelik onun aynı zamanda bir örfi hukuk oluşudur. Kazasker (Kadı asker): Osmanlı Devleti’nde askerî sınıfa ait şer’î ve hukuki davalara bakan hakimdir. Kazasker, kadı ve müderrislerin atama ve tayin işleriyle de yetkiliydi. Kendisi hukuki bir düzenleme olan Tanzimat Fermanı, Osmanlı toplumunun kendisini zorunlu hissettiği dönüşüm ve yenilikleri ortaya koymaya çalıştığı yeni bir dönemin habercisi oldu. Tanzimat Dönemi: Gelenek ve Batı Hukuku 1800’lerin başlarında gerek özel hukuk, gerekse kamu hukuku alanının yapısı eskiden yanıt verdiği sorunlara yanıt veremez duruma gelmiştir. Böylece Osmanlı toplumu çok geç kalarak da olsa Tanzimat’la beraber hukuksal kurumların modernleştirilmesine ilişkin düzenlemelere girişti. 1839 tarihli Gülhane Hattı Hümayunu’nda vatandaşların kanun önünde eşitliği ilkesi ilk defa beyan edilmiş ve ceza hukukunda keyfiliğin ortadan kaldırılacağı açıklanmıştır. 1856’da Islahat Fermanı ile eşit vatandaşlık hakları yönünde önemli adımlar atılmış, nihayet 1876’da modern anlamda bir anayasa, Kanun-u Esasî ile meclis ve meşruti ilkeler kabul edilmiştir. Kanun-u Esasî: 1876’da ilan edilmiş, 1878’de II. Abdülhamit tarafından askıya alınmış, 24 Temmuz 1908 ihtilali sonucunda değişikliklerle yürürlüğe girmiş ve kısmen 1924 tarihine kadar yürürlükte kalmış Anayasa’dır. Mecelle-i Ahkamı Adliyye (Mecelle): 1868-1878 yılları arasında Ahmet Cevdet Paşa başkanlığındaki bir komisyon tarafından derlenen ve Hanefi mezhebinin medeni hukuka ilişkin fıkıh kuralları kodeksidir. Cumhuriyet ve Türk Hukuk Devrimi İmparatorluğun I. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkması üzerine dayatılan Sevr Antlaşması ile hem fiilen Osmanlı Devleti sona eriyor hem de adli kapitülasyonlar ve konsolosluk mahkemelerinin yetkileri genişliyordu. Anadolu’da başlatılan Kurtuluş Savaşı’nın zaferinden sonra, batılı devletlerle imzalanan Lozan Antlaşması ile her tür kapitülasyon kaldırılmıştı. Bu arada Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğini sınırlayan adli kapitülasyonlar da kaldırılmıştı. Adli kapitülasyonların kaldırılması, gecikmiş modernleşmenin tamamlanması ereği ile birlikte yürümüş, hukuk alanında köklü değişimi konu edinen Türk Hukuk Devrimi, hem bağımsızlığın kazanılması hem de modernleşme amacını birlikte yüklenmiştir. 1926 yılında kabul edilen Türk Medeni Kanunu gerekçesinde kapitülasyon ve azınlıkların dini ayrıcalıklarının, ancak laik bir hukuk düzeninde anlamsızlaştırılabileceğini vurgulamaktaydı. Türk Medeni Kanununun 1926’da kabulünün bağımsızlığı güvencelendirme amacını da aşan sonuçları oldu: • İlkin Türkiye böylelikle laik bir hukuk düzenine geçmiş oldu. Buna bağlı olarak, Türk hukuku Kıta Avrupası hukukunun bir parçası oldu. • İkinci olarak, çok hukukluluktan çöküşle birlikte çok başlı hukuka evrilen yapı tasfiye edilerek hukukun birliği ve tekliği sağlanmış oldu. • Üçüncüsü, Hukuku Aile Kararnamesi’yle başlayan çok eşli evliliğin yasaklanması ile tek eşli evliliğin kabulü başta olmak üzere aile düzeni ve evli kadının statüsünde kökten bir değişim gerçekleştirilmiş oldu. • Dördüncüsü ve daha kapsayıcı olanı Medeni Kanun ve onu izleyen benimsemelerle, modern hukuki düşünce ve hukuk kültürü de benimsenmiş oldu.

4. ÜNİTE
Adli Yargı Adlî yargı, genel ve olağan yargı koludur, zira diğer yargı kollarının görev alanına girmeyen tüm dava ve yargısal işler adlî yargıda çözülür. Adlî yargı kolunda, ilk derece mahkemeleri, bölge adliye mahkemeleri ve Yargıtay olmak üzere üç dereceli bir yargılama sistemi kabul edilmiştir. İlk derece mahkemeleri, kişiler arasında doğan uyuşmazlık hakkında yargılama yapma ve uyuşmazlığı çözmeye yönelik olarak davanın esası hakkında karar vermekle; Bölge adliye mahkemeleri, ilk derece mahkemesi kararlarının istinaf incelemesini yapmakla, Yargıtay ise Bölge adliye mahkemesi ve bazı hallerde ilk derece mahkemesi kararlarının temyiz incelemesini yapmakla görevlidir. İstinaf, ilk derece mahkemelerince verilen kararların bölge adliye mahkemeleri tarafından olgu ve hukuk yönünden incelenmesi (denetlenmesi) suretiyle düzeltilmesi, iyileştirilmesi veya iptal edilmesi amacına yönelik bir kanun yoludur. İlk Derece Mahkemeleri Adlî yargı ilk derece mahkemeleri, hukuk ve ceza mahkemeleridir. Hukuk Mahkemeleri Hukuk mahkemeleri, özel hukuk alanında ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözüldüğü ve karara bağlandığı adlî yargı ilk derece mahkemeleridir. Hukuk mahkemeleri, genel ve özel mahkemeler olarak iki gruba ayrılabilir. Genel mahkemeler, bakacakları dava ve işler belli kişi ya da uyuşmazlık türlerine göre sınırlandırılmamış olan ve özel mahkemelerin görevine girmeyen bütün uyuşmazlıkları çözmekle görevli mahkemelerdir. Bu bağlamda sulh hukuk ve asliye hukuk mahkemeleri genel mahkemelerdir. Sulh hukuk ve asliye hukuk mahkemeleri tek hâkimlidir. Hukuk mahkemeleri her il merkezi ile bölgelerin coğrafi durumları ve iş yoğunluğu dikkate alınarak belirli ilçelerde kurulur. Bir mahkemenin yargı yetkisinin sınırlarını belirleyen idarî ve coğrafi çevre, yargı çevresi olarak tabir edilir. Hukuk ve ceza mahkemelerinin yargı çevresi, kural olarak, bulundukları il merkezi ve ilçeler ile bunlara adlî yönden bağlanan ilçelerin idarî sınırlarıdır. İş yoğunluğunun fazla olduğu yerlerde, hukuk mahkemelerinin birden fazla dairesi oluşturularak bu daireler numaralandırılabilir. Genel mahkemeler yanında, özel bir kanunla kurulan ve bakacakları dava ve işler belirli kişiler veya uyuşmazlık türleri ile sınırlandırılmış bulunan mahkemeler ise özel mahkeme (uzmanlık mahkemesi) olarak adlandırılır. Özel mahkemeler, asliye ticaret mahkemesi hariç, tek hâkimlidir. Bir yerde özel mahkeme kurulmamışsa, özel mahkemenin görev alanına giren dava ve işlere, özel mahkeme sıfatıyla, o yerde görevli asliye hukuk mahkemesi tarafından bakılır.

Ceza Mahkemeleri Ceza mahkemeleri, kanunların suç saydığı fiil (davranış) veya işlemlerin gerçekleşmesi halinde, suç işleyenlerin yargılanması ve suçlu bulundukları takdirde alacakları cezaların belirlenmesi için açılan davalara bakmakla görevlidirler. Ceza mahkemeleri de genel ve özel ceza mahkemeleri olarak iki gruba ayrılabilir. Ceza yargısındaki genel mahkemeler asliye ceza ve ağır ceza mahkemeleridir. Asliye ceza mahkemeleri tek hâkimlidir. Ağır ceza mahkemesinde ise, bir başkan ile yeteri kadar üye bulunur. 2014 yılında sulh ceza mahkemesi kaldırılmış, onun yerine, kanunların ayrıca görevli kıldığı hâller saklı kalmak üzere, yürütülen soruşturmalarda hâkim tarafından verilmesi gerekli kararları almak, işleri yapmak ve bunlara karşı yapılan itirazları incelemek amacıyla sulh ceza hâkimliği kurulmuştur. Sulh ceza mahkemelerinde görülmekte olan dava dosyaları ise, yetkili asliye ceza mahkemelerine devredilmiştir. Ceza mahkemelerinin ve sulh ceza hakimliğinin yargı çevresi, bulundukları il merkezi ve ilçeler ile bunlara adlî yönden bağlanan ilçelerin idarî sınırlarıdır. Özel ceza mahkemelerinin (uzmanlık mahkemelerinin) kuruluşu ile görev ve yetkileri özel kanunlarda düzenlenmekte olup, bu mahkemeler özel kanunlarla belirlenen dava ve işleri görür. Ceza yargısında görev yapan genel ve özel mahkemeler yanında, her il merkezi ve ilçede, o il veya ilçenin adı ile anılan bir Cumhuriyet başsavcılığı kurulur. Bölge Adliye Mahkemeleri Bölge adliye mahkemelerinin aslî görevi, adlî yargı ilk derece mahkemelerince verilen ve kesin olmayan hüküm ve kararlara karşı yapılacak istinaf başvurularını inceleyip karara bağlamak ve kanunlarla verilen diğer işleri yapmaktır. Bölge adliye mahkemeleri daireleri ise, hukuk ve ceza dairelerinden oluşur. Her bölge adliye mahkemesinde en az üç hukuk ve iki ceza dairesi bulunur. Her daire, bir başkan ve iki üyenin katılmasıyla toplanabilir. Dairelerde yargılama kural olarak aleni şekilde yürütülür, ancak görüşmeler gizli yapılır, kararlar çoğunlukla verilir. Bir davada ileri sürülen taleplerin maddi hukuk kurallarına göre incelenmesi sonucunda, davanın esas bakımından kabulü veya reddi şeklinde mahkemece verilen nihai karara, hüküm adı verilir. Her bölge adliye mahkemesinde ayrıca bir Cumhuriyet başsavcılığı bulunur. Bölge adliye mahkemesi Cumhuriyet savcıları, ceza davalarına ilişkin hüküm ve kararlara ait dosyalardan kendilerine verilenleri inceleyerek yazılı düşüncesiyle birlikte ilgili daireye göndermek ve duruşmalara katılmak; ceza daireleri kararlarına karşı gerektiğinde kanun yollarına başvurmak; Cumhuriyet başsavcısının vereceği veya kanunla belirlenen diğer görevleri yapmakla görevlidir.

Yargıtay: Yargıtay, adliye mahkemelerince verilen ve kanunun başka bir adlî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merci olup, Anayasa ve diğer kanunlara göre görev yapan bağımsız bir yüksek mahkemedir. Yargıtay Kanunu’na göre, Yargıtay’da on iki hukuk, on iki ceza dairesi ve her dairede bir daire başkanı ile yeteri kadar üye bulunur. Temyiz başvurusu üzerine inceleme Yargıtay’daki ilgili daire tarafından yerine getirilir. Yargıtay daireleri bir başkan ve dört üyenin katılmasıyla toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir. Bölge adliye mahkemesinin veya ilk derece mahkemesinin kararı bozulursa, dosya yeniden inceleme yapılmak ve karar verilmek üzere duruma göre bu mahkemelerden birine gönderilir. Dairelerin üstünde Hukuk Genel Kurulu ve Ceza Genel Kurulu bulunur. Hukuk Genel Kurulu hukuk dairelerinin başkan ve üyelerinden, Ceza Genel Kurulu ise ceza dairelerinin başkan ve üyelerinden oluşur. Hukuk ve Ceza Genel Kurullarının temel görevlerinden biri, Yargıtay dairelerince verilen bozma kararlarına direnen bölge adliye mahkemesi ve ilk derece mahkemesi kararlarının ve ilk derece mahkemesi olarak Yargıtay ilgili dairesi tarafından verilen hükümlerin temyiz yoluyla incelemesini yapmaktır. Bir diğer önemli görevi ise, içtihatların birleştirilmesine karar vermektir. Yargıtay’ın bir diğer karar organı ise Büyük Genel Kuruldur. Yargıtay Büyük Genel Kurulunun görevlerinden biri, içtihat uyuşmazlıklarını gidermek ve içtihatları birleştirmektir. Yargıtay Büyük Genel Kurulunun kararları kesin olup, bu kararlar aleyhine başka bir yargı merciine başvurulamaz İdari Yargı İdarî yargı, hukuka aykırı idarî işlemlere karşı açılan iptal davaları veya idarî eylem ve işlemlerden dolayı kişisel hakları doğrudan zarar görenler tarafından açılan tam yargı davaları ve kamu hizmetlerinin yürütülmesi için yapılan idarî sözleşmelerden kaynaklanan (tahkime tâbi olmayan uyuşmazlıklara ilişkin) davaların görüldüğü yargı koludur. İdarî yargı kolunda görevli olan mahkemeler, ilk derece idare mahkemeleri ve vergi mahkemeleri, bölge idare mahkemeleri ve idarî yargının en üst yargı merci olan Danıştay olmak üzere üç derece ayrılmıştır. İlk Derece Mahkemeleri İdarî yargı kolundaki ilk derece mahkemeleri idare mahkemeleri ve vergi mahkemeleridir. İdare mahkemeleri, başka bir yargı merciine bırakılmayan iptal davalarını, tam yargı davalarını, tahkim yolu öngörülen imtiyaz şartlaşma ve sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıklar hariç, kamu hizmetlerinden birinin yürütülmesi için yapılan idarî sözleşmelerden dolayı taraflar arasında çıkan uyuşmazlıklara ilişkin davaları çözmekle görevli mahkemelerdir. Vergi mahkemeleri ise, genel bütçeye, il özel idareleri, belediye ve köylere ait vergi, resim ve harçlar ile benzeri mali yükümler ve bunların zam ve cezaları ile tarifelere ilişkin davaları ve 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usûlü Hakkında Kanunun uygulanmasına ilişkin davaları çözmekle görevli ilk derece mahkemeleridir. Bölge İdare Mahkemeleri Bölge idare mahkemelerinin görevleri, idare ve vergi mahkemeleri kararlarına karşı yapılan istinaf başvurularını inceleyip karara bağlamak, yargı çevresindeki idare ve vergi mahkemeleri arasında çıkan görev ve yetki uyuşmazlıklarını kesin karara bağlamak ve diğer kanunlarla verilen görevleri yerine getirmektir. Bölge idare mahkemelerinde, biri idare diğeri vergi olmak üzere en az iki daire bulunur. Bölge idare mahkemesi daireleri, bir başkan ve iki üyenin katılımıyla toplanır. Görüşmeler gizli yapılır, kararlar çoğunlukla verilir. Danıştay Danıştay, kanunun başka bir idarî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme (temyiz) merci olup, kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar. Danıştay ayrıca Anayasa ve kanunlarda öngörülen hallerde ilk derece mahkemesi sıfatıyla kendisine verilen dava ve işlere bakmak, görüş bildirmek ve karar vermekle yükümlüdür. Danıştay, dokuzu dava, biri idarî daire olmak üzere on daireden oluşur. Bölge idare mahkemelerinin verdikleri nihai kararların ve ilk derece mahkemesi olarak Danıştay’da görülen davalarla ilgili nihai kararların temyiz incelemesi Danıştay Dava Daireleri tarafından yapılır. İdarî Dava Daireleri Genel Kurulu, Danıştay İdarî Dava Dairelerince verilen bozma kararları üzerine bölge idare mahkemesince verilen direnme kararlarının ve idarî dava dairelerinin ilk derece mahkemesi olarak verdikleri kararların temyiz incelemesini yapar. Vergi Dava Daireleri Genel Kurulu ise, Danıştay vergi dava dairelerince verilen bozma kararlarına üzerine bölge idare mahkemesince verilen direnme kararlarının ve vergi dava dairelerinin ilk derece mahkemesi olarak verdikleri kararların temyiz incelemesini yapar. İçtihatları Birleştirme Kurulu ise, dava dairelerinin veya idarî ve vergi dava daireleri genel kurullarının kendi kararları veya ayrı ayrı verdikleri kararlar arasında uyuşmazlık (çelişki) bulunması ya da birleştirilmiş içtihatların değiştirilmesi gerektiğinde, içtihadın birleştirilmesi veya değiştirilmesi hakkında karar vermekle görevlidir. Anayasa Yargısı Anayasa yargısı geniş anlamda Anayasa hukuku sorunlarının herhangi bir yargısal süreç içinde karara bağlanmasını, dar anlamda ise, kanunların ve diğer bazı yasama işlemlerinin Anayasa’ya uygunluğunun yargısal merciler tarafından denetlenmesi anlamına gelir. Ayrıca Anayasa yargısı, temel hak ve hürriyetlerin ihlal edilmesi halinde, kişilerin bireysel başvuru yolunu işleterek Anayasa ile güvence altına alınan hak ve özgürlüklerin korunmasını sağlamaktadır. Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yapısı Anayasa Mahkemesi on beş üyeden oluşur. Üyelerin üçü Türkiye Büyük Millet Meclisi, on ikisi ise Cumhurbaşkanı tarafından Anayasa’da öngörülen belirli yargı organları ile kurumların üyeleri veya belirli kişiler arasından seçilir. Anayasa Mahkemesi üyeleri on iki yıl için seçilirler. Bir kişi ikinci kez Anayasa Mahkemesi üyesi seçilemez. Anayasa Mahkemesi başkanı ve başkanvekilleri ise, üyeler arasından gizli oyla ve üye tam sayısının salt çoğunluğu ile dört yıl için seçilir. Süresi biten başkan ve başkanvekilleri yeniden seçilebilirler. Anayasa Mahkemesinin Görev ve Yetkileri Anayasa mahkemesinin görev ve yetkileri, kanunların ve diğer bazı yasama işlemlerinin Anayasa’ya uygunluğunun denetimi ve diğer görevleri olmak üzere, iki başlık altında incelenebilir. Anayasaya Uygunluk Denetimi Anayasaya uygunluk denetimi, soyut norm denetimi, somut norm denetimi ve bireysel başvuru olmak üzere üç şekilde gerçekleşebilir. Soyut norm denetiminde, Anayasa’da öngörülen belirli kişiler tarafından doğrudan Anayasa Mahkemesi’nde iptal davası açılması söz konusudur. Somut norm denetimi, görülmekte olan bir davada, davaya bakan mahkemenin, uygulanacak kanun veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümlerini Anayasa’ya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasını ciddî bulursa, itiraz yoluyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurması suretiyle gerçekleşir. Bireysel başvuru, kişilerin Anayasa’da güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından, ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurması yolu ile gerçekleşir. Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapılabilmesi için, ilgili yargı kolundaki iç hukuk yollarının tüketilmiş olması gerekir. Anayasa Mahkemesinin Diğer Görevleri Anayasa Mahkemesi’nin, yasama işlemlerinin Anayasa’ya uygunluğunun denetimi yanında yerine getirmekle yükümlü olduğu bir takım dava işler de mevcuttur. Anayasa Mahkemesinin Çalışma Usulü Anayasa Mahkemesi, iki Bölüm ve Genel Kurul halinde çalışır. Siyasî partilere ilişkin dava ve başvurulara, iptal ve itiraz davaları ile Yüce Divan sıfatıyla yürütülecek yargılamalara Genel Kurulda bakılır, bireysel başvurular ise bölümlerde karara bağlanır. Anayasa Mahkemesi, Yüce Divan sıfatıyla baktığı davalar dışında kalan işleri dosya üzerinde inceler. Ancak, bireysel başvurularda duruşma yapılmasına karar verilebilir. Anayasa Mahkemesi’nde açılan iptal davalarında, kural olarak kanunların esas ve şekil bakımından, Anayasa değişikliklerinin ise şekil bakımından Anayasa’ya uygun olup olmadığı denetlenir. Diğer Yargı Kolları Adlî yargı, idarî yargı ve Anayasa yargısı dışında kalan yargı kolları; mali yargı ve uyuşmazlık yargısıdır. Anayasa’nın askeri yargıyı düzenleyen 145’inci maddesi, Askerî Yargıtay’ı düzenleyen 156 ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ni düzenleyen 157’nci maddesi, Anayasa’da değişiklik yapan 16.4.2017 tarihli ve 6771 Sayılı Kanunla yürürlükten kaldırılmıştır. Buna göre, asker kişileri ve askerliği ilgilendiren hukuki uyuşmazlıklar ilgisine göre idari yargı veya adli yargı kolundaki mahkemelerde görülecektir. Mali Yargı Mali yargının amacı, kamu idarelerinin etkili, ekonomik, verimli ve hukuka uygun olarak çalışması ve kamu kaynaklarının öngörülen amaçlara ve kanunlara uygun olarak elde edilmesi, muhafazası ve kullanılması için gerekli denetimin gerçekleştirilmesi ve sorumluların hesap ve işlemlerinin kesin hükme bağlanmasıdır. Mali yargı kolunda görevli organ Sayıştay’dır. Sayıştay’ın hem idari hem de yargısal görevleri bulunmaktadır. Uyuşmazlık Yargısı Farklı yargı kolları arasında ortaya çıkan yargı yolu uyuşmazlıklarını gidermek amacıyla teşkil edilen yargı kolu ise uyuşmazlık yargısıdır. Anayasa’ya göre, adlî ve idarî yargı mercileri arasındaki görev ve hüküm uyuşmazlıklarını kesin olarak çözmekle görevli ve yetkili yüksek yargı merci Uyuşmazlık Mahkemesidir. Buna karşılık, diğer yargı mercileri ile Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Uyuşmazlık Mahkemesi değil, Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır. Yargı kolları arasında olumlu veya olumsuz görev uyuşmazlığı doğabilir. Olumlu görev uyuşmazlığı çıkarma, adlî ve idarî yargı kolunda görevli mahkemelerde açılmış olan bir davada ileri sürülen görev itirazının reddi üzerine, ilgili Başsavcı veya savcılar tarafından görev konusunun incelenmesinin Uyuşmazlık Mahkemesi’nden istenmesiyle olur. Olumsuz görev uyuşmazlığı ise, adlî, veya idarî yargı mercilerinin tarafları, konusu ve sebebi aynı olan davada kendilerini görevsiz görmeleri ve bu yolda verdikleri kararların kesin veya kesinleşmiş olması ile ortaya çıkar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Yargısı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine taraf olan devletlerin sözleşmeye uymalarını sağlamak amacıyla görev yapan bir mahkemedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Yapısı Avrupa İnsan hakları mahkemesinin organları, Genel Kurul, Komite, Daire ve Büyük Daire’den oluşmaktadır. Genel Kurul, Mahkemede görev yapan tüm üyelerden oluşur. Komiteler ise üç hâkimden oluşur. Komite, bir başvuru hakkında daha fazla inceleme yapılması gerekli değilse, oybirliği ile başvurunun kabul edilemez olduğuna veya kayıttan düşürülmesine karar verebilir; bu karar kesindir. Daireler ise yedi hâkimlidir. Daireler, Komite tarafından hakkında kabul edilmezlik kararı veya kayıttan düşme kararı verilmeyen başvuruların, kabul edilebilir olup olmadığını incelemek ve esastan karar vermekle görevlidir. Mahkeme bünyesinde ayrıca on yedi hâkimden oluşan Büyük Daire görev yapmaktadır. Sözleşmenin ve eki protokollerin yorumlanmasında ciddi bir sorun çıkarsa, Dairenin çözümü Mahkeme’nin daha önce verdiği bir kararla bağdaşmayacaksa, tarafların itirazda bulunmaması kaydıyla, Daire yargılama yetkisini hükümden önceki herhangi bir aşamada Büyük Daireye bırakabilir ya da taraflardan biri benzer sebeplerle yargılamanın büyük daire tarafından yapılmasını isteyebilir. Ayrıca bir sözleşmeci devletin, başka bir sözleşmeci devletin Sözleşmeyi ve eki protokolleri ihlal ettiği iddiasıyla yapacağı başvurular da Büyük Daire tarafından incelenir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Başvuru ve İnceleme Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Eki Protokollerin sözleşmeci devletlerden biri tarafından ihlal edilmesi nedeniyle zarar gören gerçek kişiler, hükümet dışı kuruluşlar ve kişi grupları, Mahkemeye başvuruda bulunabilirler. Kişilerin mahkemeye başvuru yapabilmeleri için iç hukuk yollarını tüketmiş olmaları gerekmektedir. Buna göre, iç hukuk yollarının tüketilmesi ve kesin bir karara ulaşılmasından itibaren altı ay içinde başvuru yapılmalıdır. Mahkeme kendisine yapılan başvuruyu kabul edilebilir bulursa, öncelikle dostane çözüm sürecinin başlatılmasına ve yürütülmesine yardımcı olur. Dostane çözüme varılamazsa, başvurunun esası hakkında inceleme yapılır. İnceleme sonucunda, Sözleşme veya Eki Protokollerin ihlal edildiği sonucuna varılırsa, Mahkeme, başvuruda bulunan tarafın zararlarının giderilmesine hükmedebilir.

İDARE HUKUKUNA GİRİŞ
1. ÜNİTE
Türk İdâre Teşkilatına Hakim Olan Genel İlkeler İdârî teşkilatlanma, idârenin belli kurallara bağlı olarak işlemesini sağlayan iskeleti olarak tanımlanır. Belli ilkeler altında toplanmıştır. Bu ilkeler şöyle sıralanabilir: • İdârenin kanuniliği ilkesi, • Merkezden yönetim ve yetki genişliği ilkesi, • Yerinden yönetim ilkesi, • İdârenin kamu tüzel kişiliklerinden oluşması ilkesi, • İdârenin bütünlüğü ilkesi. İdârenin Kanuniliği İlkesi Bu ilke gereğince idârenin kuruluşu, görevi ve yetkisi kanuna uygun olarak yapılır. Bu ilke idârenin varlığının tamamıyla kanuna uygun olması anlamına gelir. Böylece yönetilenlerin tümünün idârenin işlemlerine karşı da kanunla korunması söz konusudur. Bu ilkenin bir öteki boyutu idârenin kuruluşunun kanuna uygun olması ve üstlendiği görevlerinin kanunlarla gösterilmesidir. Son olarak ise idârenin işlemlerinin karşıtı kanıtlanıncaya dek yasaya uygun olduğu ön kabulü hakimdir. Merkezden Yönetim (İdârî Merkeziyet) İlkesi Bütün kamu hizmetlerinin devlet tarafından yürütülmesi anlamına gelir. Bu ilkeye göre idâre başkent ve taşra örgütlerinden oluşur. Merkezden yönetimin yararlarının en önemlileri idârenin birliğini sağlaması, sivil idârenin üstünlüğü ve uzmanlık ile mali kaynak gereksiniminin giderilmesinde kolaylıktır. Merkezden yönetimin en önemli sakıncaları ise bürokrasinin çoğalması, demokrasiye zarar gelmesi ve görev yapanların hizmetin gerekleri yerine merkezin isteklerini yerine getirmesidir. Bu sakıncaları gidermek için de merkezi yönetimin gücünü yumuşatacak olan yetki genişliği ilkesi getirilmiştir. Yetki genişliği, merkez adına karar almaya yetkili amirlerin karar alma ve uygulama yetkilerinin bir kısmının başkentteki veya taşradaki bazı yüksek memurlara aktarılmasıdır. Yerinden Yönetim İlkesi Bu ilke; • Yerine veya • Hizmetine göre olmak üzere ikiye ayrılır. Yerinden yönetimin yararları vardır. Demokratik hukuk devletinin getirisi olan yerinden yönetimle halkın katılımı sağlanır. Kamu hizmetlerinin daha verimli, hızlı ve etkin biçimde görülmesi sağlanır ve bürokrasi azaltılır. Buna karşın yerinden yönetimin sakıncalarından başlıcaları ise aşırı uygulamalarda üniter devleti tehdit etmesi ve mali özerkliğin kötüye kullanılabilmesi riskidir. İdârenin Kamu Tüzel Kişiliklerinden Oluşması İlkesi Bu ilkeye göre, kamu tüzel kişilikleri kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanarak bir idârî işlemle kurulan üstün ve ayrıcalıklı yetkilerle donatılan devlet tüzel kişiliğinden ayrı tüzel kişilikleridir. Özel hukuk tüzel kişililerine göre daha üstün yetkilerle donatılmaları ancak daha sıkı hukuki denetimlere tabi tutulmaları anlamına gelir. İdâre tüzel kişileri ve kamu hukuku tüzel kişileri terimleri aynı kavramı ifade etmektedir. Kamu hukuku alanında tüzel kişilik Anayasanın 123. maddesine göre, “Kamu tüzelkişiliği, ancak kanunla veya Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle kurulur”. Kamu tüzel kişiliklerinin kaldırılması için kanunda açık bir hüküm yoksa aksine işlem ya da yetki ve usulde paralellik ilkesi uyarınca ancak kanunla veya kanunun açıkça verdiği yetkiye dayanılarak idârî bir işlemle olabilir. Yetkide Paralellik İlkesi; kural olarak bir idârî işlemi yapmaya yetkili makamın o işlemi kaldırmaya veya değiştirmeye de yetkili olmasıdır. Usulde Paralellik İlkesi ise idârî işlemin yapılması sırasında izlenen şekil ve usul kurallarının o işlemin değiştirilmesi veya kaldırılması sırasında da izlenmesi ilkesidir. İdârenin Bütünlüğü İlkesi Bu ilkeye göre idâre tüm teşkilatıyla bir bütünlük oluşturur. Bu bütünlük; hiyerarşi, idârî vesayet ve özerklik adlı hukuki araçlarla sağlanır. Hiyerarşi aynı tüzel kişilik içerisindeki birimler ile merkezî idârenin başkent ve taşra örgütleri arasındaki sıralı hukuki bağdır. İdârî vesayet, idârenin bütünlüğünü sağlaması amacıyla merkez konumundaki kamu tüzel kişisinin yerinden yönetim kuruluşları üzerinde sahip olduğu denetim yetkisidir. Özerklik ise kamu tüzel kişilerinin kamu hizmetlerini yürütürken kendi organlarıyla karar alıp uygulaması ve bu sırada kendi mali kaynaklarını kullanmasıdır. Özerklik; • Bilimsel özerklik, • İdarî özerklik, ve • Mâlî özerklik olarak üçe ayrılır. Ancak bu üç çeşit özerkliğin hepsinin tek bir kamu tüzel kişiliğinde toplanması şart değildir. İdârenin Teşkilatlanma Biçimleri (Kamu Tüzel Kişiliklerinin Türleri) Türkiye’de merkezî idârenin yanında yerinden yönetim ilkesi benimsendiği gibi idârenin bütünlüğü ilkesi de terk edilmemiştir. Türkiye’de idâre şu şekilde örgütlenmiştir: • Devlet idâresi (genel idâre/merkezî idâre), • Yerel yönetimler, • Kamu kurumları, • Kamu kurumu niteliğinde meslek teşekkülleri. Devlet İdâresi (Genel İdâre/Merkezî İdâre ) Devlet idâresi ile kast edilen yalnızca yürütme erkidir. Devlet idâresi; • Başkent ve • Taşra teşkilatı olmak üzere iki büyük bölüme ayrılır.

Başkent Teşkilatı Başkent teşkilatı devlet idâresinin üzerine aldığı işlemlerin nasıl yürütüleceğinin planlandığı bölümdür. Başkent teşkilatı da; • İcracı birimler ve • Yardımcı kuruluşlar olarak ikiye ayrılır. İcracı birimler Cumhurbaşkanlığı ve bakanlıklardır. Genel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday, Cumhurbaşkanı seçilir. İlk oylamada bu çoğunluk sağlanamazsa, bu oylamayı izleyen ikinci pazar günü ikinci oylama yapılır. Bu oylamaya, ilk oylamada en çok oy almış iki aday katılır ve geçerli oyların çoğunluğunu alan aday, Cumhurbaşkanı seçilir. Görevi başında olmayan Cumhurbaşkanına (hastalık ve yurt dışı seyahati gibi), Cumhurbaşkanı yardımcısı vekâlet eder ve Cumhurbaşkanına ait yetkileri kullanır. Cumhurbaşkanının idârî görevleri, Anayasanın 104. maddesinde “yürütme alanına ilişkin olanlar” biçiminde düzenlenmiştir. Mevcut anayasa düzenlemesine göre, Cumhurbaşkanının TBMM’ne karşı doğrudan bir siyasal sorumluluğu bulunmamaktadır. 6771 sayılı Kanunla 1982 Anayasasında yapılan değişikliklerden sonra, cumhurbaşkanının hem görevleriyle ilgili işlem ve eylemlerinden hem de görevleriyle ilgili olmayan işlem ve eylemlerinden hukuki sorumluluğu kabul edilmelidir. Bakanlıklar, Cumhurbaşkanlığına hiyerarşik bağlı olan, merkezî idârenin üstlendiği kamu hizmetlerinin örgütlenme biçimidir. Her bakanlık, uzmanlaştığı bir kamu hizmeti alanında devlet kamu tüzel kişiliğini temsil eder. Bundan dolayı da bakanlıkların tüzel kişiliği yoktur. Anayasanın 106. maddesine göre Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri ve yetkileri, teşkilat yapısı ile merkez ve taşra teşkilatlarının kurulması Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenir. Bu anayasal hüküm çerçevesinde bütün bakanlıklar, 1 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenmiştir. Her bakanlığın başında bir bakan bulunur. Cumhurbaşkanı bakanları atar veya görevine son verir. Bakan, bakanlık kuruluşunun en üst amiri olup, bakanlık icraatından ve emri altındakilerin faaliyet ve işlemlerinden sorumlu, bakanlık merkez, taşra ve yurtdışı teşkilatı ile bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşların faaliyetlerini, işlemlerini ve hesaplarını denetlemekle görevli ve yetkilidir. Bakanlıklar, merkez teşkilatı ile ihtiyaca göre kurulan taşra ve yurtdışı teşkilatından ve bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşlardan meydana gelir. Bakanlık taşra teşkilatı ihtiyaca göre; il valisine bağlı il kuruluşları, kaymakama bağlı ilçe kuruluşları ve doğrudan merkeze bağlı taşra kuruluşlarının tamamından veya birkaçından meydana gelecek şekilde düzenlenir. Bakanlarda olduğu gibi bakan yardımcılarını da Cumhurbaşkanı belirler.

Başkentteki yardımcı kuruluşlar, Cumhurbaşkanlığına veya bakanlıklara görevlerinde yardımcı olmak, belli konularda görüş bildirmek, ya da denetimde bulunmak üzere, çeşitli idârî birimler olarak kurulmuştur. Bunlar kural olarak merkez teşkilatının hiyerarşisi içinde değildir. Yardımcı kuruluşlar içinde Milli Güvenlik Kurulu, Danıştay, Sayıştay, Devlet Denetleme Kurulu, Ekonomik ve Sosyal Konsey ile Kamu Denetçiliği Kurumu bulunur. Danıştay, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile görevlendirilmiş Yüksek İdâre Mahkemesi, danışma ve inceleme mercidir. Genel (Merkezî) İdârenin Taşra Teşkilatı Taşra teşkilatı ise genel idârenin başkent dışındaki tüm ülkeye yayılmış örgütüne verilen addır. Yani idârenin başkent dışındaki uzantısıdır. Taşra teşkilatının ilk bölümünü il genel idâreleri oluşturur. İl genel idâresi, esas itibariyle; • Vali, • İl idâre şube başkanları ve • İl idâre kurulu olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır: İl sınırları içerisindeki en büyük mülki amir olan vali, Cumhurbaşkanının temsilcisi ve idarî yürütme vasıtasıdır. Merkezî idâre kuruluşlarının, yani bakanlıkların il içindeki örgütlerinin başında bulunan yüksek memurlara il idâre başkanları denir. Bunlara, “il şube başkanları” ya da “il müdürleri” de denmektedir. İl idâre kurulu, valinin başkanlığı altında hukuk işleri müdürü, defterdar, milli eğitim, bayındırlık, sağlık ve sosyal yardım, tarım ve veteriner müdürlerinden teşekkül eder. Vali, idâre kuruluna başkanlık etmek üzere vali muavinini görevlendirebilir. Taşra teşkilatının ikinci bölümü ilçe idâresidir. İlçe idâresi esas itibariyle; • Kaymakam, • İlçe idâre başkanları ve • İlçe idâre kurulu olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Kaymakam, ilçede Cumhurbaşkanının idarî yürütme vasıtasıdır İlçenin genel idâresinden kaymakam sorumludur. Bakanlıkların kuruluş mevzuatına göre ilçede lüzumu kadar teşkilatı bulunur. İlçe idâresinin başındaki kaymakam, görevlerini valinin gözetim ve denetimi altında yapar. Kaymakamlık ilçe sınırları içinde yasaların Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ve diğer mevzuatın neşir ve ilanını, uygulanmasını sağlar ve bunların verdiği yetkileri kullanır ve ödevleri yerine getirir. Kaymakam, valinin talimat ve emirlerini yürütmekle ödevlidir. İlçe içindeki idârî kuruluşları denetler ve aralarında işbirliğini sağlar. İlçedeki bütün kolluk güçleri, kaymakamın emri altındadır. Kaymakamın hiyerarşik âmiri Validir. İlçe, yetki genişliği esasına göre yönetilmez.

İlçe idâresinde yer alan bakanlık taşra kuruluşlarının başında bulunan memurlara “ilçe yönetim başkanları” veya “ilçe şube başkanları” denmektedir ve bakanlıkların ilçedeki örgütlerinin başında bulunurlar. İlçe idâre kurulu, kaymakamın başkanlığı altında, ilçede bulunan yazı işleri müdürü, hükümet tabibi, ilköğretim müdürü, mal müdürü, tarım teknisyeni ve veteriner gibi ilçe idâre başkanlarından oluşur. İlçe idâre kurulunun görevleri, il idâre kurulunun görevlerine benzer. Büyükşehir Belediyesi kurulmayan il merkezi ile o il içerisinde hiçbir ilçeye bağlı olmayan köylerin ve belediyelerin oluşturduğu alana merkez ilçe denmektedir. İlin genel idâresinden sorumlu olan Vali, merkez ilçenin idâresinden de sorumludur. Bir başka deyişle, Valiler merkez ilçede kaymakamlık görevi de yapmaktadırlar. Uygulamada çeşitli nedenlerle merkezî idâre ile ilgili bazı kuruluşlar, taşra teşkilatlarını il sınırlarını aşacak bir biçimde kurmuşlardır. Bunlara merkezî idârenin bölge teşkilatları ya da bölge kuruluşları denmektedir. Merkezî idârenin taşradaki bölge teşkilatı; • Yetki genişliğine sahip olan olağanüstü hal bölge valiliği ve • Yetki genişliğine sahip olmayan bölge müdürlükleri olmak üzere iki biçimde ortaya çıkmaktadır. Yerel Yönetimler Anayasanın koymuş olduğu ilkeler ışığında mahallî idârelerin ortak özellikleri şunlardır: Tüzel kişilikleri vardır. Özerk kuruluşlardır. Karar organları seçimle iş başına gelir. Organlarının organlık sıfatını kazanmaları veya kaybetmelerine ilişkin denetim yargı yerlerince yapılır. Görevleri yasa ile belirtilir. Merkezî idârenin, yerel yönetimler üzerinde vesâyet yetkisi vardır. Görevleri ile orantılı gelir kaynakları vardır. Cumhurbaşkanının izni ile aralarında birlikler kurabilirler. Büyük yerleşim merkezleri için yasa ile özel yönetim biçimleri getirilebilir. Türkiye’de yerel yönetimler; İl özel idâreleri, Belediye ve Köylerdir. İl Özel İdâreleri İl özel idâresi, il halkının mahalli müşterek nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan ve karar organı seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan idârî ve mali özerkliğe sahip kamu tüzel kişisidir. İl özel idâresinin; • İl genel meclisi, • İl encümeni ve • Vali olmak üzere üç organı vardır. Belediye ve Çeşitleri Belediye, 5393 sayılı Belediye Kanununun 3. maddesine göre, belde sakinlerinin mahallî müşterek nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan ve karar organı seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan, idârî ve mâlî özerkliğe sahip kamu tüzel kişisidir. Belediye, bir yerleşim yerindeki nüfus yoğunluğunun doğurduğu doğal bir sonuç olduğundan, belediye kurulması her zaman devletin veya halkın rızasına bağlı değildir. Nüfus ne olursa olsun, il ve ilçe merkezlerinde belediye kurulması zorunludur. Belediyelerin amaçları, etkinlik alanı ve tüzel kişilikleri açısından aralarında ayrım yoktur. Tek ayrım ise ortak gereksinimlerini giderdikleri yerleşik nüfus yoğunluğundaki ve bunun sonucu olarak da organların ve örgütün genişliğinden kaynaklanır. 5747 sayılı Büyükşehir Belediyesi Sınırları İçerisinde İlçe Kurulması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun yürürlüğe girmeden önce Türkiye’de dört çeşit belediye bulunmaktaydı. Bu Belediyeler; • Geleneksel belediyeler, • Büyükşehir belediyeleri, • İlçe belediyeleri ve • İlk kademe belediyeleri idi. 5747 sayılı Kanun ilk kademe belediyelerini ortadan kaldırmıştır. Geleneksel belediyeler, “belediye” kavramının omurgasını oluştururlar ve bunlara “standart belediye” diyenler de vardır. Çünkü “standart belediye” veya “klasik belediye” tamlamalarıyla belirtilmek istenen belediye türü, Tanzimat’tan sonra gelişen ve 1980’li yıllara kadar başka türü olmayan belediyelerdir. Büyükşehir ve ilçe belediyeleri dışında kalan tüm belediyelere, geleneksel belediye denebilir. Geleneksel belediyelerin organları; Belediye meclisi, Belediye encümeni ve Belediye başkanıdır. 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanununun 3. maddesinde büyükşehir belediyesi; sınırları il mülki sınırı olan ve sınırları içerisindeki ilçe belediyeleri arasında koordinasyonu sağlayan; idarî ve malî özerkliğe sahip olarak kanunlarla verilen görev ve sorumlulukları yerine getiren, yetkileri kullanan; karar organı seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan kamu tüzel kişisi” olarak tanımlanmıştır. Büyükşehir belediyelerinin de tıpkı geleneksel belediyeler gibi üç organı bulunmaktadır. Bu organlar; • Büyükşehir belediye meclisi, • Büyükşehir belediye encümeni ve • Büyükşehir belediye başkanıdır. İlçe belediyesi, teknik terim olarak bütün il-çelerde kurulan belediyeleri tanımlamaz. Sadece, büyükşehir belediyesi sınırları içinde yer alan ilçe-lerde kurulan ve üzerinde büyükşehir belediyesinin bir çeşit idârî vesâyet yetkisi bulunan belediyeleri tanımlar. İlçe belediyelerinin organları, personeli, örgütü, gelirleri ve giderleri ile geleneksel belediyeler arasında hiçbir fark yoktur. Geleneksel belediyelerden farklı olarak, ilçe belediyeleri için şunlar söylenebilir: İlçe belediyelerinin bütçesini, büyükşehir belediyesi kabul etmektedir. İlçe belediyelerinin üzerinde merkezî idârenin idârî vesâyet yetkisinin yanında, kendisine göre merkez konumunda olan büyükşehir belediyelerine de iç idârî vesâyet yetkisi tanınmıştır. Köy İdâresi Yerel yönetimlerin en eskisi ve küçüğü ise köydür. Köy, nüfusu 150 ile 5000 arasında olan, taşınır ve taşınmaz mallara sahip, kendisine verilen mahalli müşterek hizmetleri yapan kamu tüzel kişiliğidir. 6360 sayılı kanun, büyükşehir belediyesi olan illerde il sınırları dahilinde bütün köylerin tüzel kişiliğinin kaldırılması ve mahalle olarak bağlı bulundukları ilçenin belediyesine katılmasını hüküm altına almıştır. Köyün; • Köy derneği, • Köy ihtiyar heyeti ve • Köy muhtarı olmak üzere üç organı vardır. Kamu Kurumları Kamu kurumları, belirli bir veya birkaç kamu hizmetini ya da faaliyetini yürütmekle görevli tüzel kişilik sahibi idâre teşkilatıdır. Türleri şöyle sıralanabilir: • Faaliyet konularına (işlevlerine) göre kamu kurumları, • Faaliyet yürüttükleri coğrafi alan açısından kamu kurumları, • Yönetim biçimi açısından kamu kurumları. Faaliyet Konularına Göre Kamu Kurumları Kamu kurumları, faaliyet konularına göre; • İdârî kamu kurumları, • İktisâdî kamu kurumları, • Sosyal kamu kurumları, • Bilimsel teknik ve kültürel kamu kurumları ile • Düzenleyici ve denetleyici kamu kurumları olmak üzere beş gruba ayrılılar. Klasik kamu hizmet ve faaliyetlerini kendi bünyelerinden ayırıp tüzel kişiliğe kavuşturduğu teşkilat birimlerine, idârî kamu kurumları; ticaret, sanayi, maliye, bankacılık, tarım ve madencilik gibi ekonomik faaliyetlerde bulunmak üzere kamu sermayesi veya katkısıyla kanun ya da kanunun verdiği açık yetkiye dayanılarak idârî işlemler uyarınca kurulup işletilenlerine ise iktisâdî kamu kurumları denir. İnsan topluluklarının çalışma, sağlık, konut, dinlenme, eğlenme, işsizlik emeklilik vs. sosyal gereksinimlerini karşılamakla, kısaca sosyal haklarını ve güvenliğini sağlamakla görevli özerk kamu kurumlarına sosyal kamu kurumları denir. Bilim, sanat, teknik ve kültürel alanlarda devlet önce denetlemeyi ve teşvik etmeyi yeğlerken zaman içinde bu tür hizmet ve faaliyetlerle doğrudan ilgilenirken sonra bunları da kendi görevleri arasında sayarak oluşturduğu kamu kurumlarına bilimsel, teknik ve kültürel kamu kurumları denmiştir.

Bir başka kamu kurumu türü olan düzenleyici ve denetleyici kamu kurumları, sermaye piyasası, rekabet, radyo ve televizyon yayıncılığı, bankacılık gibi kamusal yaşamın hassas alanlarında düzenleme ve denetleme yaparak hizmetten yararlananları koruma görevini yerine getirirler. Hizmet Sundukları Yer Açısından Kamu Kurumları Kamu kurumları, faaliyette bulundukları coğrafî alan açısından; Ulusal, Bölgesel ve Yerel olmak üzere üçe ayrılırlar. Ulusal kamu kurumları, ülke çapında kamu hizmeti yürütmekle görevli kamu kurumlarıdır. Bu tür kamu kurumları ülke çapında bazen mülkî idâre (il ve ilçe) temelinde, bazen de bölge temelinde bazen de hem bölge hem de il ve ilçe temelinde örgütlenebilirler. Bölgesel kamu kurumları sadece belli bir bölgede yaşayanlar için kamu hizmeti üstlenirler. Bir başka deyişle, üstlendikleri kamu hizmetini sadece yetkili oldukları bölgede yürütürler. Bölgesel kamu kurumları faaliyet konuları açısından daha ziyade idârî ve iktisâdî kamu kurumları olarak ortaya çıkabilirler. Mahallî idârelerden özellikle belediyeler, üstlendikleri kamu hizmetlerinden bir tanesine, yasaların verdiği yetkiye dayanarak tüzel kişilik kazandırıp kamu kurumu haline getirebilirler. Bu tür kamu kurumlarının faaliyet konuları genellikle iktisâdî kamu hizmetleri niteliğindedir. Yönetim Biçimleri Açısından Kamu Kurumları Kamu kurumları, yönetim biçimleri açısından; • Kamusal yönetim biçimleri uygulanan kamu kurumları ve • Özel yönetim biçimleri uygulanan kamu kurumları olmak üzere ikiye ayrılır. Kamu yönetim biçimleri uygulanan kurumlar, aslında devlet genel idâresinin eskiden beri sürdürdüğü klasik hizmet ve faaliyetlerin devlet bünyesinden ayrılması sonucu ortaya çıkarlar. Özel yönetim biçimleri uygulanan kurumlar ise aslında özel kesim tarafından yürütülen bazı faaliyetlerin kamu hizmeti haline sokularak bir tüzel kişilik biçiminde örgütlenmesi sonucu ortaya çıkarlar. Kamu Kurumu Niteliğinde Meslek Teşekkülleri Kamu kurumu niteliğinde meslek teşekkülleri, Anayasa 135. maddesi uyarınca, kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları olarak öngörülen teşkilat birimleri meslek sanat ve zanaat erbabının ve esnafın zorunlu olarak katıldıkları ve bağlı oldukları kamusal örgütlerdir.

İdârenin kuruluş, görev ve yetkilerinin kanunlarla düzenlenmesidir.
Kamu Tüzel Kişiliği Kanun veya kanunun açıkça verdiği bir yetkiye dayanarak bir idârî işlemle kurulan, üstün ve ayrıcalıklı yetkilerle donatılmış, Devlet tüzel kişiliğinden ayrı tüzel kişiliklerdir.
Yetkide Paralellik İlkesi Kural olarak bir idârî işlemi yapmaya yetkili makamın o işlemi kaldırmaya veya değiştirmeye de yetkili olmasıdır.
Usulde Paralellik İlkesi İdârî işlemin yapılması sırasında izlenen şekil ve usul kurallarının o işlemin değiştirilmesi veya kaldırılması sırasında da izlenmesi ilkesidir.
İdârenin Bütünlüğü İlkesi İdârenin kuruluş ve örgütleriyle bir bütünlük teşkil etmesidir
Hiyerarşi Aynı tüzel kişilik içerisindeki birimler ile merkezi idârenin başkent ve taşra örgütleri arasında kurulan sıralı hukuki bağdır.
İdârî Vesayet İdârenin bütünlüğünü sağlamak amacıyla, merkez konumundaki kamu tüzel kişisinin yerinden yönetim kuruluşları üzerinde sahip olduğu denetim yetkisidir.
Bakanlıklar Bakanlıklar, devletin üstlendiği kamu hizmetlerinin konularına göre uzmanlaşmış ve örgütlenmiş bölümleridir.
Danıştay Danıştay, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile görevlendirilmiş Yüksek İdâre Mahkemesi, danışma ve inceleme merciidir.
İl Özel İdâresi İl halkının mahallî müşterek nitelikteki ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan ve karar organı seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan, idârî ve malî özerkliğe sahip kamu tüzel kişisidir.
Kamu Kurumu Belirli bir veya birkaç kamu hizmetini ya da faaliyetini yürütmekle görevli tüzel kişiliğe sahip idâre teşkilatıdır.
Kamu Kurumu Niteliğinde Meslek Teşekkülleri Anayasanın 135. maddesinin kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları olarak öngördüğü teşkilat birimleri, meslek, sanat, zanaat erbabının ve esnafın zorunlu olarak katıldıkları ve bağlı oldukları kamusal örgütlerdir.

2. ÜNİTE
Kamu Görevlileri Kavramı İdârenin insan unsurunu oluşturan kamu görevlileri, kamu personeli olarak da adlandırılmaktadır. Kamu görevlilerini geniş ve dar anlamlarıyla ele aldığımızda, geniş anlamda kamu görevlileri kavramı kamu kesiminde çalışan herkesi kapsar. Örneğin, Cumhurbaşkanı, bakanlar, milletvekilleri, belediye başkanları, belediye meclis üyeleri, il genel meclisi üyeleri, ihtiyar meclisi üyeleri, muhtarlar, hâkimler, subaylar, doktorlar, öğretmenler, hizmetliler geniş anlamda kamu görevlileridir. Dar anlamda kamu görevlisi ise devletin siyasal yapısını oluşturan görevliler dışında kalan ve kamu hukuku rejimine tâbi, aslî ve sürekli görevleri yürüten gerçek kişileri ifade eder. Bunlar; hâkimler, subaylar, doktorlar, öğretmenler, hizmetliler gibi çeşitli hukuki statülerde bulunan sivil ve asker tüm kamu görevlileridir. Kamu Görevlilerinin Çeşitli Açılardan Sınıflandırılması Geniş anlamdaki kamu görevlilerinin yedi açıdan sınıflandırılması mümkündür. Bu sınıflama; • Göreve alınmaları, • Ücret, • Süre, • Aslî ve yardımcı olmaları, • Uygulanan hukuk dalları , • Anayasa ve Devlet Memurları Kanunu itibariyle yapılır. Sözleşmeli personel; özel bir meslek bilgisine ve uzmanlığa gerek gösteren, geçici işlerde ve zorunlu durumlara özgü olmak üzere kullanılan kamu personelidir. Devlet Memurluğu ve Memurluk Mesleği Anayasanın 128. maddesi “Devletin, kamu iktisadî teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idâre esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür.” hükmünü içerir. Anayasanın bu hükmünde yer alan “genel idâre esasları” kamu yetkisi, kamu kudreti kullanarak hizmet görmeyi ifade eder. 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 4. maddesinde de “Mevcut kuruluş biçimine bakılmaksızın, devlet ve diğer kamu tüzel kişilerince genel idâre esaslarına göre yürütülen aslî ve sürekli kamu hizmetlerini ifa ile görevlendirilenler memurdur.” ifadesiyle devlet memurluğu tanımlanmıştır. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda da memur kavramı yerine “kamu görevlisi” kavramına yer verildiği görülmektedir. Günümüzde memur ile idâre arasındaki ilişki hizmetin gereklerine göre yasalar tarafından belirlenmektedir.

Memur-işçi ayrımı bağlamında kamu kesimindeki hizmetlerin üçe ayrılması mümkündür. Bunlar; 1. Asli ve sürekli hizmetler, 2. Yardımcı hizmetler ve 3. İşçiler tarafından görülen hizmetlerdir. İdârenin aslî ve sürekli kamu hizmetleri ancak memurlar ve diğer kamu görevlileri tarafından yürütülebilir. Bu tür hizmetler, özel hukuk kurallarına göre çalıştırılan işçilere gördürülemez. Yardımcı hizmetlerin mutlaka memurlar eliyle yürütülmesi zorunlu değildir. Memurluk mesleğinin; • Genel memurluk ve • İstisnai memurluk olarak ikiye ayrılması mümkündür. İstisnai memurlukların dışında kalan tüm memurluklar genel memurluktur. İdârî açıdan özellik taşıyan bazı hizmetlere, yine idârî sebeplerle ana personel rejimine bağlı kalınmaksızın memur atanabilme imkânı sağlayan kadrolara “istisnai memurluklar” adı verilmektedir. İstisnai memurluk genel memurluk kadrolarına göre daha az güvencelidir. Kişiler bilgi ve yeteneklerine göre belli bir düzeyde memurluk mesleğine girerler. Memurluğun bir meslek olarak kabul edilmesi için, memurların tarafsız olması ve memurların siyasal partilere girmesinin yasaklanması gibi bazı şartların sağlanması gerekir. İdâre tarafından kullanılacak görevliler; hem sayıları yönünden hem de nitelikleri açısından yasama organının denetimi altındadır. Bir kurumun kullanacağı görevlilerin sayısı “kadro” ile belli olur. Bu bağlamda kadro, kamu hizmetlerinin yürütülmesini sağlamak üzere memurun atandığı belirli yetki, hak, ödev ve sorumlulukla donatılmış görev yeri olarak tanımlanmaktadır. Kadro genellikle iki yoldan saptanır: • Birinci yol yasa çıkarmaktır. • İkinci yol ise idârî karar almaktır. Kuruluşun belirlenen amacına ulaşabilmesi için ihtiyaç duyulan personel sayısının nitelikleri itibariyle belirlenmesi, personelin temin edilmesi, muhafazası ve geliştirilmesini içeren bir süreç de “norm kadro”yu ifade eder. Memurluk mesleğinin; • Sınıflandırma ilkesi, • Kariyer ilkesi ve • Liyakat ilkesi olmak üzere üç temel ilkesi bulunmaktadır. Sınıflandırma ilkesi, devlet memurlarının görevlerinin gerektirdiği niteliklere ve mesleklere göre sınıflara ayırmaktır.
Kariyer ilkesi, devlet memurlarına yaptıkları hizmet için lüzumlu bilgilere ve yetişme şartlarına uygun şekilde sınıflar içinde en yüksek derecelere kadar ilerleme imkânı sağlamaktır. Liyakat ilkesi ise, kamu hizmet ve görevlerine girmeyi, sınıflar içinde ilerleme ve yükselmeyi, görevin sona erdirilmesini liyakat sistemine dayandırmayı ve bu sistemin eşit imkânlarla uygulanmasında devlet memurlarına güvence sağlamayı ifade eder. İdâre memur alırken üç temel ilkeye uymalıdır. Bunlar; • Serbestlik, • Eşitlik ve • Görevin gerektirdiği niteliklerin dışında başka bir nitelik aranmamasıdır. Serbestlik ilkesi, memur olmanın kişinin isteğine bağlı olması, hiç kimsenin isteği dışında memur olmaya zorlanamamasıdır. Eşitlik ilkesi, memurluğa girişte görevin gerektirdiği nitelikler dışında bir ayrım yapılmayarak aynı hukuki durumda olanlara aynı hukuki işlemlerin uygulanmasıdır. Kamu hizmetlerinin iyi bir biçimde yürütülebilmesi için memur alımına, genel koşulların yanında özel koşullar da konabilir. Genel koşullar vatandaşlık, yaş, öğrenim durumu, kamu haklarından kısıtlı bulunmamak ile mahkûmiyet, askerlik ve sağlık gibi koşullardır. Saydığımız koşullar yanında Anayasaya aykırı olmamak koşuluyla özel koşulların aranması da mümkündür. Yurttaşların kamu hizmetlerinin yürütülmesine katılımını sağlayan haklara kamu hakları denir. Memur ihtiyacının nasıl ortaya çıktığı konusunda da iki durum söz konusudur. Bunlardan; • Birincisi yeni bir kamu hizmetinin kurulması veya yürütülmekte olan bir hizmetin genişletilmesi sonucu yeni kadrolara ihtiyaç duyulmasıdır. • Diğeri ise emeklilik, ayrılma, ölüm, yükselme gibi nedenlerle kadroların boşalmasıdır. Memuriyete alımda liyakat ve kariyer ilkelerinin gerçekleştirilmesini sağlayacak araç ise sınavdır. Sınavlar; • Yeterlilik ve • Yarışma sınavı olarak ikiye ayrılır Devlet Personel Başkanlığına verilen memur alım yetkisi ÖSYM’ye sınav yaptırılarak kullanılmaktadır. Aday Memur, ilk defa Devlet memurluğuna atanacaklar için uygulanan merkezi sınavı kazanarak temel, hazırlayıcı eğitim ve staja tabi tutulmak üzere kamu kurum ve kuruluşlarına atananları belirtir. Adaylık süresini başarıyla tamamlayan adaylar asil memur olarak atanır. Bir kimsenin bir göreve atanması, “atama” denen bir idârî işlemle olur. Atama idârenin tek yanlı iradesi ile hukuki sonuçlar doğuran, kurucu, yenilik doğurucu, icraî -idâri işlemdir. Asli Memur: Adaylık süresi içinde temel, hazırlayıcı eğitim ve staj dönemlerinde başarılı olup ve bu süre içinde disiplin cezası almayarak memurluğa hak kazanandır. Aynı yerde göreve başlayanların atama emrinin kendilerine duyurulduğu günü izleyen gün, başka yerdeki göreve atananların ise 15 gün içinde görev yerine hareket etmeleri ve yol süresini izleyen gün işe başlamaları gerekir. Memurlara yollukları verilmeden atama emri bildirilmez. İlk kez ya da yeniden göreve atananlardan belge ile kanıtlanabilir zorlayıcı bir neden olmaksızın süresi içinde göreve başlamayanların atama işlemi bozulur. Memurlara hizmetle ilgili bilgileri veren, beceri kazanmasını sağlayan eğitimler verilmektedir. Bu eğitim kurumsal ve kurumlar arası düzeyde verilmektedir. Memurların çeşitli ödev ve yükümlülükleri bulunmaktadır. Bunlar, Anayasa, yasa ve devlete bağlılık, kişisel olarak ve kesintisiz hizmet (işbaşında bulunma) borcu, emirlere uyma ve hukuka aykırı emir, tarafsızlık yükümlülüğü, mal bildiriminde bulunma yükümlülüğü, uyumlu giyinme, davranış ve işbirliği yükümlülüğü, görev yerinde oturma yükümlülüğü, resmî belge, araç ve gereçleri geri verme yükümlülüğü şeklindedir. Memurlara konan yasaklar ise, başka görev alma yasağı, toplu eylemlerde bulunma, birlikte çekilme ve grev yasağı, ticaret ve kazanç getirici faaliyetlerde bulunma yasağı, hediye ve çıkar sağlama yasağı, siyasal partilere girme yasağı, kitle iletişim araçlarına bilgi veya demeç verme ve gizli bilgileri açıklama yasağı, ayrıldığı kuruma karşı görev alma yasağı şeklinde olabilmektedir. Grev, toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıktığında işçilerin topluca çalışmayarak iş yerinde faaliyeti durdurmak veya önemli ölçüde aksatmak amacı ile aralarında anlaşarak ya da bir kuruluşun aynı amaçla çalışmaları için verdiği karara uyarak işi bırakmalarıdır. Memurların Değerlendirilmesi Değerlendirme, memurun görevinde başarılı olup olmadığı konusunda bir yargıya varma işlemidir. Değerlendirme bir yandan memurla ilgili birçok kararın alınmasında bir araç olarak kullanılmakta, diğer yandan da memura kendi durumunu belirleme, aksayan yönlerini düzeltme olanağı sağlamaktadır. 657 sayılı Kanuna göre memurlar, Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası esas alınarak personel bilgi sistemine kaydolunur ve her memur için bir özlük dosyası tutulur. Memurların başarı derecelerinin ölçülmesi amacıyla, her türlü durumlarının işlendiği dosyaya özlük dosyası adı verilir.

657 sayılı Kanunun 125. maddesinde devlet memurlarına verilebilecek disiplin cezaları öngörülmüştür. Disiplin cezası, mevzuatın öngördüğü düzen kurallarına uymama hâlinde uygulanan ve kamu görevlerinin gereği gibi görülebilmesi için görevliler hakkında uygulanan cezalardır. Bu cezalar aşağıdaki gibidir: a. Uyarma, b. Kınama, c. Aylıktan kesme, d. Kademe ilerlemesinin durdurulması, e. Devlet memurluğundan çıkarma. Uyarma, memura görevinde ve davranışlarında daha dikkatli olması gerektiğinin yazı ile bildirilmesi şeklindedir. Kınama, memura görevinde ve davranışlarında kusurlu olduğunun yazı ile bildirilmesidir. Aylıktan kesme, memurun brüt aylığından 1/30 ile 1/8 arasında kesinti yapılmasıdır. Kademe ilerlemesinin durdurulması, fiilin ağırlık derecesine göre memurun, bulunduğu kademede ilerlemesinin 13 yıl durdurulmasıdır. Devlet memurluğundan çıkarma, bir daha devlet memurluğuna atanmamak üzere memurluktan çıkarmaktır. Disiplin cezalarına karşı memur; • İdârî ve • Yargısal olmak üzere iki tür başvuru yoluna başvurma imkanına sahiptir. Görev ve unvanında değişiklik olmaksızın memurun belirli bir hizmet süresi ve yeteneğini göstermesi hâlinde aylıkça ilerlemesi de kademe ilerlemesi olarak adlandırılmaktadır. Derece yükselmesi ise memurun, bulunduğu hiyerarşi içinde ilerlemesi ve bulunduğu dereceden bir üst dereceye geçmesidir. Buna “rütbe yükselmesi” veya “dikey yükselme” de denir. Kişisel kusur, hizmetle ve görevle doğrudan doğruya ya da dolaylı hiçbir ilgisi olmayan, hukukun kamu görevlisi olsun ya da olmasın herkese yüklediği genel ödevlere aykırı eylem ve davranışlardır. Memurun hizmet etme hak ve yükümlülüğünde kısıtlama yapan iki durum vardır. Bunlar; • Kadro açığı ve • Görevden uzaklaştırma durumlarıdır. “Kadro açığı” terimiyle kadrosu kaldırılan fakat memurluk statüsünden henüz çıkarılmamış bulunan memurların durumu anlatılır. Bu durum, genellikle boş olmayan bir kadronun kaldırılmasıyla ortaya çıkar. Memurların ceza veya disiplin soruşturması ile karşı karşıya kalmaları durumunda, görevi başında kalmalarında sakınca bulunması hâllerinde uygulanan geçici önlemlere görevden uzaklaştırma adı verilmektedir. Devlet Memurları Kanununda memurluğu sona erdiren nedenler aşağıdaki gibi sıralanmıştır: • Çekilme, • Çekilmiş sayılma, • Çıkarılma, • Memur olmanın koşullarında eksiklik, • Bağdaşmazlık, • Emeklilik, • Ölüm. Kamu Görevlileri Hakkında Ceza Soruşturması Ceza hukuku bağlamında kamu görevlileri özel bir konum içindedirler. Kamu görevlisi olmak ceza hukukunda ağırlatıcı nedenler arasında kabul edilmiş, bir suçun mağdurunun ya da failinin kamu görevlisi olması halinde failin daha ağır bir ceza ile cezalandırılması öngörülmüştür. Kamu görevlilerinin suç işlemeleri halinde üç farklı biçimde ceza soruşturması yapılabilir. Bunlar; • Genel hükümlere göre yapılan ceza soruşturması; • 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanununa göre yapılan ceza soruşturması; • 4483 sayılı Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanuna göre ceza soruşturmasıdır. 4483 sayılı Kanun kapsamına giren bir suç işlediği iddia edilen memur veya diğer kamu görevlileri hakkında Cumhuriyet savcısı tarafından soruşturma yapılabilmesi için yetkili idârî merciden izin alınması gerekir. Buna “izin sistemi ”denir. Kamu Görevlilerinin Emeklilikleri Emeklilik, belli bir yaşa gelmiş veya belli bir hizmet süresini doldurmuş bulunan kamu görevlisinin, kamu görevlisi statüsünden çıkarılıp emeklilik statüsüne sokulması olarak ifade edilmektedir. Kamu görevlilerinin emeklilerine ve hak sahiplerine sağlanan haklar şunlardır: • Yaşlılık aylığı (emekli aylığı), • Malûllük, görev malûllüğü ve harp malûllüğü aylıkları, • Hak sahiplerine bağlanan aylıklar, • Evlenme ve cenaze ödeneği, • Emekli ikramiyesi, • Toptan ödeme ve ihya. Malûllük, bir kimsenin bir dış etki, hastalık veya kaza sonucunda çalışma gücünü kısmen veya tamamen yitirmesidir.

3. ÜNİTE
Giriş Bir ülkede kamu idâresinin (kısaca idârenin) teşkilatlanıp personel istihdam etmesi, üstlenmiş olduğu veya üstleneceği kamu hizmetlerini veya idârî faaliyetleri yürütmesi için yeterli değildir. Bunların yanında, belirli bir mal varlığına da ihtiyaç vardır. Genel Olarak İdârenin Mal Varlığı İdârenin Mal Varlığının Bulunmasının Nedeni İdârenin üstenmiş olduğu kamu hizmetlerini ve diğer görevlerini arzu edilen biçimde ve günün koşullarına göre yapabilmesi için belirli bir miktar malvarlığını sürekli bir biçimde bulundurması gerekir. Aksi bir uygulama, idâre işlevinin sürekliliği ilkesiyle bağdaşmaz ve özellikle kamu hizmetleri ile kolluk hizmetlerinin yürütülmesini kesintiye uğratır. Özel hukuk açısından mal varlığı, bir kişinin para ile ölçülebilen haklarının ve borçlarının toplamını ifade etmektedir. Malvarlığı iki kısımdan oluşmaktadır: Bunlar; Aktif kısım ve Pasif kısımdır. Kişinin hakları ve alacakları, malvarlığının aktif kısmını oluştururken, borçları da pasif kısmını oluşturmaktadır. İdârenin malvarlığının büyük bir bölümünü, idarî faaliyetlerin aracını oluşturan eşyalar oluşturmaktadır. Ancak, idârenin malvarlığı da diğer malvarlıkları gibi taşınır ve taşınmaz mallar ile alacak ve borçlardan oluşmaktadır. İdârenin Mal Varlığının Kısımları İdârenin malvarlığı, beş ana kısımdan meydana gelmektedir. Bu kısımlar; İdârenin kamusal malları, İdârenin özel malları, İdârenin alacakları, İdârenin borçları ve İdârî irtifaklardır. İdârenin Kamu Malları (Kamusal Mallar) Kamu tüzel kişilerinin ellerinde bulunan taşınır ve taşınmaz mallardan kamu tarafından kullanılanlarla bir kamu hizmetine o hizmetin bir öğesi olacak biçimde bağlanmış olan mallar, kamusal mal sayılırlar. Diğer bir ifadeyle Kamu Malları (Kamusal Mallar), kamulaştırılamama, haczedilememe gibi bazı ayrıcalıklardan yararlanan özel statüye tabi Devlet veya kamu tüzel kişilerine ait mallardır. İdârenin elindeki malların özel mal mı yoksa kamusal mal mı olduğunun belirlenmesinde öncelikle bakılması gereken yer kanun metinleridir. Ancak kanun metninde bir malın kamusal mal olup olmadığına ilişkin açık hüküm bulunmuyorsa organik ve maddi koşulların birlikte gerçekleşip gerçekleşmediğine bakılır. Kamusal Malların Sınıflandırılması: Kamusal mallar çeşitli açılardan tasnife tâbi tutulabilirler. Kullanma açısından; • Orta malları,
• Hizmet malları ve • Sahipsiz mallardır. Kökenleri açısından; • Doğal kamusal mallar ve • Yapay kamusal mallardır. Kamusal mal niteliği kazanmaları açısından; • Niteliği gereği kamusal mal sayılanlar, • Geleneksel kamusal mallar ve • Özgüleme yöntemiyle kamusal mal olanlardır. Taşınıp taşınamadıklarına göre; • Taşınır kamu malları ve • Taşınmaz kamu mallarıdır. Orta malları (halkın kullanımına ayrılan mallar), herkesin veya halkın bir kısmının doğrudan kullanımına veya yararlanmasına özgülenmiş olan mallardır. Hizmet malları (belli kamu hizmetlerine ayrılanlar), kamu hizmetinin yürütülmesi için zorunlu olan, hizmetle yakın ilgisi olan kamu mallarına denir. Sahipsiz mallar, doğrudan doğruya herkesin ortak yararlanmasına doğal nitelikleri gereği açık olan mallardır. Denizler, göller ve atmosfer gibi kamusal mallar, doğal kamusal mallardır. Kamusal mal niteliğini kazanmaları ve kaybetmeleri hukuki işlemle ve o hukuki işlemin uygulanmasıyla ortaya çıkan kamusal mallara, “yapay kamusal mallar” denmektedir. Özel mülkiyete konu olamayacak nitelikteki kamusal mallar, “niteliği gereği kamusal mal” sayılırlar. Otlak, yaylak, kışlak ve pazar yerleri gibi kamusal mallar, geleneksel olarak kamu malı sayılırlar. Kamu otoritelerinin ellerindeki bir malın, kamusal mal statüsüne sokulmasına, tahsis ya da özgüleme denmektedir. Diğer bir ifadeyle Tahsis (Özgüleme), Devletin özel mülkiyetindeki bir malın, orta malı veya hizmet malı hâline getirilmesi ya da bir kamusal malın, bir kamusal mal kümesinden diğerine geçirilmesi işlemidir. Taşınmaz kamusal mallar, bir yerden başka yere taşınamayan kamusal mallardır. Kamu tüzel kişilerin mülkiyetinde bulunan halkın doğrudan kullanımına veya bir kamu hizmetinin yürütülmesine özgülenmiş taşınır mallara, “taşınır kamusal mallar” denir. Kamusal Malların Hukuki Durumu Kamusal Malların Özellikleri: Kamusal mallar çeşitli sebeplerden kaynaklanan bazı özelliklere sahiptir: 1. Kamusal mallar kamulaştırılamazlar. 2. Kamusal mallar satılamazlar, ancak, bu nitelikleri kaldırıldıktan sonra satılabilirler. 3. Kamusal mallar üzerinde devir, ferağ ve ipotek gibi medenî hukuk işlemleri yapılamaz. 4. Kamusal mallar kural olarak haciz edilemez. 5. Kamusal mallar, kural olarak vergi ve benzeri mali yükümlülüklere konu olamazlar. 6. Kamusal malların korunması için özel kurallar konulmuştur. 7. Kamusal malların hepsinin tapu kütüğüne yazılması gerekmez. 8. Kamusal mallar, kazandırıcı zaman aşımı yoluyla özel kişiler tarafından iktisap edilemezler. Kamusal Malların Devredilmezliği İlkesine göre kamusal mallar, nitelikleri gereğince, alınıp satılamazlar, zaman aşımı ile kazanılamazlar. Kamusal Mal Niteliğinin Kazanılması ve Kaybedilmesi: İdâreye ait herhangi bir malın “kamusal mal” niteliğini kazanabilmesi için kamu tüzel kişisi tarafından iktisap edilme ve tahsis şeklinde iki koşulun birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir. Bir mala kamusal mal niteliğinin verilebilmesi için gereken nedenlerin ortadan kalkması ise, o malın kamusal mal olma niteliğini kaybetmesi anlamına gelmektedir. Kamusal Mallardan Yararlanma: Kamusal mallardan yararlanma iki biçimde olur. Bunlardan; • Birincisi ve kural olanı genel yararlanmadır. • İkincisi ve istisna olanı ise özel yararlanmadır. Kamusal mallardan özgülenme amacına uygun olarak, herkesin eşit ve serbestçe yararlanabilmesine genel yararlanma; belirli kişi ya da kişilerin, kamusal mallardan başkalarının yararlanmalarını da ortadan kaldırabilecek biçimde yararlanmalarına ise özel yararlanma adı verilir. Kamusal mallardan özel yararlanmalar izne tabidir. Buna izin ilkesi denilmektedir. Kamusal mallardan özel yararlanma karşılığı olarak bir bedel alınır. Buna da bedel ilkesi denir. Özel yararlanmalarda geçicilik esastır. İzin ile yararlanmalarda, idârenin kamusal malının korunması amacıyla malı her zaman kendi kullanımına alabileceği; verdiği izni süresi sona erdiğinde yenilemeyebileceği ve izin süresi sona ermeden de kamu yararının gerektirdiği durumlarda izni geri alabileceği kabul edilmektedir. Bu yararlanmanın geçiciliği ilkesi olarak adlandırılmaktadır. İdârenin Özel Malları İdârenin Özel Malı Kavramı: İdârenin mülkiyetinde olan ve idârenin üstlendiği görevlerin yürütülmesinde doğrudan doğruya etkisi olmayan mallara idârenin özel malları denir. İdârenin Özel Mallarının Ortak Özellikleri şöyle sıralanabilir: 1. İdârenin özel malları kural olarak özel hukuk kurullarına tâbidir. 2. İdâre, özel mallarını, satın alma, miras, bağış gibi özel hukuk hükümlerine göre elde eder.

3. İdârenin özel malları dolayısıyla çıkan uyuşmazlıklar, kural olarak adlî yargının görev alanına girer. 4. Özel mallara da bazı durumlarda, kamu hukuku kuralları uygulanır. Örneğin devletin (hazinenin) özel malları da kamusal malları gibi haczedilemez. İdârî İrtifaklar Özel mülkiyet kapsamındaki taşınmazların kullanımına, toplum yararı amacıyla getirilen en önemli sınırlamalardan bir tanesi de idârî irtifaklardır. İdârî irtifaklar kamu ya da kamusal mallar yararına özel mülkiyet kapsamındaki taşınmazlar üzerinde kurulan sınırlamalar olup, mülkiyet hakkından kaynaklanan bazı ikincil hakları kısmen veya tamamen sınırlandırmaktadır. İdârenin Gelir Kaynakları ve Alacakları Devlet ve diğer kamu tüzel kişilerinin gelirleri üç kaynaktan sağlanmaktadır. Bunlar; • İdârenin özel hukuka ilişkin gelir kaynakları ve alacakları, • İdârenin kamu hukukuna ilişkin alacakları ile • İdârenin borçlanma kaynaklarıdır. İdârenin Özel Hukuka İlişkin Gelir Kaynakları ve Alacakları, genel bütçe kapsamındaki idârelerin kamu görevi ve hizmeti dışında ilgili kanunlarında belirtilen faaliyetlerinden ve fiyatlandırılabilir nitelikteki mal ve hizmet teslimlerinden sağlanan ve genel bütçede gösterilen gelirlerdir. İdârenin Kamu Hukukuna İlişkin Alacakları: Kamu alacakları, Devletin ve diğer kamu tüzel kişilerinin kamu hukukundan doğan ve bu hukuk hükümlerine tâbi olan alacaklarıdır. Kamu alacak ve gelirlerinin en önemlileri; Vergiler, Para cezaları, Resimler, Harçlar, Bedel, Ruhsatiye, Şerefiyeler ve Kamu kredileridir. Kamu Alacaklarının Tahsili: Her ne kadar idâreye kamusal alacaklarını tahsil edebilme açısından özel kişilere göre bir üstünlük ve ayrıcalık tanınması ve böylelikle kamusal alacakların güvence altına almasının sağlanması gerekse de bu gerekliliğe tam olarak uyulmamıştır. Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’la yalnızca bazı kamu tüzel kişilerinin kamusal alacakları düzenlenmiştir. Kanun’a göre özel tahsil yöntemini sadece devlet genel idâresi, il özel idâreleri ve belediyeler uygulayabilmektedir. Sayılanlar dışındaki kamu tüzel kişileri her türlü alacaklarını İcra İflas Kanunu’nun öngördüğü yönteme göre tahsil edecektir. Kamu Alacaklarının Düşmesi, temel olarak beş şekilde gerçekleşmektedir. Bunlar; Ödeme, Zamanaşımı, Terkin, Takas ve Ölümdür. İdârenin Borçları İdârenin borç kaynakları kamu kredileri, çeşitli mahkeme ilamları, idârenin imzaladığı her türlü borçlandırıcı sözleşmeler, idârenin haksız fiilleri, mevcut kamu hizmetlerinin genişletilmesi veya yeni bir kamu hizmetinin kurulması, personel giderleri, çeşitli bakım ve onarım masrafları şeklinde olabilir. Belirtmek gerekir ki idârenin borçlarını ödememesi açısından temel ilke idâre aleyhine “cebri icra yasağı”dır. Ancak yargı kararlarının idâre tarafından yerine getirilmemesi, idârenin borçlarını ödememesi ve bunda ısrar etmesi durumlarında idâreden alacağı olan kişiler yetkili idâre mahkemelerinde maddi ve manevi tazminatı içeren tam yargı davası açabileceklerdir. İdâreye Mal veya Hak Kazandıran Yöntemler İdâreye mal veya hak kazandıran en önemli kamusal yöntemler; Kamulaştırma, Dolayısıyla kamulaştırma, İstimvâl (Rekizisyon), Geçici işgal, Devletleştirme, Zoralım (Müsadere) ve İhale yöntemleridir. Kamulaştırma Danıştay kararlarına göre kamulaştırma; mal sahibinin istekli olup olmadığına bakılmaksızın, özel mülkiyet içinde bulunan bir gayrimenkulün veya irtifakın yahut kaynağın kamu malları arasında yer almasını sağlayan bir idârî yoldur. Diğer bir ifadeyle Kamulaştırma, Devlet veya kamu tüzel kişilerinin, kamu yararının gerektirdiği durumlarda, bedelini peşin ödemek koşuluyla, özel mülkiyet-te bulunan taşınmaz malların tamamına veya bir kısmına yasada gösterilen yöntemlere göre kamu yararına el koymasıdır. Malikin kabul etmesi hâlinde, kamulaştırılan taşınmaz malın bedeli yerine, idârenin kamu hizmetlerine tahsis edilmemiş olan taşınmaz mallarından, bu bedeli kısmen veya tamamen karşılayacak miktarının verilmesine “trampa yoluyla kamulaştırma” denilmektedir. Trampa, bir hak veya bir malın başka bir hak veya mal ile değiştirilmesini amaçlayan sözleşmedir. Kamulaştırmanın Özellikleri şöyle sıralanabilir: 1. Kamulaştırma, bireylerin veya özel hukuk tüzel kişilerinin mülkiyetinde olan taşınmazların, kaynakların veya irtifakların üzerinde yapılabilir. 2. Kamulaştırma işlemini yapmaya devlet veya Kamulaştırma Kanunu’nda sayılan kamu tüzel kişilerinin yetkili organları ya da mercileri yetkilidir. 3. Kamulaştırma karşılığı olarak taşınmazın gerçek değeri ödenir. 4. Kamulaştırma bedeli ile artırım bedeli kural olarak peşin ve nakden ödenir. 5. Kamulaştırma, hem idârî yün hem de adlî yönü olan bir işlemdir. Acele Kamulaştırma; Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanunu’nun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya aceleliğine Cumhurbaşkanınca karar alınacak hâllerde veya özel yasalarla öngörülen olağanüstü durumlarda, kıymet takdiri dışındaki işlemler sonradan tamamlanmak üzere bir taşınmazın kamulaştırılmasıdır.

Kamulaştırma Süreçleri: Kamulaştırma işlemi, idârî ve yargısal süreci olan bir işlemdir. İdârî süreç: Kamulaştırma işleminin idârî süreci, kronolojik olarak; yeterli ödeneğin sağlanması, kamu yararı kararının alınması, taşınmazın, kaynağın veya irtifakın belirlenmesi, kamulaştırılacak şeyin değerinin saptanması ve satın alma şeklinde olmaktadır. Kamulaştırmadan Vazgeçme; idâre, kamulaştırma işlemi tamamlanmadan her aşamasında, bedel tespit davası açılmış ise, bu dava kesinleşmeden, kısmen ya da tamamen kamulaştırmadan vazgeçebilir. Yargısal süreç: Satın alma usulünün uygulanması sonucunda tarafların anlaşamaması durumunda, kamulaştırma yapmak isteyen idârenin adlî yargı içinde yer alan asliye hukuk mahkemesine başvurması ile başlamaktadır. Yargısal süreç, hem idârenin adlî yargı içinde yer alan asliye hukuk mahkemelerinde açacağı değer tespit ve tapu tescil davaları ile düzeltim davalarını, hem de taşınmaz sahibinin adlî yargı yerinde açacağı düzeltim davası ile idârî yargıda açacağı iptal davasını kapsamaktadır. Kamu yararında belirtilen amacın gerçekleşmemesi, ya da gerçekleşme olasılığının ortadan kalkması hâlinde, kamulaştırılan malın sahibine geri verilmesi yoluna “mâlikin geri alma hakkı” denir Kamulaştırmanın Yargısal Denetimi üç şekilde yapılır: 1. Taşınmazın bulunduğu yer asliye hukuk mahkemesinde kamulaştırma yapan idârenin açmış olduğu bedel tespiti ve taşınmazın tescil taleplerini içeren davalar; 2. Kamulaştırma işleminin iptaline ilişkin idârî yargıda açılacak iptal davaları ve 3. Son olarak maddi hatalara karşı adlî yargıda açılacak olan düzeltim davalarıdır. Bekletici Mesele; Bir dava hakkında esas kararı verebilmek için, bir başka yargı makamında çözülmesi gereken sorunun sonucunun beklenmesidir. Dolayısıyla Kamulaştırma İdârenin özel mülkiyet konusu olan herhangi bir taşınmazı, bilerek veya bilmeyerek kamulaştırma usulüne uymaksızın, kamulaştırma işlemine başlandığı tarihte tamamlamadan ve bir bedel ödemeden “fiilen işgal” etmesi ve bir kamu hizmetine tahsis ederek üzerinde bazı bayındırlık eserleri gerçekleştirmiş veya söz konusu taşınmazın kullanımını engellemiş olması halinde; bu gibi durumlarda özel mülkiyete konu olan o taşınmaz kamu hizmetiyle kaynaşmış, dolayısıyla kamulaştırılmış olur. Türk yargı kararlarında ve hukuk öğretisinde dolayısıyla kamulaştırmaya, kamulaştırmasız el koyma ve kamulaştırmasız el atma da denmektedir. İstimvâl (Rekizisyon) Taşınır malların kamulaştırılmasına, taşınır ve taşınmaz malların kullanımının geçici olarak idâreye geçmesine ve askerlik dışında bireylere bedensel çalışma yükümlülüğü getirilmesine istimvâl adı verilir. İstimvâlin özellikleri şunlardır: 1. İstimvâlde idâre, kamu gücüne dayanarak, idârî işlem ve eylem yapar. İstimvâl kararı da bir idârîicrai işlemdir, sözleşme değildir. 2. İstimvâl vergi ve benzeri bir mali yükümlülük değildir. 3. İstimvâl yöntemi, ancak olağanüstü durumlarda uygulanabilir. 4. İdâre istimvâle, ancak maliklerin taşınır mallarını kendi rızaları ile devretmemeleri durumunda başvurabilir. 5. Kural olarak taşınır malın değeri veya taşınır ve taşınmazların kullanma bedelleri idâre tarafından ödenir. 6. İstimvâl konusu olacak taşınır ve taşınmaz malları elinde bulunduranlar, idâreye karşı sorumludur. Geçici İşgal Geçici işgal, bir bayındırlık hizmetinin görülmesi esnasında ihtiyaç duyulan taş, kum ve benzeri maddeleri çıkarabilmek ve hazırlayabilmek ya da bazı eşyaları depolayabilmek için özel mülkiyette bulunan bir taşınmaza idâre tarafından geçici olarak el konulmasıdır. Dava açma süresi, özel kanunlarda ayrı süre gösterilmeyen hallerde Danıştay’da ve idâre mahkemelerinde altmış ve vergi mahkemelerinde otuz gündür. Devletleştirme Devletleştirme, yasama organının çıkardığı bir biçimsel yasa ile kamu hizmeti niteliği taşıyan bir özel işletmenin, kamu yararının zorunlu kıldığı durumlarda bütün malvarlığı ile idâreye geçmesidir. Zoralım (Müsadere) Zoralım (müsadere); Ceza Hukukunu ilgilendiren yasalarda belirtilen bazı durumlarda, işlenen suçlarda kullanılan veya bu suçlar sonucunda elde edilen belirli malların mülkiyetinin veya suç neticesinde elde edilen bazı kazançların mahkeme kararıyla maliklerinden ya da kazanç sahiplerinden alınarak kamusal bir kuruma verilmesidir. Suç konusu olmamakla birlikte, zoralım konusu eşyanın zoralımına sulh ceza hakimliği duruşmasız olarak karar verir. İdârenin İhale İşlemleri İhale; idârenin görev alanına giren hizmetlerin yürütülmesi amacıyla, karşılığı idâre tarafından ödenmek üzere gerekli mal ve hizmetlerin alınmasına veya bir işin yasada öngörülen usul kurallarına uymak suretiyle oluşturulan rekabet ortamı içerisinde katılan adaylardan en uygun teklifi sunan özel bir kişiye yaptırılmasına yönelik olan sözleşmelerin oluşum sürecine denmektedir. İhaleye İlişkin Temel İlkeler: İhâleye egemen olan ilkeler şunlardır: Açıklık veya saydamlık ilkesi, Yarışma ilkesi, Uygun bedel ilkesi, İhâleye katılacaklarda belli yetenek ve koşulların aranması ilkesi, Yaklaşık maliyetin önceden hesaplanması ve Gizli tutulması ilkesi, Eşik değer ilkesi, Eşit muamele ilkesi, Kamuoyu denetimi ilkesi ve 4734 sayılı Yasada öngörülen diğer ilkeler. Açıklık ilkesi, bir ihalenin resmi gazete veya diğer gazetelerde ilân edilerek mümkün olduğu kadar çok kişinin ihaleye başvurusunun sağlanmasıdır. Açık ihâle yöntemi ise bütün isteklilerin teklif verebildiği yöntemdir. İhalede Uygulanan Yöntemler: İdârenin yaptığı ihalelerde uygulanan yöntemler ihalenin tabi olduğu yasaya göre belirlenmektedir. 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu’nda ihale; • Hazırlık aşaması, • Uygun bedelin sağlanması aşaması, • Sözleşmenin yapılması aşaması, • Sözleşmenin yürütülmesi aşaması ve • Uyuşmazlıkların giderilmesi aşaması şeklindedir. 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nda ihale; • Hazırlık aşaması, • Tekliflerin açılma ve değerlendirme aşaması, • Sözleşmenin yapılması aşaması, • İhale sonucunun bildirimi aşaması ve • Uyuşmazlıkların giderilmesi şeklindedir. Belli İstekliler Arasında İhâle Yöntemi; yapılacak ön yeterlik değerlendirmesi sonucunda idârece davet edilen isteklilerin teklif verebildiği bir yöntemdir. Bu yöntem, işin niteliği gereği uzmanlık gerektirmesi durumunda açık ihâle yönteminin uygulanamadığı hâllerde uygulanmaktadır. Pazarlık Yöntemi; açık ihâle veya belli istekliler arasında ihâle yöntemi ile yapılan ihâle sonucunda teklif çıkmaması; savunma ve güvenlikle ilgili özel durumların ortaya çıkması üzerine ihâlenin acil olarak yapılmasının zorunlu olması gibi durumlarda uygulanan bir yöntemdir. Doğrudan Temin Yöntemi; 4734 sayılı Kanunun 22. maddesinde belirtilen hâllerde ihtiyaçların ilân yapılmaksızın ve teminat alınmaksızın doğrudan teminini sağlamaya yönelik bir yöntemdir. Tasarım Yarışmaları Yöntemi; İdâreler gerekli gördükleri mimarlık, mühendislik, kentsel tasarım projeleri, şehir ve bölge planlama ile ilgili bir plan veya tasarım projesi elde edilmesine yönelik olarak, ilgili mevzutında belirlenecek usûl ve esaslara göre rekabeti sağlayacak şekilde ilân yapılmak suretiyle, jüri tarafından değerlendirme yapılmak üzere ödüllü veya ödülsüz yarışma yaptırabilir. İhâle Komisyonu; idârenin, ihâle ve harcama yapma yetki ve sorumluluğuna sahip kişi (ihâle yetkilisi) veya kurulunun görevlendireceği en az beş ve tek sayıda kişiden oluşan komisyondur.

4. ÜNİTE
İdârî İşlem Kavramı İdâre hukukunun en önemli başlıklarından olan idârî işlemler konusunun anlaşılması için “idâre” kavramının esaslarını ortaya koymak gerekmektedir. İdâre kavramının iki anlamı bulunmaktadır. Bu anlamlardan ilki olan organik idâre, devlet yapılanması içindeki yasama ve yargı fonksiyonları haricinde kalan ve yürütme organının ilintili olduğu kurum ve kuruluşların tamamıdır. İşlevsel anlamda idâre ise yasama ve yargı fonksiyonu dışında kalan ve ayrıca devletin salt siyasi nitelikli işlevi dışında kalan idâre işlevini ifade etmektedir. Ayrıca eklemek gerekir ki, idâre işlevini yerine getiren kural olarak organik idâre olmakta, ancak yasama ve yargı organları tarafından yürütülen kimi faaliyetler (mahkemelerin kalem işlerinin yürütülmesi gibi) de idâre işlevi niteliği taşımaktadır. İdârenin tek yanlı irâdesi ile hukuk düzeninde sonuç yaratan, değişiklik yapan ve kamu hukuku niteliği taşıyan işlemlere idârî işlem denir. İdârî işlemlerin amacı kamu yararını gerçekleştirmektir. İşlemleri yapmaya yetkili kamu görevlileri ve işlemlerin içeriği yasalarla saptanmış olmakla beraber, ilgili işlemler aleyhe mahkeme kararı olmadığı sürece hukuka uygunluk karinesinden yararlanırlar. İdârî işlemler yürütülebilir işlemlerdir ve re’sen icra kapsamında ilgili idâre tarafından kendiliğinden uygulanarak hukuki etki doğururlar. İdârî İşlemlerin Tasnifi İdârî işlemler beş açıdan tasnife tabi tutulmaktadır. Bu tasnifler; Organik açıdan, Maddî açıdan, İrâdelerin açıklanması açılarından, Hukuksal etkilerinin niteliği açısından ve İptal davalarına konu edilme açısından yapılmaktadır. Organik Açıdan İdârî İşlemler: Organik açıdan tasnifte belirleyici olan unsur, idârî işlemlerin hangi devlet organı tarafından yapıldığına dayanmaktadır. Organik tasnife göre idârî işlemler; Yasama organının idârî işlemleri, Yargı organının idârî işlemleri ve Yürütmenin (idârenin) idârî işlemleri olarak üçe ayrılmaktadır.Görüldüğü gibi devlet faaliyetlerinin yerine getirilebilmesi için her bir erkin idârî işlemlerle görevini yürütmesi söz konusu olmaktadır. Maddi Açıdan İdârî İşlemler: İdârî işlemlerin, doğurdukları hukuksal sonuca göre kendi aralarında yapılan tasnife, maddî açıdan tasnif denmektedir. Bu tasnife göre idârî işlemler; Genel düzenleyici işlemler, Birel işlemler, Karma işlemler ve Birden çok ilgiliye yönelik bireysel işlemler olarak dörde ayrılmaktadır. Genel işlemler ile sürekli, soyut, nesnel ve genel durumlar belirlenmektedir. İdâre bu tür işlemleri ile hukuk düzenine yeni kurallar getirmekte, var olan kuralları değiştirmekte ya da kaldırmaktadır. İdârî işlem niteliğindeki genel işlemler; yönetmelikler ve adsız düzenleyici işlemlerdir. Genel işlemlere “kural işlem”, “düzenleyici işlem” ve “genel düzenleyici işlem” de denmektedir.
Yönetmelik; Devlet teşkilatı içinde bulunan Devlet veya kamu tüzel kişiliğine sahip idârelerin kendi alanlarını ilgilendiren kanunların ve tüzüklerin uygulanmasını sağlayan veya kendi idârelerinin çalışma yöntemlerini düzenleyen hukuk kurallarıdır. Adsız düzenleyici işlem; Anayasada yer alan tüzük ve yönetmelik dışında, idârenin bu isimleri kullanmadan, yasal yetki ile ve yasalar çerçevesinde kural koyduğu işlemlere verilen genel isimdir. Birel işlemler ise genel düzenleyici işlemlerin belirli bir kişiye, nesneye ya da somut olaya uygulanması sonucunu oluşturan işlemlerdir. Bunlara “bireysel işlem” de denilmektedir. Bu işlemler, sadece ilgilisi üzerinde sonuç doğurmaktadır. Birel işlemler de kendi içinde; Koşul işlemler ve Öznel işlemler olarak ikiye ayrılmaktadır. Karma işlemler de, içerik itibariyle hem genel düzenleyici işlem hem de birel işlem özelliği bir arada bulunmaktadır. Birden çok ilgiliye yönelik bireysel işlemler, bireysel nitelik taşımakla beraber, aynı durumda bulunan birden çok kişiyi ilgilendiren işlemler olarak karşımıza çıkmaktadır. Birden çok ilgiliye yönelik bireysel işlemler kendi içinde; Genel idârî kararlar (genel bireysel işlemler) ve Otomatik işlemler olarak ikiye ayrılmaktadır. İrâdelerin Açıklanması Açısından İdârî İşlemler: İrâdelerin açıklanması açısından yapılan tasnifte idârî işlemler; İrâdelerin açıklanma biçimi açısından ve İrâdelerin açıklanma nedeni açısından olarak ikiye ayrılmaktadır. İrâdelerin Açıklanma Biçimi Açısından İdârî İşlemler: Bu işlemler; Basit işlemler, Birleşme işlemler ve Kolektif işlemler şeklinde üçe ayrılır. Basit işlemler; bir kamu görevlisinin (öğretmenin öğrencisine not vermesi gibi) irâde açıklaması sonucu oluşan işlemlerdir. Birleşme işlemler; birden fazla idârî makamın işlemin gerçekleştirilmesi sürecine katılması ile oluşan işlemlerdir. Bu idârî makamlar, ilgili sürece belirli bir zaman sırası ile dâhil olurlar ve sürecin tamamlanmasıyla işlem gerçekleşir. Birleşme işlemler; Dar anlamda birleşme işlem ve Geniş anlamda birleşme işlem olarak ikiye ayrılır. Kolektif işlemler; birden fazla kamu görevlisinin birlikte müzakere yaparak (yönetim kurulu kararları ve genel kurul kararları gibi) aynı anda karar alması veya işlem yapmasıdır. İrâdelerin Açıklanma Nedeni Açısından İdârî İşlemler: Bu işlemler; Re’sen yapılan idârî işlemler ve Katılma işlemler olarak ikili bir ayrıma tabidir. Re’sen Yapılan İdârî İşlemler: İdârî işlemin yöneldiği ilgilisinin herhangi bir talebi olmadan, idârenin re’sen icra yetkisine dayanarak yaptığı ve irâde açıklamasıyla gerçekleşen idârî işlemlere (vergi tarh ve tahakkuku gibi) resen yapılan idârî işlem denir. Katılma İşlemler: İdârî işlemin yöneldiği ilgilinin, o işlemin kendisi hakkında yapılması için işlemi yapacak idârî makama başvurması sonucunda yapılan idârî işlemlere (öğrencinin kayıt yaptırması gibi) katılma işlemler denmektedir. Katılma işlemler kendi aralarında; Açık kabul işlemleri, Zımnî kabul işlemleri, Açık ret işlemleri ve Zımnî ret işlemleri olmak üzere dörde ayrılmaktadır. Kişinin idâreye yaptığı başvuru sonucunda talebi kabul edilirse, bu doğrultudaki işleme açık kabul işlemi; talebinin aksine karar alınması halinde ortaya çıkan işleme açık ret işlemi denmektedir. Kişinin yaptığı başvuruya idâre sessiz kalmış ve idârenin bu sessizliği kanun tarafından açıkça kabul olarak nitelendirilmişse, zımni kabul işlemleri söz konusu olur. Ancak ilgili idârenin sessiz kalması, kanun tarafından ret olarak nitelendirilmişse zımni ret işlemleri ortaya çıkar. Hukuksal Etkisinin İçeriği Açısından İdârî İşlemler: İdârî işlemlerin doğurduğu hukuksal etkinin niteliği üç ayrı açıdan incelenebilir. Dolayısıyla, İdârî işlemin sonucunun içeriği açısından, Bireylerin sahip olduğu haklara etkisi açısından ve Etkileme süresi açısından ayrı ayrı tasnife tabi tutmak gerekmektedir. İdârî İşlemin Sonucunun İçeriği Açısından İdârî İşlemler: Bu işlemler; Emredici idârî işlemler, Yapıcı idârî işlemler ve Belirleyici idârî işlemler olarak üçe ayrılır. Emredici idârî işlemler, muhatabına belirli bir konuda olumlu veya olumsuz bir davranış ödevi yükleyen (trafik polisinin işaretleri gibi) idârî işlemlerdir. Yapıcı idârî işlemler, bir hak veya hukuksal ilişkiyi kuran, kaldıran veya değiştiren (bir ruhsatın verilmesi gibi) idârî işlemlerdir. Belirleyici idârî işlemler, mevcut bir hukuksal durumu açıklayan veya tespit eden idârî işlemlerdir. Bu işlemler neticesinde belirsiz durum, somut ve bağlayıcı şekilde tespit edilmiş olur. Bireylerin Sahip Olduğu Haklara Etkisi Açısından İdârî İşlemler: Bu işlemler kendi içinde; Yararlandırıcı işlemler, Yükümlendirici işlemler ve Güvence sağlayan işlemler olarak üçe ayrılır. Muhatabına hak tanıyan, mevcut hakkını güçlendiren ya da kişinin yükümlülüğünü kaldırarak onun hareket alanını genişleten idârî işlemlere, yararlandırıcı idârî işlemler denmektedir. Kişinin mevcut hakkını sınırlayarak veya korunmasını engelleyerek hareket alanını daraltan işlemler ise yükümlendirici işlemlerdir. Bu işlemler kişiye olumluolumsuz davranma şeklinde yükümlülük getirirler. Güvence sağlayan idârî işlemler ise ilgili kamu kuruluşuna belli bir kamu hizmeti ifa etme görevi yükleyen ve aynı zamanda muhatabı için yararlandırıcı özellik taşıyan işlemlerdir. Etkileme Süreci Açısından İdârî İşlemler: Bu işlemler kendi içinde ikiye ayrılmaktadır: • Geçici etkili idârî işlemler, belirli bir süre için yapılmakta, bu süre içerisinde uygulanmakta ve bu işlemlerin etkisi süre sonunda ortadan kalkmaktadır. • Etkisi sürekli idârî işlemler ise (tüzük, yönetmelik gibi) hukuk düzeninde doğurduğu etkiyi sürdüren ve zaman içinde güncelliğini koruyan idârî işlemlerdir.

İptal Davalarına Konu Olup Olmayacağına Göre edilme açısından İdârî İşlemler: Bu idârî işlemler; İptal davasına konu olabilecek idârî işlemler ve İptal davasına konu olmayan idârî işlemler olarak ikiye ayrılır. İptal Davasına Konu Olan İdârî İşlemler: İdârenin tek yanlı olarak, hukuksal durumlarda değişiklik yapma, hukuksal ilişkileri ve durumları etkileyen kararlar alma yetkisini kullanarak yaptığı işlemlere iptal davasına konu olan idârî işlemler denir. Bu işlemlere “kesin ve yürütülmesi gereken işlem” “etkili işlem”, etkili karar”, “hukuksal durumu etkileyen karar”, “icrâi işlem”, “icrâi karar”, “uygulanabilir işlem” ve “yürütülebilir işlem” de denmektedir. İptal Davasına Konu Olmayan İdârî İşlemler, hukuksal durumlarda değişiklik yapmayan, ilgilinin menfaatini etkilemeyen ve tek başına uygulanamayan idârî işlemlerdir. Bu tür idârî işlemlere, idâre hukuku öğretisinde “etkisiz kararlar” ve “etkisiz işlemler” de denmektedir. İdârî İşlemlerin Öğeleri İdârî işlemler, özel hukuk işlemlerinin kurucu öğeleri ile karşılaştırıldığında birçok farklılık barındırmaktadır. Kanun koyucu da bu farklılıkları ele almış ve idârî işlemlerin öğelerini; Yetki, Şekil, Sebep (neden), Konu ve Amaç (maksat) olarak düzenlemiştir. Yetki; kanunlar tarafından idâreye sağlanan ve hukuka dayanan güce denmektedir. Kanunlar tarafından idâreye tanınmayan bir yetki kullanılamayacağı gibi, idâreye tanınan bir yetki mutlaka kullanılmalıdır. Söz konusu yetkinin dışına çıkılmışsa veya yetki hiç kullanılmamışsa, idârî işlem yetki yönünden hukuka aykırı hale gelir. Görüldüğü gibi her açıdan yetkinin kanuna dayanması gerekir. Bu da idârenin kanuniliği ilkesinin gereğidir. İdârî işlem yapma yetkisinin geçerli ve hukuka uygun olabilmesi için, iki koşulun bir arada bulunması gerekir: Birincisi; ilgili makamda bulunan ve idâre adına irâde açıklayan gerçek kişinin (kamu görevlisinin) fiil ehliyetine sahip olmasıdır. İkincisi de o kişinin bu yetkiyi kullanabilmesi için kamu gücüyle donatılmış olmasıdır. Ayrıca belirtmek gerekir ki, bir idârî işlem yapılırken dikkate alınan yetki kurallarına, aynı işlemi geri alırken veya kaldırırken de uymak gerekir. Bu durumu ifade eden ilke, “yetkide paralellik” ilkesidir. Bir idârî işlemin yapılmasında hangi makam veya organın yetkili olduğu sorunu ile karşılaşıldığında, yetki kavramının; Kişi, Konu, Yer ve Zaman açısından ayrı ayrı incelenmesi gerekir. Kişi Yönünden Yetki kavramı, bir idârî işlemin yapılması sürecinde hangi idârî makam veya organdaki kamu görevlisinin irâde açıklayabileceğini ifade eder. Bu kişiler ilgili mevzuat gereğince belirlenmektedir. Mevzuata göre irâde açıklamaya yetkili olmayan bir kamu görevlisinin yaptığı idârî işlem kişi yönünden yetkisiz olacak ve bu da yetki gaspı anlamına gelecektir. Yetki devri; Kanunun açıkça gösterdiği hâllerde bir makam veya görevlinin yetkisini bir başka makam veya görevliye devretmesidir.
Konu Yönünden Yetki işlemi, yapacak kamu görevlisini, işlemin yöneldiği konu ve görevler açısından sınırlamaktadır. Dolayısıyla bir kurum içerisinde organlar birbirinin yerine işlem yapamaz, ast üstün yerine, üst astın yerine işlem gerçekleştiremez. Yer Yönünden Yetki: İdârî makamlara verilen görev ve yetkilerin hangi coğrafi alan içerisinde kullanıldığını anlatan terime, “yer yönünden yetki” denir. Ancak belirtmek gerekir ki, bazı idârî makamlara ve kamu tüzel kişilerine ülke çapında yetki tanınması söz konusudur. Zaman Yönünde Yetki: Kamu görevlilerine tanınan işlem yapma yetkisinin hangi süre içerisinde kullanılması gerektiğini belirleyen kavrama, “zaman yönünden yetki” denir. Kamu görevlilerinin idâre adına karar alabilme ve işlem yapabilme yetkilerinin hukuken geçerli olabilmesi için, iki koşulun bir arada gerçekleşmesi gerekir. Bunlardan birincisi kamu görevlilerinin atanması veya seçilmesine ilişkin işlemlerin tamamlanmış olmasıdır. İkincisi ise ilgili kamu görevlisinin göreve başlamış olmasıdır. Şekil (Biçim); idârî işlemin hem biçimini hem de yapılırken uyulması gereken usulü gösterir. Bir idârî işlem yapılırken izlenen usul veya yöntemler, o işlem geri alınırken veya kaldırılırken de uygulanır. Buna “usulde paralellik ilkesi” denir. Ancak yazılı hukuk kuralları, bunun aksini de hüküm altına alabilirler. İdârî işlemlerin bir öğesi olan şekil; Yazılı olup olmamalarına göre ve Âsli olup olmamalarına göre iki açıdan incelenmektedir. Yazılı Şekil-Sözlü Şekil Ayırımı: İdârî işlemlerin şekil öğesi, yazılı olup olmamalarına göre; Yazılı şekil ve Yazılı olmayan şekil olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Yazılı Şekil: İdârî işlemlerin içeriğinin açıklığı, hukuksal güvenlik, idârenin denetimi, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini idârenin işlemleri karşısında koruma düşüncesi ve idârenin işlemlerinin dayandığı olguların belgelendirilmesi düşünceleri; idârî işlemlerin şekil öğesinde yazılılık ilkesini zorunlu kılmaktadır. Yazılı Olmayan Şekil: Kural olarak idârî işlemlerin yazılı olarak yapılması esastır. Sözlü olarak yapılan idârî işlemler nicelik ve tür itibariyle azdır. İdârî işlemin sözlü olarak yapılması açıkça kanunda öngörülmesine bağlıdır. İdârenin susmasına hukuksal sonuç bağlandığı durumlarda idârî işlemin yazılı olmayan şekilde yapılması söz konusu olur. Aslî Şekil-Tâlî Şekil Ayırımı: Şekil kuralları, aslî olup olmadıklarına göre iki kümeye ayrılır. Bunlar; “Aslî” şekil kuralları ve “Tâlî” ya da ikincil şekil kurallarıdır. İdârî işlem yapılırken mutlaka uyulması gereken, uyulmadığında idârî işlemin sonucunu etkileyecek şekil, aslî şekildir. Öngörülen şekil uyulmadığında işlemin sonucunu etkilemiyorsa, tâlî şekil söz konusudur. Sebep (Neden): İdârî işlemin yapılmasından önce var olan ve idâreyi o işlemi yapmaya yönelten nesnel etkenlere sebep denir. Sebep öğesi, hukuksal bir işlem olabileceği gibi, bir olay da olabilir.
Sebep açısından idârî işlemler üçe ayrılır: • Sebebi belli idârî işlemlerde idârî işlemin dayanağı olan sebep öğesi mevzuat tarafından doğrudan ve açıkça belirtilmiştir. • Bazı durumlarda yapılacak idârî işlemlerin sebebinin belirlenmesi idârenin takdirine bırakılmıştır. Bu durumda sebebi idâreye bırakılan idârî işlemler söz konusu olur. • Eğer ki idârî işlemlerin sebebi mevzuat tarafından gösterilmemiş veya sebep gösterilmesi de istenmemişse, idârî işlemin sebep öğesinin belirlenmesi tamamen idârenin takdir yetkisine bırakılmıştır. Bu nitelikteki idârî işlemlere sebep gösterilmesi öngörülmemiş idârî işlemler denilmektedir. Konu, idârî işlemin doğuracağı sonuçtur. İdârî işlemin konusu, o işlemin hukuk düzeninde yapacağı değişikliktir. İdârî işlemlerin konuları önceden mevzuat tarafından belirlenmiştir. Maksat (Amaç): İdârî işlemin maksadının mevzuat tarafından belirlenmesi kuraldır. Mevzuat böyle bir belirleme yöntemine başvurmazsa idârî işlemin maksat öğesi, kamu yararı olacaktır. İdârî işlemin diğer öğelerindeki sakatlıkların araştırılması, kamu düzenini ilgilendirdiği için, davacı ileri sürmese bile idârî yargı yerleri tarafından kendiliğinden araştırılır. Maksat öğesi mevzuatta düzenleniş açısından, “genel maksat” ve “özel maksat” olarak ikiye ayrılmaktadır. İdârî işlemin düzenlendiği mevzuatta maksat öğesi ortaya konmamışsa, işlem kamu yararı düşüncesiyle yapılmak zorundadır. Bu durumda idârî işlem, genel maksada dayanılarak yapılır. Eğer idârî işlem yapılırken izlenmesi gereken amaç mevzuat tarafından açıkça belirlenmişse özel maksadın varlığından bahsedilir. İdârî İşlemlerdeki Sakatlıklar İdârî işlemlerdeki sakatlıklar; Yokluk sonucu meydana getiren sakatlıklar, İdârî işlemin iptalini gerektiren sakatlıklar ve İdârî işlemin iptalini gerektirmeyen sakatlıklar olarak üç türlüdür. Yokluk Sonucu Meydana Getirilen Sakatlıklar: Bunlar idârî işlemin omurgasında, temelinde ortaya çıkan ve idârî işlemin varlık kazanmasına engel olan sakatlıklardır. Bu durumda ilgili idârî işlem yok hükmündedir. Yok hükmündeki idârî işlemler herhangi bir hukuki sonuç doğurmazlar. Yokluk oluşturan sakatlıklar; Fiilî memurluk, İşlev gaspı, Yetki gaspı, Ağır ve açık yetki aşılması, Hukukun açıkça öngördüğü sebebe dayanmadan işlem yapılması, Hukukun açıkça öngördüğü şekil-usul kurallarına aykırı davranış ve Hukukun öngörmediği konunun gerçekleşmesi biçimlerinde ortaya çıkmaktadırlar. Hakkında atama, seçim veya sözleşme yapılmadan kişinin fiilen idâre adına işlem yapması haline fiilî memurluk denilmektedir. İdârenin yasama ya da yargı fonksiyonuna dâhil işlemleri bu organların yerine geçerek yapması işlev gaspı (fonksiyon gaspı) olarak adlandırılmaktadır (valinin bir kişiyi tutuklatması gibi). Kişi yönünden yetkisizlik denilen yetki gaspında ilgili idârede görev ifa etseler bile kişilerin söz konusu işlemi yapmaya/kararı almaya yetkileri yoktur. Ağır ve açık yetki aşılmasında, idâreye yabancı/uzman olmayan bir kişinin bile anlayabileceği şekilde yetki kurallarının çiğnenmesi söz konusudur. İdârî işlemlerin sebep öğesinin mevzuatta açıkça öngörüldüğü hallerde karşıt bir sebebe dayanıldığında hukukun öngördüğü sebebe dayanmadan işlem yapılması ortaya çıkar. Ayrıca hukukun açıkça öngördüğü şekil ve usul kurallarına aykırı işlem yapılması halinde de idârî işlem sakatlanacaktır. İdârî işlemin konu öğesi mümkün ve meşru olmadığı takdirde hukukun öngörmediği konunun gerçekleşmesi gündeme gelir (idârenin başka bir idâreye ait taşınmazı kamulaştırması gibi). İdârî İşlemin İptalini Gerektiren Sakatlıklar: Bunlar idâre tarafından geri alınmadıkça veya kaldırılmadıkça ya da idârî yargı tarafından iptal edilmedikçe idârî işlemin geçerliliğini etkilemeyen sakatlıklardır. Bu tür sakatlıklar için süresi içinde dava açılması gerekir. Aksi takdirde idârî işlemin hukuka aykırılığı devam etmesine rağmen bu aykırılık yargı önüne getirilemeyecektir. Bu sakatlıklar; Yetki yönünden iptali gerektiren sakatlık, Şekil yönünden iptali gerektiren sakatlık, Sebep yönünden iptali gerektiren sakatlık, Konu yönünden iptali gerektiren sakatlık ve Amaç yönünden iptali gerektiren sakatlık olarak ortaya çıkmaktadırlar. Yetki Yönünden İptali Gerektiren Sakatlık: Bu tür sakatlık söz konusu olduğunda idârî işlemin iptali gerekir. Çünkü yetki kamu düzenindedir. Genişletici şekilde yorumlanamazlar. İşlemin iptali için açılan davanın her aşamasında, davacı taraf ileri sürmese bile yargı yerlerince kendiliğinden incelenmelidir. Yetki yönünden iptali gerektiren sakatlıklar; Yer yönünden yetkisizlik, Zaman yönünden yetkisizlik ve Konu yönünden yetkisizlik biçiminde adlandırılmaktadır. Şekil Yönünden İptali Gerektiren Sakatlık: Bu tür sakatlık halinde, idârî işlemin yapılmasında ilgili şekli kurallara uyulmaması söz konusudur. Genel olarak, tâlî ya da ikincil şekil kurallarına aykırılık idârî işlemin iptalini gerektirmeyecektir. Sebep Yönünden İptali Gerektiren Sakatlık: Bu tür sakatlıkta ise idârenin ortaya koyduğu neden yerinde değilse ya da başka bir hukuksal sonuca gebeyse ya da neden ile idârî işlem sonunda amaçlanan kamu yararı örtüşmüyorsa işlem sebep yönünden hukuka aykırı olur. Konu Yönünden İptali Gerektiren Sakatlık: Bu tür sakatlık varlığında, idârî işlem hukukun öngörmediği hukuksal sonuçları doğurmaktadır. Ama söz konusu hukuka aykırılık, konu yönünden yokluk kadar ağır boyutlara ulaşmamaktadır. Amaç Yönünden İptali Gerektiren Sakatlık: Bu tür sakatlık halinde ise idârenin kamu yararı dışında bir amacı esas alarak işlem yapması gündeme gelmektedir. Kişisel amaçlı, siyasi amaçlı, üçüncü kişileri koruma veya zarar verme amaçlı hareket edilmesi halinde idârî işlem hukuka aykırı hale gelir. Ayrıca mevzuatın aradığı özel amacın dışında bir amaç benimsenirse, işlem hukuka aykırı olur ve iptal edilmesi gerekir. İdârenin yetkisini öngörülen maksada aykırı kullanması halinde ortaya çıkan hukuka aykırılığa yetki saptırması adı verilir. İdârî İşlemin İptalini Gerektirmeyen Sakatlıklar: Bu tür sakatlıklar kamu düzenini zedelemeyen ve idârî işlemin geçerliliğine etki etmeyen sakatlıklardır. Bu sakatlıklar davaya konu edilse bile talep idârî yargı yerlerince reddedilir. Ancak işlemin geçerliliğini etkilemeyen hukuka aykırılık barındırırlar. İdârî İşlemlerin Sona Ermesi İdârî işlemleri sona erdiren nedenler, işlemi yapan idârenin irâdesine bağlı olup olmaması açısından; “İşlemi yapan idârenin irâdesi dışında gerçekleşen nedenler” ve “İşlemi yapan idârenin irâdesine bağlı nedenler” olarak iki biçimde ortaya çıkar. İdârî İşlemi Yapan İdârenin İrâdesi Dışında Gerçekleşen Sona Erdirici Nedenler: Bu nedenler üçe ayrılır: • Hukuki nedenler ile sona ermede idârî işlemin hukuka aykırılığı tespit edilerek yargı yerlerince iptal edilmesi veya yararlandırıcı idârî işlemlerde yararlanıcısının feragat etmesi söz konusu olur. • Fiilî nedenler ile sona ermede idârî işlemin konusu ya da muhatabı olan kişi ortadan kalkmaktadır (iskân izni verilen konutun yıkılması, iskân ruhsatını kaldırır). • İdârî işlemin kendiliğinden sona ermesinde ise öngörülen sürenin dolması veya bozucu şartın gerçekleşmesi neticesinde idârî işlem ortadan kalkar. İdârî İşlemi Yapan İdârenin İrâdesine Bağlı Olarak Gerçekleşen Sona Erdirici Nedenler: Bu nedenler dört şekilde ortaya çıkar: • Geri alma halinde idâre önceden yaptığı hukuka aykırı işlemi, yapacağı yeni bir hukuka uygun işlem ile ortadan kaldırmaktadır. İdârenin yeni işlemi hukuka aykırı önceki işlemin tüm sonuçlarını yok etmektedir. • Kaldırma ise idârî işlemlerin geleceğe etkili olacak şekilde ortadan kaldırılmasıdır. Hukuka uygun işlemlerin kaldırılması kural olarak mümkün değildir. Ancak istisnai hallerde, yasada aranan şartların gerçekleşmesi ile hukuka uygun kurallar da kaldırılabilecektir. • Zaman içinde idârî işlemlerde değişiklik yapılması gerektiğinde idâre değiştirme yoluna gider. Ancak ilgili değişiklikler hukuka uygun olacak şekilde geleceğe yönelik olarak yapılır. • Düzeltmede ise idârî işlemin dayanağı olan irâdenin metne yanlış olarak geçmesi halinde yapılan işlemdir. Düzeltme işlemin yapıldığı geçmişe ve geleceğe yönelik etki doğurur.

MEDENİ HUKUK-1
1. ÜNİTE
Genel Olarak Hukuk Kavramı ve Medeni Hukukun Hukuk Kolları Arasında Yeri Genel Olarak Hukuk Kavramı Hukuk kuralları, toplum halinde yaşamak zorunda olan insanların birbirleriyle ve toplumla olan ilişkilerini düzenleyen en önemli sosyal düzen kuralı niteliğini taşıyan kurallardır. Neredeyse tüm hukukçuların üzerinde uzlaştığı bir görüşe göre “hukuk, toplumu düzen altına alan ve devlet yaptırımı ile kuvvetlendirilmiş bulunan kuralların bütünüdür”. Hukuk kuralları sadece insanlar arası ilişkileri düzenlemekle kalmamakta, gerçek ve tüzel kişileri de içine alacak şekilde, tüm kişiler arası ilişkileri düzenlemektedir. Hukukun temel amaçlarını, dirlik ve düzeni sağlama, hukukî güvenliği sağlama, adaleti sağlama ve toplumun gereksinimlerini karşılama şeklinde özetlemek mümkündür. Hukukun Kolları (Branşları) Ve Medeni Hukukun Yeri Hukuk kuralları incelendiğinde bir kısmının kişiler ile kişiler arası ilişkileri, bir kısmının ise kişiler ile devlet arası ilişkileri düzenlediği görülür. Kaynak itibariyle Roma hukukuna dayanan bu ayrım, Romanın ünlü hukukçusu Ulpianus tarafından devletin yapısını ilgilendiren hukuk olan “kamu hukuku” (jus publicum) ve kişilerin çıkarlarını ilgilendiren hukuk olan özel hukuk (jus privatum) olarak iki temel kola ayrılmıştır. Ticaret hukuku, devletler özel hukuku gibi, medeni hukuk da özel hukukun dalları arasında yer almaktadır. Esasen medeni hukuk özel hukukun en geniş, en kapsamlı ve en önemli dalıdır. Eşit kişiler arası ilişkilerin düzenlenmesi, bu hukuk dalının temel kapsamını oluşturmakta ve kişilerin doğumunda ölümüne kadar dâhil oldukları tüm ilişkileri ele almaktadır. Medeni Hukuk Kavramı Kişiler arasındaki özel ilişkileri konu edinen medeni hukuk, kişilerin birbirleriyle ve belirli ölçüde devletle olan doğrudan veya dolaylı ilişkilerini düzenleyen kurallardan oluşan bir pozitif hukuk alanıdır. Medeni hukuk, düzenlediği ilişkilerin niteliği ve kapsamı açısından beş ana dala ayrılmaktadır.

• Kişiler hukuku • Aile hukuku • Miras hukuku • Eşya hukuku • Borçlar hukuku Kişiler hukuku Temelde kişiyi soyut bir şekilde ele alıp inceler. Bu çerçevede hak sahibi olan kişilerin türlerini, ehliyetlerini, kişisel durumlarını, yakınlarıyla olan ilişkilerini (hısımlık), belli yer ile olan ilgilerini (ikametgâh), kişiliğin başlangıcı, sona ermesi ve kişiliğin korunmasını düzenler.
Aile hukuku Nişanlanmadan başlayarak, evlenme, evliliğin ortadan kalkması, eşlerin karşılıklı hak ve ödevleri, velâyet, ana baba ile çocuklar arasındaki hukukî bağ, aile üyeleri arasındaki ilişkiler, vesayet gibi konuları düzenler. Miras hukuku Bir gerçek kişinin ölümünden sonra, sağlığında elde etmiş olduğu para ile ölçülebilen hak ve borçlarının kimlere ve nasıl geçeceğini düzenler. Eşya hukuku Kişilerin eşya üzerindeki egemenlik ve tasarruflarının niteliğini ve türlerini, onların bu egemenlik dolayısıyla diğer kişilerle olan ilişkilerini düzenler. Borçlar hukuku Kişiler arasında kurulan farklı türlerdeki borç ilişkilerini ve bunlardan doğacak alacak haklarını ve borçları düzenler. Türk hukukunda esasen Medeni Hukuk dalı iki ayrı kanunla düzenlenmiştir: Medeni Kanun ve Borçlar Kanunu. Bu iki kanun birbiri ile çok sıkı ilişki içerisindedir. Belirtmek gerekir ki Türk Borçlar Kanunu, Medeni Kanunun ayrılmaz bir parçasıdır. Medeni Hukukun Kaynakları Hukukun kaynağı denildiğinde, hukuk kurallarının nereden ve nasıl ortaya çıktıkları anlaşılır. Medeni hukukun kaynakları incelendiğinde bu kaynakların genel olarak • Asli kaynaklar • Tali kaynaklar • Yardımcı kaynaklar olmak üzere üçe ayrıldığı görülür. Asli Kaynaklar Türk Medeni Kanununun 1. maddesine (TMK md.1) göre, “Kanun sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanır. Kanunda uygulanabilir bir hüküm yoksa hâkim, örf ve âdet hukukuna göre, bu da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar verir”. Her ne kadar burada kanun denmiş olsa da, belirtilmek istenen “yazılı hukuk kurallarıdır”. Yazılı hukuk kurallarını temelde beş grupta toplayabiliriz. • Kanunlar • Kanun hükmünde kararnameler • Tüzükler • Yönetmelikler • İçtihadı birleştirme kararlar Kanunlar Medeni hukukun yazılı kaynakları arasında Medeni Kanun, Türk Borçlar Kanunu ve diğer kanunlar vardır. 1926 tarihli ve 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi 22.11.2001 tarihli ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanununun 1028. Maddesiyle yürürlükten kaldırılmış ve 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girmiş olan 544 maddelik 818 sayılı Borçlar Kanunu borçlar hukuku alanını düzenlemektedir. Bu Kanunda da duyulan yenileme ve değişiklik gereği, 11.1.2011 tarihinde yeni Türk Borçlar Kanunu kabul edilmiştir. Bu iki temel kanun, kişiler (gerçek – tüzel) arasındaki özel hukuk ilişkilerinin önemli bir kısmını düzenlemektedir. Sosyal, kültürel ve teknik alanlarda yaşanan gelişmeler neticesinde, yeni kavram, kurum ve sorunların hukuk düzenince ele alınması gerekmiştir. Bu nedenle Dernek Kanunu, Nüfus Hizmetleri Kanunu, Kat Mülkiyeti Kanunu gibi kanunlar da Medeni Hukukun yazılı kaynakları arasında sayılmalıdır. Kanun hükmünde kararnameler Türkiye Büyük Millet Meclisi, kanun ile belli konularda Bakanlar Kuruluna “kanun hükmünde kararname” çıkarma yetkisi verebilir. Söz konusu yetki kanununda, kararnamenin amacı, kapsamı, ilkeleri ve bu yetkiyi kullanma süresi açıkça gösterilmelidir. Reddedilen kararnameler, ret kararının Resmi Gazete’de yayımlandığı gün yürürlükten Bakanlar Kurulunun Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisini düzenleyen Anayasanın 91. maddesi 21.01.2017 tarihli 6771 sayılı Kanunun 16 ncı maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır. Mevcut sistemde bakanlar Kuruluna yer olmadığından Kanun Hükmünde Kararname çıkarma yetkisi Cumhurbaşkanına aittir. Tüzükler 1982 Anayasası’nın 115. maddesine göre, Bakanlar Kurulu, kanunun uygulanmasını göstermek veya emrettiği işleri belirtmek üzere, kanunlara aykırı olmamak ve Danıştay incelenmesinden geçirilmek şartıyla tüzükler çıkarabilir. Tüzükler, kanunların uygulanmasını göstermek ya da kanunların emrettiği durumları düzenlemek üzere çıkarılırlar. Bu sebeple, tüzüklerin mutlaka bir kanuna dayanma zorunluluğu vardır. Yani kanun tarafından düzenlenmemiş bir konu hakkında tüzük çıkarılması, hukuka uygun değildir. Tüzüklere örnek olarak, Soyadı Nizamnamesi, Hayvan Rehni Tüzüğü, Tapu Sicil Tüzüğü Anayasanın tüzüğü düzenleyen 115. maddesi 21/1/2017 tarihli ve 6771 sayılı Kanunun 16 ncı maddesi ile yürürlükten kaldırılmıştır. bu tarihten sonra tüzük biçimde formüle edilmiş bir hukuk kaynağından söz edilemeyecekse de, yürürlükte bulunan tüzükler mevcut haliyle uygulanmaya devam edecektir. Yönetmelikler Kamu kuruluşları, kendi görev alanlarını ilgilendiren yasa ve tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak koşuluyla yönetmelik çıkarabilirler. Yönetmelikler, yasaya ve tüzüğe aykırı olamayacakları gibi diğer üst hukuk kurallarına da aykırı olamazlar. Aksi takdirde, yönetmeliğin idari yargı mercileri önünde iptali mümkün olabilecektir. Medeni hukuk alanındaki yönetmeliklere örnek olarak, Evlendirme Yönetmeliği, Nüfus Hizmetleri Kanununun Uygulanmasına ilişkin Yönetmelik Anayasanın yönetmelikleri düzenleyen 124. maddesi hükümet sistemindeki değişikliğe paralel olarak değiştirilmiştir. Anayasanın 124. maddesinin 21.1.2017 tarihinde 6771 sayılı Kanunla değiştirilmiş hali hüküm şu şekildedir. “Cumhurbaşkanı, bakanlıklar ve kamu tüzel kişileri, kendi görev alanlarını ilgilendiren kanunların ve Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak şartıyla, yönetmelikler çıkarabilirler. Hangi yönetmeliklerin Resmî Gazetede yayımlanacağı kanunda belirtilir”. Yapılan değişiklikle, birinci fıkrada yer alan “Başbakanlık” ibaresi “Cumhurbaşkanı” şeklinde, “tüzüklerin” ibaresi “Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin” şeklinde değiştirilmiştir. İçtihadı birleştirme kararları Yargıtay’ın içtihadı Birleştirme Kararları benzer olaylarda bütün mahkemeleri bağlayıcı bir niteliktedir. Yargıtay’ın hukuk boşluklarını doldurmak üzere içtihadı Birleştirme Kararlarıyla yarattığı hukuk kuralları, medeni hukukun yazılı kaynağı haline getirilmiş bulunmaktadır. Tali kaynaklar Tali kaynaklar, TMK m. 1 hükmü gereğince, hâkimin önüne gelen hukuki uyuşmazlığı çözerken yazılı hukuk kuralı bulamaması durumunda başvuracağı kaynaklardır. Bu kaynaklar; • Örf ve âdet hukuku • Hâkimin yarattığı hukuktur. Örf ve âdet hukuku TMK. m. 1/I’e göre, “Kanunda uygulanabilir bir hüküm yoksa, hâkim, örf ve âdet hukukuna göre karar verir”. Bir örf ve âdet kuralının hukuk kuralı haline gelebilmesi için maddi unsur, manevi unsur ve hukuki unsur olarak adlandırılan üç unsura ihtiyaç vardır. Maddi unsur, süreklilik, devamlılık ve tekrarlanmadır. Yani, örf ve adet kuralının uzun süreden beri uygulanıyor olması gereklidir. Manevi unsur, örf ve adet hukukuna uymanın zorunlu olduğu yönünde toplumda var olan genel inanıştır. Hukuki unsur ise, örf ve adet kuralına uyulmaması halinde bireylerin yaptırımlarla karşılaşmasıdır. Bu husus da kanunlar tarafından örf ve adet kurallarına yapılan yollamalarla sağlanmaktadır. Örf ve âdet hukuku kuralları, etkili oldukları alan bakımından “genel örf ve âdet hukuku kuralları” ve “özel örf ve âdet hukuku kuralları” olmak üzere iki türe ayrılmaktadır. Genel örf ve adet kuralı, ülkenin her yerinde bilinen ve uygulanmakta olan kurallardır. Özel örf ve adet kuralları ise, ülkenin sadece belli bir yöre veya bölgesinde ya da belirli bir meslek grubuna dâhil olan kimseler arasında geçerli olan kurallardır. Hâkimin yarattığı hukuk TMK. m. 1’e göre, “Kanun, sözüyle ve özüyle değindiği bütün konularda uygulanır. Kanunda uygulanabilir bir hüküm yoksa hâkim, örf ve âdet hukukuna göre, bu da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar verir”. Günlük hayatta karşılaşılan tüm sorunlara uygulanacak hukuk kuralı bulmak mümkün değildir. Aynı şekilde, kanun koyucudan da tüm ilişkileri içine alacak hukuk kurallarını düzenlemesini istemek yerinde olmayacaktır. Bu durumda hâkim tıpkı bir kanun koyucu gibi hareket edecek ve önüne gelen somut olayı çözümlemek için, hukuk yaratma yetkisini kullanacaktır. Yardımcı kaynaklar Medeni Hukukun yardımcı kaynakları • İçtihatlar ve • Doktrindir. TMK. m. 1/III’e göre, “Hâkim, karar verirken bilimsel görüşlerden ve yargı kararlarından yararlanır”. Mahkeme içtihatları Mahkeme içtihatları, uyuşmazlıkların çözümünde önemli bir rol oynar. Yargısal içtihatlar, mahkemeler tarafından verilen kararlarda bir hukukî sorunun çözümünde izlenen yolu ifade etmektedir. Yüksek dereceli mahkemelerin verdikleri kararlar, ilk derece mahkemeleri için örnek oluşturur. Bu şekilde de hukukumuzda istikrar sağlanma imkânı oluşmaktadır. Ancak, yargı kararlarının hukukumuzda bağlayıcılığı yoktur. Sadece içtihadı birleştirme kararları, özel niteliği itibariyle hukukumuzda bağlayıcı nitelik taşır. Doktrin (bilimsel görüşler) Türk Medeni Kanununda doktrin (bilimsel görüşler) açıkça hukukun kaynağı olarak kabul edilmiştir. Doktrin, hukuk bilimiyle uğraşan bilim adamlarının hukukî sorunlara ilişkin görüş ve düşüncelerini ifade etmektedir. Medeni Kanunun Uygulanması Hâkim, önüne gelen hukuki uyuşmazlığı çözebilmek için, öncelikle uygulayacağı hükmün açık ve seçik ifadesinden çıkan anlama göre kanunu uygulayacaktır. Kanunun sözü (lafzı); kanunun açık metni, maddelerin açık ve seçik olan ifadesi, kullanılan sözcüklerin anlamı demektir. Kanunun özü (ruhu) teriminden kanunun bütününe egemen olan esaslara göre belirli bir maddenin ifade ettiği anlam anlaşılır. Kanunun özünü (ruhunu) ortaya çıkarabilmek için yapılması gereken kanunu yorumlamaktır. Medeni Kanunun Yorumlanması Yorum türleri  Kanunların yorumlanması, yorumu yapan kişiye veya makama göre, yasama yorumu, yargısal yorum ve bilimsel yorum olmak üzere üçe ayrılır. Yasama yorumu, bizzat kanun koyucu tarafından yapılan yorumdur. Burada kanun koyucu, uygulamada kanun hükmünün nasıl anlaşılması gerektiğini bildirir. Yargı mercilerinin görevi, soyut hukuk kurallarını somut olaylara uygulamaktır. Bu çerçevede hâkimin önüne gelen olaya hukuk kuralını uygularken yaptığı yorum yargısal yorum olarak adlandırılır. Bilimsel yorum, hukuk bilimiyle uğraşan çevreler tarafından yapılan yorumu ifade etmektedir. Bilimsel yorumun bağlayıcı niteliği olmamakla birlikte yargı kararları üzerinde dolaylı bir etkisi bulunmaktadır. Yorum yöntemleri Kanun hükmünü yorumlama yöntemlerini genel olarak üç ana grup altında toplamak mümkündür. Bunlar; deyimsel, tarihsel ve amaçsal yorum yöntemleridir. Deyimsel yorum yöntemi (lafzî yorum) denilen bu yorum yönteminde, kanunun mantık ve deyim bakımından anlamını araştırmak esastır. Kanun metninde kullanılan kelimelerden, o hükmün ne anlama geldiği saptanmaya çalışılır. Tarihsel yorum yönteminde, kanun koyucunun iradesinin araştırılması esastır. Kanunun hazırlık çalışmaları, komisyon ve meclis konuşmaları, tartışmalar ve kanun gerekçesi, bu araştırma sürecinde başvurulacak kaynaklardır. Amaçsal yorum yönteminde, kanunlar uygulandığı zamanın gereklerine ve anlayışına göre yorumlanırlar. Kanun metni yanında, kanunun amacını, zamanın ihtiyaçlarını ve devrin anlayışını gözden uzak tutmamak gerekir. Kanunun durağan yapısı ve hayatın dinamikliği arasında çelişki ortaya çıktığında, bu çelişkiyi gidermek ve hukuki sorunu çözüme kavuşturmak hâkimin görevidir. Kanunların yorumlanmasında kullanılan mantık kuralları Hâkimin karar verirken bazı mantık kurallarından yararlanması gerekebilir. Bu kuralların en önemlileri arasında “kıyas”, “evleviyet yolu” ve “aksi ile kanıt yolu” sayılabilir. Kıyas, belli bir hukukî ilişki veya durum için konulmuş olan kanun hükmünün, hakkında kural bulunmayan ancak benzer olan başka bir hukukî ilişki veya duruma uygulanması anlamına gelir. Çoğun içinde azın da bulunacağı, bütün için doğru olanın parçalar için de doğru olacağı ilkesine dayanan evleviyet yolu, daha önemli bir durum için kabul edilen bir hükmün daha az önemli olan bir durum için de uygulanabilmesi anlamına gelir. Bazı durumlarda, bir olay hakkındaki hüküm, aralarında benzerlik olmasına rağmen kıyas yoluyla benzer olaylara uygulanmaz. Bu doğrultuda bir sonuca, aksi ile kanıt yolundan ulaşılır (Mefhum-u muhalif). Hâkimin Hukuk Yaratması Kanunda uygulanabilir bir hüküm yoksa hâkim, örf ve adet hukukuna, bu da yoksa kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar verir. Hukukun kaynakları arasında da tali kaynaklardan biri olarak açıklandığı üzere, bu hüküm ile kanun koyucu hâkime hukuk yaratma yetkisi vermiştir. Hâkim, hukuk boşluğunu doldurmak üzere, hukuk yaratma yetkisini kullanırken üç şekilde hareket edebilir: kıyas, hukukun genel ilkeleri ve hâkimin tamamen orijinal bir hukuk kuralı yaratmasıdır. Hâkimin yarattığı hukuk ne kendisini ne de başka mahkemeleri bağlar. Boşluk kavramı Bir hukukî sorun hakkında, kanunda, örf ve âdet hukukunda ve diğer herhangi bir hukuk kaynağında kural yok ise bu durum “hukukta boşluk” anlamına gelir. Bazı konular hukuk dışı olduğu için, hukukun o konularda kural koyması beklenemez. Bazen de kanun koyucu belli konularda kasıtlı olarak susmuştur. Örneğin, sütkardeşle evlenmenin batıl olup olmadığı hususunda hukukumuzda bir düzenleme yoktur. Kanun koyucu burada susarak olumsuz bir tutum sergilemiş; kanun koyucunun susmasına, sütkardeşle evlenmenin batıl olmadığı sonucu bağlanmıştır. Boşluk türleri Boşluk kavramı en geniş şekilde kanundaki boşluk türleri ve doktrin tarafından kabul edilen boşluk türleri şeklinde ayırımına tabi tutularak incelenebilir. Kanunda boşluk olduğu hallerde bu boşluk kural içi boşluk veya kural dışı boşluk olabilir. Kural içi boşluk, kanun koyucunun bilerek ve isteyerek bıraktığı boşluk hali olarak tanımlanabilir. Burada, adil bir çözümün bulunabilmesi uygulama ve bilime bırakılmıştır. Kural içi boşluk da kendi arasında yollamalar (atıflar), genel kayıtlar, içi boş normlar ve tanımlama boşluğu olarak dörde ayrılmaktadır. Kural dışı boşluk da kendi içinde, açık boşluk ve açık olmayan boşluk olarak ikiye ayrılmaktadır. Açık boşluk, somut olaya uygulanacak bir hükmün olmaması halidir. Açık olmayan boşlukta ise, hukuk düzeninde var olan bir kuralın uygulanması ve adil olmayan sonuçların ortaya çıkması söz konusu olmaktadır. Bu durumda hâkim, kuralın kapsamını daraltarak, amaca uygun sınırlama ile somut olayı çözüme kavuşturmalıdır. Doktrinde kabul edilen diğer bir boşluk çeşidi, gerçek boşluk ve gerçek olmayan boşluktur. Gerçek boşluk, belirli bir konuda kanunda hüküm bulunması gerekirken, hiçbir hükmün bulunmaması hali olarak tanımlanmaktadır. Gerçek olmayan boşlukta ise, var olan kuralın somut olaya uygulanması, tatmin etmeyen sonuçlara yol açmaktadır.
Hâkimin Takdir Yetkisi Hâkimin hukuk yaratma yetkisinden farklı olarak bir de takdir yetkisi bulunmaktadır. Hâkimin hukuk yaratabilmesi için, gerek kanunlarda gerekse örf ve âdet hukukunda kural olmaması gerekir. Oysa hâkimin takdir yetkisini kullanırken elinde olaya uygulayacağı bir kural bulunmaktadır. Ancak burada, somut olayın önceden bilinmeyen özellikleri dolayısıyla, hâkime bir değerlendirme, bir tercih yapma yetkisi tanınmaktadır. TMK m.4’e göre kanunun takdir yetkisi tanıdığı veya durumun gereklerini ya da haklı sebepleri göz önünde tutmayı emrettiği konularda hâkim, hukuka ve hakkaniyete göre karar verir. Bu husus, hâkimin takdir yetkisini nasıl kullanacağının sınırlarını çizmektedir. Bazı durumlarda hâkime takdir yetkisi açıkça tanınmaz. Ancak bu sonuç, hüküm içinde yer alan deyim veya kelimelerden çıkmaktadır: “muhik sebepler”, “uygun tedbir”, “uygun miktar”, “hakkaniyete uygunluk” ve “muayyen şartların mevcut olması” gibi.

2. ÜNİTE
Dürüstlük Kuralı TMK. m. 2/I’e göre, “Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır”. Bu kurala göre kişiler haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken “normal ve makul” davranmalı, orta zekâya sahip bir kişinin toplumda sergileyeceği davranışları sergilemelidir. Örneğin, mülkiyet hakkına sahip olan bir kişi, bu hakkını yasanın çizdiği sınırlar dâhilinde kullanmalı, başka bir kimsenin haklarını ihlal anlamına gelecek kullanmalardan kaçınmalıdır. Dürüstlük kuralları kişilerin haklarını kullanmak ve borçlarını yerine getirmek gibi durumların yanı sıra özellikle soyut kanunların somut olaylarda yorumlanmasında; hukukî işlemlerin yapılması ve yorumlanmasında, diğer bir deyişle taraf iradelerinin açıkça ifade edilmesinde; hukuki işlemdeki boşlukların tamamlanması, başka işlemlere dönüştürülmesi ve yeni koşullara uyarlanmasında kullanılır. Hukuk kuralları, genel ve soyut nitelikli kurallardır. Hâkim, bu kuralları somut olaylara uygularken ve kendisine takdir hakkı tanındığı durumlarda, doğruluk ve dürüstlük ilkesinden hareket ederek kuralları yorumlamaktadır. Hukuki işlemlerin kurulması sırasında da doğruluk ve dürüstlük kuralları uygulama alanı bulacaktır. Taraflar, sözleşme görüşmeleri sırasında, birbirine bilgi verme, aydınlatma ve bunların hepsini yerine getirirken doğruluk ve dürüstlük kurallarına göre davranma yükümlülüğü altındadırlar. Aynı şekilde kurulan sözleşmelerin yorumlanmasında; yani taraf iradelerinin ortaya konmasında da doğruluk ve dürüstlük kurallarından yararlanılacaktır. Hukuki işlemlerde boşlukların doldurulmasında yine dürüstlük kuralları önem arz etmektedir. Ayrıca sözleşmenin yeni şartlara uyarlanmasında da dürüstlük kuralları göz önünde bulundurulacaktır. Ahde vefa ilkesi gereği taraflar sözleşmeyi akdettikten sonra artık sözleşmeye uymakla yükümlüdürler. Ancak sözleşmenin kurulmasından sonra, mevcut koşulların önceden öngörülemeyecek bir şekilde ve olağanüstü değişmesi, taraflardan biri için çekilmez hale gelmişse, sözleşmenin yeni şartlara göre uyarlanması gerekir. Bu uyarlanma esnasında da dürüstlük kuralından hareket edilecektir. Bir hakkın amaçlarına aykırı bir şekilde kullanılması veya dürüstlük kurallarını gözetmeksizin kullanılması “hakkın kötüye kullanılması” olarak ifade edilebilir. Bir hakkın kötüye kullanılıp kullanılmadığını belirlemek için belirli koşullar bulunmalıdır: • Bir hakkın bulunması • Hakkın açıkça doğruluk ve dürüstlük kurallarına aykırı kullanılması
• Hakkın kullanılmasının başkasına kasıtlı veya kasıtsız zarar vermesi Kanun hakkı kötüye kullananın bu hakka ilişkin taleplerini korumaz. Hakkın kötüye kullanımından zarar gören ise dört şekilde dava talebinde bulunabilir: • Hakkın kötüye kullanımını durdurma • Hakkın kötüye kullanımını önleme • Tespit davaları • Tazminat davaları İyiniyet Türk Medeni Kanunu 3. Maddesinde iyiniyetten söz edilmekle beraber iyiniyetin tanımına yer verilmemiş; ancak aynı kanunun 1024’üncü maddesinde yalnızca kötü niyetli kişinin tanımı yapılmıştır. Bu tanıma göre kötüniyetli kişi hukuksuz olarak elde edilen bir hakkı bilen veya bilmesi gereken kişi olarak tanımlanmıştır. Buradan yola çıkılarak iyiniyet bir hakkın oluşmasına engel olabilecek bir duruma ilişkin kabul edilebilir ölçüde bilgi sahibi olmama veya yanlış bilgi sahibi olma olarak ifade edilebilir. İyiniyetin kullanılacağı durumlar, kanunun iyiniyete ilişkin düzenlemeler yaptığı durumlardır. İyiniyet, kişiden kişiye değişen, sübjektif nitelikli bir kavramdır. İyiniyet, bir hakkın kazanılmasına engel olan hukuki bir eksikliğin bilinmemesi veya bilinmesinin gerekmemesidir. İyiniyetli olmanın sonuçları, medeni hukukun tüm dallarında kendini gösterir. Ancak belirtmek gerekir ki iyiniyet, kanunun iyiniyeti aradığı ve iyiniyetli olmaya hukuki sonuç bağladığı durumlarda söz konusu olacaktır. İyiniyetin temelde iki unsuru vardır: • Bilgisizlik • Yanlış bilgi Bilgisizliğin veya yanlış bilgiye sahip olunduğunun kabul edilebilmesi için bu bilginin normal olarak görülmesi, kişinin “kanundan dolayı bilme yükümlülüğü”ne aykırı davranmamış olması gerekir. Kanundan dolayı bilme yükümlülükleri, kanunlara göre ilan edilmesi gereken konularda açıklık ilkesine bağlı olarak sicillerde kaydedilir ve kişiler, haklara ilişkin bu bilgilere sahip olmakla yükümlüdür. İyiniyetin kabulü için bazı durumlarda ise “durumun gereği olan bilme yükümlülüğü”, diğer bir deyişle kişinin duruma ilişkin bilginin edinilmesinde özenli davranması gerekmektedir. Bu yükümlülüğün yerine getirilmediği durumlarda iyiniyet söz konusu olamaz. İyiniyetin ispatı TMK. m. 3/I’e göre, “Kanunun iyiniyete hukukî bir sonuç başladığı durumlarda, asıl olan iyiniyetin varlığıdır.”. İyiniyetin ispat edilmesi gerektiği durumlarda ispatlanacak olan iyiniyetin varlığı değil, yokluğudur. Diğer bir ifade ile burada iyiniyet karinesi öngörülmüştür. İyiniyet karinesi, bir kimseyi kendisinin iyiniyetli olduğu yönünde ispat külfetinden kurtarır. Ancak iyiniyet iddiasına dayanan kişinin de gerekli özeni göstermiş olması gerekir. İyiniyetin korunması başta eşya hukuku olmak üzere Medeni Hukukun tüm alanlarında görülür. TMK. m. 988 hükmüne göre “Bir taşınırın emin sıfatıyla zilyedinden o şey üzerinde iyiniyetle mülkiyet veya sınırlı ayni hak edinen kimsenin edinimi, zilyedin bu tür tasarruflarda bulunma yetkisi olmasa bile korunur”. Sahibinin elinden isteği dışında çıkan para ve hamiline yazılı senetleri, iyiniyet yoluyla elde eden kişilerden bu para ve senetleri geri vermesi istenemez. İyiniyetin korunduğu durumlara aile hukukunda da rastlanır. Bunlardan biri olan TMK. m. 147/III’e göre, “Evliyken yeniden evlenen bir kimsenin önceki evliliği mutlak butlan kararı verilmeden önce sona ermişse ve ikinci evlenmede diğer eş iyiniyetli ise, bu evlenmenin butlanına karar verilemez”. Buna göre mutlak butlan kararı verilmeden önce ilk evlilik sona ererse, ikinci eşin kabul edilebilir bilgisizliği göz önünde bulundurularak ve iyiniyeti korunarak ikinci evlilik hakkında butlan kararı verilmez. İyiniyetin korunduğu diğer bir alan da borçlar hukukudur. Buna bir örnek olarak sebepsiz zenginleşme örnek gösterilebilir. Sebepsiz zenginleşmede bir kişinin malvarlığının diğer bir kişinin malvarlığının azalması nedeniyle artması söz konusudur. Sebepsiz zenginleşen kişinin malvarlığının iadesinin kapsamı belirlenirken söz konusu kişinin malvarlığının edinilmesinde iyiniyeti bulunup bulunmadığına bakılır ve iyiniyetin varlığı korunur. İyiniyetin hangi anda arandığı konusu ise durumdan duruma farklılık göstermektedir. Bu husus genel olarak değişkenlik göstermekle birlikte, belirli durumlarda belli bir anda iyiniyet aranırken; belirli durumlarda ise belirli bir süre boyunca iyiniyet takip edilir. Örneğin tapu kütüğünde yer alan yolsuz tescile dayanarak (güvenerek) işlem yapan kişinin ayni hak kazanabilmesi için işlem anında, yani tescil anında iyiniyetli olması aranmaktadır. Buna karşılık bir kişinin, olağan zamanaşımı yolu ile aynı hak iktisap edebilmesi için on yıl boyunca davasız ve aralıksız iyiniyetli olması gerekmektedir. İspat Yükü İspat, hâkimin bir olay veya olgunun varlığı veya yokluğu konusunda bir yargıya varmasına yönelik bir etkinliktir. Bir durum veya konuyu ispatlamaya çalışmak, hâkimi bu konu hakkında ikna etmek anlamına gelir. Bir davada davacı ve davalı, iddialarını dayandırdıkları gerekçeleri toplamak ve mahkemeye sunmak ve bunları ispatlamak durumundadır. Hukukta bir vakıanın kimin tarafından ispat edilmesi gerektiği sorununa ispat yükü (beyyine külfeti) denir. TMK. m. 6’ya göre, “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür”. Diğer bir deyişle iddiada bulunan kişi iddiasını kanıtlamak zorundadır. TMK. m. 6’ya göre ispat yükünün istisnai olduğu dört durum vardır: 1. Olağan durumun aksinin ispatı, iddia sahibine aittir. 2. Herkes tarafından bilinen vakıaların ispatına gerek olmamakla beraber, bunun aksini iddia eden ispatla yükümlüdür. 3. İspat yükünün özel olarak bir kanun hükmü ile belirlendiği hallerde, ispat yükü bu özel kanun hükmünde yazılı kimseye düşer. 4. Kanun, bazı karineler koyarak o karineye dayanan tarafı ispat yükünden kurtarmıştır. Karine, bilinen bir olay veya olgudan yola çıkarak bilinmeyen bir olay veya olgu hakkında varsayım üretmektir. Karineler ikiye ayrılır: • fiilî karineler • kanunî karineler Hâkimin belirli bir olaydan belirli olmayan bir olaya ilişkin sonuç çıkarması fiili karinedir. Örneğin elinde içki şişesi bulunan ve sendeleyerek yürüyen kişinin sarhoş olduğu yönünde bir fiili karine mevcuttur. Hâkim değil de kanunun belirli bir olaydan belirli olmayan bir olay için çıkardığı sonuçlar ise kanuni karinelerdir. Kanuni karineler ikiye ayrılır: • aksi ispat edilemeyen kesin karineler (Örneğin, tapu siciline kayıtlı olan bir hususun bilinmediği ileri sürülemez.), • aksi her türlü delille ispatlanabilen, kesin olmayan adi karineler (Örneğin, resmi sicil ve senetlerin aksi ispat edilinceye kadar doğruluğu kabul edilmektedir.) Resmi Sicil ve Senetler TMK. m. 7’ye göre, “Resmi sicil ve senetler, belgeledikleri olguların doğruluğuna kanıt oluşturur. / Bunların içeriğinin doğru olmadığının ispatı, kanunlarda başka bir hüküm bulunmadıkça, her hangi bir şekle bağlı değildir”. Hukukumuzda senetler, düzenleyen kişilere ve ispat gücüne göre ikiye ayrılır: a. Resmî senetler: Resmi bir kişi veya makam tarafından düzenlenir ve kesin delil olarak kabul edilirler. b. Adi senetler: Resmi bir kişi veya makam tarafından düzenlenmeyen senetlerdir ve kesin delil olarak kabul edilemezler. Ancak senet altında imzası bulunan kişi, bunu mahkemede kabul ederse resmi senede dönüşür. Elektronik senetler de resmi senet olarak kabul edilir. Devlet memurları veya devletin görevlendirdiği diğer kişiler tarafından tutulan tapu sicili, ticaret sicili gibi kütüklere ise ‘resmi sicil’ denir. Bu sicillere özellikle kanun koyucu tarafından alenileşmesi istenen bazı hukuki ilişki ve olaylar kaydedilmektedir. Resmi sicillere kaydedilen hususlar aksi kanıtlanıncaya kadar doğru kabul edilir. Ancak resmi sicillerin de içeriğinin doğru olmadığı ispat edilebilir.

3. ÜNİTE
Kişi Kavramı Hukuki bir kavram olarak ele alınan kişi kavramı Medeni Hukuk’a göre, haklara ve borçlara sahip olabilen, haklardan yararlanabilen varlık olarak tanımlanmaktadır. Kavramın hukuki olma özelliği, hukuk düzeninin hangi varlıkların haklara ve borçlara sahip olabileceğini belirleyebilmesi durumundan gelmektedir. Bir varlığın kişi olarak kabul edilmesi için, sözü edilen varlığın hukuk düzeni tarafından da kişi olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Hukuk düzeni ise kişi kavramını, hem insanlar hem de hukuk düzeni tarafından öngörülen koşulları yerine getiren insan ve mal topluluklarını açıklar. Bu bakış açısıyla kişi kavramı içerisine hem gerçek kişiler (insanlar) hem de tüzel kişiler girmektedir. Medeni Kanunda dernekler ve vakıflar tüzel kişi olarak kabul edilir. Ticaret Kanununda ise ticaret şirketlerinin tüzel kişiliği bulunduğu kabul edilir. Sadece insanların değil aynı zamanda tüzel kişilerin de kişi olarak sayılmasının altında yatan neden toplumların gereksinimlerine yanıt verebilmektir. Kişilik Kavramı Kişilik kavramı incelendiğinde hem dar hem de geniş iki anlamı bir arada içerdiği görülmektedir. Dar anlamına göre kişilik kavramı, hak ehliyetini ifade etmektedir. Hak ehliyeti ise haklara ve borçlara sahip olma yeteneğidir. Bu dar anlamı ile kişilik kavramı, kişi kavramı ile aynı anlama gelmektedir. Ancak kavramın geniş anlamı, bu tanımın üzerine eklemeler içermektedir. Geniş anlamına göre kişilik kavramı, hak ehliyetine ek olarak fiil ehliyetini de içermektedir. Fiil ehliyeti ise medeni hakları kullanma ehliyeti olarak ifade edilmektedir. Bu bakış açısıyla kişilik kavramı, kişi kavramına nazaran daha geniş bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu şemsiye kavram, hak ve fiil ehliyetlerine ek olarak kişisel durumları ve kişilik haklarını da içermektedir. Kişisel durumlar, bir kişiyi diğer kişilerden ayırmaya yarayan özelliklerdir. Bu özellikler çerçevesinde hukuk düzeni, kişilere bir takım sonuçlar bağlar. Örneğin bir kişinin medeni hali, yani evli ya da bekâr olması gibi. Kişilik hakları ise, kişinin sahip olduğu maddi, manevi, ekonomik bütünlüğü ve varlıkları -örneğin isim, resim, vücut bütünlüğü, onur ve şeref gibi- üzerindeki mutlak hakları ile ilgilidir. Örneğin ünlü bir doktorun isminin ve resminin yeni açılacak bir özel hastanenin reklam afişlerinde izinsiz olarak kullanılması onun kişilik haklarına aykırıdır. Gerçek Kişiler Modern hukuk düzenlerinin tamamında olduğu gibi Türk hukukunda da eşitlik ilkesi kapsamında bütün insanlar, kişi olarak kabul edilmektedirler. Kişilik ise doğumla başlar ve ölümle sona erer. Ancak, bir varlığın kişilik kazanabilmesi için bir takım ön şartlar bulunmaktadır. Bunlar;
• Doğumun tamamlanmış olması, yani çocuğun ana rahminden tam olarak ayrılmış olması gerekliliği ve • Sağ olması, yani çocuğun doğumunun tamamlanmış olmasının ardından en az bir kere nefes almış olması gerekliliğidir. Varlık, ancak yukarıda sözü edilen özellikleri sağladığı takdirde kişilik özelliği kazanmış olmaktadır. Bu durumla ilgili Medeni Kanunda (TMK m. 28/II hükmüne göre) “Çocuk hak ehliyetini, sağ doğmak koşuluyla, ana rahmine düştüğü andan başlayarak elde eder.” ibaresi bulunmaktadır. Kişiliğin başlaması doğumla olduğu gibi, kişiliğin sona ermesi de ölümle olur. Kişi ölümle birlikte kişiliğini ve buna paralel olarak hak sahibi olma özelliğini kaybeder. Ölen kişinin kendi malvarlığı üzerindeki hakları mirasçılarına geçer. Ancak ölen kişinin cesedi ile ilgili bir ‘hak’ durumu söz konusu olamaz; ceset eşya niteliğinde de değildir. Dolayısıyla hukuki işlemlere konu olamaz. Bunun yanında, ölen kişi ölmeden önce elbette ki kendi iradesiyle organları ve cesedi hakkında bazı kararlar alabilir. Bununla birlikte ölen kişinin akrabaları genel ahlaka, adaba ve kamu düzenine aykırı olmayacak şekilde ceset üzerinde inceleme yapılmasına izin verebilirler. Medeni Kanuna göre ölümün ispatı gereklidir. Bu sorumluluk, bundan kendi lehine hak çıkaracak olan kimse/kimselere düşer. Ölümün ispatı nüfus sicilindeki kayıtlara ve karinelere (ölüm ve birlikte ölüm) göre olur. Karine, bilinen bir durum veya olgudan bilinmeyen bir duruma ilişkin sonuç çıkarmaktır. Ölüm karinesi, bir kişinin öldüğüne ilişkin kesin gözle bakılan bir durumda ortadan kaybolmasının; cesedi bulunmamış olsa bile o kişinin öldüğünü söylemenin mümkün olduğuna işaret eder. Bu karine, uçak kazaları gibi cesetlerin bulunmasının zor, hatta bazen imkânsız olduğu durumların çözüme kavuşturulması için kabul edilmiştir. Bu noktada, ölüm karinesinin aksinin her türlü kanıtla kanıtlanabileceği, unutulmaması gereken bir konudur. Birlikte ölüm karinesi, Medeni Kanununa göre (TKM m. 29/II) birden fazla kişinin öldüğü durumlarda hangisinin diğerinden önce veya sonra öldüğüne kanaat getirilememesi durumunda tüm kişilerin birlikte öldüğünün kabul edilmesin işaret eder. Ölüm haricinde kişiliği sona erdiren bir diğer durum ise gaipliktir. Gaiplik, Medeni Kanununa göre, bir kimsenin gaipliğine iki durumda karar verilebilecektir. Bunlardan ilki, en az bir yıl süre ile ölüm tehlikesi içerisinde kaybolma halidir. Diğeri ise, bir kimsenin kendisinden uzun bir süredir haber alınamaması halidir. Bu durumda da son haber alınma tarihinden itibaren beş yıllık bir sürenin geçmiş olması gerekmektedir. Ancak, gerek ölüm tehlikesi içinde kaybolma gerek uzun zamandan beri haber alınamama hali için aranan ortak şart, söz konusu kişi hakkında kuvvetle muhtemel bir ölüm şüphesi olmasıdır. Bu durumlarda hakları bu ölüme bağlı olanların mahkemeye başvurusuyla bu kişinin gaipliğine mahkeme tarafından karar verilebilecektir.

Gaipliği karinelerden ayıran bir konu, gaipliğin ortaya çıkması için mutlak suretle görevli ve yetkili bir mahkemeye başvuru gerektirmesidir. Gaiplik durumunda mirasçılar, terekenin kendilerine takdiminden önce payları kadar miktarı, teminat olarak göstermek durumunda kalırlar. Ancak gaip 100 yaşına geldiğinde teminat gösterme süresi, 1 ve 5 yıllık sürelerin dolup dolmadığına bakılmaksızın kendiliğinden sona erer. Bir kişinin gaipliği durumunda, evliliği kendiliğinden son bulmaz. Bu durum üzerinde gaip kişinin eşinin kararına göre hukuki süreç devam edecektir. Gerçek kişilerin hak ve fiil ehliyeti olmak üzere iki tür ehliyetleri bulunur. Hak ehliyeti, yani medeni haklardan yararlanma ehliyeti, kişinin hak sahibi olabilme ve yükümlülük altına girebilme ehliyetidir. Bu ehliyet bakımından tüm kişiler eşittir. Tüm insanlar pasif olarak hak ehliyeti ile donatılmışlardır. Hak ehliyetinde uygulamalar özellikle kamu hakları gibi bazı istisnalar için değişkenlik göstermektedir. Seçme ve seçilme hakkı, evlenme hakkı gibi bazı kamu hakların uygulanmasında modern hukuk düzeninin getirdiği sınırlamalar söz konusudur. Fiil ehliyeti, yani medeni hakları kullanma ehliyeti ise, kişinin kendi fiilleri aracılığıyla kendi lehine hak kazanma veya aleyhine borç altına girebilme ehliyetidir. Bu fiiller hukuka uygun eylemleri ve işlemleri kapsayabileceği gibi, hukuka aykırı eylemleri de kapsar. Hukuka aykırı eylemleri için, yani haksız fiil ehliyetleri için kişiler sorumlu tutulurlar. Hak ehliyetini fiil ehliyetinden ayıran en temel özellik ise burada yatmaktadır. Hak ehliyetinde kişiler pasif durumda iken fiil ehliyetinde kişiler aktif rol oynamaktadırlar. Kişiler kendi davranışları yoluyla ortaya çıkan durumun hüküm sonuçlarına doğrudan doğruya bağlıdırlar. Fiil ehliyetinin üç koşulu bulunmaktadır. Bunlar: 1. Ergin olmak: Hukukumuza göre kişi 18 yaşını tamamlaması ile ergin olmaktadır. Ancak kanunda evlenme ve mahkeme kararıyla ergin kılınmak gibi iki istisnai durum söz konusudur. 2. Ayırt etme gücüne sahip olmak: Akla uygun biçimde davranma, makul surette hareket edebilme yeteneğidir. Medeni Kanuna göre yaş küçüklüğü, akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk, madde bağımlılığı gibi durumlar kişiyi akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun bırakmaktadır. Her bir somut olay için ayırt etme yeteneği ve durum değerlendirmesi hâkim tarafından gerçekleştirilmelidir. 3. Kısıtlı olmamak: Kanunda (TKM m.405-408) açıkça belirtilen sebeplerden (akıl sağlığı, akıl zayıflığı, madde bağımlılığı, savurganlık, kötü yönetim, kötü yaşama tarzı, bir yıl veya daha fazla özgürlüğü bağlayıcı ceza ve aciz bir kimsenin isteği) biri bulunması durumunda kişinin fiil ehliyetinin mahkeme kararıyla sınırlandırılması veya tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Ancak bu üç ön şarta sahip olan kişiler fiil ehliyetinden yararlanabilmektedirler. Ancak bu üç koşulun sağlanması durumu da bir kişinin tam fiil ehliyeti sahibi olması için yeterli değildir. Koşullardaki eksiklikler göz önüne alındığında bazı durumlarda kişi ehliyetsiz kılınmakta, bazı durumlarda ise farklı ehliyet gruplarına tabii olmaktadır. Ehliyet grupları; tam ehliyetliler, sınırlı ehliyetliler, tam ehliyetsizler ve sınırlı ehliyetsizler olarak dört grup altında incelenmektedir. • Tam Ehliyetliler: Ayırt etme gücüne sahip, ergin olan ve kısıtlanmamış kimselerdir. Bu kişiler tüm hukuki işlemlerini kendi başlarına yapabilirler ve aynı zamanda tüm hukuka aykırı fiillerinden de hukuki anlamda sorumlu tutulurlar. Tam ehliyetliler, dava ehliyetine sahip kişilerdir. Mahkemelerde davalı veya davacı olabildikleri gibi her türlü yargılama hukuku işlemlerini kendi başlarına yapabilirler. • Sınırlı Ehliyetliler: Kendilerine yasal danışman atanmış kişiler ve -tartışmalı bir konu olarak atfedilmekle birlikte- evli kişilerdir. Kendilerine yasal danışman atanmış kimseler, kısıtlanmaları için geçerli sebepler bulunmamakla ve fiil ehliyetinin üç koşulu sağlamakla birlikte kişisel açıdan korunmaları için bazı işlemler açısından fiil ehliyetleri kısıtlanan kimselerdir. Bu kişilere kanunda öngörülen işlemler (TKM m. 429) için yasal danışmanlar atanmaktadır. Bu konulara ilişkin kararlarda kişiler, yasal danışmanlarının onayını almak durumundadır. Yasal danışmanlık, oy, yönetim ve karma danışmanlık olmak üzere üç ayrı alanda yapılmaktadır. Evli kişilere, aile kurumunu, eşlerini ve evlilik birliğini korumak amacıyla bazı sınırlamalar getirilmiştir. Örneğin evli bir kişi, eşinin rızası olmadan aile konutu üzerinde kiralama, devretme veya aile konutu üzerindeki hakları sınırlandırma gibi işlemler yapamazlar. • Tam Ehliyetsizler: Ayırt etme gücüne sahip olmayan kimselerdir. Kanunda öngörülen istisnalar hariç (TKM m. 15), ayırt etme gücünden yoksun kişilerin fiilleri hukuki sonuç doğurmaz. Bu sebeple tam ehliyetsizlerin mutlaka bir yasal temsilcilerinin bulunması gereklidir. Bu temsilciler tam ehliyetsizler için birçok hukuki işlem yapabilseler de kanunla temsilcilerin kısıtlandığı bazı durumlar (vakıf kurma, bağış yapma ve kefil olma) söz konusudur. Tam ehliyetsizler, ayırt etme gücünden yoksun oldukları için haksız fiil ehliyetleri de yoktur. Ancak burada da kanunla getirilen kusursuz sorumluluk halleri, hakkaniyet ilkesi gibi istisnalar bulunmaktadır. Tam ehliyetsizlerin, dava ehliyeti bulunmamaktadır. Bu kişiler mahkemelerde davalı veya davacı sıfatıyla bulunamayacakları gibi, yargılama hukuku gibi işlemlerini de tek başlarına yapamazlar. Bu işlemleri, yasal temsilcileri aracılığıyla yürütürler.

• Sınırlı Ehliyetsizler: Ayırt etme gücüne sahip olan küçükler ve kısıtlılardır. Kanunda kural olarak sınırlı ehliyetsizlerin fiil ehliyetleri bulunmadığı belirtilmektedir. Ancak bu durum için de istisnalar bulunmaktadır. Sınırlı ehliyetsizlerin de yasal temsilcilerinin bulunması gereklidir; ancak bu kişiler kanunda belirtilen bazı işleri yasal temsilcilerinin izni olmadan kendi başlarına yapabilmektedirler. Örneğin sınırlı ehliyetsizler kendilerini borç altına sokmayan, sadece menfaat sağlayan işlemleri yasal temsilcilerinin rızası olamadan yapabilmektedirler. Aynı zamanda sınırlı ehliyetsizler, kişiye sıkı sıkıya bağlı hakları konu edinen işlemlerde yasal temsilcilerinin iznine kural olarak tabi değildirler. Kişiye sıkı sıkıya bağlı haklar, bizzat hak sahibi tarafından kullanılabilen, ölümle sona eren ve başkasına devredilemeyen haklardır. Bu haklar çerçevesinde sınırlı ehliyetsizler, istisnai durumlar (örneğin evlenme gibi) hariç yasal temsilcilerinin onayını almak durumunda değildirler. Sınırlı ehliyetsizler, idaresi kendilerine bırakılmış olan mallarla ilgili işlemleri kendileri yapabilirler; ancak kendilerini yükümlülük altına sokacak işlemlerde yasal temsilcilerinin onayını almak durumundadırlar. Sınırlı ehliyetsizler, gerek kendi kararlarıyla gerekse yasal temsilcisinin onayı ile vakıf kurma, bağış yapma ve kefil olma işlemlerinin yapamazlar. Bunlara yasak işlemler denilmektedir. Sınırlı ehliyetsizlerin haksız fiil ehliyetleri ise tamdır. Çünkü sınırlı ehliyetsizler, ayırt etme gücüne sahip oldukları için kusurlu olabilmektedirler. Haksız fiile sebebiyet verecek de olsa hareketlerini anlamlandırabilme yeteneğine sahiptirler. Son olarak, sınırlı ehliyetsizlerin, haksız fiil ve kendi başlarına yapabileceği işlemler açısında dava ehliyeti bulunmaktadır. Sınırlı ehliyetsizler, yasal temsilcinin izni/onayı ile yapılan işlemlere ilişkin davalarda, yine yasal temsilci tarafından davada temsil edilmektedir.

4. ÜNİTE

Hısımlık Hısımlık, gerçek kişileri kapsayan ve insanlar arasında yakınlık bağını belirten bir kurumdur. Hısımlık, kuruluş ve doğuş şekillerine göre üçe ayrılır: 1. Kan Hısımlığı: Bir kimse ile onun kendilerine kan bağıyla bağlı bulunduğu kişiler arasındaki hısımlıktır. Örneğin; bir kimsenin kendi annesi, babası, büyük babası, büyük annesi, kardeşi, çocuğu, torunu, teyzesi, amcası, dayısı ve kuzeni arasındaki kan hısımlığıdır. Kan hısımlığı da kendi içinde “üstsoy-altsoy hısımlığı” ve “yansoy hısımlığı” olmak üzere iki gruba ayrılmaktadır. Üstsoy-altsoy hısımlığı, “düz hat hısımlığı” olarak adlandırılmaktadır. Bu hısımlık türü, birbirlerinden üreyen kişiler arasındaki hısımlıktır. Hem anne hem de baba tarafından sınırsız bir hısımlık olan düz hat hısımlığında, bir kimsenin düz hatta aşağıdan inen hısımları “altsoy hısımları”; düz hattın üzerindeki hısımları ise “üstsoy hısımları” olarak ifade edilmektedir. Örneğin; bir kimsenin dedesi üst soyu, kendi çocuğu ise alt soyu olarak değerlendirilmektedir. Yansoy hısımlığı ise ortak soydan gelenler arasındaki hısımlıktır. Örnek olarak; bir kimsenin halası ya da dayısı arasında yansoy hısımlığı vardır. Yansoy hısımlığı da kendi içinde ikiye ayrılmaktadır; aynı ortak kökten gelen kişiler arasındaki hısımlık, tam kan yansoy hısımlığıdır. Yalnızca bir tek kökün ortak olduğu yansoy hısımlık ise yarım kan yansoy hısımlığı olarak adlandırılmaktadır. Örneğin; aynı anne babadan olan kardeşler tam kan yansoy hısımı iken; babaları bir anneleri farklı ya da anneleri bir babaları farklı kardeşler arasında ise yarım kan yansoy hısımlığı bulunmaktadır. 2. Kayın Hısımlığı: Evlenme sonucu meydana gelen hısımlıktır. Örneğin, eşin kardeşi, babası, annesi, kuzeni aynı zamanda diğer eşin de aynı dereceden kayın hısımları sayılmaktadır. Kayın hısımlığı, evliliğin sonradan iptal olması, ölüm ya da boşanma sonucu evliliklerin sona ermesi halinde sona ermez ve yine devam eder. Ancak, evlilik bir şekilde bittikten sonra, eski eşin yeni doğan kan hısımları ile diğer eski eş arasında kayın hısımlığı oluşmaz. 3. Evlat Edinmeden Doğan Hısımlık: Evlat edinme sonucu oluşan hısımlık türüdür ve evlat edinme işlemine yönelik mahkeme kararı ile ortaya çıkar. Evlatlık ilişkisi ortadan kalktığında bu hısımlık da ortadan kalkar. Evlatlık ve onun alt soyu, evlat edinenin mirasçısı olur ve bu mirasçılık ilişkisi tek taraflıdır. Evlat edinen ile evlatlık arasında, aynı şekilde bunlardan biri ile diğerinin alt soyu ve eşi arasında evlenme yasağı vardır. Yerleşim Yeri Türk Medeni Kanunu’nun 19-21. maddeleri arasında belirtilmesine karşın açık bir tanımı yapılmamıştır. Genel olarak, “bir kimsenin oturmakta olduğu, iş ve aile ilişkilerinin merkezi olan yer” olarak tanımlanmaktadır.

Yerleşim yeri hukukta önemlidir ve yerleşim yeri mahkemeleri, çoğu davada yetkili mahkemedir. Yerleşim yeri edinmenin hukuki bir işlem olmamasına karşın, yerleşim yerinin seçimi hukuki fiil niteliği taşımaktadır. Yerleşim yerleri üç gruba ayrılmaktadır: 1. İradi Yerleşim Yeri: Bir kimsenin kendi isteği ile seçtiği ve kural olarak oturmakta olduğu yerdir. Bir yerin iradi yerleşim yeri olabilmesi için, kişinin orada fiilen oturması ve aynı zamanda sürekli kalma niyetinin olması gerekmektedir. 2. İtibari Yerleşim Yeri: İki farklı durumda ortaya çıkmaktadır. İradi yerleşim yeri olmayan kişinin yerleşim yeri, yasa gereği kişinin meskenidir. İkinci durumda itibari yerleşim yeri ise, herkesin mutlaka bir yerleşim yerine sahip olması ilkesine dayanmaktadır. Bir kimse yeni yerleşim yeri edinesiye kadar mevcut yerleşim yeri, o kişinin artık itibari yerleşim yeridir. 3. Yasal Yerleşim Yeri: Kanunun doğrudan belirlediği yerleşim yeridir. Türk Medeni Kanunu’nun 21. maddesinde bu konuya değinilmektedir. Kısaca, yasal yerleşim yeri velayet altındaki küçükler ile vesayet altındaki kişiler açısından söz konusudur. Vesayet altındaki kişilerin yerleşim yeri, bağlı bulundukları vesayet makamının bulunduğu yerdir. Velayet altındaki küçüklerin yerleşim yeri ise anne-babalarının yerleşim yeridir. Yerleşim yerine ilişkin iki ilke bulunmaktadır: a) Yerleşim Yerinin Tekliği İlkesi: Herkesin ancak bir tek yerleşim yeri bulunması ilkesidir. Bir kişinin aynı anda birden fazla yerleşim yeri olmaz. Bu ilke, ticarî ve sınaî kuruluşlar için uygulanamaz. Çünkü kuruluşların şubelerinin olması nedeniyle, şubelerinin bulunduğu yerde dava açılabilmesinin mümkün olmasıyla ilişkilidir. b) Yerleşim Yerinin Zorunluluğu İlkesi: Bu ilkeye göre herkes mutlaka bir yerleşim yerine sahip olmalıdır. Kişi, kendisine iradi bir yerleşim yeri seçmemişse, onun yerleşim yerini kanun belirlemektedir. Bir kişinin yerleşim yeri yoksa oturduğu yer, kanundan dolayı onun yerleşim yeri sayılmaktadır. Kişilik Hakkı ve Kişiliğin Korunması Kişilik hakkı Türk Medeni Kanunu’nda tanımlanmamıştır. Doktrin ve uygulamada iki anlamı bulunmaktadır: a) Dar Anlamda Kişilik Hakkı: Haklara ve borçlara sahip olabilmeyi, yani hak ehliyetini ifade etmektedir. Bu da “kişi” terimiyle aynı anlama gelmektedir. b) Geniş Anlamda Kişilik Hakkı: Hak ehliyetinin yanı sıra, fiil ehliyetini, kişisel durumları ve kişilik haklarını da içine alan ve geniş kapsamı olan bir kavramdır. Kişilik hakları, insanın insan olması nedeniyle ve onun korunması için tanınan haklar topluluğudur.

• Kişilik hakları, bir kimsenin maddi (bedensel), manevi ve iktisadi bütünlüğü ve varlıkları üzerindeki mutlak haklarıdır. • Hak ve fiil ehliyetinin yanı sıra kişinin hayatı, sağlığı, beden tamlığı, onuru, itibarı, özel hayatı, sırları, resmi ve ismi gibi tüm değerleri üzerindeki hakların tamamını kapsamaktadır. • Kişiye “kişi” olması sebebiyle tanınmış haklardır. Kişilik hakları üç grupta toplanmaktadır: 1. Fiziki (maddi) kişilik hakları: Kişinin yaşama ve sağlık hakkı, beden tamlığı ve hareket özgürlüğü bu kapsamda yer almaktadır. 2. Manevi (deruni) kişilik hakları: Kişinin sahip olduğu manevi değerler ile ruhi ve hissi alanları bu kapsamda yer almaktadır. 3. Sosyal kişilik hakları: Özel hayat alanı, şerefi ve onuru, ekonomik özgürlüğe sahip olup ekonomik hayata katılabilmek ve isim üzerindeki haklar bu kapsamda yer almaktadır. Kişiliğin Korunması, iki başlık altında ele alınmaktadır: Kişiliğin İçe Karşı Korunması: Kişiliğin, bizzat kişinin kendisine karşı korunmasıdır. Medeni Kanunu’nun 23. maddesinde, bir kimsenin kişiliğini zedeleyen özverilerde bulunmasına ve sözleşme ile özgürlüğünü aşırı derecede sınırlamasına izin vermemektedir. Bunun yanı sıra, tüm bunlara engel olmak için kişiliği, bizzat o kimsenin kendisine karşı koymaya yönelik hükümler getirmektedir. • Ancak özgürlükler, belli derecelere kadar sınırlandırılabilmektedir. Bunun ölçütü, sınırlamanın hukuka ve ahlaka aykırı olmamasıdır. • Kanunlarda, Türk Medeni Kanunu’nun 23. maddesinin özel uygulaması niteliğinde olan bazı hükümler yer almaktadır. Örneğin, Borçlar Kanunu ve İş Kanunu ile getirilen bir hizmet sözleşmesinin süresinin, on yıldan fazla süreyi içermesi halinde, on yılı aşan sürenin işçiyi bağlamayacağı kuralı bulunmaktadır. Kişiliğin Dışa Karşı Korunması: Kişilik haklarını, başkalarından gelebilecek hukuka aykırı saldırılara ve kişilik değerlerinin ihlaline karşı koruma altına almak anlamını taşımaktadır. • Kişilik haklarına saldırılarda, gerçekleşen davranışın hukuka uygun olmaması ve hukuka uygunluk sebeplerinin bulunmaması söz konusudur. Hukuka uygunluk sebepleri; zarar görenin rızası, üstün nitelikteki bir özel yararın varlığı, üstün nitelikteki bir kamu yararının varlığı ve kanunun verdiği yetkilere dayanarak kişilik haklarına yapılan saldırı olarak belirtilebilir. • Dengesini kaybederek yüksekten düşen ve yanında kimsesi olmayan kişiye doktorun müdahale etmesi, üstün nitelikte özel bir yararı belirtmektedir. Polisin, bir suçluyu tutuklayarak hapse koyup özgürlüğünden yoksun bırakması ise üstün nitelikte bir kamu yararı olarak belirtilmektedir. • Kanunun verdiği yetkinin kullanılması durumunda kişilik haklarına yapılan saldırılar hukuka aykırılık oluşturmaz. Örnek olarak; polisin bir kimseyi suçüstü yakalaması ve zorla karakola götürmesi verilebilir. • Hukuka uygunluk sebeplerine iki madde daha eklenmelidir. Bunlar; “haklı savunma” ve “zorda kalma (ıztırar)” durumlarıdır. Kişinin kendi hakkını korumak amacıyla kuvvet kullanması, haklı savunma durumuna girmektedir. Bir kimsenin kendisinin ya da üçüncü bir şahsın, kişilik değerlerini korumak amacıyla başka bir kişinin malvarlığına zarar vermesi durumunda ise ıztırar (zorda kalma) söz konusudur. Türk Medeni Kanunu’nu 25. maddesinde, kişiliğin dışa karşı korunması için bazı davaların açılması gerektiği belirtilmektedir. Bu davalar, beş başlık altında toplanmaktadır: a) Saldırıya Son Verilmesi (Durdurma) Davası: Kişilik haklarına yönelik hukuka aykırı bir saldırının gerçekleşmesi ve bu saldırının halen devam etmesi durumunda açılabilen davalardır. • Amacı, devam etmekte olan bir saldırının durdurulmasıdır. • Bu davalarda önemli olan, saldırıda bulunan kimsenin kusurlu olup olmaması değil; saldırının hukuka aykırı olmasıdır. • Örneğin; bir kişinin rızası olmadan fotoğrafının reklam panolarına asılması halinde, kişinin halen devam etmekte olan bu durumun durdurulmasını istemesidir. b) Önleme Davası: Henüz gerçekleşmemiş, ancak birtakım belirtilerden yakın bir zamanda gerçekleşmesi mümkün görülen haksız bir saldırı tehlikesine karşı açılan davalardır. • Amacı, daha gerçekleşmeden saldırının önlenmesidir. • Örneğin; bir gazetecinin, bir sinema sanatçısının özel hayatıyla ilgili yakında bir yazı dizisi başlatacağını okurlarına duyurması halinde önleme davası açılmasıdır. c) Tespit Davası: Kişilik haklarına yönelik yapılmış ve sona ermiş bulunan bir saldırının yarattığı etkilerin halen devam etmesi halinde açılan davalardır. • Henüz başlamamış ve halen devam etmekte olan bir saldırı hakkında tespit davası açılamaz. • Kişi, bu tür davalarda saldırının hukuka aykırılığının tespiti yanında, gerekirse kararın yayınlanmasını ya da kararın üçüncü kişilere bildirilmesini talep edebilir. d) Tazminat Davası: Savunma amaçlı açılan; durdurma davaları, önleme davaları ve tespit davaları, kişinin uğradığı zararların giderilmesi bakımından sonuç getirmemektedir. Kişinin maddi ve manevi zararları için tazminat davaları açılmaktadır. • Maddi tazminat davası, kişilik haklarına yönelik haksız saldırıya uğrayan kişinin, bu saldırı nedeniyle fiilen uğramış olduğu maddi zararların karşılanması için açılan davadır. • Maddi tazminat davasının açılabilmesi için TBK’nın 49. maddesinde belirtilen şartların oluşması gerekmektedir. Bu şartlar şöyle sıralanmaktadır: o Fiil o Fiilin kişilik haklarını ihlal etmesi o Zarar o Kusur o Uygun illiyet bağı • Manevi tazminat davası, kişilik haklarına haksız olarak saldırıda bulunulan bir kimsenin, manevi olarak gördüğü zararlar için açılan davadır. • Manevi tazminat davası, Borçlar Kanunu’nda genel ve özel bir hükümle, Medeni Kanunda ise özel bir hükümle düzenlenmiştir. • Manevi tazminat davasına örnek olarak; bir kimsenin özel hayatına ilişkin bir fotoğrafın gazetede basılması sonucu, kişide utanç ve elem hissi oluşturması ve bu durum sonrasında ilgili kişinin manevi tazminat davası açması verilebilir. e) Vekâletsiz İş Görme Davası: Vekâletsiz iş görme, bir kişinin işinin, o kişiden vekâlet almadan başka bir kişi tarafından görülmesi olarak ifade edilmektedir. Kişi haklarına karşı haksız saldırı sonucunda, saldırıda bulunan kimse sebepsiz olarak zenginleşmiş olabilir. Örneğin; bir dergi, ünlü bir şarkıcının estetik ameliyat sırasında çekilmiş fotoğraflarını yayınlayarak yüksek satış rakamlarına ulaşarak çok para kazanmış olabilir. Bu durumda, TBK’nın 530. maddesine göre; fotoğrafları yayınlanan ünlü şarkıcı, haksız olarak elde edilen bu kazancın, kendisine verilmesini talep edebilecektir. Ad ve Adın Korunması Ad, bir kimseyi hemcinslerinden ayırmaya yarayan, onu belirleyen bir tanıtım aracıdır. • Ad, ön ad ve soyadından oluşmaktadır. • Herkesin bir adının olması gerekmektedir. Bu, kişilere yüklenmiş yasal bir yükümlülüktür. • Ad, kişiye sıkı sıkıya bağlı olup, devredilemez ve temlik edilemez bir nitelik taşır. • Adın korunması, kişilik hakkına dâhil olmasına rağmen, Medeni Kanun’unun 26 ve 27. maddelerinde özel olarak adın korunmasına ayrılmış hükümler bulunmaktadır.

Öz Ad, aynı aileye mensup kişileri birbirinden ayırmaya yarayan bir sözcüktür. Anne babanın koyduğu bu ad, doğum anında değil, sonradan nüfus memurluğuna yapılan beyan ile kazanılır. Soyadı, bir kimseyi, diğer aile fertlerinden ayırmaya yarayan ve soydan soya geçen bir sözcüktür. • Her kişinin bir soyadının olması zorunludur. Evlilik içinde doğan çocuk, aile soyadını alır. Evlilik dışı doğan çocuk ise, annesinin soyadını almaktadır. • Evliliklerde kadın isterse, kocasının soyadının önünde kendi soyadını da kullanabilir. • Evlatlık bir kimse, eğer küçükse evlat edinenin soyadını, kanun gereği kendiliğinden alır; eğer ergin ise isteğine bağlı olarak kendi soyadını kullanmaya devam eder ya da evlat edinenin soyadını alır. Takma Ad (Müstear Ad), bir kimsenin bir işi yaparken kendini gizlemek için kullandığı addır. Örneğin, ünlü yazar Peyami Safa, yazdığı polisiye romanlarında kendi ismi yerine Server Bedii ismini kullanmıştır. Lâkap, bir kimseye başkaları tarafından takılan addır. Örneğin, İngiltere’de Jack adında bir katilin, öldürdüğü kadınlardan dolayı “Karın Deşen Jack” lâkabını alması. Ticaret unvanı, bir taciri diğer tacirlerden ayırmaya yaramaktadır. Ticaret siciline tescili zorunludur. İşletme adı, bir ticari işletmeyi tanıtmaya ve diğer işletmelerden ayırt etmeye yarayan addır. Adın korunması, kişiliğin korunması kapsamında değerlendirebileceğimiz bir husustur. Ad, kişilik haklarına dâhil olduğu için her şeyden önce, kişiliğin korunmasıyla ilgili hükümlerden yola çıkılarak konulmaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 26. maddesinde de adın korunmasına ilişkin ifadeler yer almaktadır. Bu ifadelere göre adın korunması için dört tür dava açılabilir. Bu davalar şöyledir: • Tespit davası: Adın kullanılmasının çekişmeli olması durumunda açılan davadır. • Saldırıya son verilmesi davası: Adın haksız olarak kullanılmasından zarar gören kişi tarafından açılan davadır. • Önleme davası: Bir kimsenin adına saldırı yapılacağı yönünde ciddi ve inandırıcı belirtilerin olması durumunda, saldırıyı önceden önlemek için açılan davadır. • Tazminat davası: Adın başkaları tarafından haksız olarak kullanılmasından zarar gören kişi, diğer kişilik haklarının ihlalinde olduğu gibi, türüne göre maddi ya da manevi tazminat davası açabilir. Kısaca ad; ön ad ve soyadından oluşmaktadır. Bunun dışındaki takma ad, lâkap, ticaret unvanı, işletme adı gibi adlar ise geniş anlamda ad kavramı içinde yer almaktadır.

5. ÜNİTE
Tüzel Kişi Kavramı Genel Olarak Tüm modern hukuk sistemlerinde fiziki varlığı olan bireylerin yanı sıra fiziki varlığı olmamakla birlikte bazı topluluk ve kurumlarda hak sahibi kılınmış, hukuk düzeni tarafından kendilerine kişilik verilmiştir. Tüzel kişiler de gerçek kişiler gibi hak ve fiil ehliyetine sahip olmaktadırlar. Tüzel kişiliklerin bağımsız bir varlık olduğunun kabulü için üç unsurun bir arada bulunması gerekir. Bunlar: • örgütlenme • sürekli amaç • tüzel kişiliğin hukuk düzeni tarafından tanınmasıdır. Gerçekten tüzel kişiliğin oluşabilmesi için onu kuran kişilerin kişiliklerinden bağımsızlaşan bir yapının meydana gelmesi gerekir ki bu da ancak örgütlenme ile mümkündür. Ayrıca belirli bir amacı gerçekleştirmek üzere bir araya gelen kişi ve mal topluluklarından oluşan tüzel kişide, bireysel çıkarların üstünde genel ve ortak bir çıkarın bulunması gerekir. Önemli olan ortak çıkarın geçici nitelik taşımayıp sürekli olmasıdır. Son olarak, tüzel kişinin bağımsız bir varlık olmasına hukuken olanak verilmiş olması gerekir. Tüzel Kişiliğin Kuruluşu Ülkemizde olduğu kadar tüm dünyada yaygın olarak uygulanan ve tüzel kişilerin hangi anda kişilik kazandıklarını tespit eden sistemler, • serbest kuruluş sistemi • izin sistemi • tescil sistemi olmak üzere üçe ayrılır. Türk hukukunda bu sistemlerden birinin benimsemesi yoluna gidilmeyerek her üç sisteme de yer verilmiştir. İzin sistemine göre kişi veya mal topluluklarının tüzel kişilik kazanması ve hak süjesi haline gelmesi devletin iznine bağlıdır. TTK 333 maddesine gore: 1) Gümrük ve Ticaret Bakanlığınca yayımlanacak tebliğle, faaliyet alanları belirlenip, ilan edilecek anonim şirketler Gümrük ve Ticaret Bakanlığının izni ile kurulur. Bu şirketlerin esas sözleşme değişiklikleri de aynı Bakanlığın iznine bağlıdır. Bakanlık incelemesi sadece kanunun emredici hükümlerine aykırılık bulunup bulunmadığı yönünden yapılabilir. Bunun dışında hukuki konumu, niteliği ve işletme konusu ne olursa olsun anonim şirketin kuruluşu ve esas sözleşme değişiklikleri herhangi bir makamın iznine bağlanamaz”. Tescil sisteminde ise hukuk düzeni tüzel kişiliğin kurulmasına genel bir olanak tanımakla birlikte, tüzel kişiliğin kurulması için bazı asgari koşullar belirleyerek, bu koşullara uyulup uyulmadığının resmi makamlarca incelenmesini öngörür.

Serbest kuruluş sisteminde ise, tüzel kişiliğin kazanılması için gerekli olan asgari koşullar mevzuat tarafından belirlenir ve bu koşulların yerine getirilip getirilmediği herhangi bir resmi makamın kontrolüne tabi tutulmaksızın, koşullar yerine getirildiği anda tüzel kişilik kazanılmış olur. Tüzel Kişiliğin Sona Ermesi Serbest kuruluş sisteminde ise, tüzel kişiliğin kazanılması için gerekli olan asgari koşullar mevzuat tarafından belirlenir ve bu koşulların yerine getirilip getirilmediği herhangi bir resmi makamın kontrolüne tabi tutulmaksızın, koşullar yerine getirildiği anda tüzel kişilik kazanılmış olur. Bir tüzel kişinin kanunda belirtilen hallerde, başka bir işleme gerek kalmaksızın, kanun gereği kendiliğinden sona ermesine dağılma (infisah) denir. TMK. m. 52-55 arasında sona eren tüzel kişinin malvarlığının ne olacağı ve kişiliğinin devamına ilişkin bazı ortak hükümler getirmektedir. Getirilen bu hükümler tüzel kişinin sona ermesinden sonra kalan malvarlığı değerlerinin tasfiyesi ve tasfiye sonrasında artan malvarlığı olduğu takdirde, kalan malvarlığının tahsisini düzenlemektedir. Tasfiye, sona eren tüzel kişinin tüm hukuki ilişkilerinin de sona erdirilmesine denir. Tahsis, tasfiye işlemleri tamamlandıktan sonra, eğer kalırsa, kalan safi malvarlığının TMK. m. 54 gereğince tüzel kişinin sona erme şekline göre farklı hükümler çerçevesinde özgülenmesidir. Tüzel Kişilerin Türleri Tüzel kişiler genel olarak, 1. özel hukuk 2. kamu hukuku tüzel kişileri olmak üzere ikiye ayrılırlar. Özel Hukuk Tüzel Kişileri Özel hukuk tüzel kişileri özel hukuk alanında bir hukuki işlem ile kurulmuş olan tüzel kişilerdir. Hangi tüzel kişiliklerin bu şekilde kurulabileceği ve tüzel kişilik kazanabileceği kanun hükümleriyle belirlenmiştir. Özel hukukta tüzel kişiler, kazanç paylaşma amaç güdüp gütmemelerine göre ikili bir ayrıma tabi tutulmuştur. Kazanç paylaşma amacı güden tüzel kişiler Bunlar Türk Ticaret Kanunu’nda ticaret ortaklıkları (kolektif ortaklık, komandit ortaklık, limitet ortaklık ve anonim ortaklık ile ayrı bir kanun olarak Kooperatifler Kanununda da düzenlenmiş olan kooperatifler) adı altında düzenlenmiştir. Kazanç paylaşma amacı gütmeyen tüzel kişiler Türk Medeni Kanunu’nda bu konuda iki tür tüzel kişilik düzenlemiştir. Bunlar, dernekler ve vakıflardır. Dernekler kazanç paylaşma amacı gütmeyen kişi topluluklarıdır. Sendikalar Kanunu’nda düzenlenen sendikalar da kazanç paylaşma amacını gütmeyen tüzel kişiler olup, derneklerin özel bir çeşididir. Vakıflar ise belli bir amaca tahsis edilmiş mal topluluklarıdır. Kamu Hukuku Tüzel Kişileri Kamu hukuku tüzel kişileri kamu otoritesine sahip kamu görevi yapan tüzel kişilerdir. Anayasa, kamu hukuku tüzel kişiliğinin ancak kanunla ve kanunun verdiği yetkiye dayanılarak kurulabileceğini düzenler. Kamu hukuku tüzel kişileri, kamu idareleri ile kamu kurum ve kuruluşlarıdır. Kamu idareleri Kamu idareleri kamu hizmeti görmek için kurulmuş ve örgütlenmiş tüzel kişilerdir. Bunlar, devlet, il, belediyeler ve köylerden ibarettir. Kamu kurum ve kuruluşları Kamu kurumları, tüzel kişilik tanımış kamu hizmeti gören kuruluşlardır. Bu kurumlar, bir hizmet çeşidinin doğurduğu kurumlardır. Karayolları, Devlet Su İşleri, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, Üniversiteler bu tür kurumlardır. Bunun yanı sıra kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları da kanunla kurulabilir ve bu kuruluşlar da tüzel kişiliğe sahiptir. Örneğin Türkiye Barolar Birliği, Türkiye Noterler Birliği. Dernekler Genel Olarak Tüzel kişiler bünyelerine göre, 1. kişi topluluğu 2. mal topluluğu olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bir kişi topluluğunun dernek olarak tüzel kişilik kazanabilmesi için, dört unsura sahip olması gerekir. Bunlar, • kişi unsuru • amaç unsuru • süreklilik unsuru • tüzel kişiliğe sahip olma unsurudur. Kanun koyucu bir derneğin kurulabilmesi için en az yedi gerçek veya tüzel kişinin bir araya gelmesini şart koşmaktadır. Derneklerin Kuruluşu Derneklerin kuruluşunda, yukarıda da belirtildiği gibi, serbest kuruluş sisteminden vazgeçilerek normatif bildirim sistemi benimsenmiştir (TMK. m. 59). Dernek kurucularının derneğin yerleşim yerinin bulunduğu yerin en büyük mülkî amirliğine kuruluş bildirimini yapmaları gerekmektedir. Her derneğin bir tüzüğünün bulunması zorunludur. Dernek tüzüğünde derneğin adı, amacı, gelir kaynakları, üyelik koşulları, organları ve örgütü ile geçici yönetim kurulunun gösterilmesi zorunludur (TMK. m. 58). Dernek tüzüğü, dernek kurucularının irade beyanlarından meydana geldiği için, bütün kurucular tarafından imzalanmalıdır. Dernekler, kuruluş bildirimini, dernek tüzüğünü ve gerekli belgeleri yerleşim yerinin bulunduğu yerin en büyük mülki amirine verdikleri anda tüzel kişilik kazanırlar (TMK. m. 59). Ancak, amacı hukuka veya ahlaka aykırı olan kişi ve mal toplulukları tüzel kişilik kazanamaz (TMK. m. 47/II). Kuruluş bildirimi ve belgelerin doğruluğu ile dernek tüzüğü, en büyük mülki amir tarafından altmış gün içinde dosya üzerinden incelenir (TMK. m. 60/I) Dernek kurucularının fiil ehliyetine sahip olmaları yeterlidir (TMK. m. 57/II). Yani evlenme ve mahkeme kararıyla da ergin kılınan kişiler derneğin kurucu üyesi olabilirler. Kurucu üyelerin yanı sıra kuruluştan sonra derneğe başka kişilerin de üye olması beklenir. Zira kişi topluluğu olan dernekler ancak üyelerin varlığı ile yaşamlarını devam ettirebilirler. Üyelik, dernek ile üye arasına kurulan hukuki ilişkinin adıdır. Gerçek veya tüzel kişiler derneğe üye olabilir. Kuruluş amaçları aynı olan beş veya daha fazla dernek birleşerek federasyonu; en az üç federasyon da birleşerek konfederasyonu oluşturabilir. Derneğin Organları Derneklerin, 1. genel kurul 2. yönetim kurulu 3. denetim kurulu olmak üzere üç tane zorunlu organı vardır. Dernek bu zorunlu organlar dışında seçimlik organlara da sahip olabilir. Genel kurul derneğin en üst düzeyde organı olan genel kurul, derneğe kayıtlı üyelerin tamamından oluşur. Derneğe ilişkin en önemli kararlar bu organda alınır, adeta derneğin karar alma, yani yasama organı niteliğini taşır. Genel kurulun yetkileri arasında derneğin işleyişine ilişkin tüm kararların alınmasının yanı sıra dernek organlarını seçmek, üyeliğe kabul ve üyelikten çıkartılma hakkında son kararı vermek, derneğin feshine karar vermek gibi yetkiler vardır. Yönetim kurulu ise derneğin yürütme ve icra organı olup, aynı zamanda derneği dışa karşı temsil eder. Genel kurul tarafından seçilen beş asıl ve beş yedek üyeden oluşur. Yönetim kurulu yaptığı işlemlerin yanı sıra yapmayı ihmal ettiği işlemlerden de tıpkı vekil gibi derneğe karşı sorumludur. Yönetim kurulunun dernek tüzüğüne göre oluşması sürekli olarak imkânsız hale gelmişse, dernek kendiliğinden sona erer. Genel kurul tarafından seçilen en az üç asıl ve üç yedek üyeden oluşan denetim kurulu ise derneğin iç denetimini sağlayan organdır. Dernekler Kanununun 9. maddesi gereğince denetim kurulu, derneğin tüzüğünde gösterilen amaç ve amacın gerçekleştirilmesi için sürdürüleceği belirtilen çalışma konuları çerçevesinde faaliyet gösterip göstermediğini, defter, hesap ve kayıtlarının dernek tüzüğü ve mevzuata uygun olarak tutulup tutulmadığını denetler.
Derneğin Sona Ermesi Dernek üç farklı şekilde sona erebilir. Bunlar, • derneğin kendi kendini feshetmesi (TMK. m. 88), • derneğin kanun uyarınca kendiliğinden dağılmış sayılması (TMK. m. 87) • derneklerin mahkeme kararıyla kapatılmasıdır (TMK. m. 89). Fesih, devam etmekte olan bir hukuki ilişkiyi, tek taraflı yenilik doğuran bir irade beyanı ile ileriye dönük olarak sonlandırmaktır. Dernek genel kurulu toplanarak her zaman derneğin sona ermesine karar verebilir (TMK. m. 88). Derneğin feshi kararı, fesih için toplantıya katılan üyelerin üçte iki çoğunluğu ile alınabilir (TMK. m. 81). Derneğin kendiliğinden sona erme halleri ise TMK. m. 87’de sayılmıştır. Buna göre, • Amacın gerçekleşmesi, gerçekleşmesinin olanaksız hale gelmesi veya sürenin sona ermesi, • İlk genel kurul toplantısının kanunda öngörülen sürede yapılmamış ve zorunlu organların oluşturulmamış olması, • Borç ödemede acze düşmüş olması, • Tüzük gereğince yönetim kurulunun oluşturulmasının olanaksız hale gelmesi, • Olağan genel kurul toplantısının iki defa üst üste yapılamaması Bu hallerden birinin bulunması durumunda her ilgili, sulh hâkiminden, derneğin kendiliğinden sona erdiğinin tespitini isteyebilir. Vakıflar Genel Olarak Vakıflar, mal topluluğu niteliğindeki tüzel kişilerdir. Gerçekten de, TMK. m. 101/I’e göre, “Vakıflar, gerçek veya tüzel kişilerin yeterli mal ve hakları belirli ve sürekli bir amaca özgülemeleriyle oluşan tüzel kişiliğe sahip mal topluluklarıdır” şeklinde ifade edilmiştir. Vakıfların Kuruluşu ve İşleyişi Gerçek veya tüzel kişilerin yeterli mal ve hakları belirli ve sürekli bir amaca özgülemeleriyle oluşan vakıf; • mal • sürekli ve belli amaca özgüleme • ve tüzel kişilik unsurlarından oluşmaktadır. Vakıf kurma iradesi, resmi senetle veya ölüme bağlı tasarruf türlerinden vasiyet ile açıklanır. Vakıf kurma iradesini gösteren belgeye vakıf senedi denir. Vakıf senedinde vakfın adı, amacı, bu amaca özgülenen mal ve haklar, vakfın örgütlenme ve yönetim şekli ile yerleşim yeri gösterilir (TMK. m. 106) . Vakıf kurma işlemi tamamlandıktan sonra, vakıf, vakfın yerleşim yeri asliye mahkemesinde tutulan özel bir sicile tescil edilir (TMK. m. 102). Vakfın bir tek zorunlu organı vardır, bu da yönetim kuruludur. Yönetim kurulunun bir kişiden oluşması dahi mümkündür. Vakfı kuran kendi iradesine uygun olarak vakfın yönetilmesini istediği için ayrıca genel kurulun vakıfta olması zorunlu değildir. Vakfın tüm işlerini görmek ve vakfı dışa karşı temsil etmek yönetim kurulu tarafından gerçekleştirilir. Yönetim kurulu aynı zamanda vakfın mallarının yönetimini de yapar. Vakıf, Vakıflar Genel Müdürlüğünün teftiş ve denetimine tabidir, bu nedenle vakıfta zorunlu denetim kurulu da bulunmamaktadır. Vakıflar Genel Müdürlüğü, vakfın vakfedenin iradesine uygun olarak yönetilip yönetilmediğinin yanı sıra yönetim kurulunun emredici kurallara uygun davranıp davranmadığını da denetler. Vakıflar, kanundan dolayı, mahkeme kararıyla veya vakfedenin iradesiyle sona ererler. Vakfın kanundan dolayı sona ermesine örnek olarak vakfın amacının gerçekleşmesinin imkânsız hale gelmesi, mahkeme kararı ile sona ermeye örnek olarak da vakfın yasak faaliyette bulunması verilebilir. Sona ermenin ardından tasfiye işlemine geçilir ve vakfın tüzel kişiliği tasfiye amacı ile sınırlı olarak devam eder.

TEMEL BİLGİ TEKNOLOJİSİ-1
1. ÜNİTE
Giriş Dünyanın en değerli markaları arasında artık ilk sıraları teknoloji firmaları paylaşmaktadır. Ağır sanayi, petrol ya da gıda sektörü firmalarının önüne geçen bu firmalar, bizlere dünyada nasıl bir süreç yaşandığına dair ipuçları vermektedir. Gücünü sanayiden alan sanayi toplumundan sonra temel üretim ve güç faktörü “bilgi” olmuş ve “bilgi toplumu” olabilmek büyük önem kazanmıştır. Temel Kavramlar Bilgi her zaman önemli olmuştur ama günümüzde bilgiye ulaşmak, bilgi edinmek ve bilgi üretimine katılmak güncel bilgi ve iletişim teknolojilerinin sağladığı olanaklarla daha kolay hale gelmiştir. Yeni teknolojiler yardımıyla daha geniş çerçevede enformasyon kaynaklarına ulaşabiliyor ve daha fazla veriyi bilgisayarları kullanarak yorumlayabiliyoruz. Çevrim içi ortamlarda gerçekleştirilen her eylem bir bilgi üretir. Küresel bilgisayar ağları içinde üretilen ve geleneksel veri tabanları ile düzenlenemeyecek büyüklükteki veri için Büyük Veri terimi kullanılmaktadır. • Bir Zettabayt Ne Kadar Büyük Bilgi teknolojilerini kullanarak ulaşabildiğimiz bilgi miktarının boyutlarını daha iyi anlamak için dijital enformasyon ölçü birimi olan bayt ve katlarının ne kadar veri taşıyabildiğini dair kitabınızın 5. sayfasında bulunan Tablo 1.1’i inceleyiniz ve günlük yaşam ile bağlantı kurunuz. Veri, enformasyon, bilgi ve bilgelik kavramlarını bir piramit şeklinde ifade edersek en alt katmanda veri olmak üzere sırasıyla enformasyon, bilgi ve bilgelik gelecektir. Bu hiyerarşiye göre yer alan aşamalar temelden tepeye doğru: o Veri: ”Gerçek” o Enformasyon: ”Ne olduğunu bilme” o Bilgi:” Nasılı bilme o Bilgelik: ’’Nedenini bilme” şeklinde sıralanmıştır. Veri, Enformasyon (Malumat), Bilgi ve Bilgelik (İrfan) Veri ne kadar somut ise bilgelik o kadar soyut bir boyutta yer alır. Yani veriden bilgeliğe gittikçe kavramlar daha soyut bir hal alır. Yeni teknolojiler enformasyona ulaşmayı daha kolay hale getirmektedir buna karşın, doğru ve güvenilir, yeterli enformasyona ulaşmak zordur. Veri herhangi bir biçimde kullanılabilir ya da kullanılamaz halde bulunabilir, kendi başına bir anlamı yoktur. Yani veri, nesnelerin özelliklerini, olayları ve ilişkileri inceleyen sembollerdir. Enformasyon(Malumat) verinin ilişkili bağlantılar sonucunda anlam kazanmış hâlidir denilebilir.
Bilgi, Bilgi, bilen tarafından içselleştirildiği, tecrübe ve algıları tarafından şekillendirildiği için genellikle kişisel ve özneldir. Örtülü (kişisel) ve açık bilgi (sözle iletilip kodlanabilir) olmak üzere iki grupta incelenebilir. Bilgelik (İrfan) ise ileriyi görebilme ve sağlıklı değerlendirme ve karar verme konusunda bilgiyi nasıl kullanacağımıza ilişkin anlayış kazanma durumu olarak tanımlanabilir. Bilgelik keşfetme ve buluş aşamasıdır. Veri, enformasyon, bilgi ve bilgelik konusunda kitabınızın 8.sayfasında yer alan Şekil 1.2’yi inceleyiniz. Bilgi İşleme Modeli ve Bilgi İşleme Süreçleri Yeni bilgiyi dışardan nasıl aldığımız, nasıl işlediğimiz, nasıl depoladığımız ve geri getirip kullandığımız gibi sorular bilgi işleme ile ilgilidir. İnsanlarda bilgi işleme sistemi yapısal ve bilişsel süreçler olmak üzere iki sistemden oluşmaktadır. Algısal Bellek(Duyusal/Anlık Bellek) Algısal bellek duyusal bilginin çok kısa sürelerle işlendiği bellektir. Kapasitesi sınırsızdır ama bilginin kalış süresi sınırlıdır ve işlenmezse kaybolur. Algısal bellekte yalnızca dikkat edilen (bir anlamda süzülen) sınırlı sayıdaki bilgi kısa süreli belleğe aktarılır. Kısa Süreli Bellek(İşler/Çalışan Bellek) Kısa süreli bellek algısal bellekten aktarılan ve uzun süreli bellekten çağrılan bilgileri işlemek için kullanılır. Kısa süreli bellekte bilgiler belirli bir süre içinde sınırlı bir şekilde tutulur. Bilgideki benzerlikle ve ilişkiler, bilginin doğru kodlanması ve uzun süreli belleğe aktarılması için çok önemlidir. Uzun Süreli Bellek Uzun süreli belleğin diğerlerinin aksine kapasite veya süre sınırlaması yoktur. Bu bellek milyonlarca bilgi parçasını neredeyse sonsuza dek saklayabilir. Uzun süreli belleğe transfer edilirken kuvvetli ilişkiler, bağlantılar kurduğumuz yeni bilgiler daha kolay geri çağrılabilir, hatırlanabilir. Uzun süreli bellek temel olarak öyküsel ve işlevsel olarak ikiye ayrılabilir. Öyküsel bellek (ne olduğunu bilmek)bilinçli bir şekilde geri çağrılabilen gerçekler ve etkinliklerin depolandığı bellektir. Öyküsel bellekte olaysal ve anlamsan olmak üzere iki boyutta incelenebilir. Olaysal bellek tecrübelerimizi ve zaman kurgusu içinde gerçekleşen olayları depoladığımız bellektir. Anlamsal bellekte ise daha belirgin kalıplar şeklinde gerçekler, anlamlar ve dış dünyaya ait bilgi tutulur. Harflerin anlamları, kelimelerin tanımları, renklerin adlarını hatırlamak gibi.

Bilgi işleme süreçleri arasındaki ilişkiler için kitabınızda sayfa 10’da yeralan Şekil 1.4 bellek türleri ve bilgi işleme şemasını inceleyiniz. Bu kitapta genel amaçlı bilgisayarlar üzerinde durulacaktır. Genel amaçlı bilgisayarlar farklı yazılımları çalıştırabilen, farklı amaçlarla kullanılabilen bilgisayarlardır. Yazılım bilgisayarların istenen işlemleri yerine getirmesini sağlayan komutlar bütünü olarak ifade edilebilir. Uygulama yazılımlarının bilgisayarda çalışabilmesi için bilgisayarda işletim sisteminin olması gerekir. İşletim sistemi bilgisayarı oluşturan parçaların (bellek, disk, ekran kartı,vb) uyumlu ve doğru bir şekilde çalışmasını sağlar.(Örneğin masüstü bilgisayalar için Windows, MAC,OS, Linux, cep telefonları için Android, iOS yazılımları) Bilgisayarları sunucu, masaüstü ve taşınabilir olmak üzere üç kısımda inceleyebiliriz. Taşınabilir bilgisayarlara dizüstü bilgisayarlar, tablet bilgisayarlar ve akıllı cep telefonları örnek olarak verilebilir. Sunucu bilgisayarlar yüksek işlem gücüne sahiptirler. Genellikle çok sayıda kullanıcıya hizmet veren işlemlerde kullanılırlar. Masaüstü bilgisayarları genellikle ekran, kasa ve çevre birimlerinden oluşur. Kasada yeralan parçalar ise anakart, işlemci, bellek ve sabit disktir. Kasada yeralan bütün donanım anakart üzerinden iletişim kurar. İşlemci yuvası, RAM belleğin takılacağı yuva, ses, ekran ve video kartları için gerekli slotlar sayesinde bu donanımlar doğrudan anakarta takılabilirler. Sabit disk ve DVD-ROM gibi aygıtların veri kabloları anakarta bağlıdır fakat bu cihazlar doğrudan anakarta takılı değildir. Verinin çoğunun işlendiği donanım işlemcidir gücü arttıkça bilgisayar daha hızlı çalışır. İşlemci bilgisayarın beyni olarak düşünülebilir. İşlemcinin gücü arttıkça bilgisayar daha hızlı çalışır. Bilgisayar yazılımın yönergeleri işlemci tarafından yerine getirilir. Bunlar aritmetik, mantıksal, kontrol ve girdi/çıktı yönergeleri/komutları olabilir. Ram( Random Acsess Memory/ Rastgele Erişimli Bellek) elektrik akımı olduğu sürece veriyi üzerinde tutan bellek birimidir, yetersiz olması durumunda bilgisayarın performansı düşer. Ram miktarı anakart üzerindeki yuvalara yeni RAM modülleri eklenerek artırılabilir. Rom (Read Only Memory /Sadece Okunabilir Bellek)bilgisayar ilk açıldığında çalışması için gerekli bilgileri üzerinde barındıran bellektir. ROM bilgisayar ilk açılırken donanımı test etmek, bütün komutları kontrol etmek ve işletim sistemini başlatmak olarak açıklanabilir. Bilgisayar yazılımları genellikle sabit diske (harddisk)kurulur. Kalıcı olarak saklanması istenen veri sabit diske kaydedilebilir. Sabit disk manyetik disklerden oluşur ve büyük miktarda veriyi barındırabilir. Bilgisayara veri girilmesi için kullanılan bütün donanımlara girdi birimi adı verilir.(Klavye, tarayıcı ve mikrofon gibi)
Depolama birimleri ise, bilgisayarda işlenen sayısal verinin (resim, video, ses vb)kalıcı olarak saklanabildiği birimlerdir. Bilgi İşleme ve Teknoloji Bilginin toplanmasında, işlenmesinde, depolanmasında, bir yerden bir yere iletilmesinde ve kullanıcıların hizmetine sunulmasında yararlanılan bütün teknolojiler, bilgi işlemek için kullandığımız bütün maddi cihazlar ve kavramsal araçlar bilgi teknolojileri olarak adlandırılabilir. Bilgi işleme süreçleri yedi başlık altında toplanabilir. Toplama, Düzenleme, Analiz, Kaydetme ve Geri Çağırma, İşleme, Aktarma ve Alma ve Gösterim. a. Toplama(Collecting) Bilgi işleme sürecinin ilk basamağıdır ve bu süreç hangi veriye ihtiyaç duyulduğuyla nereden ve nasıl alınacağını içerir.(örn; markette ürünlerin barkodlarının okutulması) toplama için farklı donanımlar kullanılabilir.(tarayıcı, dijital kamera, mikrofon vs) Toplama süreci için farklı donanımlar kullanılabilir. Bu donanımlara tarayıcı ve dijital kameralar, mikrofon ve sayaçlar örnek verilebilir. Bu süreçte kullanılabilecek yazılımlara en iyi örnek internettir. İnternette çok sayıda veri kaynağı bulunur. b. Organize Etme Bu aşama diğer bilgi işleme süreçlerine hazırlık aşamasıdır. Veri üzerinde değişiklik yapılmadan nasıl tanzim edileceği ve gösterileceği belirtilir. c. Analiz Orijinal verinin değiştirilmeden kullanılabilir veri haline getirildiği aşamadır. Verinin seçilmesi, sıralanması ve karşılaştırması gibi süreçleri içerir. d. Kaydetme ve Geri Çağırma Veri farklı formatlarda İnternet üzerinden ya da kayıtlı bir ortamda internet’e bağlanmadan kaydedilebilir ya da kayıttan geri alınabilir. Kayıt için bilgisayara doğrudan bağlı bir donanım kullanılabileceği gibi ağ üzerinden (internet/bulut) kayıt ve geri çağırmada gerçekleşebilir. e. İşleme Bu aşamada önceki veri güncellenerek değiştirilir. f. Aktarma ve Alma Veri ve bilginin bilgi sistemi içinde ve bilgi sistemleri arasında aktarılmasıdır. Bu süreç, gönderici, ortam ve alıcı olmak üzere üç ana aşamadan oluşur. g. Gösterim Bilgi sisteminden bilginin çıktısının alınması sürecidir. Bu süreçte çıktıdaki bilginin nasıl sunulacağına ilişkin bazı kararlar alınır. Gösterim aşamasında bilgisayar ekranı, yazıcı ya da hoparlör gibi bir çıktı cihazına ihtiyaç duyulur.
Sosyal Hayatta Teknoloji İnsanlık tarihi avcı-toplayıcı, tarım, sanayici ve bilgi toplumu olmak üzere dört farklı aşamada incelenebilir. İnsanların teknolojiyi kullanmaları doğal kaynakları basit araçlara dönüştürmeleriyle başlamıştır diyebiliriz. Bilgi toplumu öncesinde zenginliğin kaynağı kişisel yetenek, toprak, enerji kaynakları ve sanayi olurken bilgi toplumunda zenginliğin kaynağı bilgidir. Bilgi toplumunda bilgi potansiyel güçtür. Teknolojik gelişmelerin yakın gelecekteki olası etkileri için 3 boyutlu yazıcılardan bahsedilebilir. Bilgisayarda tasarlanan nesneler üç boyutlu olarak farklı malzemeler kullanılarak yazdırılabilmektedir. 3 boyutlu yazıcılar ile sadece mekanik parçalar değil deri, kemik, kalp dokusu, böbrek, kulak gibi organlar da yazılabilmektedir. Bilgi işlemek için kullanılan teknolojiler daha önce işlenemeyen boyutta verinin işlenmesini mümkün kılmıştır. Mobil cihazlar veriye ulaşmayı, üretmeyi ve paylaşmayı zaman ve mekandan bağımsız hale getirmiştir. Bilgi ve teknoloji geliştikçe dünyayı algılayışımız da ve bu teknolojilerden beklentilerimiz de değişmiştir. Artık dünyada, bilgi toplumu üyesi olabilmek için bilgi teknolojilerini en verimli şekilde kullanmalıyız.

2. ÜNİTE
Sözcük İşlemcilerin Gelişimi İlk olarak 1960’lı yılların başlarında geliştirilen ve yaygınlaşan daktilo makineleri yüzyıldan uzun bir süre devlet daireleri ve ofislerde resmî mektuplar ve evraklarda kalıcı ve okunaklı metinler oluşturmak amacıyla kullanılmıştır. Kişisel bilgisayarlar ve yazıcıların yaygınlaşmasıyla önce iş yerlerinden başlayarak zamanla toplumun geneli tarafından kalıcı yazıları yazma, düzenleme, biçimlendirme ve bastırma işlemleri “sözcük işlemci” adı verilen yazılımlarla gerçekleştirilmeye başlanmıştır. Sözcük işlemciler günümüzde yazı yazan herkesin vazgeçilmez araçlarından birisi hâline gelmiştir. “Sözcük İşlemci” terimi de ilk kez 1960’larda geliştirilen ve sadece bir satırlık metin üzerinde işlem yapma olanağı sağlayan elektrikli daktilolar döneminde ortaya atılmıştır. 1970’lerde düşük kapasiteli ev bilgisayarları, 1980’lerde de kişisel bilgisayarlar metin düzenleyicisi ve sözcük işlemci yazılımların geliştirilmesini sağlamıştır. 1990’larda grafik kullanıcı arayüzlerinin yaygınlaşmasıyla bilgisayar kullanımı ve sözcük işlemcilerin kullanımı kolaylaşmıştır. 2000’lerde blog, wiki, sosyal medya, belge paylaşım siteleri ve benzeri Web 2.0 uygulamalarıyla kullanıcılar web üzerinde zengin metin biçimli içerikler oluşturabilmişlerdir. Güncel Sözcük İşlemciler Günümüzde masaüstü ve dizüstü bilgisayarlarda, tab- letlerde ve akıllı telefonlarda ücretli ya da ücretsiz, önceden yüklü ya da mağazalardan indirilebilir metin düzenleyici ve sözcük işlemciler bulunmaktadır. Windows işletim sisteminde düz metin dosyaları düzenlemek için NotePad, zengin metin biçimli dosyaları düzenlemek için WordPad uygulamaları ücretsiz olarak bulunmaktadır. MacOS işletim sisteminde ise TextEdit uygulaması hem düz metin hem de zengin metin biçimli dosya oluşturmak için işletim sistemiyle birlikte gelmektedir. Ayrıca bulut üzerinde bir hizmet olarak çalışan Word Online ve Google Docs gibi çevrim içi sözcük işlemlerin kullanımı da yaygınlaşmaktadır. Karakter, Sözcük ve Paragraf Düzenleme Bir sözcük işlemcide en temel işlemler karakterler üzerinde gerçekleştirilir. Klavyeler sözcük işlemcilerde belge içerisinde gezinebilmek ve karakterleri düzenleyebilmek için özel tuşlar barındırırlar. Bir harfe aynı anda “Shift” tuşu ile basarak büyük harf yazılabilmekte, “CapsLock” tuşu ile klavye büyük harfe kilitlenebilmektedir. Hatalı bir karakter yazıldığında, “Backspace” tuşu ile imlecin solundaki karakter silinebilmekte, “Delete” tuşu ile imlecin sağındaki karakter silinebilmektedir. “Home” tuşu imleci aynı satırda satır başına, “End” tuşu satır sonuna getirmektedir. “Page Up” ile bir önceki sayfaya, “Page Down” ile bir sonraki sayfaya geçilir. Sağ, sol, aşağı ve yukarı yön tuşlarıyla imleç sağa, sola, yukarıya ve aşağıya hareket
ettirilebilir. Bu tuşlara “Ctrl” tuşuyla birlikte basılarak daha hızlı hareket etmek mümkündür. Belge üzerinde “seçme” işlemi, fare ile seçilecek bölgenin başına gelerek ve farenin sol tuşuna basılı tutarak, fareyi seçilecek bölgenin sonuna kadar sürüklemekle ya da klavyede hareket tuşlarının “Shift” tuşuyla birlikte kullanılmasıyla gerçekleştirilebilir. Karakterlerle sözcükler, sözcüklerle cümleler, cümlelerle paragraflar oluşturulur. Belgede seçili bir metin parçası üzerinde yazı tipi, yazı stili, yazı boyu, yazı efekti, yazı rengi, zemin rengi, vurgu ve kenarlık belirlenebilir. Paragraflar üzerinde sayfaya hizalama, girintileme, maddeleme ve numaralama, satır ve paragraf arası büyüklüğünü değiştirme işlemleri gerçekleştirilebilir. Sözcük işlemcide karakter, sözcük, paragraf ya da sayfa düzenlerken oluşan hatalı bir işlem farkedildiğinde “Geri Al”(Ctrl+Z) tuşu ile bu işlemin öncesine dönülerek yapılan hata giderilebilir. Sözcük işlemcilerde hatasız yazmak için “Yazım denetleme” işlevi kullanılmalıdır. Bu işlev Word belgelerinde “GÖZDEN GEÇİR” sekmesindeki seçeneklerle otomatik olarak gerçekleştirilir. Belgelerin kolay düzenlenmesine olanak sağlayan diğer kolaylaştırıcılara “Eş Anlamlılar”, “Çevir” ve “Biçim Boyacısı” örnek olarak verilebilir. Belgelere Eklenebilir Ögeler Bir belgede metnin yanı sıra metin aralarına resim, tablo, grafik, şekil, akıllı şekil, sanatsal yazı, denklem, metin kutusu ve video gibi ögeler yerleştirilebilir. Word uygulamasında “EKLE” sekmesi ve Writer ekranında “Ekle” araç çubuğu ve “Ekle” menüsü belgeye ögeler eklemek için kullanılan düğmeleri barındırırlar. Writer yazılımında belgelere eklenebilecek ögeler arasında resimler, tablolar, çizelgeler (grafikler), çizimler (şekiller), yazı sanatı (sanatsal yazılar), videolar ve formüller (denklemler) bulunmaktadır. Word uygulamasında ek olarak akıllı çizimlere, ekran görüntüsü kırpma aracına ve metin kutularına yer verilmektedir. Ayrıca ofis takımı içerisindeki PowerPoint ve Excel gibi diğer uygulamalara ait içerikler birer nesne olarak sözcük işlem belgelerine eklenebilmektedir. Resim ve video dışındaki ögeleri sözcük işlemci uygulamalarının içerisinde karşı gelen araçlarla oluşturmak ve düzenlemek mümkündür. Bu şekilde oluşturulan ögeler gerektiğinde kopyalanarak ve diğer ofis uygulamalarına yapıştırılarak kullanılabilir. Ögeleri metin içerisine metinle birlikte akacak biçimde yerleştirmek ya da sayfaya sabit bir biçimde yerleştirmek mümkündür. Word belgesine eklenmiş herhangi bir ögeye çift tıklanarak ögeyi düzenlemeye başlanabilir. Bu durumda ilgili ögeye ait araç gruplarını içeren şerit sekmeleri görünür hâle gelir. Ögeyle düzenleme işlemi bittiğinde ilgili şerit sekmesi ekrandan kalkar. Eklenen ögeleri metin içerisinde herhangi bir yere yerleştirmek için sürüklemek yeterlidir.

Kısaca kullanıcılar belgelere eklenebilecek ögelere sözcük işlemci içerisinden erişebilir, resim ve video dışındaki ögeleri sözcük işlemci içerisinde oluşturabilir ya da düzenleyebilir. Ayrıca bu ögeleri gruplandırabilir ve öne arkaya kaydırabilir. Sayfa Düzenleme İşlemleri Sözcük işlemcilerde sayfa düzenlemesi genellikle sayfanın boyutunun, yönünün, kenar boşluklarının, sütun sayısının belirlenmesiyle gerçekleştirilir. Sözcük işlemcilerde kullanıcı yeni bir boş belge oluşturduğunda uygulama varsayılan sayfa düzenine uygun olarak hazırlanmış bir sayfa getirecektir. Sayfa boyutu varsayılan olarak A4 (21 cm X 29,7 cm) büyüklüğündedir. Sayfanın yönü “Dikey”; sütun sayısı “Bir” olarak belirlenecektir. Kenar boşlukları ise varsayılan olarak Normal (Üst, Alt, Sağ ve Sol kenar boşluklarının hepsi Word uygulamasında 2,5 cm, Writer uygulamasında ise 2 cm ayarıyla gelecektir. Sözcük işlemcilerle sadece raporlar ve ödevler değil, broşürler, el ilanları, bültenler kartvizitler, adres etiketleri gibi çok çeşitli belge oluşturulabilir. Bu değişik belge türlerinin tasarımı esnasında farklı sayfa büyüklüğü, sayfa yönü, sütun sayısı ve kenar boşluklarının kullanımı gerekir. Sayfa düzeni belirlendikten sonra oluşturulacak belgenin gereksinimlerine göre sayfalarda alt bilgi, üst bilgi, kenarlık, filigran ve sayfa rengi ögeleri belirlenebilir. Sayfaya üstbilgi ya da altbilgi eklemek bilgi ve Altbilgi” grubundaki açılır listeler, Writer uygulamasında ise “Ekle” menüsündeki “Altbilgi” ve “Üstbilgi” düğmeleri kullanılır. Sözcük işlemcilerde sayfaların üst ve alt bilgi bölümlerine eklenebilecek alanlar genellikle sayfa numarası, sayfa sayısı, tarih, saat, belgeye ait bilgiler (yazar, dosya adı, dosya yolu, belge başlığı) ve resimler olabilmektedir. Bazı resmî belgelerde sayfaların zeminine filigran yerleştirilmesi gerekebilir. Genellikle belge kopyalandığında nereden kopyalandığının belirlenmesini sağlayacak biçimde kurum adı ve bilgileri filigrana yerleştirilir. Gizli ve kopyalanmaması gereken belgelerde de ”Gizli” ve “Kopyalamayın” ibareleri filigran olarak kullanılmaktadır. Belge Düzenleme İşlemleri Sözcük işlemcilerde temel dosyalama işlemleri arasında yeni bir boş belge dosyası oluşturma, varolan bir belge dosyasını açma, üzerinde çalışılan belgeyi kaydetme, belgeyi farklı isimle kaydetme, belgeyi yazıcıda yazdırma, belgeleri başkalarıyla paylaşma ve belgeyi başka dosya formatlarında dışarıya aktarma işlemleri bulunur. Bu işlemlere Word uygulamasında “DOSYA” sekmesiyle Writer uygulamasında ise “Dosya” menüsünden erişilir. Her sözcük işlemci uygulaması varsayılan olarak kendisine ait dosya biçimini tercih eder. Örneğin Word uygulaması varsayılan olarak “.docx” dosya uzantısına sahip dosya oluştururken Writer uygulaması “.odt” uzantısına sahip dosya oluşturur. Belgeler genellikle bilgisayarın sabit diskine kaydedilirler. Günümüzde bulut saklama hizmetlerinin yaygınlaşmasıyla belgeler artık OneDrive, Google Drive ve Drop-box gibi bulut ortamlarına saklanmaktadırlar. Böylece aynı belgelere, taşımaya gerek kalmadan, başka bilgisayarlardan tekrar erişmek kolaylaşmaktadır. Belgenin farklı bir formatta kaydedilmesine “dışarı aktarma” adı verilir. Belgeler dijital ortamda dağıtılmak amacıyla yaygın olarak PDF formatına aktarılırlar. PDF belgeleri genellikle sadece okunmak ve yazdırılmak amacıyla kullanılırlar. Belgenin özellikle orijinal yapısının korunması istendiğinde PDF tercih edilir. Belgenin web sayfası biçiminde dışarı aktarılması da mümkündür. Böylece Word ya da Writer belgesinden İnternet ortamında yayımlanabilir HTML belgesi elde edilir. Okuyucunun belgenin istediği bölümüne kolayca erişimini sağlamak amacıyla başlıklar oluşturulabilir. Word uygulamasında belge içerisinde yeni başlık belirledikçe ekranın solundaki “Gezinti” bölmesinin “BAŞLIKLAR” sekmesinde belgedeki başlıklar hiyerarşik olarak görüntülenecektir. Kullanıcı bu sekmedeki herhangi bir başlığa tıklayarak belgede başlığın bulunduğu sayfaya geçiş yapabilir. Bir belgeye “İçindekiler Tablosu” eklendikten sonra başlıkların bulunduğu sayfa numaraları değiştiğinde Word uygulamasında “BAŞVURULAR” sekmesinde “Tabloyu Güncelleştir” düğmesine; Writer uygulamasında içindekiler tablosu üzerindeyken bağ- lam menüsündeki “Dizini/Tabloyu Güncelle” seçeneğine tıklanmalıdır. Word uygulamasında belgeye dipnot eklemek için belge içinde dipnot numarası eklenecek yere konumlanılır ve “BAŞVURULAR” sekmesindeki “Dipnot Ekle” düğmesine tıklanır. Seçili bir resim ya da tabloya Resim Yazısı ya da Tablo Yazısı eklemek amacıyla “Resim Yazısı Ekle” düğmesi kullanılır. Açılan “Resim Yazısı” iletişim kutusundaki “Etiket:” seçenekleri arasında Denklem, Şekil ve Tablo bulunmaktadır. Writer uygulamasında dipnot eklemek için belge içinde dipnot numarası eklenecek yere konumlanılır ve “Ekle” menüsünde “Dipnot/Sonnot…” seçeneği kullanılır. Resim ve Tabloya başlık eklemek için öge seçildikten sonra bağlam menüsünde “Başlık” seçeneğinden kategori seçilir ve başlık metni girilir. Bir belgedeki tüm tablolara ve şekillere resim yazısı eklendiğinde, belgeye İçindekiler Tablosu gibi sayfa numaralarının otomatik olarak güncellendiği Şekiller Listesi ve Tablolar Listesi eklemek mümkündür. Belgeye eklenebilen ögelerden biri de dizindir. Word uygulamasında belge içerisinde dizinlenmesi istenen bir sözcük seçilip “Girdiyi İşaretle” ile dizin girdisi olarak tanımlanırsa “Dizin Ekle” ile belge sonuna eklenecek bir dizin listesinde, belge içerisinde yeraldığı sayfaların numaralarıyla birlikte bu sözcük görüntülenir. Daha sonra başka sözcükler de dizine girdi olarak eklenebilir ve dizin güncellendiğinde listede yeralırlar. Akademik belgelerde sık yer verilen diğer yayımlardan yapılan alıntılar ve bu yayınların listesini oluşturan kaynakçadır. Bu amaçla Word uygulamasında hazırlanan bir belgede kullanılan kaynaklar “BAŞVURULAR” sekmesinde “Yeni Kaynak Ekle…” ile tek tek tanımlanır ve belge içerisinde bu kaynaklara yapılan başvurular ilgili yerlere “Alıntı Ekle” ile eklenir. Son olarak belge sonuna “Kaynakça” açılır listesinden istenilen biçimde bir kaynakça eklenir. Kitap ve rapor gibi uzun belgelerin bir kapak sayfasının bulunması dosyaların ve dökümlerinin birbirinden kolayca ayırt edilmesini sağlayacaktır. Word uygulamasında bu amaçla “EKLE” sekmesinde “Kapak Sayfası” düğmesine tıklandığı zaman listelenen hazır kapaklardan biri seçilebilir. Hazır kapaklarda belge, yazar ve şirket adı gibi alanlara yer verilmektedir. Hazır tema seçimi ile bir belgede kullanılan tüm stillerin birbiriyle tutarlı bir şekilde topluca değiştirilmesi mümkündür. Böylece kullanıcı belgenin niteliğine ve hedef kitlesine daha uygun bir tasarım seçebilir. Bir tema seçildikten sonra renk kümesi, gövde ve başlıklar için kullanılan yazı tipi, paragraf aralığı ve efektlerde gerçekleştirilen değişikliklerle oluşturulan yeni temayı “Geçerli Temayı Kaydet” ile kaydederek daha sonra tekrar kullanmak mümkündür. Tez, makale ve bildiri gibi akademik belgelerde yazım kuralları ayrıntılı olarak belirlenmiştir ve yazarın bu kuralları uygulaması istenir. Eğer hazır stiller uygulanması istenen yazım kurallarına uygun değilse, kullanıcılar kendi stillerini oluşturabilir, bütün belgeye uygulayabilir ve bu stil kümelerini kaydedebilirler. Sözcük işlemciler kullanıcıların üretkenliğini artırmak amacıyla etkili ve görsel açıdan tutarlı belgeler oluşturmak için hazır şablonlar barındırırlar. Örneğin Word uygulaması çok sayıda hazır şablonla gelir ve ayrıca Microsoft Office sitesinden yeni şablonlar da indirmek ve kullanmak mümkündür. Sık yararlanılan sözcük işlemci şablonları arasında öz geçmişler, takvimler, kartvizitler, broşürler, iş formları, zarflar, sertifikalar, gazeteler, bültenler, etiketler, yıllık raporlar, davetiyeler, iş mektupları, dilekçeler, el ilanları, faks kapakları, CD/DVD etiketleri, planlayıcılar vb. yer almaktadır. Bir şablonu indirdikten ve içeriğini düzenledikten sonra “TASARIM” sekmesindeki “Temalar”, “Yazı Tipleri” ve “Renkler” düğmeleri yardımıyla görünümünü değiştirmeniz mümkündür. “Temalar”, belgede tutarlı bir genel görünüm oluşturmak için benzersiz bir renk, yazı tipi ve efekt kümesini içerirler. “Renkler” ile belgedeki tema renklerine farklı bir renk paleti uygulanabilir. “Yazı Tipleri” ile metnin tümünde kullanılan “gövde” ve “başlık” yazı tipleri topluca değiştirilebilir.
Ekip çalışmalarında bir belge üzerinde birden fazla kişinin çalışması gerekebilir. “GÖZDEN GEÇİR” şerit sekmesindeki “Açıklamalar”, “İzleme” ve “Değişiklikler” gruplarındaki araçlar belge üzerinde birden fazla kişinin yaptığı değişikliklerin izlenmesini sağlar. Belge üzerinde çalışan yazarlar “Yeni Açıklama” düğmesiyle belge üzerindeki herhangi bir konuma kendilerine ait bir açıklama ekleyebilirler. Belgeye erişen diğer yazarlar bu açıklamayı kimin yaptığını görebilirler. “Değişiklikleri İzle” seçeneği ile yazarların hangi satırlarda değişiklikler yaptığını, bu değişikliklerin neler olduğunu ve ne zaman yapıldığına dair verileri görüntüleyebilirler. Belgeyi oluşturan yazar daha sonra diğer yazarların gerçekleştirdiği değişiklikleri gözden geçirerek bu değişiklikleri “Değişiklikler” grubundaki düğmelerle kabul edebilir ya da ret edebilir. Birlikte çalışma işlemi eğer OneDrive üzerindeki bir belgede Word Online ile gerçekleştiriliyorsa yazarlar belge üzerinde aynı anda çalışabilirler. Bir belge üzerinde yazarların aynı anda çalışabilmesi Google Drive üzerindeki bir belgenin Google Docs ile düzenlenmesiyle de sağlanabilir. Yazımı ve biçimlendirmesi tamamlanan bir belgenin başkalarınca değiştirilmemesi için önlemler almak mümkündür. Örneğin Word uygulaması “DOSYA” şerit sekmesindeki “Belgeyi Koru” düğmesindeki seçenekler ile belge salt okunur hâle getirilebilir, parola ile şifrelenebilir, düzenleme ve erişim olanakları kısıtlanabilir, belgeye dijital imza eklenerek bütünlüğü sağlanabilir.

3. ÜNİTE
Etkili Sunumun Adımları
Sunum, birden fazla iletişim kanalının kullanıldığı bilgi aktarma ve paylaşım aracıdır. Sunumlar;
• Bir konu hakkında bilgi vermek, • Bir konuyu açıklamak, • Bir ürün veya hizmet tanıtımını yapmak, • Katılımcıları bir yolu izlemeye ikna etmek vb. amaçlarla hazırlanabilir.
Günümüz eğitim ve iş yaşamında sunumlardan yararlanmak vazgeçilmez hale gelmiştir. Sunumlarda görsel ve işitsel malzemeler kullanılarak;
• Sunumun anlaşılırlığı kolaylaştırılmış, • Hafızalarda yer edinmesi sağlanmış, • Konuşmacıya büyük ölçüde yardımcı olunmuş olacaktır.
Başarılı bir sunum için en önemli adım hazırlanma aşamasıdır. Hazırlanma aşamasında;
• sunum yapma amacı, sunumun süresi belirlenir, • katılımcılar hakkında bilgi toplanır (yaş, cinsiyet, eğitim durumu, deneyim…), • katılımcıların gereksinim ve sunudan beklentileri göz önünde bulundurulur, • katılımcılardan gelebilecek sorulara karşı hazırlık yapılır. • sunumu etkili kılacak görsel malzemelerin seçimi yapılır, • sunum yapılacak mekânın incelenmesi (ışık, havalandırma vb.), oturma düzeninin ve aksesuarların gözden geçirilmesi sağlanır, • sunum aşamalarının planlanması gibi işlemler gerçekleştirilir.
Araştırmalar, insanların görsel, işitsel ve kinestetik öğrenme tarzlarına sahip olduğunu ortaya koymuştur:
• Görsel öğrenme tarzına sahip olanlar; bilgiyi resim, çizim, grafik, tablo ve yazılarla daha kolay kazanır. • İşitsel öğrenme tarzına sahip olanlar; bilgileri dinleyerek diğerleriyle tartışmayı, onları dinleyerek onlara yardımcı olmayı tercih eder. • Kinestetik öğrenme tarzına sahip olanlar ise bilgiyi aktif katılım yoluyla elde etmeyi tercih ederler.
Sunumdan önce bir prova yapılması, sunucunun zamanı, sunum hızını, ses tonunu ayarlaması açısından önemlidir.
Aktarma aşaması, sunucunun konuyla ilgili bilgi ve deneyiminin yanında kişisel özelliklerinin de ön plana çıktığı aşamadır. Sunum yapan kişinin katılımcılarda oluşturduğu ilk etki çok önemlidir.
Sunum yapan kişinin;
• Vermek istediği mesajı basit ve net bir şekilde; en fazla 10-15 kelimeden oluşan kısa cümlelerle ve etken fiiller kullanarak vermesi, • Herkes tarafından anlaşılması güç jargon ve klişelerden uzak durması, • Genel ifadeler yerine somut örnekler vererek net ifadeler kullanması, • Sözcükleri isabetli seçmesi, • Çok bilinenden az bilinene doğru ilerlemesi, • Mizahi ögelere yer vermesi, anlaşılmayı kolaylaştırır ve sunuyu akıcı kılar.
Sunum sırasında diyagramlar, tablo/haritalar, istatistikler/ölçümler, resimler, posterler/resim kartları, filmlerden kesitler/müzik gibi anlatımı güçlendirecek ögelerin kullanımı sunumun amacına ulaşmasına yardımcı olur.
Sunumlarda aktarma süresinin en fazla 20 dakikayla sınırlandırılmasında fayda vardır.
Kapanışta, sunumda anlatılanların en önemli noktalarını içeren kısa bir özet yapılır. Dinleyenlere katılımları için teşekkür edilmesi ve mutlaka bir soru-cevap bölümüne yer verilmesi, etkileşimin sağlanması ve sunumla verilmek istenen mesajın pekiştirilmesi açısından önemlidir.
Sunumlarda Yapılan Bazı Hatalar
Sunumlarda, sunumu yapan kişiden ve hazırlanan sunum materyalinden kaynaklanan, katılımcıları olumsuz etkileyen bazı hatalar söz konusu olabilmektedir:
• Sunumda çok sayıda slayda yer vermek • Slaytlarda yazılanları aynen tekrarlamak • Kolay okunmayan görsel malzeme kullanmak • Görsel malzemeyi çok fazla yazılı metinle, resimlerle veya çok farklı renklerle doldurmak • Sunucunun dinleyicilere sırtını dönmesi • Sunucunun çok hızlı, çok yavaş ya da okuma biçiminde monoton bir şekilde konuşması • Sunucunun, sunum boyunca kartlar üzerindeki notlardan okuması • Sunuda fazla sayıda ve farklı seviyelerde yazı kullanılması • Farklı büyüklüklerde yazı puntosu kullanılması • Okumayı zorlaştıran koyu renk fon kullanılması • Sunuda çok fazla bilgi, renk ve görsel kullanılması • Yazıların altı çizili kullanılması
Sık Kullanılan Sunum Teknolojileri
Eğitim ya da ticari amaçlı geliştirilen birçok sunum aracı vardır. Bunlardan birkaçı şunlardır:
• Microsoft PowerPoint • Prezi • Google Sunu • VoiceThread • SlideShare • Popplet
Microsoft PowerPoint önceden belirlenmiş bir konuyu belirli bir gruba yazılı, görsel, işitsel ve görsel-işitsel ögeler yoluyla tanıtmak, öğretmek, bilgilendirmek, ikna etmek ya da açıklama yapmak maksadıyla kullanılan, etkili iletişim sağlamada kullanılabilen bir sunum programıdır ve;
• PowerPoint dosyalarının uzantısı PPTX’dir. • PowerPoint dosyalarına SUNU adı verilir. • PowerPoint programındaki her bir ekrana SLAYT denir.
Microsoft PowerPoint sunum programının nasıl başlatılacağı, temel bölümlerinin hangi işlevlere sahip olduğu ve nasıl kullanılabileceğine yönelik bilgiler, ders kitabınızın 52-59. sayfaları arasında ekran resimleriyle birlikte açıklanmaktadır.
Prezi ise çevrim içi olarak; http://www.prezi.com web adresi üzerinde çalıştırılabilen, sunumlara görsellik kazandırarak ilgi çekici slaytlar oluşturmayı sağlayan bir sunum programıdır.
Prezi, kullanıcılara şu olanakları sunar:
• Sunumların çevrim içi ortamda saklanması • İstendiğinde sunum üzerinden değişiklik yapılması • Başka kullanıcılarla aynı sunum üzerinde birlikte çalışılması • Daha önceden hazırlanmış sunumların bilgisayara indirilebilmesi
Prezinin çeşitli kullanımları söz konusudur. Bu kullanım türlerinden, sunum programının işlevlerinden ve nasıl sunum hazırlanabileceğinden, ders kitabınızın 60-65. sayfaları arasında ekran resimleriyle birlikte söz edilmektedir. Bu ekran resimlerini inceleyiniz.

4. ÜNİTE
Hesap Tabloları ve Yazılımlar Hesap tablosu kullanıcıların verilerini tablo yapısında organize ederek veriler üzerinde hesaplama, analiz ve raporlama yapmalarını sağlayan genel amaçlı uygulama yazılımlarıdır. İlk kez 1961 yılında bir muhasebe hesap tablosu ana bilgisayar üzerinde programlanarak tablo olarak gösterilmiştir. 1978’lere gelindiğinde artık kullanıcıların tamsayı girişi yapabildiği 5 sütun ve 20 satırdan oluşan elektronik tablolar kullanılmaya başlanmıştır. Bugün kullandığımız hesap tabloları sadece muhasebe için değil bireysel ve iş ihtiyaçlarını karşılamak için oldukça gelişmiş yazılımlardır.
Hesap tablosu yazılımları verileri satır ve sütunlardan oluşan hücreler şeklinde organize ederler. Hesap tablosunda hücrelere erişim için iki boyutlu matrisin referans sistemine benzer bir yapıda sütunlar harf, satırlar ise rakam ile kodlanır. Örneğin “A2” adresi bir hesap tablosunun ilk sütununun ikinci satırındaki hücreyi ifade eder. Böylece hücrelerde yer alan verilerden hesap yapılabilecek etkin bir referans sistemi oluşturulur. Hesap tablolarında üzerinde işlem yapılan hücre ya da hücrelerin seçili olması gerekmektedir. Bu nedenle aktif hücre ve aktif sayfa kavramları kullanılmaktadır.
Bireysel ihtiyaçlar ve is hayatında yoğun olarak kullanılan hesap tabloları form tasarlamada, nesnelerin listesini hazırlamakta, finans ve muhasebe işlemlerinde, basit istatistiksel analizlerde faydalanılan uygulama yazılımlarıdır. Hesap tabloları kolay ve hızlı kullanım özellikleri ile hesaplama, özetleme, sıralama, analiz, görselleştirilme amacıyla yaygın olarak kullanılmaktadır.
Hesap tablosu yazılımlarını isleyiş açısından çevrim içi uygulamalar ve masaüstü uygulamalar olarak sınıflandırabiliriz. Google e-tablolar, Microsoft Office 365 Excel uygulamaları web tarayıcı üzerinde herhangi bir uygulama kurmadan ve içeriğin ilgili bulut depolama alanında saklandığı yeni nesil hesap tablolarına örnek verilebilir. Masaüstü hesap tabloları yazılımlarının en yaygın kullanılan ve bilinen örnekleri olarak Microsoft Excel, OpenOffice Calc, Numbers, Libre-Office Calc ve Lotus 1-2-3 yazılımlarıdır.
Tabloların Oluşturulması ve Düzenlenmesi Hesap tablolarının temel yapı tası hücrelerdir. Hücreler metin ve sayısal olmak üzere iki tür veri içerirler. Bir hesap tablosuna veri girişi sadece klavye kullanılarak yapılmaz. Bazen diğer programlardan kopyala-yapıştır işlemi ile bazen de dış veri kaynaklarından veri alınarak yapılabilmektedir. Dış veri kaynaklardan veri almak bir hesap tablosu yazılımının en önemli özelliklerinden biridir. Bunun nedeni günümüzdeki birçok bilgi sisteminde oluşan verilerin veri tabanlarında, web sayfalarında ve metin dosyalarında bulunmasıdır.
Hesap tablolarının önemli özelliklerinden biri de hücrelerinde sakladıkları verilerin farklı biçimlerde görüntüleyebilmeleridir. Aslında veri yapısı açısından bakıldığında hesap tabloları hücreleri sayı ve metin türü olmak üzere iki farklı tür olarak barındırır. Hesap tablosu yazılımları hücrede saklanan verinin biçimlenmesini kolaylaştırmak için kullanışlı ara yüzler tasarlamıştır. Sayısal verilerin gösterimi için birçok biçim seçeneği sunan hesap tabloları, tarih, saat, tamsayı, bilimsel gösterim, para birimi gibi görünümleri desteklerler.
Hücrelerin veri biçimleme özelliğinin yanı sıra görselliği sağlayacak şekilsel biçimleme özellikleri oldukça gelişmiştir. Hesap tablosu yazılımları kullanıcıların kolay ve hızlı olarak görsel tasarımlar gerçekleştirmeleri için önceden tasarlanmış hazır stiller sunarlar. “Hücre Biçimlendir” menüsünün sekmelerinde yer alan “Sayı”, “Hizalama”, “Kenarlık” ve “Dolgu” bölümleri bir hücrenin biçimlendirilmesi için gerekli işlevleri sağlarlar.
Hizalama: Verinin hücre içinde yerleştirileceği konumu, yönlendirme biçimini ve metin denetimi ayarlamalarının yapılacağı sekmedir. Genellikle bir ayarlama yapılmaz ise metin veriler hücrenin sol alta sayısal veriler ise hücrenin sağ alt kısmına yerleştirilir. Yazı Tipi: Hücre içinde görüntülenecek verinin yazı tipi, büyüklüğü, rengi ve vurgu türünü (kalın, italik) belirleyen biçimlemedir. Ayrıca metinlerin alt simge, üst simge gibi efektleri genellikle yazı tipi kısmından ayarlanabilmektedir. Kenarlık ve Dolgu: Tablonun şekillendirilmesinde kenarlıklar ve dolgu da mutlaka bilinmesi gereken biçimlendirme işlevleridir. Bir hücrenin ya da seçilmiş hücrelerin kenarlıklarındaki çizgilerin kalınlığı, sekli ve rengi bu kısımdan belirlenebilir. Hücrenin zemin rengi ya da başka bir ifade ile dolgu renginin belirlenmesi için birçok farklı seçenek sunulmaktadır. Koşullu biçimlendirme hücre içine girilecek verinin değerine göre daha önceden belirlenmiş biçimlerin otomatik olarak uygulanmasını sağlayan biçimlendirme türüdür. Bu özellik hesap tablosu yazılımlarının tamamı tarafından desteklenir. Bu biçimlendirme şekli sayesinde kullanıcılar veri içinde dikkat çekmek istedikleri değerleri önceden belirledikleri ayarlamalar ile tanımlarlar. Bu özellik ile hatalı veri girişini engelleyebildiği gibi verinin büyüklüğü görsel olarak anında ölçeklenebilmektedir.
Formüller ve İşlevler Hesap tabloları formülleri ve işlevleri barındırır. Bir hücreye formül tanımlamak için o hücrenin ilk karakterinde “eşittir” (=) işlecinin kullanılması zorunludur. “eşittir” (=) işleci kullanılmadan bir hücreye girilen herhangi bir rakam ya da iki sayının çarpımı, toplamı gibi aritmetik işlemler hücrede metin olarak görüntülenir.
Formüllerde diğer hücrelerin adreslerini kullanmak oldukça basittir. Önce sütun harfinin sonra da satır numarasının yan yana gelmesi ile ilgili hücre adreslenebilir. Hesap tablolarında bir satır için yazılmış formül alt satırlara kopyalandığında otomatik olarak içerisindeki hücre referansları alt satıra göre değiştirilir. Hücre referanslarında satır ya da sütun ifadelerinin önüne konulan $ işareti, ilgili referansın başka hücrelere kopyalanırken sabit kalmasını sağlar.
Kullanıcıların formülleri ve hücre referanslarını kolayca yazmasını sağlayan birtakım özellikler yazılımlar tarafından sunulmaktadır.
• Formül girişi esnasında diğer hücrelere tıklanması, tıklanan hücrenin adresinin imlecin bulunduğu yere otomatik olarak yazılır. • Formül içindeki adresler farklı renklerle ifade edilerek tablo üzerinde işaret edilirler. • İşlev ve parantezlerin yazılmasında hatanın engellenmesine yönelik çözümler sunarlar. • Hatalı girilen ya da sonuçlanan formül girişinin sonucu hücrede gösterilir.
Hücrelerde hatalı işlem yapılırsa, hücrelerde uyarı ya da hata mesajları alınabilir. Böylece kullanıcı yapılan hata hakkında bilgilenir. Kullanıcıların karşılaşabilecekleri temel hatalar arasında; • sıfıra bölme hatası “#SAYI/0!”, • işlevlere hatalı veri türünün parametre olarak girilmesi durumunda “#DEGER!”, • formülde hatalı referans yazımı “#BASV!”, • bir arama işlevinin değer bulamaması durumunda “#YOK”, • hatalı ad kullanımı “#AD?” ifadeleri hücrede görüntülenir. Bu bölümde özetlenen bilgileri daha iyi kavramak için kitabınızın 78 ve 79. Sayfalarındaki Tablo 4.3 ve Tablo 4.5’ de verilen örnekleri inceleyiniz. Hesap tablosu yazılımlarında çok geniş işlev kütüphaneleri ile bu işlevlerin kolay kullanımına yönelik sihirbazlar ve yardımcılar bulunmaktadır. Hesap tablolarında farklı amaçlara yönelik yüzlerce işlev bulunmaktadır. İşlev ekleme yardımcısı işlevleri finansal, tarih saat, matematik ve trigonometri, istatistiksel, arama ve başvuru, veri tabanı, metin, mantıksal vb. gruplara bölerek kolay ulaşılmasını sağlamaktadır.
“İşlev ekle” iletişim kutusunda seçilen işlevin ne ise yaradığı ve nasıl kullanıldığı hakkında kısa bir açıklama yer alır. Ayrıca “bu işlev hakkında yardım” kısmına basılarak işlev hakkında örnekleri ile birlikte ayrıntılı bilgi alınabilmektedir. İşlevin kullanımına karar verdikten sonra yine işlevin parametreleri ve çalısınca elde edilen sonuç fonksiyon giriş ekranında görülebilmektedir. Kitabınızın 80. sayfasında verilen Tablo 4.5’de mantıksal ve
matematiksel işlevlere yer verilmiştir. Veri Listeleri ile Çalışmak Veri listeleri, gerçek dünya varlıklarının dijital ortamda ifade edilmelerinde kullanılan iki boyutlu tablolar olarak tanımlanabilir. Bu tabloların dikey boyutu (satırlar) listelemek istediğimiz nesneleri, yatay boyutu (sütunlar) ise ilgili nesnenin ilgilendiğimiz özelliklerini temsil eder. Veritabanları tablolarına benzeyen bu yapıya veritabanı terminolojisinde satırlara kayıt sütunlara ise alan adı verilmektedir. Bir okuldaki öğrencilerin listesi, veri listelerine örnek olarak verilebilir.
Hesap tablosunda oluşturulan listenin satır sayısında sınır bulunmaktadır. Önceleri 65.535 olan bu sayı 1.048.576 olarak genişletilmiştir. Bir hesap tablosu bir milyon satır verinin depolanması için kullanılabilir. Ancak bu veri ile yoğun hesap yapılması durumunda kullanıcının ihtiyacını görecek yazılım türü hesap tablosu değil bir veritabanı yönetim sistemi olacaktır.
Hesap tablolarında da veri listelerini sıralamak için gelişmiş sıralama seçenekleri yer almaktadır. Bir listenin sıralanması için izlenmesi gereken adımlar aşağıda listelenmiştir.
1. Öncelikle sıralanacak listenin tüm satır ve sütunları seçilir. 2. Daha sonra genellikle veri menüsünde yer alan sırala komutu seçilir. 3. Sıralamanın yapılacağı sütunlar sırası ile seçilir. 4. Sıralamanın hücrenin hangi özelliğine göre yapılacağı belirlenir. 5. Sıralama düzeni seçilir. Sıralanacak alanlar artan ya da azalan sıralanabilir. 6. Sırala komutu tamamlanır. Hesap tablolarında listeler sadece hücre değerlerine göre değil hücre rengine, yazı rengine ve hücre sembolüne göre de sıralanabilir. Bir listedeki mevcut alanlardan (sütunlardan) hesaplanarak elde edilmiş yeni alana hesaplanmış alan denir. Hesaplanmış alanlara göre listeleri sıralamak mümkündür. Kitabınızın 81. sayfasındaki Resim 4.6’yı inceleyiniz.
Veri listelerini filtrelemek başka bir deyişle sınırlamak ya da süzmek hesap tablolarında sıklıkla başvurulan veri isleme şekilleridir. Mevcut veri listesinin istenilen koşullara uyan alt kümelerini elde etmek için filtreleme işlemi kullanılır. Hesap tablolarında bir veri listesini filtrelemek için veri listesinin tamamı seçilerek aşağıdaki komutlar sırası ile uygulanır.
1. Filtreleme işlemi sonrası sütun baslıklarının sağında beliren oklara basılarak filtreleme 1. seçenekleri görüntülenir. 2. Seçilen alanda yer alan veriye göre filtre özellikleri seçilir. 3. Filtreleme türü belirlenir (büyük, küçük, arasında, içerir vb.) 4. Filtre değerleri girilerek işlem tamamlanır. Grafik ve Özet Tablolarla Çalışmak Hesap tabloları kullanıcıların sahip oldukları veriyi tanımalarına ve analiz etmelerine yardımcı olabilecek birçok araç sunar. Grafikler ve özet tablolar da (Pivot Table) bu araçlardandır. Grafikler satır ve sütunlar hâlinde bulunan verilerin görselleştirilmesini sağlayan araçlardır. Veri tablolarına bakıldığında fark edilemeyen büyüklük, ilişki, trend gibi olgular doğru bir grafik oluşturulduğunda kolayca ortaya çıkabilir. Ayrıca verinin raporlanması ve sunumunda grafikler her zaman daha ilgi çekici ve anlaşılır bir görünüm oluşturmaktadır. Hesap tablolarının çizimini desteklediği genel grafik türleri aşağıda sıralanmıştır. • Sütun grafik: Veri büyüklükleri sütunlar hâlinde oranlanarak görselleştirilir. • Çubuk grafik: Sütun grafiğin yatay olarak çizilmesi ile oluşturulur. • Pasta grafik: Bir bütünün parçalarının bütündeki oranını göstermek için çizilir. • Alan grafiği: Değişikliğin büyüklüğünü vurgulamak için kullanılan grafiklerdir. • Çizgi grafiği: Zaman içerisindeki farklı değişkenlerin durumunu izlemek için kullanılır. • Dağılım grafiği: Veri serileri arasındaki ilişkilerin gösterilmesi için çizilir. • Radar grafiği: Birden çok ekseni bir grafikte ağ seklinde çizilmesini sağlar. Hesap tablolarında grafik çizimi için öncelikle veri seçilmeli daha sonra grafik çizmek için ilgili araç çalıştırılmalıdır. Grafik çiziminde dikkat edilmesi gereken konu grafik türünün ve veri serilerin doğru seçimi olmaktadır. Grafik çizim sürecini basit hâle getiren adım adım çalışan yardımcılar sayesinde istenilen grafiğin çizilmesi mümkündür. Özet tablo, veri listelerini özetlemede hızlı ve kolay kullanıma sahip yaygın bir araçtır. Özet tablolar listelerdeki sütun baslıklarının bir tablo üzerine yerleştirilerek o alanlardaki verilerin sayılması, toplanması ya da birtakım hesapların yapılmasını otomatik olarak gerçekleştirirler. Hesap tablolarında özet tablo oluşturma adımları aşağıda sıralanmıştır. 1. Özet tablosu hazırlanacak verinin seçilmesi 2. Özet tablo komutunun seçilmesi 3. Özet tablonun nereye oluşturulacağının seçilmesi (yeni bir sayfada ya da aynı sayfada başka bir konuma) 4. Listenin sütun baslıklarından oluşan alan adlarını özet tablo şablonda ilgili yere yerleştirilmesi ve hesaplama seçeneklerinin belirlenmesi
Veri listesi seçilip özet tablo oluşturma komutu verildikten sonra hesap tablosu “Filtreler”, “Satırlar”, Sütunlar” ve “Değerler” yazan dört bölgeyi içeren boş bir şablon ve üzerinde veri listesinin sütun başlıkları görüntülenir. Kullanıcının ihtiyacına göre ilgili sütun isimleri özet tablo şablonuna taşınır. Böylece özet tablo oluşturulur. Özet tablo bölmelerinin sağ altındaki değerler bölmesinde hesaplama türü toplama, sayma, ortalama, en büyük, en küçük, çarpım, standart sapma seklinde ayarlanabilir. Kitabınızın 85. sayfasındaki Resim 4.9’da yer alan Özet tablo örneklerini inceleyebilirsiniz.

TÜRK ANAYASA HUKUKU
1. ÜNİTE
Sened-i İttifak Türkiye’de, Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde başlayan anayasacılık hareketleri çerçevesinde “misak” (sözleşme) biçiminde meydana getirilen ilk anayasal belge olan Sened-i İttifak, 1808 yılında merkezî hükûmetin temsilcileri ile âyan temsilcileri arasında yapılan görüşmeler sonucunda kabul edilmiştir. Sened-i İttifak ile kabul edilen hükümlerden bazıları merkezi otorite, bazıları ayanlar ve bazıları da genel olarak halk yararına sonuçlar doğurucu niteliktedir. Ancak bu hükümlerin uygulanmasına dair herhangi bir mekanizma getirilmemiştir. Nitekim kısa bir süre sonra merkezî otorite güçlendiğinde Sened-i İttifak hükümleri tanınmamıştır. Tanzimat Fermanı 1839 yılında Padişah tarafından tek taraflı olarak “ferman” biçiminde ilan edilen Tanzimat Fermanı ile getirilen hükümleri, devlet yönetimine ilişkin ilkeler ve hak ve özgürlükler olmak üzere iki grupta incelemek mümkündür. Devlet yönetimine (yasama, yürütme ve yargı faaliyetleri) ilişkin ilkeler: 1. Tanzimat Fermanı’nın devlet yönetimiyle ilgili en önemli ilkesi, iktidarın kendi kendini sınırlamasıdır. Buna göre, kamusal alan yeni kanunlarla düzenlenecek ve keyfi işlemlere izin verilmeyecektir. Bütün işlemlerin kanunlara uygun olarak yürütülmesi sağlanacak, buna uymayan görevliler cezalandırılacaktır. 2. Keyfi cezalara son verilecek, mahkemelerde duruşmaların aleni olması sağlanacak, yargı kararı olmadıkça kimseye ceza verilmeyecektir. 3. Devlet harcamalarının finansmanı için vergi toplanacaktır. 4. Devletin askerî ve diğer harcamaları kanunla düzenlenecek ve sınırlanacaktır. 5. Kanunların hazırlanmasında yeni bir yöntem benimsenmiştir. Buna göre kanunlar, yetkili kurullar (Meclisi Ahkamı Adliye ve Babı Seraskeri Darı Şurası-askerî kanunlarda-) tarafından serbestçe görüşülerek kararlaştırıldıktan sonra Padişah tarafından onaylanarak yürürlüğe sokulacaktır. 6. Tanzimat Fermanı’nın devlet yönetimi alanındaki bir diğer önemli ilkesi de, eşit muamele yükümlülüğüdür. Buna göre, Tanzimat Fermanı ile getirilen haklardan din ayrımı gözetilmeksizin devletin bütün uyrukları yararlanacaktır. Hak ve özgürlükler: 1. Kişi dokunulmazlığı ve güvenliği kabul edilmiştir. Buna göre, kimse, kanun dışı nedenlerle suçlanmayacak ve cezalandırılmayacaktır (kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi). Herkesin adil ve aleni yargılanma  hakkı vardır. Kimsenin şeref, haysiyet ve namusuna dokunulmayacaktır. 2. Cezalar şahsi olup mirasçılara intikal etmeyecektir (cezaların şahsiliği ilkesi). 3. Kişilerin mal güvenliği kabul edilmiştir. Buna göre, herkes mal ve mülkünde serbestçe tasarrufta bulunabilecektir (mülkiyet hakkı). Kimsenin malı müsadere (elkoyma) edilmeyecektir. 4. Herkesten ancak emlak ve kazancına (mali gücüne) göre vergi alınacak ve vergide adalet sağlanacaktır. 5. Ömür boyu askerlik uygulamasına son verilecek ve askerlik ödevi, dört veya beş yıl süreli olarak, adil bir şekilde yeniden düzenlenecektir. Islahat Fermanı Padişah tarafından “ferman” biçiminde ilan edilen 1856 tarihli Islahat Fermanı ise Tanzimat Fermanı’ndaki vaadleri yenileyen ve ayrıca din farkı gözetilmeden bütün devlet uyruklarının eşit işlem görmesi ilkesini getiren bir belgedir. Avrupa devletlerinin etkisiyle hazırlanan Islahat Fermanı’nın temel amacı, müslümanlar ile gayrimüslimler arasında her yönden tam bir eşitlik sağlamaktı. Islahat Fermanı, daha sonraki dönemlerde dış ilişkiler bakımından batılı devletlerin ve Rusya’nın müdahalelerine dayanak oluşturmuş, içeride ise özellikle Hristiyan “millet”lerin bağımsızlık hareketlerinin bir başlangıcı olmuştur. Sened-i İttifak, Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı anayasa değildir, ancak bir ölçüde de olsa devlet iktidarını sınırlandırma amacı taşıdıkları için “anayasal belge” niteliğindedir. 1876 Anayasası (Kanun-u Esasî)  1876 Anayasası’na göre, Osmanlı Devleti devlet başkanlığının irsî yoldan geçtiği bir monarşidir (m.3). Devletin dini, İslam dinidir (m.11). Resmî dili, Türkçedir (m.18). 1876 Anayasası, Osmanlı Devleti tebaasının temel hak ve hürriyetlerini zamanının anayasalarına benzer bir biçimde düzenlemiştir. Anayasa’da, kişi hürriyeti (m.9), kişi güvenliği (m.10), ibadet hürriyeti (m.11), basın hürriyeti (m.12), ticaret, sanat ve ziraat alanlarında şirket kurma hakkı (m.13), dilekçe hakkı (m.14), öğretim hürriyeti (m.15), eşitlik ilkesi (m.17), mali güce göre vergilendirme ilkesi (m.20), mülkiyet hakkı (m.21), konut dokunulmazlığı (m.22), tabiî hâkim ilkesi (m.23,89), hak arama hürriyeti (m.83,84), müsadere ve angarya yasağı (m.24), vergilerin kanuniliği ilkesi (m.25), işkence ve eziyet yasağı (m.26), vatandaşlık hakkı (m.8), devlet memurluğuna girme hakkı (m.19) gibi hak, hürriyet ve ilkeler yer almıştır. 1876 Anayasası (m.42-80), birincisi, üyeleri iki dereceli seçimle halk tarafından seçilen Heyet-i Mebusan; ikincisi de, üyeleri Padişah tarafından atanan Heyet-i Âyan olmak üzere iki meclisli bir parlamento (Meclis-i Umûmi) kurmuştur. Hükûmetin, Parlamentoya karşı sorumluluğu açıkça belirtilmemiştir. Padişah’ın kanunları veto etme ve Parlamentoyu feshetme yetkisi bulunmaktadır. Yürütme yetkisi, devlet başkanı olan Padişah ile Bakanlar Kuruluna (Heyet-i Vükela) aittir. Anayasa ile geniş yetkilerle donatılan (m.7) ve halifelik sıfatı da bulunan Padişah mutlak bir sorumsuzluğa sahiptir. Bakanlar Kurulu, Padişah tarafından atanan bakanlardan (vekil) oluşur, başkanı sadrazamdır. Bakanlar Kuruluna şeyhülislam da katılır. Anayasa, Bakanlar Kurulunun Parlamentoya karşı sorumlu olmasını öngörmemiştir. Dolayısıyla güven oylaması usûlü de yoktur. 1876 Anayasası, yargı yetkisini bağımsız mahkemelere vermiştir (m.81-91). Bir “meşruti monarşi” kurmaya çalışan 1876 Anayasası’nda 1909 yılında bazı değişiklikler yapılarak, temel hak ve hürriyetler genişletilmiş, Bakanlar Kurulunun sorumluluğu esası benimsenmiş, Parlamentonun yetkileri artırılmış, Padişahın yetkileri ise daraltılmıştır. 1921 Anayasası  Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti’nde hazırlanışı ve kabulü bakımından en demokratik anayasa olarak kabul edilen 1921 Anayasası kısa, fakat siyasal önemi yüksek bir belgedir. 23 maddelik kısa bir anayasa olan 1921 Anayasası’nın en önemli kuralı, “millî egemenlik ilkesi”dir (m.1). Anayasa, yasama ve yürütme kuvvetlerinin TBMM’nde toplandığını belirtmektedir (m.2). Anayasa’ya göre, Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve Hükûmeti Büyük Millet Meclisi Hükûmeti unvanını taşır (m.3). Büyük Millet Meclisi vilayetler halkınca seçilen üyelerden oluşur (m.4). Meclis seçimleri iki yılda bir yenilenir (m.5). Ahkâmı şer’iyenin uygulanması, kanunların yapılması, değiştirilmesi ve yürürlükten kaldırılması, andlaşmaların yapılması ve vatan savunması ilanı gibi yetkiler Büyük Millet Meclisi tarafından kullanılır (m.7). Hükûmet bölümleri, Meclisin seçtiği bakanlar aracılığıyla yönetilir, bu bakanlara Meclis yön verir ve gerektiğinde değiştirir (m.8). Bu hükümler nedeniyle 1921 Anayasası’nın bir “meclis hükûmeti” kurduğu kabul edilmektedir. 1921 Anayasası (m.9) bir devlet başkanlığı makamı öngörmemiş, ancak devlet başkanına ait olması gereken bir takım fonksiyonların Büyük Millet Meclisi Başkanı tarafından yürütülmesini kabul etmiştir. 1921 Anayasası’nın önemli bir bölümü de (m.10-23) taşra yönetimine ayrılmıştır. 1921 Anayasası, Türkiye’yi coğrafi ve iktisadi ilişkiler bakımından vilayet, kaza ve nahiyelere bölmüş ve vilayet ve nahiyelerde “halk idaresi”ni kabul etmiştir. Bu nedenle, yerinden yönetim ilkesini o döneme göre oldukça ileri bir düzeyde benimsemiş olan 1921 Anayasasının bu özelliği “yerel katılım ve yerel demokrasi” olarak adlandırılmaktadır. 3 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasından sonra, 1921 Anayasası’nda 29 Ekim 1923 tarih ve 364 sayılı Kanun’la yapılan değişiklikle de, “Türkiye Devletinin hükûmet şekli, Cumhuriyettir” (m.1) hükmü getirilerek, Cumhuriyet ilan edilmiştir. Bir başka hükümle de bir devlet başkanlığı makamı ihdas edilmiş ve devlet başkanının (cumhurbaşkanı) TBMM üyeleri arasından bir dönem için seçilmesi öngörülmüştür (m.10,11). Öte yandan, başbakanın cumhurbaşkanınca Meclis üyeleri arasından, bakanların ise başbakanca yine Meclis üyeleri arasından seçilmesinden sonra tamamının cumhurbaşkanı tarafından Meclisin onayına sunulması esası getirilmiştir (m.12). 1924 Anayasası Katı bir anayasa olan 1924 Anayasası, “Anayasa’nın hiçbir maddesi hiçbir sebep ve bahane ile savsanamaz ve işlerlikten alıkonamaz. Hiçbir kanun Anayasa’ya aykırı olamaz” (m.103) hükmüyle anayasanın üstünlüğü ilkesini benimsemiş olmakla birlikte, kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimine yer vermemiştir. Lâiklik: 1928 yılında yapılan değişiklikle, Anayasa’daki, “Türkiye Devletinin dini, Din-i İslamdır” hükmü (m.2) ile Meclisin yetkileri arasında sayılan “ahkâm-ı şer’iyenin tenfizi” hükmü (m.26) çıkarılmış, 1937 değişikliği ile de Anayasaya “lâiklik ilkesi” eklenmiştir. Hükûmet sistemi: 1924 Anayasası, meclis hükûmeti ile parlamenter rejim arasında karma bir hükûmet sistemi kurmuştur. 1924 Anayasası’nın meclis hükûmeti sistemine ve parlementer sisteme benzeyen hükümleri bulunur. Yargı: Anayasa (m.8), yargı yetkisinin, Millet adına, usûl ve kanuna göre bağımsız mahkemeler tarafından kullanılmasını öngörmüştür. Anayasa ayrıca, mahkemelerin bağımsızlığı ilkesi (m.53), hâkimlik teminatı (m.54,55) ve yargılamanın açıklığı kuralına da (m.58) yer vermiştir. Temel hak ve hürriyetler: 1924 Anayasası, temel hak ve hürriyetlerin kökeni ve sınırları konusunda “tabiî hak anlayışı”nı benimsemiştir. Anayasa’ya göre, “Her Türk hür doğar, hür yaşar. Hürriyet, başkasına zarar vermeyecek her şeyi yapabilmektir. Tabiî haklardan olan hürriyetin herkes için sınırı, başkalarının hürriyetinin sınırıdır. Bu sınırı ancak kanun çizer” (m.68). Anayasa, yapıldığı dönemde Batı anayasalarında da tam olarak görülmeyen sosyal haklar dışındaki kişi hak ve hürriyetlerini genel olarak düzenlemekle birlikte, Meclisçe yapılacak sınırlamaların ölçüsünü belirlememiştir. Bu ise Meclis çoğunluğunun hakları aşırı bir şekilde sınırlamasını mümkün hale getirmekteydi. Anayasada düzenlenen hak ve hürriyetler şunlardır: Eşitlik ilkesi (m.69), kişi hürriyeti ve kişi güvenliği (m.72), işkence, eziyet, müsadere ve angarya yasağı (m.73), din ve vicdan hürriyeti (m.75), konut dokunulmazlığı (m.76), basın hürriyeti (m.77), seyahat hürriyeti (m.78), sözleşme hürriyeti, çalışma hürriyeti, mülkiyet hakkı, toplanma hürriyeti, dernek ve şirket kurma hakkı (m.79), eğitim ve öğretim hürriyeti (m.80), haberleşmenin gizliliği (m.81), dilekçe hakkı (m.82), kanuni hâkim güvencesi (m.83), vergi ödevi (m.84), seçme ve seçilme hakkı (m.10,11), vatandaşlık hakkı (m.88), devlet memurluğuna girme hakkı (m.92).

1924 Anayasası’nın öngördüğü, parlamentonun mutlak üstünlüğü, anayasa yargısının benimsenmemesi, tek meclisli parlamento, merkeziyetçi yönetim gibi kurum ve özelliklere baktığımızda, bu Anayasa’nın tipik bir şekilde “çoğunlukçu demokrasi” anlayışına göre düzenlendiğini görmekteyiz. Bu arada, değiştirilmesi özel çoğunluk şartına bağlandığı için biçimsel olarak katı bir anayasa olmakla birlikte, kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetiminin kabul edilmemiş olması, 1924 Anayasası’nın çoğunlukçu niteliğini daha da pekiştirmektedir. Nitekim 1950 sonrası siyasal hayatta da, iki-parti sistemi, yasama ve yürütmenin parti yönetimi nedeniyle birleşmesi ve kabinenin siyasal üstünlüğü ile çoğunluk seçim sistemi, çoğunlukçu demokrasinin unsurlarını tamamlamaktadır. 1961 Anayasası  Katı ve düzenleyici nitelikteki 1961 Anayasası, genel esaslar bölümünde, Türkiye Cumhuriyetinin, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu belirtmektedir. 1961 Anayasası, anayasanın üstünlüğü ilkesini açıkça hükme bağlamış (m.8) ve bunu gerçekleştirmek için de kanunların anayasaya uygunluğunu denetlemek üzere Anayasa Mahkemesini kurmuştur. Öte yandan, hukuk devletinin bir gereği olarak, idarenin bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tâbi olduğunu hükme bağlayan Anayasa, yargı bağımsızlığını ve hâkimlik teminatını sağlamak üzere Yüksek Hâkimler Kurulunu getirmiştir. Ayrıca Anayasa, bu bağlamda olmak üzere, “tabiî hâkim ilkesi” ve suç ve cezalara ilişkin prensiplere de yer vermiştir. Anayasa’ya göre, egemenlik Millete aittir ve ancak yetkili organlar eliyle kullanılabilir (m.2, 4). Anayasa, yasama ve yürütme ilişkileri bakımından kuvvetler ayrılığı ve frenler ve dengeler sistemi çerçevesinde parlamenter hükûmet sistemini öngörmüştür. Bu çerçevede, Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosundan oluşan çift-meclisli bir parlamento oluşturmuştur. Ayrıca Anayasa, iktidarın paylaşımı bakımından, üniversiteler ve radyo televizyon idaresi gibi özerk kamu kurumlarının yanı sıra, merkezî yönetim karşısında yerel yönetim ilkesini de kabul etmiştir. Öte yandan Anayasa, çoğulcu toplum yapısının geliştirilebilmesi için, “demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez unsurları” olarak nitelediği siyasal partileri düzenleyerek hukukî bir güvenceye kavuşturmuş ve sendikal faaliyet, dernek kurma hürriyeti ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına yer vererek çeşitli hukukî güvencelerle koruma altına almıştır. 1961 Anayasası’nda yer alan katı anayasa, kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimi, kontrol ve dengeler sistemi, iki-meclisli parlamento gibi “çoğulcu demokrasi” anlayışına uygun düzenlemelerin yanı sıra, merkeziyetçi yönetim gibi bazı çoğunlukçu unsurlara da rastlamaktayız. Ancak bunlar onun “çoğulcu” niteliğini ortadan kaldırmamaktadır. Getirdiği ilke ve kurallar ile kurumsal tercihlerine bakıldığında, 1961 Anayasası’nın temel amacının çoğulcu bir demokrasi kurmak olduğunu söyleyebiliriz. 1961 Anayasası’nın en ileri yanlarından birisi de klasik kişi hak ve hürriyetleri ile siyasal hakları genişletip güçlendirmesinin yanı sıra, sosyal hakları da düzenleyen ilk anayasa olmasıdır. 1961 Anayasası, temel hak ve hürriyetlerin sınırlanması bakımından, “Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olmak”, “hürriyetin özüne aykırı olmamak” ve benzeri bazı kriterler getirmiş, sosyal hakların uygulamada gerçekleştirilmesi için de devlete bir takım ödevler yüklemiştir. Ayrıca 1961 Anayasası, anayasacılık tarihimizde sosyal devlet ilkesini benimseyen ilk anayasa olarak, sosyal devletin gerektirdiği diğer düzenlemelere de yer verilmiştir. Ne var ki, 1961 Anayasası’nın genel özgürlükçü yaklaşımı din özgürlükleri alanında yerini ihtiyatlı ve sınırlayıcı bir tutuma bırakmıştır.1961 Anayasası’nı yapanlar, hukuki açıdan yorumlanması oldukça problemli olan ve uzun yıllar boyunca birçok kişinin mağdur olmasına yol açan “din istismarı” kavramını anayasaya sokmuşlardır. Yine bu hükümle “din istismarı” yasağına aykırı davranan tüzel kişilere yaptırım uygulanması ve siyasi partilerin de kapatılması öngörülmüştür (m.19). Öte yandan 1961 Anayasası, seçilmiş siyasi iktidarlar üzerinde, bu Anayasa’yı yapan siyasi güçlerin düşüncelerine uygun bir kontrol sağlanması amacıyla, etkili bir askerî ve yargısal vesayete yer vererek demokrasiden ciddi bir şekilde sapmıştır. Bu yönleriyle 1961 Anayasası, 1924 Anayasası’ndan çok geri bir anayasa olma özelliğine sahiptir. 1982 Anayasası ise 1961 Anayasası’nın bu antidemokratik düzenlemelerini daha da genişleterek benimsemiştir. Hükûmetin, bozulan kamu düzeninin ve siyasal terördeki artışın üstesinden gelemediği gerekçesiyle verilen ve sorunların partiler üstü bir anlayışla çözülmesini talep eden 12 Mart 1971 tarihli bir askerî muhtıra ile başlayan 1971-1973 ara rejimi döneminde Anayasada iki defa önemli değişiklikler yapılmıştır. 1961 Anayasası’nın temel felsefesine tamamen ters düşen ve 1982 Anayasası’nın ön hazırlığı sayılabilecek bu değişikliklerle genel olarak; yürütme güçlendirilmiş; üniversite özerkliği daraltılmış; anayasa yargısı ve idari yargı alanında çeşitli kısıtlamalar yapılmış; tabiî yargı yolu yerine, kanuni yargı yolu ilkesi getirilmiş; Devlet Güvenlik Mahkemeleri ile Askerî Yüksek İdare Mahkemesi kurulmuş; devlet memurlarının sendika kurma hakkı kaldırılmış ve en önemlisi de anayasal temel hak ve hürriyetlerle ilgili olarak “genel koruma” hükmü, genel sınırlama maddesine dönüştürülerek, sınırlama sebepleri artırılmıştır. 1982 Anayasası 1961 Anayasası’na yöneltilen eleştirileri karşılamak üzere hazırlanan 1982 Anayasası, bir “Başlangıç” ile yedi kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısımda “Genel Esaslar”, ikinci kısımda “Temel Hak ve Ödevler”, üçüncü kısımda “Cumhuriyetin Temel Organları”, dördüncü kısımda “Malî ve Ekonomik Hükümler” ve diğer kısımlarda ise çeşitli hükümlerin yer aldığı Anayasa, 177 maddeden (bazıları yürürlükten kalkan geçici maddeler hariç) oluşan, uzun sayılabilecek bir anayasadır. İlk düzenlemesi itibarıyla 1982 Anayasası 1961 Anayasası’na göre daha katı nitelikte bir anayasa iken sonradan aşamalı olarak yapılan değişikliklerle bu katılık bir ölçüde giderilmiştir. 1982 Anayasası, bütün anayasaların kurmaya çalıştığı hürriyet-otorite dengesinde, otoritenin ağırlığını artırmış, devleti birey karşısında korumaya çalışmıştır. 1980 Anayasası ile; 1. Cumhurbaşkanının belli şartlar altında Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerini yenileme yetkisi kullanılabilir hâle getirilmiştir (m.116). 2017 yılında Anayasada yapılan değişiklikle başkanlık sistemine geçilmesi kabul edilmiş, 116’ncı madde ile Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin, iki taraftan birinin kararıyla, birlikte yenilenmesi imkânı getirilmiştir. 2. 1982 Anayasası’nın ilk düzenlemesinde 1961 Anayasası döneminde görülen Cumhurbaşkanı seçimlerindeki uzamaları ve tıkanıklıkları ortadan kaldırıcı nitelikte bir düzenleme getirilmişti. Anayasa’nın bu konuya ilişkin 102’nci maddesinde şöyle bir düzenleme bulunmaktaydı: “… oylamaların ilk ikisinde üye tamsayısının üçte iki çoğunluk oyu sağlanamazsa üçüncü oylamaya geçilir, üçüncü oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğunu sağlayan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur. Bu oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu sağlanamadığı takdirde üçüncü oylamada en çok oy almış bulunan iki aday arasında dördüncü oylama yapılır, bu oylamada da üye tamsayısının salt çoğunluğu ile Cumhurbaşkanı seçilemediği takdirde derhal Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimleri yenilenir.” 2007 yılında 102’nci maddede yapılan değişiklikle, bu yöntem kaldırılmış ve Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi usulü kabul edilmiştir. 2017 yılında Anayasa’da yapılan değişiklikle, 102’nci madde yürürlükten kaldırılmış, Cumhurbaşkanının seçimine ilişkin esaslar bazı değişiklikler yapılarak 101’inci maddede yeniden düzenlenmiştir. 3. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanının seçimi de kolaylaştırılmıştır. Anayasa’nın 94’üncü maddesi, Meclis Başkanının ilk üç oylamada öngörülen çoğunlukla seçilememesi hâlinde, son oylamada oylamaya katılacak en çok oy almış iki adaydan oyların çoğunu alan adayın seçilmesini öngörmüştür. 4. 1982 Anayasası Cumhuriyet Senatosunu kaldırarak tek meclis sistemini benimsemiş ve yasama organının çalışmasını hızlandırmıştır.

5. 1982 Anayasası, 1961 Anayasası’na göre üye tamsayısının salt çoğunluğu olan (m.86) toplantı yeter sayısını üye tamsayısının üçte birine düşürmüş (m.96) ve Meclisin toplanmasını kolaylaştırmıştır. 6. 1982 Anayasası, siyasi partilerin Mecliste grup kurabilmesi için gerekli olan milletvekili sayısını 10’dan 20’ye çıkarmıştır. Böylece grupların sayısı azalacağından Meclis çalışmaları hızlanacaktır. 2017 yılında Anayasa’da yapılan değişikliklerin 24 Haziran 2018 seçimleriyle yürürlüğe girmesi ile birlikte, parlamenter sistemden başkanlık (Cumhurbaşkanlığı) sistemine geçilmiş ve yürütme yetkisi halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanına verilmiştir. Anayasa ile kabul edilen başkanlık sistemi, yasama ve yürütme arasında çatışma olmaması için eşzamanlı seçim ve gerektiğinde kullanılmak üzere birlikte erken seçim yapılabilmesi gibi yöntemleri de içermektedir. Öte yandan Anayasa ilk düzenlemesiyle siyasal partiler, dernekler, vakıflar, sendikalar ve siyasal katılma bakımından getirdiği sınırlayıcı hükümlerle 1961 Anayasası’na oranla daha az katılmacı bir demokrasi modeli öngörmüş ve belli ölçüde depolitizasyonu, yani siyasetten uzaklaşmayı amaçlamıştır. İlk kabul edildiği haliyle Anayasasının temel felsefesi hakkında şunlar söylenebilir: Anayasası’nın bütününe devletçi, toplumcu ve ideolojik olarak taraflı, bireysellik ve özgürlük karşıtı bir felsefe egemendir. Batı demokrasilerinde devletin sınırlandırılması anlamına gelen anayasacılığın tam tersi olarak Türkiye’de Anayasa devlet merkezli bir toplum ve siyaset anlayışı öngörmektedir. Anayasacılığın özünde insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkesi bulunurken, devletçilik devleti hukuktan uzaklaştıran ve sorgulanamaz kılan “hikmet-i hükûmet” anlayışına dayanır. Siyasi partilere ve sivil yönetimlere olan güvensizlik nedeniyle seçimle oluşan anayasal organların askerî, idari ve yargısal organlarca denetlenmesi ya da frenlenmesi amaçlanmıştır. Böylece seçilmişler üzerinde, ilk defa 1961 Anayasası ile oluşturulan anayasal askerî ve yargısal vesayet, daha da pekiştirilmiştir. Anayasa’nın Anayasa Mahkemesine yüklediği başlıca işlev de bu Anayasaları yapan güçlerin Anayasa’ya yerleştirdiği devlet ideolojisini seçilmişlere karşı korumaktır. Anayasa ideolojik karakterine uygun olarak siyasi partilere de demokrasilerde olmayan yasaklar getirmiştir. Bu yasaklar incelendiğinde, siyasetin alanının oldukça daraltmış olduğu ve siyasi partilerin, çerçevesini resmî ideolojinin belirlediği sınırlı bir politik alanda siyaset yapmalarının istendiği görülmektedir. 1982 Anayasasında zaman içinde insan haklarını geliştiren ve demokratikleşme amaçlı değişiklikler yapılmıştır. Anayasada 2017 yılında yapılan son değişikliklerle de askeri, bürokratik ve yargısal vesayetin sonlandırılması yönünde önemli değişiklikler gerçekleştirilmiştir. 2017 değişikliği sağlıklı işlemeyen parlamenter hükümet sisteminden, istikrarlı yönetimi sağlayacak bir başkanlık sistemine geçişi de sağlamıştır. Bununla birlikte 1982 Anayasasının diğer problemli hükümlerinin de düzeltileceği tümüyle yeni bir anayasa yapılması ihtiyacı devam etmektedir.

2. ÜNİTE
Cumhuriyetçilik Anayasa’mızın “devletin şeklî” başlığını taşıyan 1’inci maddesine göre, “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.” Hukukî açıdan cumhuriyet kavramı iki anlamda kullanılabilmektedir: Dar anlamda cumhuriyet ve geniş anlamda cumhuriyet. Dar anlamda cumhuriyet: Dar anlamda cumhuriyet, hukuki olarak monarşi olmayan devlet anlamına gelir. Geniş anlamda cumhuriyet, sadece monarşinin tersi değil, demokrasi ile özdeş, eş anlamlı bir kavram olarak kullanılmaktadır. Bu anlamda cumhuriyet, egemenliğin halka ait olduğu ve yöneticilerin dönemsel olarak seçimle belirlendiği rejimi ifade eder. Anayasa’mızda “Cumhuriyet” kavramının hukuki açıdan “dar anlamda” kullanılmıştır. Başlangıçta Yer Alan İlkeler  Anayasaların yapılış sebepleri ile dayandıkları temel felsefeyi açıklayan ve genellikle edebî bir üslupla yazılan başlangıç bölümleri, belki de her anayasanın “en ulusal ve en özel” yönünü vurgulayan kısmıdır. Başlangıçlar, kural olarak anayasanın diğer hükümleri gibi uygulanabilir hukuk normları içermezler. Bununla birlikte, 1982 Anayasası’nın 2’nci maddesi, 1961 Anayasası’nda (m.2) olduğu gibi “başlangıçta belirtilen temel ilkeler”e atıfta bulunmuştur. Yine her iki Anayasanın da başlangıç kısımlarını Anayasa metnine dahil ettiklerini görüyoruz. Ancak böyle bir hâlde dahi, “başlangıç bölümlerinin hukuki değeri, daha çok, pozitif anayasa normlarının yorumlanmasına” katkıda bulunmakla sınırlı olmalıdır. Öte yandan, başlangıçta yer alan ve Anayasaya uygunluk denetiminde “ölçü norm” olarak kullanılabilecek ilkeler (örneğin, laiklik, Atatürk milliyetçiliği, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, temel hak ve hürriyetler gibi) zaten Anayasanın 2’nci maddesinde ve diğer bazı maddelerinde düzenlenmiş durumdadır. Başlangıçta belirtilen “Atatürk ilke ve inkılapları”nın kapsamında bulunan Cumhuriyetçilik ve laiklik ilkeleri de yine Anayasanın bazı maddelerinde düzenlenmiş olduğundan devletin temel nitelikleri arasında yer alırlar. Başlangıçta yer alan somutlaştırılmamış bir takım ilke ve açıklamaların pozitif hukuk normları gibi uygulanmaları ise oldukça güçtür. Bu nedenle mahkemelerin bu tür hükümleri sadece bir yorum aracı olarak kullanmaları gerekir. Üniter Devlet Türkiye Cumhuriyeti, üniter bir devlettir. Çünkü, federal devletlerin aksine Türkiye Devletinin tek bir anayasası, federal nitelikte olmayan bir yasama organı, yürütme organı ve yargı organları vardır ve bu organlar ulusal düzeyde yetkilerini icra ederler. Her ne kadar Anayasa’da açıkça devletin “üniter” olduğu belirtilmemişse de, Anayasa’nın bütününden ve devletin yapısından bu sonucu çıkarmak mümkündür. Esasen federal ülkelerin bu özelliği o ülkelerin anayasalarında açıkça belirtilir ve yetki paylaşımı da anayasa ile düzenlenir. Üniter devletlerin anayasalarında ise genellikle devletin üniter olduğu belirtilmez, ama bu nitelik anayasanın düzenlemelerinden anlaşılır. Anayasa’nın 3’üncü maddesinde yer alan, “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bir bütündür” ifadesi ise “üniter devlet” biçiminin kabul edildiğini değil, Mustafa Erdoğan’ın haklı olarak belirttiği gibi, devletin ve ülkenin bölünemeyeceğini açıklamaktadır ki, esasen bu yasak federal devletler için de geçerlidir Yerel yönetim uygulaması ise federal sisteme özgü bir kurum olmayıp, devletin üniter niteliğini etkilemez. Üniter devletin karşılığı federal devlet, merkezden yönetimin karşılığı ise yerel yönetim ilkesidir. Başka bir ifadeyle üniter devlet, yerel yönetim ilkesini reddetmez. Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti kuruluşundan itibaren üniter devlet şekliyle birlikte, yerel yönetim ilkesini de benimsemiş ve korumuştur. Yerinden yönetim ilkesi Türkiye’de Anayasal düzeyde ilk defa 1921 Anayasası’nda yer almıştır. Yerel yönetimlerin yetkileri 1980’li yıllarda ve daha sonra özellikle 2005 yılında yapılan düzenlemelerle önemli ölçüde artırılmıştır. Ülkenin bölünmez bütünlüğü: Anayasa’nın 3’üncü maddesindeki “ülkenin bölünmez bütünlüğü” kuralı, ülke topraklarının hiçbir şekilde parçalanamayacağını ve devredilemeyeceğini ifade eder. Buna göre, ülkenin bir parçası yabancı bir devlete verilemez. Devlet, ülkeyi oluşturan toprakları terk etme veya başkalarına devretme yetkisine sahip değildir. Ülkeyi oluşturan toprakların (bölgelerin, illerin) devletten ayrılma hakları yoktur. Ülke toprakları parçalanarak üzerinde birden fazla devlet kurulamaz. Son olarak ülkenin bütünüyle bir başka devletin ülkesi hâline getirilmesi mümkün değildir. Bu nedenle devlet, ülkenin bütününün ya da bir parçasının işgalini kabul edemez ve başka bir devlete katılma kararı da veremez. Milletin bölünmez bütünlüğü: Anayasası’nın 3’üncü maddesindeki “milletin bölünmez bütünlüğü” kuralı ise milleti oluşturan insanların, din, dil, etnik köken vb. bakımlardan ayrım yapılmaksızın aynı egemenliğe tâbi olduğu anlamına gelir. Buna göre, milleti oluşturan insanlar, yani bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları aynı haklara sahiptirler ve aynı yükümlülüklere tâbidirler. Devlet yönetimine katılma bakımından vatandaşlar arasında din, dil ve etnik köken ayrımı yapılamaz; bazı insanlara veya gruplara yönetimde ayrıcalık tanınamaz ya da bazı insanlar veya gruplar yönetime katılmaktan men edilemez. Atatürk Milliyetçiliğine Bağlı Devlet Atatürk, millet kavramını şöyle tanımlamıştır: “Bir harstan (kültürden) olan insanlardan mürekkep cemiyete millet denir.” Atatürk’ün daha geniş bir millet tanımı ise şöyledir: “(a) Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan; (b) Beraber yaşamak hususunda müşterek arzu ve muvafakatte samimi olan; (c) Ve sahip olunan mirasın muhafazasına beraber devam hususunda iradeleri müşterek olan insanların birleşmesinden meydana gelen cemiyete millet namı verilir”

Doktrinde genellikle, Atatürk’ün ifadelerinden ve Anayasa’nın sözü edilen hükümlerinden hareketle Atatürk’ün ve dolayısıyla Anayasa’nın benimsediği milliyetçilik anlayışının, “ırk, dil ve din gibi objektif benzerliklere değil; kader, kıvanç ve tasa ortaklığına ve birlikte yaşama arzusuna dayanan subjektif milliyetçilik anlayışı” olduğu ve “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” (AY.m.66) hükmünün de buna dayandığı kabul edilmektedir. Lâik Devlet Anayasa Cumhuriyetin nitelikleri arasında laikliği de saymaktadır (m.2). Lâikliğin, din hürriyeti ve din ve devlet işlerinin ayrılığı şeklinde iki temel unsuru bulunmaktadır. Din Hürriyeti Din hürriyeti, inanç ve ibadet hürriyetinden oluşur. İnanç hürriyetinin muhtevasında ise birincisi, herkesin dilediği inanç ve kanaate sahip olabilmesi şeklinde olumlu, ikincisi de dilerse hiçbir inanca sahip olmama şeklinde olumsuz, birbirinden farklı ve birbirini tamamlayan iki yön bulunmaktadır. Anayasa’ya göre de “herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir” (m.24/1). İnanç hürriyetinin kabul edildiği bir sistemde, “kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz” (AY.m.24/3). Anayasa’nın bu hükmü, inanç hürriyetini yukarıda açıkladığımız anlamda bütünüyle güvence altına almaktadır. Anayasa, kural olarak ibadet hürriyetini kabul etmekle birlikte, buna bazı sınırlar getirmiştir. Bu hususu düzenleyen Anayasa’nın 24’üncü maddesinin birinci fıkrasına göre, “14’üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî ayin ve törenler serbesttir.” Anayasa’nın ibadet hürriyetini 14’üncü maddedeki hükümlerle sınırlaması belirsizliklere yol açabileceğinden yerinde bir düzenleme değildir. İnanç hürriyeti mutlak anlamda sınırsız olmakla birlikte, ibadet hürriyetine bazı sınırlar getirilebilmektedir. Kural olarak başkalarına zarar vermeyen dinî ibadet ve uygulamalar serbesttir. Başkalarına zarar veren ibadetler ise sınırlanabilir. İbadet hürriyetinin sınırlarıyla ilgili olarak konuyu bazı örneklerle somutlaştırmak mümkündür: Örneğin, “Tanrılarını hoşnut etmek için her yıl bir genç kızın kurban edilmesini” öngören bir dine mensup olan insanların bu uygulamalarının yasaklanması, devletin dine müdahalesi sayılmaz. Çünkü insan kurban etmek, en temel insan hakkı olan yaşam hakkını ortadan kaldırmaktadır. Din ve Devlet İşlerinin Ayrılığı Lâikliğin ikinci ana unsuru olan din ve devlet işlerinin ayrılığı, din kurumlarının devlet fonksiyonlarını, devlet kurumlarının da dinî fonksiyonları ifa edemeyeceği ve din kurumları ile devlet kurumlarının birbirinden ayrı olduğu anlamına gelir. Başka bir ifadeyle laik devlette, “dine bağlı devlet” ve “devlete bağlı din” uygulaması kabul edilmez Din ve devlet kurumlarının ayrılığını öngören bir sistemde, dinî fonksiyonların yönetimi ve yürütülmesi her dinin kendi mensuplarına, yani cemaatlere bırakılır. Buna karşılık bu cemaatler de devlet yönetimine katılmazlar. Ancak Anayasa dinî bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığını bir devlet kurumu olarak öngörmüştür. Lâik bir sistemde, devletin resmî dini bulunmaz ve devlet bütün dinlerin mensuplarına eşit davranır. Lâik devletin siyasi ve hukuki düzeninin herhangi bir dinin kurallarına dayanması zorunlu değildir. Buna karşılık birtakım kuralların dinî inanç ve değerlere uygun olması söz konusu olabilir. Bu durum, yönetimin, dinî kurallara uygun hareket etme zorunluluğundan değil, onların rasyonel tercihlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Öte yandan, hukuk sadece aklın ürünü olmayıp, beşeri tecrübenin de bir ürünüdür. Dinler de bu tecrübenin bir parçasını oluşturduğundan hukuku dini unsur ve etkilerden tamamen soyutlamak mümkün değildir Anayasa Mahkemesinin laiklik ilkesiyle ilgili çok sayıda kararı vardır. Kuruluşundan 2012 yılına kadar geçen zaman diliminde Anayasa Mahkemesinin genel olarak benimsediği laiklik anlayışı oldukça katı ve ideolojiktir. Anayasa Mahkemesi, 6287 sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un bazı hükümlerinin iptal istemini reddettiği 2012 tarihli kararıyla yerleşik laiklik içtihadını kökten değiştirmiş ve kararın gerekçesinde belirtildiği üzere “özgürlükçü laiklik” yorumunu benimsemiştir. Mahkemenin bu kararına göre, “Laiklik, devletin din ve inançlar karşısında tarafsızlığını sağlayan, devletin din ve inançlar karşısındaki hukuki konumunu, görev ve yetkileri ile sınırlarını belirleyen anayasal bir ilkedir. Laik devlet, resmî bir dine sahip olmayan, din ve inançlar karşısında eşit mesafede duran, bireylerin dinî inançlarını barış içerisinde serbestçe öğrenebilecekleri ve yaşayabilecekleri bir hukuki düzeni tesis eden, din ve vicdan hürriyetini güvence altına alan devlettir.” Demokratik Devlet Anayasa’nın 2’nci maddesine göre, Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir devlettir. Yine Anayasa’nın 6’ncı maddesinde yer alan “egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir” hükmü de demokratik devleti öngören bir ilkedir. Demokrasinin temel kurumları özgür ve düzenli seçimler, siyasi çoğulculuk ve yarışma (çok-partili siyasal hayat), insan hakları (temel hak ve hürriyetler), çoğunluk yönetimi ve azınlık hakları ile seçilmişlerin üstünlüğüdür. 1. Özgür ve düzenli seçimler: Demokrasilerde, etkin siyasi görevlere gelecek yöneticiler ve siyasi karar organları, 4-5 yıllık aralıklarla tekrarlanan seçimlerle belirlenmektedir. Seçimler serbest, genel, eşit, gizli oy ve açık sayım ilkelerine göre yapılmaktadır. 2. Siyasi çoğulculuk ve yarışma (çok-partili siyasal hayat): Siyasi çoğulculuk, farklı dünya görüşlerine, programlara ve çıkarlara sahip olan kişi ve grupların varlığına saygı gösterilmesi ve bunların serbestçe örgütlenip siyasi iktidar yarışına katılabilmeleri anlamına gelir. Demokrasilerde bu anlamda bir siyasi çoğulculuk, yani yarışmacı bir siyaset ve çok-partili siyasal hayat vardır. İktidar yarışması, serbestçe örgütlenen siyasi partiler arasında eşit şartlarda cereyan eder. Seçimlerde propaganda hürriyeti tanınmış ve güvence altına alınmıştır. 3. Temel hak ve hürriyetler: Demokrasilerde temel hak ve hürriyetler tanınmış ve güvence altına alınmıştır. Halkın yönetimi anlamına gelen demokrasinin işleyişi bakımından bireysel ve siyasi hürriyetlerin ayrı bir önemi vardır. Demokrasilerde, devlet iktidarı bireysel hürriyetlerle sınırlanmış ve siyasi hürriyetlerle denetim altına alınmıştır. 4. Çoğunluk yönetimi ve azınlık hakları: Demokraside oy birliğini sağlamak çoğu zaman imkânsız olduğundan, çoğunluğun yönetme hakkı esastır. Ancak bu çoğunluk kararlarının her zaman doğru olduğu anlamına gelmez. Çoğunluk ilkesi, demokratik süreçlerin işlemesini sağlar ve çoğunluk seçimlerle ortaya çıkar. Çoğunluk zamanla değişebilir. Bunun için, demokratik sistemde siyasi azınlığın barışçı bir şekilde çoğunluğa dönüşmesine imkân verecek şekilde ifade, örgütlenme ve siyasi hürriyetlerin güvence altında olması zorunludur. Öte yandan, demokrasilerde etnik, dinsel ve kültürel azınlıkların da siyasal temsilini sağlayacak mekanizmalara yer verilmektedir. 5. Seçilmişlerin üstünlüğü: Demokratik sistemde toplumu ilgilendiren temel siyasal kararları alma yetkisi, görevlerine halk oyuyla gelen seçilmiş kişi ve organlara aittir. Bir ülkede temel siyasal kararlar demokratik temsil meşruluğuna sahip olmayan bürokratlar tarafından alınıyor ya da bunlar tarafından seçilmişlere empoze ediliyorsa, o ülkede seçimler düzenli olarak yapılıyor ve hükümetlerin değişmesi sağlanıyor olsa bile, demokrasiden değil, ancak bir bürokratik tahakküm rejiminden söz edilebilir. Bir devletin demokratik olarak nitelendirilebilmesi için bu kurumlara ve özelliklere mutlaka sahip olması gerekir. Demokrasinin bu temel kurumlarının yanı sıra, günümüzün istikrarlı Batı demokrasilerinde yerel demokrasi, katılım, sivil toplum, açık toplum ve açık yönetim gibi ilke ve kuralların da anayasal-siyasal sistemin özellikleri arasında yer aldığını belirtmek gerekir. Hukuk Devleti Anayasa’ya göre, Türkiye Cumhuriyeti bir “hukuk devleti”dir (m.2). Hukuk devleti, devletin bütün eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına dayandığı ve vatandaşların da hukuki güvenlik içinde bulunduğu bir sistemdir. Hukuk devletinin temel gereği, başka bir ifadeyle varlık şartı devletin bütün işlemlerinin hukuka bağlı olmasıdır. Devletin hukuki açıdan üç temel fonksiyonu ve bunları yürütmekle görevli üç temel organı vardır: Yasama fonksiyonu yasama organınca, yürütme fonksiyonu yürütme organınca ve yargı fonksiyonu da yargı organınca yerine getirilir. O halde devletin hukuka bağlılığı, yasama, yürütme ve yargı işlemlerinin hukuka bağlı olması anlamına gelir. Hukuk devletinin en önemli unsurlarından birisi de kişilerin temel hak ve hürriyetlerinin hukuken tanınması ve koruma altına alınmasıdır. Temel hak ve hürriyetlerin tanınması, her şeyden önce bunların güvenceleriyle birlikte anayasal düzenlemeye kavuşturulmasıyla olur. 1982 Anayasası, bireylerin temel hak ve hürriyetlerini kişi hakları, sosyal haklar ve siyasi haklar şeklinde üç bölüm halinde (m.12-74) düzenlemiş ve tanımıştır. Ne var ki, Anayasa, demokratik anayasalardan farklı olarak hak ve hürriyetlere ciddi sınırlamalar getirmiştir. İnsan haklarına ilişkin milletlerarası sözleşmeler de ülkemizce kabul edilmiş olmakla birlikte, bunlar etkin bir şekilde uygulanamamaktadır. Anayasa’nın 40’ıncı maddesi “temel hak ve hürriyetlerin korunması” başlığı altında şu hükme yer vermiştir: “Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahiptir. Kişinin, resmî görevliler tarafından vaki haksız işlemler sonucu uğradığı zarar da, kanuna göre, Devletçe tazmin edilir. Devletin sorumlu olan ilgili görevliye rücû hakkı saklıdır (f.1). Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır (f.2).” Öte yandan, kamu makamlarınca hakları ihlal edilen bireylerin kanun yollarını tükettikten sonra bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesine ve iç hukuk yollarını tükettikten sonra da Türkiye’nin de kabul ettiği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurma hakları vardır. Hukuk devletinde bireylerin hiçbir engelle karşılaşmadan haklarını arayabilmeleri gerekir. Nitekim Anayasa’nın “hak arama hürriyeti”ni düzenleyen 36’ncı maddesine göre, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir. Hiçbir mahkeme, görev ve yetkisi içindeki davaya bakmaktan kaçınamaz.” Hukuk devletinin gereklerinden bir diğeri, bireylerin hukuki güvenlik içinde olmalarıdır. Bunun için; vatandaşların hangi kurallara tâbi olduklarını önceden bilmeleri ve davranışlarını ona göre ayarlayabilmeleri gerekir. Hukukî güvenliğin bir diğer şartı hukuk kurallarının istikrarlı olması, yani sık sık ve keyfi olarak değiştirilmemesidir. Hukukun genel ilkeleri arasında yer alan kazanılmış haklara saygı, yani kazanılmış hakların korunması hukuki istikrarın da önemli bir unsurudur. Kazanılmış hak, yürürlükteki hukuk kurallarına uygun olarak kişiler lehine doğmuş bulunan hukuki durumlardır. Ayrıca, kanuni hâkim güvencesi de bireylerin hukuki güvenlik içinde olmaları bakımından gereklidir. Kanuni hâkim güvencesi, bir kişinin kanunen yargılanması gereken mahkeme dışında başka bir mahkemece yargılanamamasını, yani suçun işlenmesi anında o davaya bakmakla görevli mahkeme tarafından yargılanmasını ifade eder. Hukuk devletinde bireylerin cezai sorumluluğuna ilişkin bazı ilkeler vardır. Suç ve cezalarla ilgili düzenlemelerin bu ilkelere uygun olması gerekir. Sosyal Devlet Sosyal devlet, “devletin sosyal barışı ve sosyal adaleti sağlamak amacıyla sosyal ve ekonomik hayata aktif müdahalesini meşru ve gerekli gören bir anlayışı ifade eder”. Anayasada devletin ekonomik ve sosyal hayata müdahalesinin ilkelerini gösteren genel bir hüküm olmamakla birlikte, çeşitli maddelerde yer alan ifadelerden bazı sonuçlar çıkarmak mümkündür: 1. Anayasa’nın 5’inci maddesi, Devlete, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamak görevini vermiştir. 2. Anayasa’nın 48’inci maddesine göre, Devlet, özel teşebbüslerin millî ekonominin gereklerine ve sosyal amaçlara uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır. 3. Anayasa’nın 166’ncı maddesine göre, Devlet, ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı planlar. 4. Anayasa’nın 167’nci maddesine göre, Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alır. 5. Anayasa’ya göre, Devlet, kamu yararının gerektirdiği hallerde özel mülkiyette bulunan taşınmaz malları kamulaştırabilir (m.46), kamu hizmeti niteliği taşıyan özel teşebbüsleri kamu yararının zorunlu kıldığı hallerde devletleştirilebilir (m.47/1,2) veya devletin mülkiyetinde bulunan işletme ve varlıkları özelleştirebilir (m.47/3). 6. Anayasa’nın 168 ilâ 173’üncü maddeleri de ekonomik hayata müdahaleyle ilgili bazı hükümler içermektedir. Sosyal devletin temel amacı herkese insan onuruna yakışır asgari bir hayat düzeyi sağlamaktır. Bunun sağlanabilmesi için bazı temel sosyal hakların tanınması ve gerçekleştirilmesi gereklidir. Bu temel haklar, çalışma hakkı, adil ücret hakkı, sosyal güvenlik hakkı, sağlık hakkı, konut hakkı ve eğitim hakkı olarak sayılabilir. Sosyal devletin başka bir gereği de millî gelirin bireyler arasında adaletli ve dengeli bir şekilde dağıtılmasını sağlayacak tedbirleri almaktır. Bu amacı gerçekleştirmek için, vergi adaletinin sağlanması, kamulaştırma, devletleştirme, toprak reformu ve planlama gibi bir takım yöntemler ve tedbirler kullanılabilmektedir. Eşitlik Eşitlik, bireyler açısından bir temel haktır. Bu nedenle bireyler, bu ilkeye dayanarak eşit işlem görmeyi veya kendilerinin ayrıma tâbi tutulmamasını isteme hakkına sahiptirler. Eşitlik aynı zamanda, devlet organları ve idare makamları açısından uyulması zorunlu olan ve devlet yönetimine egemen temel bir ilkedir. Eşitlik ilkesi Anayasa’da genel esaslar bölümünde düzenlenmiştir. Anayasa’nın 10 uncu maddesine göre, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz. Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” Kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu ve Devletin bu eşitliği yaşama geçirme yükümlülüğüne ilişkin hüküm 2004 Anayasa değişikliğiyle maddeye eklenmiştir. 2010 değişikliğiyle de 10’uncu maddeye “Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz” ve “Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz” hükümleri eklenmiştir. Bu maddenin birinci fıkrasında “herkes”in eşit olduğu belirtildikten sonra ikinci fıkrada “kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu”nun ayrıca vurgulanması esasen gereksizdir. Buna karşılık, devletin kadın-erkek eşitliğinin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlü tutulması, kadınların sosyal ve ekonomik alanlardaki durumlarının iyileştirilmesi bakımından gerekli ve önemlidir. 2010 değişikliği ile pozitif ayrımcılığın kapsamı “çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gazileri” de içerecek şekilde genişletilmiştir.

3. ÜNİTE
Genel Olarak Temel Hak ve Hürriyetler Temel hak ve hürriyetler kavramı; “insan hakları” ile aynı anlamda kullanılabildiği gibi, “bütün diğer haklardan yararlanmanın temeli olan haklar”, “anayasa ile tanınan hak ve hürriyetler” ya da “uluslararası sözleşmeler ve demokratik anayasalarla tanınmış hak ve hürriyetler”i ifade etmek için de kullanılabilmektedir. İnsan hakları alanında esas alınan tasnif, Jellinek tarafından ortaya konulan ancak daha sonra başka yazarlarca geliştirilen, “negatif statü hakları (kişi hakları)”, “pozitif statü hakları (sosyal ve ekonomik haklar)” ve “aktif statü hakları (siyasal haklar)” şeklîndeki sınıflandırmadır. Negatif statü hakları (kişi hakları), kişinin devlet tarafından ihlal edilmemesi ve dokunulmaması gereken özel alanının sınırlarını belirleyen, yaşama hakkı, din ve vicdan hürriyeti, düşünce hürriyeti, kişi dokunulmazlığı, konut dokunulmazlığı ve işkence yasağı gibi hürriyetlerdir. Bu hak ve hürriyetler devlete olumsuz bir tutum, yani sadece müdahale etmeme ödevi yükler. Pozitif statü hakları (sosyal haklar), negatif statü haklarının aksine devlete olumlu bir davranışta bulunma ve hizmet etme, katkı sağlama ve yardımda bulunma yükümlülüğü ve sosyal alanda belli ödevler ve fonksiyonlar yükleyen, sağlık hakkı, öğrenim hakkı, çalışma hakkı sosyal güvenlik hakkı ve konut hakkı gibi haklardır. Bu haklar aynı zamanda kişilere de bunların gerçekleştirilmesini devletten talep etme yetkisi verirler. Aktif statü hakları (siyasi haklar), kişilerin devlet yönetimine katılmasını sağlayan haklardır. Kişiler seçimlerde ve halkoylamasında oy kullanmak, aday olmak vb. yollarla ülke yönetiminde söz sahibi olma ve siyasi kararların alınmasına katılma imkânını elde ederler. Siyasi parti kurma, partilere girme, kamu hizmetlerine girme, dilekçe hakkı ve vatandaşlık hakları bu kategoriye giren haklardandır. İnsan hakları alanında yeni birtakım tasnifler yapılmaktadır. İnsan haklarını, ortaya çıkışları ve gelişim süreçleri itibarıyla kuşaklar halinde sınıflandıran yaklaşım, başlangıçtan günümüze insan haklarını üç kuşakta ele almaktadır. Birinci kuşak, “insan kişiliğinin korunmasına ilişkin medeni ve siyasal hakları”; ikinci kuşak, insanın onur içinde yaşamasını amaçlayan “ekonomik, sosyal ve kültürel hakları”, üçüncü kuşak ise insanın uygun çevrede ve barış içinde yaşamasını amaçlayan “dayanışma hakları”nı kapsamaktadır.

1982 Anayasası’nın Temel Hak ve Hürriyetlere Yaklaşımı 1961 Anayasası’nın temel hak ve hürriyetleri önemli ölçüde güçlendirmesine karşılık, ilk düzenleme itibarıyla 1982 Anayasası’nın en belirgin özelliklerinden birisi, “hürriyet-otorite” dengesinde otoriteden yana tavır koymuş olmasıdır. 1982 Anayasası’nın temel hak ve hürriyetler bakımından hangi anlayışı benimsediği genellikle üzerinde durulan bir konudur. Anayasa’nın 12’nci maddesinin ilk fıkrasındaki “herkes kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir” hükmü ile Anayasa’nın başlangıcında yer alan “her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden… yararlanarak… maddî ve manevî varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu” ifadesi tabiî hak doktrininin benimsenmiş olduğu izlenimini vermekteyse de, “bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetler” deyimi aslında pozitivist hak anlayışının kabul edildiğini göstermektedir. Anayasa, hakları ve ödevleri birlikte düzenlemiştir. Anayasanın bu yaklaşımı insan hakları teorisi bakımından yerinde değildir. Zira, hak aynı zamanda ödev içeren bir kavram değildir. 1982 Anayasası’nda düzenlenen bütün bu hak ve hürriyetlerin milletlerarası andlaşma ve belgelerle kapsam bakımından büyük bir benzerlik gösterir. Ancak, Anayasada yer alan temel hak ve hürriyetlere ilişkin sınırlamalar, uluslararası sözleşmelerde yer alan sınırlarla kıyaslanamayacak ölçüde fazladır.  1982 Anayasası’nın Temel Hak ve Hürriyetleri Sınıflandırması Anayasa, temel hak ve hürriyetlerin tek tek düzenlenmesini ise hakların niteliğine göre üç kategori halinde yapmış bulunmaktadır. Buna göre, “kişinin hakları ve ödevleri”, “sosyal ve ekonomik haklar ve ödevler” ve “siyasi haklar ve ödevler” olmak üzere bütün insan hakları düzenlenmiştir. Kişinin hakları ve ödevleri bölümünde (m.1740); kişinin dokunulmazlığı, maddî ve manevî varlığı; zorla çalıştırma yasağı; kişi hürriyeti ve güvenliği; özel hayatın gizliliği; konut dokunulmazlığı; haberleşme hürriyeti; yerleşme ve seyahat hürriyeti; din ve vicdan hürriyeti; düşünce ve kanaat hürriyeti; düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti; bilim ve sanat hürriyeti; basın hürriyeti; dernek kurma hürriyeti; toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı; mülkiyet hakkı; hak arama hürriyeti; kanuni hâkim güvencesi; suç ve cezalara ilişkin esaslar; ispat hakkı; ve temel hak ve hürriyetlerin korunmasına ilişkin hükümlere yer verilmiştir. Sosyal ve ekonomik haklar bölümünde (m.4165); ailenin korunması ve çocuk hakları; eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi; çalışma ve sözleşme hürriyeti; dinlenme hakkı; sendika kurma hakkı; sendikal faaliyet; toplu iş sözleşmesi; grev hakkı ve lokavt; ücrette adalet; sağlık, çevre ve konut hakkı; sosyal güvenlik hakkı gibi hürriyetler yer almıştır. Siyasi haklar bölümünde ise (m.66-74); vatandaşlık; seçme ve seçilme hakları; siyasi partiler ve siyasi faaliyetlerle ilgili haklar; kamu hizmetlerine girme hakkı; vatan hizmeti hakkı ve ödevi; vergi ödevi; dilekçe hakkı gibi hak ve hürriyetler düzenlenmiştir. Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlanması Temel Hak ve Hürriyetlerin Objektif ve Anayasal Sınırları Anayasada belirtilmiş olmasa bile bazı hak ve hürriyetlerin kendi niteliklerinden doğan, başka bir ifadeyle “eşyanın tabiatında mevcut” olan sınırları vardır. İşte bunlara “objektif sınırlar” adı verilir. Örneğin, basın hürriyetinin muhtevasında “kişilerin şeref ve haysiyetine tecavüz” yoktur. Yani, basın hürriyeti kullanılırken kişilere sövülmesi, iftira ve hakaret edilmesi ya da başka şekillerde kişilerin şeref ve haysiyetine saldırılması mümkün değildir. Yine, ifade hürriyeti insanları suç işlemeye teşvik etmek ya da iftira, sövmek, hakaret etmek biçiminde kullanılamaz. Benzer şekilde, dilekçe hakkı, hakaret ve tehdit içeremez. Temel hak ve hürriyetlerin anayasal sınırları, doğrudan anayasa tarafından konulan sınırlardır. Anayasa’mızda bu tür sınırlamaların örnekleri oldukça fazladır. Örneğin, Anayasa’nın 34’üncü maddesine göre, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı ancak “silahsız ve saldırısız” olarak kullanılabilecek bir haktır. Hak arama hürriyeti, ancak “meşru vasıta ve yollardan faydalanarak” kullanılabilir (m.36). Bilim ve sanatı yayma hakkı, “Anayasa’nın 1 inci, 2’nci ve 3’üncü maddeleri hükümlerinin değiştirilmesini sağlamak amacıyla kullanılamaz” (m.27). “Düzeltme ve cevap hakkı, ancak kişilerin haysiyet ve şereflerine dokunulması veya kendileriyle ilgili gerçeğe aykırı yayınlar yapılması hallerinde tanınır” (m.32). İbadet, dinî ayin ve tören yapma hakkı, “Anayasa’nın 14’üncü maddesi hükümlerine aykırı olmamak şartıyla” kullanılabilir (m.24). “Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz” (m.35/3). “Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz” Temel Hak ve Hürriyetlerin Yasama Organınca Sınırlandırılması Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması, hak ve hürriyetlerin anayasa ile öngörülen veya belirlenen alanları içinde kişiye sağlanan imkânların kanunla daraltılması anlamına gelir. 1982 Anayasası’nın 2001 değişikliğiyle yeniden düzenlenen 13’üncü maddesine göre ise, “Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasa’nın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.” Temel Hak ve Hürriyetlerin Kötüye Kullanılamaması Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz. Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir (m. 14). Temel Hak ve Hürriyetlerin Kullanılmasının Durdurulması Anayasa’nın 15’inci maddesi (f.1), savaş, seferberlik veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının kısmen veya tamamen durdurulabileceğini veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabileceğini öngörmektedir. Anayasa’nın 15’inci maddesi çerçevesinde hak ve hürriyetlerin kısmen veya tamamen durdurulabilmesi ve Anayasal güvencelere aykırı tedbirler alınabilmesi, hak ve hürriyetler bakımından çok ağır bir daraltma anlamına gelmektedir. Ancak bu aşırı “daraltma” sadece olağanüstü hallerin yürürlükte olduğu yerlerde ve sürelerde uygulanabilecektir. Anayasa bu aşırı daraltmaya izin vermiş olmakla birlikte, bu dönemlerde yapılacak sınırlamalara karşı bazı önemli koruma kriterleri de getirmiş bulunmaktadır. Buna göre, “savaş, seferberlik veya olağanüstü hallerde dahi, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz” (AY.m.15/2). Bu kriterlerin etkili bir koruma sağlayabilmesi için yargı denetimi şarttır. Ancak Anayasa olağanüstü dönemlerde hak ve hürriyetlerin korunması için bu önemli koruma kriterlerini öngörmüş olmakla birlikte, olağanüstü hâl kararnamelerini Anayasa Mahkemesinin denetimi dışında tutmuştur. Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunması Temel hak ve hürriyetlerin korunması ulusal ve uluslararası düzeyde gerçekleşmektedir. Ulusal düzeyde Koruma Yürütme işlemlerinin yargısal denetimi: Temel hak ve hürriyetlerin, yürütmenin yargısal denetimi yoluyla korunmasında, idarenin kanun hükümlerini uygularken belli bir birey hakkında yaptığı işlem veya eylemin somut bir ihlale yol açması durumunda, ilgili kişi bu işlem ya da eylemin ortadan kaldırılması için yargı organına başvurabilmektedir. Hukuka aykırı işlemin iptali bireyin uğradığı zararları ortadan kaldırmıyorsa, yargı organı bu zararların tazmin edilmesine de karar verir. Temel hak ve hürriyetlerin somut olarak idarî işlem ve eylemlerle ihlal edilmesi nedeniyle, yürütmenin yargısal denetimi büyük öneme sahiptir. İnsan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkesini benimseyen bütün anayasal sistemler yürütmenin yargısal denetimine de yer vermiştir. Temel hak ve hürriyetlerin yürütmenin yargısal denetimi yoluyla korunmasının etkili olabilmesi için “idarenin bütün eylem ve işlemleri”ne karşı yargı yolu açık olmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası “hak arama hürriyeti” (m.36) ve yürütme işlemlerinin yargısal denetimini (m.125) kabul etmek suretiyle, uygulamada hakları ihlal edilen bireylerin yargı organlarına başvurarak haklarını aramalarına imkân sağlamıştır. Anayasa yargısı: Temel hak ve hürriyetlerin en etkili koruma ve uygulama aracı anayasa yargısı kurumudur. Anayasa yargısı aracılığıyla kişi hak ve hürriyetlerinin korunması; anayasa ile öngörülen sınırlama nedenleri ve ölçülere (anayasal güvenceler) aykırı olarak yasama organı tarafından sınırlama yapılması durumunda, bu yasama işlemlerinin denetlenmesi, yani normların anayasaya uygunluğunun denetimi ve hakları ihlal edilen bireylerin şikayet yoluyla yaptıkları başvurularını incelemek suretiyle yerine getirilir. Norm denetiminde, anayasa mahkemesi, anayasaya aykırı kanun hükümlerini hukuk düzeninden ayıklar. Anayasa şikayeti usûlünde ise temel hakları kanunla veya diğer kamusal işlemlerle ihlal edilen kişiler bazı şartlarla anayasa mahkemesine giderek, kanun hükmü ya da işlemin iptalini sağlayabilmektedirler. Bağımsız idarî kurumlar aracılığıyla koruma: Bağımsız idarî kurumlardan en eski ve yaygın olanı “ombudsman” kurumudur. Bunun dışında, ilgi alanı sınırlı uzman kurul veya komisyonlar da oluşturulmuştur. Bu kurul veya komisyonların temel amacı belli bir alanla ilgili hürriyetlere güvence sağlamak, kamusal düzenleme ve uygulamalara katılmak ve kamusal eylem ve işlemlere karşı ortaya çıkan şikayet, itiraz ve uyuşmazlıkların çözümünde rol almaktır. Bu kurumlar ilgili alanda meslekî ahlâk ilkelerini belirlemek, arabuluculuk yapmak, kurallara saygıyı sağlamak, gerektiğinde yaptırım uygulamak suretiyle belli hak ve hürriyetleri koruma fonksiyonunu yerine getirirler. Bağımız idarî kurumlar uzmanlık alanlarına göre başlıca üç grupta toplanmaktadır: 1) “İletişim ve enformasyon” alanıyla ilgili kurumlar (örneğin, RTÜK), 2) “Piyasa ekonomisi” alanıyla ilgili kurumlar (örneğin, Rekabet Kurulu), 3) İdareyi denetlemekle görevli “ombudsman (kamu denetçisi)” ve “arabulucu” gibi adlar verilen genel nitelikteki kurumlar (örneğin, Kamu Denetçiliği Kurumu, Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu) Uluslararası Düzeyde Koruma İnsan hakları ve temel hürriyetlerinin tanınması, güvence altına alınarak korunması ve daha ileri seviyede gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla çeşitli milletlerarası kuruluşlar oluşturulmuş ve bu kuruluşlar çok önemli insan hakları belge ve sözleşmelerini kabul etmişlerdir. Bu kuruluşların başında Birleşmiş Milletler Teşkilatı ile Avrupa Konseyi gelmektedir. Her iki kuruluş bünyesinde oluşturulan çeşitli mekanizmalarla insan haklarının korunmasına çalışılmaktadır. Uluslararası düzeyde korumanın en etkin örneği, Avrupa Konseyi bünyesinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile getirilen mekanizmadır. Çünkü bu koruma mekanizması yargısal denetimi içermektedir. Sözleşme ile ihdas edilen Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, taraf devletlerin ya da bireylerin başvurularını inceleyerek hukuken bağlayıcı karar alma yetkisine sahiptir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, sadece devletlere değil, bireylere de başvuru hakkı tanımıştır. Uluslararası hukuk bakımından bir yenilik oluşturan bireysel başvuru hakkı Sözleşmenin en önemli özelliğidir. Buna göre, Sözleşmeye taraf devletlerce hakları ihlal edilen kişiler veya kişi toplulukları ilgili devlet aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuruda bulunabilmektedirler. Ancak kişisel başvuru için daha önce iç hukuktaki bütün başvuru yollarının tüketilmiş olması ve başvurunun iç hukuktaki nihai yetkili merciin kesin kararından itibaren alt ay içinde yapılmış olması gerekir. Sözleşmeye göre, bireysel başvurular şu durumlarda kabul edilemez bulunur: 1. Başvurunun Sözleşme veya ilgili Protokol hükümleri dışında kalması, açıkça dayanaktan yoksun olması veya bireysel başvuru hakkının suiistimali mahiyetinde olması, veya; 2. Sözleşme ve Protokollerde belirtilen insan haklarına saygı ilkesi gereğince başvurunun esası hakkında incelemeye gerek bulunması ve başvuruya konu olayın iç hukuk mahkemesince yeterince incelenmemiş olması durumları hariç olmak üzere, başvuranın önemli mağduriyetinin bulunmaması. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kendisine ulaşan başvuruları dostane çözüm (ilgili devletle görüşmeler yaparak sorunun çözülmesi) yöntemiyle sonuçlandırabilir. Dostane çözüm başvurunun herhangi bir aşamasında gerçekleşebilir. Bu mümkün olmadığı takdirde, başvuru yargısal yöntemle karara bağlanır. Mahkemenin yargılaması alenidir. Taraf devletler Mahkemenin kesinleşmiş kararlarına uymak zorundadırlar. AİHS’e ek 15 nolu Protokol ile Sözleşmede bazı değişiklikler yapılması öngörülmektedir. Ancak Protokol’ün uluslararası alanda yürürlüğe girebilmesi için Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf bütün devletlerin Protokol’ü onaylaması gerekli olduğundan ve tüm imzalar henüz tamamlanmadığından bu Protokol yürürlüğe girmemiştir. Türkiye ise, Protokol’ü onaylamıştır. 15 nolu protokol ile öngörülen değişiklikler kısaca şunlardır: Sözleşme ile tanınan hak ve hürriyetlerin korunmasından kaynaklanan sorumluluğun esas olarak Sözleşmeci devletlere ait olduğu vurgulanmaktadır. Dairelerin Büyük daire lehine yargı yetkisinden vazgeçmesinin ön şartı olan “davanın taraflarından birinin itiraz etmemesi” ibaresi metinden çıkarılmaktadır. Bireysel başvurunun iç hukuk yollarının tüketilmesinden itibaren altı ay içinde yapılmasına ilişkin olan kural değiştirilerek, başvuru süresi dört aya indirilmektedir. Başvuranın önemli mağduriyetinin bulunmaması halinde, başvurunun kabul edilemez bulunacağına ilişkin kuralın istisnası olan “başvuruya konu olayın iç hukuk mahkemesince yeterince incelenmemiş olması” durumu Sözleşmeden çıkarılmaktadır. AİHS’e ek 16 nolu Protokol ise, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde yer alan hak ve özgürlüklerin yorumlanması ve uygulanmasıyla ilgili ilke sorunları üzerine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden danışma görüşü istenebileceğine ilişkin düzenlemeler içermektedir. 16 nolu Protokol 1 Ağustos 2018’de yürürlüğe girmiştir, ancak iç hukukumuzda onaylamaya ilişkin süreç tamamlanmadığı için Türkiye bu Protokole taraf değildir. Anayasaların insan haklarına getirdiği aşırı sınırlamalar nedeniyle anayasa mahkemeleri ulusal düzeyde temel hak ve hürriyetleri korumada etkisiz kalabilmektedirler. Böyle durumlarda, özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile getirilen yargısal korumanın önemi daha da artmaktadır. Örneğin, 1982 T.C. Anayasası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun siyasi partilere getirdiği aşırı sınırlamalar nedeniyle Türk Anayasa Mahkemesi birçok partinin kapatılması yönünde karar vermiş, ancak bu kararlara karşı kendisine başvurulan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sözleşmenin, “ifade hürriyeti” ve “örgütlenme hürriyeti”ne ilişkin 10 ve 11’inci maddelerinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Aynı mahiyetteki kararlar, 1982 Anayasası ile diğer mevzuatın hak ve hürriyetlere getirdiği “demokrasilerde kabul edilemeyecek nitelikteki” kısıtlayıcı düzenlemeleri bakımından da ortaya çıkmıştır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’den yapılan birçok başvuru sonucunda, “adil yargılanma hakkı” ile “ifade hürriyeti”nin ihlal edildiğine karar vermiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, Türkiye’den giden diğer başvurularda da çoğunlukla “Sözleşmenin ihlal edildiği” yolunda karar verdiği görülmektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının Türkiye’de uygulanması bakımından yargılamanın yenilenmesi yöntemi benimsenmiştir. Bu yöntem idare, vergi, ceza ve hukuk mahkemeleri kararlarının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince Sözleşmeye aykırı bulunması durumlarında uygulanabilecektir. Daha önce Anayasa Mahkemesi kararları kapsam dışında tutulmuş iken, 6216 sayılı ve 2011 tarihli Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’la Mahkemenin siyasi parti kapatma ve Yüce Divan sıfatıyla verdiği kararlar bakımından bu yola başvurulması kabul edilmiştir. 2018 yılında 7145 sayılı kanunla getirilen düzenlemeyle, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine yapılan başvuru hakkında dostane çözüm ya da tek taraflı deklarasyon sonucunda düşme kararı verilmesi” halleri de yargılamanın yenilenmesi sebeplerine eklenmiştir.

4. ÜNİTE
Hükûmet Sistemi Hükûmet sistemleri, başkanlık sistemi, parlamenter hükûmet sistemi, meclis hükûmeti sistemi ve yarıbaşkanlık sistemi biçiminde tasnif edilmektedir. Başkanlık Sisteminin Özellikleri 1. Başkanlık sistemi, sert kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanır. Yasama ve yürütme kuvvetleri birbirinden kesin olarak ayrılmıştır. 2. Başkanlık sisteminde, yürütme yetkisi halk tarafından seçilen başkana, yasama yetkisi ise parlamentoya aittir. Yasama ve yürütme birbirinden bağımsız olup aynı kişiler her iki organda görev alamazlar. 3. Başkanlık sisteminde başkan, yürütme yetkisinin tek sahibidir. Dolayısıyla yürütme tek-başlı (monist) karakterlidir. Bu sistemde başbakan yoktur. Başkanlık sisteminde yürütme yetkisinin kaynağı tek kişi olmakla birlikte, başkanın “sekreter” adı verilen bakanları, danışmanları ve diğer görevliler yürütme yetkisinin kullanılmasına katılırlar. 4. ABD ve diğer bazı ülkelerin başkanlık sistemlerinde başkan yasama organını feshedemez, yasama organı da güvensizlik oyuyla başkanının görevine son veremez. Türkiye modeli başkanlık sisteminde ise, parlamento veya başkan, her iki organın seçimlerinin birlikte yenilenmesine karar verebilmektedir. 5. Amerikan başkanlık sisteminde, federal sistemin de etkisiyle, yasama ve yürütme arasındaki ilişkilerde kopukluğu gidermek üzere bir “kontrol ve denge” sistemi geliştirilmiştir. Yürütmenin bazı işlemleri, örneğin; üst düzey yöneticilerin atanması Senatonun onayına bağlıdır. Buna karşılık, Başkanın da Kongrede kabul edilen kanunları veto etme yetkisi vardır. Parlamenter Hükûmet Sisteminin Özellikleri 1. Parlamenter hükûmet (kabine hükûmeti), yürütme iktidarının, yasama iktidarından kaynaklandığı ve ona karşı sorumlu olduğu hükûmet sistemidir. Hükûmet, yasama organına karşı sorumludur, yani yasama organının güvenine dayanır ve güvensizlik oyuyla görevinden uzaklaştırılabilir. Buna karşılık, devlet başkanının da meclisi feshetme yetkisi vardır. 2. Parlamenter sistemde yürütme organı ikibaşlı (düalist: devlet başkanı ve başbakan) dır. Cumhuriyetlerde devlet başkanı cumhurbaşkanı, monarşilerde ise hükümdardır. Bununla birlikte, yürütmede asıl yetkinin, yasama organına karşı sorumlu olan bakanlar kuruluna ait olduğu kabul edilmektedir. 3. Parlamenter hükûmet sisteminde devlet başkanının siyasal sorumluluğu yoktur. Dolayısıyla devlet başkanının görevine parlamento veya başka bir anayasal organının son vermesi mümkün değildir. Devlet başkanının görevinden uzaklaştırılmasının tek yolu vatana ihanet veya anayasayı ihlal gibi ağır suçlardan dolayı cezai sorumluluğunun ortaya çıkarılmasıdır. 4. Parlamenter hükûmet sisteminde, başbakan yasama organı içinden seçilir. Bakanlar kurulu üyelerinin dışarıdan da seçilmesi mümkün olmakla birlikte, çoğunlukla bunlar da yasama organın içinden seçilirler. Dolayısıyla başkanlık sisteminden farklı olarak parlamenter sistemde aynı kişiler hem yasama hem de yürütme organı içinde görev alabilmektedirler. 5. Parlamenter sistemde başbakan ve kabine kolektif bir yürütme organıdır. Yarı-Başkanlık Sisteminin Özellikleri Yaygın ismiyle yarı-başkanlık sistemi, başkanlık sistemiyle parlamenter sistemin bazı unsurlarını birleştiren bir “ara” ya da “melez” rejim olarak kabul edilmektedir. Buna göre, yarı-başkanlık sistemi, cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi ve önemli anayasal yetkilere sahip olması bakımından başkanlık sistemine, yasama organına karşı sorumlu bir başbakan ve bakanlar kurulunun varlığından dolayı da parlamenter hükûmet sistemine benzemektedir. Yarı-başkanlık sisteminin varlığı için cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi, tek başına kullanabileceği önemli anayasal yetkilerinin bulunması ve cumhurbaşkanı ile aynı politikaları benimseyen bir parlamento çoğunluğunun güvenine dayanan bir başbakan ve kabinenin bulunması gerekir. Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmekle birlikte, yetkileri önemsiz ve sembolikse, ya da yetkileri geniş olup da bunların kullanılması ülkenin siyasal kültürü ve anayasa gelenekleri nedeniyle mümkün değilse, bu sistemin aslında bir parlamenter rejim olduğunu kabul etmek gerekir. Bir rejimin, parlamenter ya da yarıbaşkanlık rejimi olması, cumhurbaşkanının anayasal yetkilerine ve bunların ne ölçüde kullanıldığına bağlıdır. Parlamentoda, cumhurbaşkanının da mensup olduğu bir siyasal çoğunluğun bulunması, sistemin yarı-başkanlık karakterini güçlendirecektir. Bir ülkede bütün bu şartlar zaman zaman değişebileceğinden, hükûmet sisteminin de yarı-başkanlık ve parlamenter rejim arasında gidip gelmesi mümkündür. Yarı-başkanlık sisteminin başlıca örneği olarak bilinen Fransız hükûmet sisteminin 1958’den bu yana daha çok bir yarı-başkanlık sistemi gibi işlediği, parlamenter sisteme benzeyen kısa bir dönemin de (19861988), yarı-başkanlığa yeniden dönüşü hazırladığı kabul edilmektedir. Türk Hükûmet Sistemi Cumhurbaşkanlığı (Başkanlık) Sistemi Öncesi Yürürlükte Olan Hükûmet Sistemi 1982 Anayasası, ilk düzenlemesinde Cumhurbaşkanını çok fazla güçlendirmesine rağmen, parlamenter sisteme ağırlık veren bir model öngörmüştü. Ancak Anayasa’da 2007 yılında yapılan değişiklikle kabul edilen ve ilk uygulaması Ağustos 2014’te gerçekleşen Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi yönteminin, Cumhurbaşkanının Anayasal yetkileriyle birlikte düşünüldüğünde, bu dönemde hükûmet sistemini yarıbaşkanlık modeline yaklaştırdığı söylenebilir. Hükûmet isteminin yarı-başkanlık gibi işleyebilmesi halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı ile Meclis çoğunluğunun (dolayısıyla hükûmetin) aynı siyasi parti/eğilime mensup olması ve hükûmetin, Anayasal yetkilerini kullanmak isteyen Cumhurbaşkanının üstün konumuna rıza göstermesi durumunda mümkün olabilir. Buna karşılık Cumhurbaşkanı ile Meclis çoğunluğunun farklı siyasi partilerden/eğilimlerden olması hâlinde (Fransa’da cohabitation olarak adlandırılan durum), siyasal sistem, Cumhurbaşkanı pasif konumda kalmayı kabullendiği ölçüde parlamenter sistem gibi işleyebilir. 2014 ile 2018 yılları arasında hükümet sistemi yarıbaşkanlığa benzer bir şekilde işlemiş olmakla birlikte, hükümet sistemi ile ilgili bir değişiklik yapılmamış olsaydı, bu şartların değişmesi dolayısıyla da hükûmet sisteminin de yarı-başkanlık ve parlamenter rejim arasında gidip gelmesi mümkündü. 2017 Anayasa Değişikliğine Göre Türk Hükûmet Sistemi Anayasaya göre, yürütme yetkisi ve görevi (m.8) doğrudan halk tarafından seçilen (m.101) Cumhurbaşkanına aittir. Cumhurbaşkanı, Devlet başkanı sıfatıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Türk Milletinin birliğini temsil eder; Anayasanın uygulanmasını, Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını temin eder (m104). Cumhurbaşkanının başlıca yetkileri; yürütme organı olarak görev yapmak, bakanları ve Cumhurbaşkanı yardımcıları ile üst kademe yöneticilerini atamak, belli sınırlar çerçevesinde kararname çıkarabilmek, olağanüstü hâl ilan etmek ve bütçe kanunu teklifini Meclise sunmaktır. Cumhurbaşkanı, seçildikten sonra bir veya daha fazla Cumhurbaşkanı yardımcısı atayabilir (m.106/1). Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olanlar arasından atanması gerekir. Anayasaya göre, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcısı veya bakan olarak atanırlarsa üyelikleri sona erer (m.106/4). Aynı şekilde bir milletvekilinin Cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği sona erer (m.101/4). Dolayısıyla aynı kişinin hem yasama hem de yürütme organında görev alabilmesi mümkün değildir. Cumhurbaşkanı bütçe kanunu teklifini Meclise sunar, bunun dışında Cumhurbaşkanı veya bakanlar TBMM’ye kanun teklifi sunamaz. Başkanlık sisteminin bir gereği olarak Anayasada, Cumhurbaşkanının cezai ve hukuki sorumluluğu da kabul edilmiş ve gerekli denetim mekanizmaları oluşturulmuştur. Cumhurbaşkanlığı sisteminde Cumhurbaşkanının halka karşı siyasi sorumluğu da vardır. Bu sorumluluk seçimler yoluyla işleyecektir. Yasama yetkisi ise, Anayasanın 7. maddesine göre, Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; bütçe ve kesin hesap kanun tekliflerini görüşmek ve kabul etmek; para basılmasına ve savaş ilânına karar vermek; milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak, genel ve özel af ilânına karar vermek Türkiye Büyük Millet Meclisinin görev ve yetkileri arasındadır (m. 87). Meclis ayrıca, Meclis araştırması, genel görüşme, Meclis soruşturması ve yazılı soru yollarıyla bilgi edinme ve denetleme yetkisini de kullanır (m.98/1). Temelde başkanlık sistemine ilişkin unsurları bünyesinde barındırmakla birlikte, Türk hükümet sisteminin (Cumhurbaşkanlığı sistemi), Amerikan başkanlık sisteminden bazı önemli farklılıkları vardır. Cumhurbaşkanlığı Sisteminde, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin eşzamanlı olarak yapılması kuralı benimsenmiştir. Bu çerçevede TBMM’nin daha önce 4 yıl olan seçim dönemi 5 yıla çıkarılmış, böylece yasama dönemi ve Cumhurbaşkanının görev süresi eşitlenmiştir. Cumhurbaşkanlığı Sisteminde Türkiye Büyük Millet Meclisi veya Cumhurbaşkanının kararıyla, her iki organın birlikte seçimlerinin yenilenebilmesi öngörülmüştür. Başkanlık sisteminin önemli dezavantajlarından biri de yasama ve yürütme arasında ortaya çıkabilecek uyuşmazlıkların çözümünün olmamasıdır. TBMM ve Cumhurbaşkanına gerekli görmeleri halinde yasama ve yürütme organlarını birlikte erken seçime götürebilme yetkisinin verilmesi, bu organlar arasında çıkabilecek krizlerin aşılmasına yardım edecektir. Cumhurbaşkanı iki turlu çoğunluk sistemine göre seçilecektir. Cumhurbaşkanı birinci turda seçilemediği takdirde, iki hafta sonra en fazla oy alan iki adayın katılacağı ikinci turun yapılması öngörülmüştür. Amerikan sisteminde Başkanın atamalarının Kongrenin onayına tabi olması Başkanı bütünüyle güçsüz hale getirdiğinden, Cumhurbaşkanlığı Sisteminde Cumhurbaşkanı ile Meclisin yetkileri çatışmaya yol açmayacak şekilde ayrıştırılmıştır. Amerikan sisteminin en önemli zaafı bütçenin kabulünde Başkanın tamamen devre dışı olması nedeniyle yaşanan bütçesiz kalma durumudur. Türk sisteminde bütçenin kabul edilmemesi halinde önceki yılın bütçesi belli bir artışla uygulanabilecektir. Devletin Hukuki Fonksiyonları Kuvvetler Ayrılığı ve Fonksiyonlar Ayrılığı Kuvvetler ayrılığı sistemini, yasama, yürütme ve yargının kendi alanlarında mutlak egemen ve bağımsız oldukları şeklinde anlamak yanlıştır. Devlet kudretinin kullanılmasında başvurulan bütün işlemler devlet iradesinin farklı görünümlerinden ibarettir ve bu işlemleri yapan farklı organlar arasında bir iş birliği vardır. Devlet kudretinin farklı fonksiyonlarını ve organlarını birbirinden ayırmak mümkündür. Bu anlamda, yasama, yürütme ve yargı işlemlerinin yapılması, devlet kudretinin değişik kullanım biçimlerini, yani iktidarın fonksiyonlarını oluşturur. İktidarın organları ise bu fonksiyonları yerine getirmekle görevli kişi ve kuruluşlardır. Dolayısıyla günümüzde kuvvetler veya iktidarlar ayrılığı deyimi kullanılırken pozitif hukuka göre anlaşılması gereken, gerçekte fonksiyonlar ayrılığıdır.

Fonksiyonlar ayrılığı, iktidarın çeşitli fonksiyonlarının, aralarında bir iş birliği bulunan değişik organlar tarafından yerine getirilmesidir. Burada fonksiyon deyimi hukuki anlamda kullanılmaktadır. Hukuki açıdan önemli olan devlet faaliyetlerinin hukuk alanındaki etki ve sonuçlarıdır. Buna göre, devletin hukuki sonuçlar doğuran faaliyetleri, devletin hukuki fonksiyonlarını oluşturur. Devletin hukuki fonksiyonları, yasama, yürütme ve yargı olmak üzere üçe ayrılmaktadır. Yasama, yürütme ve yargı fonksiyonlarının tanımlanması konusunda ise iki kriter bulunmaktadır. Maddi kriter ve şeklî-organik kriter. Devletin Hukuki Fonksiyonlarının Tasnifi Maddi Bakımdan Maddi kriter, devletin hukuki fonksiyonlarının tasnifini, bu fonksiyonların yerine getirilmesinde başvurulan işlemlerin hukuki mahiyetine göre yapmaktadır. Maddi mahiyetlerine göre hukuki işlemler, kural-işlem, subjektif işlem ve yargı işlemi olmak üzere üçe ayrılır. Bu işlemlerden her birinin yapılması, devletin üç hukuki fonksiyonundan birini oluşturur. Maddi kritere göre devletin hukuki fonksiyonları şöyle tanımlanmaktadır: Yasama fonksiyonu: Maddi kritere göre yasama fonksiyonu, kural koymak, yani kişisel olmayan (gayrişahsî), genel, sürekli ve objektif işlemler yapmaktır. Dolayısıyla devletin hangi organı tarafından yapılırsa yapılsın, kural-işlem mahiyetine sahip olan bütün işlemlerin yapılmasında yasama fonksiyonu icra edilmektedir. Örneğin, yasama organınca yapılan kanunlar ve içtüzükler ile yürütme organınca yapılan Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ve yönetmelikler maddi kriter bakımından yasama fonksiyonuna dahildirler. Yürütme (idare) fonksiyonu: Maddi kritere göre yürütme fonksiyonu, kişisel, somut ve subjektif işlemler yapılmasını ifade eder. Yürütme işlemlerinde devlet, subjektif bir hukuki durum doğuracak veya objektif bir hukuki durumun şartını gerçekleştirecek bir irade açıklamasında bulunur. Yasama işlemi, her zaman genel ve soyut bir düzenlemedir. Yürütme işlemi ise her zaman bireysel, somut ve bir defa kullanılmakla tükenen bir işlemdir. Yasama işlemi, bir hukuk kuralının ifadesidir; yürütme işlemi ise bir hukuki durumun yaratılması veya bir hukuki durumun gerçekleşmesinin şartıdır. Örneğin, bir memurun atanması, bir binaya ruhsat verilmesi, bir öğrenciye diploma verilmesi ve bir vergi yükümlüsüne vergi tarh edilmesi birer yürütme işlemidir. Yargı fonksiyonu: Maddi kritere göre yargı fonksiyonu, hukuki uyuşmazlıkların çözümlenmesi ve hukuka aykırılık iddialarının karara bağlanması anlamına gelir. Yargı organlarının idari nitelikteki işlemleri bu kritere göre yargı fonksiyonuna dahil değildir. Yargı fonksiyonu yerine getirilirken, birinci olarak, bir hukuka aykırılık iddiası ileri sürülür; ikinci olarak, mahkeme bu iddianın doğru olup olmadığını tespit eder; üçüncü olarak da, hukuka aykırılığın giderilerek bozulan hukuk düzeninin yeniden tesisi için bir müeyyide uygulanmasına karar verir. Şeklî ve Organik Bakımdan Şeklî ve organik kriter, devletin hukuki fonksiyonlarını bu fonksiyonları yerine getiren organa ve yapılış şekillerine göre tasnif etmektedir. Bu kritere göre, yasama fonksiyonu, yasama organı tarafından yapılan işlemleri; yürütme fonksiyonu, yürütme organı tarafından yapılan işlemleri; yargı fonksiyonu ise, yargı organı tarafından yapılan işlemleri ifade eder. Örneğin, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından çıkarılan Medeni Kanun, TBMM İçtüzüğü, milletvekilliğinin düşürülmesine ilişkin kararlar yasama işlemi; Cumhurbaşkanı tarafından çıkarılan kararnameler, yönetmelikler ve kararlar ile diğer idare organlarınca yapılan işlemler yürütme işlemi; yargı organlarınca verilen kararlar ile yapılan diğer işlemler yargı işlemidir. Şeklî ve organik kriterin en önemli savunucusu Fransız anayasa hukukçusu Carre de Malberg’e göre, devletin hukuki işlemlerinin tasnifi pozitif anayasa hukuku verilerine dayanılarak yapılmalıdır. Devletin hukuki işlemlerinin mahiyetleri ve hukuki kuvvetleri, ancak bunları yapan organa ve yapılış şekillerine göre belirlenebilir. İşlemin maddi mahiyetinin, yani genel veya bireysel oluşunun bu belirlemede hiçbir rolü yoktur. Yasama organının kanun adıyla ve kanun şeklinde çıkardığı her işlem her zaman kanundur ve kanun değerindedir. İdarî veya yargısal bir organın yaptığı bir işlem, içeriği ve niteliği itibarıyla kanunlarla aynı olsa bile, kanun değildir ve kanun değerine sahip olamaz. O hâlde, şeklî anlamda fonksiyonlar, devletin üç organı tarafından değişik şekillerde yerine getirilen çeşitli faaliyetleri ifade eder. Burada fonksiyonu belirleyen, onu yerine getiren organ ve yerine getiriliş şeklidir. Şeklî ve organik kriterci Carré de Malberg’e göre, kanunlar ve idari işlemler maddi mahiyetleri bakımından tanımlanamazlar ve mahfuz alanlara da sahip değildirler. Bununla birlikte, idare fonksiyonunun ayırıcı özelliği kanunlara bağımlı oluşudur. Bunun iki önemli sonucu vardır: Birinci olarak, idari makamlar, bir kanuni dayanak olmaksızın genel veya bireysel ya da vatandaş haklarıyla veya idarenin iç işleyişiyle ilgili hiçbir işlem yapamazlar. İdarenin alanı sadece kanunların uygulanmasından ibarettir. İkinci olarak, mahfuz bir alanı olmamakla birlikte, idare, bir kanuna dayanmak ve kanunlara aykırı olmamak şartıyla her konuda her tedbiri alabilir. Dolayısıyla yasama ve yürütme fonksiyonları arasındaki fark, kanunun üstünlüğüne ve idarenin kanuna tâbi oluşuna dayanan hiyerarşik bir güç farkıdır. 1982 Anayasası’na Göre Devletin Hukuki Fonksiyonlarının Paylaşılması Devletin üç temel hukuki fonksiyonu olan yasama, yürütme ve yargı fonksiyonlarının yerine getirilmesi görevi, Anayasa ile devletin üç ana organı olan yasama (TBMM), yürütme (Cumhurbaşkanı) ve yargı (bağımsız mahkemeler) organlarına verilmiştir. Anayasa’ya göre, “Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez” (m.7); “Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı tarafından, Anayasa’ya ve kanunlara uygun olarak yerine getirilir” (m.8); “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır” (m.9). Anayasa, devletin üç temel fonksiyonunu ayrı ayrı düzenlemek ve farklı organlar tarafından yürütülmesini öngörmek suretiyle hukuki anlamda “fonksiyonlar ayrılığı”nı kabul etmiştir. Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir (m.8). 1982 Anayasası’nın yürütme organını güçlendirmek amacıyla 1961 Anayasası’ndan farklı olarak yürütmeyi sadece bir görev değil, görev ve yetki olarak nitelendirmesi, idarenin kanuniliği ilkesini ve yürütmenin aynı zamanda görev olma niteliğini ortadan kaldırmamaktadır. Dolayısıyla kanuni düzenlemelerin mevcut olduğu hallerde, idare bu kanunu uygulamak zorundadır ve bu anlamda yürütmenin yasamaya bağımlılığı devam etmektedir. Buna karşılık, Anayasa’nın yürütmeyi aynı zamanda bir yetki olarak kabul etmesinin önemi ve anlamı, yürütme organının doğrudan Anayasa’dan kaynaklanan ve kullanılması için daha önce bir kanun çıkarılmasına gerek olmayan cumhurbaşkanlığı kararnameleri bakımından kendini göstermektedir. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile, yürütme organının ilk elden düzenleme yapabilmesi mümkündür. Bu durum Anayasadan kaynaklanan istisnai bir yetkidir. Başka bir ifade ile Cumhurbaşkanlığı kararnameleri, 8. madde ile düzenlenen idarenin kanuniliği ilkesine, yine Anayasadan kaynaklanan bir istisna oluşturmaktadır. Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin tabi olduğu sınırlar ise Anayasada belirlenmiştir (m.104/17). Buna göre, Anayasada münhasıran kanunla düzenlenmesi öngörülen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Kanunda açıkça düzenlenen konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz. Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile kanunlarda farklı hükümler bulunması halinde, kanun hükümleri uygulanır. Türkiye Büyük Millet Meclisinin aynı konuda kanun çıkarması durumunda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesi hükümsüz hale gelir. Yürütmenin, asli düzenleme yetkisi niteliğindeki düzenleyici işlemlerden biri de olağanüstü hallerde çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerdir. Bu kararnameler kanun hükmündedir ve yalnızca olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda çıkarılabilir. Ancak bu kararnameler, Meclis onayına sunulduktan sonra üç ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde görüşüp karara bağlanmazlarsa, kendiliğinden yürürlükten kalkar (m.119/6-7). 2017 Anayasa değişikliyle ortaya çıkan duruma göre Cumhurbaşkanının doğrudan Anayasadan kaynaklanan yetkisiyle çıkaracağı Cumhurbaşkanlığı kararnameleri de kural olarak kanunlara eşdeğer normlar olup, yürütme bakımından uyulması zorunlu düzenlemelerdir. Bu durumda idare işlem yaparken kanunlara ve Cumhurbaşkanlığı kararnamelerine dayanmak ve bunlara uygun işlem yapmak zorundadır. Ancak idare işlem yaparken, aynı konuda hem kanunda hem de Cumhurbaşkanlığı kararnamesinde hüküm bulunması durumunda kanundaki hükümleri uygulayacaktır. Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin yanı sıra, yürütme organının doğrudan Anayasa’dan kaynaklanan başka işlemleri de vardır. Bu işlemlerin yapılabilmesi için de bir kanuna dayanılması zorunlu değildir. Örneğin, Cumhurbaşkanının Anayasa’da yer alan (m.104) yasama ve yargı ile ilgili yetkilerini kullanırken yaptığı işlemler bu niteliktedir.

Benzer Yazılar:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir