Başvurucu, hakkında açılan ceza davasında lehine olan delillerin toplanması taleplerinin reddedildiğini, yasak delillere dayanıldığını ve savunma haklarının kısıtlandığından adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

adsiz

 

 

 

 

 

TÜRKİYE CUMHURİYETİ

ANAYASA MAHKEMESİ

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

Başvuru Numarası: 2014/1440

 

Karar Tarihi: 26/2/2015

R.G. Tarih-Sayı: 14/3/2015-2929

BİRİNCİ BÖLÜM

KARAR

 

Başkan y.  :  Burhan ÜSTÜN
Üyeler  :  Nuri NECİPOĞLU
 Hicabi DURSUN
 Erdal TERCAN
 Hasan Tahsin GÖKCAN
Raportör  :  Yunus HEPER
Başvurucu  :  Sebahat TUNCEL
Vekili  :  Av. Ercan KANAR

BAŞVURUNUN KONUSU

Başvurucu, hakkında açılan ceza davasında lehine olan delillerin toplanması taleplerinin reddedildiğini, yasak delillere dayanıldığını ve savunma haklarının kısıtlandığını bu nedenlerle Anayasa’nın 36. maddesinde koruma altına alınan adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvurucu, yeniden yargılama ile maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

BAŞVURU SÜRECİ

Başvuru, 20/1/2014 tarihinde İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi vasıtasıyla yapılmıştır. İdari yönden yapılan ön incelemede başvurunun Komisyona sunulmasına engel bir durumun bulunmadığı tespit edilmiştir.

Birinci Bölüm Birinci Komisyonunca 28/2/2014 tarihinde kabul edilebilirlik incelemesi Bölüm tarafından yapılmak üzere dosyanın Bölüme gönderilmesine karar verilmiştir.

Bölüm Başkanı tarafından 25/4/2014 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas incelemesinin birlikte yapılmasına karar verilmiştir.

Başvuru konusu olay ve olgular ile başvurunun bir örneği görüş için Adalet Bakanlığına gönderilmiştir. Adalet Bakanlığının 26/6/2014 tarihli yazısı, 7/7/2014 tarihinde başvurucuya tebliğ edilmiştir. Başvurucu, görüşünü 22/7/2014 tarihinde Anayasa Mahkemesine sunmuştur.

III.    OLAY VE OLGULAR

Olaylar

Başvuru formu ve ekleri ile başvuruya konu yargılama dosyası içeriğinden tespit edilen ilgili olaylar özetle şöyledir:

Başvurucu, silahlı terör örgütüne üye olmak suçlamasıyla 5/11/2006 tarihinde gözaltına alınmış ve 8/11/2006 tarihinde tutuklanmıştır.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 13/11/2006 tarihli iddianamesiyle başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği iddiasıyla cezalandırılması için İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesine ceza davası açılmıştır. İddianameye göre, bir cinayet davasının soruşturması sırasında şüpheli olarak 2006 yılı Temmuz ayında yakalanan İ.Ç. geçmişte örgütle bağlantısının bulunduğunu, 2004 yılı Temmuz ayında terör örgütü PKK’nın Irak’ın Kuzeyinde bulunan kamplarına gittiğini ve burada Türkçe adı Demokratik Kurtuluş Partisi olan Partiya Rızgariya Demokratik’in (PRD) kongresine delege olarak katılan başvurucuyu gördüğünü beyan etmiştir. İddianamede ayrıca başvurucunun 5/6/2011 tarihinde terör örgütü PKK mensuplarınca Demokratik Toplum Partisinin (DTP) Bağcılar Şubesinde yaptığı toplantı sırasında yakalandığı belirtilmiş ve başvurucunun PKK/KONGRA-GEL terör örgütünün üyesi olduğu iddia edilmiştir.

Emniyet Genel Müdürlüğünün ilk derece mahkemesine sunduğu bilgi notuna göre iddianamede adı geçen ve PKK kamplarında yapılan PRD kongresi 22/9/2004 ile 29/9/2004 tarihleri arasında yapılmıştır. Bilgi notuna göre söz konusu kongre 98 örgüt mensubunun katılımıyla gerçekleştirilmiş, bu kongrede şehir merkezlerinde Öz Savunma Birlikleri adı altına yeni bir silahlı yapılanmaya gidilmesi ve PRD’nin daha etkin çalışması için Türkiye Çalışma Merkezi (TÇM) adı altında oluşturulan yapının tekrar faaliyete geçirilmesi gibi bazı kararlar alınmıştır. Sözü geçen bilgi notunda TÇM, PRD, Öz Savunma Birlikleri, PKK’nın silahlı kanadı olan HPG hakkında daha ayrıntılı bilgiler yer almakla birlikte başvurucunun iddianamede bahsedilen kongreye katılımı ile ilgili bir bilgi yer almamıştır.

Polis kayıtlarına göre başvurucu, 12/6/2004 tarihinde Irak’ın Kuzeyine geçmiş ve 20/8/2004 tarihinde yurda dönüş yapmıştır.

Ayrıca iddianamede başvurucunun, 5/6/2011 tarihinde, PKK mensuplarının Bağcılar DTP şubesinde yaptığı toplantı sırasında yakalandığı iddia edilmiş ise de söz konusu toplantının hangi surette terör örgütü mensuplarınca yapılan bir toplantı olduğu yönünde daha fazla bir açıklamaya yer verilmemiştir.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen dava sırasında başvurucunun terör örgütü mensubu olduğunun ispat edilmesi için savcılık mahkemeye başka deliller de sunmuştur. Bunlardan en önemlisi 1 Nolu Gizli Tanığın 28/2/2009 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından alınmış olan ifadesidir. Bu ifade iki yılı aşkın bir süreden sonra savcılık tarafından 28/4/2011 tarihinde İlk Derece Mahkemesine ibraz edilmiştir.

1 Nolu Gizli Tanık, başvurucunun, 2000, 2001, 2002 yıllarında Demokratik Halk Partisi (DEHAP) Esenler İlçe Gençlik Kolları Başkanı olduğunu, bu dönemde S.G. isimli yardımcısı ile birlikte dört kişinin terör örgütünün kırsal alandaki silahlı yapılanmasına katılımı için çalıştığını, kendisinin kabul etmediğini ancak diğerlerinin örgüte katıldıklarını iddia etmiştir. Sözü geçen tanık, başvurucunun Esenler İlçe Gençlik Kolları Başkanı olduğu dönemde PKK terör örgütü lehine molotof kokteylli eylemlerin talimatını verdiğini iddia etmiştir.

Savcılık son olarak tanık H.N’nin polis merkezinde vermiş olduğu ifadeyi delil olarak sunmuştur. Bu ifadede tanık H.N., 2004 Yılı Haziran ayında Türkçe adı Özgür Kadın Partisi olan Partiya Jina Azad (PJA) isimli terör örgütü yapılanmasının Kandil’de yapılan 5. kongresine katıldığını ve başvurucunun da bu kongrede bulunduğunu ileri sürmüştür. Tanık H.A. İlk derece Mahkemesinde yapılan duruşmada polis nezdinde verdiği beyanları reddetmiştir.

Yargılama devam ederken başvurucu 22/7/2007 tarihli milletvekili genel seçimlerinde İstanbul bağımsız milletvekili seçilmiştir. Başvurucunun tahliye talebi üzerine İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi 24/7/2007 tarihinde başvurucunun tahliyesine karar vermiştir. Başvurucu, 12 Haziran 2011 tarihinde yapılan 24. Dönem Milletvekili Genel Seçiminde yeniden İstanbul bağımsız milletvekili adayı olmuş ve seçilmiştir.

İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi 18/9/2012 tarihinde başvurucunun, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 8 yıl 9 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ve karar kesinleşinceye kadar “yurt dışına çıkmamak” adli kontrol tedbirinin uygulanmasına karar vermiştir. Gerekçeli kararın ilgili kısmı şöyledir:

“.

Sanık hakkında düzenlenen iddianamede, sanığın 2004 yılı Temmuz – Ağustos aylarında Kuzey Irak’ta bulunan Kandil Dağındaki örgüt kamplarında düzenlenen PRD isimli yapılanmanın 2. kongresine Türkiye delegesi olarak örgüt kıyafeti ile katıldığı iddiası ile kamu davası açılmış olup, yargılama sırasında Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sanık hakkında anılan örgüte eleman kazandırdığı, örgüt adına Esenler ilçesinde bir kısım eylemlerin talimatlarını verdiği ve PJA kongresine katıldığı iddialarını içerir tanık ve gizli tanık beyanları gönderilmiştir.

     Sanık ve müdafileri yargılamanın başından itibaren, sanığın Kuzey Irak bölgesine Dohuk Belediyesi ile bağlantılı olarak yasal çalışmalara katılmak amacı ile gittiği, aleyhe beyan veren tanığın cinayet suçundan yargılanması nedeni ile ifadesine itibar edilemeyeceği ve dosyaya yargılama aşamasında gelen tanık ve gizli tanık beyanlarının Emniyet güçleri tarafından delil uydurma çabası olduğunu savunmuşlardır. Sanık savunmasında belirtildiği ve sanığın yurt dışına giriş ve çıkış kayıtlarından anlaşıldığı üzere sanık, 12.06.2004 tarihinde Habur Gümrük Kapısından çıkış yapmış ve 20.08.2004 tarihinde aynı kapıdan yurda giriş yapmıştır.

     Sanık ile ilgili olarak;

     – Tanık İ.Ç.’nin soruşturma aşamasından itibaren yargılama aşamasında ve kendisinin yargılandığı 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2006/210 esas sayılı dosyasında aynı içerikte ve istikrarlı olarak ve hatta örgütten ifade vermemesi konusunda tehdit de aldığını belirterek,  2004 yılı Temmuz ayı sonlarında PRD konferansına katılmak için Türkiye’den gelen tamamı örgüt mensuplarının giydiği kıyafetlerden giymiş ve kampta silahlı eğitim alan delegeler arasında sanık Sebahat Tuncel’in de bulunduğuna yönelik beyan ve teşhisi ve bu beyanı destekleyen anılan tarihlerde 98 mensubun katılımı ile PRD nin 2. olağan kongresinin gerçekleştirildiğine dair Emniyet Genel Müdürlüğün’den gelen bilgi notu,

     Tanığın, sanık ile bağlantısı olmayan bir adli cinayet suçundan yargılanmasının tek başına beyanını itibarsız kılmayacağı ve tanık ile sanık arasında gerçeğe aykırı beyan verilmesini gerektirir bir durum olduğuna dair bir belge yada bilginin mevcut bulunmaması,

      12.06.2004 – 20.08.2004 tarihleri arasında Kuzey Irak bölgesinde bulunduğu sabit olan sanığın, yasal alanda Dohuk Belediyesi ile irtibatlı olarak çalışma yapmış olduğu kabul edilse bile, bu durumun bölgedeki sosyal ve siyasi yapı ile güvenlik durumu da dikkate alındığında anılan kongreye katılmasına engel olmayacağı ve bu konuda dinlenilen ve dinlenilecek tanık beyanlarının, sanığın tüm faaliyetlerini 24 saat boyunca gözlemlemeleri olanaksız  bulunduğundan sonucu değiştirmeyeceği,

      – 1 No.lu gizli tanığın soruşturma ve yargılama aşamasında aynı içerikte ve istikrarlı olarak  Azad kod isimli şahsın,  Mehmet kod isimli İ.D.’nin ve A.Z. isimli şahsın iki çocuğunu sanığın örgütün kırsal alanına gönderdiğine ve kendisini de örgütün kırsal alanına göndermek istediğine ve Sebahat Tuncel’in burada yardımcısı ile birilikte gençleri kandırarak örgütün kırsal alanına eleman aktarımı sağladığına, sanık Sebahat Tuncel’in 2001 – 2002 yıllarında Esenler DEHAP ilçe gençlik kolları başkanı olarak görev  yaptığı dönemde PKK terör örgütü lehine yapılan molotof kokteylli korsan gösteri eylemlerinin talimatını verdiğine, sanığın 2003 yılında  Esenler Çarşıda yapılan eylemin talimatını verdiğine ve sanığın 1998-1999 tarihleri arasında Kandil Dağında örgüt mensuplarının giydiği kıyafetle elinde kaleşnikof silahla çekilmiş fotoğrafını gördüğüne dair beyan ve teşhisi,

     01/07/2003 tarihinde istinat duvarlarına ve okul duvarlarına yasa dışı yazılama yapıldığına, 15/08/2003 tarihinde Esenler ilçesi Havaalanı Mahallesinde yasa dışı pankart asıldığına, 06/06/2003 tarihinde Esenler ilçesi Kazım Karabekir Mahallesinde 8-10 kişilik bir grubun yola molotof atarak yasa dışı slogan attıklarına, 23/08/2003 tarihinde Fatih Mahallesinde terör örgütü ele başısı lehine yasa dışı pankart asılmış olduğuna, 16/08/2003 tarihinde Esenler Kazım Karabekir Mahallesinde el yapımı bomba bulunan yasa dışı pankart asılmış olduğuna, 15/08/2003 tarihinde bir iş yerinin kundaklandığına ve 12/08/2003 tarihinde Esenler İlçesi Kazım Karabekir Mahallesinde yasa dışı pankart asılması ve molotof atılması eyleminin gerçekleştiğine dair, tanık beyanını destekleyen ve anılan örgüt lehine yapılan bir kısım eylemleri gösteren Emniyet Müdürlüğün’den gelen yazı cevabı,

     – Tanık H.N.’ın Emniyet Müdürlüğü’nde ve nöbetçi hakimlikte aynı mahiyette olan sanığın Kandil’de Haziran 2004 tarihinde yapılan PJA’nın  5. Kadın Kongresine  örgütün talimatı doğrultusunda örgütün giymiş olduğu tek tip elbise ile PJA delegesi olarak  katıldığına dair beyan ve teşhisi, (PJA, Kürtçe “Partiya Jina Azad” isimli örgüt yapılanması olup, Türkçe ismi “Özgür Kadın Partisi”dir, anılan yapılanmanın 5. olağan kongresi 17 Haziran – 02 Temmuz 2004 tarihleri arasında Kuzey Irak Bölgesinde Kandil Dağındaki örgüt kamplarında gerçekleştirilmiştir. Anılan yapılanmanın amacı terör örgütü içerisinde kadın sayısının artması, başta intihar saldırıları ve sızma girişimleri olmak üzere kadınların eylemlerde daha etkili bir şekilde kullanılması, erkek egemenliğinden kurtulmak ve kadın ordulaşmasının yaratılması olup, 26-30 Ekim 1986 tarihinde PKK terör örgütünün 3. kongresinde alınan karar ile ayrı bir yapılanma olarak kurulmuş, 2000 yılında alınan karar ile PJA ismini almıştır. ) Tanığın talimatla alınan beyanının farklı olmasının tüm örgütlü suçların yargılamasında doğal olduğu ve soruşturma aşamasında müdafi huzurunda usulüne uygun olarak alınan beyanlara itibar edilmemesini gerektirir dosya kapmasına yansıyan bilgi ve belge bulunmaması,

     – Savunma tanıkları A.D. ve S. G.’nın beyanlarının soyut nitelikte bulunması ve yukarıda açıklandığı gibi sanığın Dohuk Belediyesi ile irtibatlı olarak Kuzey Irak Bölgesinde bulunmasının, sanığın tüm faaliyetlerini bu amaca özgülediği anlamını taşımayacağı,

     – Son olarak tanık İ.Ç. ve H.N.’ın beyanlarının birbirleri ile zaman ve mekan açısında uyumlu bulunması ve bu iki tanığın ve gizli tanığın beyanlarının içerik olarak aynı mahiyette ve çelişkisiz bulunması,

     Dikkate alınarak; Sanık Sebahat Tuncel’in PKK terör örgütüne eleman kazandırmaya yönelik olarak faaliyetlerde bulunduğu, bu bağlamda yukarıda adı geçen dört kişiyi anılan terör örgütünün dağ kadrosuna katılımını sağladığı ve gizli tanığı da bu konuda yönlendirmeye çalıştığı, 2003 yılında PKK terör örgütü lehine yapılacak olan bir kısım yasa dışı şiddet içeren eylemlerin talimatını verdiği, 12.06.2004 – 20.08.2004 tarihleri arasında Kuzey Irak Bölgesinde bulunduğu,  PKK terör örgütünün bir yapılanması olan PJA’nın 17 Haziran-2 Temmuz 2004 de Kandil Dağındaki örgüt kamplarında yapılan (5. Kadın Kongresi) Kongresine tek tip örgüt kıyafeti ile katıldığı, bu kongreden daha sonra ki PRD’nin ( Partiya Rızgariya Demokratik- Demokratik Kurtuluş Partisi)  Kandil Dağındaki örgüt kamplarında yapılan 2. olağan kongresine Türkiye delegesi olarak katılmak amacıyla tek tip örgüt kıyafeti giyerek kampta bulunmaya devam ettiği, ancak kongre tarihinden önce kamptan ayrıdığının anlaşıldığı, PRD’nin ülkemizdeki sivil itaatsizlik olarak adlandırılan eylemleri aktif bir şekilde organize eden ve örgütün dağ kadrosuna elaman aktarımı sağlayan  PKK terör örgütünün alt bir kuruluşu olduğu, PJA nın ise PKK terör örgütüne kadın eleman kazandırmayı ve kadınları eylemlerde daha fazla kullanmayı amaçlayan PKK terör örgütünün alt yapılanması olduğu ve  sonuç olarak sanığın bu faaliyetleri ile PKK terör örgütünün ve alt yapılanmalarının etkin bir üyesi olduğu, iddia, tanık İ.Ç ve 1. no.lu gizli tanığın soruşturma aşamasından itibaren istikrar arz eden beyanları, tanık H.N.’ın müdafi huzurunda alınan soruşturma aşamasındaki ifade içerikleri, tanık beyanlarını doğrulayan İl Emniyet Müdürlüğü’nden gelen eylemlere ilişkin belgeler ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nden gelen bilgi notu ve tüm dosya kapsamından anlaşılmış olup, sanığın örgüt üyeliğindeki etkin konumu, eylemlerindeki çeşitlilik ve yoğunluk dikkate alınarak ceza alt sınırından uzaklaşılarak  isnat olunan suçtan cezalandırılmasına dair aşağıdaki şekilde karar vermek gerekmiştir.”

Başvurucu, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin nihai kararını temyiz etmiş; Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 24/12/2013 tarihli ilamı ile ilk derece mahkemesinin kararı onanmıştır. Onama Kararı başvurucu tarafından 24/12/2013 tarihinde öğrenilmiştir.

Başvurucu, 20/1/2014 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

Başvurucu 28/11/2012 tarihinde, milletvekili olduğu halde hakkında “yurtdışına çıkamamak” şeklinde adli kontrol tedbirinin uygulanması nedeniyle adil yargılanma ve siyasal katılım hakkı ile ifade hürriyetinin ihlal edildiğini ileri sürerek Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesinin 20/2/2014 tarih ve B. No: 2012/1051 sayılı kararı ile başvurucunun, seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiği iddiasıyla ilgili olarak Anayasa’nın 67. maddesinin birinci fıkrasının ihlal edilmediğine, diğer şikayetler hakkında başvuruların kabul edilemezliğine karar verilmiştir.

İlgili Hukuk

Anayasa’nın “Yasama dokunulmazlığı” başlıklı 83. maddesi şöyledir:

“Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.

Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır. Ancak, bu halde yetkili makam, durumu hemen ve doğrudan doğruya Türkiye Büyük Millet Meclisine bildirmek zorundadır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi üyesi hakkında, seçiminden önce veya sonra verilmiş bir ceza hükmünün yerine getirilmesi, üyelik sıfatının sona ermesine bırakılır; üyelik süresince zamanaşımı işlemez.

Tekrar seçilen milletvekili hakkında soruşturma ve kovuşturma, Meclisin yeniden dokunulmazlığını kaldırmasına bağlıdır.

Türkiye Büyük Millet Meclisindeki siyasî parti gruplarınca, yasama dokunulmazlığı ile ilgili görüşme yapılamaz ve karar alınamaz.”

Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılamaması” başlıklı 14. maddesi şöyledir:

 “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı ve insan haklarına dayanan demokratik ve lâik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz.

Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere,  Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.

Bu hükümlere aykırı faaliyette bulunanlar hakkında uygulanacak müeyyideler, kanunla düzenlenir.”

26/9/2004 tarih ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Silâhlı örgüt” başlıklı 314. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“Madde 314- (1) Bu kısmın dördüncü ve beşinci bölümlerinde yer alan suçları işlemek amacıyla, silahlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Birinci fıkrada tanımlanan örgüte üye olanlara, beş yıldan on yıla kadar hapis cezası verilir.”

12/4/1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun “Terör amacı ile işlenen suçlar” başlıklı 4. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi şöyledir:

“Aşağıdaki suçlar 1 inci maddede belirtilen amaçlar doğrultusunda suç işlemek üzere kurulmuş bir terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde işlendiği takdirde, terör suçu sayılır:

Türk Ceza Kanununun 79, 80, 81, 82, 84, 86, 87, 96, 106, 107, 108, 109, 112, 113, 114, 115, 116, 117, 118, 142, 148, 149, 151, 152, 170, 172, 173, 174, 185, 188, 199, 200, 202, 204, 210, 213, 214, 215, 223, 224, 243, 244, 265, 294, 300, 316, 317, 318 ve 319 uncu maddeleri ile 310 uncu maddesinin ikinci fıkrasında yer alan suçlar.

.”

3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun “Cezaların artırılması” başlıklı 5. maddesi şöyledir:

“3 ve 4 üncü maddelerde yazılı suçları işleyenler hakkında ilgili kanunlara göre tayin edilecek hapis cezaları veya adlî para cezaları yarı oranında artırılarak hükmolunur. Bu suretle tayin olunacak cezalarda, gerek o fiil için, gerek her nevi ceza için muayyen olan cezanın yukarı sınırı aşılabilir. Ancak, müebbet hapis cezası yerine, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur.

Suçun, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmiş olması dolayısıyla ilgili maddesinde cezasının artırılması öngörülmüşse; sadece bu madde hükmüne göre cezada artırım yapılır. Ancak, yapılacak artırım, cezanın üçte ikisinden az olamaz.

Bu madde hükümleri çocuklar hakkında uygulanmaz.”

4/12/2014 tarih ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun “Tanığa ilk önce sorulacak hususlar ve tanığın korunması” kenar başlıklı 58. maddesi şöyledir:

“(1) Tanığa, ilk önce adı, soyadı, yaşı, işi ve yerleşim yeri, işyerinin veya geçici olarak oturduğu yerin adresi, varsa telefon numaraları sorulur. Gerekirse tanıklığına ne dereceye kadar güvenilebileceği hakkında hâkimi aydınlatacak durumlara, özellikle şüpheli, sanık veya mağdur ile ilişkilerine dair sorular yöneltilir.

(2) Tanık olarak dinlenecek kişilerin kimliklerinin ortaya çıkması kendileri veya yakınları açısından ağır bir tehlike oluşturacaksa; kimliklerinin saklı tutulması için gerekli önlemler alınır. Kimliği saklı tutulan tanık, tanıklık ettiği olayları hangi sebep ve vesile ile öğrenmiş olduğunu açıklamakla yükümlüdür. Kimliğinin saklı tutulması için, tanığa ait kişisel bilgiler, Cumhuriyet savcısı, hâkim veya mahkeme tarafından muhafaza edilir.

(3) Hazır bulunanların huzurunda dinlenmesi, tanık için ağır bir tehlike teşkil edecek ve bu tehlike başka türlü önlenemeyecekse ya da maddî gerçeğin ortaya çıkarılması açısından tehlike oluşturacaksa; hâkim, hazır bulunma hakkına sahip bulunanlar olmadan da tanığı dinleyebilir. Tanığın dinlenmesi sırasında ses ve görüntülü aktarma yapılır. Soru sorma hakkı saklıdır.

(4) Tanıklık görevinin yapılmasından sonra, kişinin kimliğinin saklı tutulması veya güvenliğinin sağlanması hususunda alınacak önlemler, ilgili kanunda düzenlenir.

(5) İkinci, üçüncü ve dördüncü fıkra hükümleri, ancak bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili olarak uygulanabilir.

5271 sayılı Kanun’un “Sanığın savunma delillerinin toplanması istemi” kenar başlıklı 177. maddesi şöyledir:

“(1) Sanık, tanık veya bilirkişinin davetini veya savunma delillerinin toplanmasını istediğinde, bunların ilişkin olduğu olayları göstermek suretiyle bu husustaki dilekçesini duruşma gününden en az beş gün önce mahkeme başkanına veya hâkime verir.

(2) Bu dilekçe üzerine verilecek karar, kendisine derhâl bildirilir.

(3) Sanığın kabul edilen istemleri, Cumhuriyet savcısına da bildirilir.”

5271 sayılı Kanun’un “Doğrudan soru yöneltme ” kenar başlıklı 201. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

 “Cumhuriyet savcısı, müdafi veya vekil sıfatıyla duruşmaya katılan avukat; sanığa, katılana, tanıklara, bilirkişilere ve duruşmaya çağrılmış diğer kişilere, duruşma disiplinine uygun olarak doğrudan soru yöneltebilirler. Sanık ve katılan da mahkeme başkanı veya hâkim aracılığı ile soru yöneltebilir. Yöneltilen soruya itiraz edildiğinde sorunun yöneltilmesinin gerekip gerekmediğine, mahkeme başkanı karar verir. Gerektiğinde ilgililer yeniden soru sorabilir.”

5271 sayılı Kanun’un “Duruşmada okunması zorunlu belge ve tutanaklar” kenar başlıklı 209. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:

“Naip veya istinabe yoluyla sorgusu yapılan sanığa ait sorgu tutanakları, naip veya istinabe yoluyla dinlenen tanığın ifade tutanakları ile muayene ve keşif tutanakları gibi delil olarak kullanılacak belgeler ve diğer yazılar, adlî sicil özetleri ve sanığın kişisel ve ekonomik durumuna ilişkin bilgilerin yer aldığı belgeler, duruşmada okunur.”

5271 sayılı Kanun’un “Delilleri takdir yetkisi” kenar başlıklı 217. maddesi şöyledir:

“(1)Hâkim, kararını ancak duruşmaya getirilmiş ve huzurunda tartışılmış delillere dayandırabilir. Bu deliller hâkimin vicdanî kanaatiyle serbestçe takdir edilir.

(2) Yüklenen suç, hukuka uygun bir şekilde elde edilmiş her türlü delille ispat edilebilir.”

 

İNCELEME VE GEREKÇE

Mahkemenin 26/2/2015 tarihinde yapmış olduğu toplantıda, başvurucunun 20/1/2014 tarih ve 2014/1440 numaralı bireysel başvurusu incelenip gereği düşünüldü:

Başvurucunun İddiaları

Başvurucu,

Hakkında verilen mahkûmiyet kararının ideolojik ve politik bir karar olduğunu bu sebeple Anayasa’nın 10. maddesinde yer alan eşitlik ilkesinin, kesinleşmiş bir karar bulunmadan yurtdışına çıkış yasağı konulmuş olmasının Anayasa’nın 38. maddesinde yer alan masumiyet karinesinin, kendisi milletvekili seçildikten sonra yargılamanın durdurulması yönündeki taleplerinin reddedilerek yargılamaya devam edilmesi nedeniyle yasama dokunulmazlığını düzenleyen Anayasa’nın 83. maddesinin ve siyasal katılım hakkını güvence altına alan Anayasa’nın 67. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

Mahkûmiyet kararının esas itibariyle üç tanık beyanına dayandığını ve her üç tanığın beyanlarının da mahkûmiyete esas alınamayacağını ileri sürmüştür.

Başvurucu, tanıklardan İ.Ç.’ın bir tanıkta bulunması gerekli niteliklere sahip olmadığını, bu kişi hakkında adam öldürme, suç tasnii ve cinsel istismar iddiasıyla soruşturmalar ve kamu davaları açıldığını, bu soruşturma ve davaların araştırılması taleplerinin derece mahkemesince gerekçesiz olarak reddedildiğini belirtmiştir. Başvurucu, söz konusu tanığın kardeşinin terör örgütüne katılarak ölmesi neticesinde kardeşinin intikamını almaya çalıştığını, tanığın bu yöndeki saikinin ortaya çıkartılması için bu tanıkla ilgili ulusal bir televizyon kanalında yapılan programın da getirtilerek izlenmesi taleplerinin reddedildiğini ileri sürmüştür. Ayrıca tanığın beyanında geçen ve başvurucunun ilişkili olduğunu ileri sürdüğü PRD isimli örgütün başvurucunun anlatımlarındaki tarihlerde olup olmadığının İçişleri Bakanlığından sorulma taleplerinin reddedildiğini ileri sürmüştür.

Başvurucu, kendisi aleyhine ifade veren ikinci kişi olan 1 nolu gizli tanığın dinlenmesinde adil yargılanma hakkının ihlali niteliğinde bir dizi usul hatası yapıldığını ileri sürmüştür. Başvurucu, gizli tanığın beyanlarında geçen bazı maddi olay ve olguların doğruluğunun kendisinin talebine rağmen mahkemece araştırılmadığı gibi kendisinin ortaya koyduğu delillerin de dikkate alınmadığını ileri sürmüştür. 1 nolu gizli tanığın beyanlarında geçen ve başvurucunun araştırılmadığını ileri sürdüğü hususlar şunlardır: Başvurucu, 2003 yılında DEHAP Esenler İlçe Başkanı olduğu iddiasının gerçek dışı olduğunu, bu hususun İstanbul Emniyet Müdürlüğü partiler masasından sorulması taleplerinin reddedildiğini beyan etmiştir. Başvurucu, PKK terör örgütünün dağ kadrolarına gönderilmek üzere birlikte çalıştıkları kişiyi tanımadığını, kaldı ki bu kişinin o tarihlerde cezaevinde olduğunu öğrendiğini, bu kişinin hangi tarihlerde cezaevinde kaldığının Cumhuriyet Savcılığından sorulması taleplerinin reddedildiğini belirtmiştir. Başvurucu, Gökkuşağı isimli derneğin yöneticisi olduğu ve faaliyetlerini bu dernek çatısı altında yürüttüğü iddiasının gerçek dışı olduğunu kendisinin bu dernekle bir ilgisinin olup olmadığının Emniyet Müdürlüğü Dernekler Masasından sorulması taleplerinin reddedildiğini belirtmiştir. HADEP Esenler gençlik kolu başkanı olduğu iddialarının gerçek dışı olduğunu ve bu husususun Emniyet Müdürlüğü Partiler Masasından sorulması taleplerinin reddedildiğini ve Mahkemece bu beyanların doğruluğunun başka türlü de araştırılmadığını ileri sürmüştür. Başvurucu mahkûmiyet kararının önemli ölçüde dayandığı 1 nolu gizli tanığın beyanlarının kolluk güçlerince alındıktan iki yıl sonra ve dosyanın ilerleyen aşamalarında getirildiğini, bu kişinin duruşma sırasında ifadesi alınırken hazırlık ifadesinin usule aykırı olarak okunması ile yetinildiğini ve bu tanığa soru soramadıklarını ileri sürmüştür.

Başvurucu, aleyhine ifade veren H.N’ın mahkeme heyeti önündeki ifadelerinin değil hazırlıkta yönlendirme altında alınan ifadelerinin esas alındığını ileri sürmüştür. Başvurucu, H.N’ın “bipolar bozukluk manik epizod” teşhisi ile Adli Sağlık Kurulu raporu bulunduğunu, sonraki beyanlarında kollukta alınan beyanlarını hatırlamadığını, bu beyanların alınması sırasında şuurunun yerinde olmadığını söylediğini, bu tanığın kolluk beyanlarının da güvenilir olmadığını ileri sürmüştür.

Silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yargılandığı İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 18/9/2012 tarihli kararının gerekçesinin iddianameyi tekrar etmekten ibaret olduğunu, ne başvurucu aleyhine ileri sürülen delillerin ne de savunmanın gerçekçi bir değerlendirilmesinin yapılmadığını, bu sebeple Anayasa’nın 141. maddesinin ve bilhassa tanık beyanlarına karşı ileri sürdükleri ve araştırılmasını istedikleri taleplerinin makul bir gerekçe olmaksızın reddedilmesi ve maddi gerçeğin resen de araştırılmaması nedeniyle adil yargılama ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

                iii.            Uzunca bir süre tutuklu olarak yargılandığı yargılamanın yaklaşık 8 yıl sürdüğünü bu sebeple makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

Değerlendirme

Kabul Edilebilirlik Yönünden

Seçme, Seçilme ve Siyasî Faaliyette Bulunma Haklarının İhlali İddiası

Başvurucu, hakkında hükmedilen mahkûmiyet kararının kendisinin siyasi kimliği nedeniyle ideolojik ve politik bir karar olduğunu bu sebeple Anayasa’nın 10. maddesinde yer alan eşitlik ilkesinin, kesinleşmiş bir karar bulunmadan yurtdışına çıkış yasağı konulmuş olmasının Anayasa’nın 38. maddesinde yer alan masumiyet karinesinin, kendisi milletvekili seçildikten sonra yargılamanın durdurulması yönündeki taleplerinin reddedilerek yargılamaya devam edilmesi nedeniyle yasama dokunulmazlığını düzenleyen Anayasa’nın 83. maddesinin ve siyasal katılım hakkını güvence altına alan Anayasa’nın 67. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

Başvurucunun yurtdışına çıkış yasağı konulmasına ilişkin şikayetleri Anayasa Mahkemesinin 2012/1051 sayılı dosyasında incelenmiş ve 20/2/2014 tarihli karar ile başvuru kabul edilemez bulunmuştur. Mevcut koşullarda aynı konuda daha önce verilen söz konusu karardan ayrılmayı gerektiren bir durum olmadığından başvurunun bu yönden incelenmesine gerek bulunduğu düşünülmemiştir.

Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki nitelendirmesi ile bağlı olmayıp, olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder. Başvurucunun seçilmiş bir parlamenter olmasına rağmen durdurulmayarak yargılamaya devam edilmesinin yasama dokunulmazlığını düzenleyen Anayasa’nın 83. maddesine aykırı olduğu yönündeki şikâyetleri ile Anayasa’nın 10. maddesinin ihlal edildiği yönündeki şikâyetlerinin “Seçme, seçilme ve siyasî faaliyette bulunma hakları“nın yer aldığı Anayasa’nın 67. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Anayasa’nın “Seçme, seçilme ve siyasî faaliyette bulunma hakları” başlıklı 67. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasî parti içinde siyasî faaliyette bulunma ve halkoylamasına katılma hakkına sahiptir.”

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (Sözleşme) Ek Protokol 1’in 3. maddesi şöyledir:

“Yüksek Sözleşmeci Taraflar, yasama organının seçilmesinde halkın kanaatlerinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar içinde, makul aralıklarla, gizli oyla serbest şeçimler yapmayı taahhüt ederler.”

Anayasa’nın 67. maddesinde seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasî faaliyette bulunma hakkı güvence altına alınmıştır. Seçimler ve siyasi haklar Anayasa’nın 2. maddesinde ifadesini bulan demokratik devletin vazgeçilmez unsurlarıdır (AYM, E.2002/38, K.2002/89, K.T. 8/10/2002). Benzer şekilde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de (AİHM) “serbest seçim hakkı“nı Avrupa kamu düzeninin temel unsuru olan demokrasinin en önemli ilkelerinden biri olarak kabul etmektedir. AİHM, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 3. maddesinin koruduğu hakların, hukukun üstünlüğüne dayanan etkili ve anlamlı bir demokrasinin temellerinin kurulması ve sürdürülmesi için hayati öneme sahip olduğunu belirtmiştir (bkz.Mathieu-Mohin ve Clerfayt/Belçika, B. No. 9267/81, 2/3/1987, § 47; Danoka/Letonya [BD], B. No: 58278/00, 16/3/2006, § 103; Yumak ve Sadak/Türkiye [BD], B. No: 10226/03, 8/7/2008, § 105).

Anayasa’nın 67. maddesinin birinci fıkrasında yer alan haklar demokrasiyi hayata geçirme hedefi ile doğrudan bağlantılıdır. Siyasi haklar, seçimlerde oy kullanma, aday olma ve seçilme haklarının yanında siyasi faaliyette bulunma hakkını da kapsar (B. No: 2012/1272, 4/12/2013, § 110). Parlamenter demokraside halk ile yönetim arasındaki bağlantıyı ve parlamentonun siyasi meşruiyetini, demokratik usul ve esaslara göre belirlenen seçimler aracılığıyla halkın temsilcisi olarak seçilen milletvekilleri gerçekleştirirler (B. No: 2012/1272, 4/12/2013, § 127).

Bununla birlikte seçilme hakkı sadece seçimlerde aday olma hakkını değil, aynı zamanda ilgilinin seçildikten sonra milletvekili sıfatıyla temsil yetkisini fiilen kullanabilmesini de kapsar. Bu bağlamda seçilmiş milletvekilinin yasama faaliyetine katılmasına yönelik müdahale, sadece onun seçilme hakkına değil, aynı zamanda seçmenlerinin serbest iradelerini açıklama hakkına  (aynı yöndeki AİHM kararı için bkz. Sadak ve Diğerleri/Türkiye, B.No. 25144/94, 26149/95, 26154/95, 27100/95, 27101/95, 11/6/2002, § 33, 40) ve siyasi faaliyette bulunma hakkına yönelik bir müdahale teşkil edebilir (B. No: 2012/1051, 20/2/2014, § 67).

Yasama yetkisinin sahibi olan parlamento ve onu oluşturan milletvekilleri anayasal sınırlar içinde toplumda var olan farklı siyasi görüşlerin temsilcileridirler. Serbest seçimlerle halkın adına karar alma yetkisi verilen milletvekillerinin asli görev alanı parlamento olup, sahip oldukları görev alanı üstün kamusal yarar ve önem içermektedir (B. No: 2012/1272, 4/12/2013, § 128).

Siyasi faaliyetlerde her ülkenin kendi koşulları içinde yasalar ile sınırlamalar getirilebileceği söylenebilirse de, milletvekillerinin yasama faaliyetlerinde anayasal bir koruma alanına sahip olduğu açıktır. Aslolan halkın siyasi iradesinin engellenmemesi ve hakkın özünün etkisiz hale getirilmemesidir. Seçilmiş milletvekillerinin yasama faaliyetlerini yerine getirmelerini engelleyecek ölçüsüz müdahaleler halk iradesiyle oluşan siyasal temsil yetkisini ortadan kaldıracak, seçmen iradesinin parlamentoya yansımasını önleyecektir (B. No: 2012/1272, 4/12/2013, § 129).

30/3/2011 tarih ve 6216 sayılı Kanun’un “Bireysel başvuruların kabul edilebilirlik şartları ve incelenmesi” kenar başlıklı 48. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

“Mahkeme, . açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemezliğine karar verebilir.”

6216 sayılı Kanun’un 48. maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre Mahkemece açıkça dayanaktan yoksun başvuruların kabul edilemez olduğuna karar verilebilir. Başvurucunun ihlal iddialarını kanıtlayamadığı, iddialarının salt kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlara ilişkin olduğu, temel haklara yönelik bir müdahalenin olmadığı veya müdahalenin meşru olduğu açık olan başvurular ile karmaşık veya zorlama şikâyetlerden ibaret başvurular açıkça dayanaktan yoksun kabul edilebilir.

Çözümlenmesi gereken mesele, milletvekili seçildikten sonra yargılanmaya devam etmesinin başvurucunun seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarından “seçilme hakkı” ile aralarında ayrılmaz bir ilişki bulunan “siyasal faaliyette bulunma” hakkına yönelik bir müdahale oluşturup oluşturmadığını belirlemektir.

Somut olayda başvurucu, silahlı terör örgütüne üye olmak suçlamasıyla 5/11/2006 tarihinde gözaltına alınmış ve 8/11/2006 tarihinde tutuklanmıştır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 13/11/2006 tarihli iddianamesiyle başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği iddiasıyla cezalandırılması için İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesine ceza davası açılmış, yargılama tutuklu olarak devam ederken başvurucu 22/7/2007 tarihinde yapılan 23. Dönem Milletvekili Genel Seçiminde, İstanbul bağımsız milletvekili seçilmiştir. Başvurucunun tahliye talebi üzerine İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi 24/7/2007 tarihinde milletvekili seçilmesi nedeniyle kaçma şüphesinin kalmadığı gerekçesiyle başvurucunun tahliyesine karar vermiştir.

İlk Derece Mahkemesi tahliye kararında başvurucu hakkında herhangi bir güvenlik tedbirine karar vermemiştir. Bu yönüyle gerek yürütülen kovuşturma, gerekse başvurucunun tutukluluk hali başvurucunun milletvekili seçilmesine engel teşkil etmemiştir. Bu anlamda başvurucunun seçilme hakkına bir müdahale söz konusu olmadığı gibi, buna yönelik bir iddia da ileri sürülmemiştir. Başvurucu, milletvekili seçildikten sonra tahliye edildiğinden Türkiye Büyük Millet Meclisinde yemin etmiş ve milletvekilliği görevini fiilen yerine getirmeye başlamıştır. Başvurucu, 12 Haziran 2011 tarihinde yapılan 24. Dönem Milletvekili Genel Seçimindeİstanbul bağımsız milletvekili adayı olmuş, yeniden seçilmiş ve halen milletvekilidir. Bununla birlikte İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi 18/9/2012 tarihli kararı ile başvurucunun, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 8 yıl 9 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir.

Başvuru konusu olayda Başvurucu, milletvekili seçildikten sonra Anayasa’nın 83. maddesinin emredici hükmü gereği yasama dokunulmazlığı kazandığı halde yargılamanın durdurulmayarak devam ettirilmesi nedeniyle Anayasa’nın 67. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir. Başvurucu, Anayasa’nın 67. maddesinin birinci fıkrasında koruma altına alınan siyasi faaliyette bulunma hakkını kullanamadığına yönelik bir şikâyette bulunmadığı gibi seçildikten sonra milletvekili sıfatıyla temsil yetkisini fiilen kullanamadığı ve bu bağlamda parlamento çalışmalarına katılamadığı, milletvekili sıfatıyla siyasi faaliyetlerde bulunamadığını da ileri sürmemiştir.

Açıklanan nedenlerle, başvurucunun, Anayasa’nın 67. maddesinin ihlaline neden olduğunu ileri sürdüğü yargılamanın durdurulmayarak sürdürülmesi işlemi nedeniyle siyasi faaliyette bulunma hakkına yönelik bir ihlalin bulunmadığı açık olduğundan başvurunun bu kısmının, diğer kabul edilebilirlik koşulları yönünden incelenmeksizin “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

Hakkaniyete Uygun Yargılanma Hakkı ve Makul Sürede Yargılanma Hakkı’nın İhlali İddiası

Başvurucu, hakkında hükmedilen mahkûmiyet kararının esas itibariyle üç tanık beyanına dayandığını ve her üç tanığın beyanlarının da mahkûmiyete esas alınamayacağını, bu tanıkların iddialarına karşı yaptığı itirazın İlk Derece Mahkemesince dikkate alınmadığını ve isnat edilen eylemleri gerçekleştirmediğine yönelik olarak sundukları delillerin gerekçeli kararda tartışılmadığını, ayrıca makul sürede yargılanmadığını ileri sürmüştür. Başvurucunun iddialarının bir bütün olarak hakkaniyete uygun yargılanma hakkı ve makul sürede yargılanma hakkı kapsamında değerlendirilmesi uygun bulunmuştur.

Başvuru formu ile eklerinin incelenmesi sonucunda, açıkça dayanaktan yoksun olmadığı ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir neden de bulunmadığı anlaşılan başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

Esas Yönünden

Hakkaniyete Uygun Yargılanma Hakkının İhlali İddiası

Başvurucu, İ.Ç. ve H.N. isimli iki tanık ile 1 nolu gizli tanığın beyanlarına yönelttikleri itirazların İlk Derece Mahkemesince araştırılmadan bu beyanların hükme esas alınmasından şikâyetçi olmuştur (§ 32). Başvurucu, tanıkların beyanlarında geçen bazı maddi olay ve olguların doğruluğunun kendisinin talebine rağmen mahkemece araştırılmadığı gibi kendisinin ortaya koyduğu delillerin de dikkate alınmadığını ileri sürmüştür. Başvurucu, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan yargılandığı İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin 18/9/2012 tarihli kararının gerekçesinin iddianameyi tekrar etmekten ibaret olduğunu, ne başvurucu aleyhine ileri sürülen delillerin ne de savunmanın gerçekçi bir değerlendirilmesinin yapılmadığını ve özellikle tanık beyanlarına karşı ileri sürdükleri ve araştırılmasını istedikleri taleplerinin makul bir gerekçe olmaksızın reddedildiğini, maddi gerçeğin resen de araştırılmadığını, bu nedenlerle gerekçeli karar hakkının ve adil yargılanma ilkesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

Anayasa Mahkemesi, derece mahkemelerince verilen kararları, maddi vakıa ve hukuki yönden inceleyen bir merci değildir. Bireysel başvurularda Anayasa Mahkemesinin görevi Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanında kalan haklar kapsamındaki güvencelerin somut olayda sağlanıp sağlanmadığını incelemektir. Bu demektir ki Anayasa Mahkemesi, Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanında kalan hak ve özgürlüklere müdahale edilmedikçe, derece mahkemelerinin maddi vakıaları değerlendirme ve hukuk kurallarını uygulama sırasında yaptıkları hataları ele alamaz.

Bu kapsamda Anayasa Mahkemesi adil yargılanma hakkına ilişkin şikâyetleri incelediği pek çok kararında derece mahkemelerinin, kararların yapısı ve içeriği ile ilgili olarak geniş bir takdir yetkisine sahip olduğunu, özellikle taraflarca ileri sürülen kanıtların kabulü ve değerlendirilmesinin öncelikle derece mahkemelerinin görevi olduğunu belirtmiştir. Bireysel başvuru yolunun istisnai ve ikincil nitelikte bir kanun yolu olmasının bir gereği olarak derece mahkemeleri önünde dava konusu yapılmış maddi olay ve olguların kanıtlanması, delillerin değerlendirilmesi, hukuk kurallarının yorumlanması ve uygulanması ile derece mahkemelerince uyuşmazlıkla ilgili varılan sonucun esas yönünden adil olup olmaması bireysel başvuru incelemesine konu olamaz. Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesi, görevi gereği Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanında bulunan adil yargılanma hakkı kapsamında yer alan usuli güvencelerin asgari standartlarda sağlanıp sağlanmadığını denetlemek zorundadır. Bu, salt kanun yolunda gözetilmesi gereken hususlarda inceleme yapmak anlamına gelmez; aksine Anayasa ile verilen temel haklardan birinin ihlal edilip edilmediğini incelemek görevinin yerine getirilmesi anlamına gelir.

Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi, mevcut başvuruda adil yargılanma hakkı kapsamındaki güvencelerden başvurucunun şikâyetleriyle bağlantılı görülen gerekçeli karar hakkı, isnat edilen suçu öğrenme hakkı ve tanık sorgulama hakkının gereklerinin yerine getirilip getirilmediğini, bir bütün olarak yargılamanın hakkaniyete uygun yürütülüp yürütülmediğini inceleyecektir. Böyle bir inceleme, Anayasa Mahkemesinin kendisine getirilen sınırlandırmaları görmezden geldiği ve dördüncü derece mahkemesi gibi hareket ettiği şeklinde değerlendirilemez.

Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.”

Sözleşme’nin “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

“Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.”

Anayasa’daki hakların etkili bir biçimde korunması için, davaya bakan mahkemelerin Anayasa’nın 36. maddesine göre “tarafların dayanaklarını, iddialarını ve delillerini etkili bir biçimde inceleme görevi” vardır (bkz. B. No: 2013/7800, 18/6/2014, § 30; benzer yöndeki AİHM kararı için bkz. Dulaurans/Fransa, B. No: 34553/97, 21/3/2000, § 33). AİHM içtihatlarına göre bir mahkemenin davaya yaklaşımı, başvurucuların iddialarına yanıt vermekten ve başvurucuların temel şikayetlerini incelemekten kaçınmalarına neden olması halinde Sözleşme’nin 6. maddesi davanın düzgün bir biçimde incelenmesi hakkı bakımından ihlal edilmiş olur (bkz. Kuznetsov/Rusya, B. No: 184/02, 11/4/2007, §§ 84-85).

Öte yandan mahkemelerin, başvurucuların önemli bazı iddialarına yanıt vermemiş olması, kişinin iddialarının incelenmesi hakkının yanında, adil yargılanma hakkının önemli gerekliliklerinden biri olan mahkemelerin kararı gerekçelendirme yükümlülüğü ile de ilişkilidir. Zira bir muhakemede usule ilişkin koruma sağlayan adil yargılanma hakkının önemli unsurlarından biri olan gerekçeli karar hakkı da kişilerin adil bir şekilde yargılanmalarını sağlamayı ve denetlemeyi amaçlamaktadır ( B. No: 2013/7800, 18/6/2014, § 31). Nitekim Anayasa Mahkemesi önceki kararlarında, Anayasa’nın, bütün mahkemelerin her türlü kararlarının gerekçeli olarak yazılmasını ifade eden 141. maddesinin, adil yargılanma hakkının kapsamının belirlenmesinde gözetilmesi gerektiğini belirtmiştir (bkz. B. No: 2013/3351, 18/9/2013, § 49).

Mahkemeler, “kararlarını hangi temele dayandırdıklarını yeterince açık olarak belirtme” yükümlülüğü altındadırlar. Bu yükümlülük, tarafların temyiz hakkını kullanabilmeleri için gerekli olmasının yanı sıra, tarafların, muhakeme sırasında ileri sürdükleri iddialarının kurallara uygun bir biçimde incelenip incelenmediğini bilmeleri ve ayrıca demokratik bir toplumda, toplumun kendi adına verilen yargı kararlarının sebeplerini öğrenmelerinin sağlanması için de gereklidir (bkz. B. No: 2013/7800, 18/6/2014, § 33, 34).

Mahkemelerin bu yükümlülüğü, yargılamada ileri sürülen her türlü iddia ve savunmaya, karar gerekçesinde ayrıntılı şekilde yanıt verilmesi şeklinde anlaşılamaz. Bu nedenle, bir kararda tam olarak hangi unsurların bulunması gerektiği, davanın niteliğine ve koşullarına bağlıdır. Bununla birlikte muhakeme sırasında açık ve somut bir biçimde öne sürülen iddia ve savunmaların davanın sonucuna etkili olması, başka bir deyişle davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte bulunması halinde, davayla doğrudan ilgili olan bu hususlara mahkemelerce makul bir gerekçe ile yanıt verilmesi gerekir (bkz. B. No: 2013/7800, 18/6/2014, § 35).

Ayrıca, insan haklarına ilişkin güvencelerin soyut ve teorik olarak değil, uygulamada ve etkili bir şekilde sağlanması gerekir. Buna göre, mahkemelerin ileri sürülen iddia ve savunmalara şeklen cevap vermiş olmaları yeterli olmayıp, iddia ve savunmalara verilen cevapların dayanaksız olmaması, mantıklı ve tutarlı olması da gerekir. Diğer bir ifadeyle mahkemelerce belirtilen gerekçeler, davanın şartları dikkate alındığında makul olmalıdır (bkz. B. No: 2013/7800, 18/6/2014, § 36).  Makul gerekçe, davaya konu olay ve olguların mahkemece nasıl nitelendirildiğini, kurulan hükmün hangi nedenlere ve hukuksal düzenlemelere dayandırıldığını ortaya koyacak, olay ve olgular ile hüküm arasındaki bağlantıyı gösterecek nitelikte olmalıdır (bkz. B. No: 2013/1235, 13/6/2013, § 24).

Gerekçelendirme, davanın sonucuna etkili olay, olgu ve argümanları açıklamak yükümlülüğü olmakla birlikte, bu şekildeki gerekçelendirmenin mutlaka detaylı olması şart değildir. Ancak gerekçelendirmenin, iddia ve savunmadan birinin diğerine üstün tutulma sebebinin ve bu kapsamda davanın taraflarınca gösterilen delillerden karara dayanak olarak alınanların mahkemelerce kabul edilme ve diğerlerinin reddedilmesi hususunda, makul dayanakları olan bir bilgilendirmeyi sağlayacak ölçü ve özene sahip olması gerekmektedir.  Zira bir davada tarafların, hukuk düzenince hangi nedenle haklı veya haksız görüldüklerini anlayıp değerlendirebilmeleri için usulüne uygun şekilde oluşturulmuş, hükmün içerik ve kapsamı ile bu hükme varılırken mahkemenin neleri dikkate aldığı ya da almadığını gösteren, ifadeleri özenle seçilmiş ve kuşkuya yer vermeyecek açıklıktaki bir gerekçe bölümünün ve buna uyumlu hüküm fıkralarının bulunması “gerekçeli karar hakkı” yönünden zorunludur (bkz. B. No: 2013/7800, 18/6/2014, § 37, 38). Aksi bir tutumla, mahkemenin, davanın sonucuna etkili olduğunu kabul ettiği bir husus hakkında “ilgili ve yeterli bir yanıt” vermemesi veya yanıt verilmesini gerektiren usul veya esasa dair iddiaların cevapsız bırakılmış olması bir hak ihlaline neden olabilecektir (bkz. B. No: 2013/7800, 18/6/2014, § 39).

Somut olayda başvurucu, tanık beyanlarına yönelttiği itirazların İlk Derece Mahkemesince araştırılmamasından, tanıkların beyanlarında geçen bazı maddi olay ve olguların doğruluğunun talepte bulunmasına rağmen mahkemece araştırılmamasından ve kendisinin ortaya koyduğu delillerin de dikkate alınmamasından şikâyetçi olmuştur. İlk Derece Mahkemesinin aşağıda özetlenen gerekçelerinin makul, başka bir deyişle yeterince açık ve yeterli olup olmadığının tespiti için başvurucu tarafından hükmün dayanağı olan tanık beyanlarına karşı ileri sürülen itirazların denetlenebilir, makul yanıtının verilmesi gerekir.

İlk olarak, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 13/11/2006 tarihli ve başvurucunun terör örgütü üyesi olduğunu iddia eden iddianamesi yalnızca tanık İ.Ç.’nin beyanlarına dayanmıştır. Tanık İ.Ç. hakkında isnat edilen adam öldürme suçuna ilişkin soruşturma nedeniyle 10/8/2006 tarihinde yakalanmış, isnat edilen suçla ilgili beyanlarının yanı sıra ayrıca başvurucu hakkında da bir iddia da bulunmuştur. Tanık İ.Ç., 2004 yılı Temmuz ayında Irak’ın Kuzeyinde PKK terör örgütünün bir kampında başvurucuyu terör örgütü mensuplarının giydiği kıyafetleri giymiş olarak gördüğünü, başvurucunun burada yapılmakta olan kongreye PRD delegesi olarak katıldığını iddia etmiştir. Söz konusu iddianamede ayrıca başvurucunun, PKK-KONGRA-GEL terör örgütünün üst düzey yöneticilerinin Bağcılar İlçe DTP binasında toplantı yaptıkları sırada yakalandığı iddia edilmiştir.

İlk Derece Mahkemesinin gerekçesinde başvurucunun yakalandığı sırada yapıldığı iddia edilen terör örgütü toplantısı hakkında hiçbir bilgi yer almadığı gibi yargılama boyunca da iddianamede başvurucunun terör örgütü üyesi olduğunun bir delili olarak gösterilen söz konusu toplantı tartışma konusu yapılmamıştır. Ne toplantıya katılan kişilerin kimlikleri bilinmektedir, ne de toplantıda ne tür bir faaliyet yürütüldüğü belirlenmiştir. Dahası böyle bir terör örgütü toplantısı hakkında adli makamların herhangi bir işlem yapıp yapmadıkları da araştırılmamıştır.

Tanık İ.Ç., başvurucunun 2004 yılı Temmuz ayında PRD kongresine katıldığını iddia etmiş ise de İstanbul Emniyet Müdürlüğüne göre söz konusu toplantı 22/8/2004 ila 29/8/2004 tarihleri arasında yapılmış, yine Emniyet Müdürlüğüne göre başvurucu 12/6/2004 tarihinde Habur sınır kapısından çıkış yapmış ve 20/8/2004 tarihinde yurda dönüş yapmıştır. İlk Derece Mahkemesi, somut bilgi ve belgeler karşısındaki tanık İ.Ç.’nin beyanlarındaki bu tutarsızlığı gidermemiştir. Üstelik Emniyet Müdürlüğü İlk Derece Mahkemesine PRD hakkında son derece ayrıntılı bir bilgi notu göndermiştir. Bu notta, PRD oluşumunun kuruluşundan itibaren geçirdiği tüm değişimler, oluşumun amacı, hangi tarihlerde toplantılar yapıldığı, toplantılarda ele alınan meseleler ve toplantılara kaç kişinin katıldığı gibi oldukça ayrıntılı bilgiler yer almaktadır. Buna karşın Mahkeme, başvurucunun toplantıya katılımı hakkında polis veya istihbarat kayıtlarında bir bilgi bulunup bulunmadığını da araştırmamıştır.

Ayrıca başvurucu tarafından, tanık İ.Ç.’ın güvenilirliğine ilişkin ortaya konan bazı kuşkulu durumlar da araştırılmamıştır. Söz gelimi başvurucunun iddiasına göre bu kişi hakkında adam öldürme, suç tasnii ve cinsel istismar iddiasıyla soruşturmalar ve kamu davaları bulunmaktadır. Özellikle tanık hakkında suç tasniinden bir soruşturma veya kovuşturma bulunmasının tanığın güvenilirliğini etkilemediği söylenemez. Ayrıca başvurucunun iddiasına göre bu tanık, ulusal bir televizyon kanalında terör örgütüne katılarak ölen kardeşinin intikamını alacağını söylemiştir ve başvurucunun bu programın kayıtlarının izlenmesi talepleri de mahkemece reddedilmiştir. Tanık İ.Ç.’nin başvurucunun Gökkuşağı isimli dernekte yöneticilik yaptığı yönündeki beyanlarının doğru olmadığı itirazı karşısında bu beyanın araştırılması da tanığın güvenilmezliğinin ortaya konması çabasının bir parçasıdır.

Başvurucu hakkındaki iddianame 13/11/2006 tarihinde düzenlenmiş ve İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davanın ilk duruşması 8/2/2007 tarihinde yapılmıştır.  İddianamede tek delil olarak gösterilen tanık İ.Ç.’nin beyanlarından sonra başvurucunun terör örgütü mensubu olduğunun ispat edilmesi için savcılık mahkemeye bu defa 1 Nolu Gizli Tanığın 28/2/2009 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından alınmış olan ifadesini davanın açılmasından yaklaşık beş yıl sonra, tanığın ifadesinin alınmasından ise yaklaşık iki yıl sonra 28/4/2011 tarihinde sunmuştur.

1 Nolu Gizli Tanık, başvurucunun, 2000, 2001, 2002 yıllarında DEHAP Esenler İlçe Gençlik Kolları Başkanı olduğunu, bu dönemde S.G. isimli yardımcısı ile birlikte dört kişinin terör örgütünün kırsal alandaki silahlı yapılanmasına katılımı için çalıştığını, kendisinin kabul etmediğini ancak diğerlerinin örgüte katıldıklarını iddia etmiştir. Sözü geçen tanık, başvurucunun Esenler İlçe Gençlik Kolları Başkanı olduğu dönemde PKK terör örgütü lehine molotof kokteylli eylemlerin, 2003 yılında ise “Esenler Çarşıda yapılan eylemin” talimatını verdiğini iddia etmiştir.

Başvurucu, gizli tanığın güvenilirliğini sorgulamak çabası kapsamında, iddia edilen dönemde gençlik kolları başkanlığı yapmadığını beyan etmiş ve bu dönemdeki başkanın ismini mahkemeye bildirmiş, Mahkemenin de bu bilgiyi Emniyet Müdürlüğü Dernekler Masasından doğrulatabileceğini belirtmiştir. İlk Derece Mahkemesi gizli tanığın bu beyanının doğruluğunu araştırmamıştır. Gizli tanığın beyanında adı geçen S.G. tanık olarak dinlenmiş, başvurucu ile o tarihlerde tanışmadığını, tanığın beyanlarının doğru olmadığını beyan etmiş ancak Mahkeme bu kişinin beyanlarına da itibar etmemiştir. Öte yandan gizli tanık, başvurucu ile birlikte S.G.’nin de bazı kişilerin terör örgütüne katılımı için faaliyet yürüttüğünü iddia etmiş olmasına rağmen S.G. hakkında böyle bir eyleminden dolayı ne soruşturma açılıp açılmadığı araştırılmış ne de bu eylemler sabit kabul edildiği halde suç duyurusunda bulunulmuştur.

1 Nolu Gizli Tanık, isimlerini verdiği üç kişinin başvurucu tarafından terör örgütünün kırsaldaki yapılanmasına gönderildiğini iddia etmiştir. Ne var ki dosyaya yansıdığına göre İlk Derece Mahkemesi, başvurucunun taleplerine rağmen ismi verilen kişilerin gerçekte var olup olmadıklarını, polis ve istihbarat kayıtlarında bulunup bulunmadıklarını, gerçekten de kırsala gidip gitmediklerini araştırmamıştır. Yine dosyadan anlaşıldığı kadarıyla başvurucu, bu kişilerden birinin iddia edilen tarihlerde cezaevinde olduğunu bildirmesine ve bu konunun araştırılması talebinde bulunmasına rağmen bu husus da araştırılmamıştır. Aynı şekilde 1 Nolu Gizli Tanığın beyanlarında adı geçen ve iki oğlu kırsala gönderildiği söylenen A. Z. isimli kişinin beyanlarına başvurularak söz konusu tanık beyanlarının doğruluğu araştırılmamıştır.

1 Nolu Gizli Tanık, başvurucunun Esenler İlçe Gençlik Kolları Başkanı olduğu dönemde PKK terör örgütü lehine molotof kokteylli eylemlerin, 2003 yılında ise “Esenler Çarşıda yapılan eylemin” talimatını verdiğini iddia etmiştir. İlk Derece Mahkemesi tanığın iddia ettiği 2000-2002 yılları arasındaki eylemlerin hangileri olduğunu araştırmamıştır. Buna karşın Mahkeme, Emniyet Müdürlüğünden gelen ve 2003 yılında Esenler İlçesinde yapılan eylemlerin talimatının başvurucu tarafından verildiğini ima etmiştir. İlk derece Mahkemesi gerekçeli kararında 1/7/2003 tarihinde istinat duvarlarına ve okul duvarlarına yazılar yazılması, 15/8/2003 tarihinde Esenler İlçesi Havaalanı Mahallesinde yasa dışı pankart asılması, 6/6/2003 tarihinde Esenler İlçesi Kazım Karabekir Mahallesinde 8-10 kişilik bir grubun yola molotof atarak yasa dışı slogan atması, 23/8/2003 tarihinde Fatih Mahallesinde terör örgütü kurucusu lehine pankart asılması, 16/8/2003 tarihinde Esenler Kazım Karabekir Mahallesinde el yapımı bomba bulunan pankart asılması, 15/8/2003 tarihinde bir iş yerinin kundaklanması ve 12/8/2003 tarihinde Esenler İlçesi Kazım Karabekir Mahallesinde pankart asılması ve molotof atılması eylemleri ile başvurucu arasında bir bağ bulunduğunu kabul etmiştir.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü genel olarak 2003 yılında tüm Esenler İlçesinde kayda geçen ve PKK terör örgütü lehine olan eylemlerin listesini mahkemeye bildirmiştir. Bu eylemler ile başvurucu arasındaki bağlantının nasıl kurulduğu gerekçeli kararda yer almamaktadır. Gizli tanığa Esenler Çarşısında yapıldığını iddia ettiği eylemin Emniyet Müdürlüğünün bildirdiği listedeki eylemlerden hangisi olduğu sorulmamıştır. İlk Derece Mahkemesinin başvurucunun talimatını verdiği kabul ettiği bu eylemler, terör örgütüne üye olmak suçu dışında ayrıca başka suçlara da vücut vermektedir. Başvurucunun talebi bulunmasına rağmen, bu eylemlerle ilgili olarak soruşturma bulunup bulunmadığı, varsa sorumlular ve başvurucu hakkında bir adli işlem yapılıp yapılmadığı araştırılmamış, soruşturma evrakları dosyaya getirtilmemiş ve gerekçeli kararda eylem listesini vermek dışında hiçbir açıklama yapılmamıştır.

Son olarak başvurucu aleyhine tanık H.N’ın poliste verdiği ifadelere itibar edilmiştir. Tanık H.N, “bipolar bozukluk manik epizod” teşhisi ile Adli Sağlık Kurulu raporu ibraz etmiş ve polis ifadelerini kabul etmemiştir. İlk Derece Mahkemesi tanığın polis ifadesini kabul etmemesi hakkında bir açıklamada bulunmamış, örgütlü suçlarda beyan farklılıklarının normal olduğunu belirtmekle yetinmiştir. Tanık H.N. polis ifadesinde başvurucunun 2004 yılı Haziran ayında Kandil’de yapılan PJA’nın 5. Kadın Kongresine katıldığını iddia etmiştir. Başvurucu böyle bir kongre yapılıp yapılmadığının araştırılmasını istemiş ancak Mahkeme bu talebi yerine getirmemiştir.  İlk Derece Mahkemesi tanık İ.Ç. ile tanık H.N.’nin beyanları arasındaki farklılığı şu şekilde gidermeye çalışmıştır:

“.12.06.2004 – 20.08.2004 tarihleri arasında Kuzey Irak Bölgesinde bulunduğu,  PKK terör örgütünün bir yapılanması olan PJA’nın 17 Haziran-2 Temmuz 2004 de Kandil Dağındaki örgüt kamplarında yapılan Kongresine tek tip örgüt kıyafeti ile katıldığı, bu kongreden daha sonra ki PRD’nin Kandil Dağındaki örgüt kamplarında yapılan 2. olağan kongresine Türkiye delegesi olarak katılmak amacıyla tek tip örgüt kıyafeti giyerek kampta bulunmaya devam ettiği, ancak kongre tarihinden önce kamptan ayrıldığının anlaşıldığı.”

İlk Derece Mahkemesi olayları bu şekilde kabul ettikten sonra tanık İ.Ç. ve H.N.’ın beyanlarının birbirleri ile zaman ve mekân açısında uyumlu olduğunu ve bu iki tanığın ve gizli tanığın beyanlarının içerik olarak da aynı mahiyette ve çelişkisiz bulunduğunu kabul etmiştir. Oysa tanık İ.Ç. ve H.N.’ın beyanlarının birbirleri ile zaman ve mekân açısından farklılık bulunduğu gibi içerik olarak gizli tanığın beyanları ile de hiçbir bağlantı bulunmamaktadır.

İlk Derece Mahkemesinin tanık beyanları arasındaki çelişkiyi gidermek için başvurucunun PRD kongresine katılmayarak yurda döndüğü tezine rağmen Yargıtay, başvurucunun her iki toplantıya da katıldığına karar vermiştir. Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 24/12/2013 tarihli ilamında başvurucunun “PKK terör örgütünün alt oluşumları olan PJA (Özgür Kadın Partisi)’nin 5. kongresine ve PRD (Demokratik Kurtuluş Partisi)’nin 2. kongresine örgüt mensuplarınca giyilen tek tip kıyafetle iştirak.” ettiği kabul edilmiştir.

Tarafsızlığı, keyfiliği, denetimden kaçmayı ve perdelemeyi önlemek için mahkemeler, kararın verilmesine neden olan temelleri yeterince açık olarak belirtmekle yükümlüdürler. Mahkemelerin yargılama süresince kendilerine iletilen her iddia ve talebi gözetme zorunda olmadıkları biçimindeki serbesti, kararın verilmesine neden olan dayanaklara asgari açıklıkta değinilmesi görevini ortadan kaldıracak şekilde yorumlanamaz (B. No: 2013/7800, 18/6/2014, § 58).

Bireysel başvuru yolunda derece mahkemelerinin gerekçelerinin niteliği, ancak açık bir keyfilik veya takdir hatası oluşturduğu ya da makul ve ikna edici açıklamalar içeren bir gerekçe gösterilmediği, iddia olunan eylem ile hüküm arasında “uygun illiyet bağı” kurulmadığı durumlarda denetlenebilir. Derece mahkemesi kararlarının, adalet gereksinimini giderecek ölçü ve nitelikte yeterli gerekçe ile açıklanıp açıklanmadığı hususları, adil yargılanma hakkının ihlali iddiasıyla yapılan bireysel başvurularda Anayasa Mahkemesince yapılacak denetimin kapsamında yer almaktadır (B. No: 2013/7800, 18/6/2014, § 59).

Somut olayda iddianamenin dayanağı olan tanık İ.Ç., başvurucunun Irak’ın Kuzeyinde 2004 yılı Temmuz ayında yapılan PRD kongresine katıldığı yönündeki beyanlarına karşı İstanbul Emniyet Müdürlüğü o tarihlerde başvurucunun Türkiye’ye dönmüş olduğunu ve söz konusu kongrenin 2004 yılı Ağustos ayında yapıldığını bildirmiştir. Bu kez tanık H.N.’nin iddianamede söz konusu edilmeyen polis nezdindeki beyanları delil olarak sunulmuştur. Tanık H.N., duruşmada polis ifadesini kabul etmediğini, bu beyanlarının yönlendirme ile alındığını ifade etmiştir. Tanık H.N’nin psikolojik rahatsızlığı olduğuna ilişkin adli tıp raporu da mahkemeye sunulmuştur. Tanık H.N. polis ifadesinde, başvurucunun 2004 yılı Haziran ayında Kandil’de yapılan PJA kongresine katıldığını iddia etmiştir. Başvurucunun taleplerine rağmen PJA kongresi araştırılmamış, üstelik İlk derece Mahkemesi iki tanık beyanı arasında çelişki bulunmadığını, zaman ve mekân uyumluluğu olduğunu kabul etmiştir. Öte yandan 1 Nolu Gizli Tanığın iddialarından birisi olan başvurucunun bazı terör eylemlerinin talimatını verdiği yönündeki iddiası doğru kabul edilmekle yetinilmiş, hangi somut eylemin talimatının başvurucu tarafından verildiği belirtilmemiştir. Yine 1 Nolu Gizli Tanığın başvurucunun terör örgütünün kırsalda bulunan yapılanmasına adam gönderdiği iddiasına ilişkin olarak, bu kişilerin gerçekte var olup olmadığı, terör örgütüne katılıp katılmadıkları da araştırılmamıştır. İlk Derece Mahkemesi gerekçeli kararında soyut olarak başvurucunun, terör örgütünün kırsal yapılanmasına adam gönderdiğini kabul etmekle yetinmiştir.

Başvurucu hakkındaki suçlamaların dayanağını oluşturan ve güvenilirliğine ilişkin ciddi kuşkular uyanmasına neden olan tanık beyanları gözetildiğinde, önemli ölçüde, tanık beyanlarına dayanan İlk Derece Mahkemesince verilen kararın gerekçesi, adalet gereksinimini giderecek ölçü ve nitelikte, yeterli ve makul olarak değerlendirilemez.

Başvurucunun hakkaniyete uygun bir şekilde yargılandığının belirlenebilmesi için somut başvurunun isnat edilen suçu öğrenme hakkı ile tanık sorgulama hakkı ışığında da değerlendirilmesi gerekir.

Sözleşme’nin “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesinin (3) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

“Bir suç ile itham edilen herkes aşağıdaki asgari haklara sahiptir:

a) Kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebebinden en kısa sürede, anladığı bir dilde ve ayrıntılı olarak haberdar edilmek;

.

d) İddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında davet edilmelerinin ve dinlenmelerinin sağlanmasını istemek;

.”

Sözleşme’nin 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasında yer alan “hakkaniyete uygun yargılama” kavramı, aynı maddenin (3) numaralı fıkrasında yer alan “suç isnat edilmiş kişi“nin asgari haklarıyla doğrudan bağlantılıdır. Hakkında bir suç isnadı olan kişiye tanınmış anılan fıkradaki haklar, (1) numaralı fıkrada yer alan hakkaniyete uygun yargılama ilkesinin somut görünümleridir. Fakat hakkaniyete uygun yargılama çerçevesindeki haklar ve ilkeler, (3) numaralı fıkradaki kapsamlı olmayan listedeki minimum haklarla sınırlı değildir. (3) numaralı fıkrada yer alan asgari şüpheli/sanık hakları, (1) numaralı fıkrada koruma altına alınmış olan daha genel nitelikteki “hakkaniyete uygun yargılanma” hakkının özel görünüm şekilleridir (Bkz. Asadbeyli ve Diğerleri/Azerbaycan, B. No: 3653/05 14729/05 16519/06, 11/12/2012, § 130). Bu nedenle Sözleşme’nin 6. maddesinin (3) numaralı fıkrasında yer alan özel güvencelerin, (1) numaralı fıkrada yer alan “hakkaniyete uygun yargılanma hakkı” ışığında değerlendirilmesi gerekir. Diğer taraftan 6. maddenin (3) numaralı fıkrasının (a-e) bentlerinde düzenlenen güvenceler arasında da bağ bulunmakta olup bunlardan her biri yorumlanırken diğerleri de dikkate alınmalıdır (Bkz. Pélissier ve Sassi/Fransa [BD], B. No: 25444/94, 25/3/1999, §§ 51-54). Bu nedenle yalnızca (3) numaralı fıkrada sayılan haklara uygun olarak yapılan bir ceza yargılamasının, (1) numaralı fıkrada yer alan “hakkaniyete uygun yargılanma hakkı” ışığında değerlendirilmeden, hakkaniyete uygun ve dolayısıyla adil olduğu söylenemez (Bkz. Deweer/Belçika, B. No: 6903/75, 27/2/1980 § 56).

Sözleşme’nin 6. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (a) bendinde hakkında bir suç isnadında bulunulan kişinin “Kendisine karşı yöneltilen suçlamanın niteliği ve sebebinden .ayrıntılı olarak haberdar edilmek” hakkı, kişinin savunmasını hazırlayabilmesi için getirilmiş bir güvencedir. 6. maddesinin (1) numaralı fıkrasında güvence altına alınmış olan hakkaniyete uygun yargılanma hakkı ışığında, (3) numaralı fıkranın (a) bendi, cezai konularda hakkaniyete uygun bir yargılama yapılmasının temel ön koşulu olarak şüpheli veya sanığa detaylı bilgi verilmesini öngörmektedir (B. No: 2013/4784, 7/3/2014, § 35).

Sözleşme’nin 6. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (a) bendi, bilgilendirmenin şekline ilişkin herhangi bir yükümlülük içermemekle birlikte bu güvence, şüpheliye veya sanığa hakkındaki “suçlamayı bildirme” konusunda özel bir çaba gösterilmesi gerekliliğine işaret etmektedir. Bu nedenle (a) bendi uyarınca sanığa verilecek bilgi, kendisinin hangi fiil nedeniyle suçlandığını ve bu fiilin hukuki nitelemesinin ne olduğunu içermeli ve detaylı olmalıdır (Bkz. Gea Catalan/İspanya, B. No: 19160/91, 10/2/1995 § 26).

Ceza kovuşturmasında kişiye resmen suç isnadının yapıldığı belge iddianamedir. İddianamenin, sanığın savunmasını hazırlayabilmesine imkân vermek için isnat edilen suç fiillerinin yerini ve zamanını göstermesi, bu fiillerin hukuki nitelendirmesini yaparak ceza kanununda bunların karşılığı olan suç ve cezaları göstermesi gerekir. Ceza yargılamasında esaslı bir yeri olan iddianamenin tebliğ edilmesiyle, sanığın, yazılı bir biçimde suçlamaların maddi ve hukuki temelinden resmi olarak haberdar olduğu kabul edilmektedir. Öte yandan yargılama sırasında suçun hukuki niteliğinin değişmesi halinde de sanığa yöneltilen suçlamanın değişen hukuki niteliği ve nedenleri hakkında bildirim yapılması gerekmektedir.

Sözleşme’nin 6. maddesinin (a) bendi ile hakkında bir suç isnadında bulunulan kişinin “Savunmasını hazırlamak için gerekli zaman ve kolaylıklara sahip olmak” hakkına yer verilen (b) bentleri birbiriyle bağlantılıdır. Suçlamanın nedeni ve niteliği hakkında bilgilendirilme hakkı, şüphelinin veya sanığın savunmasını hazırlama hakkı ışığında değerlendirilmesi gerekir (B. No: 2013/4784, 7/3/2014, § 37).

Somut olayda başvurucu hakkında tanık İ.Ç.’nin beyanlarına dayanarak ve Irak’ın Kuzeyinde PRD Kongresine katıldığından bahisle iddianame düzenlenmiştir. Ancak daha sonra, yargılamanın ilerleyen aşamalarında tanık H.N.’nin polis nezdindeki beyanlarında ve 1 Nolu Gizli tanığın beyanlarında geçen bazı fiilleri gerçekleştirdiği iddia edilmiştir. Daha sonra ortaya çıkan yeni isnatlar, başvurucuya yazılı olarak bildirilmemiştir ve yargılama boyunca başvurucuya isnat edilen fiiller sürekli değişmiştir. Başvurucunun tanık beyanlarında isnat edilen yeni fiiller hakkında savunmasını hazırlamak için gerekli zamana sahip olmadığı söylenemez. Buna karşın başvurucunun itirazlarına ve taleplerine rağmen, İlk Derece Mahkemesi, sonradan ortaya çıkan tanıklar ve bunların beyanlarında geçen eylemlerin doğruluğu konusunda yeterince araştırma yapmamıştır.

İsnat edilen suçun dayandığı eylemlerin sürekli değiştiği bir durumda sanığın “gerçek ve etkili” savunma yapma olanağına sahip olduğunun kabulü için mahkemelerce sanığın dezavantajlı durumunu telafi edici önlemlerin alındığının gösterilebilmesi gerekir. Bu gereklilik Sözleşme’nin 6. maddesinin (3) numaralı fıkrasının (d) bendinde yer alan tanık sorgulama hakkının da bir sonucudur. Bu düzenlemenin esas amacı, sanığın “aynı koşullar altında” ve “silahların eşitliği ilkesi“ne uygun olarak tanık dinletme talebinde bulunabilmesinin (B. No: 2013/99, 20/3/2014, § 47) ve aleyhte ifade veren tanığın beyanlarına veya tanık ifadesinin alındığı sırada ya da yargılamanın daha sonraki bir aşamasında itiraz imkânının sağlanmasıdır (B. No: 2013/2630, 30/12/2014, § 44).

Bu başlık altında ilk olarak başvurucunun 1 nolu gizli tanığın dinlenmesine ilişkin şikâyetler değerlendirilmelidir. Başvurucu mahkûmiyet kararının önemli dayanaklarından biri olan 1 nolu gizli tanığın polis ifadelerinin kovuşturma başladıktan yaklaşık dört buçuk yıl sonra dosyaya getirtilmesinden ve 1 nolu gizli tanığı yeterince sorgulayamamaktan da şikâyetçi olmuştur. 1 nolu gizli tanık ilk kez 25/2/2009 tarihinde kolluk ifadesinde başvurucu hakkında beyanlarda bulunmuş ve başvurucuyu fotoğrafından teşhis etmiştir. 1 nolu gizli tanık ikinci kez, 28/2/2009 tarihinde yine kollukta daha ayrıntılı beyanda bulunmuştur. 28/4/2011 tarihli duruşmada başvurucu ve müdafii 1 nolu gizli tanığın duruşmada dinlenmesini talep etmişler ve 4/10/2011 tarihli duruşmada 1 nolu gizli tanık duruşmada hazır edilmiştir. 1 nolu gizli tanık, söylediklerinin duyulabileceği özel bir odaya alınmış, hâkimler dışında diğer yargılama süjelerinin görmesine izin verilmemiştir. Başvurucu müdafii gizli tanığa doğrudan soru sorabilmiş, tanığın beyanlarına itiraz edebilme fırsatı elde etmişlerdir. Başvurucu veya müdafileri ile gizli tanık yüz yüze getirilmemiş ise de yargılamanın bir terör suçuna ilişkin olması nedeniyle bunun zorunlu olduğu da söylenemez. Öte yandan başvurucu 25/5/2009 tarihli fotoğraf teşhis tutanağına itiraz etmiştir. Buna karşın fotoğraf teşhis tarihinde ve duruşmada sorgulandığı 4/10/2011 tarihinde başvurucunun televizyon ve diğer basın yayın organlarında görüntüleri sıklıkla yayınlanan bir milletvekili olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Fotoğraflı teşhisinin yanılgılara yol açma potansiyeli her durumda bulunmakla birlikte somut olayda başvurucunun oldukça bilinen bir kişi olduğu inkâr edilemez.

Başvurucu, 1 nolu gizli tanığı yeterince sorgulayamamaktan ve bazı soruları cevaplamaması yönünde mahkeme heyetince yönlendirildiğinden şikayetçi olmuş ise de 4/10/2011 tarihli duruşmada başvuru müdafiinin tanığa soru sormasının engellendiği söylenemez. Ayrıca mahkeme heyetinin cevap vermeyebileceğini belirttiği soruların tanığın kimliğini ortaya çıkartabilecek sorular olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.

Buna karşın 1 nolu gizli tanığın başvurucunun bazı terör eylemlerinin talimatını verdiği yönündeki iddiası doğru kabul edilmiş ancak hangi somut eylemin talimatının başvurucu tarafından verildiği araştırılmamış, başvurucunun terör örgütünün kırsalda bulunan yapılanmasına adam gönderdiği iddiasına ilişkin olarak ise bu kişilerin gerçekte var olup olmadığı, terör örgütüne katılıp katılmadıkları da araştırılmamıştır (§ 69-74, 81).

Bundan başka başvurucu, tanık H.N’nin polis merkezinde vermiş olduğu ve önceki iki tanığın beyanından farklı olan ifadesine itiraz etmiştir. Bu ifadede tanık H.N., 2004 yılı Haziran ayında PJA isimli terör örgütü yapılanmasının Kandil’de yapılan 5. kongresine katıldığını ve başvurucunun da bu kongrede bulunduğunu ileri sürmüş, İlk Derece Mahkemesinde yapılan duruşmada polis nezdinde verdiği beyanları reddetmiştir. Başvurucu, İlk Derece Mahkemesinden tanığın polisteki beyanında geçen PJA yapılanması hakkında araştırma yapılmasını, tanık beyanında geçen 5. kongrenin hangi tarihlerde yapıldığının tespit edilmesini istemiş ancak mahkeme bu itirazları cevapsız bırakmıştır (§ 76).

Son olarak sanık aleyhine ifade veren tanıkların güvenilirliklerini sorgulamak da tanık sorgulama hakkının en önemli unsurlarındandır. Sanığın aleyhine ifade veren tanığın önyargılı, düşmanca veya güvenilmez olduğunu gösterebilmesi gerekir. Bir sanığı suçlayan tanıklık veya başka beyan türleri gerçek dışı düzenlenmiş veya sadece hatalı olabileceği gibi, savunma eğer bu ifadenin sahibinin güvenilirliğini sınayabileceği veya itibarına şüphe düşürebileceği bilgilerden yoksun kalırsa bunları aydınlatma ihtimali çok düşük olacaktır. Böyle bir durumda var olan tehlikeler çok belirgindir. Somut olayda, tanıkların güvenilmezliğini ortaya koymaya çalışan başvurucunun tanık beyanlarındaki çelişkileri, tanıkların kendisine karşı düşmanca davrandıklarını ve önyargılı olduklarını ortaya koyabilmek için tanık beyanlarına karşı bazı deliller ileri sürmüş, Mahkemeden de bazı hususların araştırılmasını istemiş, ancak İlk Derece Mahkemesi bu talepleri kabul etmemiştir (§ 32, 66-74).

Somut olayda başvurucunun duruşma sırasında aleyhindeki tanık beyanlarına karşı çıkma ve tanıkları sorgulama imkânı bulamadığı söylenemese de “tanık beyanlarına karşı çıkma” yalnızca şekli bir usul güvencesi olarak da anlaşılamaz. Başvurucuya tanık beyanlarına karşı savunma yapma ve tanıkların beyanlarına karşı itirazda bulunma imkânının “gerçek ve etkili” olarak sağlandığının kabulü için somut olaydaki gibi sonradan ortaya çıkan beyanlarda geçen eylemlerin doğruluğunun yeterince araştırılarak başvurucunun dezavantajlı durumunu telafi edilmesi gerekir. Somut olayda İlk Derece Mahkemesinin, gerekçeli kararında, sonradan ortaya çıkan tanık beyanları ile başvurucunun tanık beyanlarına karşı itirazlarını ayrıntılı bir analize tabi tuttuğu da söylenemez.

Yukarda belirtildiği gibi yargılama makamları yargılamanın taraflarınca ileri sürülen iddiaları ve gösterdikleri delilleri gereği gibi incelemek zorundadır. Bununla birlikte, belirli bir davaya ilişkin olarak delilleri değerlendirme ve gösterilmek istenen delilin davayla ilgili olup olmadığına karar verme yetkisi esasen derece mahkemelerine aittir. Mevcut yargılamada geçerli olan delil sunma ve inceleme yöntemlerinin adil yargılanma hakkına uygun olup olmadığını denetlemek Anayasa Mahkemesinin görevi kapsamında olmayıp, Mahkemenin görevi başvuru konusu yargılamanın bütünlüğü içinde adil olup olmadığının değerlendirilmesidir (B. No: 2013/1213, 4/12/2013, § 27).

Somut olayda İlk Derece Mahkemesi hükmünü, iddianamede yer almayan ve sonradan ortaya çıkan tanık beyanlarında geçen eylemlerin başvurucu tarafından gerçekleştirildiği kabulüne dayandırmıştır. Buna karşın İlk Derece Mahkemesi başvurucunun itirazlarını araştırmayarak iddianamede yer almayan ve sonradan ortaya çıkan eylemlerin sürekli değişmesi karşısında başvurucunun savunma hakkını ve tanık sorgulama hakkını “pratik ve etkili” olarak kullanmasını sağlayacak ve sanığın dezavantajlı durumunu telafi edecek önlemleri almamıştır.

İlk Derece Mahkemesinin tanık beyanlarına karşı ileri sürülen hususları araştırmaması ve gerekçeli kararında da tanık beyanlarını ve başvurucu tarafından yapılan itirazları yeterince ve makul bir biçimde değerlendirmemesi nedeniyle yargılamanın hakkaniyete uygun gerçekleştiği söylenemez. Anayasa’nın 36. maddesinin ihlal edildiğinin kabul edilmesi gerekir.

Makul Sürede Yargılanma Hakkı Yönünden

Başvurucu, hakkında yürütülen soruşturma ve kovuşturmanın makul süre içinde sonuçlanmaması nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini iddia etmiştir.

Anayasa ve Sözleşme’nin ortak koruma alanı dışında kalan bir hak ihlali iddiasını içeren başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi mümkün olmayıp (B. No: 2012/1049, 26/3/2013, § 18), Sözleşme metni ile AİHM kararlarından ortaya çıkan ve adil yargılanma hakkının somut görünümleri olan alt ilke ve haklar, esasen Anayasa’nın 36. maddesinde yer verilen adil yargılanma hakkının da unsurlarıdır. Anayasa Mahkemesi de Anayasa’nın 36. maddesi uyarınca inceleme yaptığı birçok kararında, ilgili hükmü Sözleşme’nin 6. maddesi ve AİHM içtihadı ışığında yorumlamak suretiyle, Sözleşme’nin lafzi içeriğinde yer alan ve AİHM içtihadıyla adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil edilen ilke ve haklara, Anayasa’nın 36. maddesi kapsamında yer vermektedir Somut başvurunun dayanağını oluşturan makul sürede yargılanma hakkı da yukarıda belirtilen ilkeler uyarınca adil yargılanma hakkının kapsamına dâhil olup, ayrıca davaların en az giderle ve mümkün olan süratle sonuçlandırılmasının yargının görevi olduğunu belirten Anayasa’nın 141. maddesinin de, Anayasa’nın bütünselliği ilkesi gereği, makul sürede yargılanma hakkının değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulması gerektiği açıktır (B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 38-39).

Davanın karmaşıklığı, yargılamanın kaç dereceli olduğu, tarafların ve ilgili makamların yargılama sürecindeki tutumu ve başvurucunun davanın hızla sonuçlandırılmasındaki menfaatinin niteliği gibi hususlar, bir davanın süresinin makul olup olmadığının tespitinde göz önünde bulundurulması gereken kriterlerdir (B. No: 2012/13, 2/7/2013, §§ 41-45).

Anayasa’nın 36. ve Sözleşme’nin 6. maddeleri uyarınca kişilere, medeni hak ve yükümlülükler ile ilgili uyuşmazlıkların yanı sıra, cezai alanda yöneltilen suç isnatlarının makul sürede karara bağlanmasını talep hakkı tanınmıştır. Suç isnadı, bir kişiye suç işlediği iddiasının yetkili makamlar tarafından bildirilmesi olup, kişiye cezai alanda yöneltilen iddianın suç isnadı niteliğinde olup olmadığının tespitinde; iddia olunan suçun pozitif düzenlemelerdeki tasnifinin, suçun gerçek niteliğinin, suç için öngörülen cezanın niteliği ile ağırlığının değerlendirilmesi gerekir. Ancak isnat olunan fiil, ceza kanunlarında suç olarak nitelendirilmiş ve yargılama aşamasında ceza hukukunun kuralları uygulanmış ise, ayrıca bir uygulanabilirlik incelemesi yapılmaksızın, adil yargılanma hakkının kapsamına girdiği kabul edilecektir (B. No: 2012/625, 9/1/2014, § 31).

Başvuru konusu olayda, başvurucu hakkında, silahlı terör örgütüne üye olmak suçlamasıyla ceza davası açılmıştır. Başvurucu hakkında isnat olunan suç 5237 sayılı Kanun’da hapis cezasını gerektirir şekilde tanımlanmıştır. Bu çerçevede başvurucu hakkındaki suç isnadına dayalı yargılamanın Anayasa’nın 36. maddesinin güvence kapsamına girdiği konusunda kuşku bulunmamaktadır (B. No: 2012/625, 9/1/2014, § 32).

Cezai alanda yöneltilen suç isnatları ile ilgili uyuşmazlıklara ilişkin makul süre değerlendirmesinde, sürenin başlangıcı kural olarak, kişiye bir suç işlediği iddiasının yetkili makamlar tarafından bildirildiği veya isnattan ilk olarak etkilendiği arama veya gözaltı gibi tedbirlerin uygulandığı an olup, somut başvuru açısından bu tarih, başvurucunun bahse konu suç kapsamında gözaltına alındığı ve böylece isnattan haber olduğu anlaşılan 5/11/2006 tarihidir. Sürenin bitiş tarihi ise, suç isnadına ilişkin nihai kararın verildiği tarihtir. Ancak devam eden yargılamalara ilişkin makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasını içeren başvuruların yargılama faaliyetinin devamı sırasında da yapılabilmesi olanağı bulunduğundan, değerlendirmeye esas alınacak sürenin bitiş anı bireysel başvurunun karara bağlandığı tarihtir (B. No: 2012/13, 2/7/2013, § 34; B. No: 2012/625, 9/1/2014, § 32). Bu kapsamda, somut yargılama faaliyeti açısından sürenin bitiş tarihinin, başvurucu hakkındaki mahkumiyet kararının Yargıtayca onanarak kesinleşme tarihi olan 24/12/2013 tarihi olduğu anlaşılmaktadır.

Başvuruya konu yargılama sürecinin incelenmesinde; Başvurucu, silahlı terör örgütüne üye olmak suçlamasıyla 5/11/2006 tarihinde gözaltına alınmış ve 8/11/2006 tarihinde tutuklanmıştır. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının 13/11/2006 tarihli iddianamesiyle başvurucunun silahlı terör örgütüne üye olma suçunu işlediği iddiasıyla cezalandırılması için İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesine ceza davası açılmıştır. İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi 24/7/2007 tarihinde başvurucunun tahliyesine karar vermiştir. İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi 18/9/2012 tarihinde başvurucunun, silahlı terör örgütüne üye olma suçundan 8 yıl 9 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar vermiştir. Başvurucu, İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesinin nihai kararını temyiz etmiş; Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 24/12/2013 tarihli ilamı ile ilk derece mahkemesinin kararı onanmıştır.

5271 sayılı Kanun’un öngördüğü yargılama usullerine tabi mahkemeler nezdindeki yargılamaların makul sürede tamamlanmadığı yönündeki iddialar daha önce bireysel başvuru konusu yapılmış ve Anayasa Mahkemesi tarafından makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği yönünde karar verilmiştir (B. No: 2012/625, 9/1/2014, §§ 22-45).

Başvuruya konu davada yer alan kişi sayısı ve davanın mahiyeti nedeniyle icrası gereken usul işlemlerinin niteliği başvuruya konu yargılamanın karmaşık olduğunu ortaya koymakla birlikte, davaya bütün olarak bakıldığında, somut başvuru açısından farklı bir karar verilmesini gerektirecek bir yön bulunmadığı ve söz konusu yedi yıl bir ay on dokuz günlük yargılama sürecinde makul olmayan bir gecikmenin olduğu sonucuna varılmıştır.

Açıklanan nedenlerle, başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

6216 Sayılı Kanunun 50. Maddesi Yönünden

Başvurucu, yargılamanın hakkaniyete uygun ve makul sürede sonuçlandırılmaması nedeniyle maddi ve manevi tazminata hükmedilmesini talep etmiştir.

6216 sayılı Kanun’un “Kararlar” kenar başlıklı 50. maddesinin (2) numaralı fıkrası şöyledir:

       “Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde başvurucu lehine tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir. Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.”

Başvurucu, delillerin değerlendirilmesine ilişkin esaslar çerçevesinde adil yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiası yönünden yargılamanın yenilenmesine karar verilmesini talep etmiştir.

Tespit edilen hakkaniyete uygun yargılama hakkının ihlali bir mahkeme kararından kaynaklanmakta olup, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması bakımından hukuki yarar bulunduğundan, yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın ilgili mahkemeye gönderilmesine karar verilmesi gerekir.

Başvurucunun tarafı olduğu uyuşmazlığa ilişkin yaklaşık yedi yıllık yargılama süresi nazara alındığında, yargılama faaliyetinin uzunluğu sebebiyle, yalnızca ihlal tespitiyle giderilemeyecek olan manevi zararı karşılığında başvurucuya takdiren net 5.000,00 TL manevi tazminat ödenmesine karar verilmesi gerekir.

Başvurucu tarafından maddi tazminat talebinde bulunulmuş olmakla beraber, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi zarar arasında illiyet bağı bulunmadığı anlaşıldığından, başvurucunun maddi tazminat taleplerinin reddine karar verilmesi gerekir.

Başvurucu tarafından yapılan ve dosyadaki belgeler uyarınca tespit edilen 206,10 TL harç ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan 1.706,10 TL yargılama giderinin başvurucuya ödenmesine karar verilmesi gerekir.

HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

Başvurucunun;

Seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ihlal edildiği yönündeki iddiasının “açıkça dayanaktan yoksun olması” nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

Hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği yönündeki iddiasının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği yönündeki iddiasının KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

Başvurucunun;

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hakkaniyete uygun yargılanma hakkınınİHLAL EDİLDİĞİNE,

Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan makul sürede yargılanma hakkının İHLAL EDİLDİĞİNE,

Tespit edilen hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlali yönünden, ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması bakımından yeniden yargılama yapılmak üzere dosyanın ilgili MahkemeyeGÖNDERİLMESİNE,

Başvurucuya, yargılama faaliyetinin uzunluğu sebebiyle, net 5.000,00 TL manevi TAZMİNAT ÖDENMESİNE, başvurucunun tazminata ilişkin diğer taleplerinin REDDİNE,

Başvurucu tarafından yapılan 206,10 TL harç ve 1.500,00 TL vekâlet ücretinden oluşan toplam 1.706,10 TL yargılama giderinin BAŞVURUCUYA ÖDENMESİNE,

Ödemelerin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Maliye Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına; ödemede gecikme olması halinde, bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal faiz uygulanmasına,

26/2/2015 tarihinde OY BİRLİĞİYLE karar verildi.

 

Başkan y.

Burhan ÜSTÜN

Üye

Nuri NECİPOĞLU

Üye

Hicabi DURSUN

 

 

 

 

 

 

Üye

Erdal TERCAN

Üye

Hasan Tahsin GÖKCAN

 

 

 

 

AÇIKÖĞRETİM GÜZ DÖNEMİ DÖNEM SONU SINAVI
14 - 15 Ocak 2017

Üye OlŞifremi Unuttum

HAKKIMIZDA
alonot.com; kullanıcılarımızın KPSS & YGS-LYS & ALES & AÖF & YDS gibi sınavlara hazırlanmaları için hem ders notlarına, hem test pratiklere kolayca ulaşıp zaman kaybetmeden en üst düzeyde yarar sağlayabilmeleri amacıyla hizmet vermektedir. Ayrıca Mevzuat&İçtihat&Tezler&Makaleler ve diğer herşeyde! kapsamlı arama yapılabilmesi, aranılan konu ve kavramlara kolayca ulaşılabilmesi ve sonuçlar içerisinde hızla gezilebilmesi amacıyla kurulmuştur. Zamanla öğrencilerin ve kullanıcıların ilgisiyle büyüyen alonot.com sizlerin ilgisiyle ve daha zengin içerikle yayın hayatına devam edecektir. Faydalı olması dileğiyle...
GİZLİLİK POLİTİKASI
alonot.com sitesinde yayınlanan tüm içerik telif yasaları kapsamında koruma altındadır. Site içeriğinin ticari amaçlı ve izinsiz olarak kopyalanması ve kullanılması yasaktır. Ancak, ticari amaçlı olmamak ve link verilmek koşuluyla site içeriğinin kopyalanması ve kullanılması serbesttir. 5846 sayılı kanunun 25. maddesinin ek 4. maddesine göre telif hakkı ihlal edilen öncelikle üç gün içinde ihlalin durdulmasını istemek zorundadır. İçerik sahibinin veya yasal temsilcisinin istekte bulunması halinde, kendisine ait içerik veya dökümanların sitemizden 24 saat içinde yayından kaldırılmasını garantilemekteyiz. Yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur. alonot.com hiçbir bildirim yapmadan, herhangi bir zaman değişikliğe gidebilir, bu sitedeki bilgilerden kaynaklı hataların hiçbirinden sorumlu değildir.
Site Yönetimi.
İletişim: alonot.com@alonot.com & alonot.com@gmail.com
Kategoriler