75 SORUDA SOSYOLOJİ EL KİTABI

Moderatör: kpssci

Cevapla
kubi
Mesajlar: 24
Kayıt: 22 Mar 2017 16:51
İletişim:

24 Mar 2017 18:11

Soru 1 : Sosyolojiden önce ne vardı? Toplumsal felsefe nedir?
Her toplumun, toplum yapısı ve yaşama sorunlarıyla karşılaştığını
anlamak, bu sorunların toplumdan topluma, devirden devire değişen
özellikler ve çözüm yolları taşıdığını görmeğe başlamak için,
insanlar, bir Aristote'u, bir Auguste Comte'u, bir Karl Marx'ı beklemediler.
Tarihte, onsekizinci yüzyıldan önce, genel olarak toplumsal
örgütlenme - toplumsal düzen ilkelerini belirtmek ve özel
olarak her toplumsal bunalım döneminde, bunalıma bir çözüm yolu
bulmak için insanlar düşünmüşlerdir. Toplumların toplumsal gerçeği
ve onun hareketi üzerine oluşan bu düşünceler, gözlemlere, zaman
zaman araştırmalara dayanan düşünceler olmuştur. Aslında toplumsal
gerçeği anlamaya, onun sorunlarını çözmeye daha doğrusu
bir toplumsal yapı düzenlemeye yönelen, bugün, toplumsal felsefe
ya da siyasal felsefe ve hattâ toplumsal düşünce deyimleriyle
adlandırdığımız düşünce biçiminin tarihi, insan düşüncesi kadar
eskidir.
Yaşayabilmek için doğayla savaşa karşı bir arada olma zorunluluğu,
insanları, bir arada olma olgusu üzerine düşündürmeğe başlamıştır.
Belirli bir doğa parçası üzerinde yaşayabilmek için insanlar
nasıl bir arada olmalıdırlar? Bu soruya cevap aramak, insanları,
insan-doğa ilişkilerini ve insanların kendi aralarındaki ilişkileri
düşünmeğe ve düzenlemeğe götürmüştür.
Tarihsel evrim içinde toplumsal felsefenin, gittikçe gelişerek,
ilerlediği dönemler ve bu dönemlerin temsilcileri olmuştur. Sosyolojik
düşünceye katkıları ne olursa olsun, ya da sosyolojiye öncü-
7
lük etme dereceleri ne olursa olsun, bu kişilere sosyolog denemez.
Muhakkak nitelemek gerekirse, onlara toplumsal filozof ya da siyasal
filozof diyebiliriz ancak. Çünkü, onsekizinci yüzyıldan önce, insan
ve toplum konuları felsefe, din, metafizik ve ahlâk içinde ya da
bunlar açısından düşünülüyor, inceleniyordu. Böylece, toplumsal bilim
değil, toplumsal felsefe yapılıyordu. Böyle bir toplumsal felsefe
de, çoğu zaman yukarıda adı geçen disiplinlerin taşıdığı değer
yargılarını yansıtıyordu.
Soru 2 : Toplumsal felsefenin ilk çağdaki tanınmış temsilcileri
kimlerdir?
Tarihsel evrimle beraber gelişen toplumsal felsefenin ilkçağdaki
tanınmış temsilcileri olarak, gözlemleri ve toplumsal olguları çözümleme
çabalarıyla toplumsal felsefeye aşamalar kazandıran Platon
ve Aristote'u görüyoruz.
Yunan filozofu Platon (M.Ö. 429-347), soyut uslamlamalara dayanarak
Eski Yunan sitlerinin evrimini görmeğe çalışır; başka bir
deyişle, siteleri oldukları gibi ya da yaşadıkları gerçek içinde incelemez;
olmaları gerektiği gibi düşünür ve düzenlemelerini önerir.
Platon'un, insanı ve toplumu inceleyen toplumsal felsefesi, onun
genel felsefesel sistemini yansıtır. Ona göre, felsefenin amacı fikirler
kuramını bulmaktır; bilimin konusu olan gerçek, özel ve geçici
olaylarda, olgularda aranmamalı, fikirlerde aranmalıdır. Çünkü,
her fikir her varlığın, her varlık grubunun soyut modelidir. Ve yine
Platon'a göre, fikirlerin düzeni toplumun düzeninin modeli olmalıdır.
Şu halde, konuları zaten fikirler olan filozoflar, siteleri en iyi
yönetebilecek kişilerdir. Yukarıdaki idealist tutum ve görüşlerine karşın,
Platon'da «ekonomik ve toplumsal olguları bilimsel olarak incelemek
için bir çaba» görülür. Zaman zaman, eserlerinde, coğrafyasal
koşullar, nüfus hareketleri, işbölümü, ticaretin gelişmesi ve sonuçları
gibi öğeler ileri sürmüştür. Ekonomik olguların önemini ve sınıf
uyuşmazlıklarını görebildiği için, «Bir sitede her zaman birbirine
karşı savaş halinde olan en az iki sınıf vardır; bunlar zenginler
sınıfı ve fakirler sınıfıdır,» diyebilmiştir.
Platon, toplumsal felsefesini daha çok Cumhuriyet ve Yasalar
adlı eserlerinde anlatmağa çalışmıştır.
8
Toplumsal felsefesini gözlemler üzerine kuran Aristote (M.Ö.
384-322), yaygın ve çeşitli somut araştırmalara girişmiştir. 158 Yunan
ve yabancı sitenin anayasalarını ve toplumsal kurumlarını inceleyerek,
karşılaştırmalı anayasa hukuku yapmıştır. Fakat, dayan
dığı metafizik, onun insan ve toplum konularıyla ilgili görüş ve incelemelerini
çok sınırlandırmıştır. Aristote, toplumlarda gözlemini
yaptığı, incelediği olaylardan ve olgulardan toplumsal yaşantının yasalarını
çıkarmağa çalışır. Fakat, kendisinin metafizik doğa anlayışı
toplum anlayışına temel olmuştur. Şöyle ki, ona göre, insan
tsiyasal bir hayvandır». Fakat, insan toplumu ile hayvanlar
arasında bir derece farkı vardır. İnsan toplumunun amacı sadece
yaşamak değil, iyi yaşamaktır. Bu iyi yaşama görüşüne
göre toplum ya da sitenin örgütlenmesi gerektiğini ileri sürer.
Aristote'a göre, toplumsal gerçek dört kurucu öğeden meydana
gelir; bu öğeler, toplumun bireyleri arasındaki psikolojik
yönden dayanışma - gruplar, devlet - ve âdet, ahlâk, hukukun tümü
olan toplumsal denetlemelerdir. Aristoıe, bu öğeler arasında önceden
kurulmuş bir düzeni var sayar ve bu düzenin kusursuzluğuna
inanır. Bu, erekci bir görüştür. Aristote, bir toplumun gruplarındaki
nüfus, ekonomik faaliyetler ve mal - mülk dağılımı gibi etkenlerin
değiştiği, değişebildiği gerçeğini kabul eder; fakat, bu etkenlerin
kusursuzluk içinde bir dengeye kavuşması ve bu dengenin
yasalarının bulunması gerektiğini savunur. Ona göre, toplumlardaki
düzensizliğin, dengesizliğin başlıca nedeni eşitsizliktir.
Ayrıca, Aristote, köleliği bazı insanların yaradılışlarında ya da
ırksal olarak aşağı olmalarında temellendirmek isteyerek, kölelik kurumunun
doğru bir şey olduğunu savunuyor ve onu haklı gösteriyordu.
Aristote, insan ve toplumla ilgili düşüncelerinin çoğunu en tanınmış
eseri olan Politika'da yazmıştır.
Onun Politika adlı eseri «bir bakıma hem sosyoloji ve ekonomi
hem de siyasal bilim el kitabıdır.» Fakat bu kitapta siyasal bilimin
başta geldiği, sosyoloji ve ekonomiyi kapsadığı her zaman söylenmiştir.
Buna rağmen kimi düşünür ve yorumcular Aristote'da siyasal
bilimin sosyolojiden ayırdedilemeyeceğini ileri sürmekte ve Aristote'un
siteyi şöyle gördüğünü yazmaktadırlar: «Site. içinde insan doğasının
tamamladığı bir topluluktur ve iktidar örgütünün niteliği olan
rejim her sitenin kendi özelliğini belirtir.» Aristote, azınlıkla çoğunluk
arasındaki karşıtlığa göre rejimleri sınıflandırmaya çalıştığı halde,
en önemli karşıtlık olarak zenginlerle fakirler arasındaki karşıtlığı
görür. Ve bu tutum, Aristote'u yorumlayanlara göre Arıstote'un
yöneten sınıfı açıklamak için siyasal yorumla ekonomik yorum
arasındaki kararsızlığını gösterir. Ve bu kararsızlık, daha çok
Aristote'u toplumu iyi yönetmeye elverişli toplumsal tabaka üzerine
düşünmeğe götürür; ve Aristote, orta sınıfların iktidarda olmasını
diler. Aristote bir toplumda siyasal hiyerarşi ile toplumsal hiyerarşinin
çakışması gerektiğini savunur: Ona göre bir toplumu yöneten-
9
1er aynı zamanda temel görevi yapanlardır, ve en büyük prestiji
olanlardır; çünkü toplumun özünün açığa vurulduğu etkinlik alanı
siyasettir.
Gerek Platon'un gerek Aristote'un, daha doğrusu bütün ilkçağ
düşüncesinde toplumun tümü devlete özdeş olarak görülmüştür.
Başka bir deyişle, toplumsal düzenle siyasal düzen arasında bir ayrılık,
bir karşıtlık görülmemiştir. Ve bu yanlış görüş onyedinci yüzyıla
kadar devam edecektir.
Soru 3 : Ortaçağda Batı toplumsal felsefesinin nitelikleri nelerdir
ve tanınmış temsilcileri kimlerdir?
Batı'da ortaçağın toplumsal felsefesi ortaçağın Hıristiyan skolastik
felsefesinin etkisi altında kalmıştır. Hıristiyan skolastiğinin
amacı, iman dediğimiz dinsel inançla insan aklını ya da insanın aklıyla
edindiği bilgiyi uzlaştırmak olmuştur. Bu skolastik, düşünceyi
dinle temellendirmiş ve dinle sınırlandırmıştır. Batı'nın bu çağında
İnsan, özgür olarak araştırıcı bir biçimde, eleştirici bir yetkiyle insan
ve toplum konularına eğilememiştir. Aynı çağın ilk yüzyıllarında,
genel olarak uğraşıları ahlâk konuları olan ya da toplumsal olguları
yalnız ahlâk bakımından inceleyen Hıristiyan din adamları
ve filozofları, «Toprağın ürünleri bütün insanlara eşit olarak verilmiştir,»
ilkesini benimseyerek özel mülkiyeti yermişlerdir. Fakat, yalnız ve
yalnız ahlâk açısından bu tutumu almışlardır. Bu tutum, ilkçağ toplumsal
felsefesi önünde önemli bir yenilik, hattâ yenilik sayılamaz.
Batı ortaçağının ilk dönemi sayılan bu yüzyıllarda toplumsal filozof
diyebileceğimiz Saint Augustin (354-430), Tanrı Sitesi adlı kitabında
doğal hukuk, doğal özgürlük, bunların sonucu «liberalizm»,
siyasal iktidar ve adalet konularını incelemiştir. Fakat, bütün bu konuları
uzlaştırmak istediği Platonizm ile Hıristiyanlık ilkeleri bütünü
içinde, yani uzlaştırmak istediği dinsel inançla insan aklı bütünü
içinde çözmeğe çalışmıştır. İlkçağ toplumsal felsefesinin ortaçağa
aktarılmasında önemli rolü ve payı olan Saint Augustin Kilisenin
devlete üstünlüğünü belirtmiş ve savunmuştur. Saint Augustin'den
sonra aşağı yukarı bin yıl boyunca, Batı'da, insan ve toplum konularıyla
ilgili önemli sayılabilecek yeni bir görüş, yeni bir yorum
belirtileri hiç görülmemiştir. Gelenekçilik hiçbir insan sorununu yeniden
düşündürmemiştir. Bu uzun aradan sonra, Saint Thomas d'Aquin
(1225-1274), Aristote'dan esinlenmiş, hem de Aristote gibi köleliği
doğru buluncaya kadar, ve onun öğretisini yaymağa çalışmıştır. Hem
«Yasa çoğunluğun iradesidir,» düşüncesini ilkeleştirmiş hem de en
ünlü temsilcisi olacak kadar Hıristiyan skolastiğini savunmuştur.
10
Batı'da ortaçağın bu döneminde Thomas ve öteki din adamları
ve filozoflar, ahlâk konuları dışında, ödünç para vermenin yasalara
göre uygunluğu, uygunsuzluğu gibi hukuk sorunlarını da incelemişler
ve faiz almaya, tefeciliğe karşı gelmişlerdir. Fakat, genel
olarak Batı'da ortaçağ düşünürleri toplumsal felsefeye yeni bir görüş,
yeni bir yaklaşım getirmekten daha çok Aristote'un görüşlerinin
etkisi altında kalmışlardır.
Soru 4 : Ortaçağda Doğu toplumsal felsefesinin nitelikleri nelerdir
ve tanınmış temsilcileri kimlerdir?
Ortaçağda Doğu'da insan ve toplum konularıyla ilgilenen toplumsal
felsefelerden, taşıdığı önem ve alanın yaygınlığı bakımından
daha çok tanınan İslâm Doğu toplumsal felsefesini biliyoruz. Deyimden
de anlaşılacağı gibi bu toplumsal felsefenin ilk özelliği, İslâm
felsefesi ya da İslâm düşüncesinde temellenmiş olmasıdır. Şu
halde, İslâm felsefesinin kapsamını kısaca belirtmek gerekir.
Özellikle Abbasîler zamanında çok gelişen İslâm şehirlerinde İslâm
uygarlığının özgür düşünceye açık olduğunu, bugün, tarihçilerin
çoğu onaylamaktadır. Bununla beraber, İslâm felsefesinin sürekli
olarak Yunanca'dan çevrilen eserlere bağlı kalmış seçici (eklektik)
bir felsefe olduğu da yine tarihçiler tarafından belgelenmektedir.
Fakat, şunu da özellikle belirtmek gerekir ki, İslâm Doğu felsefesi,
Hıristiyan Batı felsefesinin ilk dogmacılarına göre, Yunan
felsefesini daha çok hoşgörücü ve karşılaştırmacı bir tutum ve anlayış
içinde benimsemeğe çalışmıştır. Eski Yunan felsefesiyle ortaçağ
Hıristiyan Batı felsefesi arasında yaptığı aracılık da İslâm felsefesinin
tarih bakımından önemini belgelemektedir.
İslâm Doğu toplumsal felsefesi konusunda, Farabi ve İbni Sina'dan
bu kitapta söz edilmesini beklememek gerekir. Çünkü, Yunan
felsefesinin, özellikle Aristote'un bu iki İslâm düşünürünce eksik ve
yanlış olarak anlaşıldığı, kendilerince de çağlarının toplumsal felsefesine
bir katkıda bulunulmadığı anlaşılmıştır artık.
Oysa, İbni Rüşd (1126-1198), Batı düşüncesini etkileyen bir İslâm
düşünürü olarak tarihsel önemiyle bilinmektedir. Gerçi, İbni
Rüşd kendine özgü bir toplumsal felsefe yaratıcısı değildir. Fakat,
Aristote'u oldukça tam olarak bildiği için ve onun düşüncelerini benimseyerek
insan ve toplum konularına eğilebilmiştir. Zaten yaptığı
şey, İslâmlık düşüncesiyle Aristote sistemini uzlaştırmak olmuştur.
İslâm felsefesinde, daha önce yapılanlara benzemeyen bir yorum
ve yaklaşımla, Aristote'un anlaşılması onun aracılığını beklemiştir.
İbni Rüşd, toplum yönetiminin özellikle bilgiye dayanması ge-
11
rektiğinl savunarak, cahil yöneticileri eleştirmiştir. Ona göre, her
insan, içinde bulunduğu toplumun mutluluğundan payını almalıdır; erkekler
kadar kadınlar da toplumun ve devletin hizmetinde olmalıdır.
Bu İslâm düşünürü, çağının fakirlik ve fenalıklarının nedenini
kadını üretime ve düşünmeğe kattırmayan anlayışta bulur. Özellikle
Aristote'un etkisi altında kalan ve Platon'un düşüncelerini de tanıyan
İbni Rüşd'ün yukarıdaki düşünce ve önerileri İslâm Doğu
toplumsal felsefesi için bir aşama olmuştur.
Soru 5 : İslâm Doğu toplumsal felsefesinde İbni Haldun'un neden
özel bir yeri ve önemi vardır?
Eğer kaderciliği ve «tarih felsefeciliği» gibi tutarsız ve geçersiz
yanları olmasaydı, İslâm düşünürü İbni Haldun (1332-1406), muhakkak
ki, dünyada, sosyolojinin ilk ve en büyük kurucusu olarak tanınırdı.
Fakat, onu, bugünkü sosyolojinin öncüsü kılan düşünceleri
unutulmuş değildir. Onun tutarsız ve geçersiz yolları, kendisinden
bugüne kadar gelen bilgi ve önerilerini bir hayli sınırlamış, daraltmış
oldu. İbni Haldun kaderciydi; çünkü, sürekli gelişmeye inanmıyordu.
Ona göre, toplumsal yaşantı doğal bir olgudur; yani, doğal
varlıklardan biyolojik varlıklar gibi toplumlar da doğarlar, büyürler
ve ölürler. Tarih felsefecisiydi; çünkü, sosyolojik bir değer taşıyan,
somut bir girişim olan özel gözlemlerini ve incelemelerini tanımadığı,
bilmediği toplumları da içine alan genellemelere götürdü. Yani
gerçekte her toplumda karşılığı ya da uygulanması olmadığı halde,
bütün toplumlar için evrim genel yasaları koymak istedi. Örneğin,
özel ve somut olarak, yalnız onbirinci yüzyıldan onbeşince yüzyıla
kadar İspanya, Batı Afrika, Sicilya tarihini inceledi ve bu incelemeler
üzerine, dünyadaki bütün toplumların evrimini açıklayan tarih
felsefesi kurmak istedi. Bütün toplumların evrimini 1) Bedevîlik, 2) Kabile
halinde yaşama, 3) Şehir-Site devleti aşamalarında gösterdi. Ya
da uygarlıkların basit ilkelerden hareket ederek yavaş yavaş yükseldiğini,
sonunda yıkıldıklarını ileri sürdü. Bunların dışında, İbni
Haldun'un büyüklüğünü bugün bile geçerli kılan, çalışmaları ve düşünceleri
oldu.
İbni Haldun, tarihi, sosyolojik kılmak isteyen ilk düşünürlerden
biridir. Ona göre, insanın tek başına üretim yapamamasının sonucu
olan toplumsal durumu tarihin konusu olmalıdır; ya da tarihin
konusu maddî ve manevî kültürüyle birlikte toplumsal yaşantıdır; tarih
toplumsal değişmeler üzerinde durmalıdır.
Hıristiyan Batı felsefesi, tarihî ve tarihsel olayları Allahın dünya
üzerindeki egemenliği ve egemenliğinin hazırlığı olarak görür-
12
ken, İbni Haldun, toplumların gelişmesini nedenlerle, nedenlerarası
ilişkilerle ilk kez görmüştür.
Üzerine incelemeler yaptığı siyasal iktidarları, mümkün olduğu
kadar nesnel olarak, kaynaklarıyla, oluşlarıyla, süreçleriyle incelemiştir.
Coğrafyasal çevrenin ve iklimin toplumsal yaşantıyı etkilediğini,
dolayısiyle, toplumlar arasındaki farkların coğrafyasal koşul
farklarından ileri geldiğini anlatmak istemiştir. Çok büyük bir
gözlemci olan İbni Haldun, olayların nedenlerini ararken, gizli güçler
v.b. gibi göremediği, göremeyeceği şeyleri neden olarak hiç dikkate
almamıştır. Coğrafyasal koşullardan başka ekonomik koşulların,
hayat kazanma biçimlerinin toplumları ve insanları temelden etkilediğini
ortaya koyan İbni Haldun, toplum biçimlerini üretim biçimlerine
göre sınıflandırmasını bilmiştir. Toplumun manevî yaşantı
ve değerlerini, insanların psikolojik varlık ve özelliklerini ekonomik
koşullarla, üretim biçimiyle ilişkileri içinde açıklamağa çalışmıştır.
Bir başka deyişle, bugünkü sosyolojinin en temel ve en geçerli
konularından biri olan altyapı - üstyapı arasındaki ilişkiler gerçeğini
ortaçağda ileri sürmüştür.
İbni Haldun'un, içinde incelemelerini, görüşlerini, düşüncelerini
yazdığı Mukaddime adlı eseri, kendi adının bilindiği her yerde bilinir,
tanınır.
Soru 6 : Ortaçağda Türkiye'de toplumsal felsefenin nitelikleri
nelerdir ve kimlere temsilcileri diyebiliriz?
Ortaçağda, Türk toplumunun, Anadolu ve çevresinde devlet kurmasıyle
başlayan dönemlerden onbeşinci yüzyılın ortalarına kadar
bazı Türk düşünürleri, insan ve toplum konularıyla, yönetim sorunlarıyla
ilgili görüşler, düşünceler, öneriler ileri sürmüşlerdir. Örneğin,
bir Yazıcızade Ali, bir Ali. bir Şeyh Bedreddin bu düşünürlerdendir.
Bir de. son zamanlara kadar, yalnız ozan ruhu ve halk ozanlığıyla
sunulan, anlatılan yani düşüncelerinin taşıdığı toplumsal değer
belirtilmeyen büyük ozan Yunus Emre'nin, insan ve toplum konularını
içeren ilginç ve ileri bir toplumsal felsefeden hareket ettiği
anlaşılmağa başlamıştır.
Onücüncü yüzyılın ikinci yarısında ve ondördüncü yüzyılın başlarında
yaşayan Yunus Emre (ölümü: 1321) ve şiiri, son birkaç yıl
öncesine kadar, burjuva edebiyat anlayışı dediğimiz tarihsiz, toplumsuz,
politikasız bir edebiyat anlayışına göre pek yüzeyde olarak ve
biçim bakımından sunuluyordu, açıklanıyordu. Oysa, son yıllarda, Sabahattin
Eyüboğlu ve Ceyhun Atuf Kansu gibi değerli edebiyatçılarımız,
yaptıkları incelemelerde yeni yaklaşımlarının gerekli 6onu-
13
cu olarak, Yunus Emre'yi özellikle savunucusu ve yayıcısı olduğu
toplumsal felsefe bakımından sunarak Yunus Emre'nin düşüncesindeki
gerçek boyutları göstermede öncülük etmişlerdir.
Genel olarak tasavvufun özel olarak Hacı Bektaş Veli'nin Yunus
Emre için birer düşünce kaynağı olmaları gerçeğini özellikle tekrarlamalıyız.
Ve Yunus Emre'nin tüm şiirlerindeki toplumsal felsefeyi şu
görüş ve önerilerinde özetleyebiliriz: O, her şeyden önce, Arapça
ve Farsça'ya karşı Türkçe yazarak her ulusun kendi öz dilini konuşması
gereğini savunmak istemiştir. Dinsel ve başka türlü yasaklara
karşı çıkarak, bu yasakların insan olanaklarını kısıtladığını,
kısıtlayacağını söylemek istemiştir. Kendisinin insan olanaklarına
olan sonsuz inancını şu dizelerinde iyi belirtmiştir:
Çok aradım özledim
Yeri gökü aradım
Çok aradım bulamadım
Buldum insan içinde.
Bu tılsımı bağlayan
Türlü dilde söyleyen
Yere göğe sığmayan
Sığmış bir can içinde.
Yunus Emre, insanların bir arada yaşamasının birlik ve doğrulukla
gerçekleşeceğini gözlemiş ve ezilen insanların savunulması gerektiğini
söylemiştir. Gerçeği, insan dışında, dünya dışında hiç aramayan
Yunus Emre, her türlü düşünce ve tutumun gerçek dünyada
ve insanlararası ilişkiler sonucu oluştuğunu, değiştiğini göstermiştir.
Kuru akılcı öğütlere, soyut ahlâk öğütlerine karşı çıkarak
«emek ve insan» kardeşliğine dayanan bir toplum düzeni istemiştir.
Yunus Emre'nin şiirleri, onun dünya görüşünü, toplumsal felsefesini
anlatan bir biçim olmuştur.
Ondördüncü yüzyılın ortalarında kadılık yapmış Ali adlı bir Türk
tarafından yazıldığı anlaşılan ve Nasihat'ül-Mülûk (Hükümdarlara
Öğütler) adını taşıyan yazma halindeki bir kitapta, Türk toplumuyla
ilgili toplumsal felsefe konuları işlenmektedir. Örneğin, Ali, Hanefîlik,
Şafiîlik ç.ibi iki mezhebin çeşitli konulardaki ilke ve hukuk
kuralları üzerinde durarak bir bakıma karşılaştırmalı hukuk incelemeleri
yapmış ve öneriler sunmuştur. Örneğin, Türk toplumunda da
hükümdar olmak için Arap olmak gerekir diyen Şafiî mezhebine
karşı Türklerin de sultan olabileceği ve olması gerektiğini savunmuştur.
Şafiîliğin kabul ettiği özel mülkiyete karşı, toprağı devlet
14
mülkü olarak savunan Hanefîliğin Türk toplumunda yerleşmesini ve
benimsenmesini öğütlemiştir.
Onbeşinci yüzyılın birinci yarısında yaşayan, Selçukname'sini
bir İranlıdan çevirerek ve ekleyerek yazan Yazıcızade Ali, Anadolu
ve çevresi topraklarındaki Türk devletinin Türk töresine ve özellikle
Oğuz Türklerine göre yönetim yapmasını, yasa ve tüzüklerin de
Oğuz töresine göre düzenlemesini önermiştir.
Öncüsü olduğu dinsel ve toplumsal devrim ya da isyanın eylem
olarak, tarihsel olay olarak kapsamını ve yönünü tarihçilerimizin
değerlendirmelerine bırakırken, toplumsal felsefe açısından bizi ilgilendiren
İslâm ve Türk düşünürü Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin
(ölümü: 1420)'in düşünce ve önerilerini şöyle özetleyebiliriz:
Düşüncelerinin oluşumunu ve gelişimini batınîlik ve tasavvuftan ayıramayacağımız
Şeyh Bedreddin, «ilâhî irade dahi, bir nesnenin yeteneğinde
olanı Allanın dilemesi demektir; yoksa, o nesnenin yeteneğinde
olmayanı Allanın istemeğe yetkisi yoktur,» düşüncesiyle
doğa ve insan olanaklarının gerçek kapsamları ve boyutları içinde değerlendirilmesi
gereğini savunarak maddeci bir toplumsal felsefenin
Türk toplumundaki öncülerinden biri olmuştur. Her şeyin insanlar
arasında ortak ve mubah olmasını bir eşitlik ilkesi olarak görmüştür.
Osmanlı toprağında yaşayan halklar arasındaki din farkının
kaldırılması gerektiğini ve Müslüman olmayanların da ülke topraklarından
yararlanması gerektiğini ileri sürerek, «bir toprak reformu
ve buna eş giden dinsel bir reform» yapılmasını istemiştir.
Soru 7 : Ortaçağda Türklerde bazı toplulukların örgütlenmesine
«uygulamalı toplumsal felsefe» denilemez mi?
İnsan ve toplum konularıyla ilgili gözlemlerin, düşüncelerin, önerilerin
çoğunlukla kişisel bir yaklaşım içinde, kişisel çalışma ve sentez
sonucu oluştuğu, tek tek düşünürlerde ve eserlerinde, bazen
birkaç kişilik kollektif eser ve eserlerde oluştuğu tarihte görülmüştür
ve görülmektedir. Fakat, bunlardan kimileri için etki alanı bulmak
başarılı ya da başarısız uygulamalarla sonuçlanmıştır; kimileri
sadece kâğıt üzerinde kalmıştır.
Bunlardan başka, ortaçağ Türklerinde, kaynağı başka İslâm ülkeleri
olan «uygulamalı toplumsal felsefe» diyebileceğimiz bireysel
ve toplumsal sorunların çözülmesine yönelik örgütlenmeler görüyoruz.
Ve, kanımızca, bu örgütlenmeler, bazı toplulukların, insan ve
toplum konularına bir topluluğun ortaklaşa bir yaklaşımı içinde bakmalarından
ileri gelmektedir.
Başka İslâm ülkelerinde zaten başlamış olan tasavvufu, genel'
15
olarak din bilginleri ve tarihçiler, genel dinsel kuralların, buyrukların,
yasakların gerçeği kapsamayan soyutluğuna ve uygulanmazlığına
karşı insan ve toplum yaşantısının somut gerçeğini arayan bir düşünce
hareketi olarak görmektedirler. Bâtınilik ise, dinsel kuralların,
dış görünümünü vermekle yetindiği insanın öz gerçeğini açıklamak
olarak bilinmektedir. Bu bakımdan, egemen sınıfların dar ve kısıtlayıcı
ideolojisine karşı tasavvuf ve Bâtınîlik bazı toplumların yeni
ideolojisi olarak görünmektedir.
Toplumsal felsefeleri tasavvuf ve Bâtınîlikte biçimlenen bazı
toplulukların şehir dışı merkezlerde örgütlenerek vakıfla yaşamaları
toplumsal felsefelerinin uygulanması olmuştur. Halktan ayrı olarak
yaşadıkları anlaşılan bu topluluklara karşı, görüşlerinin gerçek tasavvuf
olduğunu ve halkla bütünleşmek gerektiğini ileri süren Melâmetîler
topluluğu oluşmağa başlamıştır. Toplumsal felsefeleri, «Herkes
kendi kazancıyla yaşayacak, aynı zamanda yaşatacak.» — «Herkes
elinin emeğiyle, alnının teriyle yaşayacak, kimse kimseye boyun
eğmeyecek, kimse kimseyi sömürmeyecek.» — «Şeriatta bu senin,
bu benim; tarikatta hem senin hem benim; hakikatte ise ne senin,
ne benim.» gibi düşünceler taşıyan Melâmetîler, Fütüvvet (Ahilik)
örgütlerinde düşüncelerini uygulamağa koyulmuşlardır.
Onüçüncü yüzyıldan itibaren de Anadolu Türklerinde, çoğunlukla
şehirlerde kuruldukları görülen Fütüvvet örgütleri içinde işçiler VB
esnaflar birleşme olanağı bulmuşlardır.
Bir toplumsal felsefenin uygulanması olarak gördüğümüz Fütüvvet
örgütlerinin tüm toplumu kapsamadığı onların şehirlerde kurulmasıyle
bellidir. Bu örgütlerin köylerle ilişkilerine gelince, bu örgütler,
onbeşinci yüzyılın ortalarında devletten kopuncaya kadar devleti
desteklemişler ve devletle birlik halinde olmuşlardır. O zamanlardaki
devlet - köy çelişkisi düşünüldüğünde, Fütüvvet örgütlerinin
Melâmetîlik toplumsal felsefesini tüm toplumda ve herkes için tam
olarak uygulamadıkları tarihsel gerçeği ortaya çıkar.
Soru 8 : Ortaçağda Türklerdeki toprak mülkiyeti düzeni İslâmlık
içinde Türklere özgü bir toplumsal felsefenin
varlığını göstermez mi?
Türk toplumunun Anadolu'da devlet kurmasıyla başlayan dönemden
onaltıncı yüzyılın sonlarına kadar geçen süre içinde, Türklerin,
yaratıcısı ve geliştiricisi olduğu özel bir toprak işletme düzeni
görüyoruz. Bu, İslâmlığa göre Türklerin, insan ve toplum sorunlarından
bir kısmını kendilerine özgü bir yolla çözdüklerini göstermektedir.
16
Soru 9 : Toplumsal felsefenin yeniçağlardaki konuları nelerdir
ve tanınmış temsilcileri kimlerdir?
Yeniçağlarda toplumsal felsefe bakımından düşünceleri yenilik
sayılan ya da insan ve toplum konularıyla ilgili önermeleri katkı olarak
görülen filozof ve düşünürlerin en tanınmışları Hobbes, Spinoza,
Leibniz ve Montesquieu'dur.
İngiliz filozofu Hobbes (1588-1679), kesin akılcı yaklaşımıyla bireylerin
ya da bireysel güçlerin, toplumsal bir güç olarak, bir bütün
halinde toplanması gerektiğini ileri sürenlerin başında gelir.
Hobbes'a göre, insanlar, kendi aralarındaki sürekli savaşın kendi yaşamalarıyla
çeliştiğini zaten anlayarak, sözleşme ve yükümlülüğe da-
17
Din olarak İslâmlığı kabul etmiş bulunan Türkler, bu dinin bütün
hukuk kurallarını uyculamamışlardır; ya da kuralların bir kısmını
çok başka bir biçimde değerlendirmiş ve uygulamışlardır. Örneğin,
İslâm hukukundaki miras hakkı, miras konusu malı bölmektedir;
özel mülkiyetlere dönüştürmektedir. Böylece mülkiyet, hukuken
ve fiilen her türlü özel ve kişisel özgürlüğe bırakılmış olmaktadır.
Yani miras sonucu elde edilen mal satılabilir, bağışlanabilir v.b.
Oysa, onaltıncı yüzyılın ikinci yarısının ortalarından itibaren, bilinen
tarihsel ve toplumsal nedenlerden dolayı bozulmağa başlayan
Türklerdeki toprak işletme düzenini özelleştiren durum, tarım topraklarının
özel mülkiyet dışında bırakılması ve kamu malı sayılmasidir.
O zamanlarda bu tür topraklara mirî topraklar denilirdi ve
bu toprakların kuru mülkiyeti devletindi. Ve işletilmek üzere devlet
tarafından köylü ailelerine belirli miktarlarla verilirdi. Veraset yolu
ile bu topraklar babadan erkek çocuklara geçer, fakat satılamazdı,
bağışlanamazdı, vakıf yapılamazdı, rehin bırakılamazdı. Türk toplumundaki
bu toprak işletme düzeninin ayrıntıları ve bu düzenin giderek
devlet - köylü çelişkisi biçiminde köylüler aleyhine sömürüye
dönüşmesi bu kitabın konuları olmayacaktır. Belirtmekle yetindiğimiz
şey şudur: Türkler, İslâm hukukundaki miras hakkını, mirasın,
toprağı bölmemesi, özel mülkiyete dönüşmemesi biçiminde benimsemişler
ve bunun sonucu toprağın satılabilir hale gelmeyeceğini
düşünmüşlerdir. Dolayısıyle, toprağın sahibi olan köylülerin para
ve başka zenginlikleri olan kişilerce sömürülmesinin engellenmesi
öngörülmüştür. Ve ayrıca, bölünmeyen topraktan daha iyi yararlanılır
gibi bir düşünce, Türklerin, İslâm hukuku kurallarını tam olarak
uygulamasını engellemiştir. Böylece İslâm hukukunun bir kısmı
Türkleştirilmiştir. Başka bir deyişle, o zamanlardaki toprak mülkiyeti
düzeni, İslâm hukukunun bir kısmının Türk sentezi olmuştur.
yanan toplumsal bir güç içinde bütünleşmeyi düşünmüşlerdir. Bu
bütünleşme ihtiyacı da insanları devlet yaratmağa kadar götürmüştür.
Bu düşüncelerden hareket eden Hobbes, bir toplumda düzeni
ve barışı sağlamak için baskıcı ve ezici yani mutlakiyetçi bir yönetimin
kurulmasını savunur. Leviathan adlı eserinde kendini felsefede
maddeci, ahlâkta yararcı, politikada mutlakiyetçi olarak gösterir.
Mutlakiyetçiliğine karşın Hobbes, bireyci doğal hukuk yanlısıdır.
Yani ona göre, insanların toplumsal olması ya da bir toplumla
bütünleşmesi onların doğuştan getirdiği özellikleri kaybettirmez.
Hollandalı filozof Spinoza (1632-1677), insanların toplumsal bir
güç içinde bütünleşmeleri konusunda Hobbes'un etkisi altında kaldığı
halde, toplum yönetimi tipi bakımından, Hobbes'un tersine, «demokrat
- liberal» bir yönetim tipi savunmuştur. Çünkü, Spinoza'ya
göre, insan aklı zaten bir güçtür ve aklıyla yönetilen insan daha
özgürdür; bilinç özgürlüğüne ve siyasal özgürlüğe çok önem verilmelidir.
Yine Spinoza'ya göre, insan aklı toplumsal gücün mekanik
hareket etmesini engeller; çünkü, insan aklı ya da bireysel bilinç
toplumsal güce hem nüfuz eder hem de onu durdurur. Hobbes gibi
bireyci doğal hukuk yanlısı olan Spinoza, toplumların, bireylerin dışında
bir gücü olmadığını ileri sürer. Monarşi, aristokrasi ve demokrasi
gibi yönetim tiplerini incelemekle toplumsal bilime katkısı Hobbes'unkinden
fazla olmuştur.
Spinoza, Dinbilim - Politika adlı kitabında özellikle dinsel bir
akılcılık geliştirir, yani akla göre dini yorumlar. Spinoza'nın Hobbes'la
aynı olmayan bazı düşünce ve önermelerinin dışında, her
ikisi de kendi dogmatik metafizik anlayışları üzerine insan, toplum
ve yönetim sorunlarını kurmağa çalışmışlardır.
Hobbes ve Spinoza'nın toplumsal felsefesine bir bakıma «toplumsal
fizik» denilebilir. Çünkü onlara göre, toplumsal olayların düzenlenişi,
mekanik güçlerin düzenlenişi gibidir; başka bir deyişle, toplumsal
olaylar arasındaki ilişkiler mekanik güçler arasındaki ilişkiler
gibi açıklanmalıdır.
Onsekizinci yüzyılda, toplumu ve toplumsal olguları felsefe içinde,
felsefe açısından incelemek, toplumları oldukları gibi değil, olmaları
gerektiği gibi düşünmek, başka bir deyişle, toplumların ne
olduklarından çok nasıl olmaları gerektiğini araştırmak başta gelen
bir eğilimdi. Bu eğilimin temsilcileri arasında, «Hakkı ve aklı
arıyorum, olguların tartışmasını yapmıyorum,» diyen J. J. Rousseau'dan
başka Voltaire, Diderot ve hattâ Montesquieu vardı. Fakat
Montesquieu (1689-1755). ötekilerden ayrı olarak özellikle gözlemciliğiyle
dikkat çekmiştir. Her türlü genellemeyi sınırlamasını bilen, Montesquieu,
«Olanı, var olanı söylemek gerekir, olması gerekeni de-
18
ğil». «Âdetleri doğrulamıyorum, fakat onları açıklıyorum,» diyerek
gözlemciliği savunuyor ve karşılaştırmalı incelemeler yapılması gerektiğini
ileri sürüyordu. Toplumsal felsefede çabası, bir bakıma
Aristote ve Spinoza'nın düşüncelerinin bir sentezini yapmak olan
Montesquieu, 1748'de yazdığı Yasaların Ruhu adlı ünlü kitabında yasaların
ve toplumsal kurumların iklimle, toprağın niteliğiyle, halkların
yaşama biçimiyle, dinlerle, ticaretle ilişkilerini belirlemeğe çalışarak
nedenlerini arıyordu. Böylece, açıklamalarında, elinden geldiğince,
tesadüfi ve zorunsuz karşılaşmaları dikkate almıyordu. Bir
toplum yaşantısındaki özel olayların derin ve genel nedenlerle açıklanabileceğini
ileri sürüyordu.
Montesquieu'nun amacı, tarihi anlaşılır kılmak olmuştur. Ve
kendisi tarihsel veriyi anlamak istemiştir. Tarihi, sonsuz denecek
kadar bir âdet, töre, fikir, yasa, kurum çeşitliliği içinde görmesini,
incelemesini bilmiştir. Hükümet biçimleri çeşitliliğinden ahlâk biçimleri
çeşitliliğine kadar toplumlardaki çeşitlilikleri belirli sayıda tiplere
indirgemiştir. Her çeşitliliğin, içinde bulunduğu genel toplumsal çevreye
töre açıklanması gerektiğini belirtmiştir.
Montesquieu, kendinden önce gelen bütün toplumsal filozoflardan
daha etkili daha başarılı bir biçimde bir görecilik (relativizm)
anlayışı getirmiştir.
Yaşadığı çağda bir hayli ileri sayılabilecek bir anlayışın taşıyıcısı
ve araştırmaların öncüsü olduğu halde Montesquieu, devlet ve
toplum arasındaki özdeşliği kabul etmek gibi eski düşüncelerden kurtulamamış
ve bireyci liberalizmin savunucusu kalmıştır.
Soru 10 : Yeniçağların toplumsal felsefesinde Leibniz'ln neden
özel ve büyük bir yeri vardır?
Yeniçağların toplumsal felsefesinde Alman filozofu Leibniz
(1647-1716)'e özel bir yer vermek gerekmesinin nedeni, onun katkısının
bir bulgu önemi taşımasıdır. Leibniz, insan ve toplum konularıyla
ilgili gözlem ve düşüncelerini geliştirirken, ilkçağdan kalma «toplumun
tümü devlete özdeştir» düşüncesini ya da önyargısını çok
zayıflatmıştır, çok sarsmıştır. Leibniz'e göre, toplum, çoğu zaman
eşdeğerde olan birçok gruptan (topluluktan) meydana gelmiştir. Ve
bunlar arasında yönetici grubun hiçbir ayrıcalığı olmaması gerektiğini
kesinlikle ileri sürmüştür. Leibniz'in düşünceleri, toplumla devlet
arasındaki karşıtlığı gösteren ilk kaynaklardan biri olmuştur.
19
Soru 11 : Toplumsal felsefe ile tarih felsefesi arasında ne fark
vardır?
İlk sayfalarda, belirli bir toplumun ya da belirli toplumların toplumsal
gerçeğini anlamağa, onun sorunlarını çözmeğe, daha doğrusu
bir toplumsal yapı düzenlemeğe yönelen düşünce biçiminin toplumsal
felsefe olarak tanımlandığını ve bunun tarihinin insan düşüncesiyle
yaşıt olduğunu söylemiştik. Bundan da anlaşılıyor ki, belirli
bir toplumsal gerçeğin sorunlarını çözmek gibi somut ve özel durumlar
önünde insanlar düşünmüşlerdir. Ve ilkçağdan itibaren uğraşıları
belirli toplumlardaki insan ve toplum konuları olan düşünürler,
kimi zaman gözlemlerinden, kimi zaman araştırmalarından
hareketle, toplumsal felsefe olarak kendi anlayışlarına göre düşüncelerini
açıklamışlardır. Yani toplumsal felsefe denilince, somut ve
özel durumlar akla gelir. Örneğin, bir Aristote, yaygın ve çeşitli
araştırmalar yaparak 158 Yunan ve yabancı sitenin anayasalarını ve
toplumsal kurumlarını incelemiştir. Bir şeyh Bedreddin, Türk toplumu
ile ilgili gözlemlerinden hareket ederek Türk toplumunun sorunlarıyla
ilgili düşüncelerini ileri sürmüştür. Bir Montesquieu ününü, yaptığı
gözlem ve araştırmalara borçludur. Kısacası, yukarıda adı geçen
düşünürler ve benzerleri çoğu zaman gözlemlerinin, incelemelerinin,
araştırmalarının alanı içinde kalmışlar ve kendi anlayışlarına göre
düşüncelerini açıklamışlardır.
Toplumsal felsefenin giderek bilimsellik kazanarak sosyolojiye
dönüşmeğe başladığı görülecektir. Bilim olarak sosyoloji ve gelişmesi
daha sonraki sayfalarda konularımız olacaktır.
Toplumsal felsefenin, sosyolojiye dönüşmeden önce, felsefe, ahlâk,
din, metafizik içinde sınırlandığını söylemiştik. Başka bir deyişle,
toplumsal felsefe olarak yapılan gözlemler, incelemeler ve araştırmalarda
bilimsel bir yöntem uygulanmıyor ve yukarıda adı geçen
disiplinlerin değer yargıları yansıtılıyordu. Böylece, toplumsal felsefe
nesnel değildi. En ileri toplumsal felsefe neden - sonuç ilişkileri içinde
sonuç almanın ötesine geçemiyordu. Zaten, başlangıçta, sosyolojide
de neden - sonuç ilişkilerine göre incelemeler, araştırmalar yapılmağa
devam edilmiştir.
Gerek toplumsal felsefe yapıldığı zamanlarda gerek şimdiki sosyolojide
somut ve özel gerçekler söz konusudur. Yani toplumsal filozof
da, sosyolog da kendi gözlem, inceleme, araştırma alanlarında
kalmışlardır. Ama bununla yetinmeyip, özel çalışma alanlarıyla
özel düşüncelerini, özel bulgularını bütün varlık için ya da bütün dünya
toplumları için genelleştirerek yasalar koyanlar vardır ki, bunlara
tarih filozofu denmektedir. Başka bir deyişle, bütün toplumların
evrimini yöneten yasaları bulmağa çalışan ya da bütün top-
20
lumlar için evrim genel yasaları koymağa çalışan düşünceye tarih
felsefesi denmiştir.
Bu bakımdan, İbni Haldun tarih felsefesinin ilk kurucusu sayılabilir.
Daha önce de söylediğimiz gibi, İbni Haldun somut ve özel
olarak yalnız onbirinci yüzyıldan onbeşinci yüzyıla kadar İspanya,
Batı Afrika ve Sicilya'yı incelediği halde, dünyadaki bütün toplumların
evrimini 1) Bedevîlik, 2) Kabile halinde yaşama, 3) Şehir-site
devleti aşamalarında göstermiştir. Ya da uygarlıkların basit ilkelerden
hareket ederek yavaş yavaş yükseldiğini, sonunda yıkıldıklarını
ileri sürmüştür.
İtalyan filozofu Vico (16S8-1774), 1) Tanrısal çağ, 2) Yiğitlik
çağı, (üstün olmak isteme çağı), 3) insan zekâsının çağı (mantık
çağı) olmak üzere bütün toplumların art arda gelen bu üç aşamadan
geçmek zorunda olduklarını ya da bütün uygarlıkların bu üç çağın
sürekli tekrarından geçtiğini ileri sürmüştür.
Auguste Comte, bütün insanlığın ya da insan düşüncesinin evriminin,
üç hal yasası olarak adlandırdığı 1) Teolojik hal, 2) Metafizik
hal, 3) Pozitif hal'lerden geldiğini ileri sürmüştür.
Karl Marx, Batı tarihini ve özellikle İngiltere tarihini incelediği
halde, bütün toplumların tarihsel evrimini 1) İlkel toplum, 2) Kölecilik,
3) Feodalizm, 4) Kapitalizm, 5) Sosyalizm olmak üzere beş aşamalı
bir şemada göstermiştir.
Yukarıda adı geçen düşünürler, somut ve özel olarak inceledikleri,
araştırdıklarıyla ya toplumsal felsefe (örneğin, İbni Haldun), ya
sosyoloji (örneğin, Karl Marx) yapmışlardır. Fakat, bütün toplumlar
için ileri sürdükleri evrem genel yasaları ile tarih felsefesi yapmışlardır.
Oysa, dünyadaki eski, yeni bütün toplumların tarihsel evrimi
ne İbni Haldun'un, ne Vico'nun, ne Aguste Comte'un, ne Karl
Marx'ın ileri sürdükleri evrim şemalarına göre gerçekleşmiştir. Görülüyor
ki, tarih felsefesi, belirli bir tarihsel gerçeği anlamak ve
açıklamak için şemalaştırdığı evrim genel yasalarına göre yaklaşımını
yaparak gerçeği zorlamakta ve tahrif etmektedir. Oysa, her toplum,
tarihsel evrim içinde kendi somut ve özel gerçeğini sunmaktadır.
Her toplum kendi evrim özelliğini gösterirken, tarih felsefesi
denilen düşünce biçimi ya da tarih felsefesi yapanlar, bütün insanlık
yaşantısının ya da bütün toplumların genel evrimini açıklamağa
kalkışmaktadır. Aslında, bu tamamıyle öznel tutumların ve gerçekte
karşılığı olmayan öznel sınıflandırmalar - şemalaştırmaların sonucudur.
Soru 12 : Fizyokratlar, tutucu oldukları halde, toplumsal felsefeye
katkıda bulunmadılar mı?
Fizyokrasi toprağı biricik zenginlik kaynağı olarak düşünen
21
ekonomistlerin öğretisidir. Özellikle Leibniz'den esinlenen bu ekonomistlerin
en ünlüsü ve zaten fizyokrasinin kurucusu Quesnay
(1694-1774)'dir. XV inci Louis'nin özel doktoru olan ve 62 yaşında
ekonomiyle ilgilenmeğe başlayan Quesnay'in ünlü eseri Ekonomik
Tablo adını taşır. Daha çok bir şema olan eserinde Quesnay,
değişik toplumsal sınıflar arasındaki ekonomik çıkarları incelemektedir.
Quesnay ve öteki fizyokratlar, doğal düzen ve onun yasalarının
değişmezliği düşüncesinin yanlısı ve ticaret özgürlüğü isteklisi
göründükleri halde, aslında ekonomik toplumun devletten
üstünlüğü üzerinde, devlete etkisi üzerinde durmuşlar ve ekonomik
toplumu temel ve başlıca bir düzen olarak düşünmüşlerdir. Ve
yine onlara göre, devlet, ekonomik toplumun gidişini ve gelişmesini
değiştiremez. Ekonomiye verdikleri önem bakımından düşünceleri
toplumsal felsefeye ya da sosyoloji öncesi düşünceye büyük
bir katkı sayılabilecek olan bu fizyokratlar, keyfî olarak sanayiin,
ticaretin gelişmesini durdurup, kurtarılmasını istedikleri bir monarşinin
emrinde olarak, ekonomik toplumun çalışmasını yalnız tarımsal
üretime indirgemek düşüncesinin savunucusu olmuşlardır.
Yalnız Fransa'daki bir durumu açıklamak için de olsa, fizyokratlarla
ilgili bilgiyi özetleyerek tamamlamak için şunları söyleyebiliriz:
Fizyokratlar, yalnız işçilerin ücretlerini ve kapitalistlerin kârını
sağlayan sanayi ve ticarete karşı aristokrasiyi güçlendirmek
ve ona ekonomik bir temel bulmak için, sermayeleri, sanayiden ve
ticaretten uzaklaştırarak tarımın sermayeleşmesine doğru yöneltmek
istiyorlardı. Zaten, arazi gelirinin artmasıyle bütün zenginliklere
sahip olacak olan soylular sınıfı ve toprak sahiplerinden gelecek
büyük vergilerle aristokrasinin ekonomik temeli oluşacaktı. Öteki
sınıfları da vergilerden bağışık tutarak, fizyokratlara göre, değişik
toplumsal sınıfların ekonomik çıkarları birbirleriyle uyuşacak
ve böylece devrimden kaçınılmış olunacaktı; çünkü, aristokrasinin
gücü sınıflar arasındaki dengeye bağlıydı.
22
II. BÖLÜM
SOSYOLOJİNİN KURUCULARI
Soru 13 : Sosyolojinin ilk kurucusu olarak neden Saint - Simon
kabul edilmektedir?
Genel olarak ve epeyce bir zaman gerek dünyada gerek ülkemizde
Auguste Comte sosyolojinin ilk kurucusu olarak bilinirdi.
Aslında Comte, «sosyoloji» kelimesinin ilk bulucusu ya da yaratıcısıdır.
Bilimlerin sınıflamasını yaparken, Comte, sınıflamasının en
sonuna koyduğu sosyolojiyi, toplumu ya da toplumsal olayları
pozitivist (olgucu) bir görüşle inceleyecek olan bilimin adı olarak
bulmuştu. 1839'da sosyoloji olarak adlandırdığı bilime, gerek yöntem
gerek konu bakımından, ilk kurucusu sayılmayacak kadar yaptığı
katkının azlığını, kendisi bu bölümün konusu olacağı zaman
açıklamağa çalışacağız. Zaten, Durkheim, ölümünden on yıl sonra
yani 1927'de yayınlanan Sosyalizm adlı kitabında Saint - Simon'-
la ilgili olarak şunları yazmıştı: «Saint - Simon, sosyoloji dediğimiz
bu yeni bilimin yalnız planını yapmakla kalmadı, bu planı gerçekleştirmeyi
de denedi. Devrimizin düşüncesini besleyen bütün fikirlerin
zaten gelişmiş tohumlarını Saint - Simon'da görüyoruz.»
Durkheim'in bu düşüncesi, bugün genel olarak birçok sosyolog tarafından,
haklı olarak, paylaşılmış ve Saint-Simon (1760-1825) çağdaş
sosyolojinin ilk kurucusu olarak kabul edilmiştir. Saint - Simon'un
bu kuruculuğu, sadece tohum halinde de olsa, ondokuzuncu
ve yirminci yüzyıl sosyolojilerinin konularının çoğunun, ilk önce
onun çalışmalarında görülmesiyle anlaşılmaktadır.
23
Soru 14 : Saint - Simon'a göre toptum nedir, sosyoloji nedir?
Ahlâk ve felsefenin insan ve toplum konularını kendi açılarından
yani bağlı kaldıkları evrensel ve ebedî öğretiler açısından incelemelerine,
değerlendirmelerine karşı koyan Saint-Simon, toplumsal
gerçeği kendi özel dinamizminden itibaren açıklamak gerekir
düşüncesini oluşturdu ve savundu. Başka bir deyişle toplumsal
yapıların, bilgilerin ve inançların tarihsel dönüşümünü ortaya
koyarak, örgütlenmiş her toplumu ebedî bir sistem olarak gören
monarşist ve dinsel düşünceye karşı çıktı.
Toplumsal gerçeği açıklayacak olan bilimin «toplumsal fizyoloji
» olması gerektiğini ileri süren Saint - Simon'a göre, toplumsal
fizyoloji sosyolojinin aynıdır ve o, «insan bilimi», «özgürlük bilimi»
deyimlerini de sosyoloji anlamında kullanmıştır.
Saint - Simon'a göre, toplumsal fizyoloji «iş halinde, hareket
halinde toplum»u incelemelidir. Saint - Simon, sistemli gözleme ve
toplumsal olguların nesnel olarak değerlendirilmesine az yer veren
ya da hiç yer vermeyen içebakışlı psikolojik çözümlemeye olduğu
kadar, toplumu, birbirinden ayrı olarak düşünen tek tek bireylerle
açıklayan yaklaşıma da karşı gelmiştir. Toplumu, bir «geniş
atölye» olarak gören Saint - Simon, «toplumun görevi bireylere
değil, doğaya egemen olmaktır,» görüşünü ileri sürerek, «insanların
birleşmesi gerçek bir varlık meydana getirir,» diyordu. Bu
gerçek varlık, ona göre, aynı zamanda toplumsal ve bireysel çabadan
başka bir şey değildi. İnsanın toplumsal çabası aynı zamanda
maddî ve manevîdir, toplumların yaşantısında bu iki görünüm
birbirinden ayrılmayacak biçimde birleşmiştir, düşüncelerini taşıyan
Saint-Simon, «Toplumun maddî yaşantısındaki ve manevî yaşantısındaki
gücü ya da yeteneği eşittir,» düşüncesini ileri sürmüştür.
Saint - Simon'a göre, toplum çaba, üretim, eylem, yaratma demektir.
Ve bunlar kendilerini özellikle «toplumsal iş»de gösterir.
Toplumu, bu biçimde tanımlamak Saint - Simon'a yukarıdaki düşüncelerini
buldurmuştur. Toplumdaki maddî ve manevî yaşantıların
birbirinden ayrılmazlığına özellikle dikkat veren Saint-Simon'a
göre, «ortak düşünce olmayan yerde toplum yoktur ve ahlâk
toplumun zorunlu bağıdır.»
Toplumsal grup ve toplumsal sınıf olarak toplumların evrimini
yöneten güçlerin çatışmasını da çok iyi anlayan Saint - Simon'un
devlet ve ekonomik toplum arasındaki ilişkilere değgin görüşleri,
ya ütopist olduğu için ya bu görüşlerle tarih felsefesi yaptığı için
burada konularımız olmayacaktır. Sanayi ile ilgili ilginç olduğu kadar
doğmacı ve keyfî olan görüş ve değerlendirmeleri de bir ya-
24
na bırakılırsa, Saint - Simon'un, sosyolojisinin başlangıcı sayılan düşünce
ve yaklaşımlarını şöyle özetleyebiliriz: Saint - Simon, ekonomide,
mülkiyette, siyasal rejimlerde, ahlaksal değer ve fikirlerde,
bilgi sistemlerinde tüm toplumsal etkinliğin kısımsal gösterilerini
(tezahürlerini) görmektedir. Ve adı geçen olguları anlamak ve açıklamak
için onların, tüm toplumsal etkinlik içinde yer aldıklarını düşünerek
yaklaşımlar hazırlamak gerekir. Onun şu düşüncesi sosyolojik
yaklaşımını çok iyi gösterir: «Bütün zamanlarda ve bütün
toplumlarda, toplumsal kurumlarda fikirler arasında bir uygunluk
bulunur.»
Proudhon, Comte, Marx, Spencer ve Durkheim sırayla Saint -
Simon'un etkisi altında kaldılar. Değişik yaklaşımlarla da olsa, yukarıda
adı geçenler için Saint-Simon bir düşünce kaynağı olmuştur.
Saint - Simon'un sosyoloji bakımından en tanınmış eserleri olarak
şunları sayabiliriz: Toplumsal Örgüt Üzerine Deneme — İnsan
Tarihi — İnsan Bilimi Üzerine İnceleme — Örgütieyici — Sanayi
Sistemi.
Soru 15 : Proudhon'a göre toplum ve sosyolojik çokçuluk nedir?
Sosyoloji neleri incelemelidir?
Devletle ekonomik toplum arasındaki karşıtlığı Saint - Simondan
öğrenen Proudhon (1809-1865). bu karşıtlığa Saint - Simon'unkinden
daha farklı yorum getirmiştir. Her toplumsal ve siyasal rejimi
anlamak için mülkiyet ilişkilerinden hareket etmek gerekir, diyen
Saint - Simon'un bu fikrini kabul etmiş, fakat değişik toplumsal
yapı tiplerinde mülkiyetin uğradığı değişiklikleri Saint - Simon'-
dan daha somut olarak incelemiştir.
Proudhon'un daha çok gerçekçi ve daha çok gözlemci oluşu,
kendisine, tanıdığı toplumlardaki çokçuluğu (pluralisme) göstermiştir.
Proudhon'a göre, «toplumsal bilim» dediği sosyolojinin konusu,
toplumda beliren her zaman yeni toplumsal çatışmalar olmalıdır.
Çünkü, toplum, birbiriyle çatışan sınıf ve grupların çokluğunun
bir bütünüdür ve toplumda işbölümü, mülkiyet, devlet, iktidar, hukuk
gibi toplumsal olgular sürekli bir dönüşüm içindedirler. Proudhon,
toplumlardaki keyfîlik, yabancılaşma, parçalanma gibi olay
ve olguların toplumların farklılaşmış olan çokçu yapısından ileri
geldiğini söylemiştir. «İnsanı tanımak için toplumu inceleyiniz; toplumu
tanımak için insanı inceleyiniz. İnsan ve toplum birbiri için
özne ve nesnedir,» diye düşünen Proudhon'a göre, «hakikî» toplumsal
gerçek iştir, yani insanın üretici çalışmasıdır. İş, ekonominin
özü ve eksenidir; değerlerin ölçüsüdür. Ve ekonomik bilim, iş bili-
25
midir; bundan dolayı da toplumsal bilimdir. Bu iş, ne maddî ne manevî
gerçektir; fakat amacı kişisel mutluluk - hoşnutluk olan toplum
halindeki insanların zekâsının maddeyi işlemesidir. Yani iş olan
toplumsal gerçek «idealist - realist» bir süreçtir. Toplumsal gerçekle
ilgili bu düşüncesinden önce, kısaca sunduğumuz düşünceleriyle
ve önerileriyle Proudhon'un sosyolojiyi ilerleten adımlar attığı
bilinmektedir. Üstelik, sosyolojinin ekonomi ve tarih de içinde olmak
üzere bütün insan bilimlerini kapsaması gerektiğini ya da onların
sosyolojiye bağlı kalması gerektiğini önermekle, sosyolojinin
gerçek boyutlarını öngörmüştür. Fakat onun şu eksik ve olumsuz
yanlarını belirtmek gerekir: Toplumsal gerçek konusunda fikirlere
verdiği öncelik ve büyük rol onu ister istemez idealist kılmıştır.
Değişik toplumsal yapı tiplerinde mülkiyetin uğradığı değişiklikleri
görmesiyle ve başka gözlemleriyle tarih felsefesine karşı çıkmasını
bilirken, «evrensel çelişme yoluyla evrensel uzlaşmağa varmak
» gibi, «olgu olarak toplumsal çokçuluktan ideal olarak toplumsal
çokçuluğa geçmek» gibi ve bununla «adalet»in gerçekleştirilmesine
inanmak gibi tutum ve varsayımlarıyla tarih felsefesi
yapmıştır.
Aslında çok yazmış olan Proudhon'un sosyolojik düşünce ve
yaklaşımını açıklayan başlıca kitapları şunlardır: Mülkiyet Nedir? —
İnsanlıkta Düzenin Yaratılması — Ekonomik Çelişmelerin Sistemi —
19 uncu Yüzyılda Devrim Genel Düşüncesi — İlerleme Felsefesi —
İşçi Sınıflarının Siyasal Yeteneği — Mülkiyet Kuramı.
Soru 16 : Auguste Comte'un toplum ve sosyoloji anlayışı nedir?
Auguste Comte (1789-1857), 6 ciltlik Pozitif Felsefe Dersleri adını
taşıyan eserinin son 3 cildinde kendi toplum ve sosyoloji anlayışını
açıklamağa çalışmıştır. Kendisi, sosyoloji kelimesini yaratmadan
önce, toplumu ve toplumsal olguları inceleyecek olan bilimi
«toplumsal fizik» olarak belirtiyordu. Comte'a göre, «organik fizik»
bireyi inceleyen bir bilimdir; oysa toplumsal fizik insan türünü inceleyen
ya da tarihsel gelişmenin yasalarını araştıran bilimdir.
Comte toplumsal fizik olarak gördüğü sosyolojinin fizik, kimya, biyoloji
gibi doğa bilimlerinin ve özellikle bunlardan biyolojinin o
zamanlarda uyguladığı pozitif yöntemi uygulamasını önermiştir. Yani
yasalar bulmak amacıyla gözlem, karşılaştırma, deney ve uslamlama
üzerine kurulan bu pozitif yöntem, o zamana kadar teoloji
nin ya da metafiziğin tekelinde olan toplum konularını incelemelidir.
Bu yaklaşımından dolayı, Comte'u, toplumsal bilimlerin ya da
sosyolojinin pozitif özelliğini ortaya koyan ilk sosyolog olarak gö-
26
renler varsa da, bu kesin olarak doğru değildir. Çünkü, onsekizinci
yüzyıl içinde «toplumsal yasa» düşüncesiyle zaten, toplumsal bilimlerin
ahlâktan, metafizikten, felsefeden ayrılma ilkesi ortaya
konmuş oluyordu. Comte'un yaptığı iş, bu ilkeyi kendisince sistemleştirmiş
olmasıdır. Bir de «üç hal yasası» olarak bir çözümleme
planı ileri sürmüştür. Comte, toplumu ve toplumsal olguları pozitif
olarak incelemeyi düşünmekle, toplumu inceleyen bir doğa biliminin
kurulabileceğini savunuyordu. Doğa bilimlerinin a zamanlarda
zaten uyguladığı (Comte'a göre üç hal yasasının gerekli bir
sonucu olarak) ve sosyolojide de Comte'un uygulanmasını istediği
yöntem ya da pozitivizm zaten bir felsefeydi. Bu felsefeye göre,
yalnız gözlenebilen ve deneyi yapılabilen olay ve olguların birimi yapılır.
Ya da bilim olay ve olguların ancak maddesel yanlarını inceleyebilir
ve incelemelidir.
Comte, bir yandan, toplumsal olgulardaki belirleyiciliği doğa
olgularındaki belirleyiciliğin aynı olarak görürken, öte yandan, «bütün
doğal olgulardan en karmaşığının sosyolojik gerçek» olduğunu
ileri sürerek toplumsal gerçeğin biyolojik gerçeğe indirgenemeyeceğini
de bildiği için toplumsal gerçeğin psikolojik gerçeğe indirgenemeyeceğini
de savunmuştu zaten. Başka bir deyişle, «Bütün
olaylar doğaldır ve değişmez yasalara bağlıdır,» diyen Comte, inceleme
konusu olay kategorilerine ve karmaşıklık derecelerine göre
yasaların farklılık göstereceğini düşünmüştür. Böylece Comte
sosyolojik yasaların varlığını kabul etmiştir. Ve bu yasalar özgür
bir yöntemle aranmalıdır. Comte'un düşüncesine göre, sosyoloji ile
doğa bilimleri arasında hem bir devamlılık hem bir ara kesikliği
vardır. Devamlılık vardır; çünkü insan biyolojik ve hayvansal niteliktedir,
insanın temel kuruluşu değişmez, toplum doğa üstü bir
yönetim değildir. Ara kesikliği vardır; çünkü insan ancak gitgide
hayvansallığından sıyrılarak, kurumlara uymak için içgüdülerinden
sıyrılarak toplumsal olarak yaşayabilir. O halde, uygarlığın gelişmesi
insanın kuruluşunu etkilemez, değiştirmez; fakat hayvansallıkta
güç olarak içerik insansal olanı durmadan dönüştürür. Öğeler
aynı öğelerdir, fakat bütünlük yenidir. Bu düşünceler doğrultusunda
Comte'a göre, tarih, insanlığın hayvansallıktan nasıl sıyrıldığını
gösterir; ve sosyoloji insanlığın bu gelişmesini inceleyen bilimdir.
Bu yüzden, sosyolojik yöntem tarihsel yöntem olmalıdır. Tarihsel
yöntemse, insanlığın toplumsal gelişmesinin yasalarının aranması
demektir.
Bilimleri karmaşıklık derecelerine göre sınıflayan Comte, sosyolojiye,
sınıflamasının ya da bilimler sırasının en üstünde. yer
vermiştir. Çünkü sosyolojinin konusu en karmaşık ve tanınması en
zor kategoridir.
27
Bu kategorinin anlaşılır kılınması için Comte'un gösterdiği yol
şudur: Olayların her karmaşıklık derecesine uygun düşen bir yöntem
bulmalıdır ve bu yöntem eski yöntemlerin yerine geçmemeli
fakat onlara eklenmelidir. Olaylar karmaşıklaştıkça, tamamlanmamış
ve değişebilir olurlar; bu yüzden en karmaşık olaylar ve özel
olarak toplumsal olaylar tarihsel nitelikte olaylardır ve karşılaştırmacı
yönteme, deneye, gözleme sosyolog yeni bir şey eklemelidir,
bu da tarihsel yöntem olmalıdır.
Soru 17 : Auguste Comte, sosyolojiyi neden ikiye ayırmıştır?
Toplumsal statik nedir? Toplumsal dinamik nedir?
Comte, insan türünü «sınırsız ve ebedî bir toplumsal birlik»
olarak düşünmüştür. Ve ona göre sosyoloji hem belirli toplumları
hem de insan türünün tarihsel gelişmesini incelemelidir. Bu yüzden,
kendi bilimler sınıflamasının öteki bilimlerini daha önce statik
ve dinamik olarak ikiye ayırdığı gibi sosyolojiyi de ikiye ayırmıştır.
«Toplumsal statik» ve «toplumsal dinamik» olarak ikiye bölünen
Comte sosyolojisinde, toplumsal statik, yani «statik sosyoloji
» belirli toplumlardaki düzeni inceleyeceği için Comte onu bir
«düzen kuramı» olarak sunmuştur. Toplumsal dinamik yani «dinamik
sosyoloji» toplumlardaki ilerlemeyi inceleyeceği için Comte
onu bir «ilerleme kuramı» olarak sunmuştur.
Comte'a göre, statik sosyoloji «consensus social» dediği toplumsal
birliği inceler. Çünkü, ona göre, «toplumsal olgular bir birlik
içinde birbirlerine bağlıdırlar.» Toplumun bu «parçalanmaz» bütünü
içinde toplumsal gerçeğin bütün hareket, gösteri (tezahür)
ve görünümlerinin birbirlerini bütünlemesinin incelenmesini statik
sosyoloji yapacaktır. Comte, toplumu canlı bir organizmaya benzetir:
Canlı bir varlıktaki bir organın işleyişinin incelenmesi, o organı
canlı varlığın bütününden soyutlayarak yapılamıyacağı gibi, belirli
bir anda bir toplumun bütünü içindeki ilişkilerinden soyutlayarak,
örneğin toplumsal bir olgu, toplumsal bir kurum incelenemez.
Böylece statik sosyoloji hem belirli bir anda toplumun yapısını
«anatomi»sini inceliyor hem de toplumsal birliği oluşturan öğeleri
(örneğin, en başta aileleri) ve başka toplumsal kurumları inceliyor.
Comte'a göre, toplumsal birliği oluşturan birim ailelerdir. Fakat
bu aileler toplumsal işbölümünde yerlerini alacaklardır. Statik
sosyolojinin toplumsal birliği bir canlı varlık gibi incelemesi, ister
istemez bu sosyolojiyi her toplumun başlıca organlarının aranmasına
götürecektir. Yani her toplumsal düzenin ilkelerini bulmak
için tarihsel toplumların çeşitliliğinin ötesine gidilecektir. Böylece, çeşitli
toplumların belirli bir anda yani «durgunlukları ya da değiş-
28
mezlikleri» içinde basit pozitif bir çözümlemesini yapan statik sosyolojiden
dinamik sosyolojiye geçiliyor demektir. Bu sosyoloji de,
her insan toplumun başlıca düzenini, başka bir deyişle, insanlığın
sürekli gelişmesini inceleyecektir.
Görülüyor ki, fizyolojinin anatomiye bağlı olması gibi dinamik
sosyoloji statik sosyolojiye bağlıdır. Comte'a göre, toplumların geçtiği
art arda aşamalar, hayvansallığa göre toplumların gelişmesi olmuştur.
Bu gelişmeyi harekete geçiren insan düşüncesidir; (toplumların
işleyişi düşüncelere dayanır), ve insan düşüncesi yasalara
uymuştur ve uymaktadır. Bu, üç hal yasasıdır. Comte, insanlığın
düşüncel gelişmesinin ve bilimlerin gelişmesinin bu art arda üç
aşamadan geçtiklerini ileri sürmüştür.
Soru 18 : Üç hal yasası nedir?
İnsan düşüncesinin sürekli gelişmesini ya da ilerlemeyi inceleyen
sosyolojiye dinamik sosyoloji adını veren Comte, kendince,
yani kendi görüş ve incelemelerine göre, insan düşüncesinin, dolayısıyle
toplumların evrimini yöneten yasayı şöyle açıklıyor: Toplumlarda
tarih içinde, insan düşüncesi her biri bir aşama olan
üç halden geçer. Bu üç hal sırasıyle şunlardır: 1) Teolojik ya da
hayalî hal, 2) Metafizik ya da soyut hal, 3) Pozitif ya da bilimsel
hal.
Comte'a göre, birinci aşama olan teolojik hal içinde, insan düşüncesi,
yaşantıdaki her şeyi üstün yetenekli kişilerin (din adamları).
Tanrıların işi, eylemi olarak açıklar. Başka bir deyişle, bu teolojik
halde, insanlar, olayların nedenini doğaüstü varlıklarda görür.
İkinci aşama olan metafizik hal içinde, insan düşüncesi, bütün
olayların soyut güçlerin etkisiyle gerçekleştiğine inanır; ya da
her şeyi soyut güçlere göre açıklar, örneğin doğa, salt özgürlük,
tam erdem gibi kavramlar. Üçüncü aşama olan pozitif hal içinde,
insan düşüncesi, salt gerçeği ve şeylerin nedenlerini aramaktan vazgeçer.
İnsan, olaylar hakkında bilgi edinmekle yetinir; başka bir deyişle,
insan kendine görünen gerçek hakkında bilgi edinmeğe çalışır.
Bunu da gözlem ve uslamlama ile yapar. Bu pozitif halde insanın
amacı, yasalar bulmak yani olaylar arasındaki değişmez ilişkileri
bulmaktır.
Görülüyor ki Comte'a göre insan düşüncesi ya da insan zekâsı
tarih içindeki çeşitli etkinliklerinde, en basit ilk hareketinden (hamlesinden)
Comte'un kendi yaşadığı Avrupa'daki çağa kadar üç halden
geçmiştir ve her toplumdaki insan düşüncesi bu üç halden geçecektir.
Başka bir deyişle, Comte'a göre başlıca anlayışlarımızın
29
herbiri, bilgilerimizin her dalı birbirinden farklı kuramsal üç halden
geçer. Comte, bu üç hali üç düşünce yöntemi, üç çeşit felsefe olarak
görür. Birinci hal, insan zekâsının zorunlu hareket noktasıdır.
Üçüncü hal, insan zekâsının değişmez ve kesin halidir. İkinci hal
ise, birinci halden üçüncü hale geçişi sağlar ancak.
Soru 19 : Comte sosyolojisinin bugün için bir önemi, bir anlamı
var mıdır?
Yoktur diyerek olumsuz cevabımızı alan bu soru, şunları açıklamanın
fırsatını yaratmaktadır: Ondokuzuncu yüzyıl başlarındaki
Avrupa toplumu ve bu toplumun tarihini incelediğini sanan Comte'a
göre, Avrupa tarihi bütün insan cinsinin ya da bütün insanlığın
tarihini içermektedir; yani dünyadaki öteki bütün toplumlar, Comte'un,
Avrupa'nın geçtiğini sandığı evrimden geçecektir. Başka bir
deyişle, Avrupa toplumunun, Comte'a göre, gelişerek vardığı toplumsal
düzen bütün toplumların toplumsal düzeni olacaktır.
Kendi gözlem, inceleme ve düşüncelerinin sonucu olarak yukarıdaki
önerileriyle bir «insanlık sosyolojisi» kurmak isteyen (ki dinamik
sosyolojisi insanlık sosyolojisinden başka bir şey değildir) Comte'un
çabası tarih felsefesi yapmaktan öteye gidememiştir. Toplumları
incelemek için tarih felsefesi yaklaşımının yanlışlığıyla ilgili daha
önceki sayfalarda yaptığımız eleştiriler burada hatırlanmalıdır.
Zaten, Comte, Avrupa tarihini incelerken bile, onu diyalektik bir
gelişme, diyalektik bir devamlılık içinde değil, belirli anlarda, belirli
kesintilerde incelemiştir; yani statik sosyolojiyle durgun ve değişmez
kesintiler incelemiştir. Bu yüzden, Avrupa'nın tarihsel sürecini
oluşturan etkenleri açıklayamamıştır.
Onun üç hal yasası, yine onun bilimler sınıflamasıyle birleştirildiği
zaman ancak açıklanabilmektedir. Comte, «toplumun işleyişi,
fikirlere dayanır» idealist yaklaşımı içinde yani fikirlere öncelik vererek
batı düşüncesinin evrimini batıdaki bilimlerin evrimi olarak
görmüştür. Batıdaki bilimlerin evrimini de kendi üç hal yasasına göre
açıklamıştır. Bu yasaya göre, her bilim sırasıyle üç halden geçmiştir,
ve geçecektir. En karmaşık bilim en sonra pozitif hale ulaşacaktır.
Çünkü, konu kolaylaştıkça pozitif olarak düşünmek dokolaylaşmaktadır.
Toplum karmaşık bir konu olduğu için onu inceleyen
bilim en sonra pozitif olmuştur. Comte'un, bir düşüncenin evrimini
yukarıda anlatıldığı gibi görmesi, onun belirleyicilik (determinizm)
anlayışının mekanik bir belirleyicilik olmasından ileri gelmektedir.
30
Fakat aslında, Comte'u pozitivizme götüren yaşadığı çağın olaylarıdır.
Ondokuzuncu yüzyılda, Avrupa'da sınıf kavgaları gittikçe artarken,
Comte, bu kavgalara ve bu kavgaların idealizm - materyalizm
olarak ideolojilerine karşı çıkmıştır. «Bir devrimin rastlantıları ya da
şiddet, bunalım halindeki toplumu yeniden örgütleyemez, düzene koyamaz
» düşüncesinden hareket ederek, «toplumsal reform yapmanın
temel koşulu düşüncelerde reform yapmaktır» diyerek bilimlerin senteze
varmasını ve pozitif bir politika yaratılmasını istemiştir. Zaten,
öğelerin birbirlerini tamamladığını, birbirleriyle bütünleştiğini sandığı
toplumu, ya da toplumsal sistemin çeşitli kısımlarının sürekli;
olarak birbirlerini etkilediklerini inceleyecek olan statik sosyoloji,
toplumu ahenk içinde kabul ediyordu. Ve Comte'a göre, tarihin yani
evrimin ne olduğu her toplumun belirli bir andaki düzeninden itibaren
bilinecekti. Görülüyor ki, «statik ve dinamik, düzen ve ilerleme,
kavramlarında kendilerini bularak pozitivizmin» ilkeleri olmaktadır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, Comte'la ilgili açıklamalarımız, her
şeyden önce onun, temelinde mekanik bir belirleyicilik olan sosyolojisini
ortaya koymaktadır. Böyle bir sosyolojinin bugün için bir
önemi ve bir anlamı olmayacağını Comte'un şu olumsuz çabaları
göstermektedir: Sosyolojiyi «pozitif» felsefe olarak görmekle, tarih
felsefesi olarak bir sosyoloji kurmağa çalışmıştır, yani genel anlayışlardan
hareket ederek tarihsel konuyu soyut olarak incelemiştir.
Onun tarihsel yöntemi tarihsel verilerden itibaren bir tümevarımdır.
Sosyolojide kurmak istediği anlaşılırlık tipi, doğa bilimlerindeki
anlaşılırlık tipinin aynıdır ve buna bir de üç hal yasası eklenirse
göreciliğe (relativizm) hiç yer vermediği bellidir. Sosyolojik yöntemi
doğa bilimlerindeki deneysel yöntemin benzeri olarak kabul etmiştir.
Sosyolojiyi toplumsal statik ve toplumsal dinamik diye ikiye
ayırarak diyalektik çözümlemeden tamamıyle uzak düşmüştür. Toplumsal
birlik ya da ahenk kavramı yüzünden toplumlardaki gruplararası,
sınıflararası çelişmeleri hiç görmek istememiştir. Somut ve
özel tarihsel, toplumsal gerçekte karşılığı ve uygulama olanağı olmayan
genel bir ahlâk, genel bir politika kurmak istemiştir.
Yanlışlıklarını ve eksikliklerini özetleyerek sunmağa çalıştığımız
Comte'un, sosyolojiye katkısı olarak şu çabalarını sıralayabiliriz:
Sosyolojiyi bir doğa bilimi olarak görmek istediği halde, onun konu
ve yönteminin özgüllüğünü belirtmeğe ve korumağa çalışmıştır. Toplumsal
gerçeğin karmaşıklığını ileri sürerek sosyolojideki matematik
açıklamaların zayıflığını ve kısırlığını öngörmüştür. Kendince aile
ve devlete verdiği öncelik, ister istemez onu, bireyciliği ve nominalizmi
çok iyi eleştiren bir tutum içine sokmuştur.
31
Soru 20 : Marx'ın sosyolojisini anlamak için neden Hegel'in diyalektiğinden
hareket etmek gerekir?
Karl Marx (1818-1883)'ın Hegel'in düşüncesine karşı koyan tutumunun
Saint - Simon'da temellendiği görüşü bugün artık genel olarak
kabul edilmektedir. Üstelik bu normaldir de. Çünkü, Marx'in
kendisinden önce, temsilcileri Saint - Simon ve Comte olmak üzere
sosyolojide iki belirgin görüş vardı. Comte, düşüncenin evrimine göre
toplumsal evrimi yorumlamakla idealist tutumun dışına çıkamıyordu.
Oysa Saint-Simon, sanayiin ilerlemelerine göre toplumsal evrimi
açıklamak istiyordu. Saint - Simon'un bu tür düşüncesi Marx'ı etkilemişti.
Marx'in 1844'e doğru okuyacağı Hukuk Felsefesi'ni Hegel (1770-
1831) 1821'de yayınlamıştı. Hegel, bu incelemesinde, bireyi biçimsel
demokrasi kurallarına göre değerlendirerek şöyle özetleyebileceğimiz
sonuçlara varıyordu: Birey, dört ya da beş yılda bir oy veren yurttaştır.
«Sivil toplum» olan meslek faaliyetlerinin bütünü içinde ancak
yerini almalıdır (Hegel, sivil toplumu böyle adlandırıyordu ve tanımlıyordu);
birey, toplumun tümüyle ilişki halinde olmalıdır. Kısacası
Hegel, Hukuk Felsefesi başlığını taşıyan incelemesinde, toplumun
bireylerinin bütününün yaşantı ve iş koşullarını dikkate almıyordu
Bu, onun biçimsel demokrasi anlayışının gereklli bir sonucuydu.
Hegel'in Hukuk Felsefesi'ni 1844'e doğru inceleyen Marx, Ekonomik
Politiğin Eleştirisine Katkı adlı kitabında(1859), Hegel'in kitabıyla
ilgili eleştiri ve tepkisini şu cümlelerle belirtiyordu: «Siyasal
biçimler gibi hukuksal ilişkiler de ne kendiliklerinden ne de insan
düşüncesinin sözde genel gelişmesiyle açıklanabilir.» Ve Marx, aynı
kitabında toplumun anatomisinin ekonomik altyapıda aranması gerekliğini,
özellikle üretim güçlerinin durumunda aranması gerektiğini öneriyordu.
Aslında Marx, toplumun daha doğrusu bir toplumdaki toplumsal
grupların evriminin bireysel bilinçlerle (bireylerin düşünceleriyle)
değil, toplumsal nedenlerle açıklanması gerektiğini ileri sürüyordu.
Marksizme kesinlikle karşı çıkmış olan bir Durkheim bile, günün
birinde, «Toplumsal yaşantı, içinde yaşayan bireylerin toplumsal
yaşantı hakkında edindikleri anlayışla değil, gözden kaçan derin
nedenlerle cçıklanmalıdır düşüncesi verimli bir düşüncedir,» diyerek
Marx'ın toplumsal nedenlere verdiği önceliği onaylamış oluyordu.
Görülüyor ki Marx'in, sosyolojinin kurucularından biri olduğu
önceleri de bilinmekteydi. Kısccası, Marx, üstyapı olguları denilen
hukuk sistemleri, siyasal rejimler, ahlâk, din, sanat, bilim, ve
felsefenin soyut olarak yani somut koşulların dışında ve özellikle
toplumsal koşulların dışında bağımsız olarak incelenmesine karşı
geliyordu. Oysa Hegel'in özel olarak Hukuk Felsefesi'nde genel ola-
32
rak bütün kitaplarında insan düşüncesinin gelişmesine öncelik vermesi
yani tarihsel evrimi düşüncenin evrimi olarak kabul etmesi, onun
idealist diyalektiğinin gerekli bir sonucu oluyordu.
Soru 21 : Hegel'in idealist diyalektiğinin kaynağı nedir?
Diyalektik, Yunanca asıllı bir kelimedir. Ve Hegel'e gelinceye kadar
bu kelimenin «konuşma ve tartışma sanatı olarak, kavramları
sınıflama sanatı olarak, duyumlardan fikirlere yükselen düşünce hareketi
olarak, görünüş mantığı olarak» aldığı eski anlamlar burada
bizim konumuz olmayacaktır. Hegel felsefesinde bu kelime, etki karşılılığı
olgusu ya da karşılıklı ilişkiler olgusu kavramını gösterir.
Başka bir deyişle, etki - tepki ilişkisi kavramının adı
olarak diyalektik, ilk kez Hegel'de görülmüştür. Fakat diyalektik
düşüncenin tarihini Hegel'den itibaren başlatmanın asla doğru
olmayacağı herkesçe bilinen bir gerçektir. Bu yüzden, Eski Yunan filozoflarından
Heraklit (M.Ö. 535-475)'in Platon'un şu gözlem ve düşünceleri
diyalektik düşüncenin tarihinin başlangıcı olarak sayılmaktadır.
Heraklit'e göre, evrende her şey sürekli b;r değişim içinde,
sürekli bir hareket halindedir, ve her şey sonsuz bir başkalaşım
içindedir. Yine Heraklit'e göre, her şey oluştur ve çatışma evrenin
yasasıdır. Platon'a göre, diyalektik, şeylerin özüne, yani kavramlara
varmak için bir yoldur, bir yöntemdir. Fakat, yine Platon'a göre,
her şeyin ya da gerçeğin özü hareketsiz düşünceler, bağımsız kavramlardır;
evrendeki olaylar bu düşüncelerin, bu kavramların taklitleri,
izleri, cisimleşmiş görünümleridir.
Hegel'e göre, evrende her şey aynı zamanda kendi içinde kendi
karşıtını taşır ve dolayısiyle her şey kendi kendisiyle çatışma halindedir.
Hareket, karşıtlar arasındaki etki karşılılığından ya da etki
- tepki ilişkilerinden doğar. Başka bir deyişle, bu karşılıklı ilişkiler
hareketin kaynağıdır. Her şey kendi içindeki karşıtlar yoluyla kendini
aşar. Fakat, Hegel'in bu düşüncelerinin hangi doğrultuda değerlendirilmesi
gerektiğini saptamak için, daha doğrusu Hegel'in bu
düşünceleri nerede temellendirdiğini görmek için Hegel'in daha önceki
görüş ve düşüncelerini açıklamak gerekecektir.
Hegel, bilimsel hiç bir nedene dayanmadan ya da bilimsel hiç
bir işlemden geçirmeden bir varlık kuramı (ontolojik kuram) geliştirmiştir.
Bu kurama göre, Hegel, varlık ve düşünceyi bir tek ilkede
görmektedir, yani bu ikisini bir tek ilkede özdeşleştirmektedir.
Bu ilke, Hegel'e göre, doğaüstü evrensel bir ilkedir, ve varlığın kaynağıdır.
Başka bir deyişle, bu, evrensel bir akıldır, evrensel bir düşüncedir.
Dolayısiyle bu ilke manevî nitelikte yani madde olmayan
33
bir şeydir; ve sonunda insan düşüncesi olarak görünecektir. Hegel'e
göre, varlığın kaynağı olan bu evrensel ilke, diyalektik bir biçimde
gelişerek yani diyalektiğin tez, antitez, sentez olarak üçlü adımına,
üçlü aşamasına uygun bir biçimde doğayı, tarihi ve
toplumu yaratmıştır; başka bir deyişle, doğa, tarih, toplum evrensel
düşüncenin gelişmesinin aşamalarından geçerek çeşitli görünümler
almışlar ya da çeşitli biçimde görünmüşlerdir ve bunlar
evrensel ilkenin belli ereğinin gerçekleşmesidir. Hegel'e göre, bu süreç
şöyle açıklanmalıdır: Evrensel düşünce önce (ilk veri olarak)
kendi içindedir, kendi kendinedir. Tez denilen bu aşamasında evrensel
düşünce bir var olma tarzı gösterir, yani kendisinin var olmasından
başka hiç bir belirtide bulunamaz; fakat bu haliyle var oluşu
bir olanaktır ya da olanakların yeridir. Evrensel düşüncenin kendisini
tanıması, kendisini bilmesi için, kendisine bir gerçeklik kazandırması,
kendisini bir gerçekte görmesi gerektir. Ve bu gerçeği yerine
getirmek için, evrensel düşünce kendini doğa olarak ya da doğada
gerçekleştirir. Artık, doğada o, kendi kendine biçiminde değildir;
başkalaşmıştır; özüne ters düşerek kendine yabancılaşmıştır;
özüyle çelişen yeni bir durum yaratmıştır. Böylece, antitez denilen
ikinci aşama sağlanmıştır. Bu çelişme, evrensel düşüncenin diyalektik
gelişmesindeki sentez denilen üçüncü aşamasındaki kültürde ya
da kültür yaratıcısı insan düşüncesinde kaybolur. Çünkü, kendisini
tanımak ve kendisini bilmek için hareket eden evrensel ilke, evrensel
düşünce kendisine bir gerçeklik olarak kazandırdığı doğadaki
yabancılaşmasından sonra insan düşüncesinde kendisinin bilincine
varır ve böylelikle ereğine ulaşmış olur. Artık, o, yeniden kendisini
bulmuştur ve bu buluş insanın bilincinde olmuştur. Bu, yabancılaşmasından
kurtularak, evrensel düşüncenin özgürlüğüne kavuşması
demektir. Fakat bu özgürlük tek tek insanlar için öznel bir özgürlük
değil, bireyüstü durumlarda yani genel durumlarda gerçekleşmiş
nesnel bir özgürlüktür; yasaya bağlı bulunan bir özgürlüktür: Hukuk,
ahlâk, sanat, devlet gibi gerçeklerde genelleşmiştir ya da genelliğini
gösterir. Bütün bunlar evrensel düşüncedeki olanakların gerçekleşmeleridir.
Belli bir ereğe doğru hareket eden evrensel düşüncenin,
doğada yasası zorunluluk yani zorunlu olarak doğanın yaratılması,
kültürde yasası özgürlüktür yani yabancılaşmasından kurtulmasıdır.
Hegel'in en ilk, en büyük diyalektiği, evrensel düşünce,
doğa, bilinç olarak üç aşamada gelişme sürecini tamamlar. Ayrıca
her aşama içinde birçok diyalektik ya da üçlü hareketler vardır;
bunlar bir aşamayı geliştirerek yukarı bir aşamaya götürürler. Görülüyor
ki, etki karşılılığı ya da karşılıklı ilişkiler hareketi olarak
diyalektik kavramının ilk kullanıldığı yer Hegel'in varlık kuramı olmuştur.
Ve biliyoruz ki, bu kurama göre, varlığın başlangıcı somut
değildir ve hareketin somut bir başlangıcı yoktur; dolayısiyle, bu
34
kurama göre, madde düşünceden türemiştir ya da maddî olanlar manevî
olanların görünümleri, cisimleşmeleridir. Kısacası, Hegel'de en
ilk diyalektik evrensel düşüncenin hareketinin yasası olarak görülür.
Ve bu en ilk diyalektiğe dayanan Hegel'in varlık kuramı (varlığı
düşünceden hareket ederek açıklaması) her şeyden önce teleolojiktir;
yani erek kavramında temellenen bir açıklama biçimidir; çünkü,
evrensel düşünce ereği için, ereğini gerçekleştirmek için harekete
geçmiştir. Aynı zamanda, Hegel'in varlık kuramı, —varlığın temelinde
gördüğü düşünceden dolayı— varlığı düşünceden türetmesinden
dolayı idealist bir varlık kuramıdır. Zaten o, evrensel düşünceyi
Tanrı ile bir tutmuştur. Hegel'in yaptığı açıklama, varlığın diyalektik
bir açıklamasıdır, fakat bunu idealist olarak yapmıştır. Ve en ilk
diyalektiği idealist diyalektik olan Hegel'in diyalektik yöntemi ve
onun ilkelerini genel olarak hep idealizmde temellendirdiği, geliştirdiği
görülür.
Soru 22 : Yöntem olarak Hegel'in idealist diyalektiğinin yasaları
nelerdir?
Yöntem, kısaca, bir yol olarak, bir araştırma planı olarak, düşüncede
bir tutum olarak tanımlanır. Bu tanımları biraz açarak,
diyebiliriz ki, yöntem, bir bilimin amacına ulaşmasını sağlayan zihinsel
tutumların ve düşüncel girişimlerin bütünüdür. Hegel, evrendeki
olayları anlamak ve onların oluşlarını açıklamak için,
evrendeki her şeyin karşılıklı ilişkiler içinde bulunduğu düşüncesinden
hareket ederek, uygulanmasını istediği diyalektik
yöntemin yasalarını şöyle sıralamaya ve açıklamaya çalışmıştır:
1) Bütünlük yasası, 2) Hareket yasası, 3) Çelişme yasası, 4) Niteliksel
değişme yasası.
Bu yasalar, Hegel'in, idealizminde temellendirdiği diyalektik gelişmenin
yasalarıdır. Biliyoruz ki, Hegel'e göre, doğa, tarih, toplum,
insanlar ve insanların bütün yaptıkları, kısacası, varlık ve varlıktaki
her şey evrensel düşüncenin gelişmesinin tek tek görünümü ya
da cisimleşmesidir. Bu, Hegel'e göre, mutlak varlık olan evrensel düşüncenin
farklılaşarak ve çelişerek tek tek gerçekler haline gelmesi
demektir ve bu gerçekleşme diyalektik bir gelişme sonucudur.
Her gerçek, gerçekleşinceye kadar tez - antitez - sentez gelişmesinden
geçmiştir. Şu halde, her sentez yeni bir gerçektir; bu yeni gerçek
nitel bir değişmedir; yani tez ve antitezin nicel bir toplamı, nicel
bir çıkarması değildir. Ve her sentez yeni bir tezdir ve yine her tez
içinde karşıtını taşıyan şeydir. Karşıtlıklar hareketin kaynağıdır ve
Hegel'in kabul ettiği hareket düşünce içinde geçen bir harekettir;
35
o, hareketi soyut olarak ve soyut bir biçimde ele alır. Düşünceden
başlayarak bir düşünme ve eylem yöntemi bulmuştur.
1) Bütünlük yasası:
Bu yasaya göre, evren, birbirleriyle ilgisiz, birbirlerinden ayrı,
birbirlerine bağımlı olmayan nesnelerin, olayların raslama bir yığını
değil; organik olarak bağlandıkları, birbirlerini karşılıklı olarak etkiledikleri
bağıntılı, birleşmiş bir bütündür. Bu yüzden, diyalektik
yöntem, evrenin hiç bir nesnesini, hiç bir olayını kendisini çevreleyen
nesnelerden, olaylardan ayrı olarak düşünmez.
2) Hareket yasası:
Bu yasaya göre, evren ve evrendeki şeyler bir durgunluk, hareketsizlik,
değişmezlik halinde değillerdir; tersine, evren ve evrendeki
şeyler sürekli bir hareket ve değişme halindedirler, durmayan bir
yenileşme ve gelişme halindedirler; evrende bir şey doğar ve gelişir,
bir şeyin birliği bozulur ve kaybolur. Bu yüzden, diyalektik yöntem,
evrendeki bütün şeyleri, yalnız birbirleriyle ilişkileri ve birbirlerini
karşılıklı olarak etkilemeleri bakımından değil; hareketleri, değişmeleri,
gelişmeleri bakımından da, doğmaları, kaybolmaları bakımından
da inceler. Bu ikinci yasaya oluş yasası da denilebilir. Yine
bu yasaya göre önemli olan, şeylerin doğuşu ve gelişmeleridir ve
var olan her şeyle birlikte bulunduğu için, zaman, diyalektik gelişmenin
tarihi olarak değerlendirilecektir, yani tarihsel evrim söz konusudur.
3) Gelişme yasası :
Bu yasaya göre, evrendeki her şey kendi karşıtına dönüşmektedir.
Ve zaten her şey karşıtını kendi içinde taşımaktadır. Başka
bir deyişle, nesneler ve olaylar iç çelişmeler içerirler; çünkü, hepsinin
bir olumsuz yanı, bir olumlu yanı vardır; hepsinin bir geçmişi,
bir geleceği vardır; hepsinin kaybolan ya da gelişen öğeleri vardır.
Bu karşıtların savaşı, eski ve yeni arasındaki, kaybolan ve doğan arasındaki,
bozulan ve gelişen arasındaki savaş ya da gelişme sürecinin
kendi özüdür; niceliksel değişmelerin niteliksel değişmelere dönüşmesidir.
Bu yüzden, diyalektik yönteme göre, alttan üste gelişme
süreci, olayların ahenkli bir evrimi düzeyinde gerçekleşmez; fakat,
nesnelerin ve olayların içinde bulunan çelişmelerin bilinmesiyle gerçekleşir.
4) Niteliksel değişme yasası:
Bu yasaya göre, gelişme süreci, niceliksel değişmelerin niteliksel
değişmelere dönüşmediği basit bir büyüme süreci değildir. Gelişme,
anlamsız ve belirtisiz niceliksel değişmelerden, görünür ve
köklü değişmelere, niteliksel değişmelere geçer. Bu geçişte, nitelik-
36
sel değişmeler derece derece değil, birdenbiredirler ve bir durumdan
başka bir duruma sıçramalarla geçerler. Bu değişmeler olumsal
değil, fakat zorunludurlar; farkına varılmayan ve derece derece
olan niceliksel değişmelerin birikiminin sonucudurlar. Bu yüzden, diyalektik
yöntem, gelişme sürecini dairesel bir hareket olarak, basit
bir tekrar olarak değil; ilerleyici, yükselerek giden bir hareket olarak;
eski niteliksel bir durumdan yeni niteliksel bir duruma geçiş olarak;
basitten karmaşığa, alttan üste giden gelişme olarak kabul
eder.
Yukarıdaki dört yasanın açıklanış biçimi, doğrudan doğruya Hegel'in
yazdıklarında görülmüş bir açıklama biçimi değildir. Fakat,
Hegel'in, açıklamağa çalıştığı düşüncenin gelişme süreciyle ilgili tutumunun,
onun felsefesini inceleyenlerce dört yasada toplanmış, dört
yasada açıklığa kavuşmuş biçimidir. Yine Hegel diyalektiğinde, bütünlük,
hareket, çelişme ve niteliksel değişme yasaları birbirlerini tamamlarlar.
Çünkü, bütünlük yasasından itibaren, sırasıyle her yasanın
kavranabilmesi öteki yasalara bağlı olmayı gerektirmektedir. Şu
halde, Hegel diyalektiğinin yasalarının hiçbiri tek başına düşünülemez,
tek başına ele alınamaz; onların hepsi bir bütün içindedirler.
Ve Hegel'in dört yasayla beliren bu idealist diyalektiğine göre, bir
düşünceye eksiksiz olarak bu dört yasanın da uygulanması, o düşüncenin
diyalektik olması için zorunludur.
Soru 23 : Yöntem bakımından Hegel'in katkısı nedir? Hegel'in
tarih görüşü nedir?
Hegel, dünyadaki bütün şeyleri ortaya çıkmış, hareketsiz nesneler
olarak inceleyen eski araştırma ve düşünme yöntemini metafizik
yöntem olarak adlandırmış ve ona karşı diyalektik yöntemin
yasalarını bulmuştur. Fakat, maddede ya da maddesel dünyada -
gerçek dünyada gördüğü diyalektik hareketi maddesel hiçbir veriye,
bilimsel hiçbir işleme dayandırmamıştır. Maddesel dünyaya soktuğu
düşüncede, diyalektiği başlatmış ve o aynı düşüncede diyalektiği
geliştirmiştir. Onun, gerçek dünya olarak doğada, tarihte, toplumlarda,
insanlarda gördüğü diyalektik hareket düşüncenin diyalektik
hareketidir; gerçek dünyadaki hareket, düşüncenin hareketinin
yansıması, dışlaşması, olaylaşması, cisimleşmesidir. Hegel'e göre,
doğayı yaratan evrensel ilke - evrensel düşünce insanlardaki insan
düşüncesi biçimiyle gerçek yaşantının yaratıcısıdır; ona göre tarih,
yalnız düşünce tarihidir.
37
Soru 24 : Maddeci diyalektik nedir? Marx'in tarih görüşü nedir?
Marx, doğa bilimleri ve insan bilimleri arasındaki
ilişki sorununa nasıl bir çözüm getirmektedir ?
«Başaşağı yürüyen diyalektiğin ayakları üzerine konması»yle diyalektik
yöntemin evriminde ilk büyük ilerleme görüldü. Biliyoruz ki,
Hegel için, nesnel gerçeğin diyalektik süreci doğada, tarihte, toplumlarda
cisimleşmiş ya da açığa vurulmuş düşüncenin hareketinden
başka bir şey değildir. Tersine, Marx için, maddesel dünya her türlü
düşüncenin dışında ve bağımsız olarak vardır; ve madde içinde
tezler, antitezler geçici sentezler olarak sonuçlanırlar, bu sentezler
de tarihsel evrimin evreleridirler. Dolayısiyle, Marx'a göre düşüncenin
diyalektiği maddenin ya da maddesel şeylerin diyalektiğinin
yansımasıdır ancak. Marx'in kendisi bu durumu şöyle açıklıyor: «Fikir
adı altında özerk bir süreç olarak bile gösterdiği düşüncenin süreci,
Hegel'e göre, ancak düşüncenin dış bir olayı olan gerçeğin yaratıcısıdır.
Bana göre, fikirlerin dünyası insan düşüncesinde yansımış
maddesel dünyadan başka bir şey değildir.» Görülüyor ki, «başaşağı
yürüyen diyalektiğin ayaklarının üzerine konması,» maddeyi
düşünceden üreten Hegel'in idealist diyalektiğine karşı düşünceyi
maddeden üreten maddeci (materyalist) diyalektiğin ortaya çıkması
demekti. Aslında bu, hem Hegel'den esinlenen hem Hegel'e karşı
koyan Marksizmin doğuşudur. Hegel'den esinlenen, çünkü, en başta
çelişmelerin önem taşıdığı bütünün hareketi Hegel'den öğrenilmiştir.
Hegel'e karşı koyan, çünkü, düşünceyi maddenin ya da evrensel
ilkeyi doğanın ya da insanların yarattığını ileri süren mekanist maddecilik
Hegel idealizmine karşı koymuştur. Böylece, bir şeyi başka
bir şey sanma yanlışlığıyla ya da gizemcilikle (mysticisme) diyalektiği
yanlış anlatan Hegel'e karşı, ayakları üzerine konan diyalektik
maddede hareketi başlattırıyordu.
Hegel'in idealist diyalektiğinin tersine çevrilmesi yani idealizmin
aşılması ya da «idealizmin bütünleşmesi» mantık bakımından şöyle
özetlenebilir: Hegel, soyutluktan yani «sâf (pür) başlangıç»tan gerçeğe
gitmek istemektedir, oysa Hegel'in kuramını inceleyen Marx,
bu kuramı tarihsel kılmaktadır. Hegel, gerçekle evrensel düşünce
arasındaki ilişkiyi evrensel düşünceyi kaynak alarak ararken, Marx
bu ilişkiyi derinleştirmekte ve ilişkinin yerini değiştirmektedir. Görülüyor
ki maddeci diyalektiğe göre düşünce, kurgul (speculatif) bir
ilke olmadığı gibi «öznenin ve nesnenin gizemci (mystique) bir özdeşliği
de değildir»; maddeci diyalektiğe göre düşünce, doğadan
(maddeden) başka bir şeydir, farklı bir şeydir; fakat düşünce doğanın
tümünün, dünyanın tümünün yansımasıdır. Başka bir deyişle, «düşünce
bilginin sınırıdır.»
38
Şunu da özellikle belirtmek gerekir ki Hegel, «deneyüstücü idealizmi
nesnel idealizme doğru eğmektedir,» çünkü Hegel, hareket
noktası olarak, ben'i değil varlık ve düşünceyi bir tek ilkede özdeşleştiren
«düşünce» kavramını anlamaktadır. «Hegel, ben'in varlığının
ve kendi bilincine varmasının ancak kendini aşarak ve başka
şeylere göre gerçekleştiğini göstermektedir. Bu başka şeyler ben
değil'dir, dünyadır, yaşayıştır, genel olarak insan düşüncesidir.»
Böylece Hegel, «özgürlüğün gerçekleşmesini siyasal ve toplumsal
bir alan içinde olanaklı görmektedir.» Bu, «Hegel'in idealizminin gerçekçi,
somut, tarihsel bir nitelik almaya yöneldiğini göstermektedir.»
Bununla beraber biliniyor ki Hegel'e göre hareketin başlangıcı hep
evrensel düşüncededir, ondan itibarendir. Oysa Marx'in maddeci diyalektiği
düşüncenin, bilincin koşullarının bir kuramı olarak ortaya
çıkmaktadır; düşüncenin, bilincin temellerini, kaynaklarını arayan bir
uygulama istemektedir. Yani maddeci diyalektiğe göre varlık bilgiden
(bilmekten) önce gelir; bilinç «biyolojik olarak, fizyolojik olarak,
toplumsal olarak koşullanmıştır.» Böylece Marx, «öznenin ve özelliğin
eleştirisini başlatan ilk kişi olmuştur.» Dolayısiyle Marx, somut
tarihsel nedenlerin sonucu olarak bilincin yanlış olabileceğini yani
yanlış bilinçlenmelerin meydana gelebileceğini ispatlamıştır. Ona göre,
toplumsal belirlemelerle koşullanan bilinç, yani örneğin toplumsal
işbölümünün, sınıf etkisinin, ideolojinin koşullandırdığı bilinç
«kendi özel koşullarını ve kendi özel insansal içeriğini eksik olarak
yansıtabilir.» Bir bireyin, bir sınıfın, bir devrin bilinci olarak bilincin
her zaman sınırlandırılmış olduğunu düşünen Marx'a göre bu sınırlandırma
içinde aynı zamanda ideolojik yanılsama ve aldatıcılık olanakları
vardır. Bu olağan bir şey olabilir de; çünkü, «yanlışlık olanağı
daha doğru bir bilincin tarihsel ve mantıksal koşuludur.»
Karl Marx, gerçek dünyayı ya da bütün somutluğu evrensel ilkeden
türeten Hegel'in idealist felsefesine karşı koyarken dayandığı
maddeciliğin ifadesini ilk önceleri Feuerbach (1804-1872)'ın maddeci
felsefesinde buluyordu. Fransız mekanik maddeciliğinin etkisini
taşıyan Feuerbach'a göre, doğayı ve doğanın bir parçası olan insanı
ve toplumu yaratan Hegel felsefesindeki evrensel ilke değildir; tersine,
evrensel ilke doğa tarafından ya da doğadaki insanlar tarafından
yaratılmıştır. Marx, Hegel'in görüşünü eleştirirken, Feuerbach'-
ın bu maddeci görüşünden yararlanmış, fakat bu görüşün de eksikliğini
ve gerçeği açıklamaktaki yetersizliğini ortaya koymuştur. Çünkü,
Fransız mekanist maddeciliği ve Feuerbach'ın maddeci görüşü
evrende var olan bütün şeyleri ve bu şeyler arasındaki ilişkileri,
değişmeleri ve hareketleri daha doğrusu tarihleri içinde görmüyor,
kabul etmiyorlar; durgun (statik) durumların ve tekrarlı olayların
yasaları olan mekanik biliminin yasalarıyla dünya gerçeğini,
yaşantı gerçeğini, açıklamak istiyorlardı.
39
Diyalektik maddeciliği bilmedikleri gibi, ilk veri olarak maddeyi
gördükleri ve kabul ettikleri halde, maddenin düşünceye ya
da bilince nasıl dönüştüğünü de açıklayamıyorlardı; ya da yukarıda
söylediğimiz gibi, düşüncenin maddeden çıktığını mekanik bir biçimde
açıklıyorlardı; yani ortaya çıkmış, var olan her şey gibi düşüncenin
değişmeden süregideceğine inanıyorlardı; dünyayı bir süreç
olarak, tarihsel gelişme içinde bir madde olarak göremiyorlardı.
Başka bir deyişle, mekanist maddeciler doğayı ve doğadaki şeyleri
yalnız mekân içinde görüyorlar, fakat onları zaman içinde yani
tarihsel olarak değerlendiremiyorlardı. Ve mekanist maddeciler doğadaki
olayları ve biçimleri önceden değişmez koşullarla belirlenmiş
olarak kabul ettikleri için, olayların ve biçimlerin sonsuz bir biçimde
tekrarlanacaklarına inanıyorlardı. Doğayı ve olaylarını mekanik
bir biçimde açıklayan bu görüş Marx'a göre eksikti ve yetersizdi.
Bu eksikliği ve bu yetersizliği Marx ve Marksizm, doğayı zaman içinde
değerlendirmekle ve ondaki niteliksel değişmeyi görmekle gideriyorlardı.
Marksizm diyoruz, çünkü başaşağı yürüyen diyalektiği
ayakları üzerine koyan Marx'in bu görüşü bir öğreti olmaya başlamıştı.
Ve bu öğreti maddeci diyalektikti. Doğruyu göstermek için
maddeci diyalektik yöntem olarak uygulanmaya başlıyordu. Çünkü,
önceki yöntemlerden kiminin yanlışlığı, kiminin yetersizliği bilimler
ilerledikçe meydana çıkıyordu. Fizik, kimya, biyoloji gibi doğa bilimlerinin
gelişmesinin Marx'in görüşü olarak maddeci diyalektiğin
bulunmasındaki, belirlenmesindeki etkileri bugün şüphe götürmez bir
biçimde bilinmektedir. Ayrıca, klasik Alman felsefesi, klasik İngiliz
ekonomi - politiği ve Fransız sosyalizmi olarak değişik üç düşünce
akımının Marx'ın düşüncesini hazırladıkları ve bunların yine Marx'in
düşüncesinde birleştikleri, ilk önce Lenin'in söylemesindenberi bilinen
bir gerçektir.
Diyalektiğin maddeci diyalektik yöntem olarak belirlenmesinin
ilk nedeni, hareketin ve gelişmenin ilk önce maddede gerçekleştiğinin
bilinmesidir. Bu yüzden, diyalektik yöntem incelediği konudan
ya da incelediği nesneden ayrı bir şey gibi düşünülemez. Ve böylece,
diyalektik yöntem düşüncenin hareketine bağlı olarak değil,
maddenin hareketine bağlı olarak gerçekliğini bulur ve gösterir.
Doğadaki hareket ve gelişme ve bunların yarattığı yeni olaylar,
yeni biçimler daha doğrusu yeni gerçekler zaman gerçeğini göstermiş
ve tarihi meydana getirmiştir.
Görülüyor ki, bir ilk doğa diyalektiği vardır. Ve insan bu doğanın
bir parçasıdır; maddesel doğa olan insan kendini yansıtan düşünceyi
üretir, belirler. Bütün gerçekler gibi düşünce gerçeği de doğar,
değişir ve gelişir. İnsan düşüncesinin evrimi konusunda antropolojik
verileri açıklamak burada bizim konumuz olmayacaktır. Ar-
40
tık, insan Hegel'in yalnız düşünce taşıttırdığı bir soyutluk değil, ihtiyaç
ve isteklerini karşılamak için çalışan, üreten doğa parçası bir
somut gerçektir. Çünkü, Marx'a göre insan duyular taşıyıcısı bir varlıktır,
yani insanın duyulu - duyusal bir kuruluşu vardır. Ve Marx'a
göre maddecilik, insanı duyusal madde olarak görmektir. Ve bu duyusal
madde belirli bir toplumsal yaşantı içindedir; insanın üretmesi,
bölüşmesi, tüketmesi bu toplumsal yaşantı içinde gerçekleşmektedir;
kısacası insan, doğayı dönüştürmektedir. Dönüştürürken, soyutlamalar
yaratmakta ve onlardan yararlanmaktadır (işaretler, kavramlar,
en geniş anlamıyla dil). Böylelikle, Marx'tan önce düşüncenindışında
ve düşüncenin karşıtı olarak kabul edilen duyusallık düşünceye
giriyor ve düşünce ile tamamlaşıyor; başka bir deyişle, duyu
ve düşünce bir bütün halinde toplanıyorlar. İnsan yaşadıkça düşünce
yaratıcısı olacaktır; düşünce yaşamının sonucudur. Duygusallık
düşünen insanın maddesi oluyor; hareket noktası duygusallık olan
bu görüşle Marx'in maddeciliği başlıyor.
Doğa bilimleri ve insan bilimleri arasındaki ilişkide diyalektiği
görmeğe başlayan Marx, bu diyalektik fikrini Hegel'in doğasız yada
doğaya karşı felsefesine bir tepki olarak oluşturmaya ve geliştirmeye
başlamıştır. Hegel'e göre doğanın varlığı, bir soyutlamanın
onaylanmasından ya da madde olarak doğrulanmasından başka bir
şey değildir. Hegel'de bu düşünceyi gören Marx'a göre Hegel'in doğa
felsefesi bağımsız değildir; mantığa bağlıdır; öyleyse mantığın
bütünleyen kısmı ve somutlaşmasıdır. «Çünkü, Hegel sisteminin yapısı,
evrensel düşüncenin oluşunun kuramsal üretilmesi olarak tasarlanmıştır.
» Zaten Hegel'e göre bu felsefe üç kısım kapsar:
1) Mantık.
2) Doğa felsefesi.
3) Düşünce felsefesi.
Hegel'in bu kurgucu idealizmine karşı bir tepki olarak doğa bilimleri
ile insan bilimleri arasındaki diyalektiği savunmaya başlayan
Marx, «bu diyalektiğin kaynaklarını başka düşüncelerde bulmuştur;
bunlar antropolojik ve sosyolojik anlayışlardır. Bu anlayışlardan biri
Feuerbach'ın antropolojik felsefesidir; öteki, Saint - Simon'un sosyolojik
kuramı ve ekonomi politik öğretişidir.» Feuerbach felsefeyi, konusu
birleşmiş insan ve doğa olan antropolojiye indirgiyordu. Dolayısiyle
o, insan ve doğa ile yetiniyordu. Çünkü, «insanın pratik et
kinliğini bilmiyordu; daha doğrusu, doğanın, insanın bu etkinliği ile
insan tarihine girdiğini bilmiyordu. Feuerbach için, insan doğal bir
varlıktı ve doğa insan varlığının hareket noktasıydı. Ve bu yüzden
felsefesel antropoloji, Feuerbach'a göre, evrensel bir bilim olabilir-
41
di.» Böyle bir felsefesel antropoloji fikri, Feuerbach'ı bütün felsefesel
sorunları insan sorunu etrafında toplamaya götürmüştür. Bütün
uygarlık eserlerini insanın gerçek varlığının gösterileri olarak kabul
eden Feuerbach, sonunda, kendi sözleri olan bu yargıya varmıştı:
«Sanat, din, felsefe ya da bilim yalnız ve yalnız gerçek insan varlığının
olaylarıdırlar. Estetik ya da sanatsal, dinsel ya da ahlâksal,
felsefesel ya da bilimsel duyguları olan kimse gerçek ve hakikî insandır.
»
Evrensel bilim olarak antropoloji fikrinden başka, Feuerbach'da
felsefeyle doğa bilimlerinin birleştirilmesi fikri de vardır.
İşte Feuerbach'ın bu fikirleri, Marx'in doğa ve insan bilimleri
arasındaki ilişkide diyalektiği görebilmesi için «hareket noktası ya
da ilk esinlenme kaynağı» olmuştur.
Saint - Simon'un sosyolojik kuramına ve ekonomi politiğine gelince,
Marx, onlarda «toplumsal çaba olarak tasarlanan toplumsal
gerçek fikrini bulmuştu.»
Saint - Simon'a göre toplumsal çaba olan pratik etkinlik artık
yalnız kuramsal ve ideolojik bir şey değil, fakat aynı zamanda ekonomik
ve maddesel bir şeydi. Bilimlerin ayrılmasını eleştiren, insan
bilgilerinin sistemleştirilmesini isteyen, ve bu sistemin bilimlerin birleşmesi
sonucuna varmasını öneren Saint - Simon'un düşüncesi yine
Marx tarafından bilinmekteydi. Saint - Simon'un bu düşüncesi insanın
pratik etkinliğinin tümünü içeren ya da «iş halinde, hareket
halinde toplum»u inceleyen toplumsal fizyolojiydi.
Doğa ve insan bilimleri arasındaki ilişkiler konusunda Feuerbach
ve Saint - Simon'dan esinlenen Marx, onlar tarafından ileri
sürülen fikirlerle yetinmemişti. Yaptığı ekonomik incelemelerle toplumsal
ilişkilerdeki pratik etkinliğin önemini görerek, toplumsal ilişkilerin
ne derece ne denli üretim güçlerine bağlı olduklarını açıklamaya
çalıştı. Toplumsal ve ruhsal yaşantıya göre maddesel üretimde
gördüğü öncelik, onu, tarihin maddeci anlayışını hazırlamaya
götürdü. Böylece Marx, felsefeyle ekonomi politik arasındaki karşıtlığı
aşmış oluyordu. Çünkü, «Feuerbach'ın soyut insanından somut,
tarihsel, toplumsal insana geçtiği için Marx, Feuerbach'ın doğalaştırıcı
antropolojisini aşıyordu. Çünkü Marx'a göre, Feuerbach'ın
ilgilenmediği tarih, insan varlığının temeliydi ve insan, insan tarihinin
üreticisiydi.» Ayrıca, toplumsal pratiğin toplumsal yaşantının
ve tarihsel, toplumsal varlık olarak kişinin özü olduğunu ortaya
koymakla Saint - Simon'un sosyolojik öğretisini aşıyordu.
İnsanların pratik etkinliğinin tümünün bütün bilimlerin konusu
ve temeli olması gerektiğini, ve bütün bilimlerin tarih bilimine indirgendiğini
söyleyen Marx, doğa ve insan bilimlerindeki diyalektiği şu
sözleriyle açıklamış oluyordu: «Ancak bir tek bilim biliyoruz, o da
42
tarih bilimidir. Tarih iki yanlı olarak düşünülebilir; yani doğa tarihi
ve insanlar tarihi olarak ikiye bölünebilir. Ama bu iki yan zamandan
ayrılamaz; insanlar varoldukça doğa tarihi ve insanların tarihi
karşılıklı olarak birbirini etkileyecektir.»
Soru 25 : Diyalektik, bir bilim değil midir?
Hegel'in idealist diyalektiğinin tersine çevrilmesi konusunda
Marx ve Engels'in yazdıkları kendi yaptıkları benzetme yoluyla şöyle
özetlenebilir: «Hegel'in sistemi başaşağı duruyordu; biz onu ayakları
üzerine koyduk.»
Böylece diyalektik süreçler öncelikle ve özellikle maddeyi ve
onun hareketini belirtiyorlar ve insan düşüncesinde maddesel dünyanın
bir yansıması olarak beliriyorlar.
Madde harekettir düşüncesinden hareket eden Engels, diyalektiği
şöyle tanımlamıştır: «Diyalektik, dış dünyadaki ve insan düşüncesindeki
hareketin genel yasalarının bilimidir.» Başka deyişlerle
söyleyecek olursak, diyalektik, evrendeki her ilişkinin, her gelişmenin
en genel yasalarının bilimi olarak tanımlanabilir. Görülüyor ki,
diyalektik, yöntem olmadan önce ya da yöntem olarak uygulanmadan
önce bir bilimdir. Onun yöntem oluşu evrenin diyalektik gerçeğinin
gerekli bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki, evrende
bir şey, bir olay ancak başka şeylerle ilişkilerinin bütünü içinde
anlaşılabilir. Başka bir deyişle, bir şey, etkilendiği bütün ve bütünün
kendine yaptığı etkilerle anlaşılabilir. Evrendeki bir şeyi, bir
olayı anlamak için bu yolu ya da bu yöntemi seçmek yönteminin diyalektik
olduğunu gösterir. Bilim olarak diyalektiğin gelişmesi ve
ilerlemesi de doğa ve insan bilimlerinin ilerlemelerine bağlıdır.
Soru 26 : Toplum diyalektiğinin doğa diyalektiğinden farkı nedir?
Doğa ile toplum arasında diyalektik ilişkiler vardır; bu, zaten bilinen
bir gerçektir. Ve bilim olan diyalektiğin evrendeki her ilişkinin,
her çelişmenin en genel yasalarının bilimi olarak tanımlandığını da
gördük. Fakat, bilim olarak diyalektiğin doğa diyalektiği ve toplum
diyalektiği olarak ikiye ayrılması, doğa ve toplum verilerinin birbirlerinden
farklı oluşlarının gerekli bir sonucudur. Şöyle ki, doğa ya
da maddedeki diyalektik etki ve tepki, olumlu ve olumsuz elektrik,
atomların birleşmesi ve bölünmesi gibi öğelerin varlığı ve çelişmeleriyle
açıklanır. Bu, doğadaki öğelerin toplumdaki öğelere göre dar-
43
lığını ve azlığını gösterir. Oysa, toplumlardaki grupları ve sınıfları
oluşturan insanların doğada hiç olmayan irade, düşünce ve düşünce
özgürlüğü gibi insan yetenekleriyle bezenmesi toplumlardaki diyalektiğin
genişliğini ve zenginliğini gösterir. Bu yüzden doğa diyalektiği
olan diyalektik maddeciliğin ilkelerini, toplum diyalektiği olan
tarihsel maddecilik yoluyla toplumlara aynen uygulamak istemek,
toplumları yalnız doğaya ya da maddeye indirgemek demek olacaktır.
Doğa diyalektiği, doğadaki her ilişkinin ve her gelişmenin en genel
yasalarını ortaya koymaktadır; fakat bunların toplumlardaki her
ilişkide de, her gelişmede de en genel yasalar olarak görüleceğini
sanmak, maddeye göre insan yeteneklerini unutmak ve doğa tarihi
ile toplumların tarihini bir tutmak olacaktır. Böyle bir doğmadan
kurtulmak için tarihsel maddeciliği yöntem olarak her toplumun kendi
özel ve somut tarihine göre ya da kendi tarihsel evrimine göre
uygulamak, her toplumun tarihsel özgürlüğü gerçeğinden hareket
eden en bilimsel yaklaşım olacaktır. Çünkü, tarihsel özgürlük, tarihin
zaman ve mekâna bağlı olarak kazandığı özellikleri göstermektedir.
Fakat, toplum diyalektiği olaraK tarihsel maddeciliğin ilk işi,
toplumlardaki her ilişkinin ve her gelişmenin yasalarını ortaya koymaktır.
Ve bu durumuyla tarihsel maddecilik bir bilimdir. Tarihsel
maddeciliğin yöntem olarak uygulanması hemen yukarıda söylediğimiz
gibi tamamıyle «tarihsel özgürlük ilkesi»ne bağlıdır.
Doğa ile toplum arasındaki diyalektik ilişkiler gerçeği ve her ikisinin
tarihinin birbirini koşullandırması gerçeği kesin bir bilgi olarak
bilinmektedir.
Gerek doğa ve maddenin hareketi bakımından gerek tarih ve toplumun
gelişmesinin nesnel yasaları bakımından maddecilik ve diyalektik
birbirinden ayrılmayacak biçimde kaynaşarak diyalektik maddecilik
görüşünün ya da sisteminin kurulmasını sağlamıştır. Şu halde,
mekanist maddecilik önce düzeltilmiş ve sonra tamamlanmıştır.
İlk diyalektik olan doğa diyalektiğinin yasalarını sistemleştiren diyalektik
maddecilik içinde tarihsel maddecilik özel bir olgu olarak kendi
gerçeğini sunmaktadır.
Soru 27 : Marx'a göre tarihsel maddecilik nedir? Marx'in toplumsal
sınıf kavramı nasıl tanımlanabilir?
Diyalektiği ayakları üzerine koymakla idealist bir varlıkbilim yerine
maddeci bir varlıkbilim kuran Marx, bu maddeci varlıkbilimin evrendeki
ilk gerçeği ya da ilk veriyi açıklayabileceğini ortaya koymuştu.
Fakat, Hegel tarafından bulunan diyalektiğin yasalarını da
olduğu gibi kabul etmişti.
44
Doğada görülen diyalektik, doğanın hareket halinde maddeden
oluşmuş bir bütün olduğunu ve ilerleyen bir evrim içinde art arda
düzeylere ulaşarak daha yüksek bir nicel karmaşıklık derecesinde,
birdenbire bir dönüşümle, tamamıyle yeni nitel değişmeler meydana
getirdiğini gösteriyordu. Bu yüzden, doğa diyalektiği her şeyden önce
diyalektik maddecilik olarak sistemleşiyordu. Bu diyalektik maddecilik
içinde tarihsel maddeciliğin ya da toplum diyalektiğinin özel
bir olgu olarak kendi gerçeğini sunması, bir doğa parçası olan insanın
aynı zamanda bir insan gerçeği olan duyusal madde varlığına
(düşünce ve düşünce özgürlüğü) sahip olmasından ileri gelmektedir.
Bu bakımdan, insanların ve onların meydana getirdiği toplumların
gelişmesinin yasaları ve tarihi, maddenin gelişmesinin yasalarından
ve tarihinden farklı olarak özellikler taşımakta ve oluşmaktadır.
İhtiyacı olan, onu karşılamak için çalışan, üreten, üretmek için
üretim araçlarından yararlanan, insanın madde olmaktan başka, doğal
varlık olmaktan başka doğa ile bir ortaklığı olamaz.
Doğadaki hareket ve değişmelerin doğadaki çelişmelerin sonucu
olduklarını, yani doğadaki çelişmelerin nicel değişmelerden geçerek,
birdenbire bir dönüşümle, nitel değişmeler meydana getirdiklerini,
doğa bilimleri bize göstermekte ve açıklamaktadır. Örneğin, doğa
bilimlerinden fizik, olumlu ve olumsuz elektrik akımı kavramlarıyla
kendi alanının çelişmelerini; doğa bilimlerinden kimya, atomların
birleşmesi ve bölünmesi kavramlarıyla kendi alanının çelişmelerini;
doğa bilimlerinden mekanik, etki ve tepki kavramlarıyla kendi
alanının çelişmelerini gösterir.
Genel olarak toplum bilimlere özel olarak sosyolojiye gelince,
Marx'tan beri bu bilimlerde sınıfların çatışması kavramıyla, toplumlardaki
çelişmeler gösterilmektedir. Marx, önceleri ve çoğu zaman,
doğadaki çelişmelerin nicel değişmelerden geçerek, birdenbire bir
dönüşümle yani devrimle, nitel değişmeler meydana getirdikleri gibi
toplumlardaki sınıflar çatışması olan çelişmelerin bir devrimle yok
edileceğini kesinlikle söylediği halde, sonraları, toplumlardaki sınıflar
çatışmasının devrimden başka olanaklarla da (derece derece dönüşümlerle)
yok edilebileceğini öneren düşüncelere sahip olduğunu zaman
zaman göstermiştir. Marx'taki bu durumu ayrıntılarına varıncaya
kadar açıklamak burada konumuz olmayacaktır. Fakat, onun
düşüncesinin özü, diyalektik bir zorunluk olarak toplumlardaki gelişmenin
sınıflar çatışmasıyle sağlanmasıdır.
Marx'in eserlerinde, toplumsal sınıfın öğreti olarak kesin bir
tanımının bulunmadığı zaten bilinmektedir. «Marx, eserlerinde çeşitli
toplumsal tabakalara sınıf statüsünü vermiştir.» Araştırmalarında
o, Batı toplumlarını ikiden fazla sınıflara ayırmıştır. Örneğin Louis
Bonaporte'ın 18 Brumaire'inde beş sınıf görülmektedir; bunlar köy-
45
lüler, işçiler, küçük burjuvalar, arazi aristokrasisi ve kapitalist burjuvazi
olmak üzere beş sınıftır. Almanya'da Devrim ve Karşı Devrim'de
yalnız köy toplumsal yapısında köleler, göçebe tarım işçileri,
küçük köylüler ve büyük köylüler olmak üzere dört sınıf açıklanmak
istenmektedir. Alman İdeolojisi'nde kentlerin nüfusu ve köylerin
nüfusu olarak nüfusun, iki büyük sınıf halinde bölünmesinden
söz edilmektedir. Alman İdeolojisi'nde, kentler ve köyler arasındaki
ilişkilerde sınıf mücadelesinin ve sınıfların karşıtlığının en yetkin
örneğini görmek isteyen Marx'a göre, «en büyük (maddî iş ve manevî
iş) bölümü kentin ve köyün birbirinden ayrılmasıdır. Kentla
köy arasındaki karşıtlık, barbarlıktan uygarlığa, kabileler rejiminden
devlete, yörellikten ulusa geçişle başlar ve günümüze kadar bütün
uygarlık tarihinde görülür (...). Ve böylece doğrudan doğruya işbölümüne
ve üretim aletlerine dayanarak nüfusun, ilk olarak, iki
büyük sınıf halinde bölünmesi görülür.» «Zaten kent, nüfusun, üretim
aletlerinin, sermayenin, zevklerin, ihtiyaçların bir yerde toplanma
olgusudur; oysa köy, bu olgunun tersine yalnızlığın ve ayrılmanın
yeridir.» «Kent ve köy arasındaki karşıtlık ancak özel mülkiyet
çerçevesi içinde var olabilir.» Fakat Marx'in sınıf dediği gerçekler,
«kendine özgü statü ve yaşama tarzları olan ve tipoloji olarak
var olan toplumsal gerçeklerdir.» Fakat, kesin olarak sınıfın tanımı
yine yapılmadığı halde, Marx'in eserlerinin bazılarında gerçek sınıf
kavramı anlatılmış olmaktadır. «Yani Marx, sonunda, toplumu birbirine
karşıt ikili ve tarihsel olarak yönsemeli bir bölüm olarak anlatmıştır.
»
Temel diyalektik öğesi toplumsal sınıf kavramı olan Marx'in
eserlerinde içerik olarak bulunan toplumsal sınıf, bazı Marxsist düşünürlerce
şu özel niteliklerle tanımlanmak istenmiştir: «Toplumsal
sınıf, bir üretim sistemi içinde belirli bir yere sahip tarihsel bir kategoridir.
— Toplumsal sınıfın üyelerinin üretim araçlarıyla belli ilişkileri
vardır.
— Toplumsal sınıf, üretimin sonuçlarının dağılmasında belli bir
pay alır.
— Üretim araçlarıyla ilişkiler mülkiyet ilişkileri üzerine kurulmuştur.
— En az bir halde de olsa, sınıf bilincine varmayan toplumsal
sınıf olmaz.
Bu (en az) bir toplumsal sınıfın bazı bireylerinde bulunabilir.»
Marx'in eserlerinde içerik olarak bulunan toplumsal sınıf, kimi
sosyologlarca da ve daha kısa bir biçimde aşağı yukarı şöyle tanımlanmaktadır:
«Toplumsal sınıflar, ekonomik ürünlerin üretimin-
46
de, dolaşımında ve bölüşülmesinde belirli bir rolü olan gerçek toplumsal
birliklerdir. Bu rol, iktidarı ele geçirmek için aralarında mücadele
olan bu sınıfların yaşama düzeyini, sınıf bilincini, ideolojisini,
kültürünü, siyasal tutumunu, v.b... belirler.»
Toplumsal sınıflar konusunda Marx'in kullandığı terimler olan
üretim, üretim gücü, sınıf bilincine varma, ideoloji, tarihsel kategori,
toplumsal birlik, bir sınıfın başka sınıflarla ilişkisi gibi gerçekler
üzerinde Marx'in düşüncesinin de zaman zaman değiştiğini belgeleyen
incelemecilerden, düşünürlerden bazıları, genel olarak Marx'ındüşüncesinde
şu önermenin hiç değişmediğini ileri sürmektedirler:
«Marx'a göre her toplum tipinde üretim güçleri ve üretim ilişkileri
toplumsal yapıyı, toplumların sınıflara bölünmesini, bilinci, ideoloji
ve kültürü belirleyen temeli oluştururlar.» Böylece Marx, toplumsal sınıf
kavramını, somut toplumsal yapı çözümlemeleri için bir hareket
noktası olarak almış olmaktadır.
Marx'a göre, «Toplumun ekonomik yapısı, üstünde hukuksal ve
siyasal üstyapının yükseldiği gerçek temeldir ve bu gerçek temele
toplumsal bilincin belirlenmiş biçimleri tekabül eder... Maddesel
yaşantının üretim biçimi toplumsal, siyasal ve tinsel yaşantı süreçlerinin
bütününü koşullandırır.» Bu düşünceden hareket eden
Marx'a göre, toplumların tarihi, dolayısiyle bütün tarih toplumsal sınıflar
arasındaki mücadeleler tarihidir ve bu toplumsal sınıflar da
devirlerinin ekonomik ilişkilerinin ürünüdürler. Böylece Marx, tarihte
her zaman bir toplumun ekonomik yapısının üstyapısal bütün kurumları
açıklayan gerçek temeli oluşturduğunu ispatlamaya çalışıyordu.
Tarihsel maddecilik deyimi Marx'in öğretisini ya da onun toplumsal
evrim kuramını belirtmek için ilk kez Engels tarafından kullanılmıştır.
Soru 28 : Marx'a göre üretim ilişkisi nedir? Yabancılaşma nasıl
olur?
Toplum, bir insan yığını ya da basit bir insanlar toplamı değildir.
Ve doğaya karşı birleşen insanların meydana getirdikleri toplumların
yaşayabilmeleri için en temel süreç üretim sürecidir. Bu
sürecin aldığı biçim yani üretim biçimi toplumların temel yapısınımaddesel
temeli olan altyapıyı meydana getirir. Üretim biçimi bir düzen
biçimidir: bir toplumun tarihinde belirli bir çağdaki üretim güçlerinin
düzenlenişini gösterir. Üretim güçleri, üretim araçları denilen
(toprak ya da doğal kaynaklar, ham maddeler, her türlü teknik gibi)
araçların ve bunları kullanan insan emeğinin tümüdür.
47
Marx'a göre, biçimi ne olursa olsun bir toplumda insanları birleştiren
ilişkiler her şeyden önce maddesel ilişkilerdir ve bu ilişkiler
beslenme, giyinme, korunma zorunluğuyla belirlenmişlerdir. Bu
temel maddesel ilişkileri Marx, üretim güçleri ve üretim ilişkileri olarak
adlandırır. Ve ona göre, bu temel maddesel ilişkiler bir bütün
oluşturur ki onu da altyapı olarak adlandırır. «Marx'ın bütün siyaset
sosyolojisinin konusu, toplumsal ve siyasal yapının üretimle bağlantısını
göstermektir.» Marx'a göre, toplumsal yapı ve devlet sürekli
olarak belirlenmiş bireylerin yani gerçekte olduğu gibi maddesel
olarak davranan ve üreten bireylerin yaşantı süreçlerinin bir
sonucudur. Bu yüzden Marx, özellikle Alman İdeolojisi'nde işbölümü
ve devlet, mülkiyet ve devlet, toplumsal sınıflar ve devlet bağlantısını
açiklamayı amaçlamaktadır. «İşbölümü ve özel mülkiyet özdeş
deyimlerdir; birinde (işbölümünde) etkinliğe göre belli olan şey,
ötekinde (özel mülkiyette) etkinliğin ürününe göre belli olmaktadır
» diyen Marx'a göre, işbölümünün değişik gelişme dereceleri
bir o kadar mülkiyetin değişik biçimlerini gösterir; yani işbölümünün
bir derecesi gereçler, âlet ve işin ürünü bakımından bireylerin karşılıklı
ilişkilerini de belirler.
Bütün bu düşüncelerinin yanı sıra Marx, işbölümünün kimilerine
yöneticilik rolü ya da görevi verdiğini ve «İşbölümü, Siyasal İktidarın
doğuşu, Sınıfların kökeni, Mülkiyet biçimleri»nin, gelişmeleri
birbirine paralel olgular olduğunu savunur.
Marx'a göre, üretim biçimi, toplumsal ilişkilerle nitelendirilmiş
bir toplum biçimini gösterir; toplumsal ilişkiler de üretim ilişkileri tarafından
belirlenir ya da onların baskısı altındadırlar. Şu halde, bir
toplumda temel ilişkiler üretim ilişkileridir. Üretim ilişkilerinin ilk
koşulu teknik işbölümüdür; toplumun doğa ile ilişkilerinin düzenlenmesidir.
Bu teknik işbölümüne üretim ilişkileri toplumsal işbölümünü
ekler; çünkü insanların üretim sürecine katılışları farklıdır; insanlar
farklı görevleri yerine getirirler. Üretim ilişkileri teknik ve toplumsal
işbölümü olarak gerçekleşmektedir. Yine görülüyor ki, altyapı
olan üretim biçimi üretim güçlerinden ve onların düzenlenmesi
olan üretim ilişkilerinden meydana gelmiştir. İşte bu altyapı toplumların
üstyapısal olguları dediğimiz hukuku, toplumsal rejimi, siyasal
kurumları, inançları, dili, ideolojileri v.b. yaratan temel yapıdır. Bu
temel yapı kapsamındaki en önemli etken de mülkiyet ilişkileri yani
üretim amaçlarının mülkiyet biçimidir. İlk koşulu belirli bir düzeydeki
üretim güçleri olan üretim ilişkilerinin meydana getirdiği üretim
biçimi bir toplumsal bütündür, bir toplumsal yapıdır. Zaten, Marx,
üretim araçları mülkiyetinin ve toplumsal işbölümünün düzenlenişi
olarak ele alınan toplumsal yapıya üretim biçimi adını vermektedir.
Bu üretim biçiminin gelişmesini üretim araçlarına sahip olanlarla sa-
48
hip olmayanlar arasındaki çatışmalarla yani sınıf çelişmeleriyle
açıklayan Marx'a göre, tarih ya da üretim biçimindeki değişiklikler,
üretim güçlerindeki ve üretim ilişkilerindeki gelişmelerini yansıtır.
Marx'a göre üretim araçları sahipliğinin aldığı olumsuz biçim ve
yarattığı koşullar, insan olanaklarının gerçekleşmesini engellemektedir.
İnsanın özüne ters düşmesi, insanın olanaklarına ters düşmesi
olarak bildiğimiz yabancılaşmanın kaynağı bu engelleyici durumdan
itibaren aranmaktadır. Marx, «genel olarak insanın», «asıl insanın
» gerçek niteliğinin bilinmesi gerektiğini ileri sürmektedir.
Marx, sömürücülüğü ortadan kaldırabilecek, yabancılaşmayı azaltacak
«antropolojik bir siyaset» düşünmekte ve bunun, üretim araçlarının
kamulaştırılmasıyle gerçekleşebileceğini önermektedir.
Soru 29 : Marx'in sosyolojisi ve sosyolojik araştırma yöntemi
nasıl eleştirilmelidir?
Her şeyden önce Marx, tarihi ya da toplumsal evrimi Comte ve
Comte'tan önceki düşünürler gibi çizgisel bir görünüş içinde incelememekte,
bir diyalektik olarak, bir karşıt güçler oyunu olarak sunmaktadır.
Biliniyor ki, Comte ve ondan önceki düşünürlere göre, insan
ve toplum gelişiyorlardı, fakat temel yapılarında değişmiyorlardı.
Hegel'den esinlendiği ve ters çevirdiği oluş felsefesinden hareket
ederek Marx, gerçek tarih yönünde insanı ve toplumu yorumlamaya
çalışıyordu. Kısacası Marx mekanik ve çizgisel ilerleme düşüncesine
karşı çıkarak, tarihi, diyalektik evrimle açıklıyordu.
Marx, toplumların tarihsel evrimi içinde sırasıyle şu üretim biçimlerini
ayırdetmektedir: Asya tipi üretim biçimi, ilkel toplum, kölelik,
derebeylik (feodalisme), kapitalizm, sosyalizm.
İlk tarihsel şemasını yukarıdaki gelişme sırasıyle gösteren
Marx, sonradan, Asya tipi üretim biçimini tarihsel şemadan çıkarmıştır.
Marx'in kendisinin de pek açıkça nedenini belirtmediği bu çıkarma
ya da bir yana atma hakkındaki değişik yorumları şöyle
özetleyebiliriz: «Ya Marx, Asya tipi üretim biçiminin incelenmesini
geleceğe bırakmıştı, ya da Asya tipi üretim biçimini tarihsel gelişme
için farklı bir yol olarak düşünüyordu.»
Yukarıdaki sırada görülen toplumsal yapı şeması ya da «ekonominin
ilerleyişini ifade eden bu dizi» kuramsal olarak ve tarihsel
kategoriler olarak Batı Avrupa'da tamamlanmıştır. Başka bir
deyişle bu dizi, kapitalist toplumun tarihsel kategorilerini göstermektedir.
Kapital'de yalnız Avrupa tarihinin incelendiği ve bu tarihin özellikle
İngiltere'den ve onun ondokuzuncu yüzyıldaki ekonomik büyü-
49
mesinden itibaren incelendiği bilinmektedir. Beş aşamalı bu tarihsel
şema, Marx'in Avrupa ile ilgili araştırmalarının sonucudur. Ve
Marx, bir toplumsal yapının, daha doğrusu kapitalist üretim biçimli
toplumların başka toplumsal yapı ya da toplumsal örgütlenme biçimlerine
nazaran değişiklikler, özellikler sunduğunu göstermiş olmaktadır.
Örneğin, bu özellikler «kapitalist toplumun bireylerinin bilinçlerinde,
insan ilişkileri yerine tecim eşyalarının değerinin, nitelik
yerine niceliğin geçtiğinin» belirtisidirler. Kapitalist toplumlarda
«toplumsal yaşantının öteki kesimlerine nazaran özerk ekonomik kesim
gelişmekte ve gittikçe güçlü olarak öteki kesimleri etkilemektedir;
oysa, gittikçe az olarak onların etkisi altında kalmaktadır.»
Marx'in, biiincin her zaman ve her yerde eşya üreten çalışmanın
basit bir yansıması olduğunu asla söylemediği bilinmektedir. Fakat,
özellikle «pazar için üretim yapan kapitalist toplumda, özerk bir
ekonomik kesimin gelişmesinin gitgide bilincin her etken görevini
kaldırmağa ve onu altyapının edilgin basit bir yansıması haline dönüştürmeğe
yöneldiğini göstermiştir.» Başka bir deyişle, Marx, her
şeyi ekonomik olgu ile açıklamış olmamakta, «ekonomik bir belirleyiciliği
formül haline getirmemekte» fakat, «ekonomi ile belirlenmenin
kapitalizmle başladığını» ve kapitalizmin özelliği olduğunu göstermiş
olmaktadır. Ekonomik belirleyicilik ya da ekonominin başat
(en başta gelen etken) oluşu burjuvazi ile meydana gelmiştir. Görülüyor
ki, Marx'in tarihsel maddeciliği ondokuzuncu yüzyıl Batı Avrupasına
uygulandığı zaman ancaK geçerliliğini vs bir anlam taşıyıcısı
olduğunu göstermektedir. Zaten, Marx, kapitalizmin tarihsel ön
şartı olarak gördüğü derebeylikte, bütün toplumsal ilişkileri belirleyenin
ekonomik olgu olmadığını, bütün toplumsal ilişkiler «kişilerarası
ilişkiler olarak görünmektedir» demekle göstermektedir. Derebeylik
baskıcı bir toplumdur; fakat, bağımlılık kişisel ilişkileri söz
konusudur. Derebeylikteki ekonomik yaşantı kapitalist toplumda olduğu
gibi değildir, yani kendisini amaç olarak daha ortaya koyma-
«mış ve kendi başına buyruk değildi. Derebeylikte, aralarında paranın
da bulunduğu şeyler arasındaki ilişkiler kişisel ilişkilere bağlıdırlar.
Oysa, kapitalist toplumda, kişiler arasındaki ilişkiler şeylerden
ve bu şeyler arasındaki ilişkiden geçmektedir: Eşya, para, sermaye.
Görülüyor ki, Marx'in tarihsel şeması Batı Avrupa'daki tarihsel
kategorileri gösteren bir şemadır. Bu şemayı ya da bu tarihsel
kategorileri dünyadaki bütün toplumlar için ebedî şema, ebedî kategoriler
sanmak ve bu yüzden onları, bütün toplumların tarihsel
evrimini açıklamak için uygulamak, işin ya da araştırmanın başında
yöntembilimsel en büyük yanlışlığa düşmek demek olacaktır.
Çünkü, bütün toplumlardaki gelişmeyi, ondokuzuncu yüzyılda Batı
50
Avrupa'daki gelişmeyi açıklamış olan tarihsel maddeciliği mekanik
olarak uygulamakla açıklamağa çalışmak, her toplumun özel ve somut
tarihini araştırma alanına almamak ve dolayısiyle inkâr etmek
demek olacaktır.
«Başka toplumlardan başka örnekler verildiğinde, ekonominin, bütün
toplumlarda, tarih boyunca kendini gösteren ve genel bir kategori
olmadığı anlaşılmaktadır.» Öyleyse, tarihsel maddeciliği kapitalizmin
özelliği olan ekonomik'e indirgemek doğru olmayacaktır.
Şu halde, kapitalist olmayan toplumlardaki başka belirleyicileri
(köy - şehir ilişkileri, bürokrasi, teknokrasi) ve onların yarattıkları
çelişmeleri, çelişmeleri kapsayacak biçimde insan bilincinin toplumsal
belirlenmesini araştıran bir tarihsel maddeciliği savunmak
gerekecektir. Ve bir toplumda en önemli süreç üretim süreci olduğuna
göre ve bu üretim sürecinin aldığı biçimler bakımından, böyle
bir tarihsel maddecilik içinde altyapı - üstyapı kuramı yerini almalıdır.
Marksizmin çağdaş kuramcılarının en önemlilerinden biri olan
Henri Lefebvre şunları yazmaktadır: «Aslında, Marx'ın üzerinde önemle
durduğu yönseme (tendance) olgusudur. Tarihte yönsemeler olmuştur;
şimdi de yönsemeler vardır; bu yönsemeler çelişen başka
yönsemelerle çatışma halindedir. Bir üretim biçiminin kurulması
için yönseme, bir yandan, geçmişin üretim biçimlerinden artakalanla
çatışma halindedir; öte yandan da geleceğin üretim biçiminin tohumlarıyla
çatışma halindedir. Marx için önemli olan geçişlerdir; çünkü,
geçişler yapılardan daha anlamlı ve daha gerçektirler.»
Yine Marksizmin çağdaş kuramcılarının başka bir önemlisi
olan George Lukacs şunları söylüyor: «Marxsizmi burjuva biliminden
kesin bir biçimde ayıran, tarihin açıklanmasındaki ekonomik
nedenlerin en başta gelmesi değil, bütünlük görüşüdür. Bütünlük kategorisi
yani bütünün kısımlar üzerine evrensel ve belirleyici etkisi
Marx'in yönteminin özünü meydana getirir. Marx bu yöntemi Hegel'den
almıştır, fakat onu, ondan tamamiyle yeni bir bilimin temelini
yapacak biçimde dönüştürmüştür.»
Şu da biliniyor ki, Marx'a göre, üretim güçleri yalnız maddesel
güçlere ya da en geniş anlamıyla ekonomik üretime indirgenemez.
Marx, özellikle ilk kitaplarında maddesel çalışma içindeki ve onu
etkileyen düşüncel üretimi söz konusu etmiştir. Ve toplumsal varlık
tarafından belirlendiğini söylediği bilincin ya da düşüncenin aynı
zamanda bir üretim gücü olduğunu anlatmak istemiştir. Başka
bir deyişle, ekonomik temelle ideolojik üstyapı arasındaki karşılıklı
ilişkiler olgusu Marx'ın üzerinde önemle durduğu bir konudur.
Toplumun ya da toplumsal gerçeğin açıklanmasında kullanılacak
araştırma yöntemi olarak «klasik ekonomi politiğe özgü» soyut bir
51
yönteme karşı gelen Marx, «ekonomi politikteki tarihsel okula özgü»
tasvirî yönteme de karşı gelmiştir. Toplum araştırmalarında uygulanacak
yöntemin gerçeği yansıtabilecek kapsamı üzerinde özellikle
durulması gerektiğini öneren Marx'a göre «somut somuttur, çünkü
birçok belirlemenin sentezidir; yani somut çeşidin birliğidir.» Ve somutun
açıklanabilmesinde izlenecek yol olarak Marx şu işlemi önermektedir:
«Somutu tanımak için, somuttan soyuta ve soyuttan somuta
çift olarak baştan başa inceleme yapmak gerekir.» Hegel'in
İdealist diyalektiğini daha önceki sayfalarda gördüğümüz biçimde
eleştiren Marx, bilimsel araştırmalardaki soyutlamanın hem Hegel
diyalektiğinden apayrı bir şey olduğunu hem de bilimler için bir zorunluluk
olduğunu şöyle açıklamaktadır: «Örneğin Hegel, tasarlamak
yanılsaması içinde, gerçeği kendi kendinde emilen düşüncenin sonucu
olarak verdi, gösterdi... Oysa soyuttan somuta giden yöntem,
somutu somut bir şey gibi zihinsel olarak tekrar üretmek için, ancak
somutu kendine mal edebilmede düşünceyle iş gören tarzdır.»
Bir toplumu açıklayabilmek için yapılacak araştırmalarda, bilimsel
bir yöntemin öncelik vereceği hareket noktasının ekonomik belirleyicilik
olduğunu ileri sürmek için Marx şunları söylemektedir:
«Toplumun anatomisi ekonomide aranacaktır, maddesel üretim
güçleri öteki üretim güçlerinden önce gelir.» Şunu belirtmek gerekir
ki Marx'ın yöntembilimsel bu niyeti, daha önce de söylediğimiz gibi
tarihsel maddeciliği kapitalizmin özelliği olan ekonomik'e indirgemek
demektir. Böyle bir tutumun, her toplumun özel ve somut gerçeğini
araştırma alanına almamak gibi bir sakıncası olduğunu daha
önceki sayfalarda söylemeye çalışmıştık.
Gerçek tarih yönünde insanı ve toplumu yorumlamaya çalışmak
gibi en bilimsel tavırla işe başlayan Marx'ın yöntembilimdeki ve
dolayısiyle toplumsal yapı şemasındaki en büyük eksiklik görecelik
(relativizm) eksikliğidir. Marx, insan bilincinin toplumsal belirlenmesini
araştıran bir tarihsel maddecilik yerine, «toplumsal gerçeğin olgularını
üretim güçlerine, üretim ilişkilerine, sınıf bilincine ve ideolojiye
indirgemek eğilimini göstermişir.» Oysa, üretimden düşünceye
kadar toplumsal gerçeğin olgularının «hiyerarşisi toplumsal yapı
tiplerine ve belirginleşmemiş (alttaki) tüm toplumsal olaylara göre
değişmektedir.»
Soru 30 : Frederic Le Play neden sosyolojinin kurucuları arasında
yer alamaz?
Ülkemizin bazı üniversitelerinin sosyoloji bölümlerinde ya da
sosyoloji dersleri verilen fakültelerinde birtakım sosyoloji öğretim
52
üye ve görevlilerince sosyolojinin kurucularından biri ve büyük sosyolog
olarak sunulan Frederic Le Play (1806-1884). aslında, evrensel
ve belirleyici hiçbir nedenden hareket etmeyen aşırı katolik bir düşünürdür.
Sosyoloji deyimi yerine toplumsal bilim (science sociale)
deyimini kullanan ve bu addaki okulun kurucusu olan Le Play, sosyolojiye
kuramsal hiçbir katkıda bulunmamıştır.
Play'in ve okulunun kurmak istediği toplumsal ve siyasal öğreti,
aslında bir ahlâk öğretişidir ve bu ahlâk öğretisi toplumsal
katolisizmden başka bir şey değildir. 1864'te yayınlanan «Fransa'da
Toplumsal Reform» adlı kitabında, Le Play, toplumsal reformu her
şeyden önce, ahlâk reformuna indirgemektedir. Ve bununla yeni bir
reform hazırlayıcısı da değildir; fakat, «teknik ve sanayi ilerlemeleri
sonucu Avrupa toplumlarının unuttukları ebedî ahlâk kurallarına
» tekrar dönülmesini istemektedir.
Le Play'in ahlâk reformunun başlıca amacı davranışların reformudur.
Bu reform için Le Play iyilik ve kötülük olmak üzere iki kavramdan
hareket etmektedir. Ona göre, iyilik, genel ahenktir. Bu
ahenk, atölyede işverenle işçi arasında; toplumda devletle birey arasında;
ailede çocuklarla ana - babalar arasında, gençlerle ihtiyarlar
arasında, erkeklerle kadınlar arasında hüküm sürmelidir.
Le Play'e göre, kötülük dengesizlik yaratan toplumsal
karşıtlıktır; toplumsal karşıtlık zenginleri fakirlere, işverenleri
işçilere, ihtiyarları gençlere karşı kılmaktadır; bu, ikincilerin
birincilere karşı başkaldırması ve kini demektir; fakat, birincilerin
de bencilliği demektir. İşverenler ve işçiler, kendi özel çıkarlarını
unutmakta ve «karşılıklı sevgi ve yardım ödevlerinden kurtulmaktadırlar.
» Le Play'e göre kötülüğün kökü Allanın ve onun
on emrinin unutulmasında bulunmaktadır. Örneğin, en başta Allaha,
babaya, kadına saygının yitirilmesi toplumdaki kötülükleri yaratmaktadır.
Onsekizinci yüzyıl düşünürlerini, Allaha inancı sarstıkları
için eleştiren ve kınayan Le Play, J. J. Rousseau'nun insanın
doğuştan iyi olduğunu savunan öğretisinde bütün kötülüklerin kaynağını
bulmaktadır. Ve ona göre, Rousseau'nun bu kuramı Hıristiyanlıktaki
bütün insanların Âdem'in kişiliğinde işlemiş oldukları günaha
(meyve-i memnudan tatmak günahına) ters düşer. Ekonomik
ve toplumsal yapılardaki değişmeler yerine Allaha, babaya, işverene
saygı gibi insan davranışlarında ahlâk değişmeleri isteyen Le
Play'e göre, her şeyden önce, kuşaklar, cinsiyetler ve toplumsal sınıflar
arasında geleneksel hiyerarşiyi sürdüren bir ahlâk reformu
yapmalıdır.
Yukarıda bir kısmını açıklamaya çalıştığımız bir önyargılar ve
doğmalar bütününün etkisi altında gönüllü olarak kalan Le Play,
öznelliği ve keyfiliği hiç bırakmadan ve dolayısiyle evrensel ve be-
53
lirleyici hiçbir veriden hareket etmeyerek yaptığı aile sınıflamasında,
ataerkil aile ile «kararsız» aile arasında koyduğu kök aileyi
ideal modeli olarak sunmaktadır. Çünkü, Le Play'e göre, kök aile,
ataerkil aileden gelenek düşüncesini, kamu duygusunu; kararsız
aileden yenilik ve bireycilik düşüncelerini alarak ideal bir aile
olacaktır.
Le Play'e göre, toplumsal temel birimi, temel hücresi aile olmalıdır;
aile, demokrasinin oluşumunu ve ilerlemelerini durdurabilecek
olan bir gruptur. Çünkü, Le Play'e göre, toplumsal düzenin ve
onun otoriter yapısının garantisi olan ailedeki babanın gücü ekonomik
ve toplumsal oluşumu denetler, dolayısiyle demokrasinin
ilerlemelerini engeller.
Le Play'in düşünce ve önerilerinin pek çoğu katolik kilisesince
benimsenmiştir; çünkü, Katolik kilisesi kendi kendini «hiyerarşi
» olarak tanımlamaktadır. Bu kilisenin demokrasiyi kabul etmesi
kendi hiyerarşik yapısının yıkılması demektir; Katolik kilisenin
demokrasi düşmanlığı özellikle bundan ileri gelir.
Düşünce ve önerilerini sıralamaya devam ettikçe çağdaş sosyolojinin
kurucularından asla biri olmadığı gittikçe daha da kesinleşecek
olan Le Play'in araştırmacılığının da bugünkü Amerikan
sosyolojisinin kaynağı olduğunu söylersek, bugün ülkemizdeki bazı
Le Play'ci çabaların anlamsızlığı ve yararsızlığı hatırlatılmış
olunur.
Avrupa İşçileri, İşin Örgütlenmesi, Ailenin Örgütlenmesi adını
taşıyan kitaplarında, aile tipleri ve özellikle işçi aileleri üzerine yaptığı
araştırmaları sunan Le Play, monografik ve istatistik tekniklerden
yararlanmıştır. Fakat, zaten, yalnız istatistiğin verdiği nicelikle
ve ayrıntılı monografik tasvirle yetinen araştırmalarını, toplumsal
yapı ve toplumsal evrimle ilgili yanlış görüşleri büsbütün değersiz
kılmıştır.
Soru 31 : Spencer'in doğacı sosyolojisi hangi etkinin sonucuydu?
Spencer, sosyolojide görevselciliğin (fonctionnalisme)
başlatıcısı sayılmış olmaz mı?
Genel olarak İngiliz sosyolojisinin kurucuları Darvinizmin biyolojik
evrimciliğiyle beslendiler. Evrimci biyolojinin kuramsal şemalarını
ve yöntemini taklit ederek sosyolojiden bir doğabilimi yapmaya
çalıştılar.
İngiliz filozof ve sosyoloğu Herbert Spencer (1820-1903). Comte'un
da tersine «devamcı ve doğacı bir tekçilik - monizm» geliştiriyordu.
Böylece, doğa bilimleriyle toplum bilimleri arasındaki farkları ve
54
sınırları ortadan kaldırmış oluyordu. Toplumun ve toplumsalın organik
üstü özelliğini biyolojik organizmadan ayırt etmesini bildiği
halde, yine toplumu geniş bir biyolojik organizma olarak düşünmüş
ve evrimci bir kurama bağlı olarak organcı bir kuram oluşturmak
istemiştir. Amacı, biyolojik organizmalara uygulanan evrim yasalarının
topluma da uygulanabileceğini ileri sürmektir. Darvinizmin
biyolojik evrimciliğinin etkisi altında kalan Spencer'in tasarladığı
toplumsal evrim yasaları şöyle özetlenebilir: 1) Biyolojideki canlı organizmalarda
olduğu gibi toplumlarda da ilerleyici farklılaşma. 2) İlerleme
halindeki biyolojik türlerde değişik organların gittikçe birbirlerine
bağımlı olmaları gibi toplumlarda da ilerleyici bütünleme
3) Hacim büyümesi. (Biyolojik türlerde evrime karşı yok olma olanağını
kabul ederek.)
Sosyolojide doğa bilimlerindeki gözlem ve tümevarımı dolayısiyle
deneysel yöntemi uygulamak isteyen Spencer'e göre, bir grup
ya da bir toplum, bir organizma gibi, birbirini tamamlayan farklılaşmış
görevlerin bir bütünüdür ve toplumun üyeleri organlar gibidir.
Ve toplumun değişik öğelerini birbirlerine bağlayan bir çeşit
iç ereklilik vardır. Görülüyor ki Spencer, toplumsal yapıyı soyutlayarak
toplumu bir görevler bütünü olarak incelemek isteyen görevselciliği
(fonctionnalisme) sosyolojide başlatanlardan biridir.
Bunlardan başka, Spencer, toplumsal çevrelerin ve toplumsal
psikolojinin etki alanı dışında bir bireysel psikoloji yanlısı olmuş
ve sosyolojide psikolojik açıklamalara başvurmuştur. Örneğin, ona
göre, yaşayan insanların korkusu siyasal iktidarı; ölülerin korkusu
dini yaratmıştır.
Toplumla biyolojik varlıklar arasındaki farkları görmek gibi olumlu
bir yanı olduğu halde Spencer, mekanik bir ilerleme görüşünü
ve çizgisel evrimciliği aşamamıştır. Sosyolojideki doğalcılığına ve katı
belirleyiciliğine karşın, siyasal bir öğreti tasarlamaktan geri kalmamıştır.
Zora ve güce dayanan askerî toplumlara karşı bilime dayanan
sanayici toplumları tercih ettiğini ve tuttuğunu belirtmiş, fakat
sanayici toplumlarda da devletçiliğe ve planlı ekonomiye karşı
bireyci bir liberalizmin egemen kalmasını önermiştir.
55
III. BÖLÜM
YİRMİNCİ YÜZYIL SOSYOLOJİSİNDE
YÖNSEMELER ve GELİŞMELER
Soru 32 : Durkheim'a göre toplum nedir? Toplumsal bilinç
kavramı (ya da toplumsal tasarım kavramı) Durkheim
sosyolojisinin anahtar kavramı değil midir?
Toplumsal gerçeği anlayabilmek ve açıklayabilmek için, bir
Marx çoğunlukla, onun temelini toplumun ekonomik yapısında arayarak
işe başlanması gerektiğini öneriyordu. Kimilerince Fransız
sosyolojisinin kurucusu sayılan Emile Durkheim (1858-1917), toplumsal
gerçeğin temelini toplumsal bilinçte görmektedir. Ona göre, toplumsal
bilinç «bir toplumun bireylerindeki ortak inanç ve duyguların
bütünüdür.» Ve bu bütün kendine özgü yaşantısı olan belirlenmiş
bir sistem oluşturur. Yine Durkheim'e göre, bireysel bilinçlerdeki
inanç ve duygular aracılığıyla ya da onlar sayesinde toplumsal bilinç
vardır; fakat, bu toplumsal olan ikincisi birincilerden ayrıdır;
çünkü, kendi yasalarına göre evrimlenir ve yalnız bireysel bilinçlerin
sonucu değildir. Durkheim, toplumsal bilinçle ilgili tanım ve açıklamalarına
şöyle devam etmektedir: Toplumsal bilincin dayanacak
tek bir organı yoktur; o, toplumun bütün uzamına yayılmıştır; kendisini
ayrı bir gerçek kılan özellikleri vardır. Toplumsal bilinç, içinde
bireylerin bulunduğu özel koşullardan bağımsız olarak bulunur,
bireyler geçicidir, o kalır... Büyük ve küçük kentlerdedir, çeşitli
mesleklerdedir. Kuşaktan kuşağa değişmez; tersine, art arda kuşakları
birbirine bağlar. Toplumsal bilinç ancak bireylerde gerçekleştiği
halde, bireysel bilinçlerden bambaşka bir şeydir. O, toplumun
56
ruhsal tipidir, başka bir biçimde olmasına karşın, tıpkı bireylerdeki,
gibi kendi özellikleri, kendi varoluş koşulları, kendi gelişme tarzı
olan bir tiptir.»
Durkheim, yukarıdaki düşüncelerinin hepsini de 1893'te doktora
tezi olarak yayınladığı Toplumsal İşbölümü adını taşıyan ilk kitabında
yazmıştır. Bu kitabın konusu, Durkheim sosyolojisinin başlıca
konusu olan bireyler ve toplum arasındaki ilişkilerdir. Durkheim,
bu kitabında, «Bir bireyler dermesi (collection) bir toplumu nasıl
oluşturabilir?» sorusuna cevap bulmaya çalışmıştır.
Toplumun ve toplumsalın özgürlüğünü açıklamak ya da toplumun
bireylerden değil, bireyin toplumdan doğduğunu göstermek için,
Durkheim, yararlandığı toplumsal bilinç kavramını, sonunda, metafizik
bir varlığa dönüştürmüştür: «Toplum ya da Tanrı» formülü Durkheim'in
formülüdür. Toplumla Tanrı arasında bir fark görmediğini
Durkheim'in kendisi söylemiştir. Başka bir kitabında, «Yalnız bireyler
üzerine yaptığı etkiyle toplum, bireylerin düşüncelerinde Tanrısalın
duyumunu uyandıracak her şeye kuşkusuz sahiptir; çünkü
müminler için Allah ne ise bireyler için toplum odur» diyen Durkheim,
görülüyor ki, «toplumsal bilinci Allahlaşmış olarak» bireysel bilinçlere
yerleştirmektedir. Bu bakımdan, «Durkheim sosyolojizmi, tinselci
yönsemeleri yeni bir biçimde kurmak ve doğrulamak için bir
çabadır.» «Durkheim, sosyoloji adı altında toplumsal felsefe yapıyor.
» «Durkheim, sosyolog olmaktan daha çok filozoftur.» diyenler
bu yargılarında haklı olmaktadırlar.
Soru 33 : Durkheim sosyolojisinde toplumsal işbölümü neden teknik
işbölümünden önce gelmektedir?
Durkheim, toplumsal bilinç kavramını sosyolojisinin ilk ve başlıca
konusu yaparken, bu bilincin toplumda kendiliğinden varolduğunu
ve metafizik bir varlık niteliğini taşıdığını önermiş olarak, bireysel
bilinçler arasındaki diyalektik ilişkileri ve bireysel bilinçle toplumsal
bilinç arasındaki diyalektik ilişkileri gözden kaçırmış oluyordu.
Toplumsal işbölümü adlı kitabında, bireylerin toplumu ya da
toplumsal birliği nasıl oluşturduklarını açıklamaya çalışan Durkheim,
bu oluşumu «dayanışma» olgusunda arıyordu.
Durkheim'e göre iki türlü dayanışma vardır: 1) Mekanik dayanışma,
2) Organik dayanışma.
Mekanik dayanışma benzerlikten ileri gelen bir dayanışmadır:
Böyle dayanışmalı bir toplumda, bireylerarası fark azdır; bireyler,
aynı duyguları duyduklarından, aynı değerlere bağlı olduklarından
57
birbirlerine benzerler. Böyle bir toplum bir uygunluk toplumudur;
çünkü, bireyler henüz farklılaşmamışlardır. Durkheim, Bu tür dayanışmaya
örnek olarak ilkel ya da eski toplumlardaki dayanışmayı
gösterir: Böyle toplumlarda bireyler birbirlerinin yerine geçebilir;
çünkü, bir birey başkalarının aynıdır ya da bir bireyin bilincinde sayı
ve şiddet derecesi bakımından herkeste eşit ya da ortak olarak bulunan
duygular vardır; toplumsal bilinç bireysel bilinçlerin en büyük
kısmını kaplar.
Organik dayanışmaya gelince, o, her şeyden önce mekanik dayanışmanın
karşıtıdır. Organik dayanışma farklılaşmadan ileri gelir.
Artık, bireyler birbirlerinin benzeri değildir. Durkheim, toplumsal
birliği, canlı varlıklardaki organlararası birliğe benzeterek bireylerin
farklılaşması üzerine kurulan dayanışmaya organik dayanışma
adını vermiştir; çünkü, canlı bir varlıkta, her organın farklı bir görevi
vardır ve bütün farklı görevler yaşantının sürebilmesi için zorunludur.
Kısacası, organik dayanışma bir toplumdaki işbölümünden
ileri gelen dayanışmadır.
Durkheim'in düşüncesindeki işbölümü teknik ya da ekonomik işbölümünden
bambaşka bir şeydir. Mesleklerin farklılaşması, üretici
çalışmaların çoğalması, Durkheim'in, gözünde, toplumsal farklılaşmanın
belirtisidir, sonucudur. Çünkü, ona göre ilk farklılaşma toplumsal
farklılaşmadır; yani toplumsal işbölümüdür. Durkheim, bunu
şöyle açıklar: işbölümü toplumsal bir olgudur ve bu yüzden, başka
bir toplumsal olguyla açıklanması gerekir; ve bu başka toplumsal
olgu nüfus yoğunluğudur. Bir toplumda nüfus arttıkça yani beraber
yaşamayı deneyen bireylerin sayısı arttıkça yaşamak için savaş
da şiddetlenmektedir. Toplumsal farklılaşma, yaşamak için savaşa
karşı barışçıl çözümdür. Hayvanlarda olduğu gibi, kimilerinin
yaşayabilmeleri için kimilerinin ölmeleri yerine, toplumsal farklılaşma,
daha büyük sayıda bireyin farklılaşarak yaşamalarını sağlar.
Aynı işlerdeki rekabet ortadan kalkar, bireyler başka başka meslekler,
başka başka işler edinerek farklı görevieri yerine getirirler
ve birlikte yaşamak sağlanır; çünkü, farklı bireyler kendilerine özgü
katkılarla herkesin yaşantısına katkıda bulunuriar. Görülüyor ki,
Durkheim'e göre, mekanik dayanışmalı toplumlar tarihsel olarak ilk
toplumlardır. Toplumlar ilerledikçe mekanik dayanışma yerini farklılaşmadan
ileri gelen organik dayanışmaya bırakır. Ve farklılıklarının
bilincine varan bireylerde bireylik bilinci oluşur ve gelişir.
İşte, Durkheim'e göre, ilk farklılaşma olan toplumsal farklılaşma
yani toplumsal işbölümü ekonomi, ahlâk, hukuk, eğitim, din, siyasal
rejim v.b. gibi bütün toplumsal olguları etkiler ve açıklar.
Yukarıda özetini vermeye çalıştığımız düşüncelerinden hareket
eden Durkheim, organik dayanışmadan ileri gelen bireylik bilincinin
58
toplumsal bilinci zayıflattığını, dolayısiyle, mekanik dayanışma ahlâkının
gittikçe azaldığını ileri sürerek organik dayanışmanın yeni bir
ahlâk gerektirdiğini anlatmaya çalışır. Durkheim'e göre, organik
dayanışmalı ya da «bireyci» toplumlarda toplumsal bilinç tamamıyle
yitirilmemelidir; yitirilirse, toplumsal bütünlük ya da dayanışma
bozulur; herkes çalışmalı ve herkesin bir sorumluluğu olmalıdır.
Ve toplumda toplumsal yasaklar, toplumsal değerler konmalıdır, bulunmalıdır.
Soru 34 : Durkheim'in sosyolojik yöntem anlayışı nedir?
Sosyolojide uygulanması için oluşturmaya çalıştığı yöntemi ve
onu uygulayacak kuralları özellikle Sosyolojik Yöntemin Kuralları
adını taşıyan kitabında açıklayan Durkheim, (başaramamakla beraber
ya da aynı yanlışlığa başka bir biçimde düşmekle beraber) sosyolojiyi,
metafizik ve felsefeden kurtarmaya çalışan akım içine girmiştir.
Bir de, sosyolojik kuramla sosyolojik araştırmalar arasındaki
bağlantıyı sağlamak için gösterdiği çabaları unutmamak gerekir.
«Toplumsal olgular şeyler gibi incelenmelidir.» «Toplumsal bir
olgu ancak başka bir toplumsal olguyla açıklanabilir.» gibi önermelerle
sosyolojinin, doğa bilimlerinde olduğu gibi aynı anlaşılırlık
tipinde yasalar kurmaya çalışması gerektiğini söyleyen Durkheim
için, sosyoloji doğa bilimlerinden biridir ve kurmak istediği yasalar
nedensellik yasalarıdır.
Durkheim'e göre, toplumsal olguları şeyler gibi incelemek, onlar
karşısında fizikçilerin, kimyacıların yani doğa bilimcilerinin incelemelerinin
konusu önünde aldıkları zihinsel tutumu almak demektir.
İncelenecek toplumsal konu bilinmeyen bir şeydir. Çünkü,
toplum, toplum üyelerinin ayrı ayrı yapamayacağı bir biçimde başka
türlü düşünür, duyar, davranır. Böylelikle, sosyolog için, toplumsal
olgu birey üzerine dış bir baskı yapabilen saptanmış ya da saptanmamış
her yapma tarzıdır. Durkheim'e göre, şimdiki toplumsal
olguların çoğu bizim işimiz, eserimiz değil; fakat, bizden önceki kuşakların
işi, eseridir. Toplumsal gerçek ve değişmelerinin kısmen
davranışlarımızın sonucu olduğu doğruysa da, davranışımızın doğrudan
doğruya bilincinde olduğumuz doğru değildir. Ve bireysel
davranışımızın tamamıyle bilincinde değilsek, davranışlarımız aynı zamanda
bizden başkalarını gerektirdiğinde haydi haydi onların bilincinde
değilizdir. Şu halde toplumsal olguları şeyler gibi dışarıdan
incelemek gerekir ve doğa bilimlerininkine benzer kurallar üzerine
sosyolojik yöntem kurulabilir. Doğa bilimleri, olayları nedenleriyle
açıklar ve buna göre, Durkheim, bir toplumsal olayı açıklamak için
59
İki şey arar: Olayın yaptıran nedeni ve yaptığı görev (fonksiyon).
Durkheim, toplumsal yapıların bir çeşit iç erekliği olduğunu kabul
eder ve ona göre grupların görevleri birbirlerini tamamlar, karşılıklı
olarak birbirlerini etkiler. Durkheim, açıklamayı, görevsel çözümlemeden
(fonksiyonel analiz) ayırdeder. Ona göre, açıklama nedensel
yasaları belirtmektir ve önce nedensel çözümleme gelir, görevsel
çözümleme gerekli bir tamamlayıcıdır. Toplumsal olaylar genel
olarak ürettikleri yararlı sonuçlar ereğiyle var olamazlar; görev,
önceden düşünülmeden üretilmiş sonuçtur. Durkheim için, yöntemin
temel öğesi nedensel açıklamadır ve toplumsal olgunun belirtken
nedeni, önceki toplumsal olgularda aranmalıdır; toplumsal
olgulardan önce gelen bilinç hallerinde aranmamalıdır ve bu, toplumsal
olguların niteliği gereğidir. Sosyoloji, doğa bilimlerinden biri
olduğu için onların özgül yöntemi yani deneysel yöntem sosyolojide
de uygulanmalıdır. Durkheim'e göre. Fakat, farklarla; deneysel
bilimlerin yollarından sosyoloji, ancak birlikte bulunan değişirliklerin
araştırılmasından yararlanabilir; çünkü, sosyoloji doğrudan
doğruya ya da dolaylı olarak gözlem yapabilir; fakat, tüm toplum
üzerinde deneyler yapamaz. Sosyoloji, bir yasayla bağlandığı varsayılan
olaylar arasında birlikte bulunan değişirlikleri inceleyebilir.
Örneğin, intiharlar - boşanmalar; intiharlar - doğum oranı; intiharlardin;
burada, bağımlı değişken intihardır; bağımsız değişkenler boşanma,
doğum oranı, dindir. Birlikte bulunmanın araştırılması değişik
toplumlarda yapılırsa, buradaki başvurma deneysel yöntemin,
tümevarıcı çözümlemenin başvurması gibidir. Ve Durkheim'e göre,
bu yol olguların basit tasvirini aşacak ve açıklanmalarına ulaşacak
bir yoldur. Deneysel ve tümevarıcı bir tutumla sınırlanan araştırmayı
yine Durkheim gözlemcilikle zenginleştirme yolundadır; çünkü, ona
göre, insanlığın tarihi başka türlerin tarihinden daha aydınlık ve daha
tamamdır. Üstelik, karşılaştırmacı yöntemden yararlanma olanağı
vardır. Şu halde, Durkheim için doğa bilimlerindeki bütün yollardan
sosyolojide yararlanılmamasına karşın sosyolojik yöntem deneysel
yöntemdir.
Durkheim, başlıca bir etkeni soyutlamadığını savunmakla beraber
bütün eseri boyunca, toplumun ve toplumsal olguların toplumsal
tasarımlarla açıklanmasına öncelik ve ayrıcalık veren eğilimini
gittikçe güçlendirir. Toplumsal tasarımlar belirli bir toplumun ya da
belirli bir toplumsal grubun üyelerinin ortaklığında fikirler, inançlar,
anlayışlardır ve bunlar kuşaktan kuşağa geçerler, kendilerini bireylere
zorla kabul ettirirler; varolmaları bireye bağlı değildir, bu
da toplumu meydana getiren bireylerden ayrı toplumsal bir özne
içerdiklerinden değil, fakat oldukları gibi bireyleri incelemekle anlaşılmayan
özellikler sundukları için. Böylece, bir dil ancak onu ko-
60
nuşan bireylerin düşüncesinde var olduğu halde, şüphe götürmez
bir toplumsal gerçek olmaktan geri kalmaz; dil bir toplumsal tasarımlar
bütünü üzerine kurulmuştur; çünkü, bireylerin her birine kendini
zorla kabul ettirir, bireyden önce vardır ve bireyden sonra yaşayacaktır.
Durkheim, toplumsal tasarımlar kategorisine gittikçe bir
öncelik ve ayrıcalık verdiği halde, bu kategorideki değişmelerin nedenselliğinin
toplumsal morfolojide aranması gerektiğini savunuyordu.
Zaten, toplumsal gerçeği derinliğine inceleyebilmek için, o, sosyolojiyi
üç özel dala ayırıyordu: Toplumsal morfoloji (coğrafya, demografi,
nüfus yoğunluğu); toplumsal fizyoloji (toplumsal tasarımlar
ve bunlar içinde kültürel, teknik, ekonomik ve politik çalışma, yaşama
tarzları); toplumsal psikoloji (dar ve küçük gruplar). Ve bu
özel dallar Durkheime göre çözülmezcesine birbirlerine bağlanmışlar
ve birbirleriyle içiçedirler. Ayrıca, hukuk, ekonomi, dilbilim ve
tarih gibi bütün özel toplumsal bilimlerin sosyolojinin onlara uygun
düşen dallarında erimelerini Durkheim'e söyleten, onun bilim alanı
ve yöntem arasındaki ayırdetmelere karşı gelmesiydi. Yani ona göre,
sosyolojide ve bütün toplumsal bilimlerde aynı yöntem uygulanmalıydı.
Görülüyor ki, Durkheim, sosyolojiyi amacı nedensel açıklama
olan bir doğa bilimi olarak düşünmüştür. O, özellikle nedensel bir
belirleyicilik tasarlar; onun yöntemi, nedensel yasalarla açıklamadır.
Bununla beraber görevsel çözümlemeye yer vermezlik etmez.
Soru 35 : Durkheim sosyolo|isi ne yönde ve ne biçimde bir gelişme
gösterdi?
Sosyolojisini bir toplumsal olgu kuramı üzerine kurmaya çalışan,
toplumsal olguların şeyler gibi incelenmesini öngören, toplumsal olgunun
özelliğini bireyler üzerine dışarıdan baskı yapmasında gören
ve sosyolojinin amacının nedensel açıklama yapmak olduğunu söyleyen
Durkheim, yaşadığı zamanda ve öldükten sonra hem kendi yurdu
Fransa'da hem başka yabancı ülkelerde oldukça etkisini sürdürmüştür.
Her şeyden önce, Fransa'da, birçok sosyolog ve araştırmacıya
araştırma yolunu açmıştır. Fakat, bunlardan bazıları, Durkheim'in
düşüncesinden hareket ettikleri halde Durkheim'i izlemekte farklılıklar
göstermişlerdir. Buna örnek olarak, Marcel Mauss (1872-1950),
Maurice Halbwachs (1877-1945) verilebilir.
Durkheim'in tinselciliğine ve evrimciliğine karşı çıkan Mauss,
görevsel açıklamaya daha çok önem verir ve karşılaştırmacı yöntem
içinde benzerliklerin açıklanması kadar değişikliklerin de açıklanmasını
gerekli görür. «Sosyolojinin ilkesi ve amacı, bütün grubu
61
ve onun bütün davranışını görmektir.» diyen Mauss'a göre sosyoloji
«tüm toplumsal olaylar»ı inceler ve bunun için «genel görünüş»
yöntemini uygulamalıdır. Çünkü, toplumsal olaylar aynı zamanda
ekonomik, hukuksal, dinsel, estetik, morfolojiktir vb.
Durkheim ve Durkheimcılar genel olarak, araştırmalarında toplumsal
sınıflar sorununu konu etmiyorlardı; daha doğrusu konu etmekten
kaçmıyorlardı. Bunlar arasında yalnız Halbwachs, toplumsal
sınıf konusuna değindi. Ve köylü sınıfı bilinci, özellikle işçi sınıfı bilinci
üzerinde durdu. Halbwachs, sınıf bilincinin sınıf üyelerinin üretimdeki
rolüne bağlı olduğunu görüyor ve söylüyordu; dolayısiyle
yabancılaşmayı da incelemişti. Kuram bakımından büyük bir başlangıç,
büyük bir ilerleme sayılan bu anlayışını, Halbwachs, Durkheim
gibi (bir Durkheimci olarak) dış belirtilerle yetindiği için, toplumsal
sınıflar sorununu temelinden kavrayacak biçimde kullanamadı.
Şöyle ki, İşçi Sınıflan ve Yaşantı Düzeyleri adlı kitabında, toplumsal
sınıfları tüketim bakımından inceliyordu. Tüketim konusu çok
önemlidir; fakat, toplumsal sınıflar sorununu anlamak için yetersizdi.
Yalnız tüketim bir toplumu oluşturan değişik toplumsal sınıfların
bütün özelliklerini ortaya koyamazdı. Bugün, biliyoruz ki. «bir
küçük kent işçilerinin tüketimiyle bir büyük sanayi merkezi işçilerinin
tüketimi arasındaki farklar, aynı bir kentin işçileriyle küçük memurları
arasındaki farklardan daha büyük olabilir.»
Soru 36 : Pareto'nun sosyolojisi başarısız bir uzlaştırma çabası
ya da anlamsız bir karmaşa değil midir? Pareto
sosyolojiye nasıl geldi?
Toplum ve insan konularını açıklamak için «mantık» ve deneye
dayanan bir yaklaşım kurulması gerektiğini ileri süren Vilfredo
Pareto (1848-1923)'nun düşüncesine göre ebedî bir insan vardır, toplumsal
yapılar değişmezler ve belirleyicilik (determinizm) sosyolojinin
amacı ya da aradığı şey değildir.
Pareto'nun sosyolojisi şu kavramlarda özetlenebilir: Mantıklı
davranış, mantıksız davranış ve tortu, türem kavramları. Pareto'ya
göre amaçlarına mantıklı olarak bağlanmış işlemler mantıklı davranışlardır;
öznel olarak ya da nesnel olarak mantıklı bir bağ göstermeyen
davranışlar mantıksız davranışlardır. Pareto'nun düşüncesinde,
insan, hem ussuz hem usa vuran bir varlıktır; nadiren mantıklı
tarzda davranıyorsa, benzerlerini böyle davrandığına inandırmak
istediğindendir. Pareto, toplumda yaşayan insanın bazı ihtiyaçlarını
ya da duygusal (psikolojik) değişmeyenlerini - içgüdüler ve eğilimler
- tortular (residus) olarak adlandırır. Ve ona göre, tortular
62
toplumsal davranışları yönetirler ve tarihin gerçek hareketlendirici
sidirler. Tortular, açık bir biçimde ya da doğrudan doğruya değil, fakat
kavramlarla, öğretilerle, kuramlarla çevrilmiş, kaplanmış olarak
kendilerini gösterirler ki, siyasal, toplumsal, kültürel v.b. düzenlerde
bu kavramları bu öğretileri, bu kuramları Pareto, türemlor (derivations)
olarak adlandırır. Başka bir deyişle, içgüdüler, mantıksız ye
ussuz duygular olan tortular, keyfî türemler altında saklanan ebedî
ve değişmez varlığı meydana getirirler. Türemler ideolojik bir üstyapı
meydana getirmektedir, denilebilir; fakat, bu üstyapı simgesel
bir niteliktedir; çünkü, değişen ve ikinci bir kavramsal kuruluş altında,
başta gelen ve değişmeyen duygusal anlamlar taşır. Yine Pareto'ya
göre, türemler çok çabuk dönüşürler; tortular bir dereceye
kadar hiç değişmezler; fakat türlü kalıplarda görünebilirler. Örneğin,
«cinsel tortu, cinsel içgüdünün tersine olarak sadece cinsel iliş
ki biçiminde görünmez, cinsel perhizcilik (ascetisme) gibi biçimlere
de bürünebilir.»
Marksist öğretilerin en kararlı ve en aşırı karşıtlarından biri olan
Pareto'nun, ideolojik üretim bakımından, Marksizmden esinlenerek
tortu ve türem olarak bir ayırdetmeyi kendi sosyolojisine alması oldukça
ilginç ve şaşırtıcıdır. Fakat, her şeyden önce Pareto sosyolojisinin
bilinçli ya da bilinçsiz olarak bir uzlaştırma çabası içinde
bocaladığını söyleyebiliriz. Tortular ve türemler kuramı Marx'ın, Nietzche'nin
Freud'ün eserlerinin içinde bulunduğu bir fikirler hareketi
zamanında kendini göstermiştir. Pareto'nun kuramına göre»
insanların eylemlerinin ve düşüncelerinin değişmeleri ve anlamı insanların
kendilerinin söyledikleri gibi değildir.
Pareto'nun kuramı Nietzsche ve Freud'ün başlattıkları derinlikler
psikolojisine de yaklaşır. Marx'la başlayan ideolojiler sosyolojisine
de yaklaşır. Fakat, Pareto'nun yöntemi psikolojik değildir; çünkü,
tortuların ancak ifadesi olan duyguları ya da düşünceleri bilmemezlikten
gelir, bilinçaltı ile ilgilenmez. Onun yöntemi, iç yaşantının
derinlikleriyle dış yaşantının hemen anlaşılabilir eylemleri ya
da sözleri arasındaki bir düzeye uygulanmak ister. Pareto'nun yöntemi
tarihsel de değildir. Türemlerin tarihsel özellikleriyle pek az
ilgilenir. Onun sosyolojisinde toplumsal sınıflarla ideolojiler (türemler)
arasındaki ilişkiler hemen hemen hiç belirtilmez.
Pareto'ya göre, bilimsel gerçekle toplumsal yarar arasında bir
çeşit iç çelişme vardır. Toplum hakkındaki gerçek bilgi ya da bilimsel
bilgi daha çok toplumun parçalanmasını ya da toplumdaki
birliğin bozulmasını sağlar diyen Pareto'ya göre, gerçek, mutlaka
yararlı değildir. Yararlı, hayal ürünüdür ya da düşten öteye gitmez
herkes kişisel tercihine göre gerçeği seçmekte özgürdür.
Toplumları değişmez bir toplumsal yapı içinde görmek ve sun-
63
mak isteyen Pareto'ya göre, toplum, zaten bir «dengeler sistemi»
dir; o, her toplumun değişik güçler arasında bir dengeler sistemi olduğunu
söyler. Bu güçler, tortulardır, türemlerdir, ekonomik nedenlerdir,
«eşitsizliğin» kaynağı olan bireysel ayrılıklardır ve seçkin kişilerdir.
Pareto'nun «seçkinlerin dolaşımı» olarak adlandırdığı güç ya da
öğe, daha yetenekli bireylerin aşağı katlardan (aşağı sınıflar) yüksek
katlara (yüksek sınıflar) doğru sürekli olarak akışı olgusunu
göstermektedir. Yönetilen yığınlarla yöneten seçkinlerin ayırdedilmesi
gibi Makyavelci bir ayırdetmenin yeni yaratıcısı olan Pareto,
kendi siyasal ve kişisel tercihlerini gerçekleşmiş gibi sunmaktan geri
kalmamıştır. Onun «özgürlük» anlayışı da bunu gerektirirdi herhalde!
İtalyan sosyologu Pareto sosyoloji ile ilgili düşünce ve önermelerinin
çoğunu Genel Sosyoloji El Kitabı adlı kitabında yazmıştır.
Yukarıda adı geçen sosyoloji kitabından önce yayınladığı Ekonomi
Politik Dersleri ve Ekonomi Politik El Kitabı adlı ekonomik
eserlerinde Pareto'nun «toplumsal evrimin genel ilkeleri» gibi sosyolojik
düşünceleri önerdiği görülür. Ve Pareto karşılıklı bağımlılık
denge kavramlarını toplumsal olaylara uygular görünür. Fakat, onun
her iki ekonomi kitabında da yer alan sosyolojik düşünceler ya da
sosyoloji öğeleri «kendisinin ekonomik düşüncesine yabancı kalmaktadır
», ters düşmektedir. «Pareto'nun sosyolojik düşünceleri ekonomik
çözümlemesi ile bütünleşememektedir.» O, sosyolojideki ve ekonomideki
düşünce ve yaklaşımlarını değişik yönlerde geliştirmiştir.
Böylece, Pareto'nun ekonomik düşüncesi ve sosyolojik düşüncesi
aynı zamanlı - zamandaş olmaktan daha çok art arda gelen düşüncelerdir.
Pareto ekonomist olarak sosyolojiye başvurmuştur. Bu girişimde
o, ilk ekonomist de değildir herhalde. Sosyolojiye başvurmasını kendisi
şu sözlerle belirtir: «Ekonomi politik araştırmalarının bir yerinde
kendimi çıkmazda buldum. Deneysel gerçeği görüyordum. Fakat
ona ulaşamıyordum.» Bu yüzden ya da bu güçsüzlük duygusundan
dolayı Pareto'da «ekonomi politik incelemelerine zorunlu bir tamamlayıcı
getirme isteği» görülmektedir. Aslında, bu çok geç yapılmış
açıklama ya da itiraf «Pareto sosyolojisinin oluşumunun iyimser
her yorumundan» vazgeçmeyi gerektirmektedir artık. Onun düşüncesinin
evrimi ilerleyici bir gelişme biçiminde olmamıştır. Onun
sosyolojisi yeni yaklaşımların bir sentezi değil, bir ekonomist başarısızlığının
ve hayal kırıklığının sonucudur. Çalışmalarına ekonomi
ile başlayan ve onları sosyoloji ile bitiren Pareto'nun eserlerinde
«ne düzenli bir gelişme ne de uyumlu bir büyüme vardır; tersine,
kesin bir kopukluk-ara kesikliği ekonomiyi sosyolojiden ayırır.»
64
Ancak kısımsal ve kuramsal bir bilgi veren salt ekonomiyi aşmak
isteğiyle genel bir bilgi ve somut bir bilgi olarak Pareto'nun
oluşturmak istediği sosyoloji de kısımsal ve kuramsal
kalmaktadır; çünkü, onun sosyolojisinin yegâne konusu mantıksız
davranışlardır ya da mantıksız davranışlarla sınırlandırılmıştır;
daha doğrusu «bütün ekonomik çıkarları budamış olan Pareto
sosyolojisi, salt ekonomide olduğu gibi insan eylem ve ilişkilerinin
lüm alanını kapsamamaktadır.» Pareto'ya göre «bireyler ve topluluklar
içgüdü ve usla (usa vurmakla) yararlı maddesel şeyleri, ya da
yalnız hoş şeyleri elde ederler ve ayrıca saygı ve şeref ararlar.»
Ve yine Pareto'ya göre «bu eğilimlerin bütününe çıkarlar adı verilebilir.
» Görülüyor ki, çıkarın bu tanımı belirsiz bir kavramdır ve
içgüdüsel, usa dayanan gerekçelere bağlanmıştır. «Us üzerine kurulan
çıkar usa dayanan bir girişim içerir; oysa çıkar bir eğilim olarak
düşünüldüğü zaman bir tortu olur, ve dolayısiyle mantıksız girişim
olarak sonuçlanır. Bu ayırdetme ekonomideki çıkar kavramının
sosyolojideki çıkar kavramıyla özdeş olmadığını göstermektedir.» Görülüyor
ki, Pareto ekonomisinde çıkar kavramı bir usa dayanan davranış
tarzına bağlı bir usa dayanan tasarımdır; tersine Pareto sosyolojisinde
çıkar kavramı «tortu kavramında erimektedir.»
Pareto ekonomisinin yalnız mantıklı davranışlarla ilgilenmesi ve
Pareto sosyolojisinin yalnız mantıksız davranışları incelemesi yani
ekonominin ve sosyolojinin birbirinden ayrı gerçekler üzerine eğilmesi
bu iki bilimin birbiriyle bütünleşmesini kesinlikle engellemiştir.
Soru 37 : «Toplumsal davranış» sosyologu Max Weber'in öncüleri
hangi Alman düşünürleridir?
Karl Marx mı, Max Weber mi? sorusu altında karşılaştırmalı incelemeler
şimdiye kadar zaman zaman yapılmıştı. Sayıları çok az
da olsa, bugün, bazı sosyologların bu konudaki incelemelere devam
ettikleri görülmektedir.
Marx ve Weber, her ikisi de kapitalist ekonomik rejimin geliştiği
Batı'nın düşünürleridir. Marx'ın sosyolojik düşüncesini daha doğrusu
tarihsel maddeciliği daha önceki sayfalarda açıklamağa çalıştık.
Protestanlıkla kapitalizm arasındaki ilişkileri «değerlerin ve inançların
insanların ekonomik davranışlarını etkilemesi» açısından inceleyen,
daha kısacası ekonomiyi dinsel olgularla açıklayan Max Weber
(1864-1920)'in, bu girişimini nasıl başlattığını anlayabilmek için,
onun düşüncesini hazırlayan öncülerin anlayışlarını, ve tarih, toplum,
kültür, insan konularıyla ilgili önermelerini bilmek yararlı olacaktır.
Bu Alman düşünürleri Dilthey ve Rickert'tir.
65
Sosyolojiyi toplumsal davranış (action sociale) bilimi olarak tanımlayan,
toplumsal davranışı da insan davranışı olarak açıklayan-
Max Weber'in bu anlayışı ya da yaklaşımı, (ilerde daha çok açıklanacağı
gibi) aslında Alman sosyolojisinin şu tutumunda temellenmiştir:
Almanya'da, Fransız sosyolojisinin doğacı ve olgucu anlayışına
tamamıyle ters olarak bir sosyolojik anlayış gelişmiştir. Alman
düşünürlerine göre, bütün insan bilimleri, özellikle tarih ve sosyoloji,
doğa bilimlerinden hem konu hem yöntem bakımından farklıdırlar.
İnsan bilimlerinin ne konusu, ne yöntemi, ne de amacı doğa
bilimlerininkinin aynıdır; dolayısiyle, insan bilimlerindeki anlaşılırlık
tipi de doğa bilimlerininkinden farklıdır. Çünkü, ikincilerde kurulan
anlaşılır ilişkiler, nedensellik ilişkileri ya da karşılıklı etki ilişkileridir;
birincilerde, insanların eylemlerinin, davranışlarının, ürünlerinin,
kurumlarının anlaşılmasını sağlayan anlaşılır ilişkiler «anlam
» ilişkileridir. Anlaşılırlık modeli, dilbilimsel anlamdır: Bir işaret,
bir simge anlaşılır bir olaydır. Yani toplumsal olgular şeyler gibi incelenmemen,
işaret olarak incelenmelidir.
Soru 38 : «Alman tarihsel okulu» nedir? Dilthey neden insan bilimlerini
psikolojiye indirgemiştir?
Filozof ve tarihçi Wilhelm Dilthey (1833-1911)'in çabası, bir yandan,
«Alman tarihsel okulu» ile «doğal hukuk okulu» arasındaki karşıtlığı;
öbür yandan, «Alman tarihsel okulu» ile Comte ve Spencer
olguculuğu arasındaki karşıtlığı (felsefesel olarak) gösterme çabasıdır.
Comte ve Spencer olguculuğunu daha önceki sayfalarda açıklamağa
çalıştık. Doğal hukuk okulu ise «ebedi ve evrensel hakikatlar
» üzerine kurulan hukuk anlayışının temsilcisidir. Onsekizinci yüzyılda
soyut bir usçuluk olarak beliren doğal hukuka, zaten, tarihçiler
(hukuk ve felsefe tarihçileri) karşı çıkmışlardı. Özellikle, o zamanki
hukuk tarihçilerine göre, hukuk, her toplumun kendine özgü tarihsel
bir geleneğinin ürünüdür; o halde, hukuk, her toplumun yaşantısındaki
özellikleri ortaya koyar. Bu gözlem ve önermeler doğrultusunda,
hukuk kurallarını incelemek, onları, büyük evrensel ilkelerden
indirgemek demek değildir; fakat hukuk kurallarının nasıl
oluştuğunu, değişerek nasıl tutunduğunu tarihte aramak demektir;
ayrıca, her toplumun hukukunun başka toplumlarınkinden farklı ve
özel bir tarih yansıttığını görmektir.
Sürerek gelen bu fikir hareketleri içinde Alman tarihsel okulu
doğmuştur. Dilthey'in çabasını ve önermelerini de bu okul içinde
değerlendirmek gerekecektir.
66
Dilthey'e göre, doğa vardır der gibi toplum vardır, tarih vardır
denilemez; insan toplumları vardır ve onlardan herbiri kendine özgü
bir tarih içinde oluşmuştur, gelişmiştir. Toplum, özel koşullar
içinde bulunan kurumlar, sanatlar, ahlâk v.b. gibi tinsel ya da kültürel
etkinlikler üreten insanların tüm yaptıklarıyla oluşmuştur. Bu
gerçekler farklıdır; ve Dilthey'e göre genel yasa yoktur: Tarihsel
bilim özelin bilimidir, hattâ benzersizin bilimidir. Bu yüzden, konusu
toplum ya da tarih olan bilimler kendilerine özgü yöntemleriyle
kurulmalı, doğa bilimlerine hiç bağlı olmamalıdır; doğanın ya da
insan doğasının evrensel düzenine değgin genel kuramlardan tamamıyle
sıyrılmalı, tamamıyle bağımsız olmalıdır. Dilthey'e göre, bağımsız
bir bütün içinde, birey iç yaşantısının ilk verilerinden itibaren
insan bilimlerini kurmak en önemli sorundur. Ona göre, insan bilimleri
düşünce bilimleridir. «Doğa, onu açıklıyoruz; ruhun yaşantısı,
onu anlıyoruz.» diyen Dilthey'e göre, düşünce doğaya karşıdır; karşı
koyar; işleyişi bilinebilen süreçlere göre, doğa olguları tekrarlanır;
düşünce durmadan yenilenir. Düşüncenin olduğu yerde dönüşüm
ve ilerleme vardır; doğa tarihi diye bir tarih olamaz (Dilthey.
doğa ile ilgili olarak bunu söylerken, evrimci kuramlar biliniyordu.).
Bununla beraber, doğa ve düşüncenin birbirinden tamamıyle ayrılamayacağını,
çünkü, insanın biyolojik olduğunu ve dış dünya tarafından
koşullandırdığını ve tersine, doğanın doğrudan doğruya düşünce
tarafından koşullandırdığını Dilthey söyler.
Tarihsel ve toplumsal gerçeğin öğelerinin bireyler olduğunu söyleyen
Dilthey için, tarihsel ve toplumsal bilimlerin konusu bireysel
davranışların incelenmesidir. Şu halde, insan bilimlerinin temelini
psikolojide aramak gerekir ve psikoloji insan bilimlerinin teknik şemalarını
hazırlayacaktır.
Dilthey'e göre, insan bilimlerindeki anlaşılırlık tarzı «anlama»dır,
ve bu bireysel iç yaşantıya başvurularak yapılır; toplumsal olgular
iç yaşantının kendini göstermesidir, meydana çıkmasıdır. Dilthey, tarihçinin
dış olguları temsil eden belgeler önünde bulunduğunu, bu
dış olgulardan itibaren, geldikleri yer olan iç yaşantıyı tekrar kurması
gerektiğini, bunu yapmak için de kendi iç yaşantısına başvuracağını
söyler.
Soru 39 : Rickert neden toplumsal bilimleri kültür bilimleri olarak
düşünmüştür?
Modellere, kurallara, fikirlere ve değerlere en üstün etken rolünü
verecek Henri Rickert (1863-1936), toplumsal bilimleri kültür bi-
67
limlerl olarak düşünmüştür. Rickert, değerler felsefesinin kurucusudur.
Değerler felsefesi, değerler alanının gerçekler alanından üstün
olduğunu savunur ve onaylar. Bu felsefeye göre, değerler, öznel varlıktan
da, nesnel varlıktan da üstündürler: Öznel varlıktan üstündürler;
çünkü bireysel yaşantılara bağlı değildirler. Nesnel varlıktan
üstündürler; çünkü olaylara bağlı değildirler. Bu felsefeye göre, kendiliklerinde,
kendiliklerinden olayların hiçbir değeri yoktur.
Bilimleri, doğa bilimleri ve kültür bilimleri olarak iki bilim grubuna
ayıran Rickert'e göre, doğa bilimleri, değerlere yabancı, kendiliklerinden
hiçbir anlamı olmayan gerçek olayları inceler; ve deneyin
verilerinin soyut kavramları gerçek olayları açıklayabilirler. Oysa,
kültür bilimlerinin konusu anlamlı şeylerdir ve bu yüzden, kültür
bilimleri açıkça değerler sistemine başvurmalıdır.
Rickert'e göre doğa bilimlerinin özelliği deneysel oluşları, kültür
bilimlerinin özelliği tarihsel oluşlarıdır. Ve bu bilim grupları kendilerine
özgü mantıklarıyla kesin olarak birbirlerinden farklıdırlar.
Doğa bilimlerinin mantığı, genelleştiren bir mantıktır: Birbirinden
farklı olaylar bütünü içinde ortak olanı göstermeğe yarar. Kültür bilimlerinin
mantığı, bireycileştiren mantıktır: Kavramlar her olaya özgü
olanı göstermeğe yararlar.
Rickert'e göre, değerler, insan uygarlığının kurallarıdır; bütün
insanlar aynı bir kültür topluluğuna bağlıdırlar; fakat, bu kültürün
kurallarını her zaman bilmezler. Bu yüzden, tarihsel bilimler genel
yasalar bulmağa çalışmazlar; gerçeği anlatmağa çalışırlar; geçmiş
olguları yeniden ortaya koymazlar. Tarihsel bilimlerin amacı, gerçeği,
kültür bakımından temel özelliklerinin senteziyle temsil etmektir.
Bu kısımsal soyut bir temsildir; kavramlarla kurulmuştur; bu kurulmuş
kavramların kaynağı değerlerdir.
Rickert'e göre, kültür anlamlı olan şeydir; başka bir deyişle, hiçbir
anlamı olmayan doğanın insanlaştırılmasıdır.
Soru 40 : Weber'e göre «yorumlu anlama» nedir? Anlayıcı sosyoloji
nedir?
«Anlama» teriminin öncülerinden biri Dilthey'dir. Ve Dilthey'e
göre, anlama, gerçek somut tümlüklerin ve onlara bağlanan anlamların
sezgili, doğrudan doğruya anlaşılmasıdır. Oysa, Weber, sezgiyi
ve doğrudan doğruya anlama olanağını reddeder. Ona- göre. anlama,
ayrı ayrı insanların iç hallerinin ve toplumsal davranışlara verdikleri
anlamların bilgisidir; anlamaya yalnız bireysel bilinçlerce erişilir.
Anlama, bireysel bilinçleri yöneten anlamların ve değerlerin bi-
68
reysel bilinçlerce yorumlanmasını gerektirir. Bu yüzden, bir anlama
varsa, o da «yorumlu- anlama»dır. Başka bir deyişle, Weber'e göre,
sosyoloji, toplumu, toplumsal davranışı, davranışları anlamak
için genel kavramlardan hareket etmemelidir; fakat, «bireylerce öznel
olarak düşünülmüş anlamış ortaya koymaya çalışmalıdır; yani
sosyoloji «anlayıcı» olmalıdır. Weber'e göre, yalnız «toplumsal biçimlerle
ilişkiler içinde öznel olarak düşünülen anlam» anlaşılabilir.
Örneğin, devlet, aile toplumsal biçimlerdir; sosyolog, bunları inceleyeceği
zaman, «bu biçimleri bir varlık olarak görmekten çekinecek,
bu biçimlerde ancak bireylerin belirli bazı davranışlarının belirli
terimini görecektir; ve bireylerin davranışlarının öznel anlamını arayacaktır.
»
Yöntem bakımından, Weber'e göre, anlama önce gelmelidir;
anlama, açıklamadan da, nedensel çözümlemeden de önce gelir.
Çünkü, açıklamak için ve açıklamadan önce anlamak gerekir. Açıklamak,
bir anlamı olan olgular arasında mantıklı bir bağlantı kurmak
demektir. Anlamak, insanların davranışındaki niyetli anlamı bilmek
için zihinsel bir iştir; gözlenen davranışla davrananca verilen
anlam arasındaki ilişkiyi anlayarak açıklamaya varılır.
Soru 41 : Weber'e göre toplumsal davranış nedir?
Görülüyor ki, Weber'e göre, sosyoloji, insanların toplumsal davranışlarının
anlamını anlamaya çalışan bir bilimdir. Ve Weber, toplumsal
davranışların iç anlamlarını kültürel anlam ve değerlere bağlayarak,
psikoloji ile sosyolojiyi birleştirmek istemiştir.
Sosyolojiyi hem tarihe yakın bulan hem de tarihten ayrı tutan
Weber'e göre, sosyoloji, toplumsal gerçeği anlatmalıdır; ilk işi açıklama
değil, anlatma olmalıdır. Weber'e göre, sosyoloji, toplumsal
davranışların iç anlamlarını yorumlayıcı bir tarzda anlamak, onları,
süreçleri, sonuçları içinde (nedensel olarak) açıklamak isteyen bir
bilimdir. Davranmak, insanın iç ya da dış bir davranış göstermesi
demektir; edilgin bir tutum bile davranıştır. Fakat, bu, insanların davranışlarına
öznel bir anlam vermeleriyle gerçekleşir. Toplumsal davranış,
bir insanın davranışının başka bir insan ya da başka insanların
davranış ve davranışlarını içermesiyle, çağırmasıyle ya da onlara
eklenmesiyle meydana gelir.
Weber'in anlayıcı sosyolojisi genel kavramlar üzerine kurulmaz;
fakat, öznel olarak düşünülen anlamı inceler; yani bireysel
davranışlardan itibaren tanımlanan toplumsal davranışları inceler:
«İki arabanın ya da arabaların çarpışması toplumsal bir davranış
değildir; fakat, olaydan sonra, olay üzerine tartışma anlamlıdır. Çün-
69
kü, bu tartışma herbir kimse için başkasının davranışına bağlıdır; şu
halde toplumsaldır.»
Toplumsal gerçeğin üç düzeyi olduğunu ve bunların aynı zamanda
sosyolojik çözümleme düzeyleri olduğunu söyleyen Weber,
şu sıralamayı önerir: 1) Toplumsal davranışlar. 2) Toplumsal ilişkiler.
3) Toplumsal oluşumlar.
Weber'e göre, bireylerin toplumsal davranışları karşılıklı olarak
birbirlerine uyarlar ve birbirlerine bağlanan toplumsal ilişkiler meydana
getirirler; bu, bir toplumsal oluşum süreci içinde gerçekleşir ve
bu oluşumla toplumsal düzen sağlanır.
Böylece, Weber'in, sosyolojik çözümlemeye bireylerin davranışlarından
itibaren başladığı açıkça görülmektedir.
Toplumsal davranış içinde davranış tipleri arasındaki farklar
Weber'i, ideal tipleri tanımlamaya götürmüştür.
Soru 42 : İdeal tip nedir?
Weber'e göre insan gerçeği, «ideal tip»ler olarak adlandırdığı
ideal kuruluşlardan itibaren anlaşılabilir ancak. Bu tipler gerçek değildir;
gerçek içinde ideal tiplere rastlanılmaz; fakat bu tiplerin gerçekle
ilişkileri vardır ya da tarihsel gerçeğin ancak bir görünümünü
belirtirler.
Ideal tip bir varsayım değildir; gerçeğin bir tasviri değildir; bir
ortalama değildir. Weber'e göre, sosyolojideki tipler ne biyolojik türler
gibi, ne tarihsel gelişmenin evreleri gibi, ne de varlıklar gibi düşünülür.
İdeal tipler, anlamlarından itibaren toplumsal davranışların
ütopi niteliğinde ussallaştırılmalarıyla sağlanan zihinsel imgelerdir.
Ve ideal tip deneysel, keyfî ve ütopi niteliğinde bir özellik taşır.
Görülüyor ki. Weber için toplumsal gerçeği gözlemek, incelemek,
onu, «kavramsal olarak kurmaktan» daha az önemlidir.
Weber, ideal tipler olarak, toplumsal ilişkiler tipleri, grup tipleri,
tüm toplum tipleri, iktidar tipleri, din tipleri, uygarlık tipleri v.b.
önermektedir. Fakat, bu tiplerin hazırlanışında nesnel hiçbir ölçüt
vermemektedir, göstermemektedir. Bu konuda psikolojik ya da bireysel
bir tutum ileri sürmektedir: Bilim adamı, tipleri keyfî olarak
düşünecektir ve araştırmadaki verimlilik iyi tipleri kötü tiplerden
ayıracaktır.
Kapitalizm, homo oeconomicus, protestanizm Weber'e göre ideal
tiplerdir.
Weber, toplumsal gerçeği, toplumsal olguları bireysel davranışlara
ve onların anlamlarına indirgeyerek, toplumu, bireylerarası ilişkiler
bütünü olarak tanımlar: Weber'e göre, grup ya da toplum,
70
birleşmesi ancak bir rastlantı olan bireylerarası ilişkilerin bir bütünüdür.
İdeal tip keyfî bir şemalaştırma, keyfî bir sadeleştirmedir.
Weber, bir ideal tip olarak protestanizmi söz konusu ettiği zaman,
somut gerçeği oluşturan, toplumsal gerçekte varolan ayrı cinsten
başka etkenleri tamamıyle unutur; örneğin, altyapısal gerçekleri
ve protestanizmden başka üstyapısal gerçekleri. Weber'e göre, bazı
dinsel inançlar, bir ekonomik zihniyetin ortaya çıkışını belirleyebilir
ya da sağlayabilir. Ve dinsel öğretiler doğrudan doğruya hareket
etmezler; önce psikolojik güdüler yaratırlar ve bu güdüler de
bazı ekonomik davranışları açıklar.
Weber'e göre, kalvinist reform öğretisi ile kapitalist düşünce
arasında anlam ve neden uyumu vardır: Kalvinizmin gelişmesi kapitalizmin
gelişmesinin nedenidir. Weber, kalvinizmin özü olan alın
yazısı kavramında, iş ve kapitalist birikimle ilgili yeni tutumun kökünü
bulduğunu sanır. Kalvinist öğreti müminlerde bir yalnızlık duygusu
ve dünyanın zevklerinden vazgeçme süreci yaratmakta ve Hıristiyan
müminler ancak Allanın zaferini artırmak için çalışabilmektedir.
Zenginlikler birikmeli, fakat zenginliklerden zevk için yararlanmamalı.
Allanın zaferi için, hemcinslerin iyiliği için, fakirlere iş bulmak
için yararlanmalıdır. İşte bu tür kalvinist inançlar bir ekonomik
zihniyeti belirlemekte, kapitalin birikimi gibi, girişim düşüncesi
gibi, yatırım gibi kapitalist davranışları açıklamaktadır.
Weber'e göre, atılımını ve ilerleyişini protestan ahlâka borçlu
olan kapitalizm özgür emeğin ussal bir örgütü olarak görünmektedir.
Kapitalist düşüncenin babası maceracı kişi değildir; tersine, örgütlenmenin
faziletlerine güvenen yöntemli girişimcidir. Bu yönde, Weber'e
göre, plancı sosyalizm kapitalizm soyundandır!?
Bir ideal tip olarak Weber, homo oeconomicus'u da düşünmüştür;
yalnız birey açısından düşünerek, onu, en genel bir şemalaştırma
olarak görmüştür. Oysa homo oeconomicus. her zaman ve
her yerde ussal bir tarzda, ekonomik çıkarını izleyen bir insan olduğuna
göre, bu şemalaştırma ancak ticaret eşyası üreten toplum
için geçerlidir.
Soru 43 : Weber sosyolojisine bir «ara sosyoloji» denilebilir mi?
Ondokuzuncu yüzyıl sonunda ve yirminci yüzyıl başında, Alman
üniversitelerindeki en önemli tartışma, yöntem ve bilimlerin değeri
üzerine ya da doğa bilimleriyle toplumsal bilimler arasındaki farklar
üzerine tartışma idi. Bu, içinde özellikle Rickert'in bulunduğu
71
—başka bir isim söylemek için— Windelband'ın da katıldığı yeni
Kant'çı okulun açtığı bir tartışmaydı. Ve bu tartışma, ebedî değerler
dünyasını savunmak için olguculuğa, bilimciliğe ve Marksizme bir
tepki olarak açılmıştı. Tartışmayı açanlar, insan gerçeğinin doğaya
indirgenmezliğini savunuyorlardı; onlara göre, doğa bilimleri genel
yasalar ararlar; genel yasalar sistemine giren şeyleri incelerler, toplumsal
bilimler somut bireyleri ve tarihsel, toplumsal bireyleri incelemek
isterler: Tarihsel bir bireylik, verilmiş, hazır bir gerçek değil;
veriden itibaren kurulmuş bir gerçektir. Ve Weber'e göre de, değer
yargıları yalnız konunun seçiminde ve kuruluşunda kullanılır ve bundan
sonra konu, nesnel bir tarzda ve değer yargılarına bağımlı olmadan
incelenebilir.
Weber yeni Kantçıların görüşlerini doğrudan doğruya paylaşmaz:
fakat, hareket noktası olarak bilimlerin ikiye ayrılmasını kabul eder
Özellikle Rickert'in fikirlerini kabul eden ve onları sosyolojiye uygulayan
Weber, bu uygulamayı bir değişiklik getirerek yapmıştır: Rickert'in
görüşünün tersine, Weber'e göre, kültürel değerler görelidir
ve kültürel değerler toplumsal olgulardır. Ve görelilikten hareket
ederek Weber, tipolojik yöntemini kurmaya çalışmıştır.
Weber, toplumsal davranış içinde dört bireysel davranış tipi
ayırdetmektedir; bu, onun sosyolojik çözümlemeye, bireylerin davranışlarından
itibaren başlamasının gerekli sonucudur; bu tipler şunlardır:
1) Bir amaca göre ussal davranış. 2) Bir değere göre ussal
davranış. 3) Duygusal ya da heyecansal davranış. 4) Geleneksel davranış.
Zaten sosyolojiyi toplumsal davranış bilimi olarak tanımlayan ve
bu toplumsal davranışı da bireyle ve bireyden itibaren başlatan Weber,
sıraladığı dört davranış tipi de göstermektedir ki, bir bireyci psikolojizm
doğrultusunda soyut tanımlamalar yapmak istemiştir. Davranışların
neden, nasıl bir amaca, bir değere göre oluştuğunu; niçin
duygusal, geleneksel olduğunu açıklamamıştır. Çünkü, buradaki davranış
tiplerinden hiçbiri tarih ve toplum içindeki diyalektik gelişmeye
göre kavramlaştırılmamış, tanımlanmamıştır. Weber'in amacı, «her
bireyin kendi davranışına verdiği anlamı» anlamaya çalışmak olmuştur.
Weber'in davranış tiplerini böylece sınıflaması, onu, hem bilimle
siyaset arasındaki dayanışma sorununu düşünmek, hem bilimle siyasetin
birbirine karşı bağımsızlığı sorununu düşünmek gibi çelişik
tutum ve görüşlere götürmüştür. Örneğin, Weber'e göre, davranışlar
gelenek halinde devam edebilir; onların bozulması kınanır kınanmaz,
yasaklanır yasaklanmaz bir düzen meydana geliyor demektir
Bu da, iktidar ve egemenlik fikrinin oluşmaya başlaması demektir.
Böylece Weber, kimi iktidarın meşruluğunu gelenek üzerine kurul-
72
masıyle, kimi iktidarın meşruluğunu duygusallık üzerine kurulmasıyle
(karismatik şeylere bağlılık) açıklayarak bir iktidar tipolojisi kurmayı
da denemiştir.
Weber'e göre, insanlar arasındaki eşitsizlik doğal bir olgudur; bu
eşitsizlik ya toplumsal çaba ile giderilebilir ya herkes niteliğine göre
toplumda yerini alır; fakat bunlardan hangisinin uygulanacağına
bilim karar vermez; «Allahını ya da şeytanını herkes kendisi seçer.»
Daha önce de söylediğimiz gibi Protestanlıkla kapitalizm arasındaki
ilişkileri «değerlerin ve inançların, insanların ekonomik davranışlarını
etkilemesi» açısından inceleyen, daha kısacası, ekonomiyi
dinsel olgularla açıklayan Weber'in, uygarlığın ve tarihin hem
tinselci bir biçimde hem maddeci bir biçimde yorumlanabilmesinin
mümkün olabileceğini söylemek gibi çelişik olduğu kadar kararsız fikirlerine
de zaman zaman rastlanılır.
En tanınmış eserleri Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Düşüncesi,
Ekonomi ve Toplum olan Weber'in sosyolojik düşüncesi şu eleştiride
özetlenebilir: Weber, toplumsal yapı sorunu ile hiç ilgilenmemiş,
dolayısiyle toplumsal değişmeleri yaratan etkenleri ya da boyutları
görememiştir; bu olumsuzluğun gerekli sonucu olarak toplumsal olguları
tümlük kavramı içinde çözümlemeye gidememiştir. Anlamayı,
açıklamadan önce getirmekle ya da açıklamanın yerine anlamayı
getirmekle, bir toplumdaki bütün ilişkileri gözleyememiş, çözümleyememiş,
açıklayamamıştır; karşılıklı ilişkileri algılayamamakla, incelememekle
diyalektik düşünceden yoksun olduğunu göstermiştir. Weber'deki
nedensel belirleyicilik bir gerekircilik, bir zorunluluk değil;
ihtimalin, olanaklının belirleyiciliğidir. Anlama ile öznel yorumu keyfî
olarak birleştirmekle psikolojizmden hiç vazgeçememiştir. Kültürel
değerlere verdiği öncelik ona toplumsal yapıyı göstermemeye devam
etmiştir.
Sosyolojide kurulan toplumsal tiplerin nitel özelliklerini ve. farklarını
görmek gibi olumlu bir yanı olan Weber'in, bilimde nesnellik
konusundaki çabasını da anmak gerekir. Üstelik, bu çabası da, eksik
ve çelişiktir. Hem incelenecek konunun seçimi ve kuruluşunda
değer yargılarının etkisini söyler hem de bu seçmeden sonra, konunun
nesnel ve bağımsız bir tarzda inceleneceğini söyler. Başka bir
deyişle, değer yargılı ve değer yargısız alanlar ve anlar olduğunu
söyler. Weber'in nesnellik konusundaki bu tutumu ve anlayışı ile
ilgili olarak ünlü sosyolog Lucien Goldmann şunları yazmaktadır:
«Weber yarı yoldadır; Durkheim'cılardaki sosyolojik düşüncenin toplumsal
belirleyiciliğinin bilinmemesiyle Marx'cılardaki onun tümünün
kabulü arasındaki yarı yoldadır.»
73
Soru 44 : Toplumsal biçimler sosyolojisi ya da biçimci sosyoloji
ne demektir? R. Dahrendorf'un kuramsal modeli ya da
çatışmalar kuramı nedir?
Toplumsal yapı varlığını ve sorununu hiç gözetlemeksizin, toplumu,
birleşmesi ancak bir rastlantı (bir şans) olan bireylerarası ilişkiler
bütünü olarak tanımlayan Weber, bu tanımıyla zaten biçimcilikten
başka bir şey yapmıyordu. Devlet gibi, aile gibi toplumsal biçimleri
de bireylerin belirli bazı davranışlarının belirli terimi olarak
tanımlaması da, onun, bireysel ilişkilerin görünümünün verdiği biçimlerden
hareket ettiğini gösteriyordu. Weber, böyle bir biçimciliği hem
kendisi geliştiriyor hem de Alman sosyoloji okulu diyebileceğimiz biçimci
sosyolojinin öncülerinin etkisi altında kalıyordu.
Almanya'daki biçimci sosyolojinin en tanınmış temsilcileri olarak
şu üç düşünür bilinmektedir: George Simmel (1858-1918), Ferdinand
Tönnies (1855-1935) ve Leopold Von Wiese (doğumu: 1876).
Simmel'in ilk işi, sosyolojinin bağımsız bir bilim olmasını istemek
olmuştur. Onun, bağımsızlıktan amacı, öteki özel toplumsal bilimlerin
konusu olmayan, kendine özgü bir konunun sosyoloji tarafından
seçilip incelenmesidir. Simmel'e göre, toplumsal içeriği yani toplumsal
gerçeğin ya da toplumsal olguların ekonomik, siyasal, hukuksal,
ahlaksal, dinsel v.b. yanlarını ya da boyutlarını özel toplumsal
bilimler incelemektedir ve incelemelidir. Ve böylece, Simmel'e göre,
sosyolojinin konusu toplumsal biçimler olmalıdır; yani içeriğinden
arınmış, içeriği soyutlanmış toplumsal biçimler; bunlar işbölümü, egemenlik,
uyrukluk, çatışma, toplulukların nicel belirlenmesi gibi bireylerin
karşılıklı ilişkilerinden doğan toplumsal biçimlerdir.
Bir toplumdaki bütün toplumsal ilişkileri birbirine karşıt iki toplumsal
biçime indirgeyen Tönnies'e göre bu iki biçim (cemaat ve
cemiyet) kamu ve toplumdur.
Tönnies'e göre, «kamu biçimi», «doğal» bir topluluğun biçimidir.
Kamu biçimini doğa yaratır; bu, kan akrabalığının sağladığı aile topluluğudur,
aynı atalardan gelen «yurt» topluluğudur. Böyle bir toplumsal
biçim, bireylerin iradesi dışında oluşur; seçimsiz bir toplumsal
biçimdir bu; doğal bir zorunluluktur. Tönnies'e göre, «toplum biçimi
», bir amacı gerçekleştirmek için irade ve seçime bağlı olarak
bireylerarası ilişkiler sonucu kurulan topluluktur; seçimli bir toplumsal
biçimdir bu; sözleşmelidir. Böyle bir toplumsal biçim bireysel
çıkarlara göre kurulur ve bireyleri birbirine hasım yaparak birleştirir.
Örneğin, bütün ekonomik ilişkiler Tönnies'in toplum dediği bu toplumsal
biçimle belirlenir.
Simmel gibi sosyolojiyi bağımsız bir bilim kılmak isteyen Von
Wiese, insanlararası ilişkilerin toplumsal ilişkiler ve toplumsal bü-
74
tünler (zümreler) arası ilişkiler olmak üzere iki kısımda incelenmesi
gerektiğini ileri sürmüş ve savunmuştur. Ona göre, toplumsal ilişkiler
çeşitli derecelerde bireylerarası yaklaşma ve uzaklaşmayı gösteren
ilişkilerdir. Toplumsal bütünleri, o, yığınlar, gruplar ve soyut
topluluklar diye ayırdeder. Soyut topluluklar kiliseler, devletler, toplumsal
sınıflar, uluslardır. Bütün biçimcilerin yaptığı gibi, Von Wiese de
bu ilişkileri toplumsal içeriğinden soyutlayarak inceler ve üstelik,
bunun, kesinlikle böyle olması gerektiğini savunur.
Nominalizm (adcılık), biyolojik evrimcilik, bireycilik gibi değişik
görüş ve yaklaşımların etkisi altında kalan bu biçimci Alman düşünürlerinin
ortak özelliği şöyle özetlenebilir: Bunlar, toplumsal gerçeği,
temel toplumsal içeriğinden —temel kurucu öğe ve boyutlarından—
soyutlayarak, yalnız bireylerarası ilişkilere indirgemişler; toplumu,
yalnız bir bireylerarası ilişkiler bütünü olarak görmekte yetinmişlerdir.
Ülkemizin bazı sosyal bilim fakültelerinde ya da bu fakültelerin
sosyoloji bölümlerinde, sosyolojik niyeti ve anlayışı neredeyse! sosyolojinin
temel bilgileri gibi sunulan başka bir Alman sosyoloğu çağdaş
Ralf Dahrendorf'un kurmak istediği kuramsal modeli şöyle açıklamak
ve eleştirmek gerekir:
«Çatışmalar (toplumlardaki çatışmalar) sosyolojisinin belli başlı
temsilcilerinden biri» olarak sunulan Dahrendorf'un kurmak istediği
kuramsal modelin iki amacı vardır: Biri, «çatışma gruplarının biçimlenmesini
açıklamak»; öteki de aynı «toplumsal sistem» içinde
«bu çatışma gruplarının eyleminin yarattığı ya da getirdiği yapı değişmelerini
açıklamaktır.» Bu yaklaşımı içinde Dahrendorf, «eylem»
terimi ile hemen sonraki sayfalarda göreceğimiz Amerikalı sosyolog
Parsons'un eylem kavramını benimsemekte ya da kastetmektedir. Ve
Parsons'a göre eylem, bireylerin birbirlerine karşı davranışlarını ya
da bireylerin karşılıklı eylem bağımlılığını anlatan bir deyimdir. Ve
Dahrendorf'a göre «her toplumsal sınıflar kuramı ve daha genel olarak
her çatışmalar sosyolojisi» yukarıdaki iki amacı izlemelidir.
Kendi sosyolojisinin belli başlı amacı Marx'ı ve marksizmi eleştirmek
olan Dahrendorf, Marx'ın çatışmalar sosyolojisine yaptığı şu
dört katkıyı sıralar:
«— Marx, her toplumda çatışmaların sürekliliğini ortaya koymuştur.
— Toplumsal çatışmalar çıkar çatışmaları olduğundan, bu çatışmaların
zorunlu olarak iki grubu, ve yalnız iki grubu karşı karşıya
koyduğunu (zıtlaştırdığını) anlamıştır.
— Çatışmanın, tarihin başlıca hareketlendiricisi olduğunu anlamıştır.
— Toplumsal değişmeleri sınıf çatışması ile açıklayarak top-
75
lumsal değişmenin yapısal etkenlerinin araştırılması için yol açmıştır.
»
Dahrendorf'a göre toplumları açıklamak için Marx'taki çözümleme
yanlışları şöyle sıralanmaktadır:
— Marx, bütün toplumsal çatışmaları, en azından tarih bakımından
önemli toplumsal çatışmaları sınıf çatışmaları olarak açıklamaktadır.
(Oysa Dahrendorf'a göre, toplumsal sınıf, bir toplumun üyelerini
kendi aralarında zıtlaştıran çıkar gruplarından biridir ancak;
sınıf mücadelesi toplumu bölen çıkar çatışmalarından biridir ancak;
ve toplumu hareketlendiren öteki bütün çatışmalar zorunlu olarak sınıf
çatışması demek değildir; Marx, özel bir çatışma tipinden itibaren
—Ondokuzuncu yüzyılın başındaki kapitalist toplumun durumunu—
yanlış olarak genellemeye gitmiştir.)
— Marx, sınıf çatışmasının kaçınılmaz olarak devrimle sonuçlanacağını
sanmıştır. (Oysa Dahrendorf'a göre sınıf mücadelesi devrimden
başka sonuçlarla da gerçekleşebilir. Genel olarak gözlenen
şudur: Egemen sınıf yeni fikirler kazanıyor ve kendi kendine dönüşümler
yapıyor; böylece devrim etkenlerini ortadan kaldırmış oluyor.)
— Marx, toplumsal sınıfların kökenini ve sınıf çatışmalarını üretim
araçlarının mülkiyetinde görmektedir. (Oysa Dahrendorf'a göre,
Marx'ın incelediği kapitalist toplumda üretim araçlarının mülkiyeti ve
denetimi birbirinden ayrılmaz şekilde birleşmiştir ama, kapitalizmin
sonraki evrimi bunların birbirinden ayrılabileceklerini göstermiştir.
Üretim araçlarının mülkiyetinden daha çok üretim araçlarının denetimi
sınıf çatışmasının başlıca ve temel etkenidir.)
Marx'tan esinlenerek yola çıkan Dahrendorf görüş değişikliğinin
gerektiğini savunmaktadır: Ona göre, «toplumsal çatışmalara ve sınıf
mücadelesine üretim araçlarının mülkiyetinden başka bir köken
aramalıdır. Toplumsal sınıf kavramı yeniden tanımlanmalıdır... Çünkü
toplumsal sınıf kavramı mülkiyetten daha çok iktidara bağlıdır. Böylece,
sınıf çatışmalarının tarihsel rolünün çözümlenmesini bu yeni
görüş içinde yeniden yapmak gerekir.»
Bunlardan sonra ve böylece Dahrendorf, toplumsal çatışmaların
yapısal kaynaklarını aramaya çalıştığı kuramsal modelini - toplumsal
çatışmaların ve toplumsal değişmenin kuramsal modelini «toplumsal
örgütün yapısında ve işleyiş tarzında» oluşturmak gerektiğine
inanır. Toplumsal çatışmaların yapısal kaynağını üretim araçlarının
mülkiyetinin eşit olmayan dağılımında değil otoritenin eşit olmayan
dağılımında görür. «Ve otoriteyi tanımlamak için Dahrendorf. Max Weber'den
esinlenir: Weber'e göre otorite —özgül bir içeriğe sahip bir düzenin,
belirli bir insan grubunun boyun eğmesini sürükleyebilme olasılığ
ı— dır. Böyle tanımlanan otorite iktidardan ayırdedilmektedir. Ve We-
76
ber'e göre iktidar —olasılık hangi temel üzerinde kurulursa kurulsun
toplumsal bir ilişki içinde bulunan bir kimsenin karşılaşılan direnmeye
rağmen istediği şeyi elde edebilme olasılığı— dır. iktidar kişiye bağlanır;
bu iktidar bir kişinin fiziksel gücüne, yeteneğine, bir karizmaya
bağlı olduğu gibi kişinin işgal ettiği makamına da bağlı olabilir.»
Tersine, otorite, toplumsal bir örgütlenmede yalnız ve yalnız işgal edilen
makama ya da oynanan role bağlıdır. Ve madem ki çatışmaların
yapısal kaynakları aranmaktadır, bu kaynaklar iktidarda değil otoritede
bulunabilir. «Şu halde Dahrendorf iktidarı değil, otoriteyi incelemektedir.
» V
Toplumları açıklamak için oluşturmaya çalıştığı kuramsal modelin
kökeni ya da kaynağı olarak otorite kavramını ele alan Dahrendorf,
gerek kuramsal olarak gerek uygulama bakımından otoritesiz
ve bir otorite dağılımı olmadan toplumsal örgüt düşünülemeyeceğini
ileri sürmektedir. Ve böylece Dahrendorf'a göre, toplumsal örgütün
belli başlı öğesinin otorite olması toplumlarda çatışmanın her
zaman varlığının bir kanıtıdır; ve yine ona göre, «toplumsal yaşantıdaki
çatışmanın sürekliliği çatışmanın yapısal kökeni ile açıklanır.»
Şu halde ona göre, otorite ve otoritenin dağılımı toplumsal sistemin
yapısına ve işleyişine «bitişik zorunluluklardır ve aynı zamanda
«toplumsal sistemi durmadan etkilerler ve değiştirirler.»
Bu otoriteyi ve bu otoritenin dağılımını «otoritenin iki bölümlü
dağılımı» terimleriyle açıklamaya çalışan Dahrendorf'a göre otorite öyle
bir şey ki «kimileri onu paylaşırlar başkaları da ondan tamamen yoksundurlar.
» Ve otoritenin iki bölümlü dağılımı olarak adlandırdığı bu
durum ona göre toplumları açıklamanın temel öğesidir. Otoritenin iki
bölümlü dağılımının sonucu olarak, otoriteye sahip olanlarla otoriteye
boyun eğenler arasında «bir çıkarlar çatışması» meydana geldiğini
ileri süren Dahrendorf'a göre, otoriteye sahip olanların, otoriteye boyun
eğenlerin paylaşamayacakları ortak çıkarları vardır; tersine, boyun
eğme durumunda olanların da ortak durumlarının gerekli sonucu
olarak kendi aralarında paylaştıkları çıkarlar vardır. Şu halde
Dahrendorf'a göre «emredenlerle boyun eğenlerin çıkarları karşıt çıkarlardır
ve çıkarlar çatışması her zaman bir çıkarlar karşıtlığıdır.»
Dolayısiyle çıkarlar çatışması «iki kişiler ya da gruplar bütününü»
her zaman karşı karşıya koyar. Emredenlerin çıkarı düzeni değiştirmemek;
boyun eğenlerin çıkarı düzeni değiştirmektir. Bu durumu da
açıklayabilmek için Dahrendorf, bir toplumda «birbirine karşıt iki tip
kişiler bütünü» ayırdetmektedir: Aynı bir birlikte değişik otorite görevleri
olan ve sosyolojik anlamda bir grup oluşturmayan kişiler,
yani ortak durumlarının gerekli sonucu olarak bazı ortak çıkarlaıı
olan kişiler. Dahrendorf bu tür bütüne «aşağı yukarı grup» ya da «hemen
hemen grup» adını vermektedir. Ve ona göre aşağı yukarı
77
gruplar, gerçekte, grup olmaktan daha çok toplumsal kategorilerdir.
«Örneğin tüketiciler, tüccarlar, öğrenciler v.b...» Ve tersine Dahrendorf,
bir örgütü olan, açıklanmış bir eylem programı olan, kesin
amaçları olan kişiler bütününe «çıkar grubu» adını vermektedir. «Örneğin
bir sendika, bir siyasal parti, bir toplumsal hareket.» Ve Dahrendorf'a
göre aşağı yukarı grup değil, çıkar grubu çıkar çatışmalarında
«gerçek etken öğe»dir ve bu çıkar grubu çatışma nedenlerini
saptar, onları belirtir ve kişilerin, alt - grupların eylemini denetim
altına alır.
Görülüyor ki, «Dahrendorf'un çıkar grubu kavramı Marx'ın toplumsal
sınıf kavramına hiç benzemez.» Dahrendorf bir toplumu açıklarken
çözümlenecek bütünler olarak dar ve kısımsal örgütlerin ya
da grupların çerçevesini ele alır; «örneğin bir kiliseyi, bir sanayii,
bir sendikayı, bir siyasal partiyi.» Ve bunların çerçevesine göre otoritenin
ikiye bölünmesini çözümleyeceğini iddia eder. Ona göre, otoritenin
ikiye bölünmesi tüm toplumda görünmez; fakat dar ve kısımsal
örgüt ya da gruplarda çok iyi görünür; çünkü özel bir örgütte
otoritesi olan kişilerin ya da grupların toplumun öteki kesimlerinde
otoritesi yoktur. Şu halde bir toplumdaki kişiler ve gruplar bir çerçeve
içinde bir egemenlik grubuna, başka bir çerçeve içinde bir boyun
eğme grubuna bağlıdırlar. Dahrendorf bu durumu «karşıtlıkların
ve çatışmaların çokçuluğu» olarak adlandırır.
Ve görülüyor ki Dahrendorf'un anlayışına göre tüm toplum gerçeği
ya da toplumun bütününün gerçeği yani toplumdaki tüm ilişkiler
gerçeği söz konusu değildir. Onun önerdiği yaklaşımla toplumsal
yapı tüm kapsamı içinde çözümlenemez. Bununla beraber Dahrendorf'a
göre karşıtlıkların ve çatışmaların çokluğu sınırlıdır; çünkü
bir kesimde otoritesi olan aynı kişilerin, aynı grupların genel olarak
başka kesimlerde de otoritesi vardır ve olabilir. Dahrendorf bu durumu
çıkar gruplarının bir «otorite artışı» olarak adlandırır. Ve ona
göre kısımsal örgütlerdeki bölünmeler toplumun kendisinde de bulunur
ve toplumsal sınıf, Dahrendorf'a göre birçok ya da pek çok
çıkar gruplarının ve çıkar aşağı yukarı gruplarının otorite artışının
ürünüdür. Sınıf mücadelesi de toplumun değişik kesimlerindeki pek
çok çıkar çatışmalarındaki otorite artışının sonucudur.
Ve Dahrendorf'a göre, bir toplumdaki sınıf mücadelesini incelemek
için pek çok daha dar çıkar çatışmalarından hareket etmek
gerekir. Şu halde toplumsal sınıfların ve sınıf mücadelesinin çözümlenmesi
için «tüm toplumdan değil toplumu oluşturan dar topluluklardan
hareket etmek gerekir.» düşüncesi onun toplumu açıklamaktaki
yaklaşımını ortaya koymaktadır.
Toplumu açıklamak için yalnız kendi çatışmalar kuramı içinde
kalmayan Dahrendorf, toplumu aynı zamanda bir bütünleşmiş sistem
78
olarak görür. Ve bütünleşmiş toplumsal sistemle çatışma halindeki
toplumsal sistemi gerçek sistemler ve birbirini tamamlayan şeyler
olarak görür. Toplumu aynı zamanda bütünleşmiş bir sistem ve çatışma
halinde bir sistem olarak gören Dahrendorf'a göre toplumsal
gerçeğin bu iki görünümünün tek ve ortak kaynağı otoritedir; yani
otorite hem toplumsal bütünleşme etkeni hem de çatışma etkenidir.
Soru 45 : Amerikan sosyolojisi hangi etkiler altında oluşmaya
başladı?
Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Spencer'in biyolojik devrimci
sosyolojisinin (organcılık) ya da toplumsal darwinciliğin etkisi
aıtında oluşmağa başlayan Amerikan sosyolojisi, bir yandan, bu etkinin
altında kalmaya devam ederken, öbür yandan, Fransız Gabriel
de Tarde ve Alman Max Weber'in etkileri altında oluşumunu kendine
özgü bir biçimde geliştirdi.
Etkisini kendi yurdu Fransa'dan daha çok yabancı ülkelerde ve
özellikle Amerika'da gösteren Gabriel de Tarde (1843-1904)'ın sosyolojik
düşüncesine, burada, değinmeyi daha uygun bulduk. «Birey
ve bireyselin dışında toplum ve toplumsal düşünülemez», «Bireyden
başka hiçbir gerçek yoktur.» gibi önermelerden hareket ederek insan
ve toplum konularını incelemek isteyen Tarde'a göre, toplumsal
yaşantı, yaratmalardan ve taklitlerden meydana gelmiştir. Yaratmalar,
toplumsal yaşantının yenilenmesini ve ilerlemesini; taklitler, devamlılığını
ve dengesini sağlar. Ve yaratmak da taklit etmek de özleri
bakımından, başlangıç olarak bireyseldirler, bireysel şeylerdir.
Tarde, organcılığa ve biyolojik evrimciliğe kesin bir tepki ile karşı
çıkmış fakat sosyolojinin kesinlikle psikolojik olması gerektiğini yani
bireyden hareket etmesi gerektiğini savunmuştur. Ona göre, sosyoloji,
«zihinlerarası ilişkileri inceleyen» bir psikoloji olmalıdır. (Fransız sosyologu
Georges Gurvitch, Tarde'ın sosyolojiyi psikolojiye bu kadar
da indirgemediğini, onun, toplumsal yaşantının psikolojik görünümünden
başka dil, eğitim, iktidar, ahlâk, hukuk v.b. görünümlerini de
söz konusu ettiğini ileri sürerek, Tarde'ı yalnız psikolojik okul içine
sıkıştırmanın haksızlık olacağını söyler.)
Bununla beraber, Amerikan sosyolojisi yine Spencer'in biyolojik
evrimci sosyolojisinin etkisini taşımağa devam etmiş ve bu etkiye
bir de Tarde'ın bireyci psikolojisini eklemiştir. Kısacası, Spencer,
Tarde ve Weber gibi düşünürlerin etkisiyle kurulmağa başlayan
Amerikan sosyolojisinin, ondokuzuncu yüzyılın sonu ve yirminci yüzyılın
başını kapsayan ve Amerikan sosyolojisinin birinci dönemi di-
79
yebileceğimiz döneminde tanınmış temsilcileri olarak şu düşünürleri
görürüz:
Araştırmalarının çoğunda toplumsal süreç üzerinde duran Albion
Small (1854-1926)'a göre, toplumların oluşum süreci, anlaşmazlık
ve çatışma olgusundan ortaklaşa çalışmaya geçiştir. Böylece, organik
bir değişmezlik oluşur ve bu değişmezliğin içinde başlangıçla
birbirine karşıt olan öğeler birbirlerini tamamlar. Bu tümün yapıları
tarihsel etkenlere bağlıdır. Başka bir deyişle, Small'a göre
toplumsal yaşantının hareketlendiricileri bireysel istekler ve bireysel
ihtiyaçlar olan psikolojik etkenlerdir. Bu bireysel istek ve ihtiyaçları
sağlamak için, anlaşmazlık ve çatışma aşıldıktan sonra, toplumsal
çalışmaya geçilir; ve toplum, çıkarların birbirleriyle uyuşur hale
getirildiği bir organizma, bir bütündür.
Deneyin ve istatistiğin sosyolojiye girmesine karşı çıkan C. Horton
Cooley (1864-1929)'e göre, toplumsal gerçek başka gerçeğe, toplumsal
davranışlar bireysel davranışlara indirgenemez; alternatifler olarak
birey ve toplum birbirinin karşıtı olamaz; değerlerin ve ideallerin
üretilmesiyle toplumsal yaşantı durmadan yükselir. Ve Cooley
için, toplumsal gerçek, az çok kendiliğinden ve az çok bilinçsiz psikolojik
etkenlerin birleşmesinin sonucudur. Bu yüzden, sosyoloji bir
gözlem bilimi olmalıdır; konusunu dönüştürmeden deneyini yapamaz;
çünkü bilinçsiz olan şeyi bilince getirecektir. Ayrıca Cooley
birincil gruplar, ikincil gruplar kuramcısıdır. Ona göre birincil gruplar
dediği ailede, oyun, arkadaş, komşu gruplarında ve benzeri gruplarda
birey ve toplum arasındaki içiçelik özellikle yeğindir. Onun, birincil
gruplar anlayışı, Amerika'da, küçük gruplar için çok abartılmış
bir ilgi uyandırmıştır.
Soru 46 : Görevselcilik (fonctionnalisme) nedir?
Bugünkü Amerikan sosyolojisini belirleyen en büyük özellik görevselciliktir.
Görevselcilik, orada moda niteliğinde bir durum ve
yaygınlık göstermektedir. Görevselcilere göre, bütün sosyolojik olgular
ya da bir toplumsal yaşantının bütün öğeleri, bütün boyutları
görevsel çözümleme ile anlaşılır. Çünkü görevseicilerin gözünde
toplum bir görevler (fonksiyonlar) bütünüdür.
Şimdiye kadar, görev kavramı hem sosyolojide hem başka alanlarda
iş, meslek, amaç, sonuç ve yararlı anlamına gelmişse de, bugün;
bu kavramla, daha çok, bir toplum yaşantısındaki bütün etkinlikler
gösterilmektedir.
Aslında, sosyolojiyi görevselciliğe doğru götürmeye başlayan
Spencer olmuştur. Onun etkisi Anglosakson ülkelerdeki kültürel an-
80
tropoloji okulunda zaten yayılmaya başlamış ve Bronislaw Malinowskl
(1884-1942), bu etkiyi geliştirenlerin başında gelmişti. Malinowski'nin
çalışmaları ihtiyaçların ve görevlerin evrimi üzerine incelemelerdi.
Ona göre görev, kültürel ya da toplumsal sistemde oynanan roldür.
«Bütün uygarlık tiplerinde, her âdet, her maddesel nesne, her fikir,
her inanç yaşantısal bir görev yapar, ayrı ayrı hepsinin yerine getireceği
bir görev vardır, ayrı ayrı hepsi, organik bir tümlüğün kaçınılmaz
bir kısmını temsil eder.» düşüncesi de Malinowski'nindir.
Tarihte temellenen bir sosyolojinin ya da tarihsel sosyolojinin
başlamasından bugüne kadar bir hayli zaman geçtiği halde görevselçiler,
sosyolojideki bu yaklaşımı hiç dikkate almamıştır ve üstelik
sosyolojiyi tarihsel boyutundan vazgeçirmek için çaba göstermişlerdir.
Toplumu açıklamak için toplumu bir sistem tarzında bütünleşmiş
bir birlik gibi tasarlayan görevselciler, yeni bir sosyolojik çözümleme
yolu olarak, toplumu, daha doğrusu toplumun örgütlenmesini
ve işleyişini toplumun evriminin belirli bir anında ele almışlardır.
Böylece görevselcilik, bir bakıma tarihi ve toplumsal değişmeyi
reddetmenin açıkça ilân edilmesi olmuştur.
Fakat, görevselcilikteki bu yöntem yanlışlığı tarihsel açıdan daha
doğrusu görevselciliğin tarihi bakımından kolayca açıklanabilir:
Hemen yukarıda da söylediğimiz gibi görevselcilik, önce kültürel
antropolojide uygulanmaya başlamıştır. Ve antropologların inceledikleri
eski ya da ilkel toplumların, genel olarak, bilinen tarihleri olmadığından
«bu durum, görevselciliğin bu tarihsiz —bu tarih dışı—
tutumu benimsemesinde önemli bir etken olmuştur.» Sosyolojide, tarihleri
olan toplumların incelenmesi için görevselcilik uygulandığında,
görevselciliğin tarihe karşı ilgisizliği sosyolojiyi önemli ölçüde daraltmış
ve sınırlandırmıştır. «Görevselcilik, özellikle tasvirle ve toplumsal
örgütlenmenin yapılarının ve işleyişinin çözümlenmesiyle yetinmiştir.
» «Şu halde görevselciliğin uygulanmasıyle sosyolojideki tarihsel
gelenek, otuz-kırk yıldan beri bir duraklamaya girmiş demektir.
Çünkü, toplumların tarihselliği artık ne kuramsal ne de somut
araştırmaların başlıca konusudur.»
Görülüyor ki, ve zaten bilindiği gibi, görevsel görüş yeni bir şey
değildir; hele toplumsal bilimlere özgü bir şey hiç değildir. Başlangıçta
biyoloji, fizyoloji, sonraları psikoloji, ekonomi, etnoloji ve sosyoloji
konuları olan olguları sonuçlarına göre yorumlamışlardır; başka
bir deyişle, bu bilimler görevselci dönemlerinde görevselciliğe,
olguların içinde bulunduğu yapıları öğrenmek için, olguları sonuçlarına
göre yorumlama rolünü vermişlerdir. Ayrıca, nedenleri kavrayamamak,
sosyologları, sosyolojik olguları görev kavramı ile açıklamaya,
yorumlamaya götürmüştür. Ve sosyolojide görevselcilerin
81
büyük bir kısmı dikkat ve çabalarını yapının durgunluğu ya da toplumsal
denge kavramına götürdükleri için yapısal değişmelerin incelenmesini
bile bir yana itmişlerdir.
Yukarıda kısaca sunmaya ve açıklamaya çalıştığımız biçimiyle,
bu görevselciliğe görevselciliğin eski biçimi diyebiliriz.
Soru 47 : Parsons'un görevselciliğine göre toplum nedir? Eylem
genel kuramı ya da toplumsal eylemin kuramı nedir?
Amerikalı sosyolog Talcott Parsons (doğumu: 1902)'un sosyolojik
düşüncesi, tarihçiliğe karşı bir tepki olarak yaratılan yeni bir
görevselciliktir. Parsons, insanlar ve toplumların niteliği konusunda,
kuramsal bir araştırma yapmaya yönelmiş ve bu araştırmayı bütün
insan bilimlerine aktarmak istemiştir. Parsons, «eylem genel kuramı
» olarak adlandırdığı bu toplum kuramının, bütün ideolojik amaçlardan
sıyrılmış, sırf bilimsel bir kuram olduğunu ve bütün «deneysel
» araştırmalar için temel olacağını ileri sürmüştür.
Fransız sosyologu Georges Gurvitch'e göre, Parsons, eylem genel
kuramında, eylem terimini yanlış olarak kullanmıştır; çünkü.
Parsons bu terimle bireylerin birbirlerine karşı davranışlarını ya da
bireylerin karşılıklı eylem bağımlılığını (interaction) anlatmak istemiştir.
Oyso, eylem terimi, bugün, bireysel olduğu kadar toplumsal
olan, bir tarihi olan, yenileştiriciliği, yaratıcılığı olan bir gerçeği
gösterir.
Önce şunu söylemek gerekir ki, Parsons'un kuramı bir karışımdır.
O, eylem genel kuramında, Spencer, Weber, Pareto, Durkheim,
Freud ve Malinowski'nin bilinen fikirlerini birleştirmek istemiştir. Ve
bunlar arasında en çok Pareto, Weber ve Durkheim'i tuttuğunu söyleyen
Parsons, sıyrıldığını sandığı ideolojik amacın içine bilerek bilmeyerek
düşmüştür.
Sosyolojinin toplumu ve toplumsal olguları inceleyen bir bilim olmasından
daha çok. onun, toplumsal eylemin kuramı olmasını isteyen
Parsons'a göre, toplumsal dinamik kesin olarak birey üzerine
kurulmalıdır; küçük parçaların karşılıklı eylem bağımlılıklarının toplamının
atomik yapıyı oluşturması gibi, bireylerin karşılıklı eylem
bağımlılıklarının toplamı toplumsal yapıyı meydana getirir.
Spencer'in evrimciliğini eleştiren ve reddeden Parsons, onun
yararcılığının ve psikolojizminin özünü benimsemiştir. Toplumu bir
bireylerarası karşılıklı eylem bağımlılığı sistemi olarak tanımlayan
Parsons'a göre, bu sistem, durgun ve hareketsiz bir sistemin aynıdır
ve bu yüzden, sosyoloji, tarihten dolayısiyle toplumsal evrimden
koparılabilir.
82
Parsons, Weber'den, toplum tarafından kabul edilen ve onaylanan
değer ve tutumların bütünü üzerine bir ekonomik sistemin işleme
koşulları kurulur, savını alır ve Weber gibi, değerlere ve ku
rallara çok büyük önem verir. Pareto'dan da mantıklı ve mantıksız
davranışın çözümlenmesini alan Parsons, (amaçlarına mantıklı olarak
bağlanmış işlemler mantıklı davranışlardır); Durkheim'dan din
sel davranışta simgelerin rolünün çözümlenmesini (toplumun görevsel
bütünlenmesine en yararlı duyguların anlatış ve güçlendirme mekanizması
olarak dinsel davranışın çok büyük anlamı vardır) alır.
Bu etkilerden sonra, Parsons, daha geliştirilmiş bir toplum tanımı
sunar: «Toplum, kaynaklarını bir değerler sisteminden alan ve
bir simgeler sisteminde açığa vurulan kurallara bağlı bir bireysel
davranışlar sistemidir.»
Parsons, toplumsal sistemi, kültürü ve kişiliği birbirinden ayırarak
onları üç ayrı sistemde görmekle, toplumsal tümün bu üç
öğesi arasındaki ilişkilerin incelenmesinin gereksizliğine inanmıştır.
Parsons, toplumun işlemesini «elektro - dinamik» bir sistemin işlemesiyle
özdeşleştirmektedir.
Soru 48 : Merton, sosyolojiyi nasıl görür? Özel kuramlar ya da
«orta menzilli —orta çapta— kuramlar» nedir?
Parsons gibi tarihçiliğe karşı çıkan ve görevselciliğin içerdiği ve
istediği gibi yeni bir kuramsal araştırma peşinde olan öteki tanınmış
Amerikalı görevselci sosyolog Robert King Merton (doğumu:
1910)'dur. O. Parsons'un tersine, yani. genel kuram ya da genel
kavramsal şemalar yerine özel kuramların araştırılmasını önermektedir.
Bir toplumda görevlerin araştırılmasını ya da görevsel çözümlemeyi
sosyolojik yorum yöntemlerinin hem en verimlisi hem şüphesiz
en az derlenmişi olarak düşünen Merton'a göre, görevsel çözümleme
duraklaya duraklaya ve derinliğine olmaktan daha çok yüzeyde
ilerlemektedir; sonuçları uyandırdığı umutları gerçekleştireceğini
göstermektedir. Tarihselliğe ve tarihçiliğe karşı çıkan Merton,
bu tutumunun gerekli sonucu olarak derinliğine çözümlemeden kaçınmaktadır.
Merton için önemli olan deneysel bilimlerin yöntemlerini
incelemek, onların kuramsal sorunlarından ve sonuçlarından sos
yolojide yararlanmaktır.
Marx'ın «İnsanların toplumsal varlığı bilinçlerini belirler,» postulatına,
Durkheim'in «Toplumsal imgeler - toplumsal tasarımlar şu
ya da bu tarzda belirli bir gerçeği yansıtır,» önermesine, Muzaffer
83
Şerifin «Toplumsal etkenler algılara bir çerçeve sağlarlar» savına,
bütün bir bilgi sosyolojisinin «Toplumsal durum, algılara, inançlara
ve fikirlere giren görüşleri belirler,» ana fikrine karşı çıkan Merton
için, algı, toplumsal bağlantının sonucudur; başka deyişlerle, toplumsal
algı toplumsal çerçevenin ürünüdür (çerçeveyi sağlayan toplumsal
etkenler söz konusu olmadan); bireyler, toplumdaki başka
bireylerden kurallar, yargılar, özel örnekler alırlar; algı bireysel ilişkilerin
yapısının bir altürünü, bir türevidir.
Merton'a göre, insan biyolojik bir organizmadır, psikolojik bir
varlıktır ya da bir toplumun üyesidir ve belirli bir kültürün mirasçısıdır.
Ve bu görüş görevsel çözümlemenin «deneylerine» göre sağlanmıştır.
Ayrıca Merton şu fikirleri ileri sürer: Biyolojik bilimlerdeki
kazanılmış deneyler sosyolojide görevsel çözümleme için geçerli olacak
yöntembilimsel modeller sağlayabilirler. Fizikte, kimyada ve psikolojide
temel varsayımlar, teknik araçlar, temel kavramlar ve uygulama
güçlükleri büyük farklar gösterse de bu bilimlerde deneyin
mantık yapısı aynıdır; aynı tarzda deneyin ilk değişiklikleri, denetlemeli
gözlem, karşılaştırmacı inceleme ve değişik yöntemler etnolojide,
sosyolojide ve biyolojide aynı mantık yapısına sahiptirler.
Genel kuramlar ya da genel sistemler yerine özel kuramlar (orta
menzilli kuramlar - orta yüzeyli kuramlar) bulunması gerektiğini
İleri süren Merton, sosyolojiyi, genel kuram bulacak kadar gelişmiş
görmemektedir. Ona göre, sosyoloji, doğa bilimleri olgunluğuna henüz
kavuşmamıştır: «Sosyolojide, genel kuramların şimdi yapılamayacağının
nedeni, sosyolojinin henüz bir Einstein karşılamaya hazır
olmayışıdır; çünkü, sosyoloji daha Kepler'ini bulamamıştır.»
Merton'un özel kuramlar ya da orta menzilli kuramlar dediği
şey, sınırlı konulu kuramlardır. Yani hiçbir genel kuramdan hareket
etmeksizin belirli özel alanlarda, belirli toplumlarda, belirli konular
üzerine araştırmalar yapılabilir, bu araştırmalardan kurama gidilir
ya da bu araştırmalara dayanarak bir kuram kurulur; bu, özel bir
kuramdır, orta menzilli bir kuramdır; yani araştırmaların yapıldığı
belirli alanların kuramıdır. Ve Merton'a göre bu özel kuramlar, sırası
gelince, «toplumsal sınıfların dinamiği üzerine, toplumsal baskılar
üzerine, siyasal iktidar üzerine, kişilerarası etkiler üzerine yapılacak
araştırmalara ışık tutabilir.»
Yararcılığından ve bireyciliğinden kurtulamayan Merton için, bugün
sosyolojide genel kuramlar ya da evrensel sistemler aramak,
işin başında yanlışlık yapmak, hattâ aptallık demektir; çünkü, sosyoloji,
ilerici ya da tutucu politikacıların, iş ve devlet adamlarının,
üniversite rektörü ve öğrencilerinin isteklerine cevap verecek olgunlukta
değildir. Görülüyor ki, Merton için sosyoloji deneysel oir bi-
84
limdir; görevselcilik hem bir kuram hem bir yöntemdir ve deneysel
yöntemdir. (Yönteme az önem verdiği için, yöntem, kuram içinde
kaybolmaktadır; —nedir'i— hem de özel nedir'i aramakta, —nasıl'ı—
sormamaktadır.) Böylece görevselcilik, şeylerin niçin varolduğunu,
niçin yürürlükte olduğunu açıklamakta, fakat şeylerin neden değiştiğini
açıklamamaktadır. Bu durumu Merton görebilmiştir; fakat tarihçiliğe
ve tarihselliğe karşı olduğu için cevabı yine şimdiki zamanda
aramış ve toplumsal değişmeleri açıklamak gerektiğinde, görev
bozukluğu (dysfonction) kavramından yararlanmıştır. Toplumsal
değişmelerin yarattıklarını sandığı görev bozukluklarının nereden ve
nasıl geldiğini aramamaktadır.
Soru 49 : Amerikan sosyolojisi hangi yönde gelişerek bugüne
gelmiştir?
Daha önce de söylemeye çalıştığımız gibi Amerikan sosyolojisi,
Spencer'in biyolojik evrimci sosyolojisinin etkisi altında doğmaya
başladı. Ve bu etkiye, taklitte toplumsal yaşantının temelini gören
ya da toplumsal yaşantıyı taklitte temellendiren Fransız Tarde'ın bireyci
psikolojisinin ve toplumsal yapı sorunu ile hiç ilgilenmeyen
Alman Weber'in davranışçı sosyolojisinin etkilerini ekledi. Amerikan
sosyolojisi, bugün de Spencer'ci Amerikalı Small'un yolunu izlemektedir.
Ve Small'a göre, toplum, bireysel çıkarların birbiriyle uyuşur
hale getirildiği bir bütündür. Small'un yolu deneysel ve matematik
yoldur. «Zaten, Amerikan felsefesinin ampirizmine ve pragmatizmine
en uygun düşen de budur.» Ve Amerikalı sosyologlar, özellikle deneysel
ya da matematik «yöntemler» yaratmaya, geliştirmeye koyulmuşlardır.
«Sosyolojik deney, fizikteki ya da kimyadaki deney
kadar bilimseldir,» sözü Amerikalı K. Lewin'indir. Amerikalı P. F. Lazarsfeld,
sosyolojide araştırmayı, istatistik çözümlemelere indirgemeye
ya da dar türdeş (homojen) ortamlarda sürdürmeye hep devam
etmiştir. D. Lerner, hâlâ ampirizmi ve saha üzerinde gözlemi savunur.
Yalnız istatistikle yapılan çözümlemeler, toplumsal yaşantının en
yüzeyde, en dış görünümünü yansıttığı halde, Amerikalı sosyologlar
genel olarak istatistik yönünde gelişmeler yapmak için çalışmaktadırlar.
Başka bir deyişle, Amerika'da sosyolojik araştırmalar, kuru
İstatistikler biçiminde ya da gittikçe mikroskopik ve parçalı incelemeler
biçiminde yapılmaktadır.
Tarihsel ve toplumsal evrimi ve yasalarını hiç bilmeden ya da
bilmemezlikten gelerek Amerikalı sosyologlar, yaptıkları soru kâğıtlı
ve mülâkatlı anketlerle bir toplumda yaşayan insanların genel
85
olarak davranışlarını, tutumlarını, yargılarını incelemektedirler. Ve
bu incelemeleri «test saplantısı - testomani», «nicelik delilliği - kantofreni
» dedirtecek kadar sayılar üzerine kuran ve sosyolojiyi grafikçiliğe
dönüştüren Amerikalı sosyologların pek çoğu kuramı ve kuramsal
görüşü bir yana itmektedir. Toplumsal yapı sorunlarıyla hiç
ilgilenmeyerek Amerikalı sosyologlar yaş, cinsiyet, meslek, yerleşme
yeri, gelir, din gibi değişkenlerin insan davranışları üzerindeki
etkilerini ve değişkenler arasındaki ilişkileri incelemekle yetinmektedirler.
Görülüyor ki, Amerikan sosyolojisi açıklayıcı olmamakta, toplumları
ve toplumsal olayları tasvir edici bir yönde gelişmeler göstermektedir.
Son otuz-kırk yıldan beri, yararlı olur düşüncesiyle birçok sosyolojik
araştırma devlet tarafından desteklenmiştir. Amerika içinde
şu ya da bu kesime ve dünyada şu ya da bu ülkeye nasıl «muamele
» edilmelidir sorularına cevap aramak için yapılmıştır bu destek.
Çünkü Amerika devletine göre «yabancı toplumların kültürünü tanımak
o ülkelerde uygulanacak siyasete yararlı olmaktadır.» Japonya'da
Mikado'nun devrilmemesi için Amerikan hükümetine sosyologlar,
araştırmalarının sonucunda, şu bilgiyi vermişlerdir: «Japon kültürü
öyle bir kültürdür ki, imparatorun bir buyruğu ile Japonlar Amerikan
askerlerini güler yüzle karşılarlar.»
1930 Büyük bunalımı patlak verince gerek Amerika devleti gerek
kapitalist kuruluşlar özel olarak sosyolojiye genel olarak toplumsal
bilimlere ilgi göstermeye başlamışlardır. Düşünülen şey şu
idi: «Olacak ya da gelecek olan şeyi şimdiden öngörmek gerekir,
kim öngörebilir?» Kesin pratik amaçlar için yapılan sosyolojik araştırmaların
en belirgin olumsuz yanı kavramsal hiçbir hazırlık yapılmadan
araştırmaların yürütülmesi olmuştur. Başka bir deyişle, «kuram
ve araştırma arasındaki bağlantı sorunu yöntemli olarak düşünülmeden,
nasıl olursa olsun nerede olursa olsun toplanılan veriler
üzerine çeşitli Avrupa kuramları yapıştırılıyordu. Bu Avrupa kuramları
da ya Freud'ün ya Pareto'nun ya Weber'in ya da Durkheim'in
kuramlarıydı.»
Amerika içinde yapılan araştırmalarda çoğu zaman dış verilerle
yetinildiği görülür. Örneğin, Amerika'daki sanayi sosyologlarının
çoğunun temel konusu bireyin ve işçinin ortamına uyumu sorunudur.
Bu sosyologlara göre ortama karşı isyan - ya da ortama
uyumsuzluk ya da ortamdaki her hoşnutsuzluk bir hastalıktır, «patolojik
» bir olaydır. Böylece Amerikalı sosyologların çoğu için «baş
hedef bütünleşme hedefidir;» - Amerikan toplumu ile bütünleşme
hedefidir.
«Amerikan sosyologlarının yapısal - görevsel cinsinden kuram-
86
ların, ister Parsons tipi kuram olsun ister Merton tipi kuram olsun,
ortak noktalan bireyden hareket etmeleri ve toplumu ya da toplulukları
bireylerarası ilişkilerle açıklamalarıdır.»
Amerikan sosyolojisinde eksik olan temel öğeler şu biçimde
özetlenebilir:
— Genel olarak ya da genel eğilim olarak Amerikan sosyolojisi
tarihsel değildir. Tarihsel boyutu incelemez. Bu sosyoloji şimdiki
toplumun çözümlemesidir ve özellikle şimdiki Amerikan toplumunun
çözümlemesidir.
— Genel eğilim olarak Amerikan sosyolojisi çoğu zaman tümlüklerden
- tüm toplumsal yapılardan hareket etmez; tümlüklerden
ayrı olarak, tümlüklerle olan ilişkiler dikkate alınmayarak (çözümleme
alanına alınmayarak) kısımsal gerçekleri inceler; başka bir deyişle,
tümlükleri ya da tüm gerçekleri pek çok öğe içinde eritir,
kaybeder.
— «Yine genel eğilim olarak Amerikan sosyolojisi kuramsal anlayışlarda
sınıf kavramına, sınıf çatışmalarına mümkün olduğu kadar
az yer verir ya da hiç yer vermez. »
— «Toplumsal tabakalaşma konusunu çok incelemiş olan Amerikan
sosyolojisi bu konuyu, sınıf sorunlarını ve sınıf çatışmalarını
gözden uzak tutarak işler, inceler.»
Kısacası Amerikan Sosyolojisi, bir pazar ekonomisi üzerine kurulan
Amerikan toplumunu bütünü içinde - tüm toplumsal yapısı içinde
henüz incelemeye başlamamıştır.
«Amerikalı sosyologlar, Amerikan fikirleri ya da Amerikan idealleri
adına Amerikan gerçeğini eleştirmektedirler.» Başka toplumlarda
yaptıkları araştırmalarda, bu yaklaşımlarından vazgeçememekte
ve bunun sonucu Amerika modeline göre başka toplumları incelemektedirler,
değerlendirmektedirler.
Bununla beraber, Amerikan sosyologlarından bazıları psikanalizin
etkisi altında klinik gözleme doğru yönelen bir akım başlatmışlardır;
fakat, bu akım da çok doğacı bir anlayış içinde yürütülmektedir.
P. Sorokin (1889-1968)'in başlattığı akım, toplumsal çevrelerde
kültürel zihniyete önem ve ayrıcalık veren bir yaklaşım olmaktan
öteye gidememiştir. Pek çok Amerikalı sosyolog gibi tarihsel evrimi
ya da tarihsel derinliği bilmezlikten gelen Sorokin'e göre Amerika'da
toplumsal sınıflar üzerine yapılacak araştırmalar bir sonuca
ulaşamaz; çünkü yine Sorokin'e göre Amerika'da toplumsal yaşantının
«aşırı hareketliliği, önyargı yokluğu, statülerin şüpheliliği.
bir düzeyden başka bir düzeye geçmenin her zaman kolay oluşu (ırkçılık
engeli hariç) sınıfları sınırlarla» belirlemeyi engeller. Ve So-
87
rokin'e göre sınıflar gruplardır ve bir sınıf şu özelliklerle tanımlanabilir:
Sınıflar,
— Hukukta her şeye açık, gerçekte yarı kapalı gruplardır.
— Dayanışmalar üzerine kurulmuşlardır.
— Normal gruplardır.
— Başka gruplarla karşıtlık halindedir.
— Kısmen örgütlenmişlerdir.
— Kendi birlik ve varlıklarının kısmen bilincindedirler, kısmen
bilincinde değillerdir.
— Onsekizinci yüzyıldan bugüne batılı toplumun özelliklerini
taşırlar.
— Sınıflar, meslek ve durum olmak üzere tek görevli iki bağla
ve aynı zamanda toplumsal tabakalaşma üzerine kurulmuş bir
bağla birleşmiş çok görevli grupları oluşturur, (başka sınıfların hak
ve ödevlerine karşı koyan bir hak ve ödevler bütününün varlığı.)
Sosyometrinin kurucusu J. L. Moreno (doğumu: 1892), sosyometrinin
amacının «toplulukların psikolojik özelliklerini matematik
yardımıyla incelemek» olduğunu söylemektedir. Bunu yapmak için
«psikodram», «sosyodram» gibi deneysel teknikler kullanmaya çalışmış;
fakat, kişilerarası ilişkilerden öteye gidememiş, toplumsal yapı
sorunlarına hiç değinmemiştir.
Moreno'nun çok tanınmış kitabı Sosyometrinin Temelleri'nden
sonra yazdığı ve «bu kitapta tasarlanan görüşleri» tekrar eden kitabı
Psikodrama'da üç boyut görülmektedir:
«— Kendiliğindenlik (spontaneite) felsefesi.
— En değişik usûllerden esinlenen dramatik bir teknik.
— Bir toplumsal tedavi iradesi.»
Moreno, Bergson'un bütün anların yaratıcılığını ileri sürdüğü
«salt süre» anlayışına karşı çıkmakla beraber «kendiliğindenlik» aracılığıyla
toplumsal ve kültürel baskılardan kurtulduğunu ve kurtulacağını
sandığı bireyi, Bargson'un «anın yaratıcı hamlesi» içinde
yakalamak ve açıklamak ister. Moreno'ya göre en önemli sorun, anın
özgün (orijinal) dehasını bireyde yeniden canlandırmak ve bireyin
yaratıcı kendiliğindenliğini bireyin kişilerarası ilişkileri OYUN'unda
açıklamaktır. Kısacası Moreno, bireyleri toplumsal yaşantının dinamizmi
içinde deneysel olarak açıklamak ister. Psikanalizden sosyolojiye
gelen Moreno'nun bu yaklaşımının bilimsel sonuçlar veremeyeceğini
kitabımızın «Sosyolojide deneysel tekniklerden yararlanmak
neden gereksizdir?» sorusuna verilen cevapta açıklamaya
çalıştık.
88
Her nedense ülkemizde hâlâ savunucusunu, uygulayıcısını vs
yayıcısını bulan Moreno'nun bireyci olduğu kadar boş ve anlamsız şu
iddiası okurun Moreno ile ilgili eleştirisini daha çok geliştirir her
halde: «Ondokuzuncu yüzyıl, insanlığın en aşağıdaki ortak paydası
olan bilinçaltını aramışsa, Yirminci yüzyıl insanlığın en yukarıdaki
ortak paydası olan 'kendiliğindenlik'i ve 'yaratıcılık'ı keşfetmiştir.»
Sonuç olarak denilebilir ki, Amerikan sosyolojisinde yöntem sorunlarıyla
uğraşmak yoktur; yalnız bir yöntem vardır, o da, kuramı
ve kuramın önemini reddeden deneysel yöntemdir.
Soru 50 : Amerikan sosyolojisinde Wright Mills'in neden özel
bir yeri vardır?
Çağdaş toplumsal gerçek ve sorunları deneysel bir biçimde inceleyen
Amerikan sosyolojisine karşı büyük bir tepki göstererek, sosyolojisini
tarihsel insan gerçeğinde temellendiren C. Wright Mills
(1917-1962). bu tutum ve yaklaşımıyla zaten «Amerikan sosyolojisinde
bir istisna» olduğunu göstermiştir.
Mills'e göre, bireyin yaşantısını anlayabilmek için önce toplumun
tarihini anlamak gerekir; sosyolojik tutuma sahip bir araştırmacı,
bireysel olan şeylerle toplumun yapısını ilgilendiren genel sorunları
mutlaka birbirinden ayırdetmesini bilebilmelidir. Mills'e göre
yöntem belli bir şeyi anlamak ya da açıklamak isteyen insanların
kullandıkları usuldür; yöntem incelenecek sorunları saptamamalıdır;
tersine, önce incelenecek sorun saptanmalı, yöntem sadece
bu sorunu anlamak ve açıklamak için izlenmesi gereken yolu
göstermelidir.
Amerikan sosyolojisine karşı eleştirilerini sürdüren Mills'in düşüncesinde,
çeşitli araştırmaların bir bütün içine oturtulabilmesi için
kuram zorunludur; ve şu sözler onundur: «Toplumsal bilimlerin gelişimi,
her biri, bir büyük yorganın bir parçasını diken dağınık bir
grup kadının çabalarının bir sonucu olarak düşünülemez. Ne kadar
incelikle işlenmiş olurlarsa olsunlar, bu küçük parçaların mekanik
bir biçimde ve dıştan birbirlerine bağlanmalarına olanak yoktur.»
En tanınmış kitaplarından biri olan Sosyolojik İmgeleme (The
Sociological lmagination)'de «amacının, toplumsal bilimlerin anlamını
zamanımızın kültürel ödevlerine uygun bir biçimde tanımlamak»
olduğunu söyleyen Mills, tarihsel maddecilik deyimini kullanmadan
tarihsel maddeciliğe dayanan bir toplumsal bilim ve toplumsal araştırma
anlayışını savunmaktadır.
Genel olarak, toplumun tarihini anlamamakta, açıklamamakta
direnen ve bütün toplumsal sorunları bireysel boyutlara indirgeyen
89
Amerikan sosyolojisine karşı Mills, «toplumun tarihsel gelişimi ve
toplumsal yapı dikkate alınmadan toplumsal sorunlar çözümlenemez,
» demekte ve şunu eklemektedir: «Ne yazık ki, insanların büyük
çoğunluğu kendi yaşantılarıyla dünya tarihinin izlediği yol oranındaki
sıkı bağın farkında bile değildir.»
Mills'e göre, sağlam ve tutarlı bir toplumsal bilim anlayışı şu yaklaşımla
kazanılır: «Herkes belli bir toplumda ve belli bir tarih döneminde
yaşar ve yaşadıkça da bu toplumun biçimlenmesine yardım
eder. Birey, bu tarihsel dönem içindeki yerini bulmadıkça kendi
yaşantısını değerlendiremez. Sosyolojik tutum, tarih ve bireyi ve
bunların toplum içindeki ilişkilerini kavramayı gerektirir.»
Deneysel Amerikan sosyolojisinin temel öneriler ya da kuramlar
getirmediğini ve getiremeyeceğini söyleyen Mills, deneysel sosyoloji
yapanların toplumsal olayları incelemek için, belli bir tarihsel
görüşe, toplum kuramına, tekçi bir yönteme sahip olmadıklarını ileri
sürmektedir. Sosyolojinin konularının toplumsal yapıdan soyutlanarak
ele alınamayacağını düşünen Mills, istatistik tekniklerin, elektronik
beyinlerin sosyolojide hiçbir zaman bilimselliğin başlıca ve
yeterli belirtileri sayılamayacağını söylemiştir.
Soru 51 : Yapısalcılık (structuralisme) nedir?
Yirminci yüzyılın başında, yapı kavramı dilbilimde (linguistique)
yapısalcılık olarak bir öğretinin kurulmasını sağlamıştı. Bu öğreti
içinde iki akım vardı. Biri, dilin genel yapısının dilin öğeleri üzerine
baskı yaptığını ve dilin genel yapısını, başka toplumsal olguların
ve toplumsal değişmelerin değiştiremeyeceğini ileri sürüyordu.
Öbürü, dilde sesin bölümlenme sınıflarının yapılar meydana getirdiğini
ve dilin bir davranış olduğunu savunuyordu.
Sosyolojide yapısalcılık akımının başında, Fransız antropologu,
sosyologu, etnologu Claude Levi - Strauss (doğumu: 1908) görülmektedir.
Şunu önce belirtmek gerekir ki, yapı fikri özellikle etnologlar
arasında tutanlarını bulmuştur. Etnolog, her şeyden önce artakalanı,
eski grupları inceler. Genel olarak eski olanı inceleyen etnologlar
için evrim ve hareket gereği gibi dikkate alınmamaktadır. Başta
Levi - Strauss olmak üzere, onların birçoğu için yapısalcılık bir
tutum, yani bir yöntemdir. Çünkü, birçok ve değişik bilgiler toplayan
etnologlar için onları karşılaştırmak ve sınıflamak ve özellikle
onlara bir ortak payda (denominateur commun) bulmak gerekmektedir.
Sosyolojide tarihselliğe ya da tarihsel yaklaşıma karşı çıkan ve
tarihin bilim olduğuna inanmayan Levi - Strauss'un düşüncesinde,
80
yapıların araştırılması (örneğin, aile yapıları) zaman içinde değişmeyen
yasaların araştırılmasıyle birbirine karışır. Levi - Strauss'a göre,
bu yasalar «düşüncenin bilinçsiz etkinliğinin sonuçları olarak
doğal bir öze biçimler verirler; başka bir deyişle, «toplumsal yapılar
insan düşüncesindeki anlamsal ya da kavramsal yapıların yankısıdırlar.
» Ve bu yasalar, «eski ve yeni, ilkel ve uygar bütün düşünceler
için esas olarak aynıdırlar.» Şu halde yapısalcı bir çözümleme
her kurumun, her âdetin altındaki bilinçsiz yapıyı bulabilir. Ve
böylece, «kesin özelliği bütün değişkenler arasında korunan» başka
kurumlar, başka âdetler için geçerli bir yorum ilkesi elde eder.
Yasaların ve ilkelerin araştırılması, önceden, duygulardan ve iradelerden
bireysel olan her şeyden arınmayı, kopmayı gerektirir. «Gerçeğe
varmak için, yaşanılmışı (yani tarih) bir yana ayırmak gerekir,
» önermesi Levi - Strauss'un düşüncesidir. Ona göre, gerçek ve
anlaşılır şey tastamam yapılarda raslaşır; hısımlık yapılarında, değişlerin
yapılarında, mitlerin yapılarında. Şeylere anlamlar vererek
insanın düşüncesinde anlamlaşır. Tarihe gelince, yapısalcılığa
göre, tarih, evrensel ve değişmez yasaların yaşanmasının geçici
özelliklerine indirgenir. Ayrıca yapısalcı yöntem, dilin yapısıyle antropoloji
ve sosyolojinin incelediği sistemlerin yapısı arasında kesin
bir uygunluk ister. Hem gerçek olarak, hem anlaşılırlığın temeli
olarak tasarlanan bu uygunluk yapısalcılığa göre, toplumsal grupların
bağlantısını, bütünlüğünü sağlar. Uygunluk ve iç denge kavramlarına
bağlanan sistem kavramı birinci plana gelir ve kurumlar,
âdetler bütünlük ve değişmez denge ile tanımlanır. Ve Levi - Strauss'a
göre her kültür ilk sırasında dilin, evlenme kurallarının, ekonomik
ilişkilerin, sanatın, bilimin, dinin yer aldığı bir simgesel sistemler
bütünü olarak düşünülebilir.
Levi - Strauss yapısalcılığı doğrultusunda ilerleyen ve çalışmalarının
amacı, özellikle marksist düşünceye karşı bir seçenek (alternatif)
geliştirmek olan yapısalcıların yaklaşımları aşağı yukarı şöyle
özetlenebilir: Özellikle ekonomik altyapı tarafından yönetilen toplum
tarihinden bir başka altyapı olan bilinç dışının yönettiği bireysel
tarihe geçmek gerekir. Böylece, «anlam üreticisi insan her şey
den önce anlam içinde insan olarak ele alınmaktadır.» Ve bu tür
yapısalcılara göre insan gerçeği, bireyin yalnız ailesiyle ve toplumu
ile ilişkileri içinde açıklanacak bir şey değildir. Ve bu insan gerçeği
kültürler içinde —kültürler içinde tasarlanarak— açıklanmalıdır.
Ve bu yeni açıklama yöntemine göre, «bilinç - bilinç dışı, bireysel
- toplumsal, altyapı - üstyapı karşıtlıkları, araştırmanın bütün düzeylerini
birleştirecek olan mantıklı bir uygunluk uğruna değerlerini
(daha doğrusu uygunluklarını) yitirmektedir.»
Marksist düşünceye karşı bir seçenek olarak geliştirilmek is-
91
tenen yapısalcılık, marksizmi toplumsal olayların bütünleştirici bir
kuramı olarak tanımlarken, kendini «insan olgularının anlaşılırlığını
ortaya çıkaracak bir yöntem olarak» görmektedir.
Bir olayı açıklamaya çalışan yapısalcı çözümlemenin, olayın yapısını
yani «bir bütünün öğelerini birleştiren bağların biçimini ve niteliğini,
ve özellikle bu bütünün kuruluşunu hazırlayan, yöneten başlıca
ilkeyi (anlamı) aradığı görülmektedir.» Ve böylece, yapısalcılık
için her hangi bir olayın ya da herhangi bir gerçeğin «ortaya çıkış
ve kayboluşundan yani oluş ve tarihten çok, bu gerçeğin içinde
bulunduğu bütün, kapalı sistem, çerçeve ve yapı önemlidir.» Bir
gerçeği açıklayabilmek için diyalektik yöntemin bütünlük yasasını
gözden kaçırmamak, evrenin hiçbir nesnesini, hiçbir olayını kendisini
çevreleyen nesnelerden, olaylardan ayrı olarak düşünmemek demektir.
«Ama diyalektik mantık, bir gerçeği ortaya çıkaran, oluşturan
ve ortadan kaldıran güçleri, başka bir deyişle bu gerçeğin
aşılmasını, belli yanlarıyla ve nitelik değişimine uğrayarak daha
yüksek bir düzeyde, yeniden ortaya çıkmasını da göz önünde tutar.
Bu da, diyalektiğin en temel ilkelerinden biridir; yani değişmo
ve oluş ilkesidir. Yapısalcılıkla maddeci diyalektik arasındaki temel
fark, birinci görüşün oluş, tarihsellik ve aşma ilkesine önem vermeyişidir.
»
Toplumsal yapıya en ilk öncelik ve aşırı bir ayrıcalık veren yapısalcılara
göre, toplumsal yapı dondurulmuş bir iz ya da bir kemik
çatısıdır.
Genellikle, yapısalcılığın düşünce ve önermeleri olarak şunları
söyleyebiliriz: Toplum öyle bir duruma ulaşmış olarak görünmektedir
ki, artık ahenkli olarak büyüyebilir, bu büyüme düzeni ve öğelerin
biraraya gelmesini bozmaz. Tarihin yönü de anlamı da yoktur
ya da teknikçi ussallıkla anlama ulaşılmıştır. Her devirde, insanların
düşünme ve yaşama tarzları kuramsal bir yapının etkisi altındadır.
Bir devrin ve bir dilin düşüncesi olan bilinmeyen ve zorlayan
bir düşüncenin içinde düşünülür. Bir toplumdaki bütün kurallar,
bütün kurumlar ancak yapısal bir incelemeyle açıklanır; toplumun
işlemesi (fonksiyon) ve tarihi önemli de değildir. Yapısalcı
çözümleme hareketliliği parça parça, an an, yer yer, durum durum
çözmeye çalışır ve tarihteki hareketi tanımaz.
Soru 52 : Gurvitch'in «derinliğine sosyoloji» ya da «toplumsal
gerçeğin derinliğine katları» nedir?
Ününü, hem sosyolojik yaklaşımının değişik olmasına, hem sosyolojideki
etkinliklerin çoğunda öncülük etmesine, (sosyolojik el ki-
92
tabı yazmak ve yazdırmak, sosyoloji dergileri çıkarmak, sosyoloji
kongreleri düzenlemek), hem de çok eleştirilmesine borçlu olan RUS
«asıllı Fransız sosyologu Georges Gurvitch (1894-1965)'in sosyolojisinin
ilk ve çelişik özelliği «yalnız kuramsal» ve dağınık oluşudur.
Fakat, sosyolojide derinliğine ve genişliğine tartışma olanakları açacak
kadar büyük sosyolojik bilgisiyle de ün yapmıştır. Genel olarak
somut araştırmalar yapmadan kuramlar geliştirmesi, başka kuramların
doğruluğu, yanlışlığı üzerinde yargılara varması, kendisine
karşı yapılan eleştirilerin en büyüğüne neden olmuştur.
İlk sosyolojik çalışması, «Toplumsal Hukuk Fikri - 1932» üzerine
olan Gurvitch, bu çalışmasında hukuk sosyolojisinin bir rejimin
benimsediği adlî tekniklerden önce bilinmesi gerektiğini savunmuştur.
Ve devlet hukuku olmayan toplumsal hukukun çoğu zaman savcı,
yargıçlar tarafından tanınmadığını, oysa, bir toplumdaki grupların
ve sınıfların yarattığı bu hukukun özel bir itici ve patlayıcı güce
sahip olduğunu ileri sürmüştür. Ve «sosyolojik çözümlemeleriyle kendi
siyasal, toplumsal inançlarını birleştirerek» «merkezci olmayan
ekonomik planlamayı» savunmuştur.
Sosyoloji Denemeleri adlı kitabında toplumsal gerçeği yatay olarak
incelemek için üç tipoloji öneren Gurvitch, bunları şöyle sıralıyor:
1) Toplumsallaşma biçimleri (yığın, kamu, inan birliği) tipolojisi
ya da mikrososyoloji, 2) Gruplar tipolojisi, 3) «Tüm» toplumlar tipolojisi
ya da makrososyoloji. Aynı kitabında Gurvitch bireysel ve toplumsal
bilinçlerin içiçeliğinl göstermeğe çalışmıştır. Bu kitabıyla ilgili
olcrak Gurvich'in kendisi şunları söylemiştir: «Yalnız mikrososyolojik
tipolojiyi ayrıntılarına varıncaya kadar geliştirmekle bir tedbirsizlik
yaptım. Gruplar tipolojisini ve makrososyolojik tipolojiyi aynı
genişlikle incelememiştim. Bu yüzden, mikrososyolojiye öncelik
verdiğimi sandılar; oysa ben makrososyolojiye öncelik verilmesinden
yanayım.»
Kendisinin, derinliğine sosyoloji olarak adlandırdığı yaklaşımı,
toplumsal gerçeğin derinliğine katlarının incelenmesini önermek olmuştur.
Gurvitch'e göre, toplum ya da toplumsal gerçek birçok alt ve
üstyapılardan meydana gelmiştir. Ya da bir toplumda derinliğine birçok
kat vardır, ve bu katlar karşılıklı olarak birbirini etkilerler; katlardaki
sıra kısımsal ya da tüm toplumsal yapı tipine göre değişebilir.
Toplumdan topluma bu katların sayısı da değişebilir. Gurvitch'-
in önerdiği somuttan soyuta ya da altyapıdan üstyapıya giden katlar
şunlardır: 1) Morfolojik ve ekolojik yüzey, 2) Toplumsal örgütler
önceden oluşmuş «toplumsal gidişler». 3) Toplumsal modeller, 4)
Toplumsal örgütlerin dışında kalan az çok düzenli toplumsal gidişler,
5) Toplumsal roller, 6) Toplumsal tutumlar. 7) Toplumsal sim-
93
geler, 8) Yenileştirici ve yaratıcı toplumsal gidişler, 9) Toplumsal
fikir ve değerler, 10) Zihinsel haller ve toplumsal ruhsal davranışlar.
Gurvitch, konusu Toplumsal Belirleyicilikler ve İnsan Özgürlüğü
arasındaki ilişkiler olan ve aynı adı taşıyan kitabında, «belirleyiciliklerin
ve özgürlüğün birbirleriyle içiçe olabileceklerini göstermeyi
denediğini» ve «değişik toplumsal çevreler arasında özgürlüğün
ilerlemesini sosyolojik olarak incelediğini» söylemektedir. Gurvitch'e
göre, her zaman kısımsal olan toplumsal belirleyiciliklerin çokçuluğu
ve onların göreli birleşmesi, sosyoloijk belirleyicilik içinde her tüm.
toplum tipine göre değişerek, toplumsal yaşantıda, bireysel ve toplumsal
insan özgürlüğünün baş göstermesine (müdahalesine) geniş
bir yer bırakır.
Soru 53 : Rusya'da sosyoloji hangi yönde gelişmektedir?
Marx'ın eserleri bir sosyoloji içerdiği halde, Lenin, «Marksizm
bilimsel bir sosyolojidir» dediği halde, Rusya'da Stalin zamanında,
«resmî Marksizm» dışında sosyolojinin «ne kabul ediidıği ne da
reddedildiği» belliydi. Sosyolojiye güvenilmiyordu. Stalin ve Stalinçiler
sosyolojiye karşı direniyorlardı. Çünkü, onlara göre, «bu sahtebilim,
burjuva ülkelerinde bir gün devrimci eylemin baştan aşağı dönüştürmesi
gerektiği şeyleri inceliyordu.» Ve yine onlara göre, kapitalist
ülkelerde sosyoloji olsa olsa reformcu olabilirdi. Stalin ve
Stalinciler «resmî Marksizm» dışında sosyolojinin verilerini ya da
sosyolojik araştırmaların ortaya çıkaracağı «toplumsal güçler»in va>-
lığını hic kabul edecek gibi görünmüyorlardı. Stalinci Batılı bir sosyolog,
«mademki toplumlarda devrim olacak, şu halde sosyoloji
diye bir bilim olamaz,» demeye gelecek kadar «resmî Marksizşmi
» haklı çıkarmağa çalışıyordu. «Resmî Marksizm», evrensel
tarih boyunca, toplumların tarihsel evrimini ya da toplum yapılarının
gelişimini ilkel toplum, kölelik, feodalizm, kapitalizm, sosyalizm
aşamalarında gören Marx'ın tarihsel evrim semasıydı. Ve bu şema,
tarihsel ve toplumsal olayların belirlenmesinde ekonomik belirleyiciliğe,
yani ekonomik olguların en belirtken neden —kök neden—
olduğunu kabul eden tarihsel maddecilik anlayışına göre düzenlenmişti.
Ve bu yöndeki tarihsel maddeciliğin ilkeleri ya da temel
fikirleri kesin bilimsel yasalar olarak kabul ediliyordu. Başka
bir deyişle, modern toplumları, bütünlükleri içinde açıklamak isteyen
Marx'ın tarihsel evrim şemasına göre, tarihin yasaları şöyle açıklanıyordu:
«Derebeyliğin antik ekonominin arkasından gelmesi gibi
kapitalizm derebeyliğin arkasından gelir; ve kapitalizmin arkasından
sosyalizm gelecektir. Önce kölelik sayesinde, sonra derebeyine
bağlılık biçimi sayesinde, bugün ücretlilik sayesinde çalışan
94
lar yığınının zararına olarak bir azınlık tarafından artık değer alınır.
» Oysa, daha önceki sorularda da açıklamağa çalıştığımız gibi,
Marx, toplumların tarihsel evrimini gösteren ilk tarihsel şemasında
üretim biçimi olarak Asya Tipi Üretim Biçimine de yer veriyordu;
fakat, yukarıda söz konusu ettiğimiz sonraki tarihsel şemasından
Asya Tipi Üretim Biçimini çıkarmıştı. İşte, Stalin ve Stalinciler
için «resmî Marksizm» Marx'ın sonraki şeması olan «Asya Tipi
Üretim Biçimi»siz tarihsel şemanın kabul edilmesi ve onun dışında
tarihsel gelişme için başka bir yolun kabul edilmemesi demekti.
Burada, konumuz olmadığı için Asya Tipi Üretim Biçiminin, şehirlerle
köyler arasındaki çelişkinin en başta gelen belirleyici olduğu
toplum yapısını gösterdiğini söylemekle yetiniyoruz. Böyle bir belirleyiciliği,
tarihsel evrim için ekonomik belirleyiciliği kabul eden «resmî
Marsizm» reddediyordu. Rusya'da, Lenin ve daha başkaları tarafından
üzerinde durulmağa değer görülecek kadar ilgi çeken üretim biçiminin asla bağımsız süren Stalin ve Stalınciler bu konuda tartışmaları yasaklamaya
gidinceye kadar dogmatizmlerini şiddetlendirdiler. Bunun sonucu, ülkelerin
somut ve özel gerçekleri kabul edilmiyordu ya da ülkelerin
toplumsal yapılarının tarihsel özellikleri dikkate alınmıyordu. Rusya'da
bu tutumla ilgili olarak şimdiye kadar düşünürlerce yapılan
yorumlar şu üç noktada özetlenebilir: 1) Ya Stalin ve Stalinciler
Marksizmi böyle ve bu yönde anlayabilmişlerdi; 2) Ya partinin siyaseti
bilimsel gerçekten önce geliyordu; 3) Ya da tarihsel gelişme için
başka bir yol olarak Asya Tipi Üretim Biçimi aracılığıyla Marksizmi
bir metafizik gibi gösterecek eleştirilere engel olunmak isteniyordu.
Ayrıca, Stalin zamanında Rusya'da parti, «sosyoloji bakımından
düşünülmeyi ve incelenmeyi reddediyordu; bir sosyolojik inceleme konusu
olmak istemiyordu.»
Yani, «parti, bilim konusu olmak istemiyordu.» «Sosyolojiyi kabul
etmek, onun dalları olan bilgi sosyolojisini, siyaset sosyolojisini,
iktidar sosyolojisini kabul etmek demekti ki, parti de bunu kesin
olarak istemiyordu.» Stalin ve Stalinciler zamanında, parti, «grup
lar, sınıflar ve toplumsal güçler» bilimi olarak görülen sosyolojinin
konusu olmak istemiyordu.
Onbeş yıla yakın bir zamandan beri Rus sosyolojisi yeni bir
yönde gelişmektedir. Bu yeni yönde Rusya'da sosyolojik araştırmalar
yapılmaktadır. «Tarihsel maddecilik ve değişik toplumsal olayla
rın dinamiği üzerine araştırmalar olarak kuramsal sosyolojik araştırmalara
en büyük önem verilmektedir.» Bu araştırmalarda somut
sosyolojik araştırmaların, tarihsel maddeciliğin bir uygulanması olduğu
ileri sürülmektedir. Bundan hareket ederek, gelecekte, sosyolojinin
dallarının doğacağı ve gelişeceği öngörülmektedir. Sosyolo-
95
jinin tarihsel maddeciliğe paralel olarak gelişmesi gerektiğine inanılmakta,
hattâ «genel sosyolojiye» tarihsel maddeciliğin eşanlamı
olarak bakılmaktadır. Fakat, her şeyden önce şunu söylemek gerekir
ki, bugün de, Rus sosyolojisinde Asya Tipi Üretim Biçimi hâlâ
söz konusu edilememektedir. Rus sosyologları şu anlayıştan hareket
etmektedirler: «Gerçekten bilimsel bir genel kuram, toplumsal olayları
anlamağa, toplumsal yaşantının gelecekteki gelişmesini önceden
görmeğe ve toplumsal yaşantıyı dönüştürmeğe yardım etmelidir.
» Ve yine Rus sosyologlarına göre, «böyle bir genel kuram bütün
'sosyo - ekonomik' tabaka ve sınıflar için geçerli genel yasalarla
tabaka ve sınıfların her birinin özel yasaları arasındaki ilişkiyi
incelemelidir.»
Rus sosyologlarının kuramsal çabalarının önemli bir kısmını devlet
ve dünyada kapitalist rejimin evrimi üzerine incelemeler meydana
getirmektedir. Kendi ülkelerinde, «köylüler ve kentliler arasındaki
ilişkiler, kentleşmenin toplumsal sorunları, tarımın kamulaştırılması ve
teknikleştirilmesi, değişik kentlerdeki yaşantı, küçük kentlerin geleceği,
değişik mahallelerde yaşantı, değişik ev tiplerinde yaşantı, nüfusun
öngörülmesi, tüketimde istekler, işçinin yaşama düzeyi ya da
bütçesi» gibi konularda araştırmalar yaptıklarını Rus sosyologları
uluslararası kongrelerde ileri sürmektedriler.
Soru 54 : Az gelişmiş ülkelerde sosyoloji hangi yönde gelişmektedir?
Az gelişmiş ülke deyimi çok yaygın bir deyimdir; fakat, kesin bir
tanıma hâlâ kavuşmuş değildir. Burada konumuz az gelişmiş ülkeler
sosyolojisi olamayacağına göre, ancak bu ülkelerde sosyolojinin
gelişme yönü üzerine birkaç kelime söylemekle yetineceğiz. Bu yüzden
ve ayrıca, az gelişmiş ülke kavramının gerçekteki kapsamı ve
özellikleri üzerinde duramayacağımız gibi az gelişmiş ülke deyimi
ile, onun eş anlamı olarak kullanılan «geri bırakılmış ülke», «ekonomik
gelişme yolundaki ülke» deyimleri arasında hangisinin gerçeği
yansıttığı konusu da amacımız olmayacaktır.
Az gelişmiş ülke deyiminin taşıdığı ilk ve kesin farkı belirtmek
için, bu deyimi «sanayici olmayan ülke» anlamında alıyoruz.
Durkheim'in şu gözlemi hâlâ geçerliliğini sürdürüyor kanısındayız:
«Bazı olaylar, örneğin, işbölümü, bütün bir toplumca çözümü
ivedilikle gerekli sorunlar olarak görüldüğü zaman ancak bilgi konusu
olurlar.»
Sosyolojinin sanayici Avrupa ülkelerinde doğması ve gelişmesi
sosyolojideki kavramları ya da kavramların pek çoğunu bu ülke
96
ler gerçeklerine göre oluşturmuştur. Başka bir deyişle, «bugünkü sosyoloji,
Avrupa toplumlarının gelişmesinin her an az çok damgasını
taşımaktadır.» Oysa, az gelişmiş ülkelerdeki toplumsal çevreler ve
sorunlar farklılıklar göstermektedir. Bu yüzden, Avrupa ülkelerindeki
toplumsal değişmeleri anlamak ve açıklamak için oluşturulan kavramların
az gelişmiş ülkeler gerçeğine uygulanması yersiz düşmektedir.
Amerikalı olsun, Avrupalı olsun hep sanayi toplumları inceleyen
sosyologların (ki bunlar arasında da çok büyük yaklaşım farkları
vardır) kendi zihinsel alışkanlıkları diyebileceğimiz kendi kavramlarını
incelemek istedikleri az gelişmiş ülkeler gerçeğine uygulamaları,
kendilerini başarısızlığa götürmektedir. Yabancı ülkelerin üniversitelerinde
yetişerek, o ülkelerdeki bilimsel anlayışın kavramlarını ya da
zihinsel alışkanlıklarını, döndüklerinde, kendi az gelişmiş ülkelerinin
gerçeğine uygulamak isteyen öğrenci ve aydınların girişimi de başarısızlıkla
sonuçlanmaktadır. Bazı az gelişmiş ülkelerde, yukarıda
söylediğimiz gibi sonucu başarısızlık olacak biçimde araştırmalar sürdürülürken,
bazı az gelişmiş ülkelerde de bazı sosyolog ya da sosyal
bilimcilerin, uygulamak için en bilimsel yöntemi seçerek, kendi gerçekleri
olan araştırma konusunun bütün boyutlarıyla ilgili mümkün
olduğu kadar en fazla bilgi toplamağa çalıştıkları ve böylece kendi
az gelişmiş ülkelerinin özel gerçeğini yansıtan kavramlar oluşturduktan
görülmektedir.
97
IV. BÖLÜM
TOPLUM — TOPLUMSAL DEĞİŞME
Soru 55 : Toplum nedir?
Şimdiye kadar, gerek toplumsal felsefedeki gelişmelere göre,
gerek bilim olarak kurulan sosyolojideki yönsemelere göre, toplumun
değişik tanımlarını ya da değişik toplum anlayışlarını görmeğe
çalıştık. Bugün, kesinleşen bilgilerimiz, bize, tarihte ve insan tarihi
öncesinde ne kadar eskilere gidilirse gidilsin insanın grupta ya da
gruplarda yaşadığını göstermiştir. Ve bu grupların az çok örgütlenmiş
oldukları, alışkılara, geleneklere, toplumsal inançlara sahip oldukları
anlaşılmıştır. En ilk ve en önemli kesinlik bu insan gruplarının
doğa üzerinde ve doğayla olan ilişkileri içinde oluşmasıdır. İnsan
yalnız yaşayamaz demek, onun birkaç başka kimseye ihtiyacı yüzünden
grupların oluştuğunu söylemek ve doğa temel öğesini dikkate
almamak demek değildir. Demektir biçiminde düşünmek, daha önceki
sayfalarda göstermeye çalıştığımız gibi, toplumu bireyde temellendirmek
anlamına gelir; başka bir deyişle, grupların ve toplumların
kendiliklerinden bir gerçeği yoktur, birey temel gerçektir ve toplum
türev gerçektir anlamına gelir ki, bu da, bugünkü kesin bilgilerimize
tam ters düşer. Biliniyor ki, bir insanın ihtiyaçlarının giderilmesi
öteki insanların çalışmasına bağlıdır ve bu, her insan için
böyledir. Yaşamaya devam edebilmesi için doğanın güçlerine karşı bir
İnsanın tek başına savaşamaması tek olanak ve salt zorunluk olarak
insanların güçlerini birleştirmiştir, birarada olmalarını sağlamıştır.
Doğa üzerinde bir arada olmak gerçeğinden hareket ederek, bugünkü
sosyoloji, toplumu insanların, doğa ile ilişkilerinin ve kendi ara-
98
larındaki ilişkilerin bir bütünü olarak tanımlamaktadır. Ve bu ilişkiler
bütünü bir yapıda biçimlenmiştir ki, bu biçime toplumsal yapı denir.
Toplumsal yapı eğreti bir dengedir ya da hep göreli (relatif)
bir sürekliliktir. Yapı saltık (mutlak) değildir. Her toplumsal değişme
zaten eğreti olan dengeyi bozar; yeni bir eğreti denge sağlar; bu
eğreti denge bozulmak zorundadır. Denge ilişkilerin dengesidir, ama
eğretidir. Toplumda her şey eğretilik içinde, göreli süreklilik içinde
yapılaşmıştır.
Soru 56 : Toplumsal değişme nedir? Toplumsal değişme, sosyolojinin
temel konusu değil midir?
Toplumu yaşanan ilişkiler bütünü olarak da kısaca tanımlayabiliriz.
Çünkü, yapılan, düşünülen her şey zaman hareketi içindedir.
Ama, bu zaman hareketini hızlandıran da geciktiren de insanlardır.
Yaşanan bu ilişkileri, süreleri içinde, gerek nicelikleri, gerek nitelikleri,
gerek yeğinlikleri bakımından açıklayabilmek için madde-düşünce
ilişkilerine indirgeyebiliriz ki, bunların birincisinden doğa, ikincisinden
insan, özelliklerini almışlardır. Doğa, hareket halinde maddeden
oluşmuş bir bütündür ve maddenin hareket yasalarıyla açıklanır.
Toplumlardaki hareket ya da toplumsal değişme ise toplumların
özel tarihsel süreçleri ile açıklanacaktır.
Sosyoloji, toplumun tümünü inceler ve her şeyi toplumun tümü
içinde, toplumun tümüyle ilişkileri içinde inceler. Ve yaşanan
ilişkiler bütünü olan toplumlarda her zaman ilerleme olmamıştır
ama, her zaman hareket ve değişiklik olmuştur. Sosyolojinin şimdiye
kadar yapılan pekçok tanımını, ayrıntılarından kurtararak şu
temel tanıma indirgeyebiliriz: Sosyoloji, toplumu ve yapısını, toplumsal
süreçleri, toplumsal evrim yasalarını ve güçlerini, fikir ve
dünya görüşlerinin çatışmasını, toplumda insan iradesini v.b. inceleyen
bir bilimdir. Görülüyor ki, toplumsal yapının durgun olmaması
toplumun oluş nedeni olarak değişmeyi göstermektedir, ve toplumu
inceleyen sosyoloji için toplumun oluş nedeni olan değişme temel
konu olmaktadır. Toplumda gözlenen değişmeler ya da toplumsal
değişmeler ilişkilerin değişmesidir; yani dengesi eğreti olan,
sürekliliği göreli olan ilişkilerin değişmesi, toplumsal yapının değişmesidir.
Toplumsal değişmeler bireylerarası, gruplararası, sınıflararası,
toplumlararası dengenin değişirliklerini yansıtırlar.
Biraz önce, yapılan ve düşünülen her şeyin zaman hareketi içinde
gerçekleşebileceğini söylemiştik. Zaman, özellikle toplumsal değişme
kavramının toplumsal evrim kavramından ayırdedilebilmesinde en
belirleyici öğe olarak kendini göstermektedir. Genel olarak toplumsal
evrim şöyle tanımlanmaktadır: «Toplumsal evrim, uzun bir devir
99
boyunca bir toplumun tanıdığı dönüşümlerin bütünüdür; yani bir
kuşağın hattâ bir çok kuşağın ömrünü aşan bir devir boyunca gerçekleşen
dönüşümlerin bütünüdür.» Böylece toplumsal evrim, yüzlerce
yıllık yönsemelerde kendini göstermektedir, ve kısa ya da indirgenmiş
«bir ölçüde - bir kesitte» gözlenemez; fakat «uzun bir vâdede
» gerçekleştiği ortaya çıkar. Toplumsal evrimde ufak ya da küçük
değişmeler görülmezler, pek çözümlenemezler; fakat «toplumsal
evrim çok sayıdaki değişmelerin toplamı» olarak kalır. Kısacası, «toplumsal
evrim ancak büyük bir irtifa'da gözlenebilir.»
Oysa toplumsal değişme, «daha kısa devirler üzerinde gözlenen
dönüşümlerden ibarettir.» Ve toplumsal değişme, «coğrafya ve sosyoloji
bakımından yeri daha fazla belirtilmiş» bir olgudur. Onu, belirli
bir yerde ve belirli bir toplumsal çerçeve içinde evrimden daha
fazla sınırlandırılmış olarak gözleme olanağı vardır. Kısacası, toplumsal
değişme belirli bir toplumsal yapıya indirgenerek süresini ve
alanını zaten belirlemiş olur. Bu bakımdan onu tanımlamak da kolaylaşmış
olur: «Toplumsal değişme bir toplumsal yapıdan başka bir
toplumsal yapıya, bir yapılar sisteminden başka bir yapılar sistemine
geçmektir.» Ya da «aynı toplumsal yapıda kaldıkça toplumsal değişme
söz konusu olamaz; o, bir yapıdan başka bir yapıya geçiş
olarak tanımlanmalıdır.»
Toplumsal değişme araştırmaları yapmak için her tarihsel gerçeği,
özgül bir gerçeğin sentezi ya da sonucu olarak ele almak
gerekir; yani «somut tarih içinde somut toplumların somut diyalektiği
» ele alınmalıdır; yoksa, toplumsal değişmeyi, «bütün insanlık için
üstün ve geçerli olarak düşünülen - tasarlanan bir ekonomik ve
toplumsal modelle gözlenebilir çeşitli kültürel gecikmeler arasındaki
mesafede» aramak soyutlukta çeşitlemeler yapmak demektir; bir gerçekle
olmayacak bir şeyi karşılaştırmak demektir.
Soru 57 : Toplumsal değişmeyi yaratan etkenler nelerdir?
Altyapıyı en geniş anlamıyla bir toplumun tüm maddesel koşulları
olarak, üstyapıyı en geniş anlamıyla bir toplumun tüm düşüncel
olanakları olarak tanımlarsak bir toplumda yaşanan ilişkileri altyapının
ve üstyapının diyalektik bir sentezi olarak görürüz. Bu sentez
bir bütün olan toplumun yapısıdır. Durgun olmayan bu yapıda değişmeler
gözlenir. Bu değişmelerin etkenleri iç etkenler ve dış etkenler
olarak iki etken gurubunda toplanmaktadır: 1) İç etkenler, belirli
bir toplumun içinde grupların ve sınıfların yarattığı tehlikeli olabilen,
çatışmalara dönüşebilen baskılar ve gerilimlerdir. 2) Dış etkenler,
belirli bir toplumu değiştirebilen, bu belirli toplumun İlişki halinde ol-
100
duğu (değişik nedenlerden dolayı) başka toplumların etkinlikleridir.
Ve toplumların evrimi iki nedenle diyalektiktir: a) Toplumu meydana
getiren öğeler arasında bir iç diyalektik vardır. b) Toplumun
öteki toplumlarla ilişkilerinde bir dış diyalektik vardır. Zaten, bu iki
diyalektik de diyalektik olarak birbirine bağlıdır. Toplumsal yapının
eğreti bir denge olduğunu ya da toplumlarda dengenin geçici olduğunu
ilerlemelerin ya da değişmelerin bu dengeyi bozması göstermektedir.
Şu halde, dengesiyle ve değişmesiyle bir bütün olan toplumun
dengesini değişmesinden ayırarak, değişmesini dengesinden
ayırarak incelemek asla düşünülememektedir.
Bir toplumu, değişik ölçülerde, değişik alanlarda ya da düzeylerde
etkileyen toplumsal değişmeler, bugün, ekonomik gelişmenin,
teknik ilerlemenin ve nüfus hareketlerinin sonuçları olarak görünmektedir.
Bu sonuçlar da iç ve dış etkenlerin gerekli bir sonucudur
zaten.
Ekonomi, teknik gibi altyapı olanak ve verilerindeki değişmeler
diyalektiğin kaçınılmaz süreci içinde ahlâk, hukuk, dil v.b. gibi üstyapı
olgularını etkileyecek ve bu olgular da yine diyalektik olarak
ekonomik, teknik değişmelerin düzenlenmesinde etkilerini gösterecektir.
Soru 58 : Toplumsal değişmenin nesnel ölçütleri nelerdir?
Nesnel ölçütler somut ve sayısal özellik taşıyan olguları ya da
verileri kapsamaktadır. Özelliği böyle belirlenmiş ölçütleri ekonomik,
teknolojik, demografik, kurumsal, ulaşım ve iletişimle ilgili v.b. ölçütler
olarak ayırdedebiliriz. Örneğin, kapalı ekonomiden pazar ve
para ekonomisine geçiş ekonomik ölçütü; insan emeğinden makinalaşmaya
geçiş ve teknik araçlardan yararlanma teknolojik ölçütü;
göç, kentleşme, doğumun sınırlandırılması demografik ölçütü vermektedir.
Genel olarak eğitim ve sağlık işlerinin gerektirdiği araç -
gereçlerdeki değişmeler ve bunların yarattığı sonuçlar kurumsal ölçütü
vermektedir; aile yapısındaki değişmeler de kurumsal ölçütü
göstermektedir. Genel olarak yolların durumu, her türlü basın, yayın
araçlarının durumu ulaşım ve iletişimle ilgili ölçütleri göstermektedir.
Ayrıca, her türlü siyasal kurum ve kuruluşların yapısında, yönetici,
üye sayısında, programında görülen somut değişiklikler nesne»
ölçütlerdir.
Soru 59 : Toplumsal değişmenin öznel ölçütleri nelerdir?
Öznel ölçütler genel olarak insanların ruhsallığında, özel olarak
düşünme ve algılama tarzlarında, tutum ve davranışlarında izlenilen
101
değişmeleri kapsamaktadır. Bunlara psikolojik ölçütler de denilebilir.
Ahlaksal, dinsel, siyasal v.b. davranışlardaki değişmeler öznel
ölçütleri verirler. Örneğin, bireyci ahlâk anlayışından görev ve sorumluluk
içeren toplumcu ahlâk anlayışına geçiş ahlaksal ölçütü;
edilgin kaderci bir görüşten doğayı dönüştürmeğe çalışan etkin gerçekçi
görüşe geçiş dinsel ölçütü; baskı ve çatışmayla birarada, br
toplumda yaşama düşüncesinden demokratik yaşama düşüncesine
geçiş siyasal ölçütü verir.
Bir toplumsal yapı değişmesi olan toplumsal değişmenin nesnel
ve öznel ölçütlerinin altyapı - üstyapı diyalektiğinin kaçınılmaz süreci
içinde gerçekleştiklerini daha önce söylemeye çalışmıştık.
Toplumsal değişmenin nesnel ve öznel olarak her iki grup ölçütünün
her toplumun kendine özgü tarihsel süreci içinde biçimlendiği
ve dolayısiyle toplumdan topluma değiştiği bilinmektedir.
Soru 60 : Toplumsal değişmeye uymak ne demektir?
Toplumsal değişme çok karmaşık ve çok boyutlu bir olgudur.
Onun yarattığı ya da getirdiği yeni ortam, insanın etrafında yeni bir
uyarıcı ağı ve çok değişmiş yaşama koşulları yaymaktadır. Değişmeye
ya da yeni ortama uyma sorunu (genel olarak) biyolojik uyma
ve psikolojik uyma olmak üzere iki düzeyde kendini göstermektedir.
Üretici kişiler için yeni mesleklere başlamak ya da alışmak hem biyolojik
hem psikolojik çabalar gerektirecektir. Birkaç örnek daha ver
mek için şunları ekleyebiliriz: Gittikçe genişleyen kentsel çevreye
uymak için yöneticiler yeni ortamın gerektirdiği çabaları göstermekle
yükümlü olacaklardır. Bilgilerin ve tekniklerin yeni durumunun gerekliklerine
uymak için her tür öğretmen ve öğrenciden biyolojik ve
psikolojik uyma beklenecektir. Kısacası, toplumsal değişmenin yarattığı
yeni ortamın koşulları, bu koşullara uyum sorununu da beraber
getirmektedir.
Ayrıca, toplumsal ortamın yeni insan tiplerine uyumu söz konusudur.
Örneğin, önceleri hastane, bakımevi gibi yerlerde yaşayabilen
kişilerin tıptaki ilerlemeler sayesinde toplum içinde yaşamaları
toplumsal ortamın onlara uyumunu gerektirecektir.
Toplumsal değişmeye uyma sorunundan önce toplumsal değişmenin
bütün alanlarında iki sorun kendiliğinden ortaya çıkar: 1)
Uyulması gereken toplumsal değişmelerden her birinin özelliği, 2) Sürekli
olarak art arda birtakım toplumsal değişmelerle karşılaşan bireylerin
ya da grupların bu toplumsal değişmelere uymalarının ya
da uymamalarının nedenleri. Çünkü, bu değişmelerin birey ya da
gruplarca istenerek mi, yoksa onlara zorla kabul ettirilerek mi gerçekleştiklerini
açıklamak sözkonusudur.
102
V. BÖLÜM
SOSYOLOJİDE KURAM, YÖNTEM VE
ARAŞTIRMA TEKNİKLERİ
Soru 61 : Kuram nedir? Sosyolojik kuram nedir?
«Her bilim yasalar bulmayı amaçlayan bir genelleştirme çabası
olarak tanımlanır.» Çünkü, bilim, her şeyden önce genelin yani genel
olan şeyin bilimidir. Ve bilim, genel belirleyiciliğe öncelik verir;
bu yüzden, genelliği açıklayıcı ve genel belirleyiciliği buldurucu yüzyılların
ve şimdiki zamanın gözlemleri, deneyleri, bilimsel verileri bir
öneriler sistemi kurar ki, buna kuram denilir. Bu tanımlamadan da
anlaşılıyor ki, kuram, genel yasanın eş anlamı olarak kullanılmaktadır;
gerçek olan da budur; çünkü, kuram ve genel yasa olarak iki
ayrı deyim aynı kavramı göstermektedir. Fakat, kuram, bir genel yasa
olduğu gibi bir genel yasalar bütünü de olur. Kuramlar, tarihsel
evrimin ve toplumsal evrimin gerekli sonucu olarak bilimlerdeki evrime
göre değişirler; bu değişiklik, onların geçici olduklarını gösterir;
fakat, bu geçicilik onların açıklamaya yardımcı olmalarını, geçici
kesinlik taşımalarını engellemez. Her yeni kuram yeni bir kesinlik
getirir ve bilimlerin ilerlemesi kesinliğin değiştiğini gösterir.
Kuramın, genel varlığı, genel özü, genel ilişkiyi anlatan ya da
gösteren bir özelliği vardır. Daha önceki sayfalarda da cevaplandırmağa
çalıştığımız gibi, doğa bilimlerinin bulduğu, doğadaki genel
varlığı, genel özü, genel ilişkiyi gösteren kuramların toplumlarda da
geçerli olduğunu ya da aynen uygulanacağını iddia etmek dogmacılıktan
kurtulamamak ve bilimsel anlayışı daraltmak demektir. Doğayı
oluşturan maddenin, toplumu oluşturan insanların bezendikleri
103
bilinç ve irade gibi insan yeteneklerine sahip olmaması yukarıdaki
yargıyı doğrulamak için yeterlidir.
Sosyoloji, yöntemli bir biçimde insan çeşitliliğini kavramak çabasında
olmalıdır ve bu çeşitliliğin sayısızlığı ne olursa olsun, sosyolog,
bunun kökeninde bulunan genel yasaları aydınlığa çıkarmalıdır.
Bir toplumdaki bir çeşidi öteki çeşitlere bağlayarak o toplumdaki
çeşitlilikleri düzenleyen genel yasalar bulunabileceği gibi, dünya
toplumlarının gösterdiği çeşitlilikleri düzenleyen genel yasalar da
bulunabilir ve bulunmuştur. Örneğin, ekonomik ve teknik altyapılarla
ideolojik üstyapılar arasındaki karşıtlık ve karşılıklı ilişkiler bütün
toplumlarda görülen genel bir yasadır. Fakat, doğa üzerinde dağılmış
toplumların tarihsel evrim içindeki özel ve somut biçimleri bu
yasanın uygulanışındaki çeşitliliği gösterir.
Bütün bilimlerde olduğu gibi, sosyolojide de kuramla uygulamayı
(araştırma) birleştirmek ya da başka bir deyişle, kuramla uygulama
arasındaki karşılıklı ilişkileri dengeleştirmek bilim adamının
ilk çabası olmalıdır.
Soru 62 : Sosyoloji, deneysel bir bilim olabilir mi?
Kuram konusunda, genelliği açıklayıcı ve genel belirleyiciliği buldurucu
yüzyılların ve şimdiki zamanın gözlemleri, deneyleri, bilimsel
verileri bir öneriler sistemi kurar ki, buna kuram denilir demiştik.
Bu, kuramın genel bir tanımıdır. Doğanın çok yavaş değişmesi en
büyük gözlem ve deney olanaklarını sağlayabilmektedir. Bu çok yavaş
değişme, gözlemleri kolaylaştırmakta ve deneylerle aynı şeyleri
gösterebilmektedir. Dolayısiyle, gözlem ve deney yapa yapa doğadaki
genel yasaları ya da genel belirleyicileri doğa bilimcileri aydın
lığa çıkarmaktadır. Kısacası, doğadaki çok yavaş ya da daha yavaş
değişme «tekrar» olanağını yarattığı için doğa bilimleri deneyseldir.
Her şey niteliğine göre gelişmekte ve değişmektedir. Toplum, doğadan
daha hızlı değişmektedir. Ve her toplumsal olgu tarihsel bir
olgudur ya da toplumsal bilimler tarihsel bilimlerdir. Tarih tekerrür
değildir; yani bir toplumda koşullar daha hızlı değiştiği için aynı şeyleri
(aynı toplumsal olayları - aynı toplumsal ilişkileri) tekrarlama
olanağı yoktur. Toplumda aynıyla hiçbir şeyin tekrarı yapılamaz. Yapılamayınca
da sosyolojide deney bir bilgi kaynağı olamaz; bu yüzden
de sosyoloji deneysel bir bilim olamaz.
Soru 63 : Yöntem nedir? Sosyolojik yöntem ne olmalıdır?
Bilimlerin evrimi yöntem ve araştırma tekniklerinin evrimine sıkı
sıkıya bağlıdır.
104
Bir bilimin amacına ulaşmasını her şeyden önce yöntem sağlar.
Yöntem, «nasılsa cevap verir. Yöntem, bir amaca göre bir araştırma
planıdır. Yöntem, bir idraktir, düşüncel bir girişimdir; düşüncede
bir tutumdur; bir düşünce sürecidir. Ya da bir bilimin amacına
ulaşmasını sağlayan zihinsel tutumların ve düşüncel girişimlerin
bütününe yöntem denir. Ve yöntemin görevi, araştırma konusunu anlaşılır,
kavranılır kılmaktır. En kesin, en bilimsel yöntem nesnel gerçeği
en çok yansıtan yöntemdir.
Kitabımızın gerek «Sosyolojinin Kurucuları» bölümünde gerek;
«Yirminci Yüzyıl Sosyolojisinde Yönsemeler ve Gelişmeler» bölümünde
değişik yöntemleri ve bu yöntemlerin başlangıç noktalarını ve
yasalarını içeren kapsamlarını açıklamağa çalıştık.
Nesnel gerçeği, en çok ve en iyi yansıtmayı amaçlayan her bilim,
en kesin ve en bilimsel yöntemi uygulamak zorundadır. Nesnel,
gerçeğin, en çok ve en iyi yansıtması en iyi açıklanması demektir.
Bugün, diyalektik yöntemin, öteki yöntemlere göre daha açıklayıcı
olması ya da açıklayıcılığının daha eksiksiz ve daha yeterli o!ması,
onun, öteki yöntemlere göre daha kesin ve daha bilimsel olduğunu
göstermektedir. Bu yüzden, sosyolojide de diyalektik yöntem uygulanmalıdır.
Diyalektik yöntem, diyalektik hareketten çıkmıştır. Bu yüzden,
diyalektik yöntem diyalektik hareketin yasalarında yöntem ilkeleri.
olarak temellenmek zorundadır. Çünkü, diyalektik hareketin yasaları
her şeyin varlığının ve gelişmesinin ilk nedenleridir, temel nedenleridir;
bu yüzden, diyalektiğin yasaları genel yasalardır ve her şey
bu genelliklere uyar. Fakat her şey aynı şey değildir; aynı kurucu
öğelerden, aynı verilerden meydana gelmiş değildir; yani aynı nitelikte
değildir ve aynı zamanda meydana gelmiş değildir. Bu yüzden,
şeyler diyalektik hareketi değişik olarak, değişik biçimde gerçekleştirirler.
Şu halde, diyalektik hareketin genel yasalarına değişik olarak
uyuluyor demektir. Toplumsal süreçlerin diyalektik hareketiyle
doğal süreçlerin diyalektik hareketinin aynı biçimde gerçekleşmediğini
biliyoruz. Sosyoloji, en geniş anlamıyla toplumların ve toplumsal
olguların bilimidir. Her toplumda da diyalektik hareketin aynı
biçimde gerçekleşmediğini «Tarihsel özgüllük ilkesi» bize öğretmektedir.
Ve aynı bir tüm toplumdaki ya da aynı bir tüm toplumsal gerçekteki
kısımsal gerçekler diyalektik hareketi değişik olarak yaşamaktadırlar.
Yani her kısımsal gerçeğin kendine özgü yapısında kendine
özgü yasalar var demektir. Bu kısımsal ya da özel yasaların zaten
bir bütünle diyalektik ilişkiler içinde bulunduğu unutulmamaktadır.
Şu halde, ilkeleri zaten her şeydeki diyalektik hareketin yasaları
olan diyalektik yöntem, uygulandığı araştırma alanındaki, araş-
105
tırma konusundaki diyalektik hareketin biçimini ve bu biçimin BELİRLEYİCİLERİNİ
ortaya koyacaktır.
Diyalektiğin özgüllüğü diyalektiğin göreli ve hareketli olmasından
ileri gelir. «Her nesne, her varlık her derece olarak özgül bir
bütündür; ve bu bütünlük, evrenin tümü içinde kendine özgü olumsuz
ve çelişik biçime sahiptir.» Evrenin tümü içindeki her derece
olarak (bütün dereceler olarak) görülen bu «çokluk ayrılık ve çoğulluk
değildir.» «Gerçeklerin (konuların) belirlenmeleri bilinen (bilinecek
olan) ilişkilerde ortaya çıkar. Çünkü bu ilişkileri bilim ya da
bilgi ve yöntembilim araştırarak ortaya koyar.» Diyalektik yasalar
yani hareketin genel yasaları bütün derecelere uygulanır. Nitelik
kategorisi varlıkların, derecelerin ve onların evrensel etkileşim içindeki
ilişkilerinin özgünlüğünü içerir. Nicelik de evrensel bir kategoridir,
fakat her defasında özgül bir kategoridir. Çünkü nicelik de
nitelik de hareket yasalarına göre tanımlanır. Ve böylece bilgi hareketten
çıkmış olur. Bilginin hareketten çıkmış olması yani sosyolojinin
konusu olan toplumun yaşayışından elde edilen kategorilerin
sistemleştirmesi, bize, düşüncenin hareketinin «hareketlerin genel
özelliklerini» yansıttığını gösterir; başka bir deyişle, düşüncenin
hareketi «bütün şeylerin evrensel bağı»nı yansıtır.
Yine görülüyor ki, diyalektik, Hegel'de olduğu gibi, inceleme öncesi
- araştırma öncesi bir «kurgu yöntemi» değil, tüm hareketi ya
da bütün hareketleri kavramak için bir yöntemdir. «Gerçekte her
şey bir anlar ve hareketler bütünüdür; her an ve her hareket kendi
tarihinden ve ilişkilerinden gelen başka anları, başka hareketleri,
başka öğeleri içerir.»
Uygulandığı araştırma alanındaki, araştırma konusundaki diyalektik
hareketin biçimini ve bu biçimin belirleyicilerini arayacak olan
diyalektik yöntemin bulduğu kavramlar (kategoriler) ancak ve ancak
tüm hareket içinde gerçektir. Bütün hareketlerin ya da bütün
araştırma konularının özgül gerçeğini, hareketten çıkmayan bir diyalektiğin,
soyut bir diyalektiğin «bir uygulaması, bir kopyası gibi»
görenler en kötü metafiziğe düşenlerdir.
Soru 64 : Diyalektik yöntemin kuralları nelerdir?
Diyalektik yöntemin araştırma yöntemi olarak uygulanabilmesi
için bazı kuralların izlenmesi gerekir. Diyalektik araştırmalar yapan
bilim adamlarının diyalektik yöntemin uygulanmasıyle ilgili bulguları
birleştirilerek şu kurallarda özetlenmektedir:
1) Araştırma konusu olan şey ya da olgu tek başına, ayrı olarak
iincelenecek. — Üzerine başka şeylerin katılmadığı ya da başka şey-
106
lerle birleşmediği bir biçimde incelenecek. — Yani soyutlanarak incelenecek.
Çünkü, düşünce, gelişme ve değişmeyi birdenbire algılayamaz,
yani bütünü birdenbire algılayamaz.
2) Şey ya da olgu çevresindeki başka şeylerle, başka olgularla
olan ilişkileri içinde yani ilişkiler bütünü içinde incelenecek.
3) Şey ya da olgunun gelişmesi, değişmesi incelenecek.
4) Şeyin ve olgunun yapısında bulunan çelişmeler incelenecek.
(Şeydeki, olgudaki çelişen iç yönsemeler bulunacak.)
5) Şey ya da olgu bir çelişmeler bütünü olarak incelenecek.
6) Şey ya da olguda gerçekleşen en küçük çelişmeler de incelenecek.
7) İncelemek için parçalara bölünen şey ya da olgu yeniden bütünlenecek
ve içinde başka şeyler, başka olgular bulunan bütünle
ilişkileri aranacak.
8) Şey ya da olgu sürekli bir biçimde yeni ilişkiler ve yeni nitelikler
ortaya çıkaran bir süreç içinde gözlenecek.
9) Şeyler, olgular ve süreçler hakkında insanın edindiği bilgilerin
dış görünüşten derin ve genel ilişkilere giderek, sonsuz olarak
ilerlediği gerçeği bilinecek.
10) Bir şeyin ya da bir olgunun bir aşamasının belli özelliklerinin
ancak daha yüksek bir aşamada tekrarlandığı bilinecek.
Yukarıdaki kurallara göre uygulanacak olan araştırma yöntemi,
araştırma konusuna uygun araştırma teknikleri bulmak zorundadır;
yani konuyu kavramaya elverişli araçlar yaratıcısı olacaktır. Çünkü,
araştırma yönteminin incelenecek konuya uygulanmasını sağlayan
ARAŞTIRMA TEKNİKLERİ dir. Bunun içindir ki, doğal süreçlerin
incelenmesinde kullanılan teknikler toplumsal süreçlerin incelenmesinde
kullanılmamalıdır. Çünkü, her şeyde olan diyalektik hareketin
her ayrı şeyde başka bir biçimde gerçekleşmesi o BAŞKALIĞI
kavrayacak araştırma tekniklerini gerektirecektir.
Soru 65 : Yöntem konusunda çokçuluğun (plüralizm) sakıncaları
nelerdir?
Her yöntem bir tutumdur. Fakat, gerçeğe giden yol tektir. Bir
gerçeği incelemek için birden fazla yöntem uygulamak, birden fazla
tutum almak demektir. Ve bu tutumlar arasında farklar vardır; tutum
farklarını giderek artırmak yerine, bu tutumlardan en kesinini,
en bilimselini almak, nesnel gerçek için tek ve tekçi (monist) bir yöntem
ideolojisini kurmak demek olacaktır ki, bu da bilimsel yöntem
İdeolojiğidir.
Yöntem konusunda çokçuluk (plüralizm), yani belirli bir konu-
107
nun ya da belirli bir gerçeğin araştırılması için birden fazla yöntem
uygulamak, bir niyet çeşitlemesi, bir açı çeşitlemesidir ki, bu
çeşitlemeler arasında oyalanmak, nesnel gerçeğe gidecek yolu tıkamak,
araştırmayı sonuca götürmemek demektir. Oysa, bir araştırmaya
en bilimsel yöntem yani nesnel gerçeği en iyi, en çok yansıtıcı
ve açıklayıcı yöntem uygulamaya başlanırsa gerçeğe giden
tek yolun seçimi yapılmış demektir. En bilimsel yöntem uygulanmak
için seçildikten sonra, öteki yöntemlerin, eğer varsa, yarar ve
değer taşıyan veri ve ilkeleriyle zenginleştirilebilir. Başka bir deyişle,
tekçi bir tutumla en bilimsel yöntem uygulanır ve bu yöntemle
öteki yöntemler arasında diyalog kurulabilir. Ve bu durum,
yöntembilimin evrimi içinde, en bilimsel yöntem öteki yöntemlerin,
eğer yapabiliyorlarsa, katkılarına ihtiyaç duyuncaya kadar devam
edebilir. Yöntembilimin evrimi içinde, en bilimsel yöntem gittikçe geliştikçe
bilimsel kesinlik de gittikçe artacaktır. Kısacası, farklı yöntemleri
ayrı ayrı geliştirmek, daha önce de söylemeye çalıştığımız
gibi, tutum farklarını giderek artırmak demektir. Bu da, yine, daha
önce söylemeye çalıştığımız gibi gerçeğe giden tek yolun içine girmemek
demektir. Yöntembilimin evrimi en bilimsel yöntemin gelişmesi
ve evrimi olmalıdır.
Zaten belirli bir gerçeğin ya da bütün gerçeklerin araştırılması
işlemi de çokçulukla bağdaşamamaktadır. Çünkü her gerçek bütünlüktedir;
bir bütündedir; ve bu bütün hareket halindedir. Bazı alanların
indirgenemeyeceğini ya da bütünlükler içinde bütünlüklere göre
açıklanamayacağını önermek her türlü yaklaşıma izin veren liberal
bir tutum almak demek olacaktır. Örneğin, «sanatın, dinin, bilimin
özerkliğini ve toplumsal yaşantıdan bağımsız olduğunu» önerenler
çokçulardır. Ve çokçu bir anlayış, tanımak yerine edilgin olarak
gözleyen ya da etkilenen bir anlayıştır. Örneğin, çokçu bir anlayış
«büyüyü, ispritizmayı, gizli şeyler bilgisini indirgenemeyecek,
açıklanamayacak alanlar olarak kabul edebilir.» Çokçuluk, kavramların
yalnızlığını öngörmekte ve benimsememektedir; örneğin, bağlantı
ve karşıtlık, birlik içinde farklılık gibi diyalektik bir yaklaşımı
çokçuluk gözden kaçırmakta ya da anlayamamaktadır. Hele bir toplumu
ya da toplumsal yaşayışı çokçu bir yaklaşımla değerlendirmeye
kalkışmak yaşayışın değişik biçimleri arasındaki organik ilişkiyi
hiç görmemek demektir.
Çokçuluk, gerçeği bir oluş halinde kabul etmemekte ve onun
«aşamaya adandığını» düşünmemektedir. Bir de çokçuların alışkanlık
haline getirdikleri bir «oyun»u vardır ki, o da birbirinden uzak
alanları konu olarak seçmektir. Örneğin, sanat ve bilim gibi. Fakat
bu oyunun gerçek nedeni, ilişkileri görmemek ya da bilmezlikten
gelmektir. Örneğin onlar, «toplumsal yaşantı, kültür, üretim v.b. ara-
108
cılığıyla sanatın ve bilimin birbirine bağlandığını» görmezlikten gelirler.
Onlar, konular arasındaki karşılıklı bağımlılıkla ilgilenmezler.
Çokçu bir çözümleme gerçekleri —bir anda— birbirinden ayırır ve
böylece «metafizik olarak düşünmüş» olurlar. Oysa biliniyor ki, karşılıklı
etkileşim gerçeklerin oluş ve aşılış nedenidir. «Bütünsel deneycilik
» iddialarına rağmen her alanda mekanik nedensellik ilişkisi
görürler. Çokçuluğun durumu ve tutumu şu önermelere indirgenebilir:
«Sanat felsefe değildir... sanat sanattır... iyi yararlı değildir...»
«Çokçuluk parçalara ayrılmış bireyin bilinci gibidir, usa aykırı
bir yöneliş almaktadır; deneylerini ve onların bağlantılarını doğrulamak
istememektedir.» Çokçuluk, liberalizme dönüşmüş anlaşılmaz
bir gizemciliktir.
Hem gerçeğe giden yolun tek olduğunu hem de gerçeğin hareket
halinde bir bütün olduğunu tekrar düşünürsek, belirli bir gerçeği
incelerken, araştırırken tekçi bir yaklaşımla en bilimsel yöntemi
uygulamayıp çeşitli yöntemler denemenin ya da gerçeği parçalara
bölerek çeşitli yöntemler uygulamanın bilimsel hiç bir sentez
getiremeyeceği kesinlikle belli olmuştur.
Soru 66 : Araştırma tekniği nedir? Sosyolojide araştırma teknikleri
nasıl oluşmuştur?
En bilimsel yöntem seçildikten sonra, onun, bir araştırmaya uygulanabilmesi
yani «nasıl»a cevap verebilmesini sağlamak için birkaç
ya da bir sürü işleme ihtiyaç vardır ki, bunlara araştırma teknikleri
denir. Görülüyor ki, yöntem, araştırma tekniklerinden önce
gelir, ve yönteme göre bu tekniklerden yararlanılır. Başka bir deyişle,
araştırma tekniklerini yaratan yöntemdir ve yöntem, araştırma
teknikleri aracılığıyla uygulanır. Yöntem, kısaca, bir amaca göre bir
araştırma planı olunca, teknikler amaca ulaşmak için gerekli araçlardır.
Tanımlayacak olursak, bir araştırmada olguiarı kurmak ya da
yerleştirmek, onları çözümlemek ve varsayımları doğrulamak için
yapılan, kullanılan işlemlere araştırma teknikleri denir. Soyut bir
tutum olan yöntemi somutlaştıran, cisimleştiren araştırma teknikleridir.
En bilimsel yöntem seçildikten sonra, onu uygulayacak olan
araştırma teknikleri, araştırması yapılan gerçeğe göre değişir. Örneğin,
araştırma teknikleri sosyolojik araştırmanın uygulandığı toplumsal
gerçek kadar değişik ya da çeşitlidirler. Şu halde, araştırma
teknikleri pek çoktur ve bir araştırma süresinde bir araştırmacı çok
çeşitli tekniklerden yararlanabilir; fakat, yöntembilimsel niyeti araştırmanın
başından sonuna kadar hep aynı kalacaktır.
Sosyolojik araştırmaların teknikleri, araştırmak için seçilmiş ko-
109
nuya sosyolojik yöntemin uygulanmasını sağlayan araçlar ya da işlemlerdir.
Örneğin, sosyolojik yöntem olarak diyalektik yöntemin
uygulanması, araştırma teknikleri olarak istatistikler, anketler, gözlemler,
grafikler, monografiler, örneklemeler gerektirecektir.
Yeni bir bilim olan sosyoloji, kendine özgü araştırma teknikleri
oluşturmaktan daha çok, öteki insan bilimlerinin araştırma tekniklerini
kendi amacına göre GELİŞTİREREK kullanmaktadır. Örneğin,
sosyoloji, coğrafyadan, harita ve fotoğraf gözlemlerini, tarihten,
karşılaştırmacılığı, içerik çözümlemesini (muhteva analizi);
psikolojiden, mülakat ve anketleri; etnografyadan, sesli belgeleri, eşya
koleksiyonlarını; ekonomiden, evrim eğrilerini ve ayrıca matematiğin,
istatistiğin rakamlı verilerini alır, kullanır.
Araştırma tekniklerinde «fetişizm» olmamalıdır; yani bilinen, belli
tekniklere bağlanıp kalmak asla doğru değildir. Toplumsal gerçekteki
ve konularındaki çeşitliliğe ve toplumsal evrimin yarattığı yeni
durumlara, yeni anlara göre, araştırmacı yeni yeni tekniklerin
bulucusu, yapıcısı ve yaratıcısı olmalıdır.
Araştırma tekniklerinin uyarlanması (adapte edilmesi) işi, çok
dikkat ve titizlik gerektiren bir konudur. Başka toplumlarda ya da
değişik toplumsal gerçeklerde uygulanan araştırma tekniklerini kendi
konularımız için uyar kılmaya (adapte etmeye) çalışırken kendi
nesnel gerçeğimizin özgüllüğü asla gözden uzak tutulmamalıdır.
Çünkü, değişik toplumsal yapı ve gerçeklerde değişik kavramlar olduğu
gibi değişik anlama, anlatma ve açıklama tipleri vardır.
Soru 67 : «Yöntem» ve «araştırma tekniği» aynı anlamda neden
kullanılamaz?
Önceki sorularda yöntem ve araştırma tekniğini ayrı ayrı tanımlamaya
çalıştık. Oysa, bugün, kimilerince yöntem ve araştırma teknikleri
birbirleriyle karıştırılmakta ya da onlardan farksız bir biçimde
söz edilmektedir. Şöyle ki, bugün, farksız bir biçimde yöntem
ya da istatistik teknikleri, yöntem ya da grafik teknikleri, yöntem
ya da anket teknikleri; yine farksız bir biçimde, yöntem ya da
monografi, yöntem ya da örnekleme, yöntem ya da klinik teknikleri
söz konusudur. Ve bunun sonucu istatistik yöntemi, grafik yöntemi,
anket yöntemi, monografi yöntemi, örnekleme yöntemi, klinik
yöntemi deyimleri söylenmekte, yazılmaktadır. Bunlar yöntemse; araştırma
teknikleri nedir, nasıldır, nerededir? Her şeyden önce bu kavram
kargaşası gerçekteki bir kargaşayı yani bugünün sosyolojisindeki
bir kargaşayı yansıtmaktadır. Şöyle ki, yöntem ve araştırma
tekniklerini birbirine karıştıranlar ya da onları farksız bir biçimde
110
söz konusu edenler, sosyolojik kuram ile sosyolojik araştırma arasında
bir ilişki kuramayan, bir denge sağlayamayan, dolayısıyle kuram
ve araştırma arasında kopukluk yaratan araştırmacılardır. Veyöntemle
araştırma tekniğini farksız bir biçimde söz konusu edenler,
araştırmaya yöntemsiz başlayan ya da araştırmada yöntem uygulamayan
araştırmacılardır. Başka bir deyişle, neye göre, ne, nasıl
araştırılacaktır bunu bilmeyenlerdir.
Yöntem ve araştırma teknikleri arasındaki farkı ve bağı gösterme
konusunda, bir anlatım kolaylığı sağlamak için bir benzetmeden
yararlanılabilir. Sosyolojik yöntemle sosyolojik araştırma teknikleri
arasındaki ilişkiler, «stratejiyle taktik arasındaki ilişkilere benzer.
» Tanımlayacak olursak, strateji, başlangıçta hedefler saptamak
ve hedeflere ulaşmak için çeşitli yollar saptamak demektir. Taktik,
stratejik planı gerçekleştirmek için yararlanılacak araçları her art
belirtmekten ibarettir; kısacası, taktik, manevradır. Ve manevra en
iyi aracı bulmak için yapılır. Başka bir deyişle, yöntem, strateji olarak
düşünülünce, araştırma teknikleri taktikler olarak düşünülecektir.
Soru 68 : Sosyolojik araştırmada hangi tekniklerden yararlanılır?
Sosyolojide kullanılan araştırma teknikleri konusu, APAYRI VE
BELLİ BAŞLI BİR BÜYÜK KİTAP konusu olacak kadar önemli ve
geniştir. Onları bir soru - cevap kapsamında pek kısaca ele almaktan
amacımız, onlarla ilgili ancak ve ancak bir fikir vermek ve bir
tanıtma başlangıcı yapmaktır. Üstelik, araştırma tekniklerinin çeşitlerini
ve bu çeşitlerin gelişmesini sergilemek kadar onların uygulanmasıyle
ilgili açıklamalar yapmak da zorunludur; başka bir deyişle,
araştırma tekniklerini kullanma teknikleri de açıklamalar gerektirir.
Ancak ve ancak bir fikir verebilmek için değinmek istediğimiz
sosyolojik araştırma tekniklerini, teknik genel tipi olarak başlıca üç
başlıkta toplayabiliriz: 1) Gözlem teknikleri. 2) Mülâkat teknikleri.
3) İstatistik teknikler.
Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, sosyolojide üç teknik genel
tipi olarak özetlenen araştırma teknikleri bir bütündür, bir bütün
olarak ele alınır; yani sosyolojik araştırma boyunca, bu teknikler
ya birlikte uygulanırlar ya da art arda gelerek uygulanırlar
1) Bir teknik genel tipi olarak gözlem tekniklerinin şu çeşitleri
vardır: Serbest dolaysız gözlem — Yöntemli (metodik) dolaysız,
gözlem— Kaydedilen gözlem (fotoğraf, film, fiş, grafik) — Klinik gözlem
(özel durumların incelenmesi) — Yöntemli dolaylı gözlem
Katılmalı gözlem — Bilgi verici kişi aracılığıyla gözlem.
111
2) Bir teknik genel tipi olarak mülâkat tekniklerinin şu çeşitle-
Tİ vardır: Serbest mülâkat — Örgütlenmemiş mülâkat — Kapalı uçlu
mülâkat — Tekrarlı mülâkat — Derinleştirilmiş mülâkat — Anketler.
3) Sosyolojik araştırmalarda istatistik tekniklerden yararlanmak
her şeyden önce sınırlıdır, istatistik, matematikle ve matematiğe
bağlı bilimlerle ilişkisinden dolayı sosyolojinin incelediği olaylara, olgulara
gereği gibi uygulanabilecek araçlar oluşturmamıştır. Toplumsal
gerçeğin kendi olgusu olan dil olgusunun yorum gücü henüz
istatistikte görülmemiştir. İstatistik modelleri (ihtimal hesapları, istatistik
yasaları) topluma ve toplumsal olaylara uygulanırken çeşitli
ve büyük güçlüklerle karşılaşılmaktadır. Toplumun ve toplumsal
olanın yalnız istatistik anlayışının sosyolojik bir değeri yoktur. Fakat,
sosyolojik araştırma geniş alanlı gruplarda ya da tüm toplumlarda
yapılacağı zaman, tümün bir parçasına ya da parçalarına
başvurmak zorunluluğu vardır. Bu yüzden, sosyolojik araştırmada
ihtimal hesapları üzerine kurulan tesadüfi sondaj tekniklerinden yararlanılır.
Tesadüfî sondaj tekniklerinin tümleri temsil edebilecek örneklemeler
çıkarması önemlidir.
Sosyolojinin yararlandığı araştırma tekniklerinin «kapalı bir listesi
» yoktur. Bir araştırma tekniği ne kadar gelişmiş, ne kadar benimsenmiş
olursa olsun, her zaman «beklenmedik bir yanı», «beklenmedik
bir payı» olan araştırma konusuna ya da onun özelliğine
uymak zorundadır. Araştırma tekniklerinin kapalı bir listesi yoktur
demek, bir teknik, uygulamada başka bir tekniğe dönüşebilir, başka
tekniklerle birleşebilir demektir. Gerek teknik genel tiplerinin gerek
her ayrı tekniğin önemini ve önceliğini belirtecek olan araştırma
konusudur; yani konuya göre tekniklerin uygulanış sırası değişebilir;
kimi tekniklere daha çok önem ve öncelik verilebilir; kimi
teknikler daha çok geliştirebilir. Örneğin, ekoloji ve morfoloji araştırmalarında
gözlem ve istatistik tekniklerine; toplumsal tutum (vaziyet
alış) ve toplumsal simge araştırmalarında mülâkat tekniklerine
önem ve öncelik verilir.
Soru 69 : Sosyolojide deneysel tekniklerden yararlanmak neden
gereksizdir?
Daha önceki bir soruyu cevaplandırırken, sosyolojinin deneysel bir
bilim olamayacağını ve dolayısiyle, deneyin, sosyolojide bir bilgi kaynağı
olamayacağını açıklamaya çalışmıştık. Ve tarihin tekerrür olmayışının,
toplumda toplumsal olayların, toplumsal ilişkilerin aynen
tekrarlanılması olanağını zaten ortadan kaldırdığını ve dolayısıyle
toplumsal şeylerin aynı deneyleri yapılamayacağı için sosyolojide
112
yapılacak deneylerin genel yasaları ya da genel belirleyicileri buldurucu
bir önem ve nitelik taşımayacağını da söylemeye çalışî:k
Zaten toplumsalın (toplumsal olay, olgu, ilişki) taşıdığı çelişme,
sosyolojide deney yapılmasına (deneysel tekniklerin kullanılmasına
— laboratuvar tekniklerinin uygulanmasına) elverişli değildir. Ve
üstelik bu çelişme, sosyolojik yöntemin temel ilkesini tekrar ortaya
koyar. Şöyle ki, bir yandan, toplumsal gerçek birbirine indirgenmeyen
olaylar, olgular, görünüşler, çevrelerle özeileşir; öte yandan,
bu olaylar, bu olgular, bu görünüşler, bu çevreler gerçek anlamlarını
tümlük içinde yerleştikleri zaman alırlar ve ancak o zaman sosyologlar
için inceleme konusu olabilirler.
Sosyolojik olayların ya da sosyolojinin konularının niteliği ve
gerçek boyutu deneysellikle bağdaşamaz. Çünkü, deneyin ihtiyaçları
için kurulan sunî grup (laboratuvar grubu) sosyolojik bir anlam
asla taşıyamaz: Bu grup, gerçek çevresinden, gerçek toplumundan
ayrılmış demektir. Sosyolojinin konusu bireylerarası ilişkilerle sınırlanırsa,
sosyoloji, toplumun temel sorunlarını inceleyemez, çözümleyemez.
Deney için yararlanılan laboratuvar alanı ve öğeleri toplumsal
gerçeğin tümünü hiçbir zaman bir araya getiremez. Zaten
deneyin sunî olduğunu göstermeye bu durum yetmektedir.
Deneysel teknikler, ancak deneysel gerçekler için yararlıdır;
çünkü, deneysel gerçekler deneysel tekniklerle denetlenirler. Sosyolojide
deneyler yapmak, ancak, sosyolojik gerçeği son derece basite
indirgemek pahasına olur.
Sosyolojide deney yapmak bir «hiç varsayım» dan hareket etmek
demektir; bu hiç varsayım, tesadüfün değişikliklerine ya da dalgalanmalarına
göre sonuçlar elde edilir düşüncesinden ibarettir.
Psikoterapiye dayanan «psikodram» ve «sosyodram» gibi sosyometrik
tekniklerle hep ve yalnız kişilerarası ilişkilerin deneyinin
yapıldığını ve dolayısiyle bu tekniklerin sosyolojik açıklama için bir
katkıda bulunamayacaklarını belirtebiliriz.
113
VI. BÖLÜM
SOSYOLOJİDE NESNELLİK SORUNU
Soru 70 : Nesnel gerçek nedir? Sosyolojide nesnellik nasıl bir
özellik gösterir?
Nesnel gerçek bağımsız bir gerçektir; dileklerden, tutkulardan,
fikirlerden, önyargılardan ve değer yargılarından arınmıştır ya da bunlarla
bağıntılı değildir. Ve özü bakımından, insanla ve insanlıkla da,
bağıntılı değildir; çünkü, insan ve insanlık da nesnel gerçek olarak
ve onun bağımsızlığı içinde incelenecektir.
Bilimsel sıfatını taşıyacak her açıklama ancak yansıttığı nesnelliğe,
nesnellik derecesine göre bir değer taşır.
Nesnellik sorunu bütün bilimlerin ilk sorunudur. Fakat, fizik,
kimya, biyoloji gibi doğa bilimlerinde, bu sorun başka olanaklara
göre gelişmekte ve çözümlenmektedir; insan bilimlerinde de bu sorunun
gelişmesini ve çözümlenmesini güçleştiren nedenler vardır.
Sosyoloji toplumun tümünü ya da toplumdaki bütün toplumsal
ilişkileri inceleyen bilim olarak tekrar tanımlandığında, bu ilişkileri
yaşayan insanlardan biri olarak sosyolog, bu bilimsel görevini nasıl
başaracaktır?
Sosyolog ne ile bağıntılıdır ve ne derece bağıntılı kalacaktır?
Nesnellik sorunu bir başka sorunla birlikte bulunur; bu başka
sorun ideoloji sorunudur. Bilimselliğin nesnelliğe göre ölçülmesi ve
değerlendirilmesi gibi, nesnellik de her şeyden önce ideolojiye göre
ölçülür ve değerlendirilir.
İdeolojileri, ister sistemleştirilmiş inançlar bütünü olarak, ister
fikirler ve tutumlar bütünü olarak tanımlayalım, bu seçilmiş değerlerin
toplumlarda eylemlerin, yaşantıların hedefini belirlediklerini görürüz.
Toplumlarda ya da belirli bir toplumda eylemlerden ya da
114
yaşantı tarzlarından hangisi nesnel gerçeği tam olarak ya da mümkün
olduğu kadar tam yansıtmaktadır?
Böyle bir soruyu cevaplandırmak gereği, bizi, bilimsel bilginin
süreci konusuna götürecektir. Şöyle ki, bilimsel bilgi süreci bir insan
olgusudur ve doluyısıyle tarihsel ve toplumsaldır. Özellikle insan yaşantısını
inceleyen bilimlerde, inceleyen kişi ile bilgi konusu; yani
özne ile nesne (konu) arasında kısımsal bir özdeşlik vardır. Ve
bu söz konusu özdeşlik, özel olarak sosyolojiyi ve genel olarak öteki
insan bilimlerini fizik, kimya, biyoloji gibi doğa bilimlerine göre
daha zor ve daha karmaşık kılmaktadır.
Soru 71 : Sosyolojide nesnellik sorununun güçlükleri nelerdir?
Sosyologun karşılaştığı en büyük güçlük, konusu olan toplumu
ve onun bütün ilişkilerini kendi önünde, kendi dışında ve gerçek
içinde sınırlandırılmış olarak tüm nesnellikleri ile kavrayıp kavrayamamasıdır.
Ya da konusunu, nesnelliğiyle ne kadar çok kavrarsa,
kısımsal özdeşlik de o kadar azalacaktır. Şu halde kısımsal özdeşliğin
az ve çok ya da büyük ve küçük oluşuna göre nesnellik
sorunu değerlendirilecektir. Sosyolog, zaten konusunun içindedir;
kendisiyle konusu, yani bilimin konusu bir bütündür. Bu bütünün yaşantısından
ve en geniş anlamıyla tasarımlarından ve ideallerinden
sosyolog kendisini ne kadar çok soyutlayabilirse (ki bu soyutlama
doğa bilimlerininkinden daha azdır) o kadar çok nesnelliğe yaklaşacaktır.
Kısacası, sosyolojinin konusunun kavranılmasını olanaklı
kılmak için, sosyologun kendisi bir inceleme konusu olacaktır ve bunu
yine sosyoloğun kendisi yapacaktır.
Sosyolojinin konusu olan toplum incelenirken, sosyolojinin süpheliliği
(problematique) her şeyden önce sosyologun şüpheliliğinden
gelir.
İlk gözlemde, sosyolojinin konusunu tanımlamak insana kolay
gelebilir. Toplumun, insanlara en yakın nesne oluşu ve yaşadıkları
ortam oluşu «Hepimiz toplumda yaşıyoruz»u, başka insanlarla ortak
varlığımız var, onlarla gelenekleri, alışkanlıkları, dili, yasaları,
baskıları, acıları, sevinçleri paylaşıyoruz anlamına getirebilir. Oysa,
bu toplumu nasıl tasarımlıyoruz diye kendi kendimize sorduğumuzda,
bu kendiliğinden tasarım bu toplumun gerçeği ile çakışmaz
ya da toplumun gerçeğine uygun düşmez. Örneğin, bir insan, dilinin
aynı zamanda konuşanı ve düzelticisi olamaz; konuştuğu zaman,
seslerin bir araya gelmesini ve dilbilgisi kurallarını düşünemez.
Kendiliğinden bir yaşantı içinde insanların konuşabilmeleri için dil
bilgisine ihtiyaç yoktur. İnsanların başka insanlarla ilişkilerinde de
115
sosyologa ihtiyaç yoktur. Kısacası, üretim ilişkilerinden konuşulan
dile kadar karmakarışık bir sürü kurallar insanlarca yaşanır, fakat
tanınmaz. Tanıma, bilimin ya da bilim adamının işidir. Ve burada,
yine sosyoloğun kendi konusu olan toplum içinde bulunması, kendisiyle
bilimin bir bütün olması bir yöntemin uygulanmasına başlarken
dikkate alınması gereken ilk ve en önemli yöntembilim sorunudur.
Biraz daha açıklamak için şöyle söyleyebiliriz: Sosyolog,
özgül bir araştırma konusuyle karşı karşıyadır. Konusu ya da konuları
önünde aldığı tutum matematikçinin, fizikçinin, kimyacının
tutumundan farklıdır. Örneğin, toplumu, toplumsal yapıyı, toplumsal
ilişkileri, insanı, insan iradesini, değişik toplumsal güçlerin toplumsal
çıkarlarını; fikirleri, ideolojileri, kamuoyunu, kuramları inceleyecektir.
Bir insan olarak sosyoloğun kendisinin yukarıda sayılanların
içinde bulunması, kısacası, insan olması, yine özne ile nesne
arasındaki kısımsal özdeşliği gösterir. Bu bakımdan, nesnellik sorunu
insan bilimlerinde başka doğa bilimlerinde başka bir tutum
gerektirmektedir. Örneğin, atom çekirdeği içinde meydana gelen
süreçleri ve partiküllerin ilişkilerini inceleyen bir fizikçi bir toplumdaki
ideolojik savaştan, durumdan kendini soyutlayabilir. Ama bu
soyutlama da mutlak olmayacaktır; çünkü, değerler, çıkarlar ve bir
araştırmacının merakı ya da ilgi merkezi onun konu seçimini etkileyecektir;
yani, araştırmacının ilginç, önemli ve çıkar sağlayıcı
olarak düşündüğü konulara öncelik verilecektir. Bu ilginçlik, bu
önemlilik, bu çıkar sağlayıcılık araştırmacının kişisel kanı ve eğiliminin
sonucu da olabilir ya da ona bunlar bir devletçe, bir örgütçe
zorunlu olarak kabul ettirilmiş olabilir. Her iki durumda da değerlerin,
çıkarların, ilgilerin ideolojik pay taşıyıcılığı her zaman gözlenebilir,
ve bu pay toplumdan topluma, bilim anlayışından bilim anlayışına,
araştırmacıdan araştırmacıya değişebilir.
Sosyolojik bir araştırmada, sosyolog ile araştırma konusu arasındaki
kısımsal özdeşliği azaltmak, yalnız iyi niyete bağlı olmayacak
kadar güçtür. Güçlüğün (mümkün olduğu kadar) giderilmesi için
sosyolojiyle ideoloji arasındaki ilişkinin bilinmesi, anlaşılması en büyük
mümkün yardımı sağlayacaktır.
Soru 72 : Sosyoloji ile İdeoloji arasındaki ilişki neden kaçınılmaz
bir ilişkidir?
Sosyoloji ile ideoloji arasındaki ilişki inceleme konusunun özgüllüğüyle
belirlenmiştir: Konu en geniş anlamıyla toplumsal ilişkilerdir.
Bir fizikçi, bir kimyacı için elde edilen sonuçların bilimsel
116
kesinliği, kuramın fizik, kimya olgularına uygun düşmesinden, yöntemin
doğruluğundan ileri gelebilir. Üstelik, fizik, kimya konularının
bir ideoloji ya da özgül bilinç biçimleri oluşturmamaları fizikçi ve
kimyacı ile kendi aralarında bir ilişki kuramayacağı için, bu konular
önünde alınan tutumu kolaylaştırır. Fizikçi, kimyacı ile konuları
arasında yaşanmış bir ilişki yoktur; çünkü, toplumsal bir ilişki yoktur.
Oysa, sosyologun incelediği konular hem daha çok karmaşıktır,
hem de sosyolog toplumun, insanlığın temsilcilerinden biridir; o,
yaşadığı devirden, ulusundan, sınıfından ve sahip olduğu kavramların
oluşumunda büyük bir rolü olan kültürden tamamıyle kendilini
soyutlayamaz. İçinde bulunduğu toplumun sorunları önünde İLKE
OLARAK yansız olamaz. Sosyologun ÖNCELİK verdiği konunun nedeni
zaten bir öznellikle (subjectivisme) başlar. Sosyologun gözlemleri,
tasarımları ona daha önce bir tutum aldırır ki, bu da öznelliktir.
Oysa nesnel gerçek aranacaktır. Kısımsal özdeşliği mümkün olduğu
kadar azaltmak, öznelliği azaltmak, nesnelliğe mümkün olduğu
kadar yaklaşmak demek olduğuna göre, öznellik mümkün olduğu
kadar nasıl azaltılabilmelidir ki bir ideoloji bilimsel olsun ya da
bilimsel bir değer taıyabilsin? Başka bir deyişle, inançlar, fikirler,
tutumlar bilimlerde nasıl temellendirebilmelidir?
Bu sorulara zaten bilinen iki genel ilke cevap verebilir: 1) Bilimsel
inceleme hiçbir değer yargısı kuramamalıdır. 2) Araştırmacı,
kendisini nesnel gerçekten uzaklaştırabilecek iyi ya da kötü
her türlü kişisel dilek ve duygudan kurtulmalıdır.
Bu iki ilke ne kadar iyi ve ne kadar ciddî uygulanırsa, ideoloji,
nesnel gerçek olan gerçek yargısının ideolojisi olacaktır. Her türlü
ideoloji öznelliktir ama, nesnel gerçeği mümkün olduğu kadar çok
yansıtabilecek ideoloji bilimsel ideoloji adına kavuşur. Her ideoloji
görelidir (relatif) ama, her bilimsel ideolojiye nesnel bir gerçek tekabül
eder; ya da başka bir deyişle gerçek ideoloji nesnel araştırmaların
sonucu olmalıdır. Sosyoloji ve ideoloji birbiriyle karşılıklı
bağımlılık içindedir: Sosyolojinin verileri bir ideolojiyle bütünleşirken,
ideoloji, kuram ve yöntembilim bakımından sosyologa öncülük
edecektir.
Daha önce, sosyolojik bir araştırmada sosyolog ile araştırma
konusu arasındaki kısımsal özdeşliği azaltmak için karşılaşılan güçlüklerin,
sosyoloji ile ideoloji arasındaki ilişkinin bilinmesiyle mümkün
olduğu kadar giderilebileceğini söylemiştik. Ve sosyologun en
geniş anlamı ile toplumsal ilişkileri incelerken bu ilişkilerden kendisini
tamamıyle soyutlayamayacağını belirtmiştik. Bütün bunlar, bizi
sosyolojinin toplumsal çevreleri sorununa, başka bir deyişle «sosyolojinin
sosyolojisi»ne getirmektedir. Şu halde toplumsal çevrelerin
sosyolojiye etkisi nasıl incelenmelidir sorunu bir soru olarak oluş-
117
maktadır. Bu sorun da, aslında, «bilimsel araştırmaların toplumsal
çevreleri genel sorununun özel bir halidir.»
Burada, çok büyük önemine ve zorunlu bir koşul olmasına rağmen
bilimin özerkliği — bilim adamının özerkliği ve bilimin gelişmesinin
bunlara bağlılığı bizim konumuz olmamaktadır. Genel olarak
bilim adamının özgürlüğü siyasal ve ekonomik baskıların yokluğu
demektir; zaten bu özgürlük ilk koşuldur. Fakat, siyasal ve ekonomik
özgürlük hiçbir zaman bilim adamının nesnelliğini sağlayamaz,
koruyamaz. «Bu özgürlük bilim adamını nesnellikten sorumlu kılar
ancak.» Şu halde, nesnellik sorunu henüz çözümlenememektedir. Ve
ancak «bilim adamının öznel özgürlüğü» kazanılmış demektir. Fakat,
sosyolojide nesnellik konusunda bilinmesi önemli olan şey, toplumsal
çevre ile «nesnel özgürlük» ilişkisidir. Yani bilimsel nesnelliği
gerçekleştirmeye yarayacak olan «nesnel özgürlük» ne derece, ne
denli mümkündür? Toplumdan ya da toplumsal çevreden kendisini
tamamıyle soyutlayamadığını açıklamaya çalıştığımız sosyolog
için, kısaca, onun benliği «içerileşmiş bir toplumsal» taşır diyebiliriz.
Yani nesnel olarak sosyolog «içerileşmiş bir toplumsal»ın etkisi
altındadır. Başından beri bu etkinin mümkün olduğu kadar azalmasının
sosyologu mümkün olduğu kadar nesnelliğe götüreceğini
savunmaktayız. «Sokrat'ın kendi kendini tanı önerisi bilim adamı
olacak herkes için bir ahlâk ödevi olarak kendini zorla göstermektedir.
» Ve bu öneri, doğa bilimcilerinden daha çok sosyologlarda ve
öteki insan bilimcilerinde kendini daha güçlü olarak duyurmaktadır.
Bu bakımdan, daha önce belirttiğimiz iki genel ilke şu kurallarla daha
geliştirilmiş olacaktır:
«—Araştırma yöntemi mümkün olduğu kadar nesnelliği yansıtacak
biçimde oluşturulmalıdır.
— Nicel ve nesnel bir denetleme mümkün olduğu kadar uygulanabllmelldlr.
— Evrensel olarak kabul edilen bir terminoloji ve işlemsel tanımlar
gereklidir.
— Bilim adamları bilimi ilerletecek yönde çalışmalarını yoğunlaştırmalıdır.
— Şimdiki bilgiyi aşma düşüncesini bilim adamı her zaman
kafasında taşımalıdır.»
Soru 73 : Kavram nedir? Sosyolojik kavram nedir?
Her bilim, incelediği olgular (konular) arasında anlaşılır, kavranılır
ilişkiler aramayı önerir ya da kendine amaç edinir. Ve böyle
118
olması da gerekir. Ya da incelediği belirli bir konuyu ilişkilerine göre
anlaşılır, kavranılır kılmaya çalışır. Çünkü, her bilim, belirleyicilik
(determinizm) arar ve ortaya koymaya çalışır. Olgular arasında anlaşılır,
kavranılır ilişkiler vardır demek, belirtilebilen ilişkiler vardır
demektir; yani, karışıklık olmadan tanımlayabileceğimiz ilişkiler vaıdır
demektir. Şu halde, terimleri (adları) tanımlanabilen ilişkiler vardır.
Anlaşılır, kavranılır ilişkilerin terimleri ancak kavramlar olabilir.
Her şeyden önce ve en basit tanımıyla kavram, düşünce tarafından
tasarlanan fikirdir, nesnedir. Başka bir deyişle, her kavram,
bir ortak niteliği yani bir ortak gerçeği gösterir.
Sosyolojik kavram, sosyolojik bir ortak niteliği yani sosyolojik
bir ortak gerçeği gösterir. Örneğin, toplum kavramı, kısaca, doğaya
karşı insanların bir arada olmasını gösterir; daha doğrusu, toplum
kavramının ortak gerçeği insanların doğaya karşı bir arada olmasıdır.
Fakat, doğaya karşı değişik bir arada olmalar değişik toplum
tiplerini oluşturmuştur.
Başka kavramlarda da olduğu gibi, sosyolojik her kavram, başka
sosyolojik kavramlarla olan ilişkilerine göre tanımlanır. Kısacası,
kavram, hem ilişki gösterir hem başka ilişkiler tarafından tanımlanır.
Soru 74 : Sosyolojik araştırmada kavramlar nasıl oluşur?
Sosyolo|ide belirli bir konuda araştırma yapmak istendiğinde,
ancak bir ön araştırma sonunda kurulabilecek varsayım kapsamında
ve doğrultusunda en bilimsel yöntem uygulanırken, araştırma teknikleri
belirli konuya uygun olarak geliştirileceği gibi, uygulamanın
her evresinin de ayrı teknikler gerektireceği bilinecektir. Tekrarlamak
gerekirse, varsayım, bir bilgi (bilimsel bilgi), tecrübe (bilim
adamı, araştırmacı tecrübesi) ve sezgi karışımı bir öneri olarak
oluşur. Varsayımlar, araştırma boyunca gelişebilirler ya da araştırmanın
gelişmesiyle değişebilirler ve değişen varsayımlar da araştırmanın
yönünü değiştirebilirler. Sosyolojik kavram oluşturmaya gelince,
araştırma konusunun bütün boyutlarıyla ilgili mümkün olduğu kadar
en fazla bilgi toplanacaktır; bu çok değişik veriler içinde ortak niteliklerin
soyutlanması kavramları meydana getirecektir. Yani bir önceki
soruyu cevaplandırmaya çalışırken söylediğimiz gibi, her kavram bir
ortak niteliği göstermek içindir. Başka bir deyişle, her kavram bir grup
gerçeği, daha doğrusu bir grup toplumsal şeyi, bir grup toplumsal
olayı gösterir. Araştırmanın konusuna ve alanına göre bu grup sosyolojik
bir kısım ya da sosyolojik bir bütün olabilir; (eğer araştır1l9
ma konusu belirli bir toplumun yapısı ise.) Sosyolojik kavramlar, aslında,
düzey, aşama, bütünlük, yönseme, görev, yapı v.b. kavramları
olacaktır. Araştırma konusu gerçeği açıklamak, oluşturulan kavramlar
arasındaki ilişkileri açıklamakla olacaktır. Benzer kavramlar benzer
gerçekleri kapsarlar. Fakat, araştırması yapılmış ve açıklanmış
başka gerçekleri gösteren kavramların kalıplarına, araştırması yapılmamış
gerçekleri sığdırmaya kalkışmak, zaten, araştırmaya başlamamak,
araştırma yapmamak demektir.
120
VII. BÖLÜM
SOSYOLOJİ VE ÖTEKİ İNSAN BİLİMLERİ
Soru 75 : Sosyoloji öteki insan bilimleriyle neden ilişkili olmak
zorundadır?
Gerek sosyoloji, gerek sosyolojinin dalları tüm toplumsal gerçeği
ve kısımsal toplumsal gerçekleri açıklamaya yetmezler. Bu nedenle,
sosyoloji, ve dalları sürekli olarak öteki insan bilimlerinin verilerine
başvurmak zorundadırlar.
İnsan bilimleri bir bütündür. İnsan bilimlerinden yalnız biri insan
ya da toplum gerçeğini tümüyle açıklayamaz. İki ya da daha
fazla insan bilimi sınırında yapılan bilimlerarası çalışmalar en verimli
olanlarıdır. İnsan bilimleri dizisinde son olarak doğan sosyoloji
özellikle toplumsal yapıları incelediği için toplumun tümünü inceleme
görevine hak kazanmıştır. Sosyoloji toplumun tümünü inceler
demek, öteki insan bilimlerinin konuları olan kısımsal gerçekler arasında
tümleştirici genel ilişkileri inceler demektir. Ve bunda başarılı
olabilmesi için, her şeyden önce, sosyolojinin öteki insan bilimlerinden
öğreneceği bilgiler vardır. Örneğin, ayrı ayrı soruları karşılık
olarak cevaplandırmadan önce, sosyolojinin bu zorunlu, bu kaçınılmaz
durumunu bir sunuş olarak şöyle özetleyebiliriz: Şimdiki
zamanın sosyolojik konularının açıklanmasında ve anlaşılmasında
geçmiş zamandan kalan belirleyicileri sosyolojiye tarih öğretecektir.
Sosyolojinin konularından biri olan sınıf bilinci kavramını açıklayabilmek
için, psikolojik gerçekler olan bilinç ve bilinçlenme kavramlarını
sosyoloji, psikolojiden öğrenecektir.
Yararlandığı insan bilimi hangisi olursa olsun, sosyolojinin açıklama
tarzı yine başkadır. Örneğin, sınıf bilincini açıklamak için,
121
psikolojinin konularından biri olan bireysel bilinçle, bireysel bilinçlenmeyle
yetinmez. Toplumsal değişmeleri açıklamak için sosyal psikolojinin
incelediğini iddia ettiği küçük gruplardan hareket etmez.
Çünkü, toplumun tümünü inceleyen sosyoloji, kısımsal gerçekler
olan gruplarda, bireylerde tüm toplumu yansımış olarak görmeye çalışacak
ve bu tarzda bir açıklama yapacaktır.
Şunu da özellikle belirtmek gerekir ki, öteki insan bilimleri inceledikleri
sorunların sosyolojik görünümlerini her an dikkate almak
zorunluluğu içindedirler. Örneğin, tarih, toplum ve toplumsal yapı
ve kültür kavramlarına gittikçe artan bir değer vermektedir. Beşerî
coğrafya, maddesel dünya ile toplumsal yapılar arasındaki ilişkilerle
ilgilenmektedir.
Öteki insan bilimleri derken tarihi, beşerî coğrafyayı, antropolojiyi,
etnolojiyi, psikolojiyi, ekonomiyi, demografiyi akla getirmek istiyoruz.
Fakat, bunlardan bazılarıyla sosyolojinin ilişkisi daha çok
ve daha kesinlikle zorunludur.
Cevapla

“Kamu Yönetimi Ders Notları” sayfasına dön

  • Bilgi
  • Kimler çevrimiçi

    Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir