Tarih felsefesi 2 dersi 1-2-3-4.Üniteler Ders Notu

Cevapla
notcu
Mesajlar: 332
Kayıt: 10 Nis 2018 11:33
İletişim:

14 May 2018 22:33

1. ÜNİTE
Aydınlanma ve İlerleme İdeası: Kant ve Herder
AYDINLANMA FELSEFESİNDE İLERLEME İDEASI
*Felsefe tarihinde Aydınlanma olarak adlandırılan dönem 18. yüzyıla karşılık gelir.
*18. yüzyıl felsefesine bu nedenle Aydınlanma felsefesi de denir.
*Aklın yanlış kullanımı eleştirilirken doğru kullanımı yüceltilir.
*Ortaçağın her şeyin tanrı tarafından belirlendiği anlayışının karşısına, Aydınlanma felsefesi, tanrı yerine insanı merkeze alan bir düşünceyle çıkmıştır.
*Rönesans’ta ortaya çıkan hümanist düşünce Aydınlanma döneminde toplumlar için de gitgide belirleyici olmuş ve Ortaçağın evrensel tanrı devleti anlayışının yerini ulus devlet düşüncesi alarak siyaset kurumlarının ve bilimin üzerindeki dinsel iktidar ortadan kalkmıştır.
Aydınlanma’dan insan yaşamı ile düşüncesinin her yanını laikleştirme çabasıanlaşılır.
*18. yüzyılın felsefi anlayışına genel olarak felsefe tarihinde Aydınlanma dönemi ya da Aydınlanma felsefesi denir.
*Fransızların Les Lumières Almanlar’ın Aufklärung dediği “Aydınlanma” terimi Rönesans” deyimi gibi İngilizler’in climate of opinion dedikleri bir “düşünüş havasını”, yani olan bitene özel bir bakış tarzını veya yeni bir yaşam anlayışını dile getirmek amacıyla kullanılmış” ama özgürlük duygusunu açığa vurmak arzusunu da dile getirmiştir.
*Collingwood’a göre bu düşünsel hareketin altında yatan düşünce, birtakım zihinsel etkinlik biçimlerinin, zihnin olgunlaşmasıyla yok olacağı savıydı.
*Aydınlanma inanca karşı aklı öne çıkaran anlayışı geçirir.
*Aydınlanma düşüncesinin amacı dinin dogmalarını ortadan kaldırmak ve böylelikle de insanı özgürleştirmektir.
*Voltaire gibi bir çok Aydınlanma düşünürüne göre Skolastik felsefe geleneğine yerleşmiş olan dinin dogmaları ve boş inançlar insan düşünüşünü, insan aklını “tutsak etmişti” .
*Aydınlanma dönemi İngiltere’de kılgıcı bir deneycilik, Almanya’da eleştirel akılcılık *Fransa’da ise radikal bir bilimcilik ve akılcılığa dayalı bir din eleştirisi olarak ortaya çıkar.
*Aydınlanma döneminde akıl ve insan merkezli bakış açısı dinsel bakış açısının yerini almıştır. *Akla dayalı açıklamalar yapmak her alanda aranır hâle gelmiştir. Böylece toplum ve devlet hayatında, genel olarak her türlü insan işlerinde laikleşme başlamıştır.
*“Bu yüzyılın sonlarına doğru patlayan Fransız Devrimi, bir bakımdan bu düşüncelerin politik-sosyal alana uygulanmasından doğmuştur”. Tocqueville Fransız Devrimi’nin geleneksel alışkanlıklardan değil, “insan aklının kullanılması ve doğa yasasından çıkan yalın temel kurallar konulması olduğu inancı”ndan esinlendiğini ileri sürer.
*Tarih ilerleyen bir süreç olarak tasarlanmıştır.Rönesans’ta Machiavelli tarafından tarih yazımına geçmişte olmuş olayların gerçek nedenlerini keşfetme görevi verilmiş, Francis Bacon da insanın sahip olduğu üç yeti olan akıl, hayalgücü ve anımsama içinde tarihin anımsama üzerine dayandığını belirtmiştir.
*İnsan merkeze bir kez geçince de insanın yapıp etmelerinde temellenen tarihsel varlık alanı da insanın ürünü olarak karşımıza çıkar. Bu anlayış tarih yüzyılı olarak bilinen 19. yüzyıl tarih felsefelerini etkileyecektir.
*Aydınlanma filozofları geçmiş tarihi usdışı ve karanlık bir süreç olarak görmüş ve aklın egemenliği ile insanlığın mutluluğa ulaşabileceğini ileri sürerek aklın gelişmesinin insanlığın da ilerlemesine yol açacağını düşünmüşlerdir.
*Gibbon tarihi insan bilgeliğinin sergilenişi olarak görürken Fransız düşünür Condorcet tarihi tiranlık, kölelik ve dinsel bağnazlıktan kurtulmanın tarihi olarak ele alarak insanlığın özgürlük ve mutluluk içeren bir geleceğe doğru ilerlemekte olduğuna inanmıştır.
*Tarih felsefesi terimi ilk defa Voltairé tarafından kullanılmıştır ve Voltairé’e göre tarih felsefesi tarihin yasalarını araştıran disiplindir.
*Aydınlanma düşüncesi modern akla dayalı bilimsel yöntemlerin gelişmesiyle insanlığın ve bir bütün olarak tarihin ilerleyeceği inancındadır.
*Condorcet Fransız Devrimi sırasında yazdığı İnsan Tininin İlerlemeleri Üzerine Bir Tablo Taslağı adlı yapıtında “tiranlarla kölelerin, rahiplerle alıkların ortadan kalkacağı ve insanların yaşam ve özgürlük tadıyla, mutluluk arayışıyla ussal bir biçimde davranacağı ütopyalı bir gelecek umar”. Turgot ise insanlığın gelişimin bir bireyin gelişimine benzetir. Turgot’ya göre bir filozof insanlığın başlangıcından itibaren insan türünü bir birey gibi çocukluğu ve ilerlemeleri olan bir bütünlük gibi görür.
*İlerleme idesinin bir savunucusu olan Voltairé’e göre doğabiliminde olduğu gibi “tarihte de tek tek olayları birbirine bağlayan yasalar aranmalıdır; doğa bilgini gibi tarihçi de olayların çokluğu ve akışı arkasında gizli bulunan yasayı bulmaya çalışmalıdır.”
*Voltairé’e göre tarih insan zihninin (esprit) gelişmesidir. Voltairé Essay on the Manners and Mind of Nations adlı yapıtında olguların ayrntılarını izlemeyi değil, insanlığın barbarca bir köylülük durumundan hangi adımlarla geliştiğini göstermeyi önerir .
Voltairé’e göre tarihe insan aklının egemen olmaması rastlantının egemen olması anlamına gelir ki bu ilerleme düşüncesi için zararlıdır, rastlantı ilerlemeye duyulan inancı ortadan kaldırır.
*Voltairé’e göre savaşlar ve dinler hümanitenin ilerlemesinin önündeki en büyük engellerdir.
*Turgot ve Condorcet insanın yetkinleşebileceğini ve ilerleyebileceğini düşünerek bilimi ve aklı tarihte ilerlemeyi sağalayan güçler olarak görürler ve “bilimin ilerlemesi ile aydınlanmanın ve insanlığın birliği duygusunun da elele geliştiğini varsayarlar”
*Condorcet’ye göre insan mükemmelleşebilen bir varlıktır ve insan soyu sürekli olarak ilerlemektedir.
İnsan Tininin İlerlemeleri Üzerine Bir Tablo Taslağı adlı yapıtında Condorcet uygarlık tarihini on döneme ayırır ve onuncu dönem de gelecektedir, henüz yaşanmamıştır. Tarih dönemleri büyük siyasi değişikler tarafındandeğil, bilgideki önemli ilerlemeler tarafından belirlenmektedir.
*Condorcet’ye göre “uygarlığın tarihi Aydınlanmanın tarihidir”. Condorcet’ye göre uygarlık tarihi üzerine yapılacak çalışmanın iki yararı vardır: Biri, insanı ilerleme olgusunu kurmaya yönlendirir; diğeri de ilerlemenin gelecekteki yönünün belirlenebilmesini sağlar.
*Condorcet uygarlık tarihi üzerine çalışmakla tarihin yasalarının keşfedileceğini ve bunun da tarihteki olguları önceden bilmeyi sağlayacağını düşünmüştür.
*Kaldı ki Condorcet’nin amacı da uygarlık tarihinin gelecekte yatan onuncu döneminin bir taslağını çıkarmaktır. Bu görüş daha sonraki yüzyılda Comte tarafından da öne sürülecektir.
*Rousseau Aydınlanmanın ilerleme inancının karşısındaki düşünürlerden birisidir ve ona göre tarihin gidişatı bir ilerleme olarak görülemez. Çünkü tarihte uygarlaşmaya doğru gidiş aynı zamanda eşitsizliğin artmasıyla sonuçlanmaktadır.
*Rousseau’ya göre, tarihin gidişinde bir yükselme değil, bir gerileme, bir alçalma görülebilir.
*Tarihin gidişindeki sürekli artan bir eşitsizlikten dolayı tarih aslında eşitsizliğin tarihidir, özgürlüğün değil.
Aydınlanma düşüncesi tarihi ilerlemenin, üstelik de aklın ilerlemesinin tarihi olarak ele almıştır.
*Asıl anlamında tarih ancak modern aklın doğuşuyla başlayan ve gitgide gelişen aklın tarihi olarak düşünülmüştür.
IMMANUEL KANT’IN EVRENSEL TARİH VE İLERLEME ANLAYIŞI
Kant’a göre “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır”
Kant “aklını kendi kullanma cesaretini göster” der. Bu düşünce bir ilerleme tasarımını varsayar.
Kant’a göre tarih insan eylemleri alanıdır ve bu eylemler insanın amaçlı eylemleridir.
Kant Dünya Yurttaşlığı Bakımından Genel Bir Tarih Düşüncesi adlı yazısında, tarihe genel bir doğa planına göre gelişen bir süreçmiş gibi bakılması gerektiğini belirtir.
Birey olarak insanlar, hatta uluslar her biri kendi yolunda, üstelik de sık sık birbirlerine karşı bir amaç güderlerken farkında olmadan doğanın seçtiği bir yöne doğru gittiklerini düşünmezler; “doğanın bilmedikleri hedefine doğru ilerlerler”
Kant’a göre insanlığın bir plana göre işleyen yasalara bağlı tarihini yazmak olanaksız gibi görünür. Dünya tarihinde bilgeliğe dayalı eylemler çok seyrek ortaya çıkar.
Kant yazmış olduğu yapıtlarda insanın bütün yetilerini eleştiriden geçirmiştir. Yapıtlarının adı bunun bir göstergesidir. Saf Aklın Eleştirisi (1787) insan aklının teorik kullanılışının bir eleştirisi; Pratik Aklın Eleştirisi (1788) insan aklının eylem alanında pratik kullanışının eleştirisidir. Üçüncü eleştiri olarak bilinen yapıt Yargı Gücünün Eleştirisi (1790) estetik ve teleolojik düşünme yetilerinin bir eleştirisidir. Kant’a göre tarihte genel bir doğa planı ya da doğa yasasına bağlı bir işleyiş olup olmadığını ortaya çıkarmak zordur. Ama yine de tarihe sanki bir genel yasa ya da evrensel bir plana göre işliyormuş gibi bakmak gereklidir.
Eğer tarihte bir anlam ya da bir evrensel bir yasa bulmak isteniyorsa tarihte yönetici bir ilke bulmak gereklidir. Eğer böyle bir ilke bulunabilirse tarihin de felsefesi yapılabilir.
Tarih felsefesinin olanaklılığını sorgulamıştır.
Kant’a göre bir tarih felsefesinin olanaklı olabilmesi için tarihte yönetici bir ilke bulmak gereklidir. Tersi durumda, yani böyle bir ilkenin olmadığı durumda tarih kör rastlantının egemen olduğu bir süreç olarak görülür ki bu da tarihin genel bir felsefesinin yapılamayacağı anlamına gelir.
Kant doğa planından ne anladığını ise Yargı Gücünün Eleştirisi adlı yapıtının ereksellik tasarımını anlattığı ikinci bölümünde dile getirir. Doğanın bir amacı olduğu tasarımı bilimsel olarak kanıtlanamaz veya çürütülemez bir tasarım olsa da onsuz doğayı anlayamayacağımız bir tasarımdır .
Doğanın bir amacı olduğu varsayımına inanmak olanaklıdır, aynı zamanda yararlıdır, üstelik de gereklidir. İşte Kant aynı bakış açısının tarih için de olanaklı, yararlı ve gerekli olduğunu ileri sürer.
Collingwood’a göre şu şu tek Romalılar’ın hiçbiri de “Roma’nın Akdeniz dünyasını fethedişinde rol oynuyorum” dememiştir ama öyle demiş gibi eylemişlerdir ve biz de tarihe bakarken bu tek Romalılar’ın amacını doğanın amacı diye betimleme eğilimindeyizdir. Kant’ın tarih için yararlı ve gerekli gördüğü bakış açısı budur.
Tarihçi, tarihte böyle evrensel bir yasa gibi işleyen genel bir doğa planı bulunduğunu söyler.
Demek istediği daha çok tarihin sanki böyle bir ilke ya da akıl varmış gibi işlediğidir.
Anlamda doğal yeteneklerin gelişmesi insan türünde ortaya çıkacaktır.
Tarihteki büyük savaşlara, uyumsuzluklara bile bir doğa planına göre, bir akla göre olup bitmekteymiş gibi bakmak gereklidir. Kant “doğa düzenini, parçaları bakımından ereğe uygunluk, ama bütün olarak erekten yoksunluk olarak” kabul etmenin akla uygun olmayacağı düşüncesindedir.
Kant’a göre insan aklının gelişmesi bireylerde değil, türde kendini gösterir ve bu gelişmenin varacağı nokta da insan aklındaki bir ide olarak insanın bütün çabalarının hedefi olmalıdır.
“İnsan türünün bütün tarihi doğanın gizli bir planının gerçekleşmesi olarak görülebilir”.
Doğanın en üstün amacı da dünya yurttaşlığı düzenidir.
Tarih felsefesini olanaklı kılan temel hareket noktası, tarihe, insanlığın gelişimini sağlama amacı güden bir doğa planının işlediği bir süreçmiş gibi bakmaktan geçmektedir
HERDER’İN EVRENSEL TARİH DÜŞÜNCESİ
Johann Gottfried Herder İnsanlık Tarihi Felsefesi Üzerine Düşünceler adlı yapıtında tarihe ve tarih bilgisine vurgu yaparak 19. yüzyılın tarih felsefelerini büyük ölçüde etkilemiştir.
Etkilediği düşünürler arasında Hegel gibi tarih metafiziği yapan düşünürlerden başka tarih bilimine önem veren Alman Tarih Okulu’nun temsilcileri de vardır.
Herder, Kant gibi tarihe dışarıdan bir ölçüt getirmez, Herder, Kant gibi doğa dünyası ile tarih dünyasını birbirinden ayırmaz,
Tarihin yasaları aslında daha yüksek dereceden doğa yasalarıdır.
Aydınlanma’nın ‘ilerleme’ tasarımının da karşısında olmuştur. Herder’e göre insanlık tarihinde ortaya çıkan ulusların kendilerine özgü tekrar etmeyen ayırdedici nitelikleri vardır ve bu nitelikler tarihin bütün çağlarını açıklayan soyut bir kavrama gidilerek genelleştirilemezler.
Tarihte mutlak bir genellikten sözedilemeyeceğini söylemekle birlikte Herder yine de insanlık tarihinde bazı genelliklerden sözedilebileceğini, insanlık tarihinin bu genellikler sayesinde anlamlandırılacağını ve bütün tarih gelişiminin rastlantıya indirgenmekten kurtarılabileceğini ileri sürer. Tarihte bulunması gereken bazı “hümanite yapıları” vardır .
Herder tarihe hümanite kavramı bağlamında bakar. Ona göre tarihin her evresinde görülecek değişmez ilke “hümanite”dir.
Herder’e göre tarihin yasaları da aslında doğanın yasalarıdır. Tarih dünyası doğa dünyasının içinde kendine yer açan doğadan farklı ama yasaları olan bir alandır. Bu yasalar tarihin doğal yasaları olmak bakımından doğanın daha üst derecedeki yasalarıdır. Bir anlamda tarihsel varlık alanı doğal varlık alanının üstünde yükselir.
Herder yapıtında “insan yaşamını onun doğa dünyasındaki konumuyla yakından ilişkili görür”evrende yaşamın derecelenmesine ilişkin olarak evrimci bir gelişme teorisi de sunar.
Dört bölümden oluşna yapıtının ilk iki bölümü doğa dünyasını, son iki bölümü de tarih dünyasını inceler.Herder’in aslında yaptığı insanlığın tarihini doğanın oluşumuyla birarada ele alarak ortaya koymaktır.
Yeryüzü sürekli bir oluş sahnesidir; burada maddeden oraganik yaşama,organik yaşam içinde de en yüksek örgütlenimlere doğru bir yükseliş vardır.
Evrim içinde gelişmiş en yüksek canlı da insandır.
Herder’e göre insanı diğer canlılardan yapıca ayıran en önemli şey insanın dik yürümesidir.
Doğa insana din ve hümanite ereğine uygun bir biçim vermiştir. “hem doğanın hem tarihin erek bildiği hümanite (Humanität), insanı öteki yaratıklardan ayıran çizgilerin bütünüdür.
Herder’in karşı çıktığı ilerleme anlayışı değildir, Aydınlanmanın ilerleme anlayışıdır.
“Hümanite” tarihsel devinimin yönü bakımından temele alınan bir kavram olarak tarihin neliğini oluşturmaktadır.
Herder’in “hümanite” kavramı onun insan doğası tasarımı üzerinde kuruludur.
Ona göre insanlar “kör makinalar” değildir.
İnsanlık tarihi insanlığın en yüksek amacının hümanite olduğunu göstermektedir.
Herder’e göre tarihin ve doğanın ereğini “hümanite” oluşturur. Tarih “hümanite”ye yönelmiş ilerleyen bir süreçtir.
Herder insan dünyasına teleolojik olarak yaklaşır. İnsan doğası mekanik nedensellikle belirlenmiş bir doğa değil, tersine yüksek amaçlarca belirlenmiş ereksel yapıda bir doğadır.
Herder’e göre Hümanite eğitim yardımıyla düzenlenebilir.
Tarihte iyi olarak her ne başarıldıysa hümanite kazançlı çıkmıştır” ama “tarihte aptalca, saldırganca veya tiksindirici her ne suç işlendiyse hümaniteye karşı yapılmıştır.
Hümanite insanlığın amacıdır ve insana yabancı olan bir amaç değil, insanlık da içkin olan, temelini yine insan doğasında bulan bir amaçtır.
Herder, “insan soyunun yeryüzündeki amacı da bize ancak bu soyun genel doğasına ve bu soyun tarihine bakıldığında en açık biçimde verilmiştir.
Bir güç bir organik ortamdan ötekine geçebilir ve bu geçiş de bir ilerlemedir.
Herder’e göre tarih bir ilerlemenin olduğu yerde ve “insanlar arasında bir bağlantının, karşılıklı etkilerin olduğu yerde vardır. İlerleme insanın yeteneklerinin gelişmesidir ve bunun için de insanın diğer insanlara gereksinimi vardır.
Herder’e göre tarihin içindeki dönemler kendilerini kendi doğalarından dolayı birbirlerine bağlarken onlarla birlikte “Zamanın çocuğu” olan insanlık da farklı aşamaları yla birbirine bağalanır.
Herder’e göre çağları birbiriyle karşılaştırarak tarihin içindeki hakikati yakalamak olanaksızdır.
Herder’e göre tarihte insanlığın amacı yine insanın kendisi tarafından belirlenmektedir. Bu amaç bu yüzden insanın yaptığı tarihin yine kendi içinde aranmalıdır. Bu amaç tarihe aşkın olamaz. Herder’e göre tarih dönemlerinin bir araya gelmesinden daha fazla bir şeydir. Tarihin bütünü parçalarının toplamından fazla bir şeydir. Her bir dönem de birbiriyle içten bağlıdır.
İnsanlığın ilerlemesi de zamanın ilerlemesine ayrılamaz bir biçimde bağlıdır.
Herder’in düşüncesinde ilerleme demek tarih demektir, geçmişin akıp gitmiş olması, geriye dönmemek üzere bitmiş olması, ama şimdiyi doğurmuş olması demektir.
Gelişmeyi belirleyen yasalar da doğadaki yasalardan farklı yasalar değildir. Herder “evrendeki her bir aşamanın bir sonrakini hazırlamak için doğa tarafından tasarlanmış olduğunu düşünür.
Herder kendi çağının önceki çağların üzerinde yükseldiğini düşünmektedir. Aydınlanma çağının diğer düşünürleri gibi önceki çağları reddeden bir anlayışı yoktur.
Herder her bir tarihsel dönemin kendisinden önceki ve sonraki tarihsel dönemlerle organik olarak bağlı olduğunu düşünür. Böylece çağların birbirlerinden doğduklarını ileri sürer.
2. ÜNİTE
19. Yüzyıl Alman İdealizmi ve Tarih Metafiziği-1: Fichte ve Schelling
Alman İdealizmi düşünürleri olarak Fichte, Schelling ve Hegel, tarihi ilerleme ve akıl kavramlarıyla ilişki içinde düşünmüşler ve tarihsel oluşu açıklamak için metafizik sistemler kurmuşlardır.
Tarihin “metafizik açıklaması” ile kastedilen, tarihsel oluş ve değişmenin, tarihin her türlü deviniminin tek bir ilke ya da az sayıda ilke ile açıklanmasıdır.
İlerleme terimi özellikle 19.yüzyılda belirli bir hedefe, bir ereğe doğru yaklaşma anlamında ele alınmıştır. Bu anlamıyla ilerlemeden genel olana doğru ya da mutlak olana doğru yükselme anlaşılır.
18. yüzyılın Alman düşünürlerinden Kant ve Herder Tarih Felsefesi’nin olanağının tarihin sonuna bir erek koyulmasında olabileceğini göstermekle 19. yüzyılın erekçi tarih tasarımlarını belirlemişlerdir.
İlerleme’ teriminin anlamındaki kopma aslında 18. yüzyılda başlamıştır.
Kant ve Herder’den önce ama kısmen Kant ve Herder’de de Aydınlanma’nın ilerleme tasarı mı bir inanç olarak mükemmelleşme umududur.
Yeniçağ’ın ve Aydınlanma’nın ilerleme anlayışı bir inançtır.
İlerleme kavramından sürekli olarak genel olana doğru bir yükselme, genel olanın erek olması ve tarihin deviniminin bu erek tarafından belirlenmesi anlaşılır.
19. yüzyılda 18. yüzyılın somut dayanağı olan tek tek ilerlemeler genel olan bir ilerlemeye yerini bırakmıştır. İlerlemenin öznesi evrenselleştirilmiştir ve ilerleme artık sanat, bilim, teknik gibi sınırlı alanlara ilişkin olmaktan çıkmıştır Alman İdealizmi’nin bütün çabası ilerlemeye duyulan inancı akıl temeline oturtmak ve ilerlemenin ilkesini, yasasını ortaya koymaktır. İlkelerin kendisi de mutlak olmalıdır.
Alman idealist düşüncesi bütün doğal ve tarihsel gerçekliği akla bağımlı kılmışlardır.
Alman İdealizmi’nde mutlak olan ile kastedilen koşullardan bağımsız olarak kendi başına varolan ve varolanların varlığının kendisine bağlı olduğu şey anlamına gelir. Bu anlamda tarihte ortaya çıkan her şey mutlak olanın bir görünüşüdür.
Alman idealist düşüncesinde gerçekliği akıldan türetmek ya da gerçekliği akla indirgemek çabası görülür. Bu anlayış tarihi açıklamak söz konusu olduğunda da geçerlidir.
Alman İdealizmi olarak bilinen düşünürler büyük ölçüde Kant’ın akıl ve ilerleme anlayışından etkilenerek bu anlayışı daha mutlakçı bir anlayışa doğru geliştirmişlerdir, öyle ki Kant’ın fenomen ile noumen arasında yaptığı ayırım Alman İdealizmi’nin düşüncesinde ortadan kalmıştır.
Alman İdealizmi’nin akıl tasarımında akıl mutlak bir sistem olarak ele alınır, bu sistemde her bir kavram ve önerme bir diğerinden mantıksal olarak türetilmelidir.
Akıl gerçekliğin temeline konulur ya da gerçeklik bir bütün olarak akla indirgenir.
Alman İdealizmi aklı mutlaklaştırarak değişmenin ve devinimin belirleyici ilkesi kılmıştır ama aklın kendisi de mantıksal bir devinim içindedir. Öyle ki her akıl kavramının başka bir akıl kavramından mantıksal türetilişi söz konusudur. Bu da kavramların devinimi demektir.
Alman İdealizmi’nin kavramdaki bu diyalektik ilerlemeyi ya da mantı ksal türetilebilirliği, gerçekliği akla indirgeyen anlayışları temelinde gerçekliğe taşı dıkları görülür. Kavramdaki bu devinim bir ilerleme olarak gerçekliğe taşınır. Gerçeklik ise ya doğa gerçekliğidir ya da tarih gerçekliğidir.
Doğal varlık alanında bu kavramsal devinim doğal süreç olarak tarihsel varlık alanında ise ilerleme olarak ortaya çıkar.
Alman İdealist düşüncesinde doğa da tarih de belirli bir ereğe doğru devinen süreçler olarak tasarlanır. Bu erek de akıl sisteminin en başına konulan kavramın kendisidir.
Gelişmenin ilkesi de bir akıl ilkesi olarak ya da bir mantık ilkesi olarak ‘diyalektik’tir.
Alman İdealizmi tarihi diyalektik olarak gelişen bir süreç olarak tasarlamıştır. Tarihte her bir dönem bir önceki dönemden diyalektik olarak ve zorunlulukla çıkmaktadır. Bu zorunluluk da temelini aklın kendisinde bulur.
FİCHTE’NİN TARİH TASARIMI
Science of Knowledge adlı yapıtında felsefenin kendisini apaçık bir bilim hâline zorunlu olarak yükselteceğ i bir yol keşfetmek zorunda olduğunu söyler .
Fichte’nin akıl tasarımına göre bilimler tek bir ilkeye dayalı bir sistem hâlinde kurulmalıdır. Bu akıl anlayışına göre bütün bilgi tek bir ilkeden türetilir ve bütün gerçeklik de tek bir ilkeye indirgenebilir. Bu akıl anlayışı Fichte’nin tarih tasarımını da belirler.
Fichte’ye göre “bir bilim sistematik bir biçime sahiptir”
Bir önermeler sisteminin bilim olabilmesi için kesin (certain) olması gereken ve diğer bütün önermelere de kesinliklerini veren en az bir önerme olmalıdır öyle ki “ilk önerme kesin olabildiği ölçüde ikinci de kesin olacaktır, ikinci önerme kesin olabildiği ölçüde üçüncü önerme de kesin olacaktır ve bu böyle devam edecektir”
Fichte’ye göre önermeler sisteminin kesinliği sistemin başlangıcına konulan temel önermenin kesinliğinden gelir.
Fichte ‘akıl’dan kesin bir temel üzerine kurulacak olan bir sistemliliği anlamaktadır öyle ki bu sistemlilik de türetilebilirlik demektir yani temel olan kesin hakikatten türetilebilirlik. Böylece bir olgunun akla uygun olması demek onun bilim sistemi içinde bir yerinin olması ve en temel hakikate geri götürülebilir olması ya da bu en temel hakikatten türetilebilir olması demektir. Fichte’ye göre bir bilim sisteminde kavramın üçlü mantıksal yapısı kendisini gösterir. Bu üçlü mantıksal yapı tez-antitez-sentez üçlüsüdür. Alman İdealizmi’nin mantıktan anladığı, kavramlar arası ilişkileri ele alan diyalektik mantıktır.
Fichte’ye göre tarihsel dönemleri art ardalığı kavramların mantıksal art ardalığına, birbirlerinden diyalektik olarak türetilişine dayanır.
Fichte’nin akıl anlayışına göre kavramlar sistemi içinde her kavram çeşitli aşamalardan zorunlu olarak geçer.
Bu akıl sistemi de üçlü aşamalardan oluşur. Dolayısıyla bütün tarih çağlarının art ardalığı bir mantıksal art aardalık olarak görülebilir ve a priori olarak belirlenebilir.
Fichte’ye göre tarih a priori olarak kurulmalıdır, çünkü tarihin dönemleri birbirinden zorunlu olarak çıkmaktadır ve bu ardardalık ilişkisinin felsefi serimlemesi ancak a priori olabilir.
Fichte’ye göre bir çağın felsefi resmedilişi tek bir ortak ilkeden hareketle yapılabilir ve bu tek ilkeden bütün fenomenler türetilebilir ve eksiksiz açıklanabilir. Bir çağı betimleyecek olan filozof bir çağın ideasını bulmaya çalışır .
Fichte’ye göre bir filozofun işi deneyimin tüm olanaklı fenomenlerini önceden varsaydığı ilkenin birliğinden türetmektir.
Fichte’nin akıl ile ilerleme arasında kurduğu ilişki insan soyunun bütün ilerlemelerinin bilimlerin ilerlemesine bağlı olduğudur; bu yüzden de “Fichte önderlik görevini bilim adamlarına yükler” Fichte’ye göre bilim adamlarının sorumluluğu insan neslinin ilerleyişini ve bu ilerleyişin sürekliliğini sağlamaktır.
Fichte’ye göre zamanın her tikel devrine tikel bir çağın ideası karşılık gelir.
İlerleme anlayışı Fichte’nin akıl tasarımına dayanır çünkü birbirini izleyen her çağı, bu çağların karşılık geldiği ideaların birbirinden türetilmesinden hareketle birbirinden türetilebilir olarak ele alır. Böylece mantıksal ardıllık tarihsel ardıllığın nedeni olur. Bu varsayımla bütün tarih devirleri birbirleriyle olan bağlantıları içinde kavranabilirler . Fichte’nin her çağın a priorisi ile kastettiği her çağın bir ideası olduğu ve her çağın kendi ideası tarafından belirlendiğidir.
Fichte’ye göre tarihte aklın ereği insan türünün özgürlüğüdür. Bu özgürlük bireylerde değil, türde kendini gösterecektir.
Fichte’ye göre “dünyadaki insani yaşam ile dünyasal zamanın kendisi, TEK BİR ZAMANIN VE TEK BİR SONSUZ YAfiAMIN ZORUNLU DEVİRLERİDİR” ve bütün dünyasal yaşam bu sonsuz yaşamın temel ideasından türetilebilir.
Fichte yalnızca türün ilerleyen yaşamından söz etmektedir, bireyin değil. Bu dünya planıdır ve bu dünya yaşamında tüm insanlık tüm ilişkilerini “Akla uygun bir şekilde Özgürlük ile düzenleyebileceklerdir”. Fichte’nin özgürlükten anladığı da bireylerin kendi özgürlüğü değil, “bir tür olarak insanlığın kolektif kapasitesindeki özgürlüktür”. Bu özgürlük de insan türünün ortak bilincinde görülür .
Fichte’ye göre devirlerinin sıralanması da zorunludur. Bu bölümleme içerisinde ilk dönem “içgüdü olarak aklın egemenliği” dönemidir ki bu Fichte’ye göre insanlığın masumiyet çağıdır.
Özgürlük kendi karşıtını doğurarak ikinci dönemi oluşturur. Bu dönemde bireyler kendi üzerlerinde bir yetki ile kendi özgürlüklerini sınırlarlar. Son dönem ise “sanat olarak akıl devri”dir ki bu çağda hümanite kendisini aklın imgesine ve tasarımına uygun olarak geliştirmeye başlar .
Fichte de Herder gibi hümanite kavramını ilerleyen bir şey olarak ele alır.
Hümanitenin ilerlemesi kendi öz varlığını yaratmasıdır ki bu da hümanitenin dünya üzerindeki başlangıç durumuna geri dönmesi ya da bunu kavrayarak şimdiki durumunun içinde kapsaması demektir.
Fichte’ye göre hümanite kendi varlığını yaratamasaydı dünyada gerçek insan yaşamı da var olamazdı, “tüm şeyler ölü, katı ve hareketsiz kalırdı”. fiu hâlde Fichte ilerleme kavramına bir hareket kategorisi anlamı yüklemektedir.
Fichte’ye göre tarih farklı çağlardan olışmuş bir bütünse onu bütün yapan tarihin aklın belirli bir amacına göre deviniyor olmasıdır.
Dünya yaşamının beş devrinden başka herhangi bir olanaklı devrin olamayacağını ileri sürmüştür.
Zorunluluk, bütünlük ve farklılık tarihte bir arada ortaya çıkar.
Fichte insanlığın içgüdünün egemenliğindeki masumiyetten kurtularak kendi hümanitesini inşa etmek üzere, kendini inşa etmek üzere, hatta kendi tarihini, hümanitenin tarihini ya da kısaca tarihi inşa etmek üzere aşama aşama ilerlediğini öne sürer. Fichte’ye göre felsefe tüm nesneleri genel olanın ışığı içinde kavrar, bu yüzden de birey olanla ilgilenmez, ideal kavramın kendisini ele alır.
Tarihe rastlantısal bir bireysellik, teklik yön veremez, evrensel, genel bir zorunluluk yön verir, tarih zorunluluğun işlediği bir alandır.
Fichte’ye göre tarih zorunlu olarak ilerler, bu zorunluluk tarihe aklın kendisinden gelir.
Her tarih dönemi kendi çağını temsil eden bir kavramın mantıksal olarak içerdiği başka bir kavramın karşılık geldiği ve temsil ettiği tarih dönemini zaman içinde içerir, ya da bu tarih döneminin nedeni olur.
Fichte’ye göre İdea önce kendi başındadır, sonra kendine yabancı bir şey olarak kendi karşıtını koyar, bu doğa aşamasıdır. Bu yabancılaşmış hâlinden yine kendine dönmesi zorunludur, bu da tarih aşamasıdır. İdea tarihte kendi kökenine dönecektir, yani kendi başına kendinde olduğu şey hâline gelecektir. Fichte bir yandan Herder’in yaptığı gibi hümaniteyi ilerleyen bir kavram olarak ele alırken diğer yandan Herder’den ayrı olarak hümanitenin dünyada yaptığı bütün ilerlemeyi kendi kökensel durumuna geri dönmek olarak görür ki bu da aslında Rousseau ve Herder’in bir sentezi gibidir. Bu senteze Kant’ın akıl ve ilerleme tasarımlarının da katılmasıyla ortaya Hegel’in tarih ve ilerleme tasarımının kökleri çıkacaktır.
SCHELLİNG’İN TARİH TASARIMI
Schelling “Kant ile Fichte’nin tasarımlarına daha dizgeli bir gelişme getirmiş” ve iki ilke ortaya koymuştur . Bu ilkeler de varolanın tamamen bilinebilir olduğu, yani mantıksal, ussal olduğu ya da Mutlak olanın bir görünümü olduğu ilkesi ile karşıt olanların özdeşliği ilkesidir.
Schelling bilinebilir olanı Doğa ve Tarih olarak ikiye ayırır.
Doğa düzenli ve yasalı bağıntılar içerdiğinden dolayı bilinebilir olan bir alanken yani yalnızca nesne olarak kavranırken tarih hem bilinebilir olan hem de kendi kendisi üzerine düşünen zihinlerin eylemlerinden oluşan bir alandır, dolayısıyla da hem nesne hem de özne olarak kavranabilir.
Schelling’e göre plansız ve amaçsız bir olaylar zincirine tarih adı verilemez.
Schelling’e göre karşıt olanlar özdeştir. A ile A olmayan özdeştir. Schelling’in diyalektik mantığında Ben ve Ben olmayanın özdeşliği söz konusudur.
Schelling tarihi ilerleyen bir süreç olarak düşünür.
Mekanizmin olduğu yerde tarih yoktur; aynı şekilde tarihin olduğu yerde mekanizm yoktur.
Schelling’e göre mekanizm ile tarih açıklanamaz. Doğa olaylarının tarihi olmaz.
Schelling’in akıl tasarımına göre tarih tekilin gerçekleştirildiği yerde değil, ideal olanın, genel olanın, bütünün tekille uyuşacağı şekilde gerçekleştirildiği yerde vardır. Hakiki tarih gerçek olan ile ideal olanın sentezine dayanır.
Schelling’e göre yalnızca önlerinde bir ideal bulunan varlıklar için tarih söz konusudur. Bu ideal de birey tarafından değil ancak tür tarafından gerçekleştirilebilir. Bu da şu anlama gelir: Yeni gelen her birey, bir öncekinin bıraktığı yerden devam etmelidir; böylelikle birbirini izleyen bireyler arasında süreklilik olur ve “tarihin ilerlemesinde gerçekleştirilmesi gereken şey yalnızca akıl ve özgürlük aracılığıyla mümkün ise gelenek ya da aktarma mümkün” olur.
İlkin, her tarih içinde varsayılan ilerleme, özgür edimleri kısıtlayan bir yasallığa izin vermez. İkinci olarak “belli bir mekanizmaya göre meydana gelen ya da teorisi a priori olan hiçbir şey kesinlikle tarihin nesnesi olamaz”.“Ne yapacağı hiçbir teoriyle önceden hesaplanamadığı için insan tarihe sahiptir”.
Schelling tarihteki keyfilik öğesine vurgu yapmaktadır. İçgüdülerin egemenliğinden özgürlüğe doğru atılan ilk adımla, yani keyfiliğin ilk dışa vurumuyla tarih başlar. Üçüncü çıkarılacak sonuç ise mutlak olarak yasalardan bağımsız olan, anlamsız ya da amaçsız olan olaylar zincirine tarih denemez.. Tarihi tarih yapan şey sadece, özgürlük ve yasallığın birliğidir”.
İnsan amaç koyarak eyleyenbir varlık olduğundan eylemleri teori ile önceden hesaplanamaz.
Özgürlük ve zorunluluğun birliği düşüncesi, Schelling’in karşıt olanların özdeşliği ilkesine dayanır.
Schelling tarihi salt yasalılık olarak görmez keyfilik ve yasalılığın bir aradalığı olarak görür. Bu yüzden tarih salt teoriyle açıklanamaz. Tarihte hem bireyler vardır hem de ideal olan vardır. Tarihin felsefesi demek tarihin bu transcendental yanını ortaya koymak demektir; doğa felsefesi kuramsal felsefe için neyse tarih felsefesi de pratik felsefe için odur. Burada da Kant’ın etkisi açıktır; Kant’a göre de tarih insan eylemlerinin alanı olduğu için teorik akıl tarafından değil, pratik akıl tarafından ele alınabilirdi.
Schelling’e göre bir tarih felsefesinde sorulabilecek ilk soru da tarihin nasıl olanaklı olduğu sorusudur.
Schelling’e göre tarihte ortaya çıkan kötülükler insan türünün hümanite adına genel bir hukuk düzenine doğru gelişmesini hızlandırırlar. Dolayısıyla tarihte ortaya çıkan her şey, yani erdemli ve erdemsiz olan her şey, mutlak olanın bir ifadesinden başka bir şey değildir.
Schelling de Kant gibi ilerlemenin tarihte zorunlu olduğunu, insan dünyasında türlü kötü işlerin ve acıların olması nedenine dayandırmaktadır.
Schelling’e göre genel hukuk düzeni özgürlüğün koşuludur ama aynı zamanda özgürlük aracılığıyla gerçekleştirilebilir.
Transcendental felsefenin en büyük çözülmemiş sorunu“Özgürlükzorunluluk, zorunluluk ise özgürlük olmalıdır” sorunudur. Bu sorun ancak özgürlüğün kendisinde de bir zorunluluk varsa çözülebilir.
Transcendental felsefe Kant’ta deneyim ve bilginin olanağının koşullarını ortaya koyan felsefe anlamına geliyordu. Schelling’de ise karşıtların özdeşliğinin olanağının koşulunu ortaya koyan felsefe anlamına gelir.
İnsanlar özgür eylemleriyle istemedikleri bir şeyin nedeni olmak zorundadı rlar. Böylece “gizli bir zorunluluk” insanın özgürlüğüne karışır. Schelling’e göre trajedi sanatının varlığı bile bu koşula dayanır.
Bir insanın eylemi eyleyene, yani eyleyenin özgürlüğüne bağlı olsa da eylemin sonuçları ya da bu sonuçlardan insanlık için çıkacak olan şey o insanın özgürlüğüne değil, başka bir şeye, daha yüce bir şeye bağlıdır. Schelling’e göre “eylem açısından insanın özgür olması ama eylemlerin sınırlı sonuçları açısından insanın üstünde ve onun özgürlüğünde parmağı olan bir zorunluluğun bulunması, özgürlüğün kendisi için gerekli bir önkoşuldur” ama bu yazgı ya da öngörü kavramlarıyla bir ve aynı şey demek değildir
Tarih içinde eylem yapan birey değil, türdür.
Schelling’in tarih tasarımında, tarihin nesne olarak biçimlenmesi tarihte zorunluluğa karşılık gelirken tarihin özne olarak biçimlenmesi özgürlüğe karşılık gelir.
Schelling’e göre tarihe eylemleriyle yön veren tek tek insan bireyleri değil, insan türüdür. Tarihte bireysellik ile genel olanın birliği bu şekilde olanaklıdır.
Schelling’e göre tarihi belirleyen mutlak olandır. Mutlak olan da insan türünün eyleminde nesnel ve genel olan öğedir.
Schelling’e göre tarihteki bütün eylemleri belirleyen ve bütün eylemlerde ortak olan kendi başına akıl mutlak olan aklın kendisidir.
Schelling bütün eylemlerdeki ortak ve nesnel olan şeye “kendi başına akıl” der ve tarihteki nesnel yasallık bu “kendi başı na akıl” tarafından önceden belirlenmiştir
Schelling’in “dünya Tin’inin bu büyük aynası” dediği tarih akla uygun olarak gelişmektedir. Bütün olarak tarih, Mutlak olanın ilerleyen ve gizliliğini yavaş yavaş terk eden açığa vurumudur” Schelling’e göreMutlak olanın açığa vurumunun üç dönemi olduğu için tarihin de üç dönemi olmalıdır.
Tarihin ilk dönemi “egemen şeyin” yazgı olarak kör bir güç olarak ortaya çıktığı ve insanlığın en yüce yaratılarını yok ettiği dönemdir. Schelling bu dönemi “trajik” olarak da adlandırır. Eski ve büyük uygarlıkların yıkılışı bu döneme aittir.
Tarihin ikinci dönemi, ilk dönemde yazgı, kör bir güç olarak ortaya çıkan şeyin doğa olarak ortaya çıktığı dönemdir. Büyük Roma Cumhuriyeti’nin yayılmasıyla başlayan dönem bu dönemdir. Bu dönemde doğa yasası tek tek halkları ve devletleri kendi isteklerinin tersine genel bir milletler birliği ve evrensel bir devlet oluşturması gereken bir doğa planına hizmet etmeye zorlar.
Tarihin üçüncü dönemi ise önceki dönemlerde yazgı ve doğa olarak görünen şeyin “öngörülmüşlük” olarak gelişeceği ve ortaya çıkacağı dönem olacaktır ama bu dönemin ne zaman başlayacağı belirsizdir.
Schelling’in bu tarih görüşünde ortaya koyduğu temel düşünce “Mutlağın tarihte tam ve eksiksiz varlık kazandığı anlayışıdır”, oysa “Fichte ise kavramın mantıksal yapısının, tarih başlamadan ve sürecin bir sayıltısı olarak iş görmeden önce tam olduğunu düşünüyordu”. Schelling’in tarih tasarımında Mutlağın dinamik yapısı ilerlemenin temeli değildir, ilerlemenin kendisidir.
Tarih Tin’in kendisini bilmesinin süreci olarak aşama aşama gelişen bir zaman sürecidir. Tarih Mutlak olanın kendisini gerçekleştirmesidir. Mutlak ise “burada hem bilinebilir akıl hem de bilen akıl demektir”.
Schelling’e göre bilen ile bilinen zorunlu olarak özdeştir.
Schelling’e göre tarihteki üçüncü dönem ilk iki dönemin sentezi olarak gelişecek dönemdir. Tarihte her şey kavramsal olan Mutlak’ın üçlü adımlarla gelişmesi şeklinde diyalektik olarak belirlenir.
Schelling’e göre tarih aslında kendisini açan Mutlak olandan başkası değildir. Mutlak olanın ilerlemesidir tarih süreci.
Bütün tarih Mutlak olan kavramın kendini gerçekleştirmesi olarak tasarlanır.
Schelling’e göre tarih Mutlak olanın kendi bilincine doğru ilerlemesidir. İlerleme amaçsız değildir, belirli bir hedefe yönelik bir ilerlemedir ve bu hedef de Mutlak olanın kendi bilincidir.
İlerleme bilinebilir aklın ve bilen aklın kendisini tarihte görünür kılmasından başka bir şey değildir. Schelling’in tarih tasarımında her türlü nesnelliğin ve zorunluluğun temeli olarak Mutlak olanın kavramsal devinimi aynı zamanda tarihte Mutlak olan kavramın kendi bilincini kendisine erek koyarak bu ereğe doğru ilerlemesine dönüşür.
Tarihteki ilerlemenin kendisi Mutlağın bu içkin deviniminden başka bir şey değildir. Fichte’nin görüşündeakıl ilerlemenin temeliyken Schelling’de ilerlemenin kendisi olur.
Schelling Hegel’in tarih görüşünde akıl ile gerçekliğin özdeşliği olarak ortaya konulacak olan düşünceyi Hegel’den önce öne sürmüştür. Alman İdealizmi’nin temel savı akla dayalı süreçlerin temelinde Mutlak, İde ya da Tin gibi bir kavramın olması gerektiğidir.
3. ÜNİTE
19. Yüzyıl Alman İdealizmi ve Tarih Metafiziği-2: Hegel
Georg Wilhelm Friedrich Hegel felsefe tarihinde Mutlak İdealizmin düşünürü olarak bilinir.
Fichte veSchelling gibi Hegel de bir sistem filozofudur, görüşlerini dizgeli bir biçimde ifade etmiştir.
Bütün felsefe sistemi diyalektik mantık temelinde kuruludur. Hegel’in genel olarak felsefesini, özel olarak da tarih felsefesini belirleyen diyalektik ilke çelişki ilkesi ve çelişkinin aşılması gerekliliği üzerine kuruludur.
Diyalektik mantığı da üçlü adımlar hâlinde ilerler: Tez, Anti-tez ve Sentez. Tez ve Anti-tez karşıt savlar olarak ortaya çıkarlar ve bir çelişkiye neden olurlar.
Sentez Tez ve Anti-tezi kendinde kapsar, ama onların toplamından daha yüksek bir şeydir.
Yeni kavram önceki diğer iki kavramı kapsamakla beraber onlar karşısında bir ilerleme olarak görülmelidir.
Hegel’in akıl anlayışında diyalektik, bir yöntem olarak mantığın temel ilkesidir.
Fichte ve Schelling’in tarih tasarımlarında bütün tarih aklın kendi bilincine varmasına doğru bir ilerleme olarak ele alınmıştır; Hegel’de bu anlayış iyice önem kazanır ve akıl ile ilerleme arasında sıkı bir ilişki kurulan bir tarih tasarımı ortaya konulur.
Hegel’in bütün felsefesi “kapalı ve mantıksal bir sistem” olarak görülebilir. Hegel de diğer Alman İdealist filozofları gibi bir sistem geliştirmek, bütün öğretisini dizgeci bir birlik içinde toplamak ister.
Sistem kurmak bütün düşüncelerine dizgeli, sistemli bir birlik verebilmek için sistemde yer alan önermeleri bir ya da birkaç temel önermeden kurmak anlamına gelir.
Hegel’in mantık sisteminde bütün önermeler tek bir önermeden türetilir. Bu bağlamda bütün önermelerin doğruluğu sistemin başlangıcında yer alan ilkeye, başta gelen en genel ilkeye indirgenebilir.
Karşıtları bir sentez içinde birleştirmek gereklidir. Hegel’in akıl tasarımında akıl zorunlu olarak gelişen bir süreçtir. Bu Hegel’in Mantık Bilimi adlı yapıtında da bu kavramın içkin zorunluluğu olarak ortaya konulur, öyle ki kavramlar arası ilişkiler yine kavramları n kendi mantık yapısından zorunlu olarak türetilmektedir. Hegel’in akıl anlayışı karşıtların birliğini bir sistem içinde toplamaya dayandığından ve sistem de bütün kavramların tek en başta gelen bir kavrama indirgenmesi demek olduğundan bir çıkış noktası gereklidir.
Salt düşünce ya da “İde” bütün varolanın nedenidir; yani hem doğa gerçekliğinin hem de tinsel gerçekliğin nedeni olduğu için Mantık hem Doğa felsefesinin hem de Tin felsefesinin temelidir .
Hegel’in düşüncesinde doğa felsefesi doğal varlığın ilkelerini nesne edinirken,Tin felsefesi tarihsel varlığın ilkelerini, kültürel bir varlık olarak insanı ve insanın yapıp ettiği tinsel olan her şeyi nesne edinir.
Düşüncenin kendisini nesneye uyarlaması değil, düşüncenin nesneyi belirlemesi söz konusudur. Bu belirleme de diyalektik yöntemle olacaktır.
Kavramın (Notion) kendi kendisini ortaya koymasını sağlayan şey, yine kavramın kendi içinde taşıdığı olumsuzluktur (negation).
Hegel’e göre diyalektik, düşüncenin ya da kavramın (İdenin) gelişmesidir.
Hegel’in sisteminde her kavram kendi karşıtını içinde barındırır. Kendinde kavrama bu yüzden kendi olmayan hâline gelir. Kendine yabancı olan bu durumun aşılması gerekir ve daha yüksek bir aşama olan sentez aşamasında diyalektik ilerleme son bulur. Bu diyalektik devinim tarihin ilerlemesine ilişkin bir açıklamada da karşımıza çıkar.
Diyalektik yöntemin dayandığı ilke olan çelişme ilkesi tüm değişmenin ve devinimin de belirleyici olan ilkesidir. Hegel’in mantığında, yani akıl tasarımında gelişme kavramı “çelişme”, “karşıtların birliği”, “süreç”, “devinim” gibi yine birbirleriyle ilişkili olan kavramlarla bağıntı içerisinde çözümlenir.
Hegel’e göre gelişme bir süreçtir, üstelik de ilerleyen bir süreçtir. Herhangi bir gelişme sürecindeki ilerleme de kavramdaki gelişmeye uygundur. Gelişmenin iticisi de kavramlar arasındaki iç çelişmenin kendisidir. Dolayısıyla gelişme karşıtlıktan kaynaklanan bir süreçtir ve kavramsal karşıtlığın varoluşa geldiği her yerde kendisini gösterir, doğada da tarihte de. Şu hâlde gelişme bir süreç olarak hem mantık sistemi içinde hem de gerçeklikte varolan somut bir etkinliktir.
Hegel’e göre gelişme öyle bir etkinlik ya da edimdir ki birbirinden farklı anları/ uğrakları (moment) içerir.
Üçüncü terimin karşılık geldiği kavram aynı zamanda hem daha önceki iki terimi kapsayan hem de bu iki terimden daha fazla bir şey olarak bu iki terimi aşan bir terim olarak gelişmeyi kendisinde gösterir.
Hegel’e göre eğer bilime doğru giden yol bir süreçse bu sürecin aşamaları arasındaki ilişkiyi de kavramak gereklidir ve birbirini takip eden aşamalar arasındaki ilerleme de rastlantısal değil, zorunludur.
Hegel’in diyalektiğinde her bir aşama bir önceki aşamadan zorunlu olarak çıkar. Bu zorunluluk kavramın kendi iç çelişkisinin aşılması zorunluluğudur. Başka bir deyişle gelişme gösteren her sürecin zorunluluğu kavramın zorunluluğundan gelir.
HEGEL’İN TARİH FELSEFESİ
Hegel’in tarih felsefesi, Collingwood’a göre tarihi felsefi düşünce aşamasına ilk kez tam olarak ulaştıran bir yapıt olarak görülebilir. Hegel doğal gerçekliğin karşısına tinsel gerçekliği ikinci bir dünya olarak koyar. Tinsel gerçeklik özgürlük dünyasıdır ve Tin’in “kendi kendisinden hareketle ikinci bir doğa hâlinde meydana getirdiği dünyadır” Hegel’in tarih tasarımı tarihi erekli ve kendi amacına ilerleyen bir gelişme süreci olarak ortaya koyar.
Hegel’e göre bilgi ve varlık arasındaki ilişki gereği tarih, tarih yazımıyla başlar.
Hegel’e göre üç tür tarih yazımı vardır: Kaynaktan tarih, refleksiyonlu tarih ve felsefi tarih.
Bu üç tür tarih yazımını şöyle belirler: Kaynaktan tarih (original history), refleksiyonlu tarih (reflective history) ve felsefi tarih (philosophical history) ya da tarih felsefesi .
İlk tür tarih yazımı Herodotos, Thukydides gibi betimledikleri eylemler, olguları kendileri yaşamış ya da anlattıkları çağın tininin içinde yaşamlarını sürdürmüş olan tarihçilerin yazdıkları tarihtir. Bu tür tarih yazımında yazar kendisinin de katıldığı, içinde bulunduğu olgu durumunu anlatır.
ikinci tür tarih yazımı ise refleksiyonlu tarih diye adlandırılabilir.Bu tür tarih yazımında yazar kendi zamanının ötesine geçmektedir.
Refleksiyonlu tarihte tarihçi ele aldığı geçmiş dönemin tininden ayrı bir tine, kültüre aittir; bu yüzden de refleksiyona gerek vardır. Dolayısıyla refleksiyonlu tarih yazımında tarihçinin kendi çağının bakış açısından geçmişi değerlendirmesi için refleksiyona gereksinimi vardır.
Üçüncü tür tarih yazımı da “dünya tarihi felsefesi”dir. Dünya tarihinin genel bir tasarımını verecek olan bu tür tarih yazımı bir genel tarih yazımıdır.
Hegel’e göre felsefi tarih ya da dünya tarihi felsefesi tarihin felsefi olarak ele alınmasıdır. Bu tür tarih yazımında tarihin ereğine kavramın ereği olarak bakılır.
İde halkların ve dünyanın kılavuzudur, “Tin” ise İde’nin olayları yönlendiren akla dayalı istencidir. Dünya tarihi felsefesinin ya da genel olarak tarih felsefesinin ereği de İde’nin bu akla dayalı istencini tarih içinde olayları yönlendirmesi içinde tanımaktır. Tarihin ne olduğu konusunda asıl önemli olan da bu üçüncü tür tarih yazımıdır.
Hegel tarihin ya da genel olarak dünya-tarihinin ne olduğunu betimleme işini tarih felsefesine bırakır.
Hegel’e göre tarih felsefesi tarihin a priori olarak ele alınmasıdır ve bu anlamda deneysel tarihten farklıdır.
Hegel’in tarih felsefesi dediği yeni bir tür tarih yazımıdır.
Salt deneysel tarihten farklı olarak felsefi tarih, olguların niçin oldukları gibi olup bittiklerinin nedenlerini kavrar. Felsefi tarih insanlığın evrensel bir tarihi olacaktır. Hegel burada Herder’in düşüncesini izlemektedir.
Felsefi tarihin konusu da gerçek bir toplumsal ilişkiler dizgesi içinde sergilenen ahlaki insan aklıyla özdeş olan özgürlüğün gelişmesidir; bu yüzden de felsefi tarihin yanıtlaması gereken soru ‘devlet’in nasıl ortaya çıktığı sorusudur.
Hegel’e göre her tarih düşünce tarihidir aslında.
Tarih felsefesinin işi de tarihte olmuş olan “olayların nedenleri ve ilkeleriyledir”.
Hegel’e göre Felsefede mantıksal düşünmenin zorunluluğu kavramdan gelir. Felsefede kavrama, kavramın kendisinin etkinliğidir, oysa tarihte kavramdan uzaklaşan insan keyfiliği ve dış zorunluluk da görülür. Hegel’e göre bu dış zorunlulukların karşısında da daha yüksek bir zorunluluk olarak sonsuz bir adalet düşüncesi ile kendinde ve kendisi için doğruluk olan mutlak son-erek vardır. Hegel’e göre dünya tarihinin idesi özgürlük ve zorunluluk arasındaki bu karşıtlığı içerir.
Dünya tarihinin zorunluluğu kavramın a priori zorunluluğundan gelir. Böylece tarihte aklın belirlediği bir zorunluluk vardır.
Dünya tarihi, dünyanın en yüksek yargı yeridir.
Usun dünyayı yönettiğini ve bununla kalmayıp dünya tarihini de yönettiğini ve yönetmeye devam ettiğini söyler.
Hegel’e göre felsefe araştırmasının rastlantısaldan kurtulmaktan başka bir amacı yoktur, felsefe zorunlu olanın peşinden gider. Hegel’e göre rastlantısallık dış zorunluluk ile aynı şeydir.Hegel tarihte öznel tini ya da tikel bir nedeni değil, “genel bir ereği, dünyanın son ereğini aramalı, onu usumuzla kavramalıyız” der.
Genel tarih, Hegel’e göre, sadece “kuvvetin yargısı, yani kör bir talihin soyut ve irrasyonel (akıldışı) zorunluluğu değildir”.
Dünya tarihinde us kendisini gösterir ve tarih aslında Tin’in kendisini tarihte sergilemesinden başka bir şey değildir.Tarih süreci Tin’in özbilinci ve özgürlüğüne doğru aşamalı bir gelişmedir.
Hegel’e göre “ özgürlüğün gelişmesi bilinçliliğin gelişmesidir” Hegel felsefesinde özgürlük, özgürlüğün bilinciyle aynı anlama gelir.
“Dünya-tarihi, dünya Tin’inin usa uygun zorunlu gidişi olmuştur; dünya-tini tarihin tözüdür; bu doğası hep bir ve aynı olan tindir ve dünyanı n varoluşu bu doğayı açıklar”. Schelling’de olduğu gibi Hegel’de de felsefi tarih, yalnızca insan sürecini değil, kozmik bir süreci, dünyanın, kendinin bilinci içinde tin olarak kendini gerçekleştirdiği bir süreci de sergiler.
Hegel’e göre tarih sürecinin itici gücü akıldır tarihte olup biten her şeyin insan istenciyle olup bittiğidir.
Hegel’e göre tarihi düşüncenin nesnesi yapar yapmaz, düşüncenin tarihsel gerçekliği bir tasarım, ide olarak kurmasında iş gören bazı kategoriler ortaya çıkar. İlk kategori tarihsel süreçte bir süre var olmakla dikkat çeken ve sonra yiten bireylerin, halkların ve devletlerin değişen görünümünden elde edilen “değişme kategorisi” dir .
Değişme kategorisi tarihsel olanın gelip geçiciliğini gösterir.
“Ölümden yeni yaşamın meydana geldiğini söyleyen” öteki bakış açısı, ilerleme kategorisi, gelişme ya da yükselme kategorisi yer alır. Bu kategori tinle ilgili ikinci kategoridir.
Hegel’e göre tarih kendisini doğa gibi yinelemez ve tarihte ortaya çıkan her yeni oluşumun da bir son ereği vardır.
İlerleme de Hegel’de bir yükselme, yeni biçimlere doğru gelişme anlamına gelir.
Üçüncü kategoriye, “us kategorisi”dir. Buna göre dünyaya egemen olan bir usun varlığına inanmak gerekir.
Akıl kendisini gerçeklikte doğal gerçeklikte olduğu gibi tinsel gerçeklikte de, yani tarihte de açmaktadır. Aklın kendisini tarihte açması da genel olanın, aklın tek tek bireylerde kendini göstermesi demektir. Hegel dünyatarihinde bireylerin tek tek halklar ve devletler olduğunu söyler.
Hegel de akıl (tanrısal ide) doğada kavram halindedir, dünya tarihinde ise akıl(tanrısal ide) kendisindedir.
Akıl ancak dünya tarihinde kendi ereğini gerçekleştirebilir.
Hegel’e göre tarih aklın genel ereği yönünde ilerlemektedir ve böylece aklın kendisi de genel ereğine doğru gelişmektedir.
“Kültür kategorisi” ;bir halkın tarihinde kültür bakımından zenginleşmesini ve kültürsüz -leşmesini tasarlamaya olanak veren bir kategoridir. Kültür sayesinde bireyler kurumsal davranmaya alışırlar. Kültüre sahip olan insanlar ereklere göre davranma alışkan lığın- dadırlar.
Hegel’e göre tarihsel varlık alanının kategorileri ereklilik, değişme, gelişme, ilerleme, us ve kültür Hegel’e göre tarih aklınbelirli uğraklardan, aşamalardan geçerek zorunlu olarak gelişmesidir ve bu gelişme de Tin’in kendisini gerçekleştirmesidir.
Hegel’e göre bir ben olduğunu düşünme insan doğasının temelini oluşturur. Tinsel varlık olarak insan, doğası gereği kendi üzerine dönen bir varlıktır. İnsan eylemle kendi kendisini yapan şeydir. Tin de öznenin kendine dönmesinin bir sonucudur.
İnsan, hayvandan farklı olarak, olması gerektiği şeyi kendisi olmalıdır. Dolayısıyla Tin kendi kendisinin sonucudur. Hegel’e göre Tin kendi kendisini bilerekkategorileridir.
Dünya-tarihinin son-ereğinin ne olduğu sorusunun yanıtı, Hegel tarafından, insan özgürlüğü ya da genel olarak Tin’in özgürlüğünün kendisi olarak verilir. Özgürlük de Tin’in belirleniminde “kendi kendisinden başka hiçbir şeye bağlı olmaması demektir”.
Hegel’in düşüncelerinden çıkan bir sonuç olarak dünya tarihi aslında Tin’in tarihidir.
Hegel’e göre tarihte bireylerin etkisi yoktur, bireyler tarihe yön veremezler.
Dünya-tini mutlaktır ve herkesin bilincinde ortaya çıkar.
Genel tin halk-tini olarak kendisini bir halkın tanrı tasarımında, dininde, hukukunda, ahlak tasarımlarında gösterir.
Hegel’e göre tarihte özel-tin yok olup gitse bile Dünyatini ya da Mutlak-Tin genel bir biçim olarak yok olamaz. Genel tin özel tine göre daha gerçektir ve yok olamaz.
Hegel’e göre “Tin yalnızca kendisine ilişkin bilgi sahibi olduğu ve nesnelleştiği ölçüde tin olur” Dolayısıyla “tin” kavramı Hegel’de tarihin ilerlemesini belirleyen bir kavram olarak karşımıza çıkar.
Hegel “Nasıl ağacın bütün yapısı, meyvelerin tadı ve biçimi çekirdekte içeriliyorsa Tin’in ilk izleri de öyle olanaklı olarak tüm tarihi kendinde taşımaktadır” der. Hegel’e göre bütün tarih olanaklı olarak başlangıçta vardır. Olmuş olan her şey bu olanağın gerçekleşmesinden başka bir şey değildir.
Sonuç: Olanaklının gerçekleşmesinin zorunlu olduğudur.
Tin’in kendi varoluşunu tarihte gerçekleştirmesine Hegel Tin’in kendisini tarihte açması der.
Dünya tarihi zorunluluğunun tanınması gereken bir ilerleme olarak özgürlük bilincinde bir ilerlemedir.
Hegel’e göre tarih olanaklı olanın etkinlik hâline gelmesidir. Başlangıçta kendinde ve kendi içinde olan yani olanak hâlinde olan İde’nin kendini açarak etkinlik hâlinde varolması tarih dediğimiz şeydir. Aslında Hegel’in bütün sistemi olanak hâlinde olan kavramın kendisini etkinleştirmesinden başka bir şey değildir.
Hegel’e göre doğada yeni bir şey yoktur, döngüsellik ve kendisini tekrar etme vardır oysa tarihte hiçbir şey kendisini tekrar etmez, her şey yeni bir biçim kazanmış olarak ortaya çıkar. Bu yüzden doğada ilerleme yokken tarihte bir ilerleme vardır.
“Güneşin altında yeni bir şey yoktur” der Hegel, “ama Tin’in güneşiyle iş değişir”.
Hegel’e göre “Tin çelişki içinde kalamaz, birleştirmeyi ister ve daha yüksek ilkeye geçiş birleşmeyle olur”. İşte Hegel’e göre Tin’in bu diyalektik devinimi tarihtir, Tin kendisini tarihte böyle bir diyalektik devinim süreci içinde açmaktadır. Tarihte Tin sürekli olarak kendini nesnelleştirip, kendi varlığını düşünerek daha yüksek bir ilkeye geçiş yapar. Bu Tin’in yükselmesidir.
Belirli bir halk-tini dünya tarihinin gidişinde yerini alan bir bireydir. Tin doğası gereği kendi etkinliğinin sonucu olduğundan, varlığı kendi etkinliğ ine bağlıdır. Bu etkinlik ise “dolaysızlığı aşmak, yadsımak ve kendine dönmektir”
Tin’in bir son-ereğe doğru yükselmesinin tarihte alfama aşama olduğunu söyleyerek, Tin’in tarihte açılımının bir gelişme olduğunu ileri sürer.
Hegel’e göre tarihin ilerlemesi aklın tarihte kendi bilincine doğru gelişmesidir. Bu yüzden akıl tarihi belirleyen ilkedir. Tarihte olup biten her şey akla uygun olup biter.
Dünya tarihindeki her bir döneme karşılık bir ilke vardır. Bu ilke hem belirli bir dönemin varlık nedenidir hem de açıklayıcı ilkesidir.Belirli bir tarihsel dönemde olmuş bitmiş her şeyin nedeni ve başka türlü olamamasının nedeni böyle bir ilke olarak o dönemin Tin’idir (Zeitgeist).
Hegel’de zeitgeist çağın tini demektir ve belirli bir çağı belirleyen ilkeye karşılık gelir.
Hegel’in tarih tasarımına göre tarihte ideal olan, akla uygun olan gerçeklikle uyum içindedir.
Tek tek bireylerin kendi akıllarının ya da fantezilerinin hayalleri ve ideallerinin gerçeklik karşısında düşler gibi uçup gittiğinin söylenmesine Hegel şöyle karşı çıkar: Tek tek bireylerin kendileri için sürdüğü şeyler gerçeklik için kural olarak alınamaz.
Hegel’e göre dünya tarihinde bireylerin tutkuları da görülür ama bu tutkular aklın daha yüksek amacı için kullanılan araçlardır.
Hegel’e göre bireylerin özel ilgileri ve çıkarları genel olandan ayrı tutulamaz.
Özel olana dünya tarihinde kendine özgü bir ilginin karşılık geldiğini söyleyen Hegel’e göre bu ilgi sonlu bir şeydir ve son bulacaktır. Genel ide tutkuları kendi ereği için kullanır. Genel İde’nin “tutkuları kendi amacı için kullanması na” Hegel aklın hilesi (the cunning of reason)der
Hegel tutkuları aklın kendi amacı için kullanmasına aklın hilesi der. Aklın hilesi ile tutkular farkında olmadan aklın daha yüksek ereğine hizmet ederler. Akıl bireylerin tutkularını araç olarak kullanır.
Hegel’in akıl anlayışı tutkuları da içeren bir aklı varsayar. Bu anlayışta bireyler gözden çıkarılır, tarihte etkisizdir.
Bu araçlarla gerçekleşen ereğin gerçeklikteki oluşumu ‘Devlet’ tir .Mutlak son-erek kendisini ‘Devlet’te gerçekleştirir. Devlette özgürlük nesneleşir ve gerçekleşir. Hegel’e göre tek kişinin keyfi davranışları özgürlük değildir, özgürlük yasasızlık değildir.
Yalnızca devlet tabanı üzerinde sanat ve din diye bir şey olabilir.
Dünya tarihinde yalnız devlet kurmuş olan halkların sözü edilebilir yani yalnız devlet kurmuş olan halkların tarihi vardır. Özgürlük devlette nesnellik kazanır.
TARİHSEL GELİŞMENİN DİYALEKTİK İLKESİ
Hegel tarih tasarımında ‘tarih’i Tin’in gelişme süreci olarak tasarlar, dolayısıyla tarih bir ilerleme sürecidir.
Tarih daha iyiye, daha yetkin olana doğru bir ilerleyiştir.
Doğada ilerleme yoktur ama tarihte bir yineleme yoktur, ilerleme vardır.
Hegel’e göre ‘ilerleme’den yalnızca insanın yetkinleşme peşinde koşması, daha kusursuz olmanın olanak ve zorunluluğuyla davranması anlaşı lırsa bu tasarım yetersizdir. Aynı bir son-erek ve bir amacın söz konusu olmadığı durumda ilerleme yalnızca nicelik düzeyinde kalır.
Nitelik bakımından ilerleme çok anlaşılamadan kalır.
Hegel’e göre ‘ilerleme’den kavramı belirleyerek söz edilecekse “nicelik boş laftır”; bu yüzden de “erek bilinmelidir, ereğe erişilmelidir”
Gelişim ilkesinin bir sonucu değişimin nitelik bakımından olmasıdır.
Zaman içinde her şey değişir. Doğadaki her şey ve tinle ilgili her şey değişir. Ama doğada bireyler değişerek ortadan kalksa da tür değişmeden kalır. Doğada kendini yineleyen döngü -selliğ in olması bu anlama gelir, yani bireyler değişse de doğada tür değişmeden kaldığı için, kendini yineleyen türdür. Tinle ilgili oluşumlar alanında, zaman içinde değişen Tin’dir, yani değişme kavramın kendisindedir. Tin’de “her değişim ilerlemedir”.
“Tıpkı İde’nin uzamda doğa olarak yayılması gibi” dünya tarihi Tin’in zaman içinde yayılımıdır .
lerleme genellikle bilinç basamaklanışı biçiminde olur. Bu da ilerlemenin bir bilinç gelişimi olarak yalnızca niceliksel bir şey olmadığını, özsel olana doğru yükselen bir bilinç gelişmesi olduğunu gösterir.
İlerleme kendisini üçlü basamaklar hâlinde ortaya koyar ya da Tin üçlü basamaklar hâlinde gelişir de denebilir. İlk basamağa Tin’in dolaysızlık aşaması, doğallık hâlinde olduğu aşama. Hegel, “tin özgür olamayan tikelliktir” yani bir kişi özgürdür . İkinci basamakta Tin kendi içinden çıkarak özgürlüğünün bilincine varır yani kimileri özgürdür.
Üçüncü basamak ise tikel özgürlüğün, özgürlüğün saf genelliğine yükselmesidir ve bu aşamada insan, insan olarak özgürdür.
Dünya tarihinin aşamalarından her biri “dünya-tini İde’sinin zorunlu bir aşamasına yani o andaki gelişme basamağına karşılık gelir”. Bu aşamayı, uğrağı (momenti) temsil eden halk, Hegel’e göre parlak bir talihe ve mutluluğ a erişir ve tarihteki görevini tamamlar.
Tin’in bütün bu gelişimlerinin de Hegel tarihin a priori yanıyla ilgili olduğunu söyler sonra ekler: “deneyim a prioriye uymak zorundadır”
Tarihin başlangıcı sorununa gelince, Hegel bu konuda ileri sürülen doğa durumu varsayımını, varsayım olduğu için ve tarihsel temelleri olmadığı gerekçesiyle kabul etmez.
Başlangıcı Tin yapar der Hegel, ama Tin’in en başta kendinde olduğ unu söyler. Bu ilk durumunda Tin insan olma karakteri ön planda olan doğal tin hâlindedir. “
Hegel halkların devletsiz yaşadığı dönemi “tarih-öncesi” sayar ve tarihin dışında bırakır.
Tarih hem res gestae hem de historia rerum gestarum anlamına gelir. Hem tarih anlatımı hem de olmuş, bitmiş olaylar, insan başarıları anlamında kullanılır.
Hegel’e göre bu iki anlamın aynı sözcükte bir araya gelmesini dış bir rastlantı dan daha fazla bir şey olarak anlamak gereklidir. Hegel’in bununla söylediği tarihin tarih yazımıyla başladığıdır.
Res gestae yapılmış işler, başarılar anlamında tarihsel varlık alanına karşılık gelir.
Historia rerum gestarum ise bu tarihsel varlık alanının anlatımı anlamında tarih bilimine karşılık gelir.
Tarih yazımından önce geçmiş olan zamanlar, halkların nesnel anlamda tarihini oluşturmazlar çünkü öznel öge yani tarihin anlatılması ögesi eksiktir .
Bir halkın tarihinin olabilmesi için bu halkın bir ereğinin, üstelik de ussal bir özgürlükle yani devlette ortaya çıkacak bir özgürlükle gerçekleşecek bir ereğinin olması gerekir.
Hegel’in tarih anlayışında ilerleme Tin’in kendi özbilincine varmasıyla son bulacaktır. Hegel kendi felsefesiyle bu sürecin tamamlandığını düşünür ve tarihin kendi felsefesinde sona erdiğini iddia eder. Hegel’in bununla kastettiği artık tarihsel değişmenin bir gelişme olarak yorumlanabilmesini olanaklı kılan bir kavramın ortaya çıkamayacağıdır.
Francis Fukuyama “tarihin sonu” tezinde Hegel’in bu anlayışından etkilendiğini belirterek tarihin sonunu liberal demokrasi sisteminin dünya tarihindeki son sistem olmasından hareketle belirlemiştir.

4 ÜNİTE
Marx’ın Tarih Tasarımı ve Marksist Tarih Kuramı
MARX’IN İNSAN VE TOPLUM ANLAYIŞI
Marx ve Engels’in tarih tasarımları onların diyalektik materyalizm olarak bilinen felsefe anlayışlarında temelini bulur. Marx’ın tarih kuramında tarih, zorunlu yasalara göre ilerleyen ve gelişen bir süreç olarak ele alınır. Bu zorunlu ilerleme de Hegel felsefesinde olduğu gibi diyalektik olarak aşama aşama gelişen bir süreçtir.
Marx geniş ölçüde Hegel’in düşüncesinden etkilenmiştir. Marx’a göre Hegel’in diyalektiği baş aşağı durmaktadır oysa kendisi onu ayakları üzerinde doğrultmuştur. Marx’ın bununla anlatmak istediği Hegel’in tarihi ideden hareketle belirlediği oysa kendisinin maddi üretim ilişkilerinden hareketle bunu yaptığıdır.
Bireylerin ne olduğu üretimleriyle, ne ürettikleriyle olduğu kadar, nasıl ürettikleriyle de ilgilidir .
Marx’a göre insan bireylerinin ilk tarihsel eylemi,kendi geçim araçlarını üretmeye başlamalarıdır.
Marx’a göre Hegel’in diyalektiği baş aşağı durmaktadır. Oysa kendisinin ideyle gerçeklik arasındaki ilişkiyi tersine çevirdiğini ileri sürer.
Marx bugüne kadar felsefe hep dünyayı yorumlamıştır oysa asıl yapılması gereken onu değiştirmektir der ve insanın pratik etkinliğine önem verir.
Önceki materyalist öğreti insanı yalnızca içinde bulunduğu koşulların ürünü sayarken koşulları değiştirenlerin de insanlar olduğunu unutur.
Doğal üretim ilişkileri insanı tanımlamak için kullanılacak tek olgudur ve bu olgudan hareketle tarihde açıklanmalıdır.
Marx ile Engels sürekli olarak gerçek insan etkinliğinden, insanın maddi üretim etkinliğinden hareket ederek tarihe baktıklarını
söylemişlerdir. Böylece tarihe Alman İdeolojisinin idealist bakışının yerine materyalist bir bakışla yaklaşmışlardır.
Marx’a göre insan “doğadan ve doğa yoluyla üretir”. Marx ile Engels, böylece doğayı, yani maddi dünyayı insan varoluşunun ön koşulu olarak görerek geçim araçlarının üretimini de insan yaşamını ve giderek insan toplumunu belirleyen ön koşul olarak görmüşlerdir dolayısıyla “materyalist ya da gerçekçi bir ontolojiden” yola koyulmuşlardır.
Marx insanın doğasını onun pratik etkinliğinde, üretici etkinliğinde bulur. İnsanı insan yapan onun pratik üretim etkinliğidir.
İnsanın özünü toplumsal ilişkiler bütünü oluşturur. Her toplumsal yaşamda özü gereği pratiktir.
Marx’ın insan anlayışı, yaptığı Hegel eleştirisinden çıkmıştır. Buna göre gerçek insan üretim etkinliğinin öznesi olan insan, her türlü tarihsel oluşumun da öznesidir, oysa Marx’a göre Hegel’de gerçek insan özne olan Tin’in bir nesnesi olmuştur. Bu yüzden de Marx Hegel’in tersine tarihi oluşturanın gerçek özneler olarak insanlar ve onların üretici pratik etkinliği olduğunu ileri sürer.
Hümanizm onun felsefesinin tamamına sinmiştir.
Marx’a göre, Hegel Devletten hareket ederek insanı Devletin bir bireyselleşmesi olarak düşünür. Demokrasi ise insandan hareket eder ve devleti insanın bir nesneleşmesi olarak düşünür.
İnsanın varoluş nedeni yasa değil, yasanın varoluş nedeni insandır; yasa demokraside insanın varoluşudur .
MARX VE ENGELS’İN MATERYALİST TARİH TASARIMI
Marx’ın Hegel Eleştirisi
Marx Hegel gibi tarihin öznesi olarak ‘dünya Tini’ni ya da ‘akıl’ı görmez. Marx için de tarihte bir akıl vardır ama bu akıl kendini tarihte açan, kendi kendini belirleyen bir akıl değildir. Tersine bu akıl, maddi ilişkilerce belirlenen bir bilinç durumudur.
Varlığı ve tarihi belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen şey varlık ve toplumdur.
Marx’a göre özel mülkiyetin ortaya çıkmasından itibaren yani toplumsal sınışarın oluşmasından itibaren, tarih bir sınıf savaşları süreci olagelmiştir. Tarih, yine Hegel’de olduğu gibi, “dünya halklarının birliğine” doğru ilerlemektedir.
Bu nokta Hegel’de tarihin sonuyken Marx’ta gerçek insanlık tarihinin başlangıcı olacaktır.
Marx ve Engels bir tek bilim olarak tarihi tanıdıklarını söylemişlerdir. Doğabilimi bile tarihin bir ürünüdür. Tarihin özü insan etkinliğinde yani praksistedir.
Marx ve Engels’e göre insan ve toplum doğanın ürünüdür ve tarihte de doğa yasaları egemendir.
Marx ve Engels’e göre ilk tarihsel eylem üretim eylemidir yani tarih üretim eylemiyle başlamıştır.
Tarihte de doğa yasaları egemendir.
Tarihte rastlantı olsa da bu rastlantıların da bağlı bulunduğu genel yasalar vardır ve bu yasalar üretim tarzlarıyla ilişkilidir ve de zorunludur.
Marx ve Engels’in tarih görüşüne göre tarihsel süreci insanın üretim etkinliği, başka bir ifadeyle insan emeği belirler. Bütün tarihsel süreç üretim ilişkilerince belirlenir. Bu ilişkiler de rastlantıyla beirlenmez, bu ilişkileri belirleyen yasalar vardır.
Felsefenin görevini de tarihin hizmetinde olmak olarak belirlemişler, bu yüzden de felsefenin gerçekliği teorik olarak değil, pratik etkinlik olarak kavraması gerektiğini ileri sürmüşlerdir.
Marx’a göre Hegel’in sandığı gibi tarihi yapan kavramlar değil, insanlardır.
Marx’a göre insanı belirleyen din, devlet, mantık değil, dini, devleti, mantığı belirleyen insandır. Tarihi gerçekleştiren insandır, insanı gerçekleştiren tarih değildir.
Hegel’de devlet mantığı tanıtlamaya yaramaktadır. Marx’a göre, Hegel’in felsefesinde aslında bir hukuk felsefesi ile değil, mantık biliminin bir bölümü ile karşı karşıyayız.
Marx “Hegel için bütün olup bitenler yalnızca kendi kafasının içinde olandan ibarettir” der. Tarih felsefesi, böylece felsefe tarihinden, kendi felsefesinin tarihinden başka bir şey değildir.
Hegel düşünce hareketi ile dünyayı inşa ettiğini sanmıştır oysa Marx’a göre, yalnızca herkesin kafasında var olan düşünceleri sistematik olarak yeniden inşa etmiş ve mutlak yönteme göre sınışandırmakla kalmıştır.
Marx’a göre Hegel’in tarih felsefesi tarih sırasına göre değil, mantıksal sıraya göre yazılmış bir tarihtir. Bununla kastettiği Hegel’in yaptığının mantığı tarihe uydurmak değil, tarihi mantığa uydurmak olduğudur.
Marx’a göre Hegel’in hareket noktasını oluşturan öncüller keyfidir oysa tarih gerçek öncüllerden hareket etmelidir.
Bir Hegelci her şeyi Hegel’in mantık kategorilerinden birine indirgeyince kavramaktadır. Ama Marx’a göre kendi hareket noktasını oluşturan öncüller keyfi temeller, dogmalar değil, gerçek öncüllerdir.
Bilinç bilinçli varlıktan başka bir şey değildir, yani bilinçli varlığın bilincinden ayrı bir bilinç, kendi başına bir bilinç yoktur. Marx gökten yere inen Alman felsefesinin tersine yerden göğe çıkılmasından söz eder.
Marx’a göre ahlak, din, ideoloji ve metafizik gibi soyut kavramların tarihi belirlemeleri söz konusu değildir.
Collingwood’a göre Marx bir felsefe cahili değildir ve hiçbir zaman, Hegel’in, düşüncenin doğadan önce geldiği savının, doğanın düşüncenin bir ürünü olduğu anlamına geldiğini düşünmemiştir.
Yaşamı belirleyen bilinç değil, tersine, bilinci belirleyen yaşamdır.
Gerçek ve yaşayan bireyin kendisinden yola çıkılır ve bilince de o bireyin bilinci olarak bakılır.
Marx Hegel’in diyalektiğ ini tersine çevirdiği savıyla Hegel’in düşünceyle başlayıp doğayla devam ederken kendisinin doğayla başlayıp düşünceyle devam ettiğini söylemek istemiştir
Marx’a göre tüm insan varoluşunun temeli duyusal, maddi koşullar olarak insan pratiği, insanın pratik etkinliği olduğu için, “tüm tarihin ilk öncülünü, yani insanların ‘tarihi yapabilmesi’ için yaşayabilir bir konumda olması gerektiği öncülünü belirtmekle” yola çıkmak gereklidir.
Marx’a göre Fransızlar ve İngilizler insan pratiğinin tarihle olan ilişkisini siyasal ideoloji temelinde tek yanlı olarak kavramış olsalar da “sivil toplum, ticaret ve sanayi tarihini yazan ilk kişiler olmakla tarih yazımına materyalist bir temel vermeye ilk kalkışanlar oldular”
Materyalist Tarih Tasarımı
Marx’a göre dünya tarihi bir anlamda insan yetilerinin gelişmesinin tarihidir. “Bütün tarih” Marx’a göre, “duyusal bilinçliliğinin nesnesi olmaya yönelen ‘insan’ı geliştirme ve hazırlamanın, aynı zamanda kendi doğal ihtiyaçlarına doğru yönelen ‘insan olarak insan’ın gereksinimlerini dönüştürmenin tarihidir”
Marx “insan doğa biliminindolaysız nesnesidir” der .
İkinci koşul, insanın ilk gereksinimini karşılamasının kaçınılmaz olarak yeni gereksinimlere yol açmasıdır.
Tarihsel gelişmenin üçüncü koşuluna gelince bu koşul, “her gün kendi yaşamlarını oluşturan insanların diğer insanları oluşturmaya, kendi türlerini üretmeye başlamalarıdır.
Marx’ın yaşamın üretimi ile anlatmak istediği şey hem çalışmayla insanın kendi yaşamını üretmesi hem de üremeyle canlı yaşamın üretimidir.
Marx toplumsal olandan anladığı şeyin de birçok bireyin işbirliği olduğunu söyler .
Üretim güçleri toplumun doğasını belirleyen güçler olduklarından Marx’a göre “insanlık tarihi” her zaman “sanayi ve mübadele tarihi” ile ilişki içinde ele alınmalıdır.
Marx’a göre tarihin kendisi doğanın insanlaşmasıdır. İnsan doğayı nesne edinip emeğiyle dönüştürmeye başladığı anda tarih ortaya çıkmıştır.
Marx’a göre tarihte zorunluluk vardır, bu zorunluluğun temelini maddi üretim ilişkilerini belirleyen yasalar oluşturur.
Marx belirli bir üretim tarzı belirli bir toplumsal ilişkiler bütününü ya da bir toplumsal aşamayı belirler.
Marx her çağın yaşam koşullarının o çağın toplum biçimini düzenlediğini ve yeni bir toplumsal duruma doğru bir gelişmenin de itici gücü olduğunu ileri sürer.
İdealist tarih anlayışından farklı olarak materyalist tarih anlayışı her dönem için açıklayıcı bir kategori bulmak zorunda değildir; bu yüzden de her zaman tarihin gerçek alanında kalır, gerçeğini ötesine geçmez. Pratiği düşünceden yola çıkarak açıklamak yerine pratikten yola çıkarak düşüncelerin oluşumunu açıklar.
Ayrıca Marx’a göre din, felsefe ve başka bütün kuram biçimleri gibi tarihin de itici gücü idealist eleştiri değil, devrimdir.
Herhangi bir ekonomik yapının devrimci değişmesi düşünceden ya da bilinçten değil, maddi koşulların belirlemesinden doğar. Bu maddi koşullar da her şeyden önce devrimci kitle demektir.
Marx ve Engels’e göre maddi üretim biçimlerinden hareketle tarihe bakılmalıdır.
Marx ve Engels’e göre bütün insanlık tarihi sınıf savaşımları tarihi olarak ele alınabilir ve böyle de ele alınmalıdır, tarih her zaman gerçek ve maddi öncüllerden hareket etmelidir.
İdealist tarih anlayışının savunucuları tarihte yalnızca “prenslerin ve devletlerin siyasal eylemlerini, dinsel ve her türlü teorik mücadeleleri görebilmiş” ama tarihin gerçek maddi koşulları üzerinde temellenen mücadeleleri görememişlerdir. Oysa Marx’a göre “gelmiş geçmiş bütün toplumların tarihi sınıf savaşımları tarihidir.
Marx ve Engels’e göre, tarih siyasal ilkelerle açıklanacak bir süreç olmaktan çok ekonomi ilkeleriyle açıklanacak bir süreçtir.
Tarihte her döneme belirli bir toplum biçimi karşılık gelir ve toplum biçimleri sürekli gelişerek ve dönüşerek yeni biçimler alırlar. Bu biçimlerin ortaya çıkışı demek tarih demektir ve bu biçimleri belirleyen de materyalist ilişkilerdir.
Tarihin zorunlu gelişmesi bağlamında komünizm tarihsel gelişmenin bir sonraki aşaması için zorunlu olan evredir.
Dolayısıyla Marx tarihi aynı Hegel gibi aşamaları olan zorunlu bir gelişme süreci olarak ele almaktadır ama Hegel’den farklı olarak Marx tarihsel gelişmenin bir sonraki aşamasından söz etmektedir yani geleceğe yönelik bir öndeyide bulunmaktadır.
Özel mülkiyette “herkes başkasının üzerinde dışsal bir egemenlik kurup kendi bencil gereksemelerini doyurmaya bakar”
Tarihsel materyalizm ya da materyalist tarih tasarımı tarihin insanın maddi üretim etkinliğiyle biçimlendirdiği bir varlık alanı olarak tasarımıdır.
Marx’ın tarih tasarımı maddi temeller
üzerine kurulu bir tarih tasarımıdır. Bu maddi temeller üzerinde gelişen bir tarih anlayışı söz konusudur.
İbölümü tarihsel gelişme için diyalektik bir devinim oluşturacak olan karşıtlığı yaratır.
Marx da tarihi yasalı ve bu yasalara dayalı ilerleyen bir süreç olarak ele almıştır. Tarihi dönemler hâlinde ortaya koymuş, her döneme karşılık gelen bir toplumsal ilişki biçimi saptamış ve bu toplumsal ilişki biçiminin temelinde de bir maddi üretim ilişkisi ve biçimi görmüştür.
Marx’a göre “fiimdiye kadar ki bütün toplumların tarihi sınıf mücadeleleri tarihidir”. Marx bu ilişkiyi/ ilişkileri gösterebilmek için “yabancılaşma”, “devrim” gibi kimi kavramları da bu ilişkiler içinde ele alır ve tarih tasarımını kurar.
Sürü bilinci aşaması, Marx’a göre bu aşamada insan yalnızca bilincin içgüdünün yerini alması, başka bir deyişle içgüdüsünün bilinçli bir içgüdü olmasıyla hayvandan ayrılır.
“Maddi ve zihinsel bir işbölümü ortaya çıktığı andan itibaren işbölümü, hakikaten işbölümü olur”
Bu andan itibaren bilinç mevcut pratik etkinliğin bilincinden başka bir şey olduğunu sanarak “kendisini dünyadan kurtarma ve saf teoriyi, teolojiyi, felsefeyi, etiği vb. oluşturmaya” geçer.
“insanların” der Marx, yaşamlarını “belirleyen şey onların bilinçleri değildir; tersine bilinçlerini belirleyen şey onların toplumsal yaşamlarıdır”.
Her tarihsel dönem üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasında varolan çatışmadan hareketle açıklanmalıdır. Burada karşıtlık üretim güçleri ile üretim ilişkilerinin birbiriyle çatışmasıdır.
Her türlü üst yapı değişikliğini belirleyen alt yapıda meydana gelen değişimlerdir. Ekonomik temel, siyasi, dinsel, ideolojik değişmeleri de belirler.
Marx Hegel’den aldığı diyalektik mantıkla toplumsal değişmeleri açıklar. Buna göre sonra gelen toplum biçimi önceki toplum biçiminde oluşan üretim güçleri ile üretim ilişkilerinin arasındaki çelişkinin aşılmasıyla olanaklı olacaktır.
Marx’ın görüşünde Hegel’in görüşünden farklı olarak yalnızca maddi koşulların belirleyici olmasıdır.
Marx’a göre bir sonraki toplumsal aşamada önceki toplumsal aşamanın içerdiği bütün çelişkiler giderilir, ama yeni çelişkiler ortaya çıkar. Bunlar da bir sonraki toplum aşamasında aşılacaktır.
Marx’a göre her toplum durumunda zorunlu olarak işleyen ekonomi yasaları vardır ve bunlar belirli toplum durumlarında belirli sonuçlara zorunlu olarak yol açarlar.
Kapital’in “Önsöz”ünde “kapitalist üretimin doğal yasaları”nı ele alacağını söyleyerek bu yasaların “kaçınılmaz sonuçlara doğru katı bir zorunlulukla işleyen” yasalar olduğunu da ileri sürer . Söz gelişi işçi için en elverişli toplum durumunda bile işçinin karşılacağı zorunlu sonuç fazla çalışma sonucu makinalaşma, sermayeye kölelik, açlık ve dilenciliktir.
Az gelişmiş bir ülkenin gelecekte, zorunlu olarak çok gelişmiş ülkenin geçirdiği aşamalardan geçerek bu çok gelişmiş ülkenin vardığı aşamaya ulaşacağını söylemektedir.
Marx, Kapital’i yazma amacının da modern toplumun ekonomik devinim yasalarını ortaya koymak olduğunu ve yine toplumun ekonomik biçimlenişinin evrimini de doğal tarihin bir süreci olarak gördüğünü belirtir .
Kapitalist üretimin doğal yasaları kaçınılmaz sonuçlara doğru katı bir zorunlulukla işlerler. Bu yasalar doğa yasaları gibi kendilerini zorla kabul ettirirler.
Belirli bir toplum durumunun belirleyici yasaları aynı zamanda bu toplum durumunun değişmesinin ve gelişerek başka bir duruma dönüşmesinin de belirleyici yasalarıdır.
Marx’ın tarih sürecini bir gelişme süreci olarak ele almasının ya da tarihte bir ilerleme görmesinin ardında yatan temel bir neden olarak bütün tarih süreci sonunda ortaya çıkacak bir kurtuluş olduğu yollu düşünce de görülebilir.
Marx’a göre kapitalist aşamadan sonra gelecek olan sınıfsız toplum aşaması ya da komünist toplum aşaması insanın özgürleşmesini sağlayacak olan tarih öncesinin son aşamasıdır. Asıl anlamda tarih ise bundan sonra başlayacaktır.
Marx’da da insanın kurtuluşu düşüncesi insanın özgürlüğü olarak ortaya konur ama Hegel’in aksine insanın bu kurtuluşu “Tin’in özbilinci” gibi kuramsal bir temelden değil, insanın pratik etkinliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkan maddi koşulların zorunlu bir sonucu olacaktır.
Marx’a göre tarih “kendinden önce gelen kuşaklar tarafından kendilerine aktarılan malzemeleri, sermayeleri ve üretici güçleri kullanan birbirinden ayrı kuşakların bir art arda gelişinden başka bir şey değildir”
Tarihin dönemleri arasında bir neden-etki bağıntısı vardır.
Daha sonraki tarihsel dönem önceki dönemin ereği hâline getirilir. “Örneğin Amerika’nın keşfine Fransız Devrimi’nin patlamasını hızlandırma amacı yüklenir”
Marx tarihin teleolojik olarak açıklanmasına karşı çıkar. Ona göre bir tarihsel dönem bir sonrakinin etkin nedenidir, sonraki öncekinin teleolojik nedeni değildir.
Özgürlük tarihin tümüyle dünya tarihi hâline gelmesiyle olanaklı olacaktır.
Her tarih döneminde egemen sınıf kendi düşüncelerine evrensellik atfederek tarihi belirleyen düşüncenin kendi düşüncesi olduğunu ileri sürer.
Örneğin Aristokrasi’nin egemen olduğu bir dönemde onur, sadakat gibi kavramlar; burjuvazinin egemen olduğu dönemde de özgürlük, eşitlik gibi kavramlar egemendir.
Devrim yapan bir sınıf her zaman belirli bir sınıfın değil, bütün toplumun temsilcisi olarak ortaya çıkar.
Marx tarihte ardarda gelen dört toplum biçimi ayırt eder ve bu her toplum biçimi tarihte bir döneme karşılık geldiğinden, tarih birbirini izleyen dört dönemde incelenebilir. Her tarih dönemine karşılık gelen bir üretim ve işbölümü biçimi vardır.
İlki - bu aynı zamanda tarihin ilk dönemi demektir - kabile mülkiyetine dayanan ilk komünal toplum biçimidir. Tarihin bu aşamasında insan topluluğu avcılık, balıkçılık ve hayvancılıkla, en ileri aşamasında da tarımla geçinir .Üretim araçları üzerinde ortak mülkiyet vardır. Bundan dolayı da toplumun yapısı ailenin genişlemesinden başka bir şey değildir.
İkinci mülkiyet biçimine gelince bu da tarihin ikinci dönemine ve ikinci toplum aşamasına karşılık gelen ve birçok kabilenin ve ailenin kent devletler biçiminde birleşmesinden doğan köleliğin eşlik ettiği mülkiyet biçimidir. Ortak mülkiyetin yanında özel mülkiyet de gelişmeye başlar. Üretici sınıf kölelerden oluşan sınıftır.
Üçüncü mülkiyet biçimi “feodal mülkiyettir”.Üretici sınıf olan kölelerin yerini serf adı verilen küçük köylü sınıfı almıştır. Bu tarihsel dönemin sınıf karşıtlığı ya da diyalektiği soylular sınıfıyla kırsal kesimdeki serşer ve kentlerdeki zanaatçiler arasındadır.
Dördüncüsü- Feodal dönemin ardından da Marx’ın burjuva (kentsoyluluk) çağı ya da kapitalist dönem dediği dönem gelir. Bu dönemdeki mülkiyet ilişkileri sonucunda da toplum birbirinin karşısında duran iki büyük sınıfa ayrılır.
“Kentsoyluluk ile proleterya” Marx “proleter” sözcüğünü ücret karşılığı emeğini satan işçi anlamında kullanır. Yeni pazarların ortaya çıkmasıyla varolan feodal sistem talepleri karşılamamaya başlayınca bu olgudan zorunlu olarak kapitalist dönem doğmuştur. Marx’a göre her devrim bir çağın sonunda ortaya çıkıp o çağın
bütün mülkiyet ilişkilerini yıkarak başka mülkiyet ilişkilerine dayanan başka birdönemin başlamasına yol açmıştır.
Marx’a göre kapitalizmin üzerine kurulduğu temeli oluşturan üretim ile değişim araçları feodal düzen içinden doğmuştur.
Kendini ortadan kaldıracak koşulları taşıyan bir dönemden yeni bir dönemin doğması da ilerlemenin diyalektik devinimini göstermektedir.
Kentsoylu sınıfın ekonomik ve siyasal egemenliği demek olan kapitalist aşama da kendi içinden doğacak olan çelişkilere boyun eğecek ve bu çelişkilerin ortadan kaldırılması gerektiği ilkesine göre kendisini ortadan kaldıracaktır ve yeni bir toplumsal aşamaya, yeni bir toplumsal örgütleniş biçimine doğru devinecektir.
Yeni kurulacak toplum biçimi bütün insanlığın gerçekten özgür olacağı sınıfsız toplum biçimi olacaktır. Marx’a göre özgürlük ancak sınıfsız toplum içinde gerçekleşebilir.
Marx’ın tarihte ardı ardına gelen ve zorunlu olarak birbirini izlemesi gerektiğini düşünüdüğü dört toplum aşaması; köleci toplum aşaması, feodal toplum aşaması, kapitalist toplum aşaması ve henüz gerçekleşmemiş olan sınıfsız toplum aşamasıdır.
Marx’a göre bütün insan tarihi yabancılaşmanın aşılması tarihi olarak ele alınabilir.
Komünist aşamayı insanın kurtuluşu olarak gören Marx’ın tarihin bu son dönemini neden
insanın kurtuluşu olarak ele aldığı Marx’ın yabancılaşma kavramıyla ilgilidir. Çünkü bütün dünya tarihi yabancılaşmanın aşılmasının tarihinden başka bir şey değildir. Hegel’de de tarih aslında Tin’in kendine yabancılaşmasının aşılmasının tarihiydi. Marx da, Hegel’in bir takipçisi olarak tarihi yabancılaşmanın aşılması olarak ele alır.
Özel mülkiyetin ve insanın kendine yabancılaşmasının aşılmasıdır. sıyla diyalektik materyalist akıl anlayışı gereği tarihte hem diyalektik bir süreç işlemektedir hem de bu süreç maddi üretim etkinliğinin dayandığı materyalist yasalara göre, başka bir ifadeyle ekonominin demir zorunlulukla işleyen yasalarına göre bir sona doğru ilerlemektedir.
MARKSİST TARİH KURAMLARI
En önemli Marksist düşünürler Georg Lukács, Antonio Gramsci, Ernst Bloch .
G. Lukacs Yeni Kantçılığın ve Dilthey’ın tarih anlayışlarını “burjuva tarih kuramı” olarak betimleyerek eleştirmiştir. Lukacs’a göre burjuva tarih kuramları tarihi tekil ve özel olaylar olarak ele alarak tarihi ussallaştırılmaz bir süreç ve olgular yığını hâline getirmişlerdir.
Tarihte bir gelişim vardır ve bunu görmeyerek tarihi basit deneysel olgular hâlinde ele almak da hatalıdır.
Tarihte diyalektik bir bütünlük görülebilir.
Tarihte bir belirlenmişlik vardır. Ekonomik kategoriler her tarihsel dönemde tarihsel sürece yön vermemiş olsalar bile günümüz kapitalist toplumunda temel belirleyici etkenler olarak karşımıza çıkarlar.
Lukacs’a göre tarihi tekil olgular yığınına ayırarak değil, bütünleştirerek ele almak gerekir.
Lukacs’a göre tarihe diyalektik ile bakılırsa bir bütünlük olduğu görülür.
Gramsci ise ekonomi yasalarının her tarihsel dönemi belirlemese bile belirli tarihsel
dönemlerdeki toplumsal yapıyı belirlediklerini düşünür. Gramsci’ye göre
“Marksizm, bir genel tarih metodolojisidir”.
Gramsci ayrıca tarihin hem felsefe hem de siyaset ile özdeş olduğunu düşünür.
Gramsci’ye göre her tarihsel yorum bugünü yapan insanın geçmişi yorumlamasıdır, bu yüzden de her tarih bugünün tarihidir.
E. Bloch’a göre ise tarihin kökeninde insan emeği vardır. Tarih bir üretme sürecidir ve insan da bu sürecin öznesidir.
Bloch’a göre tarih henüz gerçekleşmemiş olana doğru gitmektedir. Bu yüzden de geleceğe ilişkin ütopik fantaziler kurulmamalıdır. Tarih belirli bir ereğe doğru gidebileceği gibi hiçbir yere gitmiyor da olabilir.
Bloch’u Marx’ın görüşlerinde ayıran nokta tarihin henüz gerçekleşmemiş olana doğru gidişinde dolayı tarihin sonuna ilişkin konuşamayacağımızdır.
Cevapla
  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Görüntü
    Son mesaj
  • Bilgi
  • Kimler çevrimiçi

    Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Google Adsense [Bot] ve 117 misafir