Tarih felsefesi 2 dersi 5-6-7-8.Üniteler Ders Notu

Cevapla
notcu
Mesajlar: 332
Kayıt: 10 Nis 2018 11:33
İletişim:

14 May 2018 22:32

TARİH FELSEFESİ ÜNİTE 5-6-7-8
19. yüzyılda Pozitivizm olarak adlandırılan bir felsefe akımı da ortaya çıkmıştır,
yüzyılda pozitivizme doğru genel bir eğilim de vardır ve pozitivizm ise “Orta- çağ’da felsefenin teolojinin hizmetinde bulunması gibi, doğa biliminin hizmetinde bulunan felsefe diye tanımlanabilir”
Pozitivizm ya da olguculuk olarak bilinen düşünce akımı 19. yüzyılda ortaya çıkmış vebu akımın temsilcileri, bilimlerin yalnızca olgular arasındaki yasa bağıntılarını keşfetmeleri gerektiğini ileri sürmüşlerdir.
Pozitivist felsefenin en büyük ismi kuşkusuz Auguste Comte’dur. Saint-Simon ise Bir Cenovalıdan Çağdaşlarına Mektuplar ad¬lı yapıtında ilerleme ile bilimin ve aklın gelişmesi arasında gördüğü ilişkiyi dile ge¬tirmiştir.
Bilim ve aklın gelişmesiyle insanlığın da ilerleyeceği inancı pozitivist düşüncenin karakteristiğidir. Bu bağlamda tarihi ilerleyen bir süreç olarak ele almışlardır.
Pozitivistlere göre tarihsel süreç ile doğal süreç arasında hiçbir fark yoktur. Doğa bilimlerinin yöntemlerinin tarih bilimlerine uygulanabilir olmasının nedeni budur.
19. yüzyıl olguların araştırılıp, kataloglanıp, derlenip, biriktirildiği bir çağdı.
19. yüzyıl pozitivist bilim anlayışına göre bilimsel yöntem iki aşamalıdır:
1. Olguları belirlemek,
2. Olgular arası yasa bağıntılarını keşfetmek.
19. yüzyılda pozitivizmin etkisiyle tarihçiler olgu toplama çalışmaları yapmışlardır.
BAŞLICA POZİTİVİST DÜŞÜNÜRLERİN TARİH TASARIMLARI
Auguste Comte
Auguste Comte (1798-1857) 19. yüzyılın pozitivist akıl ve bilim anlayışının en önemli temsilcilerindendir.
Comte'a göre tarihsel varlık alanı sürekliilerleme gösteren bir oluş sürecidir.
Buna göre bilim ve aklın gelişmesiyle insanlığın da ilerlemesi zorunludur.
Olgular arası yasa bağıntılarını keşfetme doğa bilimlerinde olduğu gibi tarihte de olguları önceden görebilme olanağı sağlar. Bilimde buna öndeyi denir.
Comte'a göre yasalar doğal ya da tarihsel bütün fenomenlerin indirgenebileceği değişmez ilişkilerdir.
insan aklının gelişmesi tarihsel süreçte aşama aşama gerçekleşir.
Comte'a göre insan aklının gelişimi tek bir yasaya zorunlu bir şekilde bağlıdır. Gelişmedeki bu yasalılık ilerlemenin düzenliliği olarak karşımıza çıkar.

Comte’un bu felsefe anlayışı onun insan aklı hakkındaki görüşüne bağlıdır. Bu¬na göre insan aklı üç aşamadan geçmiştir. Bu aşamalar da art arda ortaya çıkmış yöntemlerdir. Dolayısıyla ussallık bilimsel yönteme uygun olma anlamına gelir ve insan aklının son aşaması olan pozitif aşamada pozitif yöntemin uygulanmasıyla doğa ve toplum ussal olarak ele alınabilir ancak.
Comte bu yasa konusunda şöyle der: “Bu yasa da şudur: - yol gösterici kavram¬larımızın her biri - bilgimizin her bir dalı - ardarda üç farklı kuramsal durumdan geçerler: Teolojik ya da kurgul hâl; metafizik ya da soyut hâl; ve bilimsel ya da po¬zitif hâl” (Comte 1855: 25). Başka bir ifadeyle insan aklı doğası gereği gelişmesi boyunca üç farklı felsefe yöntemi kullanır.

Teolojik aşama bütün fenomenlerin tek bir tanrısal varlıkla açıklanmaya çaılışıldığı dönemdir.

Metafizk aşama bütün fenomenleri tek bir soyut kavram aracılığıyla açıklanmaya çalışıldığı dönemdir.

Pozitif aşama bütün fenomenlerin genel yasalar aracılığıyla açıklanmaya çalışıldığı dönemdir
insan tarihi art arda gelen üç dönemden geçmiştir: teolojik dönem, metafizik dönem ve pozitif dönem.

Comte'a göre “üç hâl yasası”nın tarihte kanıtları vardır, bütün pozitif bilimler kendi tarihlerinde aşmış oldukları diğer iki aşamanın izlerini taşırlar.

Comte'a göre “üç hâl yasası” bütün insanlık tarihinin de geçirmiş ve geçirmekte olduğu dönemleri açıklayabilecek tek yasadır.

Comte'a göre pozitif aşamaya ulaşabilmek için insan aklı diğer iki aşamadan geçmek zorundadır, bu aşamalardan biri ya da ikisi atlanarak pozitif aşamaya geçilemez.

Comte'un düşüncesine göre insanlık tarihindeki ilerlemenin düzenli ve yasalı olduğu, aynı zamanda da zorunlu olduğu var sayılmaktadır.

Comte'a göre “üç hâl yasası”nın zorunluluğundan dolayı tamamlanmamış olan her tarihsel süreç zorunlu olarak pozitif aşamaya ulaşarak tamamlanacaktır.

Poizitif toplum bilimin
(sosyolojinin) kurulmasıyla bilimler tarihinin son aşaması da tamamlanmış olacaktır.


John Stuart Mili ve Diğer Pozitivistler
Mill'e göre toplumlar arası farklılıklar tarihte giderek azalmakta, benzerlikler de artmaktadır. Bu benzerliklerden hareketle toplum aşamalarının birbirine dönüşümünü açıklayabilecek yasa bağıntı ları kurmak da kolaylaşmaktadır

Mill'e göre tarihi belirleyen yasalar bireysel tek insanın biyolojisinden ve psikolojisinden türetilebilecek olan yasalardır. Tarihsel olgular insan psikolojisi ve biyolojisi yasalarıyla açıklanabilir.

Mill’e göre sosyoloji olmaya doğru giden bir tarih biliminin bulacağı yasalar top¬lum yasaları olacaktır ve toplum yasaları da doğa yasalarından farklı yasalardır.

Mill’e göre tarihsel gelişimi be¬lirleyen yasalar birbirini izleyen toplum aşamaları arasındaki karşılıklı ilişkileri be¬lirlerler.
Mill tarihsel olguları açıklamak için kullanılması gereken yöntemin ters dedüktif yöntem olduğunu söyler. Ters dedüktif yöntem nedenlerden etkileri çıkarmanın tersine etkilerden nedenlerin bilgisini çıkarmak olarak tanımlanmaktadır.
Oysa tarihte nedenler olmuş bitmiştir ve artık karşımızda değildir. Bu yüzden tarihte etkilerden nedenlere gitmek gereklidir. Mill buna “ters dedüktif yöntem” der


Buckle ve Taine tarihçilerin doğa bilimini model alarak tarih yazmaları gerektiğini savunmuşlardır. Herbert Spencer ise biyolojik evrim kuramını tarihe uygulayarak tarihte de evrensel bir ilkeye varı-labileceğini savunmuştur. Haeckel ise insanlık tarihinin aslında doğa tarihinin kü¬çük bir aşaması olduğunu ileri sürmüştür.

NEOPOZİTİVİZMİN TARİH GÖRÜŞÜ
20. yüzyılda Mantıkçı Deneycilik olarak da bilinen neopozitivizm birleştirilmiş bilim ideali ile ortaya çıkıp tüm bilimlerin birliğini savunarak 19. yüzyıl pozitivist düşüncesini takip etmiş ama bazı bakımlardan ondan ayrılmıştır.
Birleştirilmiş bilim anlayışı bütün bilimlerin tek bir yöntem kullanması gerektiğini savunan anlayıştır. Buna göre tarih de bilim olacaksa doKa bilimlerinin yöntemlerini kullanmalıdır.

Hempel'e göre tarihte de açıklamalar için yasalar kullanılır ama bu yasalar örtük yasalardır.

Hempel'in örtük yasa ile kastettiği şudur: Tarihsel bir olguyu açıklamakiçin kullanılan yasa herkesçe bilindiği gerekçesiyle açıklamalarda çoğu kez dile getirilmez ama açıklamalarda örtükolarak bulunur. Örneğin tarihte savaşan iki devletten birinin diğerini savaşta yenme nedeni olarak “eşit silahlanmış iki ordudan sayıca fazla olanı sayıca az olanını yerer” biçimindeki örtük yasa dile getirilebilir.

Popper'e göre tarih yasa koyan bir bilim değildir, dolayısıyla kuramsal (teorik) bir tarih söz konusu olamaz.
Cari Gustav Hempel (1908-1997) tarihteki yasaların da doğa yasalarına benzediği görüşüyle öne çıkar
Popper bilimleri kuramsal bi¬limler ve uygulamalı bilimler olarak ikiye ayırır. Kuramsal bilimler yasa önermele¬ri kurarlar oysa uygulamalı bilimler kuramsal bilimlerin yasa önermelerini kullanır¬lar. İşte bu anlamda tarih kuramsal bir bilim değildir.

ÜNİTE 6
TARİH FELSEFESİ ELEŞTİRİLERİ
idealizm sonrası tarih eleştirileri Alman idealizmi'nin, özellikle de Hegel'in tarih felsefesine yönelik olmuştur.
idealizm sonrası tarih eleştirilerinin tek eleştirdikleri idealist tarihçi anlayışlar olmayıp aynı zamanda Marksist ve Pozitivist tarihçi anlayışlardır.
Marksist ve Pozitivist çizgide olmayan tarih eleştirileri özellikle Kierkegaaard, Schopenhauer, Nietzsche ve Burckhardt’tan gelmiştir. Bu eleştirile¬rin ortak noktası insani ve tarihsel varoluşun yalnızca mantıktan hareketle açıkla- namayacağı olmuştur.
KIERKEGAARD
DanimarkalI varoluşçu filozof S0ren Kierkegaard (1813-1855) tarih kavramına va¬roluş kavramından hareketle yaklaşmıştır.. Kierkegaard'a göre tarihi tümel olarak kavramak olanaksızdır. Çünkü her tek insan tarihsel gelişme çizgisinin belirli bir noktasında yaşamaktadır.
Kierkegaard’un en çok eleştirdiği filozofların başında Hegel gelir. Çün¬kü Hegel akılcı ve mutlakçı bir sistem filozofudur. Oysa tarih böyle katı bir akılcı ve mutlakçı çizgide ele alınamaz.
Kierkegaard'a göre Hegel ve Marx’ın tarih felsefeleri tarihsel olmayanı tarihselleştiren felsefelerdir. Tarihin bütününe yönelik böyle bir tarih anlayışı komik paradokslar içeren bir tarih anlayışıdır.
Kierkegaard tarihi “günah” ve “korku” kavramlarının ortaya çıktığı bir varoluş alanı olarak görür.
Hegel’in tarih kav¬ramıyla alay etmek için “tarihe Hegelci bir tanım vermek gerekirse”, tarih süreci¬ne “korkunun bilinçteki gelişme süreci olarak” bakılabileceğinden söz eder.
Kierkegaard’a göre tarihsel soruşturma gereksizdir ve inanç için zararlıdır. Oysa tarihsel bir hareket noktası inanç için gereklidir çünkü Tanrı tarih içinde insan olmuştur ve sözlerini tarihte açınlamıştır.
Kierkegaard’a göre her tarihsel olgu göreli bir olgudur, mutlak değildir. Hegel ve Marx tarihselliği abartarak mutlak hâle getirmişlerdir.
Kierkegaard'a göre olmuş olan tarihseldir, dolayısıyla tarihsel olan olmamış hale getirilemez.
Kierkegaard’a göre insan salt akıl varlığı olarak görülemez; tutkuları, inançları, kor¬kularıyla ve varoluşuyla ele alınması gereken bir varlıktır. Dolayısıyla tarihi ele alır¬ken böyle bir insan anlayışından yola çıkmak gereklidir.
Kierkegaard’a göre olmuş olan olmuştur, olmamış hâle getirilemez ve değiştiri¬lemez. Ama bu tarihin zorunluluğunu göstermez. Geçmişin değiştirilemezliği zo¬runluluktan gelmemektedir, onun değiştirilemezliği olmuş olmasından dolayıdır. “Olmuş olan, nasıl olmuşsa öyle olmuştur; böylece de değiştirilemez”
SCHOPENHAUER
Alman filozof Arthur Schopenhauer (1788-1860) hem tarih felsefesine hem de tarih bilimine karşı bir eleştiri ortaya koymuştur
Schopenhauer için felsefe ve tarih bir arada olamaz. Felsefe değişmeyeni konu edinir oysa tarih değişen olaylar yığınıdır ve bu anlamda tarihin felsefesi olanaksızdır.
Schopenhauer isteme vz Tasarım Olarak Dünya adlı yapıtında dünyayı istemenin bir tasarımı olarak ele alır.
istemenin nesnelleşmesi olarak kastedilen şey istemenin görünüşleridir.
Schopenhauer'e göre tarih rastlantılı oluşlardan oluştuğu için tarihte bir nesnellikten söz edilemez.

Tarih rastlantılardan oluşan ve gelip geçici olan ilişkilerden meydana gelmiştir. Schopenhauer’e göre tarihin rastlantılılığından bir teorik etkinlik olan felsefenin çıka¬rabileceği hiçbir tümel ilke olamaz.

Schopenhauer'e göre bilimler tümel kavramlar aracılığıyla tümel olan türlerin bilgisine sahiptirler oysa tarih bireysel olan, tekil olanın bilgisine sahip olduğundan bilim olamaz.

Schopenhauer'e göre tarih sahnesinde tümel olan bir şey yoktur, her şey bireysel ve tikeldir.

Tarihte tümel ve genel olan bir olgudan hareketle tekil olayın tam açıklamasını vermek olanaksızdır oysa bilimlerde durum, tam tersine tümel olandan hareketle tekilin açıklamasını vermek biçiminde olur.



Schopenhauer’in, bu anlayışıyla, Antik Çağın theoria-historia ya da akıl-deney karşıtlığına döndüğünden söz edilebilir; o tarihçiliği bir yazın türü olarak ele almış¬tır
Schopenhauer'e göre tarihten tümel ilkeler çıkarılamaz, bu yüzden de nesnel anlamda bir tarih bilimi ya da tarih felsefesi olanaksızdır.
Schopenhauer'e göre felsefe kavrama, tarih ise anlatma çabasıdır.
Schopenhauer'e göre tarihte olan her şey gelip geçici bir rastlantısallık içinde olup bitmektedir. Bu anlamda tarih sanat ve bilimden farklıdır
Halkların tarihindeki dönemler temelde sadece adları ve tarihleri bakı¬mından farklıdırlar, “gerçekte özsel içerik her yerde aynıdır.
Schopenhauer'e göre Hegel'in tarih felsefesi bireysel olan değil, salt soyutlamalara dayanan ve bu soyutlamaları gerçek sayan kurmaca bir tarihtir.
Ayrıca tüm insanlığın bilince sahip olması değil ancak bireyin bilince sahip olması söz konusudur. Bu yüzden de tüm insan¬lığın bilincinin tarihte devinimindeki birlik gibi bir düşünce salt kurmacadan (fic- tion) ibarettir.
Hegel'in tarih felsefesinde sona ermekte olan süreç olağanüstü ve büyük bir yapıdır çünkü sona ermekte olan süreç tamamlanmaya doğru ilerlemektedir ve tamamlanmış olan her süreç tamdır yani mükemmeldir, kusursuzdur.
Schopenhauer’e göre tarihe övgüler düzen bu filozoflar iyimser ve mutlulukçu olan, aynı zamanda da “derinliği olmayan heriflerdir” ve estetik zevkten de yok¬sundurlar
Gerçek tarih felsefesi salt bireyler ya da tekil olaylardan söz ederken bu tekil varoluşlar hep farklı bir ad ve biçim altında ortaya çıksalarda, aslında aynı şeyin yinelenip durduğunu bilir.
Özel koşullar, kılık kıyafet ve geleneklerdeki tüm farklılıklara rağmen her yerde aynı insanlığı görmelidir.
Bu durumda Schopenhauer’e göre tarihin mottosu şöyle olur: Eadem, sed aliter
Gerçek tarih felsefesi tüm durumlarda farklılıklar olmasına rağmen her değişimin altında varlığını sürdüren özdeş olan, kalıcı öğeyi görmelidir.
Tarihin mottosu şöyle olmalıdır: “Aynı, fakat başka türlü”.
Schopenhauer'e göre tarih insan soyunun kendi üzerine düşünmüş olan bilinci olarak ele alınmalıdır. Bütün insan türünde ortak olan özbilinçtir o. Böylece tarih sayesinde insan türü “insanlık” adını hakeder.
Schopenhauer'e göre yazı düşüncelerin zamanla unutulmasına karşı zamana bir meydan okuma olarak tarihi olanaklı kılan şeydir.

NİETZSCHE VE BURCKHARDT
Nietzsche'ye göre tarihçilik hastalığı insana kendisinin tarihin ürünü olduğunu öğretmiştir.

Nietzsche 19. yüzyılın genel eğilimi olan “tarihsel an¬lam” düşüncesinin hasta bir düşüncenin ürünü olduğunu ve bunun bir çöküş işareti olduğunu dile getirmiştir.
Nietzsche'ye göre çağının her şeyi tarihselleştirmesi ve insanı tarihe tutsak etmesi, insanlığın bir çürüme ve yozlaşma içine girmesinin nedenidir, çünkü kendisini tarihin ürünü olarak gören insan içinde yaşadığı kültürün değerlerini sorgulamaz. Bu da insanın yaratıcılığının önündeki en büyük engeldir.

Nietzsche'ye göre insanın ilgisi geçmişe değil, bugünedir; bu yüzden bugünkü yaşam geçmişe tutsak edilemez.
Nietzsche’nin tarih anlayışı onun insan anlayışına dayanır. Ona göre insan tarih¬sel bir yaşam sürdüren bir varlık olarak, tarihsel yaşam sürdürmeyen bir varlık olan hayvandan ayrılır.

Nietzsche'ye göre insana yararlı olabilecek üç tarih, anıtsal tarih, antik tarih ve eleştirel tarihtir.

Nietzsche'ye göre tarih insanların sınırsız ilgilerinin ve güç istençlerinin savaş alanı olduğundan ve herkes tarihe kendi ilgisi açısından yaklaştığından tarihin nesnel bir bilim olması söz konusu olamaz.

Jacob Burckhardt da (1818-1897) Nietzsche gibi Alman îdealizmi’nin tarih felse¬fesini eleştirmiştir. Burckhardt’a göre Alman îdealizmi’nin tarih felsefesi tarihin ro¬mantik ve ulusçu bir yorumudur

Burckhardt'a göre tarihte bir anlam aramak ya da bir ilerlemeden söz etmek anlamsızdır.

Burckhardt'a göre sürekli değişen tarihte tekrar eden tipleri aramak gereklidir. Ama bu tekrar doğadaki gibi bir tekrar değildir; tarihte döngüsel anlamda tekrar eden hiçbir şey yoktur, tarih sürekli değişir. Ama bu sürekli değişim içinde birbirine benzeyen tipler bulunabilir.

Burckhardt'a göre tarih bilimden çok sanata benzediğinden tarihe estetik bir tavırla, sanatsal bir anlamayla yaklaşmak gerekir.

Burckhardt tarihin özünü değişmede görmüştür, ilerlemede değil. Tarih sürek¬li değişip duran bir süreçtir. Tarihte olaylar, kültürler, halklar ve devletler sürekli birbirlerinin yerini alıp dururlar.











ÜNİTE 7
TARİH FELSEFESİ ELELŞTİRİLERİ POZİVİTZİM KARŞITI TARİH FELSEFESİ
ANTİPOZİTİVİST TARİH ANLAYIŞI
Antipozitivizm, pozitivist bilim ve tarih anlayışına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır,
Tarih bilgisinin epistemolojik olanağı kendine özgü yöntemler üzerinde yeniden temellendirilmesiyle ortaya çıkacaktır.
Doğal olgular matematiksel denklemlerle ifade edilebilirler, oysa tinsel olgular, yani tarihsel olgular mantematiksel denklemlerle açıklanamazlar.
Doğa nedensel ilişkiler kurularak incelenebilecek bir doğal olgular alanıyken tarih teleolojik olarak incelenebilecek tinsel varlık alanıdır.
TARİH BİLİMİNİN OLANAĞINA İLİŞKİN GÖRÜŞLER
Wilhelm Dilthey
Wilhelm Dilthey (1833-1911) Alman Tarih Okulu içerisinde yetişmiş ve tarihsellik konusuna eğilmiş olan düşünürlerdendir
Dilthey Antikçağdan beri geleneksel theoria-historia karşıtlığı içinde tarihin bilim olarak görülmediğini dile getirerek tarih bilimine bir temel vermek üzere yola çıkar.
Dilthey insani-toplumsal dünyaya ve tarihe yönelen; olması gerekeni değil, olanı söyleyen bilimlerin olanağına ilişkin yeni bir bilgi kuramı ortaya koymanın gerekliliğini ileri sürer.
Bu bilimlerin yöneldikleri olaylar özleri gereği doğa olaylarından farklıdır. “Bu durumda insani-toplumsal olaylara olan gö¬züyle, yani olgu olarak bakabilecek etkinlik olarak geriye, kendisine bir türlü ‘bi¬lim’ statüsü tanınmayan tarihçilik kalıyor”

Dilthey’a göre akıl tarihseldir. Çünkü akıl tarihsel-psikolojik bir varlık olarak insanın aklıdır. Bu yüzden de Kant’ın Saf Aklm Eleştirisi’ne bir yanıt olarak Tarihsel Aklm Eleştirisi adlı yapıtını yazmak istemiştir.

Dilthey Kant'ın “saf akıl” anlayışına karşı çıkar, Dilthey'a göre akıl saf değil, tarihseldir

Dilthey'a göre modern bilgi kuramı (epistemoloji) insani-toplumsal olana ilişkin bir bilimin olanağı hakkında bir temel oluşturamamıştır. Bu yüzden de tinsel olguların kavranma olanağı için yeni bir bilgi kuramı gereklidir.
Dilthey'a göre bilen özne her zaman tarihin ürünüdür ve toplumsal bir varlıktır.
Doğa kendi başınalığı içinde bize yabancıdır, biz onu kendi tasarımlarımıza göre bildiğimiz için ancak göreli olarak biliriz, oysa tarih tümüyle bize ait bir şey olarak bize kendi başınalığı içinde verilidir.

Dilthey “tinsellik” kavramını “tarihsellik” ile eş anlamlı kullanır

insani ve tarihsel olan gerçekliği doğa bilimleri değil, tin bilimleri inceler
Ona göre dış dünya yalnızca tasarımlanan bir gerçeklik olarak fenomen ola¬rak kalır (Dilthey 2011: 17). Bu yüzden de dış dünyadaki nedensel süreçleri yete¬rince bilemeyiz.

İnsan “yaşama” içinde belirlenmiş bir varlıktır ve bu “yaşama” da tarihsel ola¬rak oluşan bir şeydir. Tarihsellik ise doğadan farklı bir şey olarak “tinsellik”ten farklı bir şey değildir.
Dilthey bu tarihsel varlığa “tinsellik” der ve bütün insan yaşamını belirleyen bir yapı olarak tinselliği öne sü¬rer. Böylece tinselliğin ortaya çıkışıyla doğa alanından çıkılıp tarih alanına geçilir. Tinsellik alanında doğa alanındaki mekanik değişmelerin zorunluluğuna karşıt olarak istence dayalı özgür eylemler vardır. İnsan bu tinsellik ve tarihsellik alanın¬da, “doğanın akışındaki boş ve ıssız tekrarı bilinç yoluyla aşar ve bilincinin tasa¬rımları altında kendi tarihsel gelişimini kurar” (Dilthey 2011: 25). Dilthey tin bilim¬lerinin konusu için de “işte, tin bilimlerinin konusu, tamamen insani/tarihsel olan bu gerçekliktir” der.

Tarih doğa gibi teorik akılla kavranamaz ancak tarihsel akılla kavranabilir..

Her çağ kendi içinde biriciktir, tamdır, bütündür. Bu yüzden degenelleştirilemez. Her çağı kendi biricikliği içinde anlamak gerekir.


Yazılı yapıtlar nesnelleşmiş tinselliklerdir
Dilthey belirli bir tarihsel döneme ait, ya da bizimkinden farklı bir tinselliğe ait yazılı yapıtları yorumlayarak anlamaya “hermeneutik” der.

Tarihin bir başının ve sonunun olduğuna ilişkin anlayış Ortaçağ Hristiyan inancının etkisiyle Augustinus tarafından ileri sürülmüş ve 19. yüzyılda çok etkili olmuş bir anlayıştır. Dilthey bu anlayışı eleştirir.

Tarihsellik hem insanı yapan hem de insanın yaptığı bir şey olarak tinselliktir
Tarih bilgisine giden yol onu yaşa¬maktan, yeniden zihinde canlandırmaktan ve anlamaktan geçer. Bu yüzden tarih¬teki a pirori olan bile öznel kalmak zorundadır,

Benedetto Croce ve Yeni Hegelci Tarih Anlayışı
Benedetto Croce (1866-1952) bir Hegelci olarak felsefeyi salt kavramsal bir etkin¬lik olarak görse de Hegelden bir noktada ayrılır. Ona göre Hegel bütün gerçekli¬ği kavramsal ve mantıksal olana indirgemiştir (Özlem 2012: 214). Croce’ye göre gerçekliği salt mantıksal olarak görmek gerçekliğin mantık dışı yanlarını ve çeşitli¬liğini, karmaşıklığını basite indirgemek demektir.
Croce ye göre tekili tanıtıma yolu olan sezginin tümeli tanıtıma yolu olan akla önceliği vardır.

Akıl tümel olanı kavrar, sezgi ise tekil olanı kavrar. İn¬sanın ilk ve dolaysız bilme etkinliği tekil olanı tanımaya yönelik olan bir etkinlik¬tir. Croce’ye göre yalnız bir tür yargı vardır, o da tekil tarih yargısıdır. Başka bir de¬yişle, “her gerçeklik tarihtir ve her bilgi tarih bilgisidir”

Croce'ye göre tarih insan tininin oluşması sürecidir, insan bu tinselliğin ürünü olarak onun içine gömülmüş durumdadır.

Croce’ye göre tarih böyle bir sentez işleminden ibarettir, tarih insan tininin kendi tinselliğini gitgide zenginleştirmesi ve oluşturması sürecidir (Özlem 2012: 216).
Croce’ye göre tarih insanın yaşadığı yerdir, yuvasıdır. Bu yüzden de tarihsel bil¬gi şimdide yaşadığımız bu yerden geçmişe yönelmenin ürünü olarak ortaya çıkar.

Croce'ye göre bütün tarihler çağdaş tarihtir, çağdaş olma tarihin karakteridir.
Croce’ye göre tarihçiler ne zaman kanıtın ötesine geçerek tahminlerde bulunmaya ya da ki¬şisel duygularını dile getirmeye başlasalar tarihi hep romantikleştirmiş ve şiirleştir- mişlerdir. Oysa gerçek tarih olası olana ya da olanaklıya açıklamalarında yer ver¬mez, gerçek tarih sadece kanıta dayalı olmalıdır.




Robin George Collingwood
İngiliz felsefeci Robin George Collingwood (1889-1943) tarihin konusunun düşü¬nülmüş olmakla tarihin konusu olabileceğini ileri sürmüştür.
Collingwood'a göre her tarihsel döneme egemen olan ideler vardır ve biz her bir dönemi o dönemlere egemen olan düşünceyi kavradığımızda anlarız. Bu yüzden de her tarih düşünce tarihidir.
Collingwood’a göre tarih asla bir doğa bilimi olamaz çünkü tarihin ele aldığı kendine özgü nesnesi aynı zamanda tarihin öznesidir, Tarih nesneyi değil özneyi konu edinir, Tarihçi kendi kişiliğinin tarihsel bir kişilik olduğunun bilincinde olan ve bu bilinçle tarihteki kişilere ve düşüncelere yönelen bir insandır; bu yüzden de tarihçinin tavrı doğa bilimcinin tavrından farklıdır, tarihçinin tavrı doğa bilimine uymaz (Özlem 2012: 218), Tarih bilimi doğal olguların değil, insani olanakların, in¬sani olguların bilimidir.

Collingwood'a göre evrensel bir tarih felsefesi olanaksızdır. Bu yüzden tarih felsefesi aslında tarih biliminin felsefesi olarak bu bilimin olanağını ve yöntemlerini soruşturan bir alan olabilir

Collingwood'a göre tarihçi hem olayın dışı ile hem de olayın içi ile ilgilenir.

Tarihçi salt olaylarla ilgilenmez tarihsel kişiliklerin eylemleriyle ilgilenir ve ey¬lem de olayın dışı ile olayın içinin birliğidir
Tarihçi olayın dışı ile, olayın içiyle olan ilişkisi bakımından ilgilenir.
Tarihçi tarihsel bir olaya karşıdan değil, olayın içinden bakar, Tarihçi doğa bilimcisinin yapmasına gerek olmayan ve aynı zamanda yapamayacağı bir şeyi yapar, Bu yüzden tarihçinin doğa bilimcisine öykünmesi gerekmez.

Tarihçi ne olup bittiğini bilince neden olup bittiğini zaten bilir”
Collingwood'a göre tarihçi bir olayın ne olduğunu bilince neden olduğunu da bilir.
Collingwood'a göre tarihte bir olayın nedeni yine bu olayın kendisidir. Doğa biliminde ise bir olayın nedeni bu olaydan başka olan diğer bir olaydır.
Her tarih geçmiş düşüncenin tarihçinin kafasında yeniden canlandırılması işidir ve Collingwood'a göre tarihte kullanılabilecek tek yöntem de geçmiş yaşantının zihinde yeniden kurulmasıdır.
Collingwood'a göre doğa biliminin nesneleri bugün de düşünebildiğimiz anlamda öncesiz-sonrasız nesnelerse tarih bilgisinin nesnelerini de bugün düşünebilidiğimiz için öncesiz-sonrasız olarak kabul etmeliyiz.
Collingwood'a göre geçmişte olup bitmiş olayları anlamak amacıyla zihnimde yeniden canlandırmaya ve o olaylarda dile gelen düşünceyi yakalamaya yönelik her türlü düşünüş tarihseldir
Collingwood'a göre bir başkasının zihnini ya da bir topluluğun, bir çağın ortaklaşa zihnini bilebilmenin tek yolu zihinde yeniden canlandırma biçimindeki tarihsel yöntemdedir.
Collingwood'a göre tarihsel değişme bir düşünme biçiminden ötekine giden bir değişmedir ve bu anlamda geçmiş düşünme biçimleri ölü değildir, şimdide yaşamaktadır. Collingwood’a göre geçmiş ölü değildir, şimdi de yaşamaktadır. Burada doğal süreç ile tarihsel süreç ayırımı da ortaya çıkar. Doğal bir süreç içerisinde geçmiş, yerini başkasının aldığı ölü bir geçmiştir.

ÜNİTE 8 ÇAĞDAŞ TARİH FELSEFESİ VE SORUNLARI
TARIHSELCILIK-TARIHSICILIK TARTIŞMASI
Tarihselcilik-tarihsicilik tartışması tarih felsefesini olanaksız gören filozoflar tarafından tarihsiciliğin bir sorun olarak ele alınmasıyla ortaya çıkmıştır. 20. yüzyılda ‘tarih’ kavramı bir yandan tarihselcilik-tarihsicilik tartışması bağlamın¬da ele alınırken diğer yandan da tarih biliminin yöntembilgisi açısından ve “tarih nedir?” sorusuna verilen yanıt bakımından ele alınmıştır. Özellikle tarihselci filozofların tarihsici olarak adlandırdıkları felsefeleri eleş¬tirmesiyle başlamış bir tartışmadır. Yine tarihin döngüsel mi olduğu yoksa çizgi¬sel mi ilerlediği sorunu da tarih felsefesinin çağdaş sorunları arasında bulunur. Tarihsicilik (historicism) sözcüğünü tarihi mutlak ve zorunlu olarak ele alan idealist ve materyalist felsefelerin tarih anlayışının eleştirisi bağlamında ilk kez kullanan Friedrich Nietzsche'dir. idealist, Materyalist ve Pozitivist tarih felsefeleri tek bir ilkeyle bütün tarihi açıklamaya yönelen tarihsici tarih felsefeleridir. Tarihselcilik her tarihsel olayı içinde bulunulan çağa özgü koşullardan hareketle açıkladığından bir tarihsel olaya tarih dışından mutlak bir ölçütle bakılmasına karşıdır. 19. yüzyılda Tarihselcilik (historism) sözcüğünü ilk kez kullanan kişi Novalis'tir. Croce tarihi bütününde açıklamaya çalışan tarih felsefelerini tarihselci bakış açısından tutarsız görür. Tarihsel olan bir varlık, ona göre, tarihin bütünü hakkında konuşamaz; bu yüzden de tarih felsefesi olanaksızdır. tarihselcilik şunu şöyler: Tüm insani olaylar eğer tarihin içinde ortaya çıkıyorlarsa tarihseldirler. Başka bir deyişle içinde ortaya çıktıkları çağın koşulları demek olan tarihsel koşullara bağlıdırlar. Tarihselciliğin karşısında yer alan tarihin bütünü hakkında konuşan ve tarihte sıkı bir belirlenim¬cilikle bir ilerleme ya da bir ereğe doğru gelişme gören düşünceler ise “tarihsici¬lik” diye adlandırılır. Tarihe yönelimleri bakımından birbirine karşıt olan iki eğilim tarihselcilik ve tarihsicilik arasındaki tartışma tarihin bütününde bilinip bilinemeyeceğine ilişkin tartışmadır. Tarihin bütünüyle bilinemeyeceğine yönelik epistemolojik eleştiri tarihin bütününe ilişkin kavrayışımızı değerlendirebilecek elimizde nesnel ve mutlak ölçütlerin bulunmadığını, çünkü bu ölçütlerin kendilerinin de tarihsel olarak göreli ve öznel olduğunu ileri süren düşüncedir. Tarihsiciler tarihte genellikler bulamayacakları için tarihe kendi ürettikleri genellikleri koymuşlardır ve bu tümel kavramlar ve ilkelerle tarihin tümünü bilmeyi olanaklı görmüşlerdir. Oysa Croce'ye göre bu ilkelerin kendileri de onları üreten zihinlerin tarihsel olmalarından dolayı tarihseldir. Tarihselcilik tarihsiciliğin tersine tarihe ilişkin mutlak bir açıklama yapılamayacağını belirtir. Tarihte ortaya çıkan bir ilkeyi mutlak olarak belirleyebilecek bir ölçütten yoksun olduğumuz için tarihsiciliğe epistemolojik bir itiraz yöneltir. Tarihselciliğe göre tarihsiciliğin çelişkisi tarihin içinde ortaya çıkanın kendisini tarihin dışında görmesinden kaynaklanan bir çelişkidir. Kötü ve iyi tarihselcilik ayırımı yapan düşünürlerin kötü tarihselcilikle kastettikleri tarihsiciliktir. Rothacker'in tarihsicilik dediği düşünceye Troeltsch kötü tarihselcilik demiştir. Troeltsch'ün tarihselcilik dediği olumlu anlamda olan iyi tarihselcilik ise Dilthey’ın tarihsel görelilik anlayışına karşılık gelir. Tarihsel görelilik ile tarihsel mutlaklık birbiriyle bağdaşmaz iki görüş olduğundan mutlakçı ve bütüncü tarihselciliğe tarihsicilik de denmiştir. Popper tarihsiciliğin bilimsel ve mantıksal olarak bütün savlarının geçersiz olduğunu ileri sürmüştür. Popper'e göre tarihte öndeyide bulunmak kehanetten farksızdır. Tarihselciliğin her şeyi göreli kılan tümel ilkesinin tarihe bağımlı olup olmadığı sorunu, Husserl'i, tarihselciliğin, eleştirdiği tarihsicilikle aynı hatayı yaptığı eleştirisine yöneltmiştir. Tarihselcilik her şey görelidir derken genel geçer bir yargı vermekle kendisiyle çelişmiş olur.
DÖNGÜSELLİK-ÇİZGİSELLİK TARTIŞMASI
Tarih üzerine yapılan tartışmalardan birisi de tarihin çizgisel bir süreç mi yoksa döngüsel bir süreç mi olduğu sorunu üzerinedir. Antikçağ tarih anlayışı tarihin tıp¬kı doğa gibi döngüsel bir süreç olduğunu düşünmüştü. 20. yüzyıl başlarında çizgisel tarih anlayışını eleştiren döngüsel tarih anlayışı Oswald Spengler (1880-1936) ve Arnold Toynbee (1889-1975) ile yeniden günde¬me gelmiştir. Spengler çizgisel tarih anlayışlarının tarihte bir erek aradıklarını oysa tarihte bir erek olduğunu varsaymanın anlamsız olduğunu ileri sürmüştür. Ona gö¬re tarih tıpkı doğa gibi kör rastlantılı süreçlerin rol oynadığı bir alandır.
Tarihte kültürler gelişigüzel doğarlar, yaşarlar ve ölürler. Spengler tarihte üç değişik gelişme basamağı olduğunu söyler: 1. Metafizik-dinsel yüksek kültürler, 2. Simgeci erken kültürler, 3. Sivil geç kültürler. Çizgisel tarih anlayışı döngüsel tarih anlayışının tersine tarihte bir belirli bir noktaya doğru bir ilerleme, çizgisel bir gelişme görür. Döngüsel tarih anlayışını savunanlar 20. yüzyılda Spengler ve Toynbee'dir. Spengler’e göre tarihte erek olmamasının nedeni tarihin raslantıya dayalı oluşudur. Spengler'e göre her kültür bir organizma gibi doğar, yaşar ve ölür. Bir kültürün yaşamındaki aşamaların ardarda gelişi bir organizmanın yaşamındaki aşamaların ardarda gelişi gibidir. Toynbee'ye göre bütün toplumlar döngüsel süreçlerden geçerek doğar, gelişir ve yıkılırlar. Toynbee'ye göre uygarlıklar birbirine dönüşerek ya da birbiri içine geçerek yeni biçimlere değişemezler, her uygarlık başkasından kesin sınırlarla ayrılabilmelidir. Toynbee de Spengler gibi tarihe doğalcı bir bakış açısıyla bakmıştır. Ona göre de tarihin konusu birimler olarak toplumlar ya da kültürlerdir, ama Spengler gibi kültürleri birbirlerinden yalıtılmış olarak görmemiştir. Toynbee tarihi yasa-koyucu bilimler ile şiir arasında bir yer¬de görür. Tarih kültürleri karşılaştırmalı olarak ele alan bir bilimdir. Tarihin nesne¬si olan kültürler de dinamik yapılardır. Bir uygarlık ortaya çıktıktan son¬ra, bunu gelişme dönemi izler, sonra bir kırılma yaşanır ve o uygarlık dağılmaya, parçalanmaya başlar. Toynbee’ye göre bir uygarlığın ortaya çıkışı, doğuşu onun çevresine, doğal, coğrafi ve siyasi-toplumsal çevresine meydan okumakla olacak¬tır.
TARİHTE ZORUNLULUK-OLUMSALLIK TARTIŞMASI
Tarihin zorunlu mu yoksa olumsal mı bir süreç olduğu, tarihsel olguların kaçınılmaz olup olmamasına bağlı olarak ele alınır. Nietzsche, Foucault, Berlin ve Rorty gibi dü¬şünürler tarihsel olanın kaçınılmaz olmadığını ileri sürmüşler ve tarihi olumsal bir süreç olarak ele almışlardır. Tarihin geri döndürülemez bir ilerleyişi olup olmadığı bu bağlamda tartışılan temel konudur. Tarihin olumsal bir süreç olarak rastlantıya dayalı olgular dizisi olduğunu ileri süren düşünceye de 20. yüzyılda bazı eleştiriler gelmiştir. Sözgelişi Edward H. Carr tarihin rastlantılardan oluşmuş bir olgular dizisi olamayacağını söyler. Çünkü tarih¬te bugün olanlar geçmişte olanların bir sonucudur. Carr’a göre tarihte olgular ara¬sında neden-etki ilişkileri kurulabilir. Carr'a göre tarihte her olgunun rastlantı eseri meydana gelmediğini ileri sürmek tarihsel oluşa geri döndürülemezlik anlamında bir zorunluluk yüklemek değildir. Tarihin zorunlu mu yoksa olumsal mı olduğu tartışması tarih felsefesinde insan özgürlüğü temelinde sorgulanmaktadır.
ÇAĞDAŞ (POSTMODERN) TARİH ANLAYIŞLARI
20.yüzyılda yapısalcı (structuralist) tarih anlayışı tarihsel olgular arasında yasalılık- rastlantılılık tartışmasını bir yana bırakıp bir dilin, bir kültürün, bir toplumun yaşa¬ma tarzının kavranması gerektiğini ileri süren bir düşünce akımıdır (Özlem 2012: 246). Bu yüzden de yapısalcılar daha çok dilbilim ve etnoloji çalışmalarına yönel¬mek gerektiğini ileri sürer.Modern sonrası dönemde ortaya çıkan ve modern tarih anlayışını eleştiren çağdaş tarih eleştirileri postmodern tarih anlayışlarıdır.Yapısalcılık tarihi ardarda gelen toplumsal-dilsel- kültürel yapılardan oluşan ve bu yapıların farklılığından dolayı süreklilik göstermeyen kesintili bir süreç olarak ele alır. Claude Levi-Strauss’a göre ise tarihçi geçmişe çağının ya da kendisinin eğilim ve talepleriyle yaklaşmamalıdır çünkü bunu yaparsa bir dönemin kendine özgü yapısını değiştirerek o dönemi kendi çağının ilgi ve çıkarlarına göre yorumlamış olur. Michel Foucault da modern tarih anlayışını eleştirmiştir. Ona göre çizgisel ta¬rih anlayışı nedenselci düşüncenin bir ütopyasıdır; bu yüzden insanın ilgi ve yöne¬limleri ile tarih kavramı ayrılmalıdır. Hermeneutik tarih anlayışı ise daha çok Dilthey Okulunun etkisinde ortaya çık¬mış bir düşünce akımıdır. Martin Heidegger Dilthey’ın yaşama kavramı yerine “varoluş” kavramını koymuştur. İnsan varoluşunun temel yönelimi de insanın kendisini ve yapıp ettiklerini anlamaya çalışmasıdır. Hermeneutik, bir yöntem olarak, yazılı metinleri yazıldıkları dil ve tarihsel dönemdeki anlamıyla yorumlayarak anlama yöntemidir. Hermeneutik tarih anlayışı her tarih yazımının göreli olduğunu ileri sürer. Buna göre geçmişe ilişkin bütün yorumlar bugünün tini ile yapılmış yorumlardır. Yarının tini aynı geçmiş olguları farklı yorumlayacaktır. Dil tarihsellik ve tinselliğin kendisini dışa vurduğu, nesnelleştirdiği ortamdır, her şey bize dilsellik içinde verilidir. Hans Georg Gadamer’e göre ise tarih bizi önceden belirleyen şeydir. Ona gö¬re tarih olmuş ve olmakta olduğumuz her şey olarak bizi belirleyen şeydir. Varoluşçu hermeneutik tarih anlayışının savunduğu tarihselcilik ile Dilthey’ın hermeneutik tarihselciliği birbirinden farklıdır. Varoluşçu hermeneutik Dilthey’ın tarihsel göreliliğinin tersine kendi çıkış noktalarının dogmatik varsayımlar olduğunu kabul etmiştir. Bu yüzden tarihin bütününe ilişkin felsefi bir yorumu olanaklı kabul etmişlerdir. Varoluşçu hermeneutik anlayışta halının bir kenarına basıldığında halının bütününe bir adım atılmış olacağı varsayımından hareketle tarihin bütünü üzerine konuşmak olanak¬lı kabul edilmiştir. Tarih salt kavramlar ya da yasalarla açıklanabilecek bir süreç olarak görülerse tarihte tahakkümün nasıl ortaya çıktığı belirsiz kalır. Bunun için tarihe insanın egemenlik kurma tutkusu açısından da bakılmalıdır. Frankfurt Okulu filozoflarına göre tarihte genel bir dünya planı bulmak olanaksızdır. Aslında Frankfurt Okulu'nun tarihsellik eleştirisini bir akılcılık eleştirisi olarak da görmek gerekir.
Cevapla
  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Görüntü
    Son mesaj
  • Bilgi
  • Kimler çevrimiçi

    Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 5 misafir