Kamu amme hukuku şemaları

HUKUK DERS NOTLARI

DERSİN MUHTEVASI

 

KAMU (AMME) HUKUKU ŞEMALARI  

Ø   Fıkıhta, günümüzde yaygın olarak sınıflandırıldığı şekliyle bir özel hukuk, kamu / amme hukuku ayırımı yoktur. Hukuk en genel anlamıyla haklar demek olduğundan ve fıkıh haklara ilişkin hususları da düzenlediğinden, özel hukuk-kamu hukuku şeklinde bir ayırıma sahip olmasa da, hakları düzenleme alanı içerisinde tutar. Fıkıhta haklar genel olarak Kulların Hakları (hukuku’l-ibad), Allah Hakları (Hukukullah) ve Karışık Haklar (hukuku’l-muhtelit) olarak sınıflandırılır. Günümüzde kamu / amme hukuku denilen alan, genel olarak Hukukullah dairesi içerisinde ele alınır.

 

Ø  Yaşanılan hayatta karşılaşılan olayların çeşitliliği ve çokluğu, hukukun da buna uygun bir biçimde bir takım alt dallara ve bölümlere ayrılmasını gerektirmektedir. Bu zorunlulukla ilgili olarak Yavuz Abadan şu tespitlerde bulunmaktadır:

·         “Fert, ev ve aile hayatında her gün alıp satma, kiralama, nişanlanma, evlenme, mirasa konma, rein alma ve verme vs. nevinden türlü hukuki hadiselerle karşılaşır, bunların her biri aile hayatını ilgilendiren çeşitli hukuki meseleler doğururlar. Bunların yanında fertleri ilgilendiren bir çok yurt meseleleri de vardır. Yeni bir hükümetin kuruluşu, kabiende dğişiklik, şehir ve millet meclisi seçimleri, suçluların takibine, seyrü sefere, seyahat ve ikamet imkanlarına vs. taalluk eden ve kanun, nizamname ve tedbirler, aile hayatı dışına taşan geniş bir münasebet çerçevesinin en canlı ve meraklı safhalarını teşkil ederler.

·         Ferdin doğrudan doğruya yahut dolayısıyla alakadar olduğu bütün bu hukukî hadiselerin üç mihrak etrafında toplandığı meydandadır.

1)      Bu hadise yığınlarından birinci grup, ferdin şahsî hayatını, aile çerçevesi içindeki yaşayışını ilgilendiren meselelerden terekküb eder. Bütün bu meselelere ait hukuk esasları da, adına özel hukuk veya hususiye hukuku dediğimiz geniş bir sahayı çerçeveler

2)       İkinci grup, ferdin vatandaş sıfatı ile ilgili olduğu iç siyaset ve memleket işlerini ihtiva eder. Bu sahaya giren münasebetler başta anayasa olmak üzere kamu hukuku veya amme hukukuk kaidelerince tanzim olunur. Bu iki büyük grup iç hukuk mefhumu altında birleşerek büyük bir bütün teşkil ederler

3)       Üçüncü grup içerisine başta dış siyaset hadiseleri girer. Burada devletlerin ve çeşitli devlet ve milliyetlere mensup fertlerin birbiri ile münasebetleri bahis konusudur. Bu münasebetler devletler yahut milletler arası hukuk olmak üzere enternasyonel hukukun mevzuudurlar

·         İlk defa olarak Roma Hukukunda amme hukuku ve şahıs hukuku ayırımının yapıldığı görülür. Roma hukukunda yer alan ve hukuki ilişkilerdeki menfaat ve fayda değerlendirmelerine göre gerçekleşen bu sınıflandırmaya göre hukuk: amme menfaati ile ilgili Devlete ait olan hukuk, devlet hukuku da denilmesi mümkün olan amme hukuku ve şahsi menfaat ile ilgili fertlerin menfaatlerine ilişkin hukuk olarak tarif edilmesi mümkün olan özel hukuk şeklinde ikiye ayrılmaktadır.

 
1-Kamu (Amme) Hukuku Nedir?

Kamu / Amme Hukuku, devletin veya diğer amme hükmî şahıslarının kuruluşlarında ve birbirleriyle ya da özel hukuk şahısları ile doğrudan doğruya kamu yararı sağlamak amacıyla giriştikleri münasebetlerinde uygulanan hukuk kurallarının bütünü, bu kurallarla ilgili hukuk kurumları ve bu kurallarla, kurumları inceleyen hukuk ilim dalına verilen isimdir.

–       Ali Fuat Başgil amme hukukunu şöyle açıklamaktadır: “Amme Hukuku, Devlete tatbik olunan hukuk kaidelerinin hey’et-i mecmuası, devlete tealluk eden hukuk, devlet hukuku demektir. Bu hukukun mevzuu bizatihi devlet, devket teşkilat ve uzuvları, hükümet ve idare faaliyetleri ve bunlarla vatandaşlar arasındaki münasebetlerdir”.

·         Karaman amme hukukunu şöyle tanımlamaktadır: “Devlet makinasının işleyişini, devletin hakimiyet ve kudreti haiz bir hükmî şahıs sıfatıyla –hakiki ve hükmî- hususi şahıslar, yahut amme hükmî şahısları ile yahut da diğer devletlerle olan münasebetlerini tanzim eden hukuk

·         Değişik bir tanımlamayla Kamu hukuku en geniş anlamıyla, “siyasal bilimde bir araştırma alanı olarak” ele alındığında, siyaset ya da Devletle ilgili tüm hukukî olguların incelenmesini içerir.

·         kamu hukukunun temel konusu devlettir. Böyle olunca devletin kurum olarak yapısı, organları, hükümet ve idaresi, idarenin faaliyetleri ve fert-devlet ilişkileri amme hukukunun kapsama alanı altına girer.

 
AMME HUKUKU’NUN ALT DALLARI Ø  Anayasa Hukuku , İdare Hukuku , Ceza Hukuku , Yargılama Hukuku, Devletler genel hukuku , Vergi Hukuku , İş Hukuku  
Din, Ahlak ,Hukuk

 

·         insan, akıl, irade, konuşma, düşünme gibi nitelikleriyle diğer varlıklardan ayrılan ve temelde yaratılmışlığın izlerini taşıyan bir varlıktır. Yani tek başına kendi kendine yetebilen, bütün ihtiyaçlarını karşılayıp, kimseye muhtaç olmadan yaşayabilecek bir varlık değildir

·         varlığını ancak çevresindeki diğer insanlarla ve içinde yaşadığı tabey’atla anlamlandırabilen insan için, diğer insanlarla birlikte olmak, birlikte hareket edebilmek ve yaşayabilmek demek olan insanî dayanışma olgusu, açınılmaz bir kader olarak ortaya çıkmaktadır. Zira, insanî dayanışma olgusu, onun diğer insanlarla birlikte hayatını sürdürebilmek, istek ve arzularını tatmin edebilmek, gelişim ve tekamülünü sağlayabilmek konusunda zorunlu birlikteliğini ve toplumsallığını açıklayan temel olgudur. Dolayısıyla insan ister Aritotales’in tanımladığı, şekliyle Zoon Politicon (Siyasal Canlı), ister İbn Haldun’un tanımladığı şekliye tab`an medeni, isterse Farabî’nin tanımladığı şekliyle düşünen, isteyen ve bu nitelikleriyle kendi cinsinden olanlara yardım eden ve yardımlarına muhtaç olan bir canlı olarak tanımlasın, topluma, toplum hayatına muhtaç bir canlı olarak belirginlik kazanmaktadır.

·         insanın topluma olduğu kadar, toplumun da düzene ihtiyacı vardır denilebilir.

·         İnsanın diğer insanlarla ve toplumla ilişkilerinin düzenlenmesinde kendisinden yaralanılan kurallara sosyal düzen kuralları denilir. Bunlar da din, ahlak, görgü ve hukuk kurallarıdır. Bu kuralların (sosyal düzen kurallarının) amacı toplumu düzenlemek ve toplumu meydana getiren fertlerin rahat, huzur ve mutluluğunu gerçekleştirmektir.

       * sosyal düzen kuralları genel, sürekli ve müeyyideli emirler şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bu kurallara kısaca değinelim:

 

1.Din Kuralları : insan ile Tanrı arasındaki ilişkileri düzenleme hedefine yönelik, Tanrı’nın yeryüzünde insanlardan yapmalarını beklediği gayeleri gerçekleştirmelerinde yardımcı olacak nitelikte göndermiş olduğu kurallar niteliğindeki din kuralları, sadece Tanrı-insan ilişkilerini düzenlemekle kalmayıp, insanlar arası ve insanın diğer varlıklarla ilişkilerini de düzenlemeyi amaç edinen kurallardır. bu kuralların müeyyidelerinden bir kısmı bu dünyaya yönelik olsa da büyük bir çoğunluğu öte dünyaya yöneliktir. din kurallarını vaz eden Tanrı’dır ve bunu elçileri kanalıyla insanlara iletir; Tanrı’nın elçileri de bu kurallara uymakla yükümlü olmakla birlikte, bu kuralların insan hayatına hakim olmasında açıklama yetkisine sahiptirler. din kuralları: a) Tanrı-İnsan, b) İnsan ve Nefsi, c) İnsan ve toplum, d) İnsan ve Çevresi arasındaki ilişkileri düzenleyen kurallar bütünüdür.

2. Ahlak Kuralları: Arapça hulk lafzından türetilen ahlak kelimesi “seciye, tabey’at, huy” gibi anlamlara gelmektedir. tanımlardan biri: “İnsanda doğuştan var olan, terbiye ile değişmeye ve düzelmeye elverşili bulunan belli bir takım ruhî, kalbî hal ve niteliklere ahlak denir” şeklindedir. İslam Ansiklopedisinde ahlak için “insanın iyi veya kötü olarak vasıflandırılmasına yol açan manevi nitelikteki huyları ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışlar bütünü” ahlak kuralları, insanların kendilerine ve içinde yaşadıkları topluma karşı yükümlülüklerini düzenleyen kurallardır. Ahlak kuralları hakkında araştırma yapanlardan bir kısmı, ahlakı bireysel (sübjektif) ve sosyal (objektif) olmak üzere ikiye ayırarak ele alırlar. İnsanın kendisine karşı yapıp yapmamakla sorumlu olduğu davranışlar subjektif yada kişisel ahlak, insanların diğer insanlar ve topluma karşı hareketleri ise objektif

veya toplumsal ahlak kuralları olarak isimlendirilir. Bu durumda kişinin içinin saf ve temiz olmayı istemesi, dürütlüğü arzulaması, başkaları hakkında olumsuz düşünmekten kendisini engellemeye çalışması subjektif / kişisel ahlak kurallarından bir kısmıdır. Bunun gibi yoksullara yardım etmek istemesi, başkalarının düşüncelerine saygılı olması, başkalarına zarar vermekten kaçınması gibi tutumları da objektif / toplumsal ahlak kurallarındandır.

Böyle bir ayırımın doğru olmadığını söyleyen araştırmacılar da vardır. Bu ayırmın doğru olmadığını belirten Mukbil Özyörük konuyla ilgili şunları söylemektedir: “…ahlakı, ferdi ahlak ve sosyal ahlak olarak ikiye ayırmak bizce bir değer taşımadığı gibi, herhangi bir maksada da hizmet etmez. Ahlak ictimaîdir; ictimaî olmak mecburiyetindedir. Ancak, ahlak kaidelerini, doğrudan doğruya sosyal münasebetleri tanzim edenlerle, fertleri, sosyal münasebetlerin selametini temin için daha olgun ve mütekamil birer insan standardına yükseltmeğe matuf bulunanlar olarak ikiye ayırmak mümkün sayılabilir

 
 

 

3. Örf, Adet ve Görgü Kuralları

 

 

 

Örf ve adet kurallarına uyulmadığı taktirde müeyyidesi çoğunlukla manevi olmakla birlikte, kimi zaman hukukunda bu kuralları dikkate alması nedeniyle maddi müeyyidleri de olabilmektedir.

Bir örf ve adet kuralının hukuk taraıfndan dikkate alınması için: 1) Kesinlik, 2) Akla uygunluk, 3) Kanuna veya hukuk sisteminin genel esaslarına aykırı olmamak, 4) Süreklilik, 5) Eskilik, 6) Genel inanç, şartlarını taşıması gerekli görülmektedir.

Görgü kuralları ise, fertlerin birbirleriyle karşılaştıklarında nasıl tavır almaları gerektiğini belirleyen, konuşma, yeme, içme, oturma, giyinmeye ilişkin

davranış kurallarıdır. Müeyyide bakımından manevi nitelikli olarak değerlendirilmesi mümkün olan bu kurallara muaşeret kuralları da denilir.

Görgü kurallarına uygun hareket etmeyen kimseler için, yani bu kurallara uymayanlar için müeyyide olarak genelde “görgüsüzlük”, “kabalık”, “nezaketsizlik” gibi aşağılayıcı terimlerle kişinin nitelenmesi söz konusu olmaktadır.

 
 

4. Hukuk Kuralları 

* kişilerin doğrudan doğruya diğer insanlarla, kişilerin toplumla ilişkilerini düzenleyen, devlet kudreti tarafından desteklenen hukuk kurallarıdır.

* müeyyide bakımından en güçlü olan kurallardır

* devlet gücü her zaman hissedilmektedir.

* toplum hayatı ve hukuk birbirlerinin varlık sebebidir.

 

 
5. Hukuk Kuralları ile Diğer Sosyal Düzen Kurallarının Karşılaştırması    
a.     Din ve Hukuk Kurallarının Karşılaştırması:

–           din kuralları ile hukuk kuralları bir çok alanın düzenlenmesinde iç içe geçmiş durumdadır. Söz gelimi hırsızlık hem dinen hem de hukuken suç olarak kabul edilen fiillerdendir.

–          Söz gelimi ibadetlerle ilgili esaslar hukuka konu olmadığı gibi, bir işyeri açan kimsenin yapması gereken hukuki muameleler de dine konu teşkil etmez.

–          İslam hukuku, yani fıkıh ibadetler alanını düzenleme alanı içerisine aldığı gibi, bir iş yeri açacak kimsenin bu işyerinde yapacağı ticari muameleleri, iş yeri açarken kazancının helal ya da harama yol açıp açmayacağı gibi hususları da düzenleme alanına almıştır.

–          Din kurallarının kaynağı ilahidir, Tanrı’nın iradesine dayanmaktadır. Hukuk kurallarının kaynağı ise beşerîdir, insanlara dayanır. Din kurallarının kapsamı, daha çok uhrevi boyutludur, hukuk kuralları ise tamamen dünyevi boyutludur. Müeyyide açısından ise din kuralları ahrete yönelik müeyyideler getirirken, hukuk kuralları maddi dünyevi müeyyideler getirmektedir.

 

 
b.     Ahlak Kuralları ile Hukuk Kurallarının Karşılaştırması:

–          Ahlak ve hukuk kuralları kaynak açısından beşerî olduğu için, ikisi arasında iç içelik çok büyük orandadır.

–          hukuk, ahlâkla hiçbir ilişiği olmayan, onun tanzim etmediği, edemiyeceği bazı sosyal münasebetleri tanzim etmektedir

Del Vecchio, ahlak ile hukuk arasındaki ilişkiyi şöyle ifade etmektedir: “Ahlakla hukuk arasında ayrılık ve bilhassa tenakuz değil, sadece tefrik olabilir. Hukukun ahlak tarafından men edilen bir çok şeylere cevaz verdiği doğrudur, fakat bu keyfiyet bir tenakuzu ifade etmekten uzaktır. Tenakuz ancak ahlaken

men edilen bir şeyin ifasını hukukun emretmesi halinde ortaya çıkabilir” Del Vecchio’ya göre ahlak da hukuk da örf’ten kaynaklanmaktadır, Hukuk objektif bir etik’tir. Ahlak ise sübjektif bir etik’tir

     – ahlak ile hukuk arasındaki karşılaştırmada şu hususlar öne çıkmaktadır:

1) Hukuk insana, gayri ahlakî hareketlerde bulunmayı hiçbir zaman emretmez;

2) Hukuk bazı hallerde ahlâkın emirlerini tekrarlar ve bu suretle bazan ahlâk kaidelerinin aynı zamanda bir hukuk kaidesi haline getirir;

3) Hukuk, bazı hallerde ahlâkın emirlerini benimsemez, onları maddî müeyyedelerle teminat altına almaz;

4) Hukuk, ahlâkî hiçbir vasıf veya ilişik göstermeyen pek geniş bir sahayı tanzim eder;

5) Ahlak kuralları, hukuk kurallarına göre daha kapsamlıdır;

6) Hukuk kuralları, şahıslara çeşitli hak ve sorumluluklar yükler, ahlak kuralları ise şahıslara yükümlülükler getirmesine karşın, herhangi bir yetki vermez;

7) Ahlak kurallarına uymamanın müeyyidesi manevidir, insanda vicdani rahatsızlık oluşturur, hoş karşılanmaz. Hukuk kuralları ise zorlayıcıdır. Hukuk kurallarının yapılmaması, ihlal edilmesi sonucunda maddi müeyyideler söz konusu olur.

8) Hukuk kuralları genel olarak yazılıdır, ahlak kuralları ise çoğu zaman yazılı bir metinle belirlenmiş değildir.

9) Ahlak kurallarına aykırı, hukuk kurallarının toplum düzeninin sağlanmasında etkisi fazla olamaz.

 
c. Görgü Kuralları ile Hukuk Kurallarının Karşılaştırması

Hukuk kuralları ile görgü kurallarının temel farkı müeyyide bakımındandır. Görgü kurallarının müeyyidesi manevidir. Bu kuralları uyulması toplum tarafından talep edilmektedir. Dolayısıyla toplumun fertler üzerine yaptırım gücü manevi baskı şeklindedir. Hukuk kurallarına gelince; gücünü devletten alır ve müeyyidesi de hem maddidir, hem de kişileri zorlayıcı niteliktedir. bunun yanında görgü kuralları kişilere bir takım sosyal yükümlülükler yükler, yetki vermez, hukuk kuralları ise fertlere hem bir takım haklar verir, hem de onları sorumluluklarla muhatap kılar.

 

 

 

 

 
BİRİNCİ BÖLÜM  HUKUK  
1. Hukuk un Tanımı

    Hukuk kelimesi Arapça “hak” kelimesinin çoğuludur. Hak ise sözlükte mastar manasında gerçek, sabit ve doğru olmak, gerekmek; bir şeyi gerçekleştirmek; bir şeye yakinen muttali olmak anlamlarına gelirken; isim olarak Allah, gerçek, sabit, doğru, salahiyet, vakıaya uygun, mülkiyet, varlığı kesin olan şey demektir. Bunun yanında mecazi olarak batılın zıttına da hak denilir.

      Ünlü Arap dilcisi Ragıb el-İsfehanî hakkın asıl anlamının mutabakat ve muvafakat olduğunu belirttikten sonra, başlıca dört anlama geldiğini söylemektedir: 1) Bir şeyi hikmetin gereğine uygun olarak icat eden. Buanlamıyla hak, cenab-ı Allah’ın bir ismi olmaktadır. 2) Hikmetin gereğine uygun olarak yapılan iş. Bu anlamıyla da Allah’ın bütün fiilleri hak olarak nitelenmektedir. 3) Bir şeye aslına uygun ve doğru olarak inanma. 4) Gerektiği şekilde, gerekli ölçüde ve gereken zamanda meydana gelen iş

Hakkın niteliği meselesinde pek çok kuram geliştirilmiştir.

a.      İrade Kuramına GÖRE hak: Hukuk düzeni tarafından bir kişi lehine bahş edilen irade gücü veya hakimiyetidir.

Buna göre irade gücüne sahip olan kimse, yani hak sahibi, bu gücü sayesinde başkalarının tutum ve davranışlarını yönlendirme imkanına sahiptir. fert, hukuk düzeni tarafından belirlenmiş sınırlar içerisinde kaldığı ve bunlara uygun hareket ettiği sürece, onun iradesi devlet taraıfndan korunur, bu korunan irade hak niteliği kazanmış olur. gayrı mümeyyiz şahıslara da hak sahibi olma imkanı vermesinden dolayı eleştirilmektedir.

b.    Menfaat kuramına göre hak: Alman hukukçularından Jhering’in savunduğu bu kurama göre, insanların iradelerini harekete geçiren harici sebepler araştırıldığında, bunların en önemlisinin menfaat olduğu görülmektedir. İnsan, ancak bir amaca ulaşmak için iradesini kullanır ve harekete geçer. Bu amaç ise çıkar, yani menfaattir. Buna göre hak, hukuk düzeni tarafından korunan menfaattir.

Karma Kurama göre hak: Gerek irade kuramı gerekse menfaat kuramının çeşitli yönlerden eksik olması ve eleştirilmesi, bu iki kuramı birleştirerek karma bir kuram ortaya konulmasına sebep olmuştur. Alman hukukçu Jellinek tarafından geliştirilen bu teoriye göre, bir menfaatin hak olabilmesi için, onun hukuk tarafından korunmuş olması gerekir, ancak tek başına bu yeterli değildir. Aynı zamanda bu menfaatin gerçekleştirilmesi, onun sahibinin yada temsilcisinin iradesine bağlı olmalıdır. Bu kurama göre hak: “insana, sahibi bulunduğu menfaati korumak üzere tanınmış olan irade kudretidir”. Bu teoriye göre hak, öyle bir menfaattir ki, onu temsil edecek ve koruyacak bir iradeye tanınan kudret vasıtasıyla hukuken himaye edilir. hakkın güce dayalı olduğu da söylenebilir. Hak ile güç ilişkisi konusunda Velidedeoğlu şunları söylemektedir:

–          “Hak ve güç, sürekli kavga eden fakat birbirinden geçemeyen ikiz kardeşlere benzetilebilir.

–          hakkın korunması için bir güç gereklidir. Bugün bu güç, eskiden olduğu gibi, birey gücü değil, toplum gücü, devlet gücüdür

Fıkıh açısından ele aldığımızda “sübut ve vücut” manasındaki sözlük anlamına uygun olarak, dinin ve hukuk düzeninin tanıdığı “yetki ve ayrıcalık” manasında terimleştiği söylenilebilir. Bardakoğlu, hak kavramının fıkıh literatüründeki yeri konusunda şunları söylemektedir:

–          “… hak kelimesinin kökünde “mutabakat” anlamı da bulunduğundan pozitif hukuk düzenince kişilere tanınan yetki ve imtiyaza hak denmesi, bir bakıma insan zihninde kendiliğinden mevcut olan hak, adalet ve doğruluk gibi aşkın kavram ve idelerle bu yetki ve güç arasındaki uyumu belirtmeyi, adalet idesinin beşeri ilişkilere ve hukuk düzenine izafi ve sübjektif karakterde de olsa yansımasını göstermeyi amaçlar. İnsan düşüncesinin derinliğinde her zaman için mevcut bulunan “olması gereken” fikri, hak kavramının fikrî ve felsefî boyutunu, toplum hayatına, beşerî ilişkilere yansıyan ve hukuk düzeni tarafından kişilere tanınan yetki ve imtiyazlar dabu kavramın maddî ve pozitif (vaz’î) boyutunu temsil eder. Bu iki boyut arasında olanla olması gerekenin uyumu ve uyumsuzluğu sürekli gündemdedir. Ancak İslam hukuk düşüncesinde, yasaların ve diğer hukukî-pozitif düzenlemelerin temel ilkelerde ve bazı özel alanlarda Kur’an ve Sünnet metinlerine dayanmakta oluşu ve kısmen dini karakter arz etmesi sebebiyle olanla olması gereken arasındaki bu çelişkinin asgari bir seviyede kaldığı söyleneilebilir

Hukuk, hak kelimesinin çoğuludur, sözlük anlamı itibariyle haklar demektir. hukuk kelimesinin mahiyetinin ne olduğunun ortaya konulmasında ortaya cıkan bazı tanımlar:

Ø  Hukuk, dünya ölçeğinde ilişkileri düzenlemek iddiasında olan kurallar demektir”.

“Hukuk, insanların kanuna, ahlak kurallarına, örf ve adetlere bağlı olarak fiil ve hareket serbestliğini tanzim eden usul ve Buna göre hukuku: “Toplumu oluşturan fertler arasında adalet, eşitlik ve hürriyeti sağlayarak, fertlerin birbirleriyle, toplumla ve devletle ilişkilerini düzenleyen ve kendisine uyulması kamu otoritesiyle sağlanan kurallar bütünü şeklinde” tanımlayabiliriz. hukuka riayet edilmediği taktirde, cebren hukuku geçerli kılmak mümkündür. Nitekim hukukun bu zorlayıcılık karakteri onu diğer bütün sosyal düzen kurallarından ayıran en önemli vasfıdır.

Ø  kaidelerdir”.

Ø  “Hukuk, toplum hayatını düzenleyen ve devlet müeyyidesi ile desteklenen sosyal kurallar bütünüdür”.

Ø  “Hukuk, adalete yönelmis toplumsal bir yaşama düzenidir.”

Ø  Hukuk, cemiyeti nizamlayan ve devlet müeyyidesi ile kuvvetlendirilmiş bulunan kaidelerin bütündür”.

Tanımları toparlayacak olursak hukukun sahip olduğu temel nitelikleri tespit edebiliriz:

1) Belirli bir ülkede yaşayan insanlardan oluşan toplumu düzenler,

2) Toplumu meydana getiren fertlerin birbirleriyle ve devletle olan münasebetlerini düzenler,

3) Devlet kudretini arkasına alarak, yaptırım gücünü kullanır,

4) Toplumda meydana gelebilecek haksızlıkları engellemek, adaleti ve eşitliği sağlamak amacını taşır,

5) Kişilerle ve devletle ilgili düzenlemelere sahiptir,

 

 

 
 

 1.

Hukuk un

Tan

ımı

2. İslam Hukuku / Fıkh Nedir?

İslam Hukuku adıyla okutulan bilim dalının, İslam literatüründeki adı fıkıh’tır.

   Fıkıh ve Hukuk arasındaki farka işaret eden Mehmet Erdoğan’ın şu tespitleri yerinde gözükmektedir:

Adalete hadim nizamın adı olmasaı gereken “hukuk” ise, insanların, yasalara bağlı olarak fiil ve hareket serbestliğini düzenleyen esaslar ve kurallar bütünüdür. Hukuk dendiği zaman, fıkhın aksine daha çok somut kurallar, şeklî şartlar, prosedür vb. akla gelir. Hukuk, fıkıhta olduğu gibi derinlemeisne bir anlama çabasını içermez. Öbür taraftan hukuk kendisini belli bir alanla sınırlar. Örneğin insan ve Allah arasındaki ilişkileri kendisine ilgi alanı olarak bile görmez, yasalara aykırılıkla ilgilendiği gibi, uygunlukla ilgilenmez. Yaptırım gücü bu dünyadan öbür tarafa geçmez. Dinden, örf-adetten, ahlaktan ayrı bir kurum olarak işlev görür, kaynak olarak belki bunlardan yararlanır, ancak yasalar yapıldıktan sonra yürürlükte olduğu sürece salt yasa olduğu için uygulanır. Şekil şartları yerine getirilen bir yasa, maksadı gerçekleştirmiyor diye ihmal edilmez. Bazı yasalar eskir, yenisi ile değiştirilir ve bu böyle sürer gider. Hukukun genel karakteri tutucu oluşu ve toplumun, gelişmelerin arkasından gelişidir”

fıkhın, hukuktan daha kapsamlı olduğu ve dolayısıyla İslam Hukuku tabirinin Fıkhı karşılamakta yetersiz olduğu sonucu çıkarılabilir.

Fıkıh kelimesinin kavramlaşma süreci ve bu süreçte kazandığı manalar farklı farklı olmuştur. Söz gelimi kelime sözlükte bir şeyi bilmek, iyi ve tam anlamak, derinlemesine kavramak gibi anlamlara gelmektedir. Kelimenin Kur’an’da kullanılış formlarına bakıldığında “Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminde bir gurup dinde (dinî ilimlerde) tefakkuh etmek (geniş bilgi elde etmek) ve kavimleri (savaştan) döndüklerinde onları ikaz etmek için geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar” (Tevbe, 9/122) ayetinde geçen “dinde tefakkuh etmek” biçiminde, din hususunda geniş bilgi sahibi olmak anlamında kullanıldığı görülür

Ebu Hanife’nin dilinden ifadesini bulan “kişinin lehinde ve aleyhinde olan şeylerin bilgisine sahip olması

şeklinde fıkıh tanımı, kelimenin yüklü olduğu bu en geniş ve ilk manayı kapsamaktadır.

fıkhın, ferdin hayatının her alanına dini etkili kılmak çabası olarak değerlendirilmesi doğru olacaktır. Mehmet Erdoğan’ın deyimiyle bu dönemde fıkhın varlık amacı “Allah’a ait olan dini her vechesiyle anlama, açıklama ve yaşama geçirme çabasıdır

fıkhın bu ilk özgün anlamı zamanla değişmiş ve fıkıh dinin sadece ferdin günlük hayatında yapması gerekli ibadetleri ve hukuki muamelelerini konu alan davranışlarını düzenleyen hükümlere yönelik bir bilim haline dönüşmeye başlamıştır. Bu çerçevede Ebu Hanife’nin fıkıh tanımının sonuna “amel yönüden” şeklinde bir ekleme getirilerek fıkhın sahası ameli hayat olarak belirlenmiştir. Bu şekliyle fıkıh “şer’i ameli hükümleri bilmek” tanımına sıkıştırılmıştır. Değişik bir ifadeyle İslam’ın ferdî ve ictimaî hayata ilişkin amelî hükümlerini bilmek, fıkıh olarak kabul edilmeye başlanmıştır.

         bu tanımıyla bile fıkhın sadece hukuktan ibaret olduğu sanılmamalıdır. Her ne kadar fıkhın bu şekilde tanımlanması, onun bilgi temeline dayalı yapısını vurgulamakla birlikte, belirli davranışların hükümlerini konu alması sebebiyle alanını da belirlemekteyse de, fıkıh hukuka oranla çok daha geniş bir alanı düzenlemektedir. Söz gelimi hukuk sadece bireyler arası ilişkileri düzenleme konusu ettiğinden, toplumsal yaşamın gündeme gelmediği durumlarda söz konusu edilemez. Çünkü hukuk ancak toplumun bulunduğu yerde gündeme gelmekte ve düzenleme alanı olarak beşeri ilişkilere yönelmektedir. Bu sebeple de beşeri ilişkiler içerisinde değerlendirilmeyen durumlar hukukun kapsamı dışında kalmaktadır. Fıkıh ise, beşeri bir ilişki olsun olmasın, irade sahibi insanın bütün davranışlarıyla ilgilenir. Dinin furuuna, ameli hayata ilişkin bilgi ve hükümleri kapsar, bu sebeple de hukuk da dahil olmak üzere ilmihal, usul, ekonomi, siyaset, idare gibi çok geniş alanlarda söz sahibi olur.

Hukuk ile fıkhın ayrıldığı noktalardan biri, hukukun toplum ve beşeri ilişkileri konu almasına karşın, fıkhın bunun yanında, ferdin herhangi diğer fertler olmaksızın tek başına olduğu durumlardaki tutum ve davranışlarıyla da ilgilenmesidir. Bir diğer fark ise hukukun emredici ve izin verici niteliğine karşın, fıkhın bu niteliklerle birlikte tavsiye edicilik niteliğine de sahip bulunmasıdır. Bu ise fıkhın sadece toplum düzeninin temini amacını taşımadığı, aynı zamanda mutlak iyinin gerçekleştirilmesi amacına da yönelik olduğunun göstergelerinden biridir.

Hukukun, yaptırımı devlet müeyyidesiyle desteklenen bir düzenleme kuralı olması, onun zorlayıcılık karakteri kazanmasında ve uygulanabilir olmasında önemli bir etkendir. Fıkıh ise temel olarak Müslüman bireyi muhatap alır. Bu sebeple fıkhın hükümleri uygulanmak bakımından kişiseldir. Fıkıh hükümlerinin ihlali durumunda, bunları ihlal eden müslümanın kareşılaşacağı müeyyide öncelikle uhrevidir, cebri değildir, kişinin vicdanına yöneliktir. Ancak normatif hukuk kurallarının düzenlendiği fıkhi hükümler sahasında maddi, dünyevi müeyyideler de yok değildir. Bu bakımdan da fıkhın hukuktan daha geniş bir alanda düzenleme yaptığı görülmektedir. Hukuk, kuralların ihlalinde maddi yaptırımlarla, cebri kuvvetlerle müeyyidelendirmeye giderken; fıkıh hem maddi hem cebri kuvvetleri hem de manevi / uhrevi cezalandırmayı müeyyidelendirme olarak kullanır.Son tahlilde fıkıh için, dini, ahlaki ve hukuki kuralların hepsini kapsayan bir yapı olarak, insan davranışlarının bütününü, topyekün düzenleme hedefinde olan bir sistemdir denilmesi yanlış olmayacaktır.

 
3. Hukuk Kurallarının Amacı

       sosyal düzen kurallarının en etkilisi ve önemlisi hukuk kurallarıdır. Hukuk kurallarının amacı toplumu oluşturan fertler arasında tabey’atlarından kaynaklanan farklı etkinlik ve eğilimler sonucu belirleyici ve yönetici etkenlerin birbirine karşı olan değişik konumlarından kaynaklanan

farklılıkları gidererek eşitliği, hürriyeti ve adalet denilen ahlakî (etik) değeri gerçekleştirmektir. Sosyal düzen kurallarından, hukukun dışında kalan din, ahlak ve görgü kurallarının amacı da toplumu düzenlemektir, ancak müeyyide bakımından din kuralları genellikle öte dünyaya yönelik, ahlak ve görgü kuralları manevi (tinsel) nitelikli olduklarından hukuka oranla daha az yaptırım gücüne sahiptirler. Bu nedenle de etkileri hukuk kuralları kadar fazla değildir.

Hukuk kurallarının amaçları:

·         toplum düzenini sağlamak ve adaleti gerçekleştirmek Aral’ın dediği gibi toplum, fertlerin kendi aralarında bağımsız parçalardan teşekkül ettirdiği bir yığın değil, aksine bir organizma gibi, değişik işlemleri olan ve düzenli davranışlarıyla bütünün yaşamasına hizmet eden birey ve bölümlerden oluşan bir varlıktır Toplumda meydana gelebilecek haksızlıkların önünün alınması, adaletin sağlanmasıyla mümkün olur ki, toplumsal yaşamın belirli kurallarla düzenlenmesi adaletin gereğidir. Hukuk da bir toplum düzenini içermektedir. Hukukun varlık nedeni adalettir. Adalet, hukukun nihai ve temel amacıdır. Hukuk aslında adaleti gerçekleştirmeye yönelen bir düzen olarak değerlendirilebilir Abadan’ın Jhering’den naklettiği “bütün hukuku yaratan gayedir” hukuka düşen vazife de “cemiyetin hayat şartlarını teminat altına almaktır” düşüncelerini yorumlarken ortaya koyduğu: “Hukukun esas gayesi, sosyolojik ifadesiyle cemiyet, hukukî tabiri ile de devlet veya devlet halinde ortaya çıkan teşkilatlı siyasi birliğin varlığını temin –bir kelime ile- hukukî bakımdan emniyeti tesis ve muhafazadır” görüşü ile, hukukun temel amacının toplumun güvenliği için düzeni sağlamak olduğu düşüncesini, “adalet fikri olmaksızın hak ve hukukun var olmasına imkan yoktur” görüşüyle eleştirmekte ve “belli bir cemiyet çerçevesi içerisinde adaleti gerçekleştirmek, hukukun başta gelen en esaslı gayesi” olarak ortaya koyarken, hukukun düzenleme ve adaleti tesis etme amaçlarına işaret etmektedir

·         toplumun ihtiyaçlarını karşılamak: Hukuk toplumun ihtyiaçlarına cevap verebilmeli ve onları karşılayabilmelidir.

·         toplumda eşitliği sağlamak: bütün fertler arasında eşitliği gerçekleştirmek ve herkese eşit muamele edilmesini sağlamak zorundadır.

Ø  Del Vecchio’nun ifadeleriyle hukuk: “esas itibariyle, bir hudut, muhtelif süjelerin hareketleri arasında objektif bir nizam, bir arada yaşama veya mevcut olma kaidesidir”

 

 
4. Hukuk-Devlet İlişkisi  

         Hukuk, uygulanabilir olmak için devlet kudretine muhtaçtır. Yani ferdin topluma, toplumun düzene ve hukuka, hukukun da devlete ihtiyacı vardır. Bu bakımdan fert, toplum, devlet ve hukuk arasında zaruri bir bağ bulunmaktadır. hukuksuz devlet olmaz. toplumun olduğu yerde devlet ve hukuk zorunlu olarak vardır. Öte yandan toplumu oluşturan fertlerin, kendilerini gerçekleştirebilmeleri, belirli hak ve hürriyetlere malik olmalarıyla mümkündür. Ancak bu hak ve hürriyetlerin muhafazası, güvence altında olması, onu koruyacak bir üstün otoriteyi, yani devleti gerektirir. devlet, hukukun ihtiyacı olan düzenin, hayata geçirilmesi, pozitifleştirilmesinde birinci derece etkisi olan kurumdur.

 devletin üç temel fonksiyonu olduğu görülmektedir:

1) Hakların pozitifleştirilmesi ve geliştirilmesi,

2) Tek tek somut haller için bu hakların saptanması,

3) Hukuksal ihlallere karşı hak sahiplerinin korunması.

 Bu işlev geleneksel adlarıyla şunlardır:

 1) Yasama, 2) Yargı, 3) Yürütme

 

AÇIKÖĞRETİM GÜZ DÖNEMİ DÖNEM SONU SINAVI
14 - 15 Ocak 2017

Üye OlŞifremi Unuttum

HAKKIMIZDA
alonot.com; kullanıcılarımızın KPSS & YGS-LYS & ALES & AÖF & YDS gibi sınavlara hazırlanmaları için hem ders notlarına, hem test pratiklere kolayca ulaşıp zaman kaybetmeden en üst düzeyde yarar sağlayabilmeleri amacıyla hizmet vermektedir. Ayrıca Mevzuat&İçtihat&Tezler&Makaleler ve diğer herşeyde! kapsamlı arama yapılabilmesi, aranılan konu ve kavramlara kolayca ulaşılabilmesi ve sonuçlar içerisinde hızla gezilebilmesi amacıyla kurulmuştur. Zamanla öğrencilerin ve kullanıcıların ilgisiyle büyüyen alonot.com sizlerin ilgisiyle ve daha zengin içerikle yayın hayatına devam edecektir. Faydalı olması dileğiyle...
GİZLİLİK POLİTİKASI
alonot.com sitesinde yayınlanan tüm içerik telif yasaları kapsamında koruma altındadır. Site içeriğinin ticari amaçlı ve izinsiz olarak kopyalanması ve kullanılması yasaktır. Ancak, ticari amaçlı olmamak ve link verilmek koşuluyla site içeriğinin kopyalanması ve kullanılması serbesttir. 5846 sayılı kanunun 25. maddesinin ek 4. maddesine göre telif hakkı ihlal edilen öncelikle üç gün içinde ihlalin durdulmasını istemek zorundadır. İçerik sahibinin veya yasal temsilcisinin istekte bulunması halinde, kendisine ait içerik veya dökümanların sitemizden 24 saat içinde yayından kaldırılmasını garantilemekteyiz. Yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur. alonot.com hiçbir bildirim yapmadan, herhangi bir zaman değişikliğe gidebilir, bu sitedeki bilgilerden kaynaklı hataların hiçbirinden sorumlu değildir.
Site Yönetimi.
İletişim: alonot.com@alonot.com & alonot.com@gmail.com
Kategoriler
SOLDA SABİT REKLAM