AÖF Yoksulluk ve sosyal hizmet ders notu

aof-ders-notlari

1.ÜNİTE ÖZET
Yoksulluk eski bir sorun olmasına rağmen göz ardı edilmemesi gereken temel konu, yoksulluk sorununun özellikle 1980 ve sonrası dönemlerde farklı bir görünüme ve sonuçlara sahip olmasıdır. Yoksulluk ekonomik politikalarda liberalleşme veya küreselleşme eğilimlerinin artması ile farklı kesimler üzerindeki etkisini daha ciddi ve yoğun bir şekilde göstermiştir. Küreselleşme eğilimi, özellikle insan hak ve özgürlükleri, çoğulcu demokrasi, katılım gibi “çarpıcı” söylemlerle ortaya çıkmış ancak devletin ekonomik ve sosyal işlevlerinde bir yıkıma neden olmuştur. Ekonomik işlevleri gittikçe etkisizleşen devletin sosyal harcamaları da azalmakta ve kamu harcamaları minimize edilmektedir. Böylelikle devletin sosyal güvenlik, eğitim, sağlık, konut yatırımları, adalet, sosyal hizmetler gibi sosyal refah hizmetleri de tahribata uğramakta ve yoksulluk yaygınlaşmaktadır.

#Yoksulluk insanlık tarihi kadar eski ve pek çok sosyal sorunla iç içe geçmiştir
Yoksulluk teriminin ilk tanımı, 1901 yılında Seebohm Roventree tarafından yapılmıştır. Roventree, yoksulluğu; toplam gelirin, biyolojik varlığın devamı için gerekli olan yiyecek, giyim vb. asgari düzeydeki fiziki ihtiyaçları karşılamaya yetmemesi şeklinde tanımlamıştır
YOKSULLUK SINIFLANDIRMALARI
Genel olarak yoksulluk, insanların temel gereksinimlerini karşılayamama durumudur. Bu tanım bizi temel yoksulluk sınıflandırmasına götürmektedir. Bu sınıflandırmalar ise; mutlak ve göreli yoksulluktur.
Mutlak yoksulluk genellikle beslenme, barınma, giyinme gibi insan yaşamı için gerekli temel gereksinimleri karşılamak için yeterli kaynağa sahip olamama durumudur. Tanımın insanın biyolojik özelliklerini esas alarak yapılmış olması ona “mutlaklık” özelliği vermiştir
Göreli yoksulluk (relative poverty) olgusu ise, toplumun ortalama refah düzeyinin belli bir oranının altında olma durumudur. Göreli yoksulluğu yeme, içme, giyinme, barınma olanakları kişinin yaşamını sürdürmesine yettiği hâlde, içinde bulunduğu toplumun alışılagelen genel yaşam düzeyine erişememesi, gerisinde kalması durumu şeklinde tanımlamak olanaklıdır. Bu kavram bir ülkenin gelir dağılımı ile yakından ilişkilidir.

Göreli yoksulluk çizgisi hesaplanırken atılacak ilk adım araştırmanın yapılacağı
sosyal topluluğun ortalama refah seviyesinin belirlenmesidir. Bu aşamada refah
ölçüsü olarak hem gelir düzeyi hem de tüketim düzeyi belirlenebilir. Daha sonra
bu düzeyin belli bir oranı ise yoksulluk çizgisini verir.
Mutlak ve göreli yoksulluk arasındaki fark yoksulluk sınırının belirlenmesi
aşamasında ortaya çıkmaktadır
Bir diğer yoksulluk sınıflandırması da; objektif ve subjektif yoksulluktur
Objektif Yoksulluk: Yoksulluğu tanımlarken yoksul insanların kendilerinin yoksul olupolmama
konusundaki değerlendirmelerini esas almayıp, önceden belirlenmiş normatif
değerlendirmelere dayalı yoksulluğun ortaya konulmasısöz konusudur
Subjektif yoksulluk; ise kişilerin kendilerini yoksul olarak görüp görmedikleri ile
ilgili bir kavram olup yoksulluğun zamanla ve toplumdan topluma değişiklik
gösteren ölçütleri bu yaklaşımın odağındadır
Ancak kişilerin elde ettiği toplam faydanın hesaplanmasında büyük zorlukların
çıkması ve subjektif değerlendirmelerin yanılmalara açık olması nedeniyle
yoksulluk araştırmalarında bu yöntem pek kullanılmamakta, objektif yoksulluk
esas alınmaktadır
Yoksulluğu anlamamıza yardımcı olan bir diğer kavramsallaştırma ise Birlemiş
Miletler’in kullanmış olduğu İnsani Yoksulluktur. UNDP’ nin 1997 İnsani Gelişme
Raporu ile ilk defa “İnsani Yoksulluk” kavramını ortaya atmıştır. Birleşmiş
Milletler Kalkınma Programının son yıllarda kullandığı ölçüt İnsani Yoksulluk
Endeksidir
İnsani yoksulluk ölçütleri:
 40 yaşından önce ölme riski taşıyan insan oranı,
 okuma‐yazma bilmeyen yetişkin oranı,
 içme suyundan ve sağlık hizmetlerinden mahrum insan oranı ve
 yeterli gelişme eksikliği gösteren beş yaşında küçük çocuk oranının tartılı
göstergesi şeklindedir
BirleşmişMilletler’in İnsani Gelişme Yaklaşımı (Human Development Approach)
Sen’in görüşlerine dayalıdır. Bu görüşe göre insanoğlunun yaşamındaki
iyileşmeler kalkınmanın asıl amacını oluşturur
Dünya Bankası yoksulluğu daha çok parasal gelir açısından tanımlarken
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın konuları arasına giren yoksulluk, net
bir tanıma sahip olmasa da yoksulluk, insani gelişme için zorunlu olan
fırsatlardan (hayat boyu sağlık, yaratıcı bir hayat, ortalama bir hayat standardı,
özgürlük, kendine güven, saygınlık) mahrum olma şeklinde tanımlanarak
kavramın sadece parasal bir içeriğe hapsedilmesi engellenmiştir. Kavram çok
boyutluluğu da içermektedir
İnsani Gelişme Endeksi (İGE) hesaplama yöntemi üç kritere dayanmaktadır.
Bunlar; refah standardı, eğitim standardı ve sağlık standardıdır. Refah standardı
tatminkâr bir yaşam sürmeyi sağlayacak kaynaklara ulaşmaya, sağlık standardı
uzun ve sağlıklı bir yaşama, eğitim standardı ise bilgi edinmeye karşılık
gelmektedir
İnsani Gelişme Endeksi (İGE) hesaplama yöntemi üç kritere dayanmaktadır.
Bunlar; refah standardı, eğitim standardı ve sağlık standardıdır. Refah standardı
tatminkâr bir yaşam sürmeyi sağlayacak kaynaklara ulaşmaya, sağlık standardı
uzun ve sağlıklı bir yaşama, eğitim standardı ise bilgi edinmeye karşılık
gelmektedir
2013 yılına ait İnsani Gelişme Endeksi; “Güney’in Yükselişi: Farklılıklar
Dünyasında İnsani Gelişme” başlığını taşıyan rapor ile UNDP Başkanı Helen Clark
ve Meksika Cumhurbaşkanı Enrique Peña Nieto tarafından kamuoyuna
duyuruldu. Açıklanan raporda genel durum şu şekildedir: İnsani gelişme
açısından önemli ilerlemeler kaydeden, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu,
gelişmekte olan 40’tan fazla ülkenin son on yıl içinde kat ettiği yolu gözler
önüne seriyor
2013 İnsani Gelişme Raporu’ndaki en son İnsani Gelişme Endeksi (İGE) verilerine
göre Norveç, Avustralya ve Amerika Birleşik Devletleri, 187 ülke ve bölge
arasında başı çekerken savaş mağduru Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve
kuraklık mağduru Nijer ise en düşük endeks değerlerine sahiptir. Ülkemiz
açısında ise durum; Türkiye’nin yoksulluğu azaltma stratejisi olarak sağlık,
eğitim ve sosyal destek programlarını nasıl güçlendirdiğine raporda vurgular
yapılmış olup Türkiye’nin 2012’deki İnsani Gelişme Endeksi (İGE) değeri 0.722
olduğu açıklanmıştır. Bu değerle Türkiye yüksek insani gelişme kategorisinde yer
almış ve 187 ülke ve bölge arasında 90. ülke olmuştur
Türkiye 2000 yılından bu yana İGE puanını ancak 0,08 puan arttırabilmiştır.
İçinde bulunduğu bölge olan Avrupa ve Orta Asya bölgesinin görece düşük
performansa sahip ülkeleri arasındadır.
Endeks temel olarak seçilmiş ekonomik, sağlık ve eğitim değerleri kullanılarak
yapılan hesaplamaya dayanıyor ve ekonomik gösterge olarak gayrisafi millî gelir,
sağlık göstergesi olarak ortalama yaşam süresi ve eğitim göstergeleri olarak da
yıl cinsinden ortalama ve beklenen eğitim süreleri kullanılıyor. Türkiye, büyük
ekonomisi ve 74 yıllık ortalama yaşam süresi ile daha yüksek bir noktaya
yerleşebilecekken, ortalama ve beklenen eğitim sürelerinin düşük olması,
Türkiye’yi endekste daha aşağı bir noktaya çekmektedir. Sonuç olarak, insani
gelişmişlik düzeyimizin ekonomik performansımıza kıyasla zayıf oluşu, eğitim ile
ilgili sorunlarımızdan kaynaklanmaktadır
Günümüzde kullanılan ve yoksulluk olgusunu anlamamıza yardımcı olan bir
diğer kavram da çok boyutlu yoksulluk endeksidir. Çok boyutlu yoksulluk
endeksi (ÇBYE) 1997 yılından bu yana yayımlanan İnsani Yoksulluk Endeksi’nin
yerini almış ve İnsani Yoksulluk Endeksi (İYE) sağlık, eğitim ve yaşam
standardındaki birleşik yoksunluğu yansıtmak için ülke ortalamalarını
kullanmıştır
1976 yılında Uluslararası Çalışma Örgütünün (ILO) Küresel Konferansında
ayrıntılı olarak tanımlanan temel gereksinmeler kavramı daha sonra Dünya
Bankası’nca da benimsenmiştir.
Bu konferansta ele alınan temel gereksinmeler şunlardır:
1) Bir ailenin beslenme, barınma, giyim gibi özel tüketimi için gerekli
minimumlar,
2) Toplu tüketim konusu olan güvenli içme suyu, kanalizasyon, elektrik, kamu
ulaşımı, sağlık ve eğitim gibi hizmetler
3) Kendilerini etkileyen kararların alınmasına katılma,
4) Mutlak düzeydeki temel gereksinmelerin, temel insan haklarının daha geniş
bir çerçevesi içinde karşılanması,
5) İstihdama temel gereksinme stratejisinin hem amaç hem de araç olarak
yaklaşılması olarak belirlenmiştir.
Temel gereksinmeler insan olmanın getirdiği onurlu yaşam hakkının evrensel
düzeyde işe vuruk duruma getirilmesi olarak yorumlanabilir
Yoksulluğu anlamamıza yardımcı olan bir diğer kavram da çalışan yoksullardır
EUROSTAT yılın yarıdan fazlasında ücretli, maaşlı ya da kendi hesabına çalışan
ve ulusal ortalama gelirin yüzde 60’ının altında harcanabilir gelire sahip olan bir
hane halkında yaşayan kimseleri çalışan yoksul saymaktadır. TÜİK ise eşdeğer
fert başına tüketim harcaması medyan değerinin yüzde 50’sini göreli yoksulluk
sınırı olarak kabul etmektedir. Göreli yoksulluk oranını da eşdeğer fert başına
tüketim harcaması, göreli yoksulluk sınırının altında kalan hane halklarının
oluşturduğu nüfusun, toplam nüfus içindeki payı olarak hesaplamaktadır. Bu
ölçüte göre yoksul olarak belirlenmiş bir hane halkının üyesi olan çalışanlar,
çalışan yoksul olarak nitelenir
Çalışan yoksulların başında da ne yazık ki kadınlar gelmektedir. Elde edilen gelir
açısından ve çalışma saatleri bakımından kadın ve erkek arasında ciddi
farklılıklar vardır. Birleşmiş Milletler verilerine göre dünyadaki işin %67’sini
kadınlar tarafından yapılıyor olmasına rağmen dünya toplam gelirinin ancak %
10’unu kadınlar kazanmaktadır
Çalışan yoksulluğu çalışanın tek başına çalışmadan elde ettiği gelir göz önünde
bulundurularak belirlenmez. Çalışanın yaşadığı hanenin toplam geliri ve hanede
yaşayan üyelerin sayısı temel alınarak belirlenir. Bu nedenle çalışan yoksulluğu her
zaman düşük ücretli veya gelirle çalışmak ile eş anlamlı değildir. Düşük ücretli çalışmak
bireysel bir özellik olarak belirirken, çalışan yoksulluğu hane halkı ile ilintilidir
Yoksulluğun ölçümü ile ilgili çalışmalarda görüldüğü gibi yoksulluğa ilişkin iki
konu üzerinde odaklanılmaktadır. Birincisi yoksulluğa ilişkin toplumsal, ikincisi
ise yoksulluğa ilişkin bireysel ölçümdür. Bir toplumda yaşayan insanların ne
kadarının yoksul olduğunun ölçümü toplumsal, bir bireyin yoksul olup
olmadığının ölçümü ise bireysel düzeydeki yoksulluk ölçümünü oluşturmaktadır.
Aslında bu iki ölçüm birbiriyle bağlantılı ve etkileşim içerisindedir
Benzer biçimde bir toplumun gelişmişlik ve refah düzeyi, o toplumdaki
bireylerin yoksul olarak tanımlanmasında temel bir göstergedir. Bu nedenle
toplumsal refah düzeyinin ve buna koşut yoksulluk düzeyinin tespiti bireysel
yoksulluğun ölçümünde belirleyici olmaktadır
Yapabilirlik ve yoksulluk kavramı ele alınması gereken bir diğer kavramdır.
Kişisel yetersizliğin çoğu zaman, kişisel yetersizlikten değil, nedenleri kişilerin
kontrol edemediği süreçlerde aranması gereken çeşitli kapasitelerin
yoksunluğundan kaynaklandığı ileri sürülmektedir
Yapabilirlik kavramı, hak sahibi olmayı ifade eden “negatif (biçimsel)
özgürlükler”den, o hakları kullanabilme olanağına sahip olmayı ifade eden
“pozitif özgürlükler”e geçmek için kullanılmaktadır. Yapabilirlik, malik olunan
veya ulaşılan mal ve hizmetleri kullanabilme, bireysel‐sosyal haklardan
yararlanabilme, bunlara ulaşabilme kapasitesidir
Dolayısıyla, varolan ekonomik düzende eşitsizliğin kaynağı sadece malik
olunanlar arasında değil, haklara ulaşabilirlik olanaklarının dağılımındadır.
İnsanların gelirleri kadar, hakları ve haklarını kullanabilme yetenekleri de
eşitsizlik yaratmaktadır. Üstelik haklar ve kapasiteler, çoğu zaman gelirden çok
daha eşitsiz dağılmaktadır. Kapasitelerin başlangıçtaki eşitsiz dağılımı da
eşitsizliğin toplumsal yeniden üretimini sağlamaktadır
Yoksulluk ve Sosyal Hizmet
30 Eylül 2013 Pazartesi 14:51
2.ÜNITE ÖZET
a. YOKSULLUK KÜLTÜRÜ
Genel anlamda, başarı, sıkı çalışma ve kendine güvenin karşıtı olan kadercilik, tevekkül ve aylaklık ile
nitelendirilen bir kültürel ortamı anlatan ve nesilden nesile aktarılma eğilimini vurgulayan “yoksulluk
kültürü” bir anlamda yoksulluğu içinde yaşanılan şartların etkilediği davranışlar ve tutumlar dizisi olarak
tanımlamaktadır.
Bu yaklaşım ile yoksulluğun nedenlerini açıklayanlar için bu durumun nedeni ise ekonomik olmaktan çok
psikolojiktir. Yoksullar yardım programlarına bağımlı hâle geldikleri için çalışmazlar. Bundan dolayı
yoksul bireylerden bu yaşam tarzını benimseyenlerin toplumsal yapıda üretim sürecine dahil olmadıkları
düşünülerek toplumun diğer kesiminin sırtında tabiri caizse “kambur” olarak görülmeleri söz konusudur
Yoksulluk Kültürünün temel özellikleri şunlardır
1.Kurumsal; yoksulluk kültürü içinde yaşayanların toplumsal kurumlarla ilişkisi pek sağlıklı değildir.
Yoksullar arasında sendikalı olma, siyasi partilere üyelik yoktur. Yani iş birliği ve örgütlenme yönünden
çok zayıftırlar. Siyasetle çok az işli dışlı oldukları için düzene karşı hareketlerde kullanılmaları mümkün
değildir. Okuma yazma oranları ve eğitime talepleri düşüktür.
2.Mekansal; Gecekondu mahallelerinde imar ve konut koşulları berbattır. Bir çok evin tek yatak odası
vardır.
3.Ailevi: Aile oldukça kalabalıktır. Ailede çocukluk dönemi yoktur. Çocuklar cinsiyetle oldukça erken
tanışırlar. Nikahsısıevlilikler dikkat çeker. Kocalar, çocuklarını ve karılarını çok sık terk ederler.
4.Bireysel:Bireysel düzeyde, toplumdan ayrı tutulma duygusu, çaresizlik, aşağılık duygusu, zayıf benlik
yapısı, içgüdülerin kontrol edilememesi, bu günü yaşama, yarını pek düşünmeme, kendini bırakma ve
tevekkül erkeğin büyüklüğüne olan yaygın inanç dikkat çekmektedir.
Yoksulluk kültürü ilk kez Amerikalı antropolog Oscar Lewis tarafından kullanılmıştır. Bu kavram genel
olarak belirli bir yaşama biçimini tanımlamaktadır ve Lewis tarafından daha çok antropolojik atıflarla
kuşa ktan kuşağa geçme boyutu ön plana çıkarılmıştır. Sanki bir miras gibi yoksulluğun nesiller arası
geçişini anlatan bu kavram böylelikle yoksulluğun önemli bir nedenini de anlatmaktadır
Lewis, antropolojik çalışma yöntemiyle yaşamlarından derinlemesine kesitler verdiği “İşte Hayat” adlı
eserinde, Porto Rikolu Rios ailesi üzerinden alt‐kültür yaşam biçimini ele aldığını; hatta bu yaşam
biçiminin altkültürden de öte ayrı bir kültürü ifade ettiğini belirtmektedir.
Lewis’e göre yoksulluk kültürü içindeki bireylerin genel özellikleri şu şekildedir:
Yoksulların arasında birlik yoktur.
İnsanları yarı aç yarı tok yaşatan sosyal yardım sistemleri insanların yoksulluk içinde yaşamasına
olanak tanımaktadır.
Düşük ücretler, devamlı işsizlik ya da dar gelir ise bireylerin mülk edinme olanağının ortadan
kalkmasına, para biriktirememeye ve gıda maddelerini yeterince temin edememeye yol açar.
İnsanlar tefecinden para alma, eski giysi ve eşyaları kullanma gibi olumsuzluklarla yaşar.
Eğitim düzeyleri düşük, siyasi partilere üye değillerdir ve ulusal refah kurumlarında istihdam
edilmezler.
Analık duyguları yoktur, zayıf benlik yapılarına sahip olup içgüdülerini kontrol edemezler.
Kendini bırakma durumu olduğu için suça bulaşma, madde kullanımı gibi durumlar da sık
yaşanmaktadır.
Ülkemizde yoksulluk kültürü yaklaşımı temel alınarak yapılan ilk çalışmaya Türkdoğan tarafından 1973
yılında Erzurum’daki gecekondu mahallelerinde rastlamaktayız. Türkdoğan, Lewis’in yoksulluk kültürü
kavramsallaştırmasından hareketle Erzurum’daki gecekondu yaşamı üzerine anket çalışması, gözlem ve
mülakat tekniklerini kullanarak gerçekleştirmiş olduğu çalışmasında Türkiye’de yoksulluk kültürünün
izlerini sürmektedir. Türkdoğan araştırmasının amacını örnekleri Latin Amerika ülkeleriyle Birleşik
Devletler’de uygulanmış yoksulluk kültürü ile ilgili çalışmaların ışığı altında ülkemizdeki gecekondu
sorununu incelemek olarak açıklamaktadır
b. YOKSULLUĞUN YAPISAL NEDENLERİ
Yoksulluğun nedenlerini ele alan bir diğer yaklaşım ise yoksulluğu yoksulların dışında, ekonomik
politikalar başta olmak üzere, düşük ücretler, yetersiz eğitim ve istihdam olanakları ve ayrımcılık gibi
yoksulların kendi denetimleri dışındaki “yapısal” etmenlerle ve tamamıyla sosyo‐ekonomik sistemle
ilişkilendirmektedir
Yoksulluğun nedenlerinde neo‐liberal ekonomik politikaların varlığı da son derece önemlidir. Neo‐liberal
politikalar, kısa dönemde istikrar, orta ve uzun dönemde yapısal uyum programlarıyla üretimin dış
ticarete konu olan mallara yönlendirilmesi, özelleştirme ile kamunun etkinliğinin giderek azalmasını
amaçlamıştır. Bu amaçlar ile ülkelerin sağlık, eğitim, ıslah ve sosyal hizmetler gibi hizmetleri sosyal refah
uygulamalarında kısıtlamalar yapılmış ve sosyal koruma programlarını hedefleyen hizmetler ciddi
biçimde kesintiye uğramıştır. Tüm bu süreç sonunda yoksullukla yaşamak zorunda kalan grup sayısı
artmıştır
Ceşitli makro ekonomik ve kurumsal değişimler içeren Neo‐liberal politikalar başlıca şu varsayımlara
dayanır;
*Mal ve faktör piyasalarında fiyata müdahalenin kaldırılması,
*Dış ticaretin ve finans piyasalarının serbestleşmesi ve kotaların kaldırılması,
*Gümrük vergisi oranlarının düşürülmesi,
*Dogrudan yabancı sermaye yatırımcılarının ve finansal akımların serbestleşmesi,
*Vergi oranlarının azaltırılarak vergi tabanının genişletilmesi,
*Faiz oranlarının piyasada belirlenmesi,
*iş gücü piyasasının esnekleştirilmesi vs..
c. KÜRESELLEŞEN YOKSULLUK
1980’li yıllarda gündeme gelen neo‐liberal küreselleşme politikaları gelir dağılımının adaletsiz
bölüşülmesinde başrolü oynamıştır. Küreselleşme süreci ile sermaye küçük bir kesimde toplanmış, işsizlik
ve yoksulluk artmıştır
“…gelişmek istiyorsan küresel ekonominin gereklerini yerine getir…” söylemi 1980’lerde yükselen bir
değer hâline gelmiştir. Bunun tek koşulu olarak da değişen dünya ekonomisi koşullarına kendilerini
uyarlamaları için şirketlerin esnek olmaları öğütlenmektedir. Yoksulluğun ne önemli belirleyicileri
arasında artık neo‐liberal politikalar ve uygulamalar olduğu kabul edilmektedir
Dünya Bankası kurulduğundan bu yana kalkınma odaklı politika ve uygulamalara ağırlık vermesine karşın
küreselleşmeyi teşvik edici, dolayısı ile yoksulluğu artırıcı politika ve uygulamalara önayak olmuştur
Küreselleşme süreci gelirin ülkeler arasındaki dağılımını önemli ölçüde daha eşitsiz hâle getirmiştir.
Küresel ve ulusal düzeyde yaşanan eşitsizlikler yoksulluğun, kapitalizmin eşitsizlikler üzerine kurulu
dünyasıyla ilgili olduğunu göstermektedir. Eşitsizlik ve yoksulluk, yoksulluk ve zenginlik dünyadaki
sistemin birbirini doğuran ögeleri durumundadır
Küreselleşme ile birlikte ekonomik yapı önemli ölçüde değişikliğe uğramıştır. IMF, Dünya Bankası, Dünya
Ticaret Örgütü gibi ekonomik bloklar oluşmuş ve bu uluslararası kuruluşlar ekonominin kurallarını
belirlemiştir.
Uluslararası örgütlerin belirlediği keskin ekonomik kurallar ve yapılar ülkemiz gibi ekonomik anlamda
güçlü olmayan ülkeler için son derece zedeleyici de rol oynamaktadır. Politika ve uygulamalar sonucunda
ülkemiz açısından kamu harcamalarında kısıtlamalar oluşmuş ve korunmaya muhtaç grupların gerek
niteliği gerekse niceliği hızla değişmeye başlamıştır. Tüm bunların nedeninde yoksulluk önemli bir rol
oynayan ana etken olarak karşımıza çıkmaktadır
Sosyal devlet uygulamalarının zayıflaması, işsizlik oranının artması ile kentlerdeki gelir dağılımı
adaletsizliğinin artarak, düşük gelirlilerin yoksulluğunun daha da derinleştiğine vurgu yapmaktadır.
Kamusal hizmetler ile sosyal ve ekonomik olanakların nicel ve nitel yönlerden kısıtlandığı ve olanaklara
erişemediği durumlarda yoksul hane halkları yaşamlarını sürdürebilmede oldukça zorlanmıştır
Küreselleşme süreci ile birlikte ekonomik açıdan yeni uyum programları gündeme gelmiş ve ekonomik
yapıdaki değişlikler sosyal sorunların farklı açılardan görünümüne de katkıda bulunmuştur. Yoksulların
niteliği ve yoksulluktan etkilenme boyutları değişmiş ve sınıfaltı kesim denilen dışlanmış grupların
yoksulluğu daha da göze çarpar olmuştur
Küreselleşme ile birlikte ortaya çıkan yapısal uyum programları sonucunda:
*İşten çıkarmalar sonucunda oluşan geniş bir işsiz kitle
*Sendikal yapıların faaliyetlerinin giderek azaltılması
* Kamusal alanda devletin işlevlerinde giderek azalm aların olması
*Tarım politikaların ve uygulamalarının gözardı edilmesi, kırsal kesimdeki çiftçilerin desteklenmemesi
*Özelleştirmenin yoğun bir şekilde oluşması
gibi etkenler sonucunda yoksulların hem niteliğinde hem de niceliğinde ciddi değişimler ortaya çı kmıştır
Küreselleşme süreciyle birlikte devletin ekonomik kalkınmadaki rolüne ek olarak sağlık, eğitim, sosyal
güvenlik gibi alanlardaki rolüne yönelik sınırlandırmalar giderek artmıştır. Bu yaklaşımın moda adı ise
“devleti küçültmektir”
1980’ler Türkiye için de yapısal dönüşüm dönemi oldu. 24 Ocak 1980’de uygulamaya konan yeni
ekonomi programıyla ekonomik, toplumsal yapı da köklü bir değişim gerçekleşirken 1990’lıyıllarda
peşpeşe yaşanan krizler sonrasında ekonomi küçüldü, işsizlik arttı. Küreselleşme süreci, neo‐liberal
politikalar ve ekonomik krizlerin birleşik etkileri ülkede gelir dağılımının bozulmasına, toplumsal kesimler
arasındaki uçurumun derinleşmesine ve yoksulluğun artmasına yol açtı
Ülkemiz gerçeğinde yoksulluk sorununun önemli nedenlerinden biri de göç ve kentleşmedir. Göç olgusu
yoksulluğun hem nedeni hem sonucu olarak ele alınabilir
d. YOKSULLUĞUN GENEL OLARAK NEDENLERİ
Genel olarak yoksulluğun kaynakları arasında şu faktörler sayılabilir:
 Olumsuz ekonomik konjonktür,
 Çözülen geleneksel yapılar ve sosyal güvencesizlik,
 Uluslararası finans sermayesinin etkisi ve ekonomik krizler,
 Gelir dağılımının uçurumlaşması,
 Demografik yapıdaki değişim ve artan göç hareketleri,
 Enformel sektörün gelişimi ve sendikasızlaştırma politikaları,
 Adaletsiz vergi sistemi,
 Yüksek faiz ve rant ekonomisi,
 Doğal afetler,
 Çalışamayacak durumda olan özürlü sayısının fazla olması,
 Bireyler arasındaki yetenek farklılıkları,
 Miras yoluyla elde edilen gelirler,
 Piyasada tekelleşmenin olması,
 Devlet teşvikleri,
 Enflasyon ve işsizlik.
Yoksul ülkelerde yoksulluk nedenleri şu şekilde sınıflandırılmaktadır
1)Fiziki Coğrafya: Bazı ülkeler coğrafi açıdan şanslı değildir. Yoksul ülkelerin çoğu kara ile kuşatılmıştır.
Ulaşımı sağlayacak nehirleri, sahilleri ve doğal limanları bulunmaz. Bu yüzden, bu ülkelerde çok yüksek
ulaşım maliyetleri bulunur. Örneğin, Etiyopya, Bolivya, Kırgızistan veya Tibet’in yoksul olmasının nedeni
kara ile kuşatılmış olmalarıdır. Bu ülkelerde ulaşım maliyetleri çok yüksektir ve tüm ekonomik
aktivitelerden izole olmuşlardır
2)Kısıtlı Bütçe Olanakları: Yoksul ülkelerde özel sektör güçlü olsa bile devletin büyümeyi sağlayacak
yatırımları yapabilmesi için kaynakları olmayabilir. Devletin yeterli kaynaklarının bulunmamasıiçin üç
neden vardır. Bunlar:
Ülke vergi toplanamayacak kadar yoksul olabilir
Devlet zayıftır,
 Devletin toplanan vergilerle sürdürülebilen büyük borçları olabilir.
3)Zayıf Yönetişim: Ekonomik kalkınmanın sağlanması için devletin ülkenin kalkınmasını bir amaç olarak
görmesi gerekir. Devlet öncelikli altyapı projelerini tamamlamalı ve finanse etmelidir. Altyapı ve sosyal
hizmetlerden tüm toplumun eşit olanaklarla yararlanması gerekir. Ayrıca, devletin özel sektörün yatırım
yapabilmesi için ortam ve olanak yaratması gerekir.
Devlet bu vb. görevlerini yerine getirmediğinde ekonomik büyüme sağlanamaz
4) Kültürel Engeller: Devlet ekonomik kalkınmayı sağlamak için çalışırken ülkenin kültürel ortamı
kalkınmaya engel olabilir.
5) Jeopolitik nedenler: Zengin ülkelerin uyguladığı ticaret engelleri de yoksul ülkelerin kalkınmasını
önlemektedir. Bu engeller bazen siyasi olmaktadır
6) İnovasyon eksikliği: Yoksul ülkelerdeki işletmeler yeni bilimsel yaklaşımlar geliştirseler bile pazarda
bulunan tüketicilerin çok yoksul olmasından dolayı araştırma ve geliştirme yatırımlarını sürdürecek
satışları gerçekleştiremezler. Bu ülkelerde yeni bir ürünü satın alma gücü çok düşük olur. Bu yüzden, yeni
ürünün pazarda başarılı bir biçimde satışı sürmez ve işletme yeniliklerin finansmanıiçin yeteri kadar kâr
elde etmez. Zengin ülkelerde ise bu durumun tam tersi yaşanır.
7) Demografik Yapı: Yoksul ülkelerde doğurganlık oranı oldukça yüksektir. Dolayısıyla geniş ve kalabalık
ailelerde beslenme, eğitim, sağlık gibi olanaklara erişim ve tüm bireylere bu olanakların sağlanması
oldukça zordur.
Yoksulluğun önemli ekonomik nedenlerinden biri de enflasyondur. Enflasyon yoksul insanlara zengin
insanlardan daha fazla zarar verir. Çünkü yüksek gelire sahip insanlar kendilerini enflasyona karşı
yoksullardan daha iyi korurlar. Yüksek gelire sahip insanlar kendilerini enflasyona karşı koruyacak
finansal araçlara sahipken ekonomik anlamda güçsüz insanlar/aileler enflasyon karşısında daha da
güçsüzleşir ve yoksulluğun etkilerini daha derinden yaşarlar
Genel olarak yoksulluğun nedenleri:
yüksek işsizlik oranı,
olumsuz fiziksel sağlık, özürlülük, duygusal sorunlar,
tıbbi harcamaların çok olması,
alkol sorunu, uyuşturucu madde bağımlılığı,
geniş aile,
otomasyondan dolayıişten çıkarılma,
iş yapabilme becerisinden yoksun olma,
düşük eğitim düzeyi,
kadının bakmakla yükümlü olduğu küçük çocuklu aile yapısı,
aile gelirinin yetersiz olması,
suç işleme,
kumar oynama,
boşanma, terk, ayrı yaşama,
düşük ücretli işlerde çalışma şeklinde sıralanmaktadır
Yoksulluk ve Sosyal Hizmet 2.Ünite
9 Ekim 2013 Çarşamba 12:31
3.ÜNİTE ÖZET
SOSYAL DIŞLANMA
SOSYAL DIŞLANMA NEDİR, BOYUTLARI NELERDİR?
“Dışlanma” olarak nitelenen bu olgunun ortaya çıkması 1960’ların sonundan itibaren Batı toplumlarında
girilen bunalımdan sonra olmuştur
Sosyal dışlanma kavramının doğuşu 1960’lıyıllarda Fransa’da gerçekleşmiştir. Bu dönemde sosyal
politika alanında faaliyet göstermekte olan politikacılar, gazeteciler, akademisyenler, bürokratlar gibi
sosyal aktörler yoksullardan ideolojik ve üstü kapalı olarak dışlanmış olarak söz etmişlerdir. Sosyal
dışlanmanın ortaya çıkışında rol oynayan nedenler arasında yoksulluk, gelir dağılımı adaletsizliği, göç,
sosyal güvencesizlik ve eğitim oranının düşüklüğü yer almaktadır
Sosyal dışlanma kavramının ilk olarak Fransa’da ortaya çıkmasının en önemli nedenlerinden biri
Fransa’nın ne sosyalizmi ne de liberalizasyon tabanlı bireyciliği kabul etmeyip, toplumsal bütünleşme
kaynaklı bir sosyal refah devleti anlayışını benimsemesidir
Yeni liberal politikalar ve küreselleşme süreciyle eşitsizlik, güvencesizlik, adaletsizlik, ayrımcılık, bağımlılık
gibi sosyal dışlanma ile ilişkili sorunlar daha da belirginleşmiştir
Sosyal dışlanma kavramı, ABD’de AB’deki kadar yaygın bir kullanıma sahip değildir. Bunun yerine
ABD’deki zencilerin ve göçmenlerin, ülkede hakim olan kapitalist üretim, tüketim süreçlerinin ve sınıf
ilişkilerinin dışında kalmalarını tanımlamak için sınıf‐altı kavramının kullanıldığını görmekteyiz. Sınıf‐altı
kavramı, sosyal dışlanma ile aynı anlama gelecek şekilde kullanılmıştır
Sınıf‐altı; hem ahlaki hem de kültürel özelliklerini içeren ve suçluluk, işsizlik, çalışma etiğinden yoksunluk,
tek ebeveynlilik ve refah sistemine bağımlılık gibi problemlerden ortaya çıkmaktadır. Sınıf altı kavramıile
tehlikeli bir sınıfın varlığından söz edilmekte ve kavram belirli bir sosyal durumu ve yaşam biçimini ifade
etmek için kullanılmaktadır. Bu nedenle, dinamik bir kavram olan dışlanmadan oldukça farklıdır
Dinamik bir sürece işaret eden sosyal dışlanma kavramı daha çok belirli imkânlardan mahrum bireylerin
ya da grupların yaşamakta olduğu süreci tanımlamaktadır. Bu süreç, dışlanmaya maruz kalan bireylerin
ya da grupların içinde bulundukları sosyal, kültürel ve ekonomik dinamiklerle birlikte şekillenmektedir.
Diğer yandan sosyal dışlanma sağlık, eğitim gibi alanlardaki dışlanma boyutuna işaret etmektedir.
Ekonomik dışlanma boyutu ise daha çok, gelir, üretim, mallar ve hizmetlerden faydalanma hakkıve
sorunları ile ilgilidir. Başka bir boyut olan politik dışlanma ise politik katılım ve fırsat eşitsizliğine dikkati
çeker. Bütün bu yönleriyle bireylerin hayatında çok kapsamlı etkilere sahip olan ve toplumsal sisteme
dâhil olmayı olumsuz yönde etkileyen sosyal dışlanma süreci aslında genel anlamda bir vatandaşlık
sorunu olmaktadır
Bauman, bir zamanlar “yedek sanayi ordusu” olan ama bugün işlevlerine ihtiyaç duyulmadığı için
dışlanan yoksulların, kapitalist sistemin egemen yaşam biçimi ve değerlerinden yoksun yaşadıkları için
sınıf dışı olarak nitelenen “defolu tüketiciler”e dönüştürüldüklerini ifade etmektedir. Sosyal dışlanma bir
kavram olarak belirli toplumsal kesimlerin toplumsal bütününün ve sermaye birikim sürecinin dışında
kalması ve ekonomik büyümeye yaptığı katkıdan adil ölçülerde yararlanamamasıdır
Sosyal bütünleşmenin karşıtı olarak ele alınan sosyal dışlanma, çok boyutlu, bireyin toplumla
bütünleşmesini sağlayan ve bireyin kendi gereksinimlerinden yoksun kalmasıyla bireyin toplumla olan
bağlarının kopması, sivil, siyasi, ekonomik ve sosyal yurttaşlık haklarından yoksun olma/bırakılma durum
ve süreçleridir
Sosyal dışlanma çok boyutlu bir yoksunluk sürecidir. Birey ve grupları dışlayan yapılar ve süreçler
üzerinde durur. Sosyal dışlanma sürecini oluşturan önemli unsurlar arasında gelir, vergileme ve sosyal
koruma, tüketim ve borçlanma, eğitime erişim, istihdam ve işsizlik, çalışma koşulları, barınma ve evsizlik,
sağlık ve sosyal hizmetlerden yaralanılabilirlik ve komşuluk desteği yer almaktadır
Dışlanmanın boyutları ;
1. Yeni iş bulma olanağının olmadığı uzun süreli işsizlik biçimindeki iş gücü piyasasından dışlanmadır.
2. Yoksulluğun çok genel bir biçimde hissedildiği ve yaşam standartları açısından sosyal ve kültürel
değerlerle de ilişkili ekonomik dışlanmadır.
3. Farklı egemen değerler ve davranış örneklerinin doğasında var olan dışlayıcı etkilerle ortaya çıkan
kültürel dışlanmadır.
4. Dördüncü ve son boyut ise sosyal ilişkilerin sınırlanması ve kesilmesiyle ortaya çıkan marjinalleşme ile
toplumdan tecrit edilerek yaşanan dışlanma yani mekânsal dışlanmadır.
Yukarda sıralanan bu dört farklı boyut birbirinden çok kesin çizgilerle ayrışmış değildir. Sosyal
dışlanmanın herhangi bir unsurunu ele alırken diğerlerine de bakmak gereklidir
Sosyal dışlanma ve yoksulluk çoğu kez kavram olarak birbirinin yerine geçmektedir. Yoksulluk ve
dışlanma eş anlamlı görünse de Sapancalı’ya göre sosyal dışlanma yoksulluğu da kapsayan daha geniş bir
kavramdır. Çünkü dışlanmış kişiler her zaman yoksul değillerdir. Bazı kişiler (göçmenler, azınlıklar, belirli
kadınlar ve çocuklar gibi) yoksul olmamakla birlikte toplumdan dışlanmış olabilirler
Diğer bir yandan yoksulların var oldukları toplumda neredeyse tüm alanlardan dışlanıyor olmaları,
yoksulluğun derinleşmesinin önemli sonuçlarından biridir. Yaşadıkları izolasyondan daha yüksek
derecede zarar gören yoksulların yine yaşadıkları dışlanmayı nesilden nesile aktarması söz konusu
olabilmektedir
Amartya Sen, sosyal dışlanmayı istihdam, sosyal sigorta, eğitim, sağlık, beslenme, barınma, finans
piyasaları, yetenek, politika, kültür gibi alanlardaki yeterliliklerin yoksunluğu olarak kapsamlı bir biçimde
tanımlamaktadır
Sosyal dışlanmanın üç temel ögesi vardır. Bunlardan;
ilki dezavantajlılık ögesi olup; bireyleri, aileleri veya grupları etkileyen sosyal, ekonomik ve politik
faaliyetlerde dezavantajlı olmayı ifade eder.
İkinci ögenin vurgusu ise süreçler üzerindedir. Bu ögeye göre, sosyal ekonomik ve kurumsal süreçler
neticesinde dezavantajın ortaya çıkması söz konusudur.
Son öge ise; bireyler, gruplar ve toplumlar açısından sonuçlar gibi ilişkisel boyut ile ilgilidir. Bu nedenle
bu 3 temel öğenin tümünü ya da bazılarını içeren birçok tanım yapılmasımümkündür
Bir başka yazara göre ise sosyal dışlanmanın unsurları:
 Sosyal, ekonomik boyutlar ile toplumsal ve bireysel kaynakları kapsayan çok boyutlu bir kavramdır
 Toplumla bütünleşme ve çok boyutlu dışlanma arasındaki dinamik süreçlere sahip olan bir kavramdır.
 Sosyal mesafe, ret, utanma, sosyal destek ağlarının yokluğu ve toplumda yer almanın yokluğuna
neden olması nedeniyle sosyal ilişkiler boyutu olan bir kavramdır.
 Belli kişi ve grupların dışlamayı gerçekleştirmesi nedeniyle aktif bir kavramdır.
 Göreli bir kavramdır
Uluslararası Tanımlarla Sosyal Dışlanma
AB Katılım Raporuna göre; sosyal dışlanma ve yoksulluk terimleri, fertlerin topluma sivil, sosyal ve
ekonomik açılardan katılımlarının engellenmesi ve/ veya gelir ve diğer sosyal ve kültürel kaynaklara
ulaşmakta zorlanmaları, yaşam kalitesinin ve hayat standardının yeterli olmamasıyla ilişkilendirilmiştir.
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı [UNDP]’na göre, sosyal dışlanma, temel sivil ve sosyal haklardan
yoksunluğu ve bu hakları sağlayan siyasi ve yasal sistemlerin yetersizliğini içermekte ve sivil toplum
kuruluşlarına ulaşım olanaklarının kısıtlı olması sonucunda ortaya çıkmaktadır.
Sosyal Dışlanma Çözümleme Merkezine [CASE] göre; sosyal dışlanma sorunu üç nedenden
kaynaklanmaktadır. Bunlardan ilki, ikamet edilen coğrafi bölge; ikincisi, kişinin kendisi dışında oluşan
nedenlerle normal aktivitelere gereği gibi katılamaması; sonuncusu ise, kişinin bu faaliyetlere katılma
konusundaki isteklilik seviyesidir.
Uluslararası Çalışma Örgütüne, (ILO) göre, sosyal dışlanma, ekonomik, politik ve toplumsal nedenlerden
kaynaklanan birbirini izleyen kopmaları içeren ilişkili süreçlerin birikmesi neticesinde bireyleri, grupları,
toplumları ve mekânları güç merkezlerine, kaynaklara ve geçerli olan değerlerin dışında tutmasına denir
Kimler sosyal dışlanma tehdidi içindedir?
AB’de yoksulluk ve sosyal dışlanma riski yüksek olan grupların en belirgin özellikleri şu şekilde
sıralanabilir:
1. İşsizler (özellikle uzun dönemli işsizler) 2. Tek ebeveynli aileler
3. Yaşlılar 4. Çok sayıda çocuğu ve yaşlı olan aileler
5. Yoksul çocuklar 6. Göçmenler
7. Etnik gruplar ve özellikle Çingeneler 8. Özürlüler
9. Evsizler 10. İnsan ticaretine konu olanlar
11. Bakım kurumlarında yaşayanlar
12. Geçimlik tarım yapan aileler ve toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığa maruz kalan kadınlar.
Bir başka sınıflandırma ise aşağıdaki gibidir:
 Uzun süreli işsizler  İstikrarsız ve vasıfsız işlerde ya da güvencesiz işlerde çalışanlar
 Düşük gelirliler ve yoksullar  Vasıfsız, okuma yazma bilmeyen ve okuldan erken ayrılanlar
 Fiziksel ve zihinsel hastalar ve engelliler  Madde kullanıcıları
 Mahkûmlar ve suçlular  Yeterli eğitime ya da iş tecrübesine sahip olmayan gençler
 Çocuk işçiler  Kadınlar
 Yabancılar, göçmenler ve mülteciler  Azınlıklar
 Vatandaşlık hakkını kaybedenler  Sosyal yardım alanlar
 İhtiyaçları olduğu halde sosyal yardım alamayanlar  Kötü yerlerde yaşayanlar
 Tüketim düzeyleri düşük olanlar  Aşağıya doğru mobiliteye sahip olanlar
 Aile, arkadaşlar ve komşular gibi sosyal alanlardan dışlananlar
Yoksulluk ve Sosyal Hizmet 3.Ünite
19 Ekim 2013 Cumartesi 01:03
4.ÜNİTE ÖZET
TÜRKİYE’DE YOKSULLUK SORUNU VE GÖRÜNÜMÜ
A. UYGULANAN EKONOMİ POLİTİKALARI
Ülkemizde kalkınma deneyiminin en önemli özelliği yumuşak bir geçiş süreci olmamasıdır. Sanayileşme
ve özel sermayenin birikmesi devletin liderliği altında gelişmiş olsa da yaşanan ekonomik ve siyasi
krizlerin etkisi ile süreçlerde kesilmeler, tıkanıklar ve çeşitli sorunlar olmuştur. Tüm bunlar da sosyal
yapıda yoksulluk sorununun daha da görünür ve hissedilir olmasına neden olmuştur
Türkiye’nin Kalkınma Sürecinde İktisat Politikası Süreçleri;
1920’lerin liberal dönemi. Yabancı yatırım desteklenmiş. sanayileşme dolaylı yoldan
teşvik edilmiştir. Liberal ticaret rejimi kabul edilmiştir.
1.
1930‐1949 yıllarını kapsayan devletçi dönem. Sanayileşme sürecinde devlet bir girişimci
rolü üstlenmiştir. İlk beş yıllık planların yapıldığı dönemdir.
2.
1950’lerin liberal dönemi(1950‐1959). Ticaret ve yatırım serbest bırakılmıştır. Tarımın
gelişmesi desteklenmiştir. Devlet alt yapı yatırımlarına önem vermiştir.
3.
İthal ikameci sanayileşmenin uygulandığı dönem(1960‐1979). Korumacılık ile içe dönük
sanayileşme stratejisi uygulanmıştır. İhracata ve yabancı yatırıma yönelik bir kötümserlik vardır.
Devlet ara malı ve sermaye malı üretimi yaparak sanayileşmeye çalışmıştır.
4.
DÖNEMLER. GENEL ÖZELLİKLERİ
5. 1980 sonrasıneo‐liberal dönem. İhracat teşvik edilmiş. Ticaret rejimi ve sermaye hesabı
serbestleşmiştir. Doğrudan yabancıyatırıma önem verilmiştir. Devletin ekonomideki rolü üretimden alt
yapı aktivitelerine kaymıştır
Ülkemizde 1950’lerden başlamak üzere ithal ikameci sanayileşme modelinin uygulandığı yıllarda
yoksulluğa karşı toplumda bir bilinç oluşmamıştı. Bu dönemden itibaren tarım kesiminde yaşanan
dönüşümün sonucunda başlayan iç göçle birlikte kırda ve kentlerde yaşayan insanlar arasında
yoksullukta büyük artışlar görülmüştür. Yoksullukla mücadelede bir bilincin oluşması ancak 1990’lı
yıllarda gerçekleşmiştir. 1950’lerin başlarından itibaren tarım sektöründe yaşanan ekonomik
dönüşümden dolayıgünümüze kadar devam eden kırdan kente doğru bir göç başlamıştır
1950‐60’larda tarım kesiminde tüm ev işleri, hasat, yol yapımı ve su hizmetleri köylerde yaşayanlar
tarafından yapılmaktaydı. Piyasa ekonomisinin yaygınlaşmasıyla köylerde yaşayan ailelerin paraya
ihtiyaçları artmıştı. Bu yüzden köylerde yaşayan genç erkekler kasabalara ve şehirlere mevsimsel işçi
olarak çalışmak için göç etmişlerdir. Bu sayede köyde kalan ailelerine para yardımı yapabilmekteydiler.
Durumları iyi olanlar ise ailelerini çalıştıkları yere almaktaydılar
1960 yılından sonra Devlet Planlama Teşkilatının kurulması ve planlı dönemin başlamasıyla birlikte
yapılan 5 yıllık kalkınma planlarında yoksul insanlar için politikalar yeniden tanımlanmıştı. Yapılan
planların amacı hayatın kalitesini ve toplumun refah düzeyini arttırmaktı. Bu kalkınma planlarının asıl
amacı her vatandaşa sosyal güvenlik hizmeti sağlamak ve adil bir gelir dağılımına ulaşmaktı. Gelir
dağılımını düzeltmek için sosyal güvenlik sistemi yaklaşık 15 yılda yeniden düzenlenmişti. Beş yıllık
kalkınma planlarında anne‐babasıolmayan çocuklar, yaşlı insanlar, mahkûmlar, özürlü insanlar ve
öğrenme zorluğu olan çocuklar yoksul olarak kabul edilmişti. Bu yoksulluk tanımına uyan insanlar sosyal
yardım programlarından yararlanabilmişlerdi
1970’lerde köylerden kentlere doğru yapılan iç göçün hızlanmasıyla büyük şehirlerin etrafında
gecekondu bölgeleri büyümeye başladı. Kentleşme, sosyal adaletsizlik ve sosyal eşitsizlik bu dönemin en
önemli problemleri oldu. 1967 yılında ücretli işçilerin yalnızca % 46’sıve ekonomik olarak aktif olan
nüfusun ise yalnızca % 11’i sosyal güvenlik sistemine dahildi.
1980’lerde Türkiye’de devletin ekonomideki rolüyle ilgili büyük bir değişim yaşanmıştır. Yeni ekonomik
stratejiye göre kamu sektörünün aktivitesi ve devletin piyasanın işleyişine olan müdahalesi azaltılmıştır.
1980’lerde başlatılan yapısal uyumun dört amacı bulunmaktaydı:
1) Fiyatların esnekleştirilmesi,
2) Fiyatlar ve miktarlar üzerindeki kontrollerin kaldırılması,
3) Ekonomide devletin rolünün küçültülmesi,
4) Bütçe açıklarının, enflasyonun ve dış borçların azaltılarak makro ekonomik istikrarın sağlanması
Sonuç olarak bu yeni yaklaşım devletin ekonomiye aşırı müdahale ettiği ithal ikameci sanayileşme
modelinden tamamıyla farklı bir perspektif içermekteydi. Neoliberal politikaların uygulandığı 1980‐2005
yılları arasında 1994 ve 2001 yıllarında iki finans krizi olmuştur. Bu krizlerin sonucunda millî gelirimiz
azalmış, gelir dağılımı bozulmuş ve yoksulluk artmıştır. Finans krizleri neoliberal perspektifin baskın
olduğu 1990’lıyıllarda yükselen piyasalarda da sık sık görülmüştür.
Neo‐liberal ekonomi politikaları ve küreselleşme Türk ekonomisinde derin izler bırakmış, hızlı büyümeyi
derin finansal krizler izlemiş, döneme yüksek enflasyon, eşitsiz gelir dağılımı ve ekonomik istikrarsızlık
damgasını vurmuştur
Tüm bunlar göstermektedir ki 1980’ler Türkiye açısından ciddi yapısal dönüşüm dönemi oldu. 24 Ocak
1980’de uygulamaya konan yeni ekonomi programı ile ekonomik, toplumsal yapıda köklü bir değişim
gerçekleşirken 1990’lıyıllarda peşpeşe yaşanan krizler sonrasında ekonomi küçüldü, işsizlik arttı.
Ekonomik gelişmeler Türkiye’nin yoksulluk profilini derinden etkilemiş, 1980’li yıllardan başlayarak
Türkiye, gelirin nispeten eşit dağıldığı bir ülke olmaktan çıkmış zengin ile yoksul arasındaki farkların
uçurum nitelemesini hak edecek boyutlara ulaştığı bir ülke haline gelmiştir.
Ülkemizde ne yazık ki hâlâ bölgesel eşitsizlikler çok yüksektir. Karadeniz, Doğu ve Güney Doğu Anadolu
Bölgeleri insani gelişme bakımından diğer bölgelerden çok geridedir.
2008 yılı Türkiye yoksulluğu ve eşitsizlik göstergeleri. Türkiye’de kimler yoksul:
 Kır ve kentteki yoksulluk
 Eğitim düzeyi, işgücü piyasası ve yoksulluk ilişkisi
 Hane türlerine göre yoksulluk
 Yaş gruplarına göre yoksulluk
 Harcama, tüketim, tüketim malları sahipliği ve yoksulluk
Kır için hanehalkı büyüklüğüne göre hesaplanan yoksulluk oranlarının tamamı kentler için hesaplanan
oranlardan çok daha yüksektir. Bu durum, yoksullukla mücadelede kırsal kesime öncelik verilmesi
gerektiğine işaret etmektedir
2009 Yoksulluk Çalışması Sonuçlarına göre;
Genel yoksulluk dağılımı
#Satın alma Gücüne Göre Yoksulluk
#Hanehalkı Durumuna Göre Yoksulluk
#Yapılan işe göre yoksulluk
#Sektörel anlamda yoksulluk
#Gini katsayına göre yoksulluk
Sektörler düzeyinde yoksulluk oranları analiz edildiğinde özellikle tarım sektöründe çalışanların %33,0
oranı ile ilk sırayı alması aslında işteki durum yoksulluk oranlarının beklenen bir sonucudur. Sanayi
sektöründe çalışanlarda yoksulluk oranı %9,6 ve hizmet sektöründe çalışanlarda da oran %7,2’dir.
Gini katsayısı: Kişisel gelir dağılımını ölçmek için, yaygın olarak kullanılan bir dağılım ölçüsüdür. Gini
katsayısı, Lorenz eğrisine bağlı ve eğri ile köşegen arasında kalan alanın, köşegenin altında kalan toplam
alan oranına eşittir. Bu oran büyüdükçe, dağılımdaki eşitsizlik artıyor demektir. Gini ölçüsü “0 ile 1”
arasında değişir. Bir toplumda, gelir adaletli olarak paylaşılmışsa, gini katsayısı“0”a eşit, toplumdaki
gelirleri yalnız bir kişi almışsa, gini katsayısı “1” e eşit olmaktadır.
2006 yılında Türkiye’de 0,403 olan Gini katsayısı2010 yılına gelindiğinde 0,380’e gerilemiştir. Gini
katsayısındaki bu düşüş, gelir dağılımında eşitsizliğin düştüğünü göstermektedir.
Ülkemizde yaşanan ekonomik krizler ve siyasi etkenler ve dolayısıyla uygulanan ekonomik politikaların
etkisiyle ne yazık ki yoksulluk sorunu dönem dönem derinleşmiş ve farklı sosyal sorunlar (çocuk işçiliği,
kadın emeğinin görünmezliği, göç ve gecekondulaşma, aileiçi şiddet vs.) ile kendini göstergelemiştir.
Yoksulluk ve Sosyal Hizmet 4.Ünite
24 Ekim 2013 Perşembe 20:10
5.ÜNİTE ÖZET
ÇOCUK YOKSULLUĞU
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 25. maddesine göre; “Herkesin gerek kendisi,
gerek ailesi için yiyecek, giyecek, konut, sağlıksal bakım, gerekli toplumsal hizmetler de
içinde olmak üzere sağlığına ve esenliğine uygun bir yaşam düzeyine; işsizlik, hastalık,
sakatlık, dulluk, yaşlılıkta ya da geçim olanaklarından kendi iradesi dışında yoksul
kaldığı başka durumlarda, güvenliğe hakkı vardır.” denilmektedir.
Çocuk Yoksulluğunun Kapsamı
Yoksulluğu en derinden hisseden kesimi çocuklar oluşturmaktadır. Bu nedenle çocuk
yoksulluğu, yoksulluk sorunuyla mücadelede özellikle dikkate alınması gereken bir
boyuttur.
Çocuk yoksulluğu çocukluğu çalmakla kalmamakta, yetişkin yaşlarda bireyi sosyal
dışlanma sorunu ile karşı karşıya bırakmaktadır.
Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşmenin 6. maddesi de bu sorunla ilgili
olarak, taraf devletlerin her çocuğun temel yaşam hakkına sahip olduğunu kabul
ederek, çocuğun hayatta kalması ve gelişmesi için en üst düzeyde çaba göstermek
durumunda olduğunu ifade etmektedir.
Yoksul aileler, çocukları yaşama, zihinsel ve bedensel gelişme açısından
ihtiyaçlarını karşılayamamalarının yanı sıra çocukların sömürülmesine, istismarına,
şiddet ve ayrımcılığa uğramasına neden olurlar.
Gelişmiş ülkeler sorunu aşmaya ve çözmeye yönelik projeler geliştirirken geri kalmış
ülkelerde “çocuk yoksulluğu” diye bir olgunun adı bile geçmemektedir
Türkiye’de Çocuk Yoksulluğu
2002 Hane Halkı Bütçe Anketi verilerine göre Türkiye’de 15 yaşın altındaki çocukların
%37’si gıda ve gıda dışı yoksulluk içerisinde yaşamaktadır
Türkiye İstatistik Kurumunun Nisan 2004 tarihinde kamuoyuna açıklanan Yoksulluk
Araştırması’na göre ise gıda ve gıda dışı yoksulluk ölçütüne göre ülkemizde yoksulluk
oranı % 22 dolayındadır. Bu rakamlara göre çocukların da en az % 20’si yoksuldur ve
bu ortalama yoksulluk oranı, bölgeler arasındaki eşitsizliği yansıtmamaktadır.
Ülkemizde yoksulluk çocukların aç kalmasına (Beş yaş altındaki çocukların %
12’sinde kronik beslenme yetersizliği vardır ve yoksullukla doğru orantılı olarak doğu
bölgesinde bu oran %23’e kadar çıkabilmektedir), daha yüksek ölüm oranlarına (2003
verilerine göre bebek ölüm hızı binde 29, beş yaş altı çocuk ölüm hızı ise binde 37’dir.),
anne karnında beslenememesine (Bebeklerin % 15’i düşük ağırlıkla doğmaktadır.),
temiz içme suyuna ulaşamamasına (Nüfusumuzun % 17’si temiz içme suyundan
yoksundur), daha fazla sigara dumanına maruz kalmasına (Ülkemizde babalar yılda
2068 adet sigara içmektedir), okul öncesi eğitim alamamasına, sağlık hizmetlerine
ulaşamamasına neden olur. Yoksulluktan en fazla etkilenen doğu bölgesindeki
çocuklardır ve bu durum doğu bölgesindeki bebeklerin batıdakilerine göre iki kat daha
çok (2003 araştırmasına göre doğudaki bebek ölüm hızı binde 41, batıda ise binde
22’dir) ölmesine neden olmaktadır.
Türkiye’de yoksulluk riski altındaki çocuklar, genel olarak şu bağlam içinde yer
almaktadır:
Ailenin geçiminin sadece bir kişi tarafından sağlandığı büyük ailelerde doğan
çocuklar,
Eski tarım tekniklerinin ve büyük pazarlara sınırlı erişimin ailelerin geçim
sağlayabilme olanaklarını tehdit ettiği kurak, dağlık ve kırsal alanlarda büyüyen
çocuklar,
Tek ebeveynli ailelerden gelen çocuklar,
Aileleri yakın zamanda kentsel alanlara göç etmiş çocuklar,
Kayıt dışı ve geçici işlerde çalışan ve bunun sonucunda da düzenli bir gelire sahip
olmayan ana‐babaların çocukları,
Örgün eğitim almamış ya da çok az eğitim almış, çoğu zaman vasıfsız olan ve
ortalamanın altında para kazanan anne babanın çocukları,
Anne babaları yetersiz istihdam edilen ve yeterli para kazanamayan çocuklar,
Anne babaları uzun süredir işsiz olan, engelli olan ya da engelli birine bakan
çocuklar.
Yoksulluğun Çocuklar Üzerindeki Etkileri
Yoksulluğun çocuklar üzerindeki en belirgin etkisi beslenme yetersizliği ve açlıktır.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, Türkiye’de 2009’da dünyaya gelen
bebeklerin 17 bin 388’i bir yaşına gelmeden yaşamını yitirmiştir. Sağlık Bakanlığının bu
konudaki farkındalık çalışmalarının da etkisiyle yaşamını yitiren bebek sayısı 2010’da
15 bin 85’e, 2011 yılında 14 bin 511’e gerilese de son yıllarda bebek ölüm sayılarında
yakalanan gerileme trendi, geçen yıl yerini yeniden artışa bırakmıştır. 2012’de
Türkiye’de 14 bin 845 bebek, henüz bir yaşını doldurmadan hayatını kaybetmiştir.
Yoksulluğun iyi bilinen etkilerinden biri zihinsel gelişmeyi olumsuz etkilemesinin
yanı sıra çeşitli psikososyal sorunlara yol açmasıdır.
Yoksulluk, ülkemizde diğer birçok sosyal sorunun tetikleyicisi olduğu gibi çocuk
işçiliği sorununun da baş aktörü durumundadır
Çocuk işçiliğinin en temel nedeni, yoksulluktur.
Çalışan çocuk sayısı 6‐14 yaş grubunda 292 bin kişi, 15‐17 yaş grubunda ise 601 bin
kişidir. Ekonomik faaliyette çalışan 6‐17 yaş grubundaki çocukların istihdam oranı%
5,9’dur. 6‐14 yaş grubundaki istihdam oranı 2006 yılı sonuçlarına göre aynı düzeyde
kalırken, çalışan çocuk sayısında 28.000 kişilik düşüş gerçekleşmiştir. Çocukların
istihdam oranı, 6‐14 yaş grubunda %2,6, 15‐17 yaş grubunda ise %15,6’dır.
Çocukların suça sürüklenmeleri ile çocuk yoksulluğu arasındaki ilişki de manidardır.
Akyüz’e göre çocukları suça sürükleyen nedenler şu şekilde ifade edilmiştir:
• Çocuğun kendisinden kaynaklanan yetersizlikler,
• Hızlı kentleşme ve sanayileşmeyle birlikte köyden kente göçün yarattığı değer
boşluğu ve kimlik bunalımı, kültürel yozlaşma ve yabancılaşma,
• Gelir adaletsizliği, yoksulluk, işsizlik,
• Aile sorunları, ilgi ve sevgi eksikliği, ihmal ve istismara uğrama,
• Yetersiz ve kalitesiz eğitim
Çocuk Hakları ve Çocuk Yoksulluğu İlişkisi
Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin temel ilkeleri olan
yaşamagelişme hakkı, eşitlik‐ayrım gözetmeme ilkesi, çocuğun yüksek yararı ve
korunma hakkı bağlamında çocuk yoksulluğu konusu analiz edilebilir
1. Yaşama ve gelişme hakkı: Türkiye Cumhuriyeti 1982 Anayasası’nın 17. maddesi de
“herkes yaşama hakkına sahiptir” demektedir
1. Taraf devletler, her çocuğun temel yaşama hakkına sahip olduğunu kabul ederler.
2. Taraf devletler, çocuğun hayatta kalması ve gelişmesi için mümkün olan azami
çabayı gösterir
2. Eşitlik‐ayrım gözetmeme ilkesi: T.C. Anayasasının 10. maddesinde eşitlik ile ilgili
hüküm bulunmaktadır. Buna göre: Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi
inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 2. maddesi de bu konuya vurgu
yapmaktadır.
3.Çocuğun yüksek yararı: Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’nin 3.
maddesinin 1. fıkrasında çocuğun yüksek yararı ile ilgili hüküm yer almaktadır. Bununla
birlikte sözleşmenin diğer maddelerinin çoğunda da çocuğun yüksek yararına vurgu
yapıldığı görülmektedir.
Çocuk yoksulluğu, en başta çocukların yüksek yararı ile çelişmekte ve bu temelde
aslında çocuk hakları uygulanamaz hâle gelmektedir.
4. Korunma hakkı: Çocuğun korunması en basit biçimiyle her çocuğun zarara maruz
kalmama hakkını ele almaktadır.
Çocuk Yoksulluğu ile Mücadelede Sosyal Hizmet
Sosyal hizmette insan hakları ilkeleri ve sosyal adalet temeldir.
Yoksul çocukların refahını geliştirmek üzere yapılan çalışmaların, sosyal hizmetin
bütüncül bakış açısıyla oluşturulması gerekmektedir. Sosyal hizmet, çocukları başta
aile olmak üzere sosyal çevreleri ve ekonomik‐sosyal sistemler ile birlikte ele
almaktadır.
Yoksul çocukların yaşama ve sağlık ve beslenme haklarından yararlanma durumu
düşünüldüğünde, koruyucu sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi gereği de ortaya
çıkmaktadır.
Son olarak çocuk yoksulluğunu gidermek üzere çocukların gereksinimlerini de dikkate
alacak şekilde planlanması gereken sosyal yardımların yanı sıra, çocukların sağlık ve
eğitim haklarından eşit düzeyde ve ücretsiz olarak yararlanması büyük önem
taşımaktadır. Çocukların sağlığı, ailelerinin sosyo‐ekonomik düzeyine göre şekillenmiş
hizmetlere bırakılmamalıdır. Temel ölçütün çocuk olduğu, bütün çocuklara doğuştan
getirdikleri bir hak olarak kabul edilen ve eşit olanaklar tanıyan bir çocuk sağlık sistemi
geliştirilmelidir. Bu düzenleme yoksul çocukların yaşama ve sağlık haklarından üst
düzeyde yararlanmalarını sağlayacaktır.
Türkiye yoksulluk sorununu çözemediği gibi son yıllarda yaşanan krizlerle sorun daha
derinleşmektedir. Çocuk yoksulluğu toplam yoksulluk oranından daha yüksek yaşandığı
için daha ayrıntılı incelenmeli ve çocuk yoksulluğuna yönelik çalışmalar daha
yoğunlaşmalıdır. Çocuk yoksulluğunu önlemeye yönelik çabalar, aşağıdaki süreçlere
odaklanmalıdır:
En yoksul ailelerin hanehalkı gelirini artırmak,
Düşük gelirli ailelerin çocukları için sağlık hizmetlerine erişimlerini sağlamak,
Barınma koşullarını iyileştirmek,
Yoksul çocuklar için erken çocukluk eğitimi dahil olmak üzere parasız eğitim
sağlamak,
Çocuk yoksulluğunu ortadan kaldırmak.
Son olarak yoksulluğun çocuğun çocukluk yaşamına etkilerini anlamaya çalışmak,
çocuk odaklı niteliksel çalışmalar gerektirmektedir. Yaşanan yoksulluğun ve
beraberinde getirdiği sosyal dışlanmanın, çocukların hayatı ve toplumu algılayışlarına
etkilerini anlamak çocuk odaklı sosyal içerme politikaları geliştirmek için önceliklidir.
Yoksulluk ve Sosyal Hizmet 5.Ünite
29 Ekim 2013 Salı 22:58
6.ÜNİTE ÖZET
KADIN YOKSULLUĞU
Kadınlar kendisiyle aynı konumda bulunan erkeklere göre yoksulluğu daha derin yaşamaktadır.
Ekonomik faaliyetlerde daha düşük ücretli ve vasıfsız iş kollarında genellikle kadınlar istihdam edilmekte
ve ücretli olarak çalışan kadın aynı konumdaki erkeklere göre daha az ekonomik gelire sahip olmaktadır.
Kadın evde ve dışarıda ücretli olarak çalışsa bile yoksulluğu erkeklere göre daha derin yaşamaktadır.
Kadınlar yoksullar arasında çocuklardan sonra gelen önemli bir gruptur. Kadın yoksulluğu kadını ikinci
sınıf vatandaş olarak gören, onu ikinci planda tutan ve kısacası ona hak ettiği değeri vermeyen sosyokültürel
ve politik yapıların bir sonucu olarak da görülebilir
Kadın yoksulluğu kavramınıen iyi anlatan söylem yoksuluğun kadınlaşmasıdır. Yani yoksulluk=kadın
anlamına gelen bu kavram ilk olarak 1978 yılında Diane Pearce tarafından kullanılmıştır. Pearce’ye göre
yoksulluk cinsiyet açısından önemli bir farklılık yaratmaktadır. 1995’te 4. Dünya Kadın Konferansı Eylem
Planı’nda da “Yoksulluğun Kadınlaşması” ifadesi yer almıştır.
Yoksulluğun kadınlaşmasına ilişkin bir analiz yapıldığında dört temel etmeni ele almak gerekir:
1. Kadının iş yaşamına katılma durumu, yarı zamanlı çalışması, işsiz olması, erkeğin ücretine karşın
kadının ücreti, çalışma yaşamında cinsiyete bağlı sınıflandırmalarda kadının durumu.
2. İş yaşamında kadının eşit duruma gelmesine olanak tanıyıcı politikaların gelişimi: Kadının ekonomik
fırsatlara ulaşmasına veya kendi ekonomik özgürlüğünü sağlamaya yönelik ne tür politikalar var, var olan
politikalar örneğin azınlık gibi dezavantajlı gruplara nasıl yansımakta?
3. Sosyal refah yardımları veya hükümetin gelir transferleri gibi noktalar kadının yoksullaşmasını
anlamada yardımcı olabilmektedir. Genel nüfus içinde kadına ve onun ailesine yönelik ne tür sosyal
yardımlar yapılmakta ve bu yardımlar ne kadar etkili olabilmektedir?
4. Yoksulluğun kadınlaşmasını anlamada bir diğer unsur da boşanma oranı, yeniden evlenme,
evlenmemiş anne, adölesan anne olma gibi çeşitli demografik etmenlerdir.
Genel olarak toplumda, kadın ile erkek ve kadınlar arasında var olan yapısal eşitsizlikler kadının
yoksulluğu deneyimleme biçimlerini ve göreli yoksulluğu farklılaştırmaktadır. Farklı ülkelerde
yoksulluğun kadınlaşmasına ilişkin çalışmalar kimi ortak gözlemlerin var olduğunu göstermiştir:
Kadının iş yaşamındaki oranının düşüklüğü,
Kadına yönelik etkili eğitim araçlarının olmaması veya yetersizliği,
Geleneksel rollerinin yanı sıra çalışan kadın rolünün birlikte üstlenilmesi (ikili rolünün oluşması),
 İş yaşamında kadınların düşük ücretle yer alması ve erkek‐kadın çalışanlar arasındaki ücret
farklılığının ısrarla sürdürülmesi,
Eşitliği sağlamaya yönelik politikaların yetersizliği,
Çocuk bakımını destekleyen politikaların yetersizliği,
Yönetimde ve politik karar süreçlerinde kadınların az oranda yer alması
Genel olarak eşitsizliğin somut göstergelerinden bazıları şunlardır:
1. Kadınlar erkeklerden çok daha fazla yoksulluk riskiyle karşı karşıyadırlar.
2. Kadınlar yaşamlarının herhangi bir döneminde, erkeklere kıyasla, çok daha fazla yoksulluğa düşme
riskiyle karşı karşıyadırlar.
3. Kadınlar, yine erkeklere kıyasla, yoksulluğa genellikle yavaş yavaş değil de aniden düşmektedirler
Birleşmiş Milletlerin toplumsal cinsiyet rolleri temelinde dünya ölçeğinde elde etmiş olduğu
istatistikler kadının yoksulluğu ne denli yoğun yaşadığı konusunda önemli ipuçları vermektedir:
‐ Kadınlar dünyadaki toplam işlerin 2/3’ünü yapıyor
‐ Kadınlar dünyadaki toplam gelirin 1/10’unu kazanıyor
‐ Kadınlar dünyadaki okuryazar olmayan toplam nüfusun 2/3’ünü oluşturuyor
‐ Kadınlar dünyadaki toplam mülkiyetin 1/100’üne sahiptir.
Kadın yoksulluğunu anlamak için genel yoksulluğa göre belirleyici özelliklerini ortaya koymak gerekir.
Kadın yoksulluğunun iki belirleyici özelliği bulunmaktadır. Bunlar:
1. Kadının işgücü piyasasındaki konumu
2. Kadının eğitimi ve eğitim imkânlarından yararlanma durumu.
İş piyasasında kadınların ikincil konumda olduklarını gösteren pek çok veri mevcuttur: Bunlar:
 Kadınların işgücü piyasasına katılımının düşük olması,
 Katılım sağlandığında düşük ücretli işlerde istihdam edilmesi,
 Kayıt dışı sektörde çalışma, fason çalışma, ücretsiz aile işçisi olma,
 Elde edilen gelir üzerinde, özellikle kırsal alanlarda, söz sahibi olmamagelirden yoksunluk vb. gibi
göstergeler bu farklılıkları belirlemektedir
ILO verierine göre; kadınların tüm dünyada istihdamın %40’ınıoluşturmalarına rağmen, çalışan
yoksulların %60’ınıoluşturduklarınıortaya koymuştur. Kadınlar işgücü piyasasına erkeklerle eşit oranda,
eşit konumda ve eşit ücretle erişememektedirler.
Aşırı yoksulluk içerisinde yaşayan kadınların karşı karşıya kaldığı koşullar, yoksulluğu bir kuşaktan
diğerine aktaran temel araçlardan birini meydana getirmektedir. Türkiye’de toplam istihdam edilen
kadınların %38’i, tarımda istihdam edilen kadınların %74,9’u ücretsiz aile işçisidir. Bu kadınlar gerek tüm
yeniden üretim faaliyetlerini üstlenerek, gerek üretime katılarak çifte mesai yapmalarına rağmen
kendilerine ait bir gelir elde etme olanağına sahip değillerdir.
Çalışma yaşamında kadının daha az yer almasının arkasındaki en önemli etken hiç kuşku yoktur ki
ataerkil zihniyettir.
Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) uluslararası kabul görmüş “kayıt dışılık” tanımlamalarını
incelemenin gerektiğini belirterek, OECD tanımlarına göre kayıt dışı ekonominin dört alt grupta
sınıflandırmaya tabi tutulduğuna işaret etmektedir:
a) Yeraltı üretimi (underground production),
b) Yasadışı üretim (illegal production),
c) Resmî olmayan (enformel) üretim (informal sector production),
d) Hane halkının kendi tüketimi için üretimi (household production for own final use).
1980’lerin ortasından itibaren birçok ülkede yaşanan ekonomik kriz, kadınların işgücüne katılımını
büyük oranda artırmış, “işgücünün feminizasyonu” denilen bir süreç yaşanmıştır. Kadınların işgücüne
artan oranda katılımın bir nedeni, sermayenin herhangi bir sosyal güvenceden yoksun, sınıf bilincini
taşımayan ucuz emeğe olan gereksinimiyken; diğer nedeni ise, kadınların azalan hane gelirlerini telafi
etme ve yoksulluklarını azaltma istekleridir. Kadınlar toplumsal yapıda ve piyasada iş gücüne de ya ev
eksenli üretim ile ya da kayıtdışı çalışma biçimiyle ne yazık ki katılmaktadır.
Ev işlerinden arta kalan zamanlarında ev kadınlarının çalıştırılması demek olan “ev‐eksenli çalışma”
biçimidir. “Ev eksenli çalışma” adı verilen bu çalışma biçimi, fabrikalardan alınan işlerin bir aracı
tarafından evlere dağıtılıp, sonradan toplanarak fabrikaya iletilmesi biçiminde olmaktadır. Örgü, trikopenye
işlemeciliği, kazaklara nakış, oyuncak montajı, nikâh şekeri paketlemesi, takı yapımı, elektronik
eşya parçaları ve tükenmez kalem gibi ürünlerin montajı söz konusu işler arasına girmektedir. Ev eksenli
çalışma biçiminde, zaman sınırlı ve yapılacak iş çoksa, evdeki çocuklar ve yaşlılar da çalışmaya dâhil
olmuş olur. Bu çalışma biçiminde çalışma saatleri belli değildir. Sigorta, iş garantisi yoktur. Ara dinlenme,
fazla mesai olmadığı gibi, pazarlık etme şansı da pek azdır. Birçok eve dağılmış bulunan bu üretim içinde
çalışanların örgütlenmesi de bir hayli zordur. Ev eksenli çalışma, tüm bu sorunlara rağmen ev dışında
çalışma imkânı bulamayan kadınlar için bir çalışma alanı ve gelir elde etme biçimi olmaktadır.
ILO tarafından 20 Haziran 1996’da kabul edilen evden çalışma konusuyla ilgili Uluslararası Çalışma
Sözleşmesi’ne göre; evden çalışanların diğer çalışanlarla eşit muamele görmesi, eşit ücretten, sosyal
güvenlikten, iş sağlığı ve güvenliğinden yararlanması, bazı riskli maddelerin kullanılmasının önlenmesi,
çalışanların ve çalıştıranların kayıt altına alınması, iş denetiminin yapılabilmesi için gereken önlemlerin
alınması, ücretli izinlerden, resmî tatil haklarından, ücretli hastalık izninden yararlanabilmesinin
sağlanması gerekmektedir.
Yaygın eğitim, örgün eğitimin yanında ve dışında, bilgi, beceri, meslek kazandırmaya ve bireysel ve
toplumsal gelişmeyi sağlamaya yönelen tüm programlanmış eğitim etkinliklerini kapsar. Türkiye’de
kadınları kapsayan yaygın eğitim etkinliklerinin çokluğu ve çeşitliliği dikkat çekicidir.
MEB’in mesleki ve teknik eğitim veren okul/kurumları aracılığıyla gerçekleştirdiği yaygın eğitim
etkinliklerine ek olarak pek çok sivil toplum örgütü gönüllü olarak kadınlara yönelik okuma yazma, beceri
ve meslek edindirme kursları vermekte, belediyeler ücretsiz benzer kurslar düzenlemekte, GAP İdaresi
Başkanlığının Çok Amaçlı Toplum Merkezleri (ÇATOM) ve Aile ve Toplum Hizmetleri Genel Müdürlüğüne
bağlı Toplum Merkezleri yine benzer faaliyetlerde bulunmaktadır.
Son yıllarda kadınlar açısından okuryazar ve eğitim seviyelerinin yükselmesinde artışlar gerçekleşmiş
olsa da yüzde yüz okuryazarlık seviyesine ulaşılamamıştır. Hâlen yetişkin nüfus içinde 5 kadından biri
okuryazar değildir ve yine 6 kadından biri herhangi bir eğitim kurumundan mezun olmamıştır.
Okumayazma bilmeme oranı, her iki cinsiyet için de “gençlerden yaşlılara”, “kentsel nüfustan kırsal
nüfusa” ve “Batıdan Doğuya” gidildiğinde artmaktadır. Ancak bu değişkenlerin kadınlar üzerindeki etkisi
erkekler üzerindeki etkisinden daha büyüktür
Sonuç olarak kadın yoksulluğu bağlamında söylenecekler: Kadın yoksulluğunun diğer nedenleri
maddeler hâlinde kısaca şöyle özetlenebilir:
∙ Nüfus artışı, ∙ Erkeklerin göçü, ∙ Artan sayıda aile parçalanması, ∙ Düşük verimlilik, ∙ Boşanma,
∙ 1980’lerin ekonomik durgunluğu (gelişmekte olan ülkelerde ekonomik kriz ve yapısal uyum politikaları).
Yoksulluk ve Sosyal Hizmet 6.Ünite
8 Kasım 2013 Cuma 19:31
7.ÜNİTE ÖZET
YOKSULLUKTAN ETKİLENEN KESİMLER: ENGELLİLER
Kavramlara Bakış
Yetersizlik: Zedelenme ya da bazı sapmalar sonucu, bir insan için normal kabul
edilen bir etkinliğin ya da hareketliliğin, engellenme veya sınırlanması hâline
denmektedir.
Özür ‐ Engel: Bireyin yaşadığı sürece yaş, cins, sosyal ve kültürel faktörlere bağlı
olarak oynamasıgereken roller vardır. Birey yetersizlik yüzünden bu rolleri gereği gibi
oynayamaz durumda kalırsa buna özür ‐ engel denir.
2004 yılında çıkarılan Özürlüler Kanunu’na göre engelliler “Doğuştan veya sonradan
herhangi bir hastalık veya kaza sonucu bedensel, zihinsel, ruhsal, duygusal ve sosyal
yetilerini çeşitli derecelerde kaybetmiş, normal yaşamın gereklerine uyamayan, günlük
gereksinimlerini karşılama güçlükleri olan korunma, bakım, rehabilitasyon, danışmanlık
ve destek hizmeti alan kişilerdir.”
Dünya Sağlık Teşkilatı ( WHO ) engelli kavramını üç ayrı ana kategoride toplayıp
değerlendirmektedir.  İç veya dış organların zarar görmesi veya tahrip olması,
organlardan herhangi birisinin zarara uğramış olup olmadığı genelde tıbbi bir teşhisin
sonucunda kesinlik kazanmaktadır. Mesela gözün görme kabiliyetini yitirmesi, bir
organın hastalığı olarak ifade edilebilir (impairment).
 Organların zarara uğraması sebebiyle ruhsal, psikolojik veya fiziki yönden
fonksiyonel engellerin ortaya çıkması. Fonksiyonel engel, normal bir aktiviteyi yerine
getirmekteki zorluğu ve meşakkati dile getirmektedir. Bir göz rahatsızlığının görme
kabiliyetini sınırlaması, önemli bir fonksiyonel engel teşkil eder. Fonksiyonel engeller,
kişinin bedene ait değişik yetenek ve performans kaybını yansıtmaktadır (disability).
 Sosyal engellerin belirlenmesi. Fonksiyonel engellerin artması ile çoğu kez sosyal
hayatta değişik engellerle karşı karşıya gelinmektedir. Bu durumda kendilerinden
beklenen sosyal rollerini yerine getirip getirmediğine bakılır.
ENGEL TÜRLERİ
Engel türleri genel olarak:
 Bedensel engelliler. Görme engelliler.  İşitme engelliler. Dil ve
Konuşma engelliler
Zihinsel engelliler Süreğen hastalıklar
Bedensel Engelliler: Kas ve iskelet sisteminde yetersizlik, eksiklik ve fonksiyon kaybı
olan kişilerdir.Omurilik felçlileri de bu gruba girmektedir.
Görme Engelliler: Tek veya iki gözünde tam veya kısmi görme kaybı veya bozukluğu
olan kişilerdir.
İşitme Engelliler: Tek veya iki kulağında tam veya kısmi işitme kaybı olan kişidir.
İşitme cihazı kullananlar da bu gruba girmektedir
Dil ve Konuşma Engelliler: Herhangi bir nedenle konuşamayan veya konuşmanın
hızında, akıcılığında, ifadesinde bozukluk olan ve ses bozukluğu olan kişilerdir.
Zihinsel Engelliler: Genel zihinsel işlevlerde önemli derecede normal altı, bunun
yanında uyumsal davranışlarda yetersizlik gösterme durumudur. Eğitilebilir,
öğretilebilir ve ağır zihinsel engelliler olarak üçe ayrılır.
Süreğen Hastalık: Kişinin çalışma kapasitesi ve fonksiyonlarının engellenmesine
neden olan, sürekli bakım ve tedavi gerektiren hastalıklardır (kan hastalıkları,
kalpdamar hastalıkları, sindirim sistemi hastalıkları, idrar yolları ve üreme organı
hastalıkları, cilt ve deri hastalıkları, kanserler, endokrin ve metabolik hastalıklar, ruhsal
davranış bozuklukları, sinir sistemi hastalıkları, HIV).
YOKSULLUK SORUNU VE ENGELLİLİK
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre genel olarak herhangi bir toplumun
nüfusunun yaklaşık yüzde 10’ununu engelli kişiler oluşturmaktadır.
Ülkemizde engelli nüfus oranı ise Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü Başkanlığı
ve Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı iş birliği ile Aralık 2002’de yapılan ve
Temmuz 2004’te Özürlüler İdaresi Başkanlığı’nca açıklanan Özürlüler Araştırması
raporuna göre yüzde 12.29’dur. Dünyanın her yerinde engelli kişiler ayrımcılıkla
karşılaşmakta ve yaşadıkları toplumların ekonomik, sosyal ve politik alanlarından
dışlanmaktadırlar. Bu da engelliler arasındaki yoksulluğun temel nedenidir.
Dünya Bankası verilerine göre dünyanın en yoksul toplumlarının %20’sini ne yazık
ki engelli kişiler oluşturmaktadır.
Yoksulluk kavramı, beşeri ihtiyaçlar kavramına dayanır. İnsan toplumsal bir varlıktır
ve bu nedenle fiziki varlığını sürdürmesi için gerekli olan beslenme ihtiyacının yanı sıra
giyim, barınma, eğitim, sağlık, kültür, ortak yaşama, dinlenme, estetik ve buna benzer
sosyo‐kültürel ihtiyaçları olan bir varlıktır.
Engellilerin eğitimi neden önemlidir?” Bu soruya vereceğimiz yanıtlar şu şekilde
sıralanabilir:
 Toplum içinde rollerini gerçekleştiren bireyler yetiştirmek,
 Kendi kendine yeterli bir duruma gelmeleri için temel yaşam becerilerini geliştirmek,
 Yetenek ve yeterlilikleri doğrultusunda üst öğrenime, iş‐meslek alanlarına ve hayata
hazırlamak,
 Zihinsel ve bedensel açıdan kendine yeterli bir vatandaş haline getirmek,
 Mevcut istidat ve kabiliyetlerini en yararlı şekilde kullanabilmelerini sağlamak,
 Aşırı ve zararlı etkilerle bağımsızlıklarının engellenmesini kötüye
kullanılmasını,istismar edilmesini önleyici önlemler almak,
 Seviyeye uygun devamlı öğrenme alışkanlığı kazandırmak,
 Daha rahat ve düzenli yaşamanın yollarını öğretmek,
 Bireyleri, beden, akıl, ruh sağlığı yerinde hür ve emniyet içinde yaşayabilecek bir
seviyeye getirmek.
Ancak ülkemizde engellilerin eğitimi özellikle erken yaşlarda başlayamadığı için
devam edegelen bir sorun hâline gelmektedir. Engelli çocuklarının eğitimin
gerçekleştirilmesinde özellikle ülkemiz koşullarında karşılaşılan pek çok güçlük
bulunmaktadır. Bunlar;
 önlemede karşılaşılan güçlükler,
 belirleme ve değerlendirmede karşılaşılan güçlükler
 yasal güçlükler,
 personel yetersizliği ve
 mevcut programlardır.
ülkemizde engelli bireylerin eğitim durumu çok da iç açıcı değildir. Engellilerin %
41,6 gibi büyük bir kesimi okur‐yazar olmayıp, %22,3’ü ilkokul mezunu ve %18,2 gibi
önemli bir kesimi de sadece okur‐yazardır. Engellilerin istihdamı ayrı bir sorun gibi
gözükse de eğitim ve istihdam birbiriyle ilişkili bir diğer durumdur.
Ülkemizdeki engelli istihdamı politikası zorunlu tutma ve cezalandırma stratejisini
izlemektedir. Ancak bu politika, engelli istihdamını arttırmayı başaramadığı gibi
şirketlere de engelli istihdamından kaçınmak ve kaçak işçi çalıştırmak gibi durumların
da oluşmasına neden olmaktadır
Türkiye’de 4857 sayılı İş Kanunu uygulamada ve bu Kanun’da engelli istihdamını
arttırmayı amaçlayan bazı maddeler vardır. Bu maddeler:
“(Madde 30) İşverenler, elli veya daha fazla işçi çalıştırdıkları özel sektör
işyerlerinde yüzde üç özürlü, kamu işyerlerinde ise yüzde dört özürlü ve yüzde iki eski
hükümlü işçiyi meslek, beden ve ruhi durumlarına uygun işlerde çalıştırmakla
yükümlüdürler.
(Madde 101) Bu Kanunun 30’ uncu maddesindeki hükümlere aykırı olarak özürlü
ve eski hükümlü çalıştırmayan işveren veya işveren vekiline çalıştırmadığı her özürlü ve
eski hükümlü ve çalıştırmadığı her ay için bin yedi yüz Türk Lirası idari para cezası
verilir.
Sonuç olarak denilebilir ki; engelli istihdamının önündeki en büyük engellerden biri
engelli bireylerin yeterli temel ve mesleki eğitime ulaşamamalarıdır.
Literatüre bakıldığında engelliler yeni yoksullar kavramıyla ele alınmaktadır. Yeni
yoksullar; sosyal dışlanma kavramı, alt‐sınıf kavramı ve marjinalite ile birlikte
anılmaktadır.
Çalışmalar dünyanın her yerinde engellilerin çok büyük çoğunluğunun toplumun
yoksul kesimlerinden geldiğini ve yoksulluk içinde yaşadıklarını göstermektedir. Bu
belirleme gelişmiş/endüstrileşmiş ülkeler için de geçerlidir. Ülke nüfusunun 4/1’i açlık
sınırının altında yaşarken, engelli nüfusun 4/2’ si açlık sınırının altında yaşamaktadır.
Ülkemiz de ise engellilerin 4/3’ü açlık sınırının altında yaşamaktadır.
Engelli bireylerin yoksul olmasındaki bir diğer unsur da içinde yetiştiği ailenin
yoksul olma durumunun da bir yansıması olarak yoksul bireyler olarak yaşamak
durumunda kalmasıdır. Engelli bir çocuğa sahip olan sabit gelirli ailelerin sağlıklı
çocuğa sahip olan ailelere göre masrafları daha çok artmaktadır. Engelli bir çocuğun
bakımı, sağlık giderleri, tedavi ve ilaç/malzeme gideri, gerekli olduğu durumlarda
yardımcı alma masrafı, eğitimi vs. derken aileler ciddi anlamda zorlanmaktadır.
Engellilik çoğunlukla özel eğitimi gerektirmektedir. Tüm bunlar ailelerin ekonomik
anlamda güçsüzlüğüne neden olmaktadır.
Yoksulluk ve Sosyal Hizmet 7.Ünite
12 Kasım 2013 Salı 14:58
8.ÜNİTE ÖZET
YOKSULLUKTAN ETKİLENEN KESİMLER: YAŞLI YOKSULLUĞU
GENEL ÖZELLİKLERİYLE YAŞLILIK
Tüm dünyada yaşlı nüfus oranı geçtiğimiz 50 yıla göre önemli ölçüde artmıştır ve önümüzdeki 50 yıl
boyunca da giderek artacağı tahmin edilmektedir. Yaşlı nüfus da kendi içinde giderek yaşlanmaktadır. 80
yaş ve üstü nüfus, yaşlı nüfusun daha genç kesimine göre hızla artmaktadır
20.yüzyılın ikinci yarısına kadar ortalama ömür uzunluğu 40‐45 yıl iken; yaşam standartlarının ve diğer
koşullardaki iyileşme ile günümüzde ortalama yaşam süresi ortalama 65 yaşın üstüne çıkmıştır. Yaşlılık
biyolojik, fizyolojik, psikolojik, sosyolojik ve kronolojik boyutları olan ve değişik yönlerden tanımlanabilen
bir kavram olarak ortaya çıkmaktadır.
65 ‐74 yaş arası erken yaş lılık(young‐old)
75‐ 84 yaş arası orta yaşlılık(middle‐ old)
85 yaş üzeri ileri yaşlılık(old‐old)
100 yaş üzeri asırlık(centennial)’tır
Birleşmiş Milletler 60 yaş ve üstünü yaşlı nüfus olarak kabul etmektedir. Çoğu gelişmiş ülkede ise
yaşlılık dönemi genellikle emeklilik dönemiyle eş tutulmakta ve 65 yaş yaşlılık döneminin başlangıcı
olarak sayılmaktadır. DSÖ de yaşlı kategorisini kronolojik yaş doğrultusunda 60‐74 olarak belirlemiştir.
Neugarten ise yaşlılığı kronolojik olarak üç bölüme ayırmıştır.
 genç yaşlı (65‐74),  orta yaşlı (75‐84),  yaşlı yaşlı (85 ve üzeri)
Yaşlı Nüfus Oranı
Dünya Sağlık Örgütü raporuna göre, gelişen ülkelerde 1900’lerin başında artış göstermeye başlayan
yaşlı nüfus oranında önümüzdeki 30 yıl içinde % 200 ile % 400 arasında bir artış öngörülmektedir.
Türkiye’de Yaşlı nufusumuzun %50.2’si erkek, %49.8’i kadın tir dır.
Birleşmiş Milletler “Yaşlanan Dünya Nüfusu: 1950‐2050” raporuna göre, doğurganlık oranının azalması
nüfusun yaşlanmasının temel belirleyicisi olarak kabul edilmektedir.
Bazı ülkelerdeki yaşlı nüfus oranı:
‐Japonya:%23 ‐Almanya:%20. ‐İtalya,Yunanistan:%18. ‐Kuzey Avrupa ülkeleri:%16‐19
‐A.B.D.:%13. ‐Türkiye:%7.5. ‐Orta Afrika ülkeleri:%5 ‐Kamboçya:%4 ‐Yeni Gine:%3
Yaşlanmaya Bağlı Gelişen Sorunlar ve Yoksulluk
Yaşlılarda sıklıkla gözlemlenen sorunlar çok yönlüdür. Yaşlı bireylerin yaşa bağlı olarak fiziksel
sağlıklarında gelişen ve ortaya çıkan sorunlarının yanı sıra ruhsal sağlık durumları, yaşam kalitelerindeki
düşüş, emeklilğe bağlı gelişen rol kayıpları, gelirdeki azalma, yeni rolleri kabullenme
Yaşlıların yaşamış oldukları önemli sorunlardan biri de sağlığa ilişkin yaşanan sorunlar ve sağlık
hizmetlerine erişim güçlükleridir. Kişilerin fiziksel kapasiteleri yaşla birlikte azalmaktadır, bu durum
yaşlıların fonksiyonel bağımsızlıklarını kısıtlamaktadır.
Yaşlı refahının sağlanmasında ö ncelikle “yaşam kalitesinin” belirlenmesi ve iyileştirilmesi gerekir.
Yaşam kalitesinin artırılmasının evrensel ölçütleri;
• Uygun konut koşulları ve donanımlar,
• Yeterli, dengeli ve sağlıklı beslenme,
• Sağlık ve giyim ihtiyaçlarının karşılanması,
• Sağlıklı aile ilişkilerinin kurulması,
• Tü ketici davranışlarının belirlenmesi,
• Yeterli gelir ve ekonomik kaynakla rın rasyonel yö netimidir
Yaşlılarla ilgili en yaygın toplumsal sorunlar;
 Genel yaşam standartlarının yükseltilmesi,  Yoksulluk ve düşük gelir,
 Sosyal güvenlik politikalarındaki değişiklikler,  Tek başına yaşayan yaşlı sayısındaki artış,
 Uygun olmayan konut koşulları,  Aile bakımındaki azalmalar,
 Yaşlı nüfusun yaşlanma belirtileri,  Yaşlılığa yönelik olumsuz görüşler ve
 Olumlu rolleri kabullenme güçlükleri şeklinde sıralanabilir
Yaşlılar yaşlılık döneminde daha sık hastalanmakta, daha fazla kronik hastalık veya sorun ile yaşamak
zorunda kalmaktadırlar. Bu hastalıklar veya sağlık sorunları doğal olarak yaşlının yaşam memnuniyetini
ve yaşam kalitesini etkilemektedir. Yaşlılarda görülen bu hastalıkların başında demans, alzheimer, idrar
kaçırma, görme bozuklukları, işitme bozuklukları, malnütrisyon, osteoporoz, yürüme bozukluklarıve sık
düşme, uyku bozuklukları, osteoartroz gelmektedir.
>>Sosyo‐Kültürel Sorunlar<<
Yaşlıların yaşadığı sosyo‐kültürel sorunların başında; aile yapısındaki değişimler, yalnızlık, barınma
sorunları, rol kaybı ve ulaşım gibi faktörler gelmektedir. Değişen hayat şartları, toplum yapısının yanı sıra,
aile yapısını da değiştirmektedir. Şehirlerde, aile yaşamında yaşlılara yer verilmemektedir. Bu durum,
kendilerini yalnız ve işe yaramaz hisseden yaşlıların psikolojik yönden yıpranmasına neden olarak kalan
ömürlerini zorlaştırmaktadır
>>Ekonomik Sorunlar<<
Gelirdeki azalma, yaşlının rol ve statüsünü, aile ilişkilerini de olumsuz etkilemektedir. Aile içindeki
otoritesini kaybettiğini düşünen yaşlılar, daha hırçın ve mutsuz olmaktadır.
Yeterli derecede maddi geliri olmaması, konut, beslenme ve sağlık konusundaki yetersizlikler de,
beraberinde sağlık sorunları ve sakatlık riskini getirmektedir. Yaşlılık döneminde karşılaşılan hastalıklar,
sağlık harcamaları ve konut gibi harcamaların yüksekliği, birçok yaşlının şehirlerde yoksulluk sınırında
yaşamasına sebep olmaktadır. Bu sebeple kentlerde, yaşlıların fiziksel ve ruhsal açıdan katkı
sağlayabilecekleri iş olanakları yaratmak gerekmektedir.
>>Biyolojik Sorunlar<<
Fiziksel sağlığı yaşamdaki doyumunu ve kendisi üzerindeki algısını da etkilemektedir. Bu döneminde
yaşlılar için üzerinde durulması gereken en önemli unsur; yaşlılara sağlık hizmetlerinin ve bakımının en iyi
şekilde verilerek, yaşa bağlı fiziksel kayıpları en düşük seviyeye getirmektir.
>>Psikolojik Sorunlar<<
Yaşlılıktaki psikolojik sorunlar; eskiye bağlılık, yeniliklere uyum sağlayamama, alzheimer hastalığı,
intihar, depresyon, uyku bozuklukları, ölüm korkusu ve narsistik şeklinde sıralanmaktadır. Eşini ve
yakınlarını kaybeden birçok yaşlıda, ölüm korkusu artmaktadır.
Değişen fiziksel görünüş, ortaya çıkan sağlık sorunları ve kendi kendine yetemez duruma gelmek
yaşlıda psikolojik sorunların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bu gibi durumlarda ortaya çıkan
sorunlar için, vakit kaybetmeden psiyatrik yardım alınması oldukça önemlidir.
Yaşlılara verilen hizmetler
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesinde kurulan Özürlü ve Yaşlı Hizmetleri Genel
Müdürlüğü’nün Yaşlılara sunmuş olduğu hizmetler:
>> Huzurevleri <<
60 yaş ve üzerindeki yaşlı kişiler amacıyla kurulan yatılı sosyal hizmet kuruluşlarıdır.
Ülkemizde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Özürlü ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü, diğer
bakanlıklar, belediyeler, dernek ve vakıflar, özel huzurevleri ve azınlıklar huzurevi işletmektedirler.
Bu huzurevlerinde yaşlılara yeme‐içme, barınma, psikososyal destek hizmetleri vb. hizmetler
sunulmaktadır.
>>Yaşlı Hizmet Merkezleri<<
Günlük yaşam faaliyetlerine yardımcı olunmasıamacıyla imkânlar ölçüsünde “Evde Bakım Hizmeti”
sunumunu da gerçekleştirebilmektedirler. 5 adet Yaşlı Hizmet Merkezinin,1100 üyesi bulunmaktadır
İstanbul da bulunan özel yaşlı hizmet merkezinin 15 üyesi bulunmaktadır. Bu özel merkezden sadece
Alzheimerli yaşlılar yararlanmaktadır.
Ülkemizde bulunan huzurevlerinin sayıları kapasiteleri ve doluluk oranları aşağıda belirtilmektedir.
>>Bakım Hizmetleri<<
a. Özürlü ve Yaşlı Hizmetleri Genel Müdürlüğü 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunu ile özürlü ve yaşlı
bireylerin kurum bakımından sorumlu kılınmıştır.
b. Bakım hizmetleri kurum bakımı ve evde bakım hizmetleri olmak üzere iki türlü verilmektedir.
Bakım hizmetlerinden faydalanan kişilerin % 27’si 60 + yaş grubunda bulunmaktadır
Evde Bakım Hizmetleri;
a. Bakıma muhtaç kişinin mümkün olduğunca kendi yaşadıkları ortamda anılarını biriktirdikleri evde
hayatlarını geçirmeleri için desteklenmeleri amacıyla evde bakımı hizmetlerinin geliştirilmesine ihtiyaç
duyulmaktadır.
b. 2828 sayılı Sosyal Hizmetler Kanunun bu konudaki hükmü gereğince, özürlünün ikamet ettiği hanede
kişi başına gelir düzeyinin aylık net asgari ücret tutarının 2/3’ünden daha az olması ve sağlık kurulu
raporunda %50 + ağır özürlü olması şartı aranmaktadır.
c. Evde bakım aylığı, özürlüye bakmakla yükümlü olan ve bilfiil özürlünün bakımını yapan kişiye
verilmektedir
Yaşlılık Aylığı;
Ülkemizde 2022 sayılı “65 Yaşını DoldurmuşMuhtaç, Güçsüz, Kimsesiz Türk Vatandaşına Aylık
Bağlanması Hakkındaki Kanun”un uygulamaları 1977 yılından beri devam etmektedir
Yoksulluk ve Sosyal Hizmet 8.Ünite
29 Ekim 2013 Salı 10:32
9.ÜNİTE ÖZET
YOKSULLUK VE RUH SAĞLIĞI
Ruh Sağlığı
Yoksulluğun ruh sağlığını olumsuz etkilediği bilinmektedir. Psikiyatri araştırmalarında
yoksulluğun göstergesi olarak sosyo ekonomik düzey, sosyal sınıf ve düşük yaşam standardı
parametreleri kullanılmaktadır. Yoksulluk ve ruhsal bozukluklar arasındaki ilişki ülkelerin gelişmişlik
düzeyi ile ilişkili değildir.
Ruhsal bozukluklar açısından en önemli risk grupları arasında;
‐ yoksullar ve göçmenler. ‐ çocuk ve gençler ‐ travmatize olmuş kişiler yer almaktadır.
Ruh sağlığı bozulan kişi genellikle duygu, düşünce ve davranışlarda değişik derecelerde tutarsızlık,
uygunsuzluk ve yetersizlik gösterir. Bu özellikleri taşıyan duygu, düşünce ve davranışların ruhsal
bozukluk olup olmaması, bunların şiddeti, süresi, ortaya çıktığı çevre, toplum, kültür, kişilik gelişmesi
içindeki yeri, kişinin olanak ve yetenekleri, gerçekle bağlantısı, denge ve uyumunu bozup bozmaması
gibi birçok değişkene göre değerlendirilir. Ruh sağlığı sorunları gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde,
her sosyoekonomik katmanda, her ırkta ve her kültürel grupta görülebilir.
Bir toplumda özre neden olan ve sık rastlanan ruhsal ve nörolojik hastalıklar;
#depresyon, #intihar, #şizofreni, #demans (bunama), #zihinsel özür ve. #epilepsidir
Dünya Sağlık Örgütüne (DSÖ) göre, her dört kişiden biri ruhsal ya da nörolojik hastalık geçirme
riski ile karşı karşıyadır ve hem eğitim, hem de gelir düzeyinin düşüklüğü ruhsal bozukluk sıklığını 2,5
kat artırmaktadır.
Halk sağlığı açısından ruhsal sağlık sorunları dört nedenle önem taşır. Bunlar:
1. Yaşam kalitesi, önemli oranda kişinin ruhsal durumu tarafından belirlenir.
2. Tıbbi bakıma gereksinim duyan kişilerin büyük bölümü aynı zamanda ruhsal veya nörolojik
bozukluklara sahiptir.
3. Birçok bedensel hastalığın önemli ruhsal yönü vardır.
4. Erken ölümler ya da kalıcı hasar geliştirebilir.
Yoksulluğun Etkileri ve Ruh Sağılığına Yansımaları
Yoksulluk genellikle mental hastalıkların belirleyicisi ve sonucu olmaktadır. Düşük ekonomik
durum ve ruh sağlığı bozuklukları ilişkisi giderek daha belirgin hâle gelmiştir. Yoksulluk, sağlık ve
istihdam gibi faktörlerin karmaşıklığı ve birbiriyle aralarındaki ilişkiye bakarak da ruh sağlığını
anlamak olasıdır. Sosyal statü ve ruhsal bozukluk çeşitli yönleriyle araştırmacıların odağındaki
konulardan olmuştur Psikiyatrik bir bozukluk ya da engellilik sosyal statüyü doğrudan etkilemektedir.
Epidemiyolojik çalışmalar ruh sağlığı bozuklarıile sosyal sınıf/statü arasında ters yönde bir ilişki
olduğunu göstermiştir. Sosyoekonomik düzey düştükçe ruh sağlığı bozukluklarına yakalanma olasılığı
artmaktadır. Araştırmalara göre düşük sosyo‐ekonomik yapıdaki kişiler arasında ruh sağılığı
bozukluklarıdaha yaygındır.
Yoksulluk ve işsizlik; depresyon, intiharlara bağlı ölüm, alkol ve madde kullanım bozuklukları,
anksiyete bozukluklarıgibi birçok psikiyatrik hastalık riskini önemli oranda artırmaktadır.
İş, insan yaşamı içinde önemli bir yer tutmaktadır. İşle ilgili faktörler ve olumsuzlukların çalışanlar
üzerinde fizyolojik, psikolojik baskılar ve yıkımlar oluşturduğu, onların sağlık ve başarılarını olumsuz
yönde etkilediği araştırmalarla da tespit edilmiş bulunmaktadır. Özellikle işgücü devrini arttırdığı ve
işe devamsızlığın, işten ayrılma isteğinin en önemli nedenlerinden biri olduğu bilinmektedir.
Bugüne dek gerçekleştirilen bazı araştırmalar işsizlik ve yoksulluğun fiziksel hastalıklar, bedensel
yakınmalar, stres bozuklukları, depresyon, umutsuzluk, içe kapanma, öz saygı yitimi, bunaltı
bozukluklarıve davranış bozuklukları gibi ruh sağlığı sorunlarına yol açtığını vurgulamıştır. 1987‐1996
yılları arasında işsizlik ve ruh sağlığı arasındaki ilişkiyi araştıran 16 çalışmanın 14’ünde işsizliğin
psikolojik iyilik hâlini olumsuz etkilediği saptanmıştır. İşini kaybedenlerde, çalışan bireylere göre 2
kat daha fazla depresyon gözlenmektedir.
Literatürde işsizlik oranlarında belirgin artış olması nedeniyle; intiharın ekonomik krizle ilişkisini
araştıran çalışmalar da bulunmaktadır. Bunlardan biri 1997 Güney Doğu Asya krizi sonrasında
Kore’de intihar oranlarının %63 oranında arttığı sonucuna ulaşan bir çalışmadır. Bu artış ekonomik
büyüme oranı ile negatif, işsizlik oranı ile pozitif ilişkilidir. Aynı çalışmada intihar oranlarının
sosyoekonomik düzeyi düşük insanlarda daha fazla görüldüğü de belirtilmektedir
Ülkemizde yapılan bir çalışmada diğer ülkelerdeki araştırma sonuçlarına uygunluk gösteren, düşük
sosyo ekonomik düzeyli kesimlerde intiharların daha sık görüldüğünü destekleyen bulgular elde
edilmiştir. 2001 yılında yaşanan ekonomik kriz ile birlikte işsizlik Türkiye’nin en önemli sorunu hâline
gelmiştir. Kriz sözcüğü “denetlenemeyen bazı dış faktörlerin etkisiyle ortaya çıkan ve sisteme zarar
veren olumsuz gelişmeler” anlamının yanında “ortaya çıkan yeni gelişmelerle bazı çevreler için yeni
olanaklar” anlamıyla iki farklı yönü olan bir kavramdır. Liberal ekonomik politkaların yarattığı ilk ve
en ünlü kriz 1929‐30 krizidir. Bu kriz, Keynes tarafından geliştirilen ekonomik politikalar ile aşılmaya
çalışılmıştır.
Ekonomik anlamda yaşanan krizlerin temel etkisi, işsizlik, gelirin azalması ve bunların sonucu
yaşam standartlarının değişmesi, sosyoekonomik düzeyin azalması, sosyal sınıflar arasındaki gelir
eşitsizliğinin ve yoksulluğun artışıdır.
Ekonomik krizin aileye yansımaları amacıyla yapılan bir başka çalışmanın sonuçlarında özellikle
2001 krizinin etkileri;  stres,  duygusal sıkıntılar,  sağlık problemleri ve
evlilikte yaşanan sorunlar olarak özetlenebilir
Krizin yaratacağı olası sorunlar:
1. İş hayatında oluşabilecek sorunlar
2. Aile içi sorunlar
3. Bireysel psikolojik ve fiziksel sağlık sorunları
4. Diğer insanlarla sosyal ilişki sorunları
Özellikle aile yaşamında bireylerarası iletişimde gerginlik, stres ve çatışma, aile içi rol, sorumluluk
ve görevlerini aksatma, öfke ve gelecek kaygısı, iş motivasyonunda düşüş, boşanma gibi çeşitli
sorunlara neden olmaktadır.
Toplumun belirli kesimleri krizin olumsuz etkilerine karşı özellikle hassastır. Sınıf ve statüye
dayalı var olan sosyal eşitsizlik yapıları –toplumsal cinsiyet, yaş, eğitim düzeyi, din, etnik köken ve
meslek gibi‐ ekonomik krizle beraber daha da derinleşmektedir.
2012 yılında yapılan bir çalışma 2008 ekonomik krizinin etkilerini ortaya koymuştur. Elde edilen
sonuçlara göre;
 Türkiye’de sosyal güvenlik ağlarının yetersizliği sebebiyle krizin etkileri daha da ağır hissedilmiştir.
 Sosyal yardımlaşma sisteminin ihtiyaç içinde ve işsiz kişilere sağladığı destek batılı ülke
standartlarının gerisinde kalmaktadır.
 Türkiye’de kadın istihdamının düşüklüğü, özellikle de formel sektörde, güvenceli işlerde çalışan
kadın sayısının azlığı ve ailelerin erkek maaşına bağlı olarak geçindikleri düşünüldüğünde erkeklerin
iş kaybı ve uzayan işsizlik dönemleri yeterli sosyal korumanın olmadığı bir ortamda aileleri çok daha
olumsuz etkilemektedir
Evlilikle ilgili sorunlar, işsizlik, düşük sosyoekonomik düzey, yalnız yaşama, göç öyküsü, stresli
yaşam olayları örneğin, bir yakının ölümü veya iş kaybı, gözaltında bulunma ve tutuklu olma gibi
durumlarda da intihar riski artar. İntiharın sosyo‐ demografik risk etmenleri arasında erkek cinsiyeti,
işsizlik, yoksulluk, bekâr, boşanmış, dul ya da ayrı yaşıyor olma, ergenlik gibi durumlar sayılabilir.
İntihar ve işsizlik arasında bir ilişki vardır. Özellikle erkeklerde bu daha da belirgin olmaktadır.
Yoksulluk ve şizofreni arasındaki ilişki uzun yıllardır bilinmektedir. Yoksulluğun dolaylı
göstergeleri olarak kabul edilebilecek; ailenin sınıfsal konumunun düşük olması, annenin vitamin
depolarının yetersizliği, gebelik sırasında geçirilen viral enfeksiyonlar, hipoksiye neden olan doğum
travması ve göç etmiş bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmek gibi değişkenler araştırmalarda sık
olarak sorgulanmıştır ve şizofreni oluşumu ile ilişkisi gösterilmiştir.
Ruhsal bozukluklar açısından en önemli risk grupları arasında;
>yoksullar >göçmenler. >Çocuk ve gençler vardır.
Toplumda ruh sağılığı bozukluklarının toplumsal etkilerini anlamak amacıyla bize yardımcı olan
bazı yaklaşımlar vardır. Bunlardan bazıları:
1. Sosyal nedensellik:
Toplumda belirli nedenlerin belirli sosyal sorunlara ve ruhsal bozukluklara neden olduğunu
savunan bir yaklaşımdır. Bu yaklaşımın vurgusu, sosyal dezavantajla ruhsal bozukluk arasındaki ilişki
üzerinedir. Sosyologların çoğu, dezavantajın ana göstergesinin düşük sosyal sınıf ve/veya yoksulluk
olduğunu düşünür. Daha çok şizofreni ve depresyon üzerinde dururlar ve etiyolojisinde stresin rolü
vurgulanır.
2. Sosyal tepki‐etiketleme kuramı (Labelling theory):
Bu kuram 1960’lıyıllarda son derece etkili olmuştur. Temel olarak hasta rolünün sürdürülmesi ve
tartışılmasıyla ilgilidir. Bu kuram davranış sapmalarının kökenleriyle, davranış sapmalarının nedenleri
ve sonuçları üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu kuramı savunanlara göre, insanlar beklenen davranışların
dışına çıktığında diğerlerinin tepkisi o kişiyi korumak için sapmayı yadsımaktır.
3. Eleştirel kuram:
Sosyal ve entelektüel yaşamın çeşitli yönlerinin eleştirisinden oluşan bir kuramdır. Bilgilerimizin
kaynağı duyularımız ve deneyimlerimiz değildir; bilgilerimizin ve ortak insancıl yönlerimizin kaynağı
hepimizin akılcı varlıklar olmamızdır. Bu kuram sosyoekonomik yapılarla bireylerin içsel yaşamları
arasındaki ilişkiyi açıklamaya çalışır (progresif‐regresif yöntem).
4. Sosyal yapısalcılık:
Sağlık ve hastalık sosyolojisinde en etkili kuramlardan biridir. Bu kuramın temel varsayımı, gerçeğin
insan etkinliğinin bir ürünü olduğudur. Bryant ve Brown’a göre; a. birinci yaklaşım, gerçeği
göstermez, onu tanımlayan sosyal nedenleri ortaya koyar. Sosyal sorunlar ancak sosyolojik
çalışmalarla tanımlanabilir. İlaç kötüye kullanımı ya da ruhsal hastalık gibi bir sosyal sorunu
araştırmak, gerçeğin özel bir yönünü seçmektir. Bu, sosyal gerçeğin tümünü anlamamız için yeterli
değildir. b. İkinci yaklaşım, Foucault’nun post‐strukturalizm öğretisine daha yakındır. c. Üçüncü
yaklaşım, bilimsel bilginin oluşturulmasını anlama ve bireyin özelliklerinin izlenmesi temelindedir
5. Sosyal gerçeklik:
Pilgrim ve Rogers’a göre, Bhaskar felsefi gerçekliğin sınırlarını çizer ve ruh sağlığı ve
bozukluklarının sosyolojisiyle ilgili çalışmasının etkilerini “eleştirel gerçeklik” olarak adlandırır.
Eleştirel gerçeklik, “gerçeğin gerçekten var olduğunu” kabul eder. Olması gerekeni değil, olanı
(gerçeği) ele alır; idealist olmaktan çok, materyalisttir (Sosyal bilimler için temel önemdedir
Ciddi bedensel hastalıklar insanda belirsizlik, gelecek endişesi, umutsuzluk; ağrı veya ameliyatla
başa çıkma, tedaviye alışma, hastalığın yarattığı yeti yitimine uyum sağlama güçlüğü, başkasına
bağımlı olma korkusu yaratır.
Günümüzde insanların% 25’i‐ her dört kişiden biri‐ yaşamlarının bir döneminde ruhsal
hastalıklardan etkilenmektedir. Belli bir zaman diliminde nüfusun%10’unda ruhsal hastalık görüldüğü
bildirilmektedir. Fiziksel ve ruhsal sağlığa ilişkin eşitsizlikleri ele alan açıklamalar:
1. Hatalı değerlendirme (artefakt) açıklamaları:
Sağlık alanında görülen eşitsizliklerin, karşılaştırma için uygulanan istatistiksel tekniklerle ilgili
olduğunu öne sürer. Fakat son çalışmalar bu görüşleri desteklememiştir. Sağlıkla sosyal koşullar
arasında nedensel bir ilişki vardır.
2. Seçicilik (selection) açıklamaları:
Küçük yaşlarda başlayan ve uzun süren hastalıklar bireylerin sosyoekonomik durumunu olumsuz
yönde etkilemekte ve bireyler sosyal hareketlilik konusunda zorlanmaktadırlar. Kısaca
sosyoekonomik durumu sağlık durumunu belirlemektedir.
3. Kültürel/davranışsal açıklamalar:
Eşitsizliklere neden olan davranışların yaşam biçimi ve kültürle ilgili olduğunu öne süren bir
açıklamadır
4. Materyalist açıklamalar:
Bir kişinin sosyoekonomik durumunun, özellikle maddi yoksunluğun düşük sosyal sınıftaki
kişilerde olumsuz sağlık durumlarına neden olduğunu ifade eder
Ruh sağlığı sorunları yeti yitimine yol açmaktadır. Dünya Sağlık Örgütünün bir araştırmasına göre,
dünyada yeti yitimine en çok yol açan 10 hastalıktan beşini ruhsal hastalıklar oluşturmaktadır. Bu
önemli bir durumdur. Bu hastalıklar sırasıyla depresyon, alkol kullanımı, bipolar bozukluk, şizofreni
ve obsesif kompulsif bozukluktur. Araştırmalara göre şizofreninin iyileşmesinde ve relapsında stresin
önemli olduğu ortaya konmuştur
Gecekonduda yaşayan insanlarda, uyumsuzluğun doğurduğu şiddetli nefret ve intikam duygusu
olabilir. Bu insanlar nefreti şiddet yolu ile dile getirebilir. Şiddete başvuran kişilerde aşırı derecede
itaatsizlik, anne‐babaya ve otoriteye düşmanlık, yalancılık, hırsızlık, sahtekârlık, evden ve okuldan
kaçma, saldırganlık, kavga, işkence, tahrik etme, cinsel davranış bozuklukları, alkol ve uyuşturucu
madde bağımlılığı görülebilir. Şiddetin psikososyal boyutunda ise, toplumun yapısının ve
hareketliliğin, toplumsal değişimin rolü vardır. Hızlı toplumsal değişme ve ekonomik gelişmenin
şiddet davranışını azalttığı bildirilmiştir.
Dünya üzerinde yoksulluğun en çok etkilediği gruplar kadınlar ve çocuklardır. Hâlen tüm
toplumlarda kadınlar daha az eğitim almakta, okuma yazma öğrenmeleri engellenmekte, yoksulluğa
mahkûm kılınmakta, aynı işi yaptıkları halde daha az para kazanmaya devam etmektedirler. Kadına
yönelik ekonomik şiddet bireysel olduğu kadar, toplumsal olarak da sürdürülmektedir. Çeşitli
raporlar göstermektedir ki Türkiye’de kadınlar ve çocuklar gelir dağılımı eşitsizliğinden en çok
etkilenmekte olan gruptur. Yoksulluk kadın ve kız çocuklarının eğitim alması önünde de bir engel
oluşturmaktadır.
Kadın ruh sağlığını etkileyen en temel iki sosyal faktör şiddete maruz kalma ve yoksulluktur.
Günümüzde bütün kadınlar geleneksel kavramların da etkisiyle fiziksel, cinsel, ekonomik, psikolojik
şiddete maruz kalmaktadır. Kadınların ne yapması, nasıl davranması, ne kadar eğitim alacağı,
parasını nasıl harcayacağı, nasıl giyineceği hatta kimle evleneceği gibi temel seçimleri kural koyucu,
yasa koyucu erkekler tarafından belirlenmektedir. Kadınların eğitilmemeleri, emekleri karşılığında
ücret almamaları ve erkeklerden daha düşük ücret almaları, daha düşük sosyal konumda yer almaları
şiddete uğramalarını arttırmaktadır. Ülkemizde kadınlar, işyerinde, evinde, cezaevlerinde,
hastanede, okulda kısacası yaşamın her alanında şiddete maruz kalmaktadır. Ama kadınlar hala en
çok, en yakınlarındaki en sevdikleri kişilerce; eşleri ya da sevgilileri tarafından ev içi şiddete maruz
bırakılmaktadırlar. Kadın cinayetleri her geçen yıl artmaktadır. Kadın cinayetlerini önceden kestirmek
mümkündür, kurbanların öldürülmeden önceki yıl eşleri tarafından yoğun şekilde şiddete maruz
bırakıldıkları görülmektedir.
Yoksulluk ve Sosyal Hizmet 9.Ünite
29 Ekim 2013 Salı 10:32
10 .ÜNİTE ÖZET
YOKSULLUKLA MÜCADELE I
Yoksullukla mücadele teknik ve ekonomik olduğu kadar, aynı zamanda sosyal ve
politik bir süreçtir. Yoksullukla mücadelede insanlık tarihinde eskiden bu yana var
olagelmektedir. Son yıllarda ortaya çıkan önemli bir eğilim, bu konuda ulusal
hükûmetlerin ve sivil toplum örgütlerinin yanında; IMF, Dünya Bankası, Birleşmiş
Milletler Kalkınma Programı(UNDP) ve Uluslararası Çalışma Örgütü gibi uluslararası
kuruluşların da çabalarının artmış olmasıdır. Yoksullukla mücadele uluslararası
gündeme 1990’lıyılların başında girmiştir ve pek çok uluslararası kuruluş yoksullukla
mücadele konusunda bir yol haritası çizmiştir.
Dünya ölçeğinde yoksullukla mücadele konusunda çalışan resmî teşkilatlar, Dünya
Bankası, Birleşmiş Milletler, Asya Kalkınma Bankası, Afrika Kalkınma Bankası, Inter‐
Amerikan Kalkınma Bankası vs. kuruluşlardır. Asya ve Afrika kalkınma bankaları Asya
ve Afrika ölçeğinde yoksulluğun azaltılması yönünde hizmet verirlerken, Birleşmiş
Milletler ve Dünya Bankasıtüm dünyada yoksulluk ile mücadeleyi sürdürmektedir.
Bu kuruluşlardan Birleşmiş Milletler, yoksulluk ile mücadelesini birkaç platformda
sürdürmektedir. Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı, Birleşmiş Milletler Kalkınma
Programı (UNDP), UNICEF bu platformlardandır.
YOKSULLUKLA MÜCADELE VE ULUSLARARASI BOYUT
Uluslararası arenada yoksullukla mücadeleyi de içeren politika ve hedefleri
belirleyen bazı anlaşmalar:
Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Halklara İlişkin Uluslararası Sözleşme (1966)
 Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme (1966)
Her Türlü ırk Ayrımın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme (1965)
Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımın Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Sözleşme (1979)
Çocuk Haklarına dair Uluslararası Sözleşme (1989)
İşkenceye Karşı Sözleşme (1984)
Tüm Göçmen İşçilerin ve Ailelerinin Haklarının KorunmasıSözleşmesi (1990)
1980’li yılların sonundan bu yana “yoksulluğun hafifletilmesi” Dünya Bankası’nın
kredi anlaşmalarında bir koşul haline gelmiştir. Yoksulluğun hafifletilmesi, borç servisi
amacına hizmet etmektedir.
Yoksullukla Mücadelenin kalkınma gündemine dâhil oluşunda, Birleşmiş
Milletlerce 1995 yılında Kopenhag’da gerçekleştirilen “Toplumsal Kalkınma Dünya
Zirvesi” kurucu bir rol oynadı. Zirve, yoksulluğun önlenmesini insanlığın etik, sosyal,
politik ve ekonomik bir zorunluluğu olarak kabul etti.
BİRLEŞMİŞMİLLETLER BİN YIL KALKINMA HEDEFLERİ
1. Aşırı yoksulluğun ve açlığın yok edilmesi
2. Evrensel bir temel eğitimin sağlanması
3. Cinsiyet eşitliğinin teşvik edilmesi ve kadınların güçlendirilmesi
4. Çocuk ölümlerinin azaltılması
5. Anne sağlığının geliştirilmesi
6.AIDS, sıtma ve benzeri hastalıklarla mücadele edilmesi
7.Sürdürülebilir bir çevrenin sağlanması
8.Kalkınma için küresel ortaklığın geliştirilmesi
ULUSLARARASI ÇALIŞMA ÖRGÜTÜ (ILO)’NÜN YOKSULLUKLA MÜCADELE
POLİTİKA VE UYGULAMALARI
Birleşmiş Milletler çatısı altında faaliyet gösteren ILO, 1919 yılında kurulmuş olup,
ülkemiz de ILO üyesi 166 ülkeden biridir. Ülkemiz ILO’ya 1932 yılında üye olmuştur.
Ülkemiz ILO tarafından kabul edilen 185 sözleşmeden 56’sına taraftır.
ILO’nun faaliyetleri yoksulluk bağlamında da önem taşımaktadır. ILO dört temel
stratejik hedef çerçevesinde faaliyetlerini sürdürmektedir. Bunlar; çalışma yaşamında
temel ilke ve hakları egemen kılmak, kadın ve erkeklerin insana yakışır işe sahip
olmalarını sağlamak, sosyal koruma programlarının etkinliğini artırmak ve sosyal
diyalogu güçlendirmektir.
1944 yılındaki ILO Konferansında onaylanan Filedelfiya Bildirisi geçerliliğini
korumakta olup “Emek ticari bir meta değildir. Düşünce ve dernek kurma özgürlükleri,
kalıcı bir ilerlemeyi gerçekleştirmenin temel ögeleridir. Yoksulluk, görüldüğü her yerde,
refaha yönelik bir tehlikedir. Bütün insanlar, ırk, inanç ve cinsiyetleri ne olursa olsun,
kendi maddi durumlarını ve manevilerini özgürlük, vakar, ekonomik güvence ve fırsat
eşitliği koşulları altında geliştirmek hakkına sahiptir. Yoksulluğa karşımücadele, her
ulusun kendi içerisinde tükenmez bir şevkle ve genel refahın geliştirilmesi için işçi ve
işveren temsilcilerine, hükûmetleriyle eşit statü sağlayan özgürce tartışma ve
demokratik kararlara birlikte katılma suretiyle, sürekli ve ortak bir uluslararası gayretle
yürütülmeyi gerektirir” ilkelerini kapsamaktadır. ILO’nun ülkemizde de İŞKUR ile iş
birliğinde geliştirdiği çeşitli projeler mevcuttur.
Ayrıca ILO tarafından belirenmiş ve kadın yoksulluğun azaltılmasına yönelik
öneriler ise:
 İş yaşamında kadın ile erkek arasında fırsat ve muamele eşitliğini sağlayacak bir
ortamın yaratılması için kadınlara destek politikalarının geliştirilmesi,
 Kadınların toprak ve değerli kaynaklara sahip olabilme ve kullanma haklarının
geliştirilmesi
 Fırsatlardan eşit şekilde yararlanabilmek için yoksulların eğitim olanaklarının
geliştirilmesi,
 Kadınların tüketim ve yatırım için gerekli kredi gibi mali kaynaklara erişiminin
sağlanması,
 Kadınların ücretli iş yaşamına daha fazla girebilmesinin sağlanması,
 Sosyal koruma ve çalışma koşullarıyla ilgili standartların düzenlenmemiş ve
korunmayan işleri de kapsayacak şekilde genişletilmesi,
 Bir bütün olarak yoksulların örgütsel beceri ve pazarlık yapma kapasitelerinin
geliştirilmesi
BİRLEŞMİŞMİLLETLER KALKINMA PROGRAMI VE YOKSULLUKLA MÜCADELE
BM kurumlarından yoksullukla en çok uğraşan Kalkınma Programı (UNDP) dır
Birleşmi ş Milletler . Yoksullukla ilgili yaptığı çalışmalarda Birleşmiş Milletler Kalkınma
Programı gelir dağılımının ülkeler arasında nasıl farklı dağıldığını göstermiştir. Ayrıca,
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı uluslara rası düzeyde gelirler arasındaki
uçurumun arttığını da vurgulamıştır.
UNDP, i lk kez 19 90’da yayınlanan İnsani Gelişim Raporunun (The Human
Development Report (HDR)) insan faktörünü tekrar kalkınma sürecinin merkezine
koyulmasınıamaç edindiğini ifade etmektedir. Yani bu raporlar savunuculuğunu yaptı
kları insani gelişim kavramı doğrultusunda global ve yerel anlamda değerlendirme
yapan bir mahiyete sahiptir.
İlk rapordan itibaren İnsani Gelişim Endeksi, İnsani Yoksulluk Endeksi, Cin İnsanî
Gelişim Raporları bölgesel, ulusal ve alt seviyelerde de yayınlanmakta olup bu raporlar
yerel ve uulusal lusal ekipler tarafından insani gelişim yaklaşımının bölgesel, ulusal ve
altulusal seviyeye uyarlanmasınıiçermektedir. Cinsiyet Temelli Gelişme Endeksi gibi
önemli ölçütler ortaya koymuştur. Her bir rapor kalkınma tartışmalarına konu olan
önemli bir tema ya odaklanmaktadır.
BİRLEŞMİŞMİLLETLER UN‐HABITAT VE YOKSULLUKLA MÜCADELE
1972 yılında Stokholm’de gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi
Konferansı’nda, insan yerleşimleri k onusunda Birleşmiş Milletler (BM) tarafından bir
konferans düzenlenmesi konusundaki tavsiye üzerine, 1976 yılında Vancouver’da
gerçekleştirilen HabitatI Konferansı’nın sonrasında, 1978 yılında Birleşmiş Milletler
İnsan Yerleşimleri Merkezi (UNCHS) kurulmu ştur. Kurulduğu dönemde, dünya
nüfusunun üçte ikisinin kırsal kesimde yaşıyor olması, dolayısıyla, kentleşme ve
kentleşmeye bağlı sorunların henüz günümüzdeki öneme erişmemiş olması sebebiyle,
UN HABITAT’a düşük seviyede destek sağlanmıştır.
1996 yılında İstanbul’da gerçekleştirilen HabitatII Konferansısonucunda UNHABITAT’ın
temel belgelerinden olan “Habitat Agenda” ile “İstanbul Deklarasyonu”
kabul edilmiştir. Bu belgelerle, hükûmet vatandaşlara uygun iskân olanakları sağlamayı
ve sürdürülebilir ler, tüm insan yerleşimlerini geliştirmeyi taahhüt etmişlerdir. 20.
yüzyılın en büyük toplantılarından biri olarak nitelendirilen 1996 tarihli Habitat II
İstanbul zirvesi, pek çok kuruluş tarafından sürdürülebilir kalkınma, katılımcılık,
yönetişim gibi kavramların yanısıra, yoksulluk, barınma, çevre, eğitim gibi sorun
alanlarını Türkiye sivil toplumunun çalışma ve odaklanma alanlarına yerleştirmesi ve
ülke gündemine daha hızlı sokmasıanlamında, yeni STÖ’lerin ortaya çıkmasında ve
mevcut örgütlerin niteliksel değiş iminde bir tür milat olarak kabul edilmektedir.
BİRLEŞMİŞ ( MİLLETLER DÜNYA GIDA World Food Programme, WFP) VE
PROGRAMI YOKSULLUKLA MÜCADELE
Gıda yardımı ve acil yardım yoluyla üye ülkelerin ekonomik kalkınmasını
desteklemeye çalışır. Başlıca organları Gıda Yardım Politikaları ve Programları Komites i
(CFA) ile ortak bir kuruluş olan BM/FAO Yönetim Birimi’dir. WFP özellikle gıda
kaynaklarının yetersizliğinden doğal acil sorunları gidermeyi amaçlar. Mal, para ve
hizmet biçiminde sunduğu yardımlar, ilgili ülkelerde dengeli beslenmeyi sağlamaya,
toprakları tarıma elverişli hale getirmeyi ve sulama çalışmalarını geliştirmeye
yöneliktir. Bu program yoksulluk ve açlığa direkt olarak yardımlar ile cevap verebilen
bir programdır.
BİRLEŞMİŞMİLLETLER ULUSLARARASI ÇOCUK FONU UNICEF (United Nations
Children’s Fund) VE YOKSULLUKLA MÜCADELE
UNICEF, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından çocuk haklarının korunması
adına tanıtım ve savunu çalışmaları yapmak, çocukların temel gereksinimlerinin
karşılanmasına yardımcı olmak ve çocukların potansiyellerini eksiksiz biçimde
gerçekleştirmek için fırsatlar yaratmak üzere görevlendirilmiş bir kuruluştur.
UNICEF, siyasal kararlılığı ve maddi kaynakları harekete geçirerek, başta gelişmekte
olanlar olmak üzere ülkelerin kapasitelerini geliştirmelerine, böylece çocuklara ‘Birinci
Önceliği’ tanıyıp gerek onlara gerekse ailelerine gerekli hizmetleri sağlayabilecek
duruma gelmelerine yardımcı olmaktadır.
UNICEF en dezavantajlıkonumda olan çocuklara,yani savaş kurbanlarına, aşırı
yoksulluk içindekilere, doğal felaketlere uğrayanlara, şiddet ve sömürünün her
biçiminden zarar görenlere ve engellilere özel koruma sağlanmasına büyük önem
vermektedir.
UNICEF, iş birliği yaptığı bütün kuruluşlarla birlikte dünya topluluğunun
benimsediği sürdürülebilir insani kalkınma hedeflerine ulaşılması ve Birleşmiş Milletler
kuruluş bildirgesinde yer alan barış ve sosyal ilerleme vizyonunun gerçekleşmesi için
çalışmaktadır.
PEKİN DEKLARASYONU VE EYLEM PLATFORMU VE KADIN YOKSULLUĞU İLE
MÜCADELEDE
Yoksulluğu ortadan kaldırmak ve sürdürülebilir kalkınmayı başarmak için, kadın ve
erkeklerin yoksulluğu yok edecek stratejilerin, makroekonomik ve sosyal politikaların
formülasyonuna tam ve eşit olarak katılmaları gerekir. Yoksulluğun ortadan
kaldırılması sadece yoksulluk karşıtı programlarla başarılamayacak, aynı zamanda
demokratik katılım ve ekonomik yapılarda bütün kadınların kaynaklara, fırsatlara ve
kamu hizmetlerine ulaşmasını sağlayacak biçimde değişiklikler yapılmasını
gerektirecektir. Yoksulluğun kadınla özdeşleşmesi, politik, ekonomik ve sosyal
dönüşümün kısa dönemdeki sonucu olarak ekonomileri geçiş sürecinde olan ülkelerde
son zamanlarda önemli bir sorun hâline gelmiştir. Kadınlar evde, toplumda ve iş
yerinde hem ücretli hem de ücretsiz işlerde çalışarak ekonomiye ve yoksullukla
mücadeleye katkıda bulunurlar. Kadının güçlendirilmesi, yoksulluğun ortadan
kaldırılmasında çok önemli bir unsurdur. Bu nedenle ulusal ve evrensel ekonomik
politikaların bu ihtiyaçlara yanıt verecek biçimde yeniden düzenlenmesi
gerekmektedir.
KADINLARA KARŞI HER TÜRLÜ AYRIMCILIĞIN ÖNLENMESİ SÖZLEŞMESİ VE
KADIN YOKSULLUĞUYLA MÜCADELE
Özellikle kadın ve erkekler arasında mevcut eğitim açığını en kısa zamanda
kapatmaya yönelik yetişkin ve görevsel okuma‐yazma öğretim programları dâhil,
sürekli eğitim programlarına katılabilmeleri için erkeklerle eşit fırsatların verilmesi,
kadınların ailelerin sağlık ve refahını sağlamaya yardım edecek, aile planlaması bilgisi
dâhil özel eğitici bilgiyi temin etmeleri
İstihdam konularında eşit seçim kıstasları uygulanmasıda dâhil, erkeklerle eşit
istihdam olanaklarına sahip olma hakkı, serbest olarak meslek ve iş seçme hakkı, terfi,
iş güvenliği, hizmetin tüm şartları ve avantajlarından faydalanma hakkı, çıraklık, ileri
mesleki eğitim ve bilgi yenileme eğitimi dâhil mesleki eğitim ve mükerrer eğitim görme
hakkı, sosyal yardımlar dâhil eşit ücret hakkı, eşdeğerdeki işte eşit muamele ve işin
cinsinin değerlendirilmesinde eşit muamele görme hakkı ücretli izinle birlikte, özellikle
emeklilik, işsizlik, hastalık, sakatlık ve yaşlılık ve diğer çalışamama hâllerinde sosyal
güvenlik hakkı, emniyetli şartlar içinde çalışma hakkıve sağlığın ve bu meyanda
doğurganlığın korunmasıhakkı, evlilik ve analık sebebiyle kadınlara karşı ayırımı
önlemek ve etkin çalışma hakkını sağlamak amacıyla, taraf devletler uygun önlemleri
alacaklardır. Ekonomik fırsatlardan kendi işinde çalışma veya tam istihdam yoluyla eşit
olarak yararlanmak amacıyla kendi kendine yardım grupları ve kooperatifler
oluşturmak
MİKRO KREDİ PROJESİ VE YOKSULLUKLA MÜCADELE
Herhangi bir teminata veya kefile gerek kalmadan, yoksullara istihdam kapısı
aralamak suretiyle kendi başlarına iş kurmalarını teşvik eden sisteme Mikro Kredi
Projesi denilmektedir. Muhammed Yusuf’un, Bangladeş’in içinde bulunduğu
yoksulluğa çare olsun diye başlattığı bu proje 1976 yılında, ilk kez kendisinin de
koyduğu bir miktar krediyle uygulamaya başlanmış ve zaman içinde yüzü aşkın ülkede
pek çok fakire imkân sağlayan bir organizasyon hâline gelmiştir.
İnsanlara hâlihazırdaki yardımlarla değil kendi çabalarıyla gelir elde etmelerini
sağlaması gizli yetenekleri gün yüzüne çıkarmış, 1983 yılında mikro kredi dağıtım
kuruluşu olan Grameen Bankın kurulmasıyla da çeşitli ülkelerde pek çok yoksula ulaşan
bir sistem hâline gelmiştir.
Kırsal kesimdeki kadının ekonomik anlamda güçlenmesini sağlamak amacıyla
mikro kredi kullanımı 1974’ten bu yana gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde
uygulama alanı bulmuştur. Ülkemizde de Maya tarafından İstanbul ve çevresinde,
Türkiye, 1976’da Muhammed Yunus tarafından kurulan ve ilk modern “Mikro Kredi
Enstitüsü” olarak adlandırılan Grameen Mikrokredi Programı (TGMP) aracılığıyla
Diyarbakır ve çevresinde uygulanmaya geçilen ve ilk etapta başarılı sonuçlar alınmaya
başlanan mikro kredi kullanımıyla; uygun koşulların sağlanması, ülke şartlarına adapte
edilmesi, var olan aksaklıkların giderilmeye çalışılması ile özellikle kırsal alanda kadının
ekonomik ve sosyal olarak güçlenmesi yolunda önemli adımlar atılacağı
düşünülmektedir. Kırsal kesimin mikro krediler yoluyla desteklenmesi ile köyden kente
göçün tersine çevrilmesi, birçok sosyoekonomik sorunun çözümüne de katkı
sağlayacağı öngörülmektedir. Türkiye’de yaklaşık 6000 kadar yoksul iş kurma imkânına
kavuşmuştur. Bir yıllığına kullandırılmak üzere verilen kredilerin geri ödemeleri de
haftalık olacak şekilde eşit miktarlara bölünmüştür. Tekrar kullanılmaları içinse önceki
alınmış olan kredilerin zamanında ödenmiş olmaları şartı aranmaktadır.
Yoksulluk ve Sosyal Hizmet 10.Ünite
4 Aralık 2013 Çarşamba 18:15
11.ÜNİTE ÖZET
YOKSULLUKLA MÜCADELE II
Literatürde yoksullukla mücadelede iki temel yaklaşımdan söz edilmektedir.
Bunlar; doğrudan ve dolaylı yaklaşımlardır.
Doğrudan yaklaşım, mevcut sosyal gelirin daha eşitlikçi bir biçimde bölüşülmesini
önerirken daha çok sosyal adalet ve insan haklarını referans alan perspektiflere
dayanmaktadır.
Dolaylı yaklaşımda temel felsefe bölüşüme ilişkin bir müdahaleden çok ulusal
gelirin kişi başına düşen miktarının arttırılması amacını vurgulamaktadır.
Dolaysız yoksullukla mücadele programlarına göre yoksulluğun azaltılmasındaki
nihai başarısı için üç temel koşulun sağlanması gerekmektedir. Bunlardan birincisi,
yoksullukla mücadelenin genel kamuoyu tarafından öncelikli bir hedef olarak
benimsenmesi ve bu yönde uygulanacak somut program ve politikaların toplumda
yaygın destek bulmasıdır. İkinci koşul, bu program ve politikaların hedeflediği yoksul
kitlenin iyi belirlenebilmesidir. Bu programların etkinliği için gerekli üçüncü koşul,
uygulamanın şeffaf olması ve her kademede hızlı karar alabilecek bürokratik kadroların
varlığıdır.
DÜNYA BANKASI UYGULAMALARI
1990 Dünya Kalkınma Raporu ise, yoksulluğun azaltılması stratejisini üç temel
unsur üzerinde kurguladı. Bunlar:
 Yoksullara yönelik fırsatların arttırılması,
 Yoksulların yetkilendirilmesi‐güçlendirilmesi,
 Yoksulların güvenliğinin artırılmasıdır.
Dünya Bankasının yoksullukla mücadele stratejisi, büyümenin yoksullara yönelik
fırsatların arttırılmasında kilit rolü oynadığı varsayımına dayanmaktadır. Sağlıklı
büyümenin en önemli şartı ise sağlam kurumsal temellere dayanan piyasa reformu
olarak kabul edilmektedir. Piyasa reformları, küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin
önünde engel olan gereksiz düzenlemeleri elimine etmeli, bu tür firmalara iş birliğini
arttırıcı düzenlemeler getirmelidir. Bu çerçevede yoksul insanlara yönelik fırsatların
arttırılmasında kilit unsur onların varlıklarını oluşturup, güçlendirmesine katkıda
bulunmaktır.
REFAH DEVLETİ MODELLERİNE GÖRE YOKSULLUKLA MÜCADELE
A. LİBERAL REFAH DEVLETİMODELİ VE YOKSULLUKLA MÜCADELE
Bu model, kalıntı refah modelleri ve Anglo‐Sakson model olarak da adlandırılmakta
ve piyasa mantığı tarafından şekillenmektedir. Devletin vatandaşlara sağladığı yararlar,
asgari düzeyde olup, genellikle gelir araştırmasına bağlıdır ve yararlananları
damgalayıcı bir nitelik arz etmektedir. Genel eğilimi, daha az harcama yönünde olup;
ABD, Kanada ve Avustralya bu türün önde gelen örneklerini temsil etmektedir.
İngiltere ve Yeni Zelenda da bir dereceye kadar bu tür refah rejimine sahiptir. Bu
modelde devlet son çare olarak başvurulacak bir merci görevi üstlendiğinden yalnızca
en kötü durumda olanlara gelir transferi yapılmakta, dolayısıyla temel sosyal yardım
programları gelir araştırmasına başvurmayıgerekli kılmakta ve sosyal sigorta yararları
oldukça mütevazi düzeylerde bulunmaktadır.
Yoksulluğun önlenmesinde ise devlet müdahalesinin yararlı olacağı görüşüne
karşı çıkılmakta, yoksullukla mücadele yolunun ekonomik büyüme olduğu ve
büyümenin yararlarının eninde sonunda yoksullara da sızacağı ileri sürülmektedir. Bu
bakış açısından yoksul bireyler kendi hataları nedeniyle yoksulluğa düşmüş olanlardır.
B. MUHAFAZAKÂR – KORPORATİST REFAH MODEL VE YOKSULLUKLA
MÜCADELE
Avusturya, Fransa, Almanya, İtalya ve Belçika bu türe uygun düşecek refah
sistemlerine sahiptir. Almanya, bu modelin temel örneğini teşkil etmektedir.
Geleneksel aile yapısının da sürdürülmesine önem verilen bu modelde çocuk
bakımı vb. aileye yönelik hizmetler kısıtlıdır. Özetle model, organik ve hiyerarşik yapıyı
koruyan, aile, kilise ve mesleğe dayalı bir refah anlayışını destekleyen ve gerektiğinde
onları tamamlayan, fakat onların yerini almayan bir refah devleti anlayışı sunmaktadır.
Avrupa’daki yoksullukla mücadele, ailelerin mali durumunu iyileştirmek, yoksulluk
ve sosyal dışlanmanın kuşaklar arası aktarımını engellemek üzere üç politika başlığı söz
konusudur. Bunlar:
a. anne ve babanın ücretli işte çalışmasını sağlamak ve güvenceli asgari gelir ile
ailelerin maddi durumunu iyileştirmek,
b. devletin maddi desteği ile ailenin çocuk bakımı, barınma, yiyecek, giyecek temel
giderlerini azaltmak ve c. sosyal içermeyi sağlayan sosyal hizmetleri güçlendirmektir.
Bireyler sosyal refah hizmetlerinden yararlanabilmek için çalışıyor olmalıdır. Ayrıca bu
ülkelerde çalışma hakkı yerine, sosyal sorunları sosyal güvenlik yoluyla çözme yöntemi
ön plandadır.
C. SOSYAL DEMOKRAT MODEL ve YOKSULLUKLA MÜCADELE
Bu model, evrensel refah rejimleri, İskandinav modeli ya da modern refah rejimleri
olarak da adlandırılmaktadır. Bu rejim türünün önde gelen ülkesi İsveç’tir. Bu nedenle
İsveç modeli olarak da anılmaktadır.
Bu tür rejimlerde öne çıkan ilkeler; evrensellik, sosyal dayanışma ve sınıflar arasında
eşitliktir. Yararlar büyük oranda yüksek vergi düzeyleri getiren ve temel refah aktörü
durumunda bulunan devlet tarafından sağlanmaktadır. Burada piyasa‐devlet ya da
işçi‐elit gibi ikili bir yapıyı kabul etmek yerine yüksek standartlarda bir toplumsal
eşitliğin sağlanması amaçlanmaktadır. Sosyal yardımlar ve sosyal hizmetler yüksük
tutulduğu gibi, hakların kullanılmasında da geniş bir eşitlik gözetlenir.
TÜRKİYE’DE YOKSULLUKLA MÜCADELE
Ülkemizde yoksullara yönelik sosyal hizmetler ve yardımları düzenleyen ve uygulayan
kurumlar şunlardır:
a) Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı
b) Sosyal Güvenlik Kurumu
c) Vakıflar Genel Müdürlüğü
d) Sağlık Bakanlığı
e) Belediyeler ve İl Özel İdareleri
f) İlgili Sivil toplum örgütleri
AiLE VE SOSYAL POLİTİKALAR BAKANLIĞI VE YOKSULLUKLA MÜCADELE
Bakanlık bünyesinde yoksullukla mücadele bağlamında verilen hizmetler oldukça
çeşitli olup başta Sosyal Yardımlar Genel Müdürlüğü olmak üzere diğer genel
müdürlüklerde de dolaylı da olsa yoksullukla mücadeleye yönelik politika ve
uygulamalar söz konusudur. Bu bakanlık bünyesinde verilen yoksullukla mücadele
yönündeki hizmet ve uygulamalar aşağıda yer almaktadır.
SOSYAL YARDIM PROGRAMLARI
Sosyal yardım yerel ölçüler içinde asgari seviyede dahi kendisini ve bakmakla
yükümlü olduğu kişileri geçindirme olanağından kendi ellerinde olmayan nedenlerden
dolayı yoksun kalmış kişilere resmî kuruluşlar veya kanunların verdiği yetkiye
dayanarak yarı resmî veya gönüllü kuruluşlarca muhtaçlık tespitine ve kontrolüne
dayalı olarak yapılan ve kişileri en kısa sürede kendi kendilerine yeterli hâle getirmek
amacını taşıyan parasal ve nesnel sosyal gelirden oluşan bir sosyal güvenlik yöntemi ve
bir sosyal hizmet alanıdır. Sosyal yardımlar sosyal güvenlik sisteminin en eski
yöntemlerindendir.
>>2022 Sayılı 65 Yaşını DoldurmuşMuhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına
Aylık Bağlanması Hakkında Kanun
>>3294 Sayılı Sosyal Yardımlaşma Ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu:Kanunun amacı;
fakru zaruret içinde ve muhtaç durumda bulunan vatandaşlar ile gerektiğinde her ne
suretle olursa olsun Türkiye’ye kabul edilmiş veya gelmiş olan kişilere yardım etmek,
sosyal adaleti pekiştirici tedbirler alarak gelir dağılımının adilane bir şekilde tevzi
edilmesini sağlamak, sosyal yardımlaşma ve dayanışmayıteşvik etmektir.
AİLE YARDIMLARI
Gıda Yardımları; İhtiyaç sahibi ailelerin gıda ve giyim gibi temel ihtiyaçlarının
karşılanması amacıyla Ramazan ayı ve Kurban Bayramı öncesinde yılda iki kez Sosyal
Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarına (SYDV) kaynak aktarılmaktadır.
Yakacak Yardımları; 2003 yılından itibaren Türkiye Kömür İşletmelerinden sağlanan
kömür SYD Vakıfları aracılığı ile ihtiyaç sahibi ailelerimizin kışlık yakacak ihtiyacının
karşılanması amacıyla hane başına en az 500 kg olmak üzere dağıtılmaktadır.
Barınma Yardımları; Oturulamayacak derecede eski bakımsız ve sağlıksız evlerde
yaşayan muhtaç vatandaşlara evlerinin bakım ve onarımı için ayni veya nakdi olarak
yapılan yardımlardır.
SAĞLIK YARDIMLARI
Tedavi Destekleri; Sağlık yardımı kapsamında; yeşil kartla karşılanmayan ve yeşil kartı
olmayan vatandaşlarımızın ödeme güçlerini aşan sağlık giderleri ile sosyal güvenceden
yoksun vatandaşlarımızın ilaç ve tedavi giderleri karşılanmaktayken 01.01.2012 tarihi
itibarıyla 5510 Sayılı Kanunun Genel Sağlık Sigortası (GSS) hükümlerinin yürürlüğe
girmesi ile birlikte tüm vatandaşlarımızın tedavi ve sağlık hizmeti bedelleri GSS
kapsamına alınmıştır.
Şartlı Sağlık Yardımı; Şartlı Sağlık Yardımı kapsamında, nüfusun en yoksul kesiminde
yer alan ailelere 0‐6 yaş arası çocuklarını düzenli olarak sağlık kontrollerine
götürmeleri şartı ile düzenli nakit para yardımı yapılmaktadır. Gebe kadınların
doğumlarını hastanede gerçekleştirmeleri ve düzenli olarak doktor kontrolüne
gitmeleri şartıyla verilen Şartlı Sağlık Yardımıdır.
EĞİTİM YARDIMLARI
Yoksul kesimlerin eğitim imkânlarına erişilebilirliğinin düşük olması eğitimde fırsat
eşitliğini ortadan kaldırmakta ve yoksulluğun nesilden nesile aktarılmasının önüne
geçilmesinde en büyük problemi teşkil etmektedir. Etkili bir sosyal yardım politikası
oluşturulmasında ve yoksullukla mücadelenin başarılı olmasında eğitim faktörü kritik
bir önem taşımaktadır. Bakanlığımız bu gerçekten hareketle fon kaynağının büyük
kısmını eğitim yardımları için kullanmaktadır.
Eğitim Materyali Yardımı; Her eğitim‐öğretim yılı başında Sosyal Yardımlaşma ve
Dayanışma Vakıflarımız aracılığıyla ilköğretim ve lisede okuyan fakir ve yardıma
muhtaç ailelerimizin çocuklarının önlük, ayakkabı, çanta, kırtasiye gibi temel okul
ihtiyaçları karşılanmaktadır.
Şartlı Eğitim Yardımı; Nüfusun en yoksul % 6’lık kesiminde yer alan ve maddi
imkânsızlıklar nedeniyle çocuklarını okula gönderemeyen ailelere, çocuklarının okula
devam etmeleri şartıyla, “Şartlı Eğitim Yardımı” yapılmaktadır.
Öğle Yemeği Yardımı; 1997 yılında başlatılan 8 yıllık temel eğitimdeki taşımalı eğitim
uygulamasıkapsamında okulların bulunduğu merkezlere taşınan yoksul öğrencilere
öğle yemeği verilmesini içeren bu program 2003–2004 öğretim yılından itibaren
kaynağı fondan karşılanmak üzere il ve ilçe Mllî Eğitim Müdürlükleri tarafından
yürütülmektedir.
Ücretsiz Kitap Yardımı; 2003–2004 eğitim‐öğretim yılından itibaren kaynağıfondan
aktarılmak suretiyle MEB tarafından ilköğretim öğrencilerinin kitapları ücretsiz
verilmektedir.
Öğrenci Barınma, Taşıma, İaşe Yardımı; Taşımalı sistem dışında kalan ilköğretim ve
ortaöğretim öğrencilerinin ulaşım barınma vb. ihtiyaçlarına yönelik Sosyal
Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıflarınca verilen desteklerdir.
Özürlü Öğrencilerin Okullarına Ücretsiz Taşınması; “Özel Eğitime Gereksinim Duyan
Öğrencilerin Okullara Erişiminin Sağlanması İçin Ücretsiz Taşınması Projesi” Mllî Eğitim
Bakanlığı Özel Eğitim Rehberlik ve Danışma Hizmetleri Genel Müdürlüğü, Başbakanlık
Özürlüler İdaresi Başkanlığı ve Genel Müdürlüğümüz işbirliği ile 2004–2005 eğitim
öğretim yılından itibaren uygulanmaktadır.
Yüksek Öğrenim Bursları; 1989 yılından itibaren, ailesi dar gelirli yüksek öğrenim
öğrencilerine başarılı olmaları şartıyla, her yıl 9 ay süresince fon kaynaklarından
karşılıksız burs verilmekteydi. Yüksek öğrenim bursları, 2003–2004 öğretim yılından
itibaren Kredi ve Yurtlar Kurumuna devredilmiştir. Fondan, geçmiş yıllarda burs almaya
hak kazanan başarılı öğrencilerin burs ödemelerine devam edilmektedir.
ÖZÜRLÜ İHTİYAÇ YARDIMLARI
Özürlü İhtiyaç Yardımları; Sosyal güvenceden yoksun özürlü vatandaşların topluma
uyumunu kolaylaştıracak her türlü araç gereç ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik
yürütülen bir sosyal yardım programıdır. Özürlü Öğrencilerin Okullarına Ücretsiz
Taşınması Projesi
ÖZEL AMAÇLI YARDIMLAR
Aşevlerii;Aşevleri Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları tarafından işsizliğin ve
yoksulluğun belirgin olarak yaşandığı yerlerde yaşlı özürlü kimsesiz ve muhtaç
vatandaşlarımıza günlük sıcak yemek verilmesi amacıyla işletilmektedir.
Afet Yardımları; Doğal afet, terör, yangın gibi nedenlerle mağdur olan
vatandaşlarımızın acil ihtiyaçları için Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları
aracılığıyla çeşitli yardımlar yapılmaktadır.
YEREL YÖNETİMLER (BELEDİYELER) VE YOKSULLUKLA MÜCADELE
07.12.2004 tarihinde kabul edilen 5272 sayılı Belediye Kanununda belediyenin
görevlerinin tanımlandığı 14’üncü maddede “Belediye, mahalli müşterek nitelikte
olmak şartıyla, “………sosyal hizmet ve yardım………..”yapar ve nüfusu 50 bini geçen
belediyeler, çocuklar ve kadınlar için koruma evleri açar” denilmektedir ve ayrıca
“…..Hizmet sunumunda özürlü, yaşlı, düşkün ve dar gelirlilerin durumunda uygun
yöntemler uygulanır” ifadesi kullanılarak belediyelere dezavantajlı gruplara yönelik
sosyal hizmet ve yardım faaliyetleri yapma sorumluluğu verilmektedir. Ayrıca aynı
kanunun 38. maddesinde belediye başkanının görev ve yetkileri tanımlanırken
“Bütçede yoksul ve muhtaçlar için ayrılan ödeneği kullanmak, özürlülere yönelik
hizmetleri yürütmek ve özürlüler merkezi oluşturmak” görev ve yetkisi verilerek
belediyelere sosyal yardım yapma görevi verilmiştir.
22 Şubat 2005 tarihinde çıkarılan “İl Özel İdaresi” yasasında da sosyal yardım ve
hizmetlere ilişkin maddeler bulunmaktadır. Belediye yasasına benzer şekilde İl Özel
İdaresi yasasının da 6’ıncı maddesinde Özel İdarenin görev, yetki ve sorumlulukları
sayılırken “ İl Özel İdaresi mahalli müşterek nitelikte olmak şartıyla;…..sosyal hizmet ve
yardımlar, yoksullara mikro kredi verilmesi, çocuk yuvaları ve yetiştirme yurtları
açılması” göreviyle sorumlu kılınmıştır. Özel İdare bütçesinde gider kalemi olarak
sayılmış olan yoksul ve muhtaç vatandaşlara yönelik sosyal yardımları yapma yetkisi
valiye verilmiştir. Aynıdüzenlemeler 10 Temmuz 2004 yılında çıkarılan Büyükşehir
Belediye Kanunu’nda da bulunmaktadır.
DİĞER KURUMSAL YAPILAR VE YOKSULLUKLA MÜCADELE UYGULAMALARI:
TÜRKİYE
5510 Sayılı Sosyal Sigortalar Ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu;Türk sosyal güvenlik
sisteminde yapılan reformlar neticesinde, devlet memurları, hizmet akdine göre
ücretle çalışanlar, tarım işlerinde ücretle çalışanlar, kendi hesabına çalışanlar ve
tarımda kendi hesabına çalışanları kapsayan beş farklı emeklilik rejiminin, aktüeryal
olarak hak ve yükümlülüklerin eşit olacağı tek bir emeklilik rejimine dönüştürülmesi
için Sosyal Sigortalar Kurumu Başkanlığı, Bağ‐Kur Genel Müdürlüğü ve Emekli Sandığı
Genel Müdürlüğünü aynıçatı altında toplayan Sosyal Güvenlik Kurumu 16.05.2006
tarihli ve 5502 sayılı kanunla kurulmuştur.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı; Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı
bünyesinde Dezavantajlı Gruplar Daire Başkanlığı’dır. Bu Dairenin görevlerinden biri,
çocuk işçiliğiyle ilgilenen kurumların çalışmaları arasında koordinasyon sağlamaktır.
İşsizlik Sigortası; Her şeyden önce, işsizlik ödeneğine hak kazanabilmek için işveren
veya işverenlere tabi olarak bir iş sözleşmesi gereğince çalışıyor olmak gerekir. Bu
konuda baz alınan Sosyal Sigortalar Kanunu itibariyle, “… hizmet akdinin feshedildiği
tarihten önceki son üç yılda 120 günü sürekli olmak üzere en az 600 gün pirim ödemiş
olanlara 180 gün, 900 gün prim ödemiş olanlara 240 gün ve 1080 gün pirim ödemiş
olanlara 300 gün süre ile işsizlik ödeneği ödenmektedir.” Çalışanlara bu süreler göz
önüne alınarak ödenen miktar da çalışanın ücreti nispetinde değişmektedir. Yani ücret
artışlarına karşı duyarlılık vardır.
MİKRO KREDİ UYGULAMALARI
Herhangi bir teminata veya kefile gerek kalmadan, yoksullara istihdam kapısı
aralamak suretiyle kendi başlarına iş kurmalarını teşvik eden sisteme Mikro Kredi
Projesi denilmektedir.
Ülkemizde de Maya tarafından İstanbul ve çevresinde, Türkiye, 1976’da
Muhammed Yunus tarafından kurulan ve ilk modern “Mikro Kredi Enstitüsü” olarak
adlandırılan Grameen Mikrokredi Programı (TGMP) aracılığıyla Diyarbakır ve
çevresinde uygulanmaya geçilen ve ilk etapta başarılı sonuçlar alınmaya başlanan
mikro kredi kullanımıyla; uygun koşulların sağlanması, ülke şartlarına adapte edilmesi,
var olan aksaklıkların giderilmeye çalışılması ile özellikle kırsal alanda kadının
ekonomik ve sosyal olarak güçlenmesi yolunda önemli adımlar atılacağı
düşünülmektedir. Kırsal kesimin mikro krediler yoluyla desteklenmesi ile köyden kente
göçün tersine çevrilmesi, birçok sosyo‐ekonomik sorunun çözümüne de katkı
sağlayacağı öngörülmektedir
Yoksulluk ve Sosyal Hizmet 11.Ünite
13 Aralık 2013 Cuma 23:40
12.ÜNİTE ÖZET
YOKSULLUK VE SOSYAL HİZMET UYGULAMALARINDA ÖNEMLİ BİR
BOYUT: KIRSAL SOSYAL HİZMET UYGULAMASI
Kalkınma, bulunulan durumdan ya da bir önceki konumdan hareket ederek,
değişime girmeyi öneren dinamik bir kavram olarak tanımlanmaktadır. Başka bir
tanımda kalkınma; üretim ve kişi başına ulusal gelirin artırılmasıyla birlikte, ekonomik
ve sosyokültürel yapısının da değiştirilmesi olarak ele alınmaktadır. Bir ülkenin yapısal
niteliklerinin olumlu yönde değişimidir.
Kalkınma geleneksel toplumun, gelişmiş batı uluslarının sahip oldu ğ u toplumsal
ve teknolojik yapıya topluca dönütürülmesi olarak anlaşılabilir.
Kalkınma yükselt insanların daha fazla gelir elde ederek, yaşam düzeylerinin ilmesi
için, bir sosyal sisteme yeni ve modern üretim tekniklerinin sunulmasını gerektirebilir.
Kalkınmanın önemli boyutlarından ve doğrudan sosyal hizmet mesleğinin
işlevlerinden olan sosyal kalkınma (Social Development): Sosyal yaşam koşullarının
iyileştirilmesi için yapılan ve ağırlıklı olarak hizmet yönü ağır basan kalkınma
konularıdır. Bunlar; sağlık, eğitim, altyapı, şehirleşme, çevre sorunları gibi konuları
içermektedir. Görüldüğü gibi sosyal kalkınma sosyal refah hizmetlerinin bir sonucu
hatta amacıdır denilebilir.
Kır ve kent ayrımına esas teşkil eden nüfus eşiği 10 binden 20 bine yükseltilmiştir.
TÜİK tarafından “kır” ve “kent” bazında yayımlanan tüm çalışmalarda bu tanım
kullanılmaktadır.
Kırsal kalkınmada iki temel konu öne çıkmaktadır. Bunlar; yaşanılan çevre ve
çevreye ilişkin çeşitli sorunlar ve kırsal kesimde yaşayan insanların yaşam kaliteleri ve
bilinçlilik düzeyleri. Sosyal hizmet mesleğinin kilit rolü de burada devreye girmektedir.
Bilindiği gibi sosyal hizmet mesleği insanların insanca yaşam koşullarının iyileştirilmesi,
düzeltilmesi ve düzenlenmesi ile sosyal adaleti sağlama amaçlarını taşımaktadır.
Özellikle kırsal alan dediğimiz yani bir anlamda geri kalmış bölge ve kesimlerde sosyal
hizmet uygulamalarına eskiden bu yana çok ciddi anlamda gereksinim duyulmaktadır.
Uluslarararsı Çalışma Örgütü (ILO) kırsal yoksulluğu; kırsal alanadaki gizli işsizlik
olarak tanımalamakta ve azalan gelir düzeyleri nedeniyle kırsal alanda hızla artan bir
yoksullaşmaya dikkat çekmektedir.
Kırsal kalkınma konusu, kalkınma planlarında Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı
dışında doğrudan yer almamıştır. Kalkınma planlarında kırsal kalkınma, toplum
kalkınması, köy ve köylü sorunu, kalkınmada öncelikli yöreler, bölgesel gelişme ve köy
kalkınması gibi başlıklar altında incelenmiştir.
Kırsal kalkınma bir anlamda geri kalmış olan özellikle tarım kesimi toplumlarının
ekonomik gelişmesini sağlamak ve dolayısıyla burada elde edilen refahın da insan
yaşamına yani sosyal kalkınmaya dönüşmesini sağlamayı hedeflemektedir.
KIRSAL SOSYAL HİZMET UYGULAMASI
Kırsal sosyal hizmette temalar nelerdir?
1. Genel olarak kırsal alanlar ve bu bölgede yaşayan insanlar kentsel alanda
yaşayanlara göre daha fazla sosyal sorunlara sahipken daha az sosyal hizmetlere
sahiptir.
2. Kırsal alanda yaşayan insanların özellikleri üzerinde odaklaşan literatürdeki ikinci
tema değerler ve yaşam tarzı ile ilgilidir. Kırsal alanda yaşayan insanlar değerleri
açısından çok daha tutucu ve yaşam tarzları açısından çok daha gelenekseldir.
3. Üçüncü tema hizmet sunanların özellikleri ve uygulama yaptıkları çevre ile ilgilidir.
Kırsal topluluklar, informal yardım etme ilişkisine ve karar vermeye dayalı olarak ela
alınmaktadır. Bu durum göz önünde bulundurulduğunda bir çok yazar kırsal alanlarda
çalışan sosyal hizmet uzmanlarının işlevlerini yerine getirirken genelci olmaları yani
soruna ve gereksinimlere bütüncül açıdan bakmanın gerektiği sonucuna varmaktadır.
Literatürde kırsal sosyal hizmetin genelci modele göre rolleri: alan çalışmacısı,
kırıcı, savunucu, değerlendirici, eğitici, davranış değiştirici, harekete geçirici, danışman,
toplum planlayıcısı, bakım‐verici, veri yöneticisi ve yönetici şeklinde belirlenmiştir.
Bunlardan ilk yedisi klinik oryantasyonlu sosyal hizmet uzmanlarını odaklarken, son
yedisi de toplum oryantasyonlu sosyal hizmet uzmanlarının rollerindedir. Davranış
değiştirici ve harekete geçirici ortak rollerdendir.
Sosyal Hizmet Rollerinin Betimlenmesi:
Kırıcı (Broker);Müracaatçı sistemlerini var olan hizmetlere doğru yönlendirme,
hizmet sistemiyle buluşmasına yardımcı olma ve/hizmet sistemiyle bir diğerinin
bağlantısını kurmak.
Harekete Geçirici (Mobilizer); Var olan sorunların çözümü ile ilgili kaynaklar
yaratmak için gruplar ya da komitelerle çalışmak.
Aracı (Mediator); Etkileşimi tarafsız bir şekilde sürdürmek suretiyle varolan
sorunların çözümlenmesi için gruplar ya da bireylerle çalışmak.
Savunuculuk (Advocate);Bireylerin ya da grupların hizmetlere ulaşması ya da belirli
haklar edinmesi için bu hizmetler le savaşmak.
Klinik (Clinical); Davranış kalıplarında, semptomlarda, algılamalarda spesifik
değişiklikler yapmak ve çeşitli beceriler geliştirmesi iç in bilgi verme yolunda bireyler,
aileler ya da küçük gruplarla çalışmak.
Veri Yöneticisi (Data Manager);Aksiyon planlarının geliştirilmesine yardımcı olmak
üzere sosyal refah ortamında veri toplamak, sınıflamak ve analiz etmek.
Yönetici (Manager);Bir program, organizasyon ve hizmet ünitesini yönetmek.
Toplum Organizatörü (Community Organizer);Sosyal refah problemlerini çözmek
için gerekli becerileri kazandırmaya yardım etmek amacıyla büyük gruplar,
organizasyonlar ya da topluluklarla çalışmak.
Toplum dinamikleri sosyal hizmet mesleğinin hangi rollerinin öne çıkacağını da bir
anlamda belirler.
Herkese Ulaşılabilirlik (Access): Kırsal kalkınma çalışmalarının getireceği fayda
kırsal bölgede bu çalışmalara gereksinimi olan, gönüllü ve istekli bütün kişilere
ulaşabilmelidir. Bazı kişilere uygulamalara girmek ve yararlanmak hakkıverilirken, aynı
konumda bulunan diğer kişilere bu haktan yoksun bırakmak kırsal kalkınmanın insan
eşitliği ilkesine terstir.
Bağımlılık Yaratmamak (Independence):Kırsal kalkınma çalışmaları, kırsal yöre
insanlarını destekleyecek şekilde planlanmalıdır. Çalışmalar geçim güvenliği açısından
insanları, bu gibi çalışmalara bağımlı hâle sokmamalıdır. İnsanlar bu program ya da
projelerin uygulanmasından sonra da kendi ayakları üzerinde durarak yaşamlarını
sürdürebilmelidir.
Sürdürülebilirlik (Sustainability):Kırsal kalkınma çalışmalarının getireceği çözümler
kısa dönemli, geçici çözümler değil uzun dönemli geniş bir gelecek perspektifini içeren
çözümler olmalıdır. Kısa dönemli çözümler, bazı sonuçların hemen alınmasını
sağlayabilir. Fakat uzun dönemli, çözümler sürekli ve kalıcı başarıların elde edilmesini
sağlar.
Aşamalı Yaklaşım (Going forward): Kırsal kalkınma çalışmalarında, insanlara
götürülmek istenilen her türlü yenilik (teknoloji, kültür, vb gibi) aşama aşama
götürülmelidir. Tüm yenilikler bir anda verilerek şaşkınlık ve tereddüt yaratılmamalıdır.
Adım adım ve sürekli bir şekilde gelişen mütevazı bir ilerleme, her şeyi bir anda
gerçekleştiren ilerlemeden daha iyidir.
Katılım (Participation): Kalkınma insanlar için (for people) değil, insanlarla birlikte
(by people) yapıldığı zaman gerçek anlamını kazanmaktadır. Kırsal kalkınmada
üzerinde çalışılan yöre halkının düşüncelerini almak ve uygulamaların her aşamasında
katılımlarını sağlamak gerekmektedir.
Etkililik (Effectiveness): Kırsal kalkınma çalışmaları, kırsal yöre kaynaklarının etkili
ve verimli kullanımı üzerine yoğunlaşmalıdır. Kaynakların yeterli kullanımından çok,
etkili kullanımı önemlidir.
Görüldüğü gibi kırsal kalkınma ilkeleri sosyal hizmet ilkeleri ile birebir
örtüşmektedir. Bu da mesleğin ne denli toplumsal temellerinin olduğunun da bir
göstergesidir.
Yoksullukla mücadele önemli bir yer tutan kırsal kalkınma projeleri, uygulamaları
sosyal hizmet mesleğinin olmazsa olmazlarıdır. Bütün kalkınma projeleri, toplumsal
yapıya bilinçli ve planlı bir müdahaledir. Dolayısıyla toplumsal yapıyı değiştirici,
dönüştürücü etkilere sahiptir. Unutulmamalıdır ki; sosyal hizmet mesleği de değişimi
ve gelişimi hedefler. Kalkınmada temel amaç sürdürülebilir olmalıdır.
Sürdürülebilir kalkınmanın temel bileşenleri.
‐Sosyal sürdürülebilirlik,
‐Tarımsal sürdürülebilirlik,
‐Ekonomik geçerlilik,
‐Fiziksel ve mekansal sürdürülebilirlik,
‐Çevresel sürdürülebilirlik
BİR KIRSAL KALKINMA ÖRNEĞİ OLARAK GÜNEYDOĞU ANADOLU PROJESİ (GAP)
Cumhuriyet tarihimizin en büyük projesi olan Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP)
dünyadaki örnekleriyle karşılaştırıldığında kapladığı c büyüklüğü ve hedefleri açısından
iddialı bir projedir .
GAP, ülkemizin görece oğrafi alan, fiziksel az gelişmiş bölgelerinden bi ri olan
Güneydoğu Anadolu Bölgesindeki 9 ilde (Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep,
Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa, Şırnak) uygulanmakta olan, çok sektörlü entegre bir
bölgesel kalkınma projesidir.
GAP Sosyal Eylem Planının Amaçları;
a)Ekonomik büyüme sürecini sosyal gelişme ile destekleyerek kalkınma sürecini
hızlandırmak ve dengeli bir kalkınmayı sağlamak,
b)GAP bölgesine yönelik sosyal hizmetlerin etkinliğini ve yaygınlığını arttırarak bu
bölge ile diğer bölgeler arasındaki sosyal gelişmişlik farkını orta vadede en aza
indirmek, uzun vadede ise ortadan kaldırmak,
c)Teknolojik uygulam aların toplum tarafından benimsenmesini sağlayacak yolları ve
yöntemleri saptamak,
d)Bölge içindeki farklı grup ve katmanların kalkınma süreciyle bütünleşmesini
sağlamak,
e)Kalkınma sürecinde ortaya çıkabilecek olumsuz etkileri en aza indirmek,
f)Kalkın ma çabalarında, planlama aşamasından uygulama ve değerlendirme
aşamasına kadar halkın etkin katkı ve katılımını sağlamak yolunda uygun yöntemleri
belirlemek ve hayata geçirmek, g)Plancı ve uygulayıcılara ışık tutabilecek strateji ve
politika seçeneklerini üretmektir
Yoksulluk giderek etkileri, sonuçları ve etkiledeği kesim itibariyle ağırlaşan bir
sosyal sorundur. Ülkemizde hâlen nüfusun 1/5’i yoksulluk sınırının altında
yaşamaktadır. Yoksulluğun şiddetini azaltmak ve yoksul kesimleri yaşanan
yoksunluklardan kurtarmak için yoksullukla mücadelede sosyal hizmetin önemli
araçlarından biri olan kırsal kalkınma ve toplumla sosyal hizmet yöntemi önemlidir.
Yoksulluk ve Sosyal Hizmet 12.Ünite
29 Ekim 2013 Salı 10:33
12.ÜNİTE ÖZET
YOKSULLUK VE SOSYAL HİZMET MÜDAHALESİ I
Kopenhag Deklarasyonu mutlak yoksulluğu gıda, temiz içme suyu, sağlık tesisleri,
sağlık, barınma, eğitim ve bilgi de dâhil olmak üzere temel insan ihtiyaçlarının ciddi
yoksunluk ile karakterize olan bir durumu olarak tanımlamaktadır.
Yoksulluğun üç seviyesi aşırı yoksulluk, orta yoksulluk ve göreli yoksulluk olarak
tanımlanmaktadır. Aşırı yoksulluk aileler hayatta kalmak için temel ihtiyaçlarını
karşılayamadığı zaman söz konusu olur. Bu tür aileler, güvenli içme suyuna erişemez,
sık sık aç kalabilir, çocukları için eğitim giderlerini karşılayamaz, barınacak konutları
yoktur ve giyim gereksinimlerini karşılayamaz. Bu düzeydeki yoksulluk büyük olasılıkla
gelişmekte olan ülkelerde görülür. Aileler sadece kendi temel ihtiyaçlarını karşıladığı
zaman orta düzey yoksulluk söz konusu olur. Göreli yoksulluk gelişmiş ülkelerde
yaşayan ailelerin hane gelirinin millî gelirin belirli bir oranda aşağısında olduğu
koşullara işaret eder. Aşırı yoksulluğun üç boyutu, yani, gelir yoksulluğu, insan gelişimi
yoksulluğu ve sosyal dışlanma, son yüzyıl içinde sosyal hizmetin gelişiminde merkezi
konumdaki temel kavramlar olmuştur. Eğer gelir yoksulluğu kronik ve şiddetli ise
evsizlik, açlık, sağlık bakım eksikliği ve ebeveyn haklarının askıya alınmasına yol açabilir.
İnsani gelişme yoksulluğu sağlık, eğitim ve öğretim, bilgi ve istihdama erişim gibi hayati
alanlarda hak ve ihtiyaçların karşılanmamasına işaret eder. Sosyal dışlanma sadece
insan onurunun ihlali değil aynı zamanda izolasyon, yabancılaşma ve varlığın yok
sayılması ile ilgilidir. Gelişmiş ülkelerde, aşırı yoksulluk tüm nüfusun sadece küçük bir
kısmını etkiler, ama hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde yoksulluktan
kurtulmanın yolu olan eğitim ve öğretim gibi temel araçlardan yoksun kalmaya yol
açar.
YOKSULLUĞUN SONUÇLARI
Yoksulluğun etkileri genellikle genç, çocuk, kadın, engelli, yaşlı, mülteci, göçmen,
evsiz ve risk altında olan tüm hassas gruplara çok daha yoğun olarak yansır. Çocuklar
açlık ve yetersiz beslenme, diğer yoksunluklardan muzdarip gruplar arasında yer alır.
Okul öncesi çocuk ölümlerinin yarısı yetersiz beslenme ve bulaşıcı hastalıklar arasındaki
kesişme noktasında yer alır. Yoksulluktan etkilenenlerin çoğunluğunu kadınlar
oluşturmaktadır. Kadınlara, daha az eğitim olanakları sağlandığı hâlde, onların annelik
sorumlulukları vardır, zorla çalıştırılır, insan ticaretine ve şiddetin diğer biçimlerine
maruz kalırlar.
Sosyal hizmet uzmanları tarafından yoksulluğu azaltma stratejilerinin hazırlanması
ve sosyal bütünleşmenin sağlanması için sıklıkla kullanılan temel ilkeler katılım, kendine
güven sağlama, sürdürülebilirlik ve güçlendirmedir. Sosyal güvenlik yardımları gibi
programların yoksullukla mücadelede etkisi vardır. Aynızamanda yoksulluğu azaltmak
için bir dereceye kadar vergi sistemi kullanılır.
İNSAN HAKLARI VE ETİK
Sosyal hizmet uzmanları yoksulluk sorunu inceleme ve yoksulluktan etkilenen
bireylere yardımcı olma konusunda rehberlik için etik ilkelere başvurabilir. Sosyal
hizmetin temel etik ilkelerinden birine göre, tüm insanların saygı ve onuru ile muamele
edilmesi hakkına sahiptir ve sosyal hizmet uzmanları bunu yaparak her bireyin insan
haklarının korunmasınısağlar. Sosyal hizmet uzmanlarının, ekonomik eşitsizlikler ve
haksız politikalar ve uygulamalara katkıda bulunan sosyal koşullara meydan okuma ve
onları ortadan kaldırabilmek için mücadele etme sorumluluğu vardır. Bu, en fazla
ihtiyacı olanların kaynaklara erişiminin sağlanması ve sunulan kaynakların adil bir
şekilde dağıtılmasını içerir, ancak bununla sınırlı değildir.
SOSYAL HİZMET UZMANLARININ ROLÜ
Tüm dünyadaki uygulamada, marjinalleşmiş ya da dışlanmış, kaynaklara
erişemeyen, onları yoksulluk durumlarına iten senaryolar ile çalışma konusunda uzun
bir geçmişi olan sosyal hizmet uzmanlarının yoksulluk konusuna ilgisi artmıştır.
Sosyal hizmet uzmanlarının yoksulluk içindeki insanlarla çalışmadaki uzun geçmişi
ve onların değişen davranışına tanıklığı insanlara, seçimlerine ve kararlarına saygıyı
kabul eden mesleki değerler ile ilgili teorinin bütünleştirilmesinin önemini
göstermektedir. Bu yaklaşımda, bireysel kapasitelerin yanı sıra kaynak ve fırsatların
güçlendirilmesi üzerinde odaklaşan toplumla sosyal hizmet uygulaması, bireylerlerle,
ailelerle ve toplumla çalışmayı bütünleştirmektedir.
Uluslararası Sosyal Hizmet Uzmanları Birliği (IFSW) insan haklarının, birey ve
kolektifleri olarak, tüm insanlar için esas olduğunu kabul eder, ancak dünya çapında
yaşayan yaklaşık bir milyar insan aşırı yoksulluk içinde bulunduğu zaman bu haklar
garanti edilemez.
IFSW, ulusal ve uluslararası sosyal ve ekonomik politikaların aşırı yoksulluğu
azaltmaya yönelik olarak hazırlanması ve bu amacı koşulsuz olarak destekleyecek
politika değişikliklerinin gerçekleştirilmesi gerektiğine inanmaktadır.
IFSW, yoksulluğu azaltmaya yönelik uygun politikalar ve stratejiler geliştirmek ve
desteklemek için BM organlar ve özel sektör ile, diğer sivil toplum kuruluşları ve sivil
toplum gruplarıyla ve hükûmetlerle iş birliği içinde çalışılmasını önermektedir.
IFSW, kendileri ve çocukları için ekonomik ve sosyal kalkınmayı organize etmek
geliştirmek için yoksul insanların haklarını onaylamaktadır.
IFSW 2015 yılına kadar günde bir dolardan az gelirle yaşama olarak tanımlanan
aşırı yoksulluk koşullarında yaşayan insanların sayısını yarı yarıya azaltmak için
Milenyum Gelişme Amaçlarını (MDG) önermektedir.
IFSW, tüm insanların yiyecek, giyecek ve barınma gibi temel ihtiyaçlarının
karşılanması gerektiğini ve insanların bu temel ihtiyaçları karşılanmadığı zaman siyasi
ve sivil hakların çok az önemi olduğunu kabul eder.
IFSW, aşırı yoksulluğu ortadan kaldırmak amacıyla sosyal hizmet çalışmalarını
başlatmak ve desteklemek için savunuculuk ve toplum örgütlenmesi becerilerini
kullanmak ve başkalarıyla iş birliğine girmek için çaba harcar.
IFSW kadınlar ve çocukların genellikle yoksulluk açısından en fazla risk altında
olduklarını ve genellikle çocukların aşırı yoksulluk yükünü çektiklerini kabul eder.
KÜRESELLEŞME, YOKSULLUKLA MÜCADELE VE SOSYAL HİZMET MESLEĞİ
Sosyal hizmet uzmanları; küreselleşmenin dünyadaki yardıma ihtiyacı olan insanlar
için fayda ve zararlarının farkındadırlar. Bizim profesyonel bakış açımız özellikle,
ekonomik ve çevresel koşulların sosyal ilişkileri ve kişisel fırsatları nasıl etkileyeceği
üzerine yoğunlaşmalıdır.
Küreselleşme; tüm insanların ve toplumların giderek daha çok ekonomik, sosyal ve
kültürel çevrelerinde yaygın olarak tecrübe ettikleri bir süreçtir.
Yoksullukla mücadelede kullanılan en önemli araçlardan ikisi olan sosyal yardım ve
sosyal hizmetlerin, ilk ilke uyarınca herkese açık, ikinci ilke uyarınca süresiz ve üçüncü
ilke uyarınca yararlanan kişilere borç yüklemeksizin yapılması gerekmektedir.
“Refah devleti, kişilere ve ailelere, sahip olduklarımülklerin piyasa değerine
bakmaksızın minimum bir gelir garanti ederek; kişisel ve ailevi krizlere yol açabilecek
hastalık, yaşlılık, işsizlik gibi belirli sosyal riskleri karşılayabilecek güce kavuşturmak
suretiyle kişiler ve aileler için güvensizlik alanını daraltarak ve nihayet statü ya da sınıf
ayrımı yapmaksızın tüm vatandaşlara belirli sosyal hizmetleri en iyi standartlarda
sunmayıgaranti ederek, piyasa güçlerinin işleyişini değiştirmek amacıyla devlet erkini
politikalar ve idare yoluyla bilinçli olarak kullanan devlettir…”
İlk sosyal refah kurumları, 1800’lerin başında kentte yaşayan insanların ihtiyaçlarını
karşılamak üzere kurulmuştur. Bu kurumlar ve hizmetler, din adamlarının veya dinî
grupların girişimleriyle desteklenen özel kurumlardır. 1900’lerin başına kadar bu
hizmetler mesleki bir eğitimi olmayan ve insan davranışıyla ilgili çok az bir anlayışa
sahip din adamları veya zengin hayırseverler tarafından sağlanmaktadır. Burada odak,
insanların yiyecek, barınak gibi fiziksel ihtiyaçlarını dinî temellerden yola çıkarak
karşılamaktır. Sosyal hizmetin ilk uygulanış biçimi olarak adlandırılabilecek girişim,
1820’de John Griscom tarafından kurulan Yoksulluğu Önleme Topluluğu’dur.
Bu topluluğun amacı yoksulların koşullarını araştırmak, yoksulların kendi
kendilerine yardım edecek planlar hazırlamak ve yoksulları tutumlu olma, para
biriktirme konularında cesaretlendirmektir. Bunun için yoksullar ev ev ziyaret
edilmiştir.
Yoksulluğun önlenmesi ve kentlerdeki yoksulların toplumla bütünleşmelerinin
sağlıklı olabilmesi amacıyla kurulan bir diğer sosyal hizmet kurumları da toplum
merkezleridir.
YOKSULLUK VE SOSYAL HİZMET UYGULAMALARINDA TOPLUM MERKEZLERİ
Sosyal yardım hizmetleri ancak 19. yüzyılın sonlarında, o da ancak sayılı bazı
ülkelerde yaygınlaştı. 18. yüzyılda birey hakları önem kazanmaya başlamıştı.
İngiltere’de Sanayi Devrimi’nin yol açtığı kötü yaşam koşullan yüzünden insanlar sosyal
reformların geciktirilmeden uygulanmasıgerektiği düşüncesindeydi. Elizabeth Fry
(1780‐1845) ve Lord Shaftesbury (1801‐85) başta olmak üzere, İngiltere’de sağlık
sisteminin geliştirilmesi, hapishanelerin yaşanır duruma getirilmesi, kimsesiz çocukların
eğitilmesi gibi konularla ilgilenen birçok önemli sosyal reformcu vardı.
Sosyal hizmet uzmanlarının yardımı ve desteği ile aile ve onu etkileyen dış
sistemlerde değişikliklerin yapılması müdahalede önemli bir unsurdur. Çünkü yoksul
kesimler ve aileler;
 Dış sistemlerden etkilenir ve yoksul ailelerin maddi açıdan sıkıntıları vardır.
 İş ve gelir kaynakları yeterli değildir.
 Aile dış dünyadan gelen çeşitli etkileri elimine edip bir denge sağlayamazsa, aile
üyelerinin birbirine karşı zedeleyici davranışları ortaya çıkabilir, yani yoksulluğa bağlı
gelişebilecek krizler/yoksunluklar oluşabilir.
 Yoksul aileler dış sistemlerle bağlantı kurmada başarılı değildir, toplumsal
kurumlarla/kaynaklarla ilişkileri sınırlıdır.
 Dış sistemler aile sürecini olumsuz yönde etkiler, sonuçta aile üyeleri dış dünyaya
karşı yabancı, güvensiz ve düşmanca tutumları geliştirebilirler.
 Aile, sorun çözmede yardımcı olabilecek dış sistemlere kapalı olduğunda, aile
üyelerinin bilgi ve beceri eksikliğinden dolayı aile içi ilişkiler konusunda sıkıntılar
yaşanabilir. Bu durum yoksulluğun sürekli olarak devam etmesine ve ikinci nesle
aktarılmasına neden olmaktadır.
Yaşanan sorunlar ailenin işlevlerinde pek çok sağlıksız duruma neden olabilir. Aile
çok yönlü fonksiyonlara sahip bir yapıdadır. Bunlar; ailenin ekonomik, koruyucu, dinsel,
üyelerine prestij sağlama, eğlenme ve dinlenme, eşler arasındaki sevgiyi sağlama ve
çocuk sahibi olma fonksiyonlarıgibi çeşitlilikler gösterir.
Ailenin sağlıklı ve sağlıksız olması; ailenin sosyoekonomik özelliklerine, toplumdaki
hizmet ve olanaklara, aile üyelerinin genetik özelliklerine, kişiliklerine, aile içi ilişkilerin
dinamiklerine bağlıdır.
YOKSUL AİLELERLE SOSYAL HİZMET
Yoksul aileler için yapılacak olan mesleki müdahalede ailenin yapısı, nesiller arası
ilişkiler, aile içi kurallar ve ailenin etkileşim süreci dikkate alınmalıdır. Tüm bu unsurlar
ailenin bütünleşmesi, dayanışması ve kimlik kazanması için son derece önemlidir.
Yoksul ailelerle yapılan çeşitli çalışmalarda bazı stratejiler bulunmaktadır. Bu
stratejiler göre sosyal hizmet uzmanları aşağıdaki özellikleri göz önünde
bulundurmalıdır:
1. Ailenin başka sistemlerle etkileşim sürecinde olduğu,
2. Ailenin sorun çözme sürecinin güçlendirilmesi gerektiği,
3. Bütün etkinliklerin aile üyelerinin bütünleştirilmiş çabaları içinde olacağı.
Bir sistem özelliği gösteren ailenin herhangi bir parçasını etkileyen şey, sistemin
tümünü etkilemiş olacağından sistemin her bir parçası önemlidir. Bu nedenle, ailenin
her bir üyesi, aile sisteminin önemli bir parçasıdır ve her üye müdahale sürecine dâhil
edilmelidir. Aile bütün sistemi içinde yer alan tüm alt sistemler mesleki müdahale
çerçevesinde ele alınmalıdır.
Toplumdaki en dezavantajlı kesim için sosyal adaletin geliştirilmesi önceliklerden
olup ayrıca yapılması gerekenler ise şunlardır:
1) Yetenekleri geliştirerek bireyleri güçlendirmeye odaklanmanın,
2) Farklı ihtiyaçları anlamaya yönelik olarak disiplinler arası bir değerlendirmenin ve
3) Mesleki eğitim, istihdama teşvik ve gelir paketleri gibi etkinliklerin daha fazla sosyal
hizmet uygulamasıyla desteklenmesinde yarar vardır.
Aileye yönelik müdahalelerde etkili olabilmek için öncelikle ailenin bulunduğu
yerden başlamak, güçler perspektifinden bakmak, hizmet sunumunda esnek olmak,
ilişkiyi etik ve saygılı bir biçimde başlatmak ve sonlandırmak, aileye yeni bir bakış
açısıyla yaklaşmak, güven aşılamak, sorunlar üzerinde bir ortak gibi çalışmak, ev
ödevlerinizi yapmak, negatif imajlardan kaçınmak, her bir ailenin kendine özgü
olduğunu akılda tutmak gerekmektedir.
Yoksul ailelerin tedavisi karmaşık bir süreçtir. Ailenin sorun çözme yeteneğinin
işlemesi ve bunun artırılması üzerinde çalışılır. Sosyal hizmet uzmanının yaklaşımı tüm
aileye yönelik olmalıdır. Sosyal hizmet uzmanıailenin maddi gereksinimlerinin yanı sıra
duygusal gereksinimlerinin de karşılanması için çaba gösterir. Ev ziyaretleri, üyelerle
birlikte çeşitli aktivitelere katılma ve konuşma çok yararlıdır. Sosyal hizmet uzmanı
anne‐baba (ebeveyn) alt sistemini güçlendirirken karı‐koca (eş) alt sistemini de
destekler ve güçlendirir. İletişim kalıplarını değiştirir, aile üyeleri arasında dayanışma ve
bütünleşme sağlar. Aile üyeleri toplumsal olarak soyutlanmış olduğu için uzman bir
köprü rolünü üstlenir. SHU geniş aile ile çalışır, ailenin toplumsal kaynaklara ulaşmasını
sağlar, kaynaklar ile aileyi bağlantılandırır.
Yoksul aileler genellikle “ulaşılması zor” olarak da nitelendirilmektedir. Yoksul
aileleri açıklamak için kullanılan “ulaşılması zor” terimi aile sisteminin dış sistemlerle
etkileşiminin sınırlı olduğu anlamına gelmektedir. Burada yapılması gereken, aile
sisteminin dışardan gelen etkilere tepki verebilmesi için uygun yolların bulunmasıdır.
Sosyal hizmet uzmanıvar olan sorunun aileye ait olduğunu belirtmeli ve ailenin
gereksinimlerini saptamalıdır.
Ailedeki negatif tutumların azalabileceğini, toleransın artabileceğini, ailede saygı ve
güveninin oluşabileceğini çeşitli yazarlar ifade etmektedirler. Bu nedenle yapılacak
olan müdahale sürecinde;
1. Maddi gereksinimler birinci planda olmalıdır.
2. Kurumda çalışmaktan çok aile ile ev ortamında çalışmak daha yararlıdır.
3. Ailenin gereksinimlerinin farkında olması yönünde çalışma yapılmalıdır.
4. Ailelerle birlikte aktivitelere katılma, onlarla bütünleşme gereklidir.
Özellikle yoksul ailelerle sosyal hizmet çalışmalarında dikkate alınması gereken
önemli husus; ailenin temel gereksinimlerinin karşılanmasında güçlükleri ortadan
kaldırmaktır. Yani yeme, içme ve barınma gibi temel gereksinimlerine erişmede güçlük
yaşıyorsa birey ya da aile öncelikle bunların temin edilmesi ve daha sonra birey ya da
ailelerin güçlendirme yöntemi, sistem ve eko‐sistem yaklaşımları gibi temel sosyal
hizmet yaklaşımlarıyla sosyal hizmetin planlı değişim sürecine başlamak gerekir.
Bunu yaparken sosyal hizmet uzmanlarının aileyi ya da bireyi içinde yaşadığı
çevrede ziyaret etmesi mesleki müdahalenin önemli bir parçasıdır.
Yoksul ailelerle çalışmada ev ziyaretleri büyük önem taşır. Ev ziyaretlerinde sosyal
hizmet uzmanları aile üyelerine çeşitli aktiviteler sunabilir ve böylece aile işlevleri daha
kolay anlaşılır.
Yoksulluk ve Sosyal Hizmet 13. Ünite
29 Ekim 2013 Salı 10:33
14.ÜNİTE ÖZET
YOKSULLUK VE SOSYAL HİZMET MÜDAHALESİ II
GÜÇLENDİRME YAKLAŞIMI VE YOKSULLUK
Sosyal hizmet disiplininde mesleki çalışmalara bir çerçeve sağlamak amacında
olan pek çok yaklaşım bulunmaktadır. Bu yaklaşımlardan bazıları varoluşcu
yaklaşım, davranışcı yaklaşım, rasyonel yaklaşım, gerçekçi yaklaşım, sorun çözme
yaklaşımı, krize müdahale yaklaşımı, sistem ve ekolojik yaklaşım, fonksiyonel
yaklaşım, psiko‐sosyal yaklaşım, aile tedavisi yaklaşımı, görev merkezli yaklaşım ve
radikal yaklaşım olarak sıralanabilir.
Güçlendirme, bireylerin yaşam koşullarını geliştirmek için bireyler harekete
geçirebilir düşüncesiyle kişisel güç, kişiler arası güç ya da politik gücü artırma
sürecidir. Güçlendirme kuram ve uygulamasının toplum organizasyonu yöntemleri,
yetişkin eğitimi teknikleri, feminist kuram ve politik psikolojide kökleri vardır.
Özellikle sosyal hizmet uygulamasında öndeğerlendirmede müracaatçının
içinde bulunduğu yaşamı, sosyal çevreyi, etkileşimde olduğu tüm sistemleri ele
alırken güçlendirme yöntemiyle yapılmasında yarar vardır. Değerlendirme
sürecinde sosyal hizmet uzmanlarının müracaatçıların güçlerini dikkate alması son
derece önemlidir. Müracaatçılarla çalışmada sosyal hizmet uzmanı, müracaatçıların
güçlerine ve kaynaklarına odaklanarak kendi zorluklarının üstesinden gelmelerine
yardımcı olur. Müracaatçının güçlerini etkili biçimde harekete geçirmek için sosyal
hizmet uzmanları öncelikle bu güçleri tanımlamalıdır.
Güçlendirme yaklaşımının temel amacı sosyal adaleti gerçekleştirmektir. Bu
amaca ulaşmada sosyal hizmet uzmanları, birlikte çalıştıkları müracaatçıların
yaşamlarında birer “nesne” değil birer “özne” olmalarını hedeflemelidir.
Sosyal adaleti amaçlayan bu yaklaşımın en önemli özelliklerinden biri de kişisel
ve politik bağlantılar hakkında “eleştirel bilinci” geliştirmektir. Güçlendirme
yaklaşımı ile birlikte ele alınan savunuculuk müracaatçıların bakış açısı ve
gereksinimlerini tartışmak anlamına gelir. Güçlendirme yaklaşımında, bireyin
geleceği üzerinde kontrol (yaşam denetimi) ve belirleme gücü olduğu kabul
edildiğinden, bu gücün kullanılmasıyla bireyin kendini iyi hissetmesi
sağlanmaktadır.
Çağdaş sosyal hizmet uygulamasında vurgu, özellikle müracaatçıların baş etme
mekanizmalarını kolaylaştırmak ve sorunlarının çözümü için güçlü yanlarını ortaya
koymak üzerindedir. Sosyal hizmet mesleğinde amaç, sosyal adaleti
gerçekleştirmek ve toplumsal katılım ile sosyal refahı en üst düzeye çıkarmaktır.
Böylesi bir ele alış sosyal hizmette üç temel özelliği gündeme getirmektedir.
Bunlar; güçler bakış açısı, güçlendirme ve savunuculuktur. Güçlendirme
yaklaşımının bilinçlendirme, radikal ve politik savunuculuk etkinlikleri ile birlikte
kullanılması da önerilmektedir.
Güçlendirme yaklaşımında ön plana çıkan ilkeler şunlardır:
Müracaatçının güçlü yanları olduğu kabul edilmelidir.
Müracaatçının motivasyonunun ve güçlü yanlarının beslenmesi ve
desteklenmesi önemlidir.
Sosyal hizmet uzmanı, müracaatçı ile iş birliğine dayalı bir ilişki kurmalıdır.
Her çevre kullanılabilecek kaynaklar barındırır.
Müracaatçının kurban olduğu düşüncesinden uzaklaşılmalıdır.
Güçlendirici sosyal hizmet süreci için geliştirilen model ele alınacak olursa; bu
model doğrudan yoksul kesimler için de uygulanabilir.
Müracaatçının güç kazanmayıistediği yaşam alanlarını belirlemek,
Sosyal hizmet uzmanlarının bu belirlenmiş yaşam alanlarda müracaatçılarla
birlikte çalışmasını sağlamak,
Sosyal hizmet uzmanı veya kuruluş tarafından verilecek desteklerin
tanımlanmasını gerçekleştirmek,
Sosyal hizmet uzmanının becerilerini tanımlamak gereklidir. Sosyal hizmet
uzmanının becerileri ise dinleme, empati, savunuculuk, saygı, danışmanlık, hizmeti
kullananların katılımını sağlamak, müzakere, uzlaştırma ve barıştırmadır.
Güçlendirme yaklaşımında, insanların kendilerini değiştirmek yerine politik ve
sosyal kurumlarda yapısal değişiklikler yaparak engellerle başedileceğine vurgu
yapılmaktadır. Güçlendirme yaklaşımını odak alan sosyal hizmet uzmanları
uygulamada eko‐sistem bakış açısı ve güçler oryantasyonunu temel almaktadır.
Güçlendirme yaklaşımında dikkat edilmesi gereken konulardan biri sosyal değişim,
bir diğeri de çalışmaların müracaatçılar için değil, müracaatçılarla birlikte iş birliği
ve ortaklık kurularak gerçekleştirilmesidir.
Müracaatçının güçlü yönlerinin temeli; sosyal hizmet uygulamasının yapısını,
sosyal hizmet bakış açısını ve müracaatçıya sağlanan hizmetleri kapsar. Güçlü
yanlarla donanan uzman, müracaatçının yeteneklerini üzerine alır ve müracaatçı
sisteminin güçlü yanlarını tanır.
Uzmanlar müracaatçıların bilişsel, duygusal, fiziksel ve kültürel niteliklerini
belirleyerek güçlü yönlerini açığa çıkarabilirler. Zekâ, sorun çözme becerileri ve
yaratıcılık önemli bilişsel kaynaklardır. Duygusal açıdan güçlü yönler, olumlu değer
verme, duygularını belirleme, ifade etme ve duyarlılığı kapsamaktadır. Özel fiziksel
beceriler, atletik beceriler, tahammül ve sağlıklı bir yaşam bireyin işlevselliğine
yarar sağlayan fiziksel nitelikleridir. Birinin kültürel kimliği kişinin olumlu kendilik
duyguları için yardım edici onur kaynağı olabilmektedir. Her bir güçlü yön,
bireylerin kişiler arası etkileşiminin başarılı olmasını sağlar. Kişiler arası güçlü
yönler, bireylerin doğal destek ilişkilerinde mevcuttur. Onlar, yakın aile ilişkileri ve
geniş aile desteği ile olan ilişkilerini içermektedir. Arkadaşlar, komşular, işverenler,
öğretmenler, bakanlar, dinsel liderlerin hepsi bireylerin iyilik hâli için önemli
kaynakları sağlayabilirler. İyi iletişim becerileri, sıcaklık, güvenilirlik ve saygı gibi
sosyal birleşmeyi yapılandırıcı bireysel yetenekler, başarılı kişiler arası ilişkiler için
önemli güçlü yönlerdir. Toplumla bağlantılar, kurumsal ve yaratıcı kaynaklar da
güçlü yönlerin kaynakları olabilir. İnsanlar kaynakların farkına vardıklarında, onlara
yaklaşmak için ayrıcalıklara, toplumun beklentilerinden yararlanmak için haklara
olduklarında; çevreyle üretici bağlantıların yapılandırılması için ‐bireysel işlevsellik
için önemli bir kaynaktır‐ iyi bir durum alırlar. Tüm bu olumlu konular bireylerin
hareket etmesi için motivasyon sağlayabilir. Bütün insan sistemleri ‐bireyler,
aileler, gruplar, örgütler ve topluluklar‐yaşamınıdevam ettirmek, gelişmek ve
değişmek için iç kaynaklara ve çevresel olanaklara bağlıdır. Mikro, mezo ve makro
sistemler arasındaki karşılıklı bağlılık, fırsatları genişletmek ve sosyal değişim için
çalışmada gerekli sosyal hizmet uzmanlarına birçok müdahale seçeneği verir.
Sonuç olarak; güçlendirme yaklaşımı doğrultusunda sosyal hizmet
uygulamalarında oldukça geniş bir perspektiften müracaatçı sistemi, sosyal yapılar,
toplumsal sistemler, bireylerin çevresiyle olan etkileşim odakları, toplumsal
kaynaklar değerlendirilir.
Çağdaş sosyal hizmet mesleğindeki anlayış ve felsefe; katılımcı, demokratik
değer ve ilkelere önem ve öncelik vermekte, kişilerin güçlü yönlerinden hareketle
bir sorun odağına yönelik çözümler geliştirmektedir. Bu bağlamda yoksulluk sorunu
ile yaşam mücadelesi vermeye çalışan yoksul kadın, engelli, çocuk, yaşlı vs. ile
çalışırken bu perspektiften yararlanmak olanaklı olabilir. Böylece yoksul kesimlerin
kendi yapısından gelen güçlü yanlarını ortaya çıkarmak, kendi kendine yeter hâle
getirmek ve en önemlisi yaşamınıdaha onurlu ve insanca hatta “yoksulluğu insanca
yaşaması yönünde sosyal hizmet uygulamaları yapılabilir. Bireyin kendi yaşamı
üzerinde karar verme, yaşamını kontrol etme, benlik saygısını güçlendirme ve kendi
yapabilirliğini anlaması açısından güçlendirme yaklaşımı yoksulluk ve sosyal hizmet
müdahalesinde olması gereken önemli bir boyuttur.
KADIN YOKSULLUĞU VE SOSYAL HİZMET MÜDAHALESİ
Sosyal hizmet müdahalesinde önemli olan nokta kadının içinde bulunduğu
baskıcı durumun ve elbette engellendiğinin farkında olmasını sağlamaktır.
Yoksulluğun kadınlaştığı günümüzde, kadına yeteri kadar iş olanakları sağlamak,
kadının çalışma yaşamına hazırlanması ve gereken sosyal politikalara zemin
hazırlamak makro uygulamalar açısından önemlidir. Kadının güçlendirilmesi sadece
kadına yönelik sosyal hizmet uygulamalarıyla olmaz aynı zamanda kadının yaşadığı
sosyal çevrenin de sosyal hizmet müdahalesine dahil edilmesi gerekir. Kadın için
destekleyici bir ortam, çocuklarının bakımının sağlanmasıiçin ek kaynakların
verilmesi gibi uygulamalar sosyal hizmet müdahalesidir. Yoksul kadınlarla ilgili
sosyal hizmet bağlamında yapılabilecekler şöyle sıralanabilir:
Kadınlar için yararlı olabilecek, kadını destekleyebilecek ve gelir getirebilecek iş
olanaklarını yaratmak. Bu nedenle iş danışmanlığı adı altında yapılacaklar;
kadınlara uygun iş seçeneklerinin neler olduğunu araştırmak, ve bunun için uygun
düzenlemelerin yapılması, müracaatçının yani kadınların enerjilerini doğru ve
sağlıklı yönetmeleri konusunda bireysel destek programları uygulamak vs.
Kadınlar için eğitimi olanaklı ve ulaşılabilir hâle getirmek ve kadınlara yönelik
işler için toplumda kaynak yaratmak: Kadınların eğitilmesi, eğitim hizmetlerinden
eşir bir şekilde yararlanması özellikle kırsal eksimde genç kızların bu konuda ne tür
güçlükler yaşadığının belirlenmesi, erken yaşta gerçekleşen evliliklerin önüne
geçilmesi, ekonomik güçlüklerden dolayı kız çocuklarını okula göndermeyen
ailelerin belirlenmesi, yatılı okullarla ve sosyal yardımlarla kız
çocuklarının/ailelerinin desteklemesi vs. çalışmalar yapılabilir.
Çalışan kadının çocuklarının mağdur edilmemesini sağlamak ve bu konuda
eğitici programlar düzenlemek: Böylece kadının bu konuda yükünü azaltmak.
Özellikle iş yaşamında olan kadınların ikili rol dediğimiz, özel kesim olan aile içi
rolleri ile çalışma yaşamından kaynaklanan rolleri arasında bir dengenin
yaratılması, kadını destekleyecek diğer toplusal kaynakların harekete geçirilmesine
(çocuk/engelli ve yaşlı bakımının ücretsiz ya da düşük ücretlerle gerçekleşmesi, ev
işlerinin basitleştirilmesi konusunda eğitimlerin düzenlenmesi, eş ile bu konularda
çalışmaların yapılması gibi) yönelik çalışmalar yapılabilir.
Olası bu sorunlar karşısında yapılabilecek sosyal hizmet müdahaleleri:
a. Çalışan kadınlar için çocuk bakımı sağlanabilir.
b. Çalışan kadınlar için esnek çalışma saatlerinin düzenlenebilmesi konusunda
kadınlar adına savunuculuk yapılabilir.
c. Ücret ve çeşitli yararlar hususunda tam zamanlı çalışanlarla eşit olabilecek ve
kadının bu konularda mağdur olmasını önleyecek şekilde işverenlere kadınların yarı
zamanlı çalışması konusunda öneriler yapmak olanaklı olabilir.
d. İşverenlere, çocukların bakımını sağlamak için kadınlara gerekli olan izni
sağlaması konusunda öneriler yapılabilir.
Özellikle kadın yoksulluğunun azaltılması ve engellenmesi hususunda makro
odaklı sosyal hizmet çalışmaları daha önem kazanmaktadır. Bu konuda alınacak ve
geliştirilecek olan önlemlerin daha etkili ve kalıcı olduğunu görmekteyiz. Örneğin
“Eşitlik İçin Yasal Düzenlemelerin Geliştirilmesi” bu anlamda yapılacak olan bir
diğer sosyal hizmet uygulamasıdır.
Eşitlik için yasal düzenlemelerin geliştirilmesi için üç unsur gereklidir. Bunlar
ayrımcılığa karşı yasal düzenlemeler, destekleyici eylem ve eşit değerdir:
Ayrımcılığa Karşı Yasal Düzenlemeler; Bu konuda kadınların özellikle ücret ve
istihdam konularında erkeklere göre eşit haklara sahip olması konularında
yapılabilecek yasal düzenlemeler akla gelmektedir. Bu nedenle kadının yararına
yönelik yasal gelişmeler sağlanabilir ve genelci sosyal hizmet uzmanı cinsiyete
dayalı adil politikalar ve olumlu yasal düzenlemeler sağlamada önemli bir rol
alabilir.
Destekleyici Eylem (Affirmative Action); Destekleyici eylem, kadınların ve
diğer dezavantajlıinsanların istihdamında, işte yükselmesinde ve diğer olanakları
elde etmesindeki eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik adımları içermektedir.
Destekleyici eylemi kadının yararına yönelik üç konuda kullanmak olanaklıdır:
Sosyal hizmet uzmanıherhangi bir sektörde kadın istihdam oranını izlemeli ve az
olan iş alanında kadın sayısını artırıcı faaliyetlerde bulunmalıdır.
Sosyal hizmet uzmanlarınca kadınların daha az temsil edildiği alanları
belirlemeli, bu alanlarda gelişme sağlamak için araçlar oluşturmalı ve bunları
izlemelidir. Son olarak ayrımcı politika ve uygulamaları ortadan kaldırmaya yönelik
çalışmalar yapabilir. Örneğin sosyal hizmet uzmanlığı için verilen bir iş ilanında
“Uzman erkek olmalıdır.” ifadesi destekleyici eylem ilkesine aykırıdır. Sosyal hizmet
uzmanı bunu düzeltecek çalışmalara girişebilir.
Eşit değer; Eşit değer ilkesi beceri, çaba ve sorumluluk gerektiren benzer iş
koşullarında çalışan kadın ve erkeklerin eşit ücret alması konusunda bir çağrı olarak
tanımlanabilir. Örneğin her ikisinin yaptığı iş, benzer eğitim ve deneyim düzeyi
gerektirmiş olmasına karşın erkek kadından daha fazla kazanabilir. Eşit değer sosyal
hizmet müdahalesinde gittikçe artan ücret ayrımcılığının dengelenmesinde bir
temel oluşturmak için kullanılmaktadır.
FEMİNİST SOSYAL HİZMET UYGULAMASI VE KADIN YOKSULLUĞU
Feminizm politik, ekonomik ve sosyal alanlarda cinsler arası eşitlik teorisi ve ek
olarak kadınların haklarını korumaya yönelik organizasyonları içine alan bir
kavramdır. Burada önemli olan ilk konu eşitlik kavramıdır. Feminizm erkeklerle
kadınların aynı hak, fırsat ve seçimlere sahip olması gerektiğini vurgular. Kadın ve
erkek hakları cinsiyet açısından göz ardı edilmemelidir.
Feminist sosyal hizmet uygulamasıcinsiyetçiliğe meydan okuyan alternatif ve
yeni bir uygulama türü olarak belirmiştir. Kadın deneyimini analizinde başlangıç
noktasıolarak alan feminist sosyal hizmet uygulaması, kadınların deneyimledikleri
sorunları etkileyen yapısal nedenlere dikkat çeker ve kadınların bu sorunlara
meydan okumasını sağlamaya çalışır.
Feminist sosyal hizmet uygulamaları; sosyal hizmette cinsiyet ayrımcılığının yol
açtığı duygusal ve sosyal sorunların üstesinden gelinmesinde bireylere ve
toplumlara yardım etmek üzere geliştirilmiş, feminist bir yönelimi olan değer,
beceri ve bilgi bütünlüğüdür.
Feminist sosyal hizmet uygulamasınıbiçimlendiren temel ilkeler şunlardır:
 Kadınların farklılıklarını tanımak,
 Kadınların güçlü yönlerini değerli kılmak,
 Farklı kadın grupları arasında farklılığın eşitsiz güç ilişkileri için bir temel olmasını
önleme konusunda ayrıcalıkları ortadan kaldırmak,
 Yaşamlarının tüm boyutlarında kadınların kendi kararlarını verebilmede aktif
olduğunu göz önünde tutmak,
 Birey olarak kadınların sosyal koşullar içindeki yerin belirleme ve birey ve
kolektif birim arasındaki karşılıklı bağlantıyı onaylamak,
 Kadınlara, kendi ihtiyaç ve sorunlarına buldukları çözümleri ifade edecekleri bir
alan sağlamak,
 “Kişisel olan politiktir” ilkesini uygulamanın makro, mezo ve mikro düzeylerinde
kabul etmek,
 Bireysel güçlük ve sıkıntıları genel konular olarak yeniden tanımlamak,
 Kadınların ihtiyaçlarını yaşamlarının her alanında diğerleriyle etkileşimlerde
bulunan diğer tüm insanlar gibi ele almak,
 İnsan ilişiklerinin bağımsız doğasını teşhis etmek ve bunun birey ya da grup
düzeyinde neye yol açtığı ve nasıl gerçekleştiğini kavramak,
 Kadınların bireysel problemlerinin sosyal nedenleri olduğunu teşhis etmek ve
her müdahalede bu iki düzeyi ele almak,
 Bireysel anlamda yaşanan sorunlara yönelik ortak çözümler bulmaya çalışmaktır.
Feminist yaklaşımda:
1. Müracaatçının sorunları sosyo‐politik açılardan değerlendirilir.
2. Müracaatçılar geleneksel cinsiyet rollerinden kendilerini sıyırmaları konusunda
cesaretlendirilir. Müracaatçıların seçim yapmak, görev üstlenmek ve başarmasıiçin
desteklenmesi gerekir. Görev ve amaçlar kadını sınırlamamalıdır.
3. Müdahale, müracaatçının güçlerini ve kimliğini artırmayı, pekiştirmeyi odak
almalıdır. Kadınların kendi gereksinimlerini karşılayabilmeleri, kontrol gücünü
geliştirebilmeleri ve yeteneklerini ortaya koyabilmeleri için güçlendirilmeleri
gerekir.
4. Kadınlar başkalarından çok da etkilenmeden kendi bağımsız kimliklerini
geliştirmek için cesaretlendirilmelidir. Diğer bir deyişle kadınların kimlikleri birlikte
oldukları ya da evli oldukları insana bağlı olarak gelişmemelidir. Kimliklerinin kendi
tercihleri, kendi güç, başarı ve bireysellikleri ile sağlanmasına çalışılmalıdır.
5. Toplumda ezilen, aşağılanan kadınlar diğer kadınları daha önemli ve değerli
sanabilir. Ancak tüm kadınlar değerlidir. Feminist yaklaşım, kadınların değerli
olduğunu vurgular. Sosyal hizmet uzmanı müracaatçısının diğer insanlarla
ilişkilerini artırma yönünde çalışma yapmalıdır. Böylece kadınlar birbirine duygusal
destek sağlama, ortak problemlerini keşfetmede başarılı olabilir.
6. Feminist yaklaşım farklılıklar üzerinde durmaktadır.
7. Müracaatçı ve uygulayıcı arasında eşit kişisel güç vardır. Bu eşit ilişki
müracaatçının kendi gücünü ortaya koymada oldukça yararlıdır
Feminist yaklaşımla mikro uygulamada kadınlarla çalışmada amaç, kadınların iç
dünyasınıve kişisel güçlerini anlamaktır. Mikro odaklı çalışmalar ile kadınların
kendilerini daha değerli hissetmeleri konusunda çalışmalar yapılabilir.
Feminist yaklaşımı temel alan mezo uygulamalarda kadının çevresi ile olan
ilişkiler konu edinir. Bu bakış açısı kadının hem kişisel hem de çevre ile olan
etkileşimine yönelik uygulamaları kapsamaktadır. “Eğer kadının kendisine olan
saygısı düşük ve kadın saldırgan ise çevresi ile olan ilişkileri nasıldır?” sorusunun
cevabı aranır.
Feminist temelli makro uygulamalar, kadınlara zarar veren sosyal, siyasal
yapıları konu edinir.
Feminist sosyal hizmet uzmanının çalışma ilkeleri:
 Müracaatçı‐sosyal hizmet uzmanı ilişkisi eşitlikçidir. Yardım eden kişi uzman ya
da otorite figürü değil partner ya da müracaatçının meslektaşı gibi görülür.
 Müracaatçının kaygı sorunları sosyo‐politik açılardan ele alınabilir,
 Müracaatçının yaşamındaki güç ilişkilerinin değerlendirilmesi bir anlam ifade
eder.
 Yardım edici, ilişkili kişisel deneyimlerini paylaşma konusunda isteklidir.
 Yardım etme süreci güçlendirme ve cinsiyetçilik, cinsiyet‐rolü kalıp yargıları,
cinsiyet ayrımcılığı, kadınlara yönelik tutumları etkileyen sosyal ve tarihsel
faktörleri içermektedir.
 Müracaatçının yardım sürecinde aktif bir katılımcı olması beklenir.
 Kadınların sosyal ağ ve desteklerini yaratmak gerekir.
Feminist sosyal hizmet uygulamalarında;
gerçeği bütüncül olarak ele almak, gücü eylemde bulunmak üzere yeniden
kavramsallaştırmak,
ataerkilliği sona erdirmek,
dayanışmanın önemi,
bilinç yükseltme çalışmalarının kullanımını güçlendirmek için çalışmak gerekir.
Son olarak sosyal hizmet uygulamalarında kadının güçlendirilmesiyle ilgili iki
noktaya dikkat edilmelidir: Bunlar:
1. Kadının benliğine yabancılaşması: Bu kavram yoğunlukla feminist kuramcılar
tarafından kullanılmaktadır. Kendi benliğine yabancılaşma ve egonun zayıflaması
durumuna özellikle travmatik açıdan şiddete maruz kalan kadınlarda rastlamak
olanaklıdır.
2. Kadının ikili bağlanma durumu: Burada özellikle çelişkiler söz konusudur. Kadının
kendi varlığını kanıtlaması, göstermesi ve böylece kendilik değerinin artması ile
kadına toplum içinde verilen ve kadından beklenen geleneksel rollerin kıskacında
kalan kadının durumu ikili bağlanma olarak ifade edilmektedir.
Yoksulluk ve Sosyal Hizmet 14.Ünite
29 Ekim 2013 Salı 10:39

AÇIKÖĞRETİM GÜZ DÖNEMİ DÖNEM SONU SINAVI
14 - 15 Ocak 2017

Üye OlŞifremi Unuttum

HAKKIMIZDA
alonot.com; kullanıcılarımızın KPSS & YGS-LYS & ALES & AÖF & YDS gibi sınavlara hazırlanmaları için hem ders notlarına, hem test pratiklere kolayca ulaşıp zaman kaybetmeden en üst düzeyde yarar sağlayabilmeleri amacıyla hizmet vermektedir. Ayrıca Mevzuat&İçtihat&Tezler&Makaleler ve diğer herşeyde! kapsamlı arama yapılabilmesi, aranılan konu ve kavramlara kolayca ulaşılabilmesi ve sonuçlar içerisinde hızla gezilebilmesi amacıyla kurulmuştur. Zamanla öğrencilerin ve kullanıcıların ilgisiyle büyüyen alonot.com sizlerin ilgisiyle ve daha zengin içerikle yayın hayatına devam edecektir. Faydalı olması dileğiyle...
GİZLİLİK POLİTİKASI
alonot.com sitesinde yayınlanan tüm içerik telif yasaları kapsamında koruma altındadır. Site içeriğinin ticari amaçlı ve izinsiz olarak kopyalanması ve kullanılması yasaktır. Ancak, ticari amaçlı olmamak ve link verilmek koşuluyla site içeriğinin kopyalanması ve kullanılması serbesttir. 5846 sayılı kanunun 25. maddesinin ek 4. maddesine göre telif hakkı ihlal edilen öncelikle üç gün içinde ihlalin durdulmasını istemek zorundadır. İçerik sahibinin veya yasal temsilcisinin istekte bulunması halinde, kendisine ait içerik veya dökümanların sitemizden 24 saat içinde yayından kaldırılmasını garantilemekteyiz. Yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur. alonot.com hiçbir bildirim yapmadan, herhangi bir zaman değişikliğe gidebilir, bu sitedeki bilgilerden kaynaklı hataların hiçbirinden sorumlu değildir.
Site Yönetimi.
İletişim: alonot.com@alonot.com & alonot.com@gmail.com
Kategoriler
SOLDA SABİT REKLAM