Afet Kültürü Ders Notları

aof-ders-notlari
  • Ana Çizgileri İle Litosfer

Litosfer, yerin katı kısmına karşılık gelen Taş Küre olarak bilinen kayaçlardan müteşekkil kısmıdır. Bu katı kısım esasında Yer’in kabuğu olup inorganik bir yapıda ve minerallerden dolayısıyla onlardan müteşekkil kayaçlardan oluşmaktadır. Yerkabuğu tek bir parça değil çok sayıdaki parça ve plakadan oluşmaktadır. Bu plakalar ise farklı yoğunlukta, sertlikte, kalınlıkta, büyüklükte ve ağırlıktadır. Yine plakalar iç ve dış etmen ve süreçlerin etkisi altındadırlar. Bu dinamik yerkabuğu aynı zamanda insanların hayatlarını sürdürdüğü, yerleşmelerin üzerinde kurulu olduğu, tarım ve diğer faaliyetlerin yürütüldüğü saha olması bakımından dikkate değerdir. Litosfer yaklaşık 70-90 km. kalınlığa kadar erişen bir taş kabuktur fakat yerkabuğu’nun kalınlığı her yerde aynı değildir. Yer kabuğu karalarda daha kalın (30-40 km), Tibet Platosu’nda ve Himalaya’larda 70-90 km, deniz ve okyanus tabanlarında ise daha ince (5-12 km) olup ortalama kalınlığı ise 30-35 kilometre kadardır

Kimyasal bileşimi ve yoğunluğu birbirinden farklı iki kısımdan meydana gelir. Bunlar Kıtasal ve Okyanusal Yerkabuk’larıdır. Kıtasal Yerkabuğu’nda Silisyum ve Alüminyum ağırlıklı olarak bulunur, Granit bileşimindeki kayaçlardan oluşması nedeniyle Granitik Yerkabuğu olarak da bilinir. Okyanusal Yerkabuğu ise Silisyum ve Magnezyum bakımından zengindir. Bazalt bileşimindeki kayaçlardan oluştuğu için Bazaltik Yerkabuğu olarak da bilinir. Granitik Yerkabuğu’nda Silisyum ve Alüminyum elementleri hâkimdir. Bu nedenle daha hafiftir; yoğunluğu 2,7-2,8 g/cm3 arasındadır. Yerkabuğu’nun üst kısmını teşkil eder. Bazaltik Yerkabuğu’nda ise Silisyum ve Magnezyum hâkimdir. Dolayısıyla Granitik Kabuk’tan daha ağırdır; yoğunluğu 3-3,5 g/cm3 arasında değişir. Granitik Yerkabuğu’nun altında ve okyanus tabanlarında yer alır. Bu nedenle Bazaltik Yerkabuğu’na “Okyanusal Kabuk” adı da verilir. Bu iki kısım bütün kıtaların altında bulunmaktadır. Buna karşılık okyanusların altında durum farklıdır. Burada Bazaltik Kabuk birkaç km kalınlıkta ince bir tabaka hâlinde uzanır. Buna karşılık Granitik Kabuk Büyük Okyanus tabanında olduğu gibi ya hiç yoktur ya da çok incedir. Yerkabuğunun altında magma ve çekirdek yer alır (Şekil 2). Manto, eriyik durumdaki kayaçlardan oluşan magmayı içerir. İçeriğinde ise büyük oranda Magnezyum ve Silisyum mineralleri bulunur. Yer Küre’nin hacim bakımından % 80’ine karşılık gelir. Yer’in merkezinde ise Çekirdek bulunur, İç ve Dış Çekirdek olmak üzere iki parçadan oluşur. Yerküre’nin merkezinde, katı hâldeki Nikel ve Demir’den oluşan İç Çekirdek yer alır. İç Çekirdek Dış Çekirdek tarafından çevrilidir. Diğer bir husus yerkabuğunun tek parça değil çok sayıdaki plakadan oluşmasıdır . Bunların bazıları aşağıdaki gibidir;

  • Avrasya levhası, • Pasifik levhası, • Avustralya levhası • Kuzey Amerika levhası • Güney Amerika levhası • Afrika levhası • Antartika levhası • Antiller levhası, • Flipinler levhası, • Kokoz levhası, • Nazka levhası.

Bu levhalar, Manto üzerinde yüzer konumda bulunurlar. Bu hareketlere bağlı olarak ise birbirinden uzaklaşırlar veya birbirlerine yaklaşırlar.

  • Yerkabuğunun Malzemesi; Mineraller ve Kayaçlar

Mineraller doğal koşullarda oluşmuş, katı, homojen, genellikle inorganik, oldukça düzenli atom diziliminde ve belirli bir kimyasal bileşime sahip yerkabuğundaki kayaçların yapı taşları olan bileşenlerdir. Kayaçlar su, gaz ve organik varlıkların dışında yerkabuğunu meydana getiren temel katı kısımlarıdır. Genellikle minerallerin bir araya gelmesi ile kayaçlar oluşmuştur. Ancak saf kalker, mermer, peridotit, piroksenit ve hornblendit gibi kayalar yalnız bir çeşit mineralden oluşmuşlardır ve bu bakımdan bir ayrıcalık oluştururlar. Dolayısıyla kayaçlar; ya aynı tür minerallerin birleşmesinden, ya farklı türde minerallerin bir araya gelmesinden ya da mineral ve kayaç parçacıklarının bir hamur içerisinde tutturulması ile oluşurlar. Kayaçlar, mineral yapılarına, kimyasal bileşenlerine, barındırdığı bileşenlerin dokularına ve oluşumuna neden olan etmenlere göre sınıflandırılmaktadır. Yerkabuğu’nu oluşturan 3 temel kayaç türü vardır. Bunlar; Magmatik, Tortul ve Metamorfik kayaçlardır. Magmatik kayaçlar, mantodan türeyen ve yerkabuğundan yukarıya doğru çıkan magmanın basınç ve sıcaklığın giderek azalması sonucu katılaşması ile oluşurlar. Bu nedenle Katılaşım kayaçları olarak ta bilinirler. Yer kabuğunun yaklaşık olarak % 65’ini oluştururlar. Kökenlerini magma teşkil ettiğinden bunlara magmatik kayaç veya kısaca magmatit ismi de verilir. Katılaşım kayaçları bir bakıma diğer bütün kayaçların kökenini oluşturur. Tortul ve metamorfik kayaları meydana getiren maddelerin büyük kısmı, katılaşım kayaçlarının aşınması, dış etkenler tarafından taşınarak çeşitli ortamlarda depo edilmeleri ve bazı değişikliklere uğramaları, yani madde dolaşımı neticesinde oluşurlar. Bu sebepten dolayıdır ki katılaşım kayaçlarına, ilksel, asli kayaçlar olarak bakılabilir. Katılaşım kayaçları, kökenlerini teşkil eden magmanın çeşitli kimyasal bileşimde olmasından ve değişik kristalleşme şartlarından dolayı çok çeşitli tipte olurlar. Bununla beraber katılaşım kayaçları doku ve kimyasal bileşim gibi özellikleri göz önünde tutularak bir takım gruplara ayrılmaktadır. Bunlar Granit, Siyenit, Diorit, Gabro, Ultrabazik (ultramafik) kayaçlar gruplarıdır.

Metamorfik kayaçlar, önceden mevcut herhangi bir kayacın ilk oluştuğu basınç ve sıcaklık koşullarından farklı basınç ve sıcaklık koşullarına maruz kalması durumunda bu yeni koşullara uyum sağlayabilmek için kayacın bünyesinde meydana gelen yapısal, dokusal ve minerolojik değişikliklere diğer bir ifade ile metamorfizmaya maruz kalması ile oluşmuştur. Tortul veya magma kökenli taşlar, yüksek basınç ve ısı altında, kısmen erimek ve yeniden katılaşmak suretiyle, kristalen bir hâle gelip, yerkabuğunun yaklaşık % 27’sini oluşturan metamorfik taşları meydana getirirler. Bu nedenle başkalaşım kayaçlar olarak ta isimlendirilirler. Metamorfik kayaçlar genellikle tekstürlerine göre adlandırılırlar. Bu kayaçları içlerindeki hâkim minerale göre adlandırmak da mümkündür. Metamorfik şist, arduvaz (kayağantaşı, sleyt), amfibolit, gnays, mermer, kuvarsit, milonit ilk akla gelen metamorfik kayaç türleridir.

Tortul kayaçlar, dış etmen ve süreçler tarafından yeryüzünün aşındırılması ve meydana gelen çeşitli büyüklükteki kırıntıların ve diğer çözülme ürünlerinin taşınarak çukur sahalarda biriktirilmesi ile oluşan tortul depoların ağırlık ve basınç altında sıkışması, pekişmesi, kimyasal bağlayıcılar vasıtasıyla çimentolanarak katılaşırarak diyajeneze uğraması ile meydana gelmişlerdir. Yeryüzünde çok görülen kayaçlardır. Sedimanların oluşumunda etkili fiziksel ve kimyasal süreçlerin gelişme alanı yeryüzüdür. Bu nedenle sedimanter kayaçlar kapladıkları alan bakımından yeryüzünde % 75 oranında temsil edilmekte, magmatik ve metamorfik kayaçlar ise yeryüzünde % 25 oranında bir alanı kaplamaktadırlar. Buna karşın tüm yerkabuğunun yapısında sedimentilerin payı ancak % 8 kadardır ve ortalama kalınlıkları da 1-2 kilometreden ibarettir. Sedimentitler birçok özellikleri ile magmatit ve metamorfitlerden ayrılır. Sedimentitlerin başlıca özelliklerinden biri, çok kez tabakalar hâlinde istiflenmiş olmalarıdır. Dolayısıyla tortul kayalar genellikle tabakalı olarak bulunurlar ve içerlerinde organizma kalıntıları (fosil) ihtiva ederler. Sedimanter kayaçlar kökenlerine ve oluşum ortamlarına göre üç gruba ayrılırlar. Bunlar;

  • Kırıntılı (Klastik, Detritik) sedimanter kayaçlar • Organik sedimanter kayaçlar • Kimyasal sedimanter kayaçlar

Yerkabuğunun bileşimine katılan bu kayaç grupları bir Kayaç Döngüsünün üyeleri olarak kabul edilebilirler. Bir Magmatik kayaç, sıcaklık ve basınç altında Metamorfik kayaca, Metamorfik bir kayaç ise sıcaklıkla eriyerek magmaya ardından da Magmatik kayaca, hem Magmatik kayaç, hem de Metamorfik kayaçlar da ayrışarak Tortul kayaca dönüşür. Örneğin, sedimanter kayaçlardan olan konglomera (çakıl taşı) çakıl boyutunda; kumtaşı, kum boyutunda; kil taşı ise kil boyu parça, tane veya kırıntılarının bir depolanma ortamına taşınarak birikmesi sonucu oluşmaktadır. Magmatik kayaçlardan olan granit, siyenit, bazalt, andezit gibi kayaçlar ise magmanın, yerkabuğunun çeşitli kesimlerinde ya da yeryüzünde katılaşması sonucu oluşurlar. Metamorfik kayaçlar ise, sedimanter ya da magmatik kökenli herhangi bir kayacın ilk oluştuğu basınç ve sıcaklık koşullarının değişimi ile ileri derecede deformasyona uğrayarak şekil, biçim ve mineralojik yapı bakımından bir başka kayaca dönüşümü ile oluşmaktadır. Örneğin bir sedimanter kayaç olan kireçtaşı, mermere; ya da bir magmatik kayaç olan granit, gnays’a dönüşebilir.

 Kayaçlar, litosfer afetlerinin oluşum ve gelişimlerinde rol oynayan önemli etmenlerden biridir. Onların fiziksel ve kimyasal özelliklerindeki farklılıklar erozyon, kütle hareketleri, deprem ve sıvılaşma üzerinde farklı etkiler meydana getirir. Çünkü bu özellikler, kayaçların, gerek aşındırma etmen ve süreçlerine karşı gerek se de iç etmen ve süreçlere karşı dayanıklı veya dayanıksız olmalarını tayin eder. Kayaçların diyaklazlarla veya zayıf direnç hatları ile kesilmiş olması çok önemli sonuçlar ortaya çıkarır. Kırık ve çatlaklar diyebileceğimiz kayaçlardaki diyaklazlar suyun derine doğru sokulmasını geniş ölçüde kolaylaştırır. Bazalt ve kalker gibi aslında sağlam olan kayaçların geçirimli olmaları, bunlar üzerinde çok görülen diyaklazların varlığı ile ilgilidir. Unsurları arasındaki bağ zaten kuvvetli olan bu gibi kayaçların yüzeysel aşınmaya karşı dirençleri, diyaklazların arttırdığı geçirimlilik sayesinde büsbütün fazlalaşır. Diyaklazlar, şistleşme ve tabakalaşma yüzeyleri zayıf direnç sahalarıdır. Bunlarla çok sıkı bir şekilde kesilen kayaların dirençleri azalır. Bu zayıf direnç sahaları boyunca daha etkin ve daha derin bir şekilde sokulan dış süreçler, özellikle kimyasal çözülme süreçleri oldukça kısa bir zaman sonra kayacın parçalanıp ayrışmasına neden olur. Genel olarak aşındırma faktörleri öncelikle zayıf direnç sahalarını izleyerek gelişir.

Bir kayacın hacim biriminde var olan boşlukların toplam hacminin, kayanın hacim birimine oranına boşluk oranı denir. Gözeneklilik (porozite) ise boşluk oranının hacim birimine boşluk oranının eklenmesiyle elde edilecek değere göre oranıdır. Dolayısıyla gözeneklilik her hangi bir kayaçta yer alan gözeneklerin hacminin kayacın toplam hacmine oranına eşittir. Porozite kayacı meydana getiren unsurların boyutlarına, şekillerine, bunların diziliş düzenine yani tekstürüne ve ayrıca, özellikle kumtaşı, kalker ve bazalt gibi kayaçlarda çok görülen diaklazların varlığına, bunların sıklığına ve genişliğine bağladır. Genel olarak unsurlar ne kadar ince ise porozite o oranda yüksektir. Porozite arttığı oranda aşındırma süreçlerine karşı direnci azalmış olur. Sızma, yamaçların şekillenmesi ve aşındırmanın şiddeti gibi birçok konularda çok önemli rol oynayan ve litolojik karaktere sıkıca bağlı olan bir özelliktir. Bir katsayı ile açıklanır ve Darcy formülüne göre hesaplanır, Geçirimlilik veya sızma hızı geçirimlilik katsayısı ile hidrolik gradyanının çarpımına eşittir. Geçirimlilik katsayısının değeri kayacı meydana gtiren unsurların boyutlarına, biçimine, mineral bileşimlerine ve ayrıca suyun viskozitesine etkiyen sıcaklık, yoğunluk, tuzluluk gibi özelliklerine bağlıdır. Genel olarak geçirimlilik porozite ile ilgilidir. Geçirimliliğin fazla olması için, porozitenin de yüksek olması gerekir, fakat porozite oranı yüksek olan her kayaç mutlaka fazla geçirimli değildir. Taneleri nem alınca gözenekler hızla kapanır. Bu nedenden killi kayalar, yüksek gözeneklilik oranına rağmen, geçirimsizdirler. Bu durum killi kayaçlardan yapılmış arazinin şekillenmesi bakımından önemli rol oynar ve buralarda karakteristik şekillerin meydana gelmesine yol açar. Bu gibi sahalarda vadi şebekesi daha sık yamaç profili genellikle konkavdır. Buna karşılık konglomeralar, çakıllar, kumlar ve kum taşlarında gözeneklerin hacmi daha büyük olduğundan, bu gibi maddelerden yapılmış depolar, daha düşük olan porozitelerine rağmen, çok geçirimlidirler. Diyaklazlı kalkerler, bazaltlar, kumtaşları da çok geçirimlidir. Bunlardan yapılmış sahalarda çizgisel ve yüzeysel aşınma özellikle yamaç işlenmesi güçleşir. Akarsu şebekesi daha zayıf, vadi yamaçları dik ve genellikle dış bükeydir.

Kayaçların plastisite, likidite ve tiksotropi özellikleri bazı önemli litsofer afetlerinin meydana gelişini ve yayılış biçimini açıklamaya yarar. Bir kuvvet karşısında şekil değiştiren, fakat kuvvet ortadan kalktığı zaman tekrar eski hâlini alan cisimlere esnek denir. Buna karşılık şekil değişikliği kuvvetin etkisi ortadan kalktığı zaman da davam ediyorsa, o hâlde plastisitiden bahsedilir. Örneğin kauçuk esnek, nemli kil plastiktir. Kile çok daha fazla su eklenirse, belli bir ölçüden sonra su artık kil tarafından emilir fakat kil taneleri arasında dolaşır ve bu durumdaki kil akıcı bir hâl alır. Aynı maddenin kendi ağırlığı altında parçalanmadan akmaya haşlaması için açıklanan ölçüsüne de likidite sınırı adı verilir. Bu sınıra erişmiş bir maddede açılan çatlaklar veya yarıklar, düzgün darbeler veya sarsıntılarla kendiliğinden kapanır. Killerin plastisite sınırı genellikle % 13-30 arasındadır. Bu bakımdan çeşitli kil minerallerinin gösterdikleri değerler birbirine daha yakındır. Oysa killerin likidite sınırları arasında büyük fark vardır. Örneğin, kaolinitin likidite sınırı % 30-70 arasında olduğu hâlde, montmorillonitin egemen olduğu bentonit türü kilde bu sınır % 700 dür. Marnlar, kumlar, miller, çakıl depoları ve çeşitli topraklar içinde hemen daima önemli değerde kil bulunur. Bu nedenden bunların plastisite ve likidite bakımından davranışları üzerinde kil değeri ve kil mineralinin türü rol oynar. Yukarıdaki verilere göre, kaolin grubundan killer veya bunların bulunduğu klastik depolarda kütle hareketlerinin meydana gelmesi, montmorillonit killerine oranla daha kolay ve daha olasıdır. Çünkü kaolinit likidite sınırına çok daha az miktarda su ile erişir. Killi gevşek depolara daha fazla su eklendiği zaman bunlar bir süre sonra likidite sınırını aşarlar Buna rağmen bazı hâllerde depo katılığını korur ve akışa geçmez, fakat bu durumdaki depo bir darbe veya sarsıntıya uğradığı zaman, aniden sıvı hâline geçerek yamaçtan aşağıya harekete başlar ki buna tiksotropi denir. Tiksotropi, birkaç dakika sonra sona erer ve kütle yeniden katılaşır. Sismik veya volkanik sarsıntılar, yeraltı suyu seviyesinde taşkınlar veya şiddetli yağışlardan sonra meydana gelen ani değişikliklerin neden olduğu basınç değişiklikleri tiksotropiye neden olan farklı etkenlerdir. Bunun sonucunda da yamaçlarda heyelanlar, toprak kaymaları, göçmeler, çamur akıntıları meydana gelir. Maddenin yeniden katılaşması da belli bir su değerine bağlıdır. Killi maddeler ne kadar çoksa, hareket hâlindeki kütlenin katılaşma süresi o kadar gecikir.

Kayaçların uğradıkları mekanik çözülme olayları bunların sıcaklık değişiklikleri sunucunda genişleme ve büzülmeleri ile çok yakından ilgilidir.

Kayaçların kopma direnci ve kohezyon özellikleri, aşınmaya karşı dirençleri ile yamaç şekilleri ve kütle hareketleri bakımından önemlidir. Kopma direnci, kayacın bulunduğu basınca bağlıdır. Değeri ise kayaç cinsine ve suyun varlığına bağlıdır. Kohezyon ise aynı cins moleküllerin arasındaki çekim kuvvetine denir. Kohezyon sıvı ve katı maddelerde görülür. Bu maddelerin moleküllerindeki pozitif ve negatif yükler arasında oluşur. Bağların ömrü saniyenin trilyonda biri kadardır; ancak komşu moleküller arasında sürekli yeni bağ kurulur ve bu da bileşiği bir arada tutar. Kum, çakıl, toprak yamaç döküntüsü gibi gevşek maddelerden meydana gelen birikme şekillerinin bir yamaç üzerinde kaymadan, yuvarlanmadan durabildikleri en büyük açıya denge açısı denir. Bu açının değeri heyelanlar, toprak kaymaları gibi çeşitli kütle hareketlerinin meydana gelişi, birikinti konisi, yamaç döküntüsü, kumullar gibi faktörlerin eğim özellikleri üzerinde önemli rol oynar. Denge açısı, gevşek depoyu oluşturan malzemenin litolojik karakterine bağlıdır. Sürtünme, unsurların yüzey şekilleri ile ilgilidir; yüzey şekilleri de kayaç yapısına bağlıdır. Genellikle yassı parçalar sağlayan kayalara ait unsurlardan oluşan depoların denge açısı daha küçüktür. Unsurların ıslak veya kuru olmasına göre sürtünme değeri değişeceğinden deponun nem durumuna göre denge açısı da değişir. Islak maddelerde denge açısı daha küçüktür. Bu kurallar heyelan olasılığının saptanması, heyelanların önlenmesi ve meydana gelmiş olanların kontrol altına alınması gibi uygulamalar bakımından büyük bir değer taşır. 1.1.2. Yerkabuğunun Görünüşü Yerin kendisine mahsus Geoid adı verilen bir şekli vardır. Geoid, yer’in gerçek biçimidir. Okyanus ve deniz yüzeyi, Geoid’in bir parçasıdır. Bununla ilgili olarak Geoid’in yüzeyi, karalarda birçok kabartı ve çukurlukları meydana getirecek şekilde uzanır. Yer kabuğunun bir kısmı sularla örtülü olarak bulunurken bir kısmı da suların üzerinde bulunur. Yerkabuğunun toplam yüzölçümü 500.960.083 km² olup bunun % 75,45’i okyanusların altında % 24,55 i ise okyanus ve denizlerin üzerinde bulunur. Okyanusların, kıtaları birbirinden ayırmış görünmesine rağmen, yerkabuğu yeryuvarlağını kuşatan bir bütün hâlinde bulunur. Gerçekten, denizler, yerkabuğunun sadece çukur yerlerine tekabül eden bölümlerindedir. Taşküre adını taşıyan yer kabuğunun üzerinde de, rölyef şekilleri adı verilmiş bulunan girinti ve çıkıntılar bulunur. Deniz dipleri, sürekli tortulanma ve yükseklik farklarını gideren dolgulara yer verdiği hâlde, karaların yüzü, atmosfer olaylarının çeşitli yıpratma, yontma ve oymalarına alan olmuştur. Diğer taraftan karalar üzerinde bulunan rölyef genellikle büyük dağ silsileleri, devamlı platolar, kapalı veya bir tarafı açık çanaklar şeklinde olup, bunlar gerçekte büyük rölyef grupları hâlinde bulunur ve çok defa birbirinin devamı olarak görünürler. Bu büyük rölyef grupları içerisinde hem düşey hem de yatay olarak gelişmiş pek çok ve çeşitli rölyef şekilleri bulunur. Ayrıca okyanuslar dibinde 5000 metreyi geçen derin deniz çukurları, okyanusların ortalama derinliğinin üstünde kalan deniz altı sıradağları ile eşikleri mevcuttur.

Bugüne kadar bilinen en derin yer 11.034 metre ile Mariana Çukurudur. Karaların en yüksek yerinin Everest doruğunda 8882 m. ye vardığı düşünülürse, en yüksek yerle bu en çukur yer arasında hemen hemen 20 km. ye yakın bir fark belirmiş olur. Kıtalar üzerinde esas olarak dağlar, ovalar ve platolar ana yerşekilleri olarak yerini alır. Ovalar en yaygın yerşekilleridir. Bunu platolar ve dağlar takip eder. Okyanus havzaları ve tabanlarında da yerşekilleri bulunur. Karalardan yaklaşık 3 kat daha büyük yüzölçüme sahip bulunan okyanuslarda bu bakımdan kıtalardakilerden daha büyük ve etkileyici yerşekillerinin mevcut olduğu söylenebilir. Okyanus diplerindeki sıradağlar, deniz altı dağları, eşikler ve kanyon şeklindeki deniz altı olukları dikkat çeker. Okyanus tabanlarında da tektonik etken ve süreçler rol oynamaktadır. Levha sınırlarında volkanik aktivite ve tektonik faaliyetler çok etkindir. Diverjans levha sınırlarından çıkan lavlar büyük deniz altı dağlarının ve hatta geleceğin kıtalarını oluşturmaktadır. Bunlar okyanus ortası sırtlarıdır. Atlas okyanusunun ortasındaki oluşum buna örnek teşkil eder. -4000 metreden aşağıda okyanus tabanları yer alır. Okyanus tabanı tüm yeryüzünün % 30 unu teşkil eder. İki okyanusal levhanın çarpıştığı konverjans levha sınırlarında derin okyanus çukurları oluşur. Batı Pasifikte -11000 metreye kadar inen uzun, dar, dik yamaçlı depresyonlar bulunmaktadır. Bunlar okyanus çukurları olarak isimlendirilirler. Atlas Okyanusu’nda 3, Hint Okyanusu’nda 1 ve Pasifik Okyanusu’nda 22 adet okyanus hendeği bulunmaktadır.

1.1.3. Yerkabuğunu Etkileyen Etmen ve Süreçler

Yerkabuğu üzerinde çok çeşitli etmen ve süreçler etkili olmaktadır. Bilindiği gibi bunların bir kısmı faaliyetleri için gerekli olan enerjiyi yeryuvarın iç kısmından, magmadan, alan iç etmen ve süreçler, diğer bir kısmı ise faaliyetleri için gerekli olan enerjiyi Güneş’ten alan dış etmen ve süreçler olarak bilinmektedir. Kuvvet kaynağını yeryuvarın iç kısmından alan etken ve süreçlere, iç etkenler ve iç süreçler adı verilir. Yerkabuğunun çeşitli hareketleri, kıvrılmalar, kırılmalar, epirojenik çanaklaşma, kubbeleşme veya çarpılmalar, yatay ve düşey levha haereketleri ve volkanizma iç etken ve süreçleri meydana getirir. İç kuvvetler, kaynaklarını yerin derinliklerinden almak ve genellikle yapıcı olmak gibi ortak karakterler göstermekle birlikte, bunların oluşum şekilleri ve yerkabuğunu şekillendirmedeki etkileri aynı değildir. Bu bakımdan iç kuvvetlere bağlı olarak meydana gelen süreçler epirojenez, orojenez, kırılma, faylanma, deprem ve volkanizma olmak üzere gruplandırılabilir.

1950’lerde ortaya atılan Plaka Tektoniği veya levha tektoniği kuramı genel anlamda yeryüzünde var olan büyük çaptaki tektonik hareketleri ve bunlara bağlı olarak oluşan yerşekillerinin oluşum mekanizmalarını açıklar. Plaka tektoniği kuramı, tüm jeolojik ve jeomorfolojik problemleri bir bütün hâlinde ele alır ve açıklar. Buna bağlı olarak, kıvrımlı sıra dağların, volkanların ve volkanik yerşekillerinin, fay hatlarının ve depremlerin yeryüzünde rastgele dağılmadığı ortaya konulmuştur.

  • Magma içindeki konveksiyon akımları (A.Holms, 1928)
  • Kıtaların hareket etmesi (A.Wegener, 1912)
  • Deniz dibi yayılması, okyanus tabanının yayılması ve genişlemesi (R.S„Dietz, 1961)
  • Transform fayların oluşumları Levha tektoniğini temellendiren önemli olaylardır.

 Bu dört hipotezin bir araya getirilmesi ile Levha Tektoniği kuramı şekillenmiştir.

Konveksiyon, ya da taşınım katı yüzey ile akışkan arasında gerçekleşen ısı transferinin bir çeşididir. Akışkan içindeki akımlar vasıtası ile ısı transfer edilir. Akışkan içindeki veya akışkanla sınır yüzey arasındaki sıcaklık farklarından ve bu farkın yoğunluk üzerinde oluşturduğu etkiden doğabilmektedir. Yoğunluk değişimlerinin diğer kaynakları, değişken tuzluluk oranı veya dış kaynaklı zorlayıcı kuvvet uygulanması gibi sebepler de olabilir. Konveksiyonla ısı transferi, ısı transferinin 3 mekanizmasından biridir. Diğerleri ise kondüksiyon (iletim) ve radyasyon (yayınım)’dır. Bu doğrultuda magma içindeki sıcaklık, yoğunluk ve basınç farklarına bağlı olarak hareketler söz konusu olur. Magmada özellikle de onun en üst kısmı olan Astenosferde oluşan bu hareketlere konveksiyon akımları adı verilir. Konveksiyon akımında sıcak ve kısmen ergimiş manto malzemesi yükselir, yukarı doğru hareket eder, buna karşın soğuk maddeler aşağı doğru çekilir. Böylece manto içinde ergime – katılaşma – tekrar ergime ve tekrar katılaşma suretiyle sıcaklığa bağlı bir madde dolaşımı gerçekleştirilir. Sıcak maddelerden oluşan ısı huzmesi, mantonun derinliklerinden yayılma merkezine yükselir, orada yüzeye yayılarak soğur ve katılaşır. Sonra Litosfer levhası hâlinde dalma – batma zonunda manto içine gömülür, orada ısınır, ergir, asimile olmuş bir şekilde tekrar yayılma merkezine doğru yükselmeğe başlar. Böylece oluşan konveksiyon akımları levha veya plakaları hareket ettirerek önemli bir görevi yerine getirmiş olur. Yine bu arada uzaklaşmakta olan levhalar arasında mantodan gelen sıcak ve sıvı magma çıkışı ve yayılması olur. Burada orta sırtta soğuyan ve katılaşan magma ürünü lavlar her iki tarafa simetrik bir şekilde yayılır. Böylece uzaklaşmakta olan levha kenarlarına eklenerek, kıtaların uzaklaşma hareketlerine neden olur. Bu esnada büyük hacimlerde magma (Dünya üzerinde bir yılda açığa çıkan mağmanın yaklaşık % 60’ı), deniz tabanı yayılması ile ilişkili olarak okyanus sırt sistemleri boyunca üretilir. Levhalar uzaklaştıkça okyanus kabuğunda kırıklar meydana gelir ve bu kırıklar, alttaki sıcak astenosferde oluşan ve yukarı doğru çıkan ergiyiklerile doldurulur. Bu ergimiş materyal yavaş yavaş soğuyarak katı kayaca dönüşür, böylece yeni bir deniz tabanı bölümü oluşmuş olur. Bu olay sürekli tekrarlanır ve böylece yeni okyanusal litosfer oluşur. Okyanus sırtında yeni oluşan litosfer de, levhanın hareketi ile sırttan zaman içinde uzaklaşır. Böylece deniz tabanları da genişlemiş olur.

Anlaşıldığı üzere Plaka Tektoniği kuramı, yerkabuğu içinde statik yerine dinamik kuvvetlerden kaynaklanır. Belirtildiği üzere yerkabuğu tek parça olmayan, parçalı çok sayıda magma üzerinde yüzen veya birbirlerine göre bağıl hareket eden, küresel bir takım plakalardan oluşmaktadır. Buna göre tektonik olaylar, yeryüzünün en dış kısmını oluşturan ve plakalar arası sınırları izleyerek uzanan, dar kuşaklar boyunca toplanır. Bu kuşaklar aynı zamanda deprem odak noktalarının ve volkanik sahaların yoğunlaştığı zonlardır. Levhaların birbirleriyle etkileşimleri bakımından levha hareketlerini 3 ana başlıkta toplayabiliriz. Uzaklaşan Levhalar, Yakınlaşan Levhalar ve Transform Fay Çizgileri (Şekil ). Bu hareket türleri, aynı zamanda bu sınırlarda oluşan depremlerin ve volkanik faaliyetlerin niteliklerini belirlediği gibi ortaya koydukları basınçla da kabuk üzerinde şekillenme yapabilmektedir. Yine bu hareketlilik sonucunda uzun bir zaman sürecinde yeni okyanuslar, yeni kıtalar, sıradağlar ve volkanlar oluşur. Depremler ve volkanik aktivitelerin temel nedeni de yine bu hareketliliktir. Bu hareketler sırasında levhalar birbirinden uzaklaşır, birbirlerine yaklaşır, çarpar veya birbirlerine göre yanal olarak kayarlar. Levhalardaki bu harekete bağlı olarak yerkabuğu bugünkü konumuna ve görünümüne sahip olmuştur. Hem geniş kara parçalarını etkileyen yükselmeler, alçalmalar, çanaklaşmalar ve kubbeleşmelere, hem de kıvrılmaya neden olan hareketler (Şekil 6), Yerkabuğunun sert ve dirençli olduğu kısımlarda ise kırılmalara neden olur. Kırılan bloklar birbirlerine göre karşılıklı olarak yer değiştirirler ise faylanma gerçekleşmiş olur.

Hareket eden levhalar birbirleri üzerine kuvvet uygularlar. Bu kuvvet yerkabuğundaki kayaçların direnç göstermesi nedeniyle belli bölgelerde enerji birikimine yol açar. Bu enerji, kayaçların kırılma sınırını aştığı anda da kırılma gerçekleşir ve biriken enerji açığa çıkar. Levha hareketleri nedeniyle birikmiş gerilme enerjisinin aniden boşalması ile ortaya çıkan titreşimlere deprem denir. Ayrıca geçmişte olup biten bu hareketlerden başka, günümüzde meydana gelen depremler, yerkürenin tektonik bakımdan aktif olduğunu göstermektedir. Yine Yerküre’nin jeolojik tarihçesi içerisinde birçok kez magma çıkışları olmuş ve buna bağlı olarak andezit, bazalt, tüf, aglomera gibi kayaçlar meydana gelmiştir. Yeryuvarın uzun jeolojik tarihçesi boyunca atmosfer koşullarına bağlı olarak farklı iklim bölgelerinde farklı aşındırma etmen ve süreçleri hâkim olmuştur. Bu bölgeler kendilerini aşındıran farklı aşındırma etmen ve süreçlerine bağlı olarak yerşekli bakımından değişik görünüm kazanmıştır. Nemli bölgelerde akarsular, kurak bölgelerde rüzgârlar, soğuk iklim bölgelerinde buzullar faaliyetlerini sürdürmüştür. Genel olarak son 10.000 yılında insanla tanışan ve yaklaşık 4,6 milyon yılı geride bırakan yeryuvarı; bu uzun kronolojisi boyunca kıvrılma, kırılma gibi tektonik hareketler, magma çıkışlarına sahne olan volkanik faaliyetler, iklimde ısınma ve soğumalar ile bunların ortaya çıkardığı klimatik koşulları doğal süreçler olarak yaşamış ve yaşamaktadır. Kuvvet kaynağını Güneşten alan etken ve süreçler ise, dış etkenler ve dış süreçler adı altında ifade edilen fiziksel parçalanma, kimyasal ayrışma, yeraltısuları, akarsular ve seyelân, buzullar, dalgalar ve akıntılar, rüzgâr ile canlılar’ (bitkiler, hayvanlar ve insanlar) dır. Kayaçların ısı farkları ve donma çözülme ile ufalanması, kimyasal bileşimlerinin değişikliğe uğraması sonucunda unsurları arasındaki bağın gevşemesi, toprakların oluşumu statik süreçlerdir. Diğer ise mobil süreçler olup bunlar parçalanan unsurları taşır ve biriktirirler. Bu süreçlere bağlı olarak; Kayaçlar parçalanır, parçalanan malzeme dış etkenler tarafından farklı bir lokasyona taşınır, taşınan malzeme terkedilir, birikim meydana gelir. Kayaçların mekanik parçalanması, kimyasal olarak ayrışması dolayısıyla çözülmesi; çözülen unsurların taşınması ve biriktirilmesi, kütle hareketleri, erozyon başlıca süreçlerdir. Bu süreçleri gerçekleştiren etkenler ise; akarsular, yeraltısuları, seyelanlar, rüzgâr, dalgalar ve akıntılar, buzullar, gel git ve canlılar (organik etkenler) dır. Fiziksel (Mekanik) parçalanma olarak ta bilinen bu süreç kayaçların kimyasal bileşimleri bozulmadan daha küçük parçalara bölünmeleri olayıdır. Bu olay büyük oranda donma ve çözülme süreçlerine bağlı olarak gerçekleşir. Donan suyun hacminin genişlemesi yoluyla ortaya çıkan basınç kayaçları parçalar. Bunun yanı sıra bitkiler, insan gibi faktörlere bağlı olarak ta kayaçlar parçalanır. Mekanik parçalanma bakımından en önemli etken sıcaklık farklarının fazlalığı ve don olaylarıdır. Don özelliklerinin ve süresinin araştırılması, parçalanmanın tipi ve etkinliğini belirlemede faydalı olmaktadır. Bunlardan başka uzun süre zemin üzerinde kalan kar bu yüzeyleri dış etkilerden kısmen koruma görevi görür. Buna karşın kayaçlarda mekanik olarak parçalanmaya da neden olur. Kar olayının yoğun olduğu sahalarda günlük ve yıllık sıcaklık farkları büyük değerlerdedir. Bu koşullar ise kayaçların dirençlerinin azalmasına, çatlak sistemlerinin gelişmesine neden olmaktadır. Devamlı ve şiddetli rüzgârlar mekanik parçalanma ile ayrışmış küçük boyutta taneleri taşıma özelliğine sahip bulunmaktadır. Daha çok kurak ve yarıkurak bölgelerdeki Yerkabuğunun şekillenmesinde etkili olan rüzgârlar, kil ve silt boyutundaki malzemeyi hareket ettirmesi şeklinde etkili olur. Kimyasal Ayrışma, kayaçları meydana getiren unsurların veya bu unsurları birbirlerine bağlayan çimentonun kimyasal bileşiminin değişmesi olayıdır. Bu olay sonucu kayaçlar çözünür ve ayrışır. Çimentosu kalker olan bir kumtaşı, kalkerin erimesi sonucu parçalanır ve kum deposu hâline geçer. Graniti teşkil eden minerallerden feldspat ve biotitın kimyasal ayrışmaya uğrayarak parçalanmaları, kayacı, kuvars taneleri ve kilden müteşekkil bir kum deposu hâline dönüştürür.

  • Deprem

Deprem, doğal etmen ve süreçlerin etkisi altında yerkabuğunda meydana gelen ani ve kısa süreli sarsıntılar olarak ortaya çıkan titreşimlerin, elastik dalgalar şeklinde yayılarak geçtikleri ortamları ve yer yüzeyini sarsma olayı olarak tanımlanabilir. Depremler yerkabuğu içindeki herhangi bir noktada, orada mevcut kayaçlarda birikmiş enerjinin sismik dalgalar şeklinde serbest kalması sonucu meydana gelirler ve bu noktadan çevreye yayılırlar. Deprem sırasında açığa çıkan enerjinin bir kısmı sismik dalgalar şeklinde çevreye yayılırken, bir kısmı da, iç merkez (hiposantr) etrafında ısıya dönüşür.

  • Depremlerin Oluşum Mekanizması

Yerkürenin içi oldukça dinamiktir ve yaklaşık 40 trilyon volt enerji üretmektedir. Bu enerjinin ancak depremlerle hissedilen ve açığa çıkan bölümü % 1 dir. Depremlerin oluşum nedenleri üzerine yapılan çalışmalarda görünen en temel neden yerin bir dinamik motor gibi çalışmasıdır. Dış merkezinde bulunan yüksek sıcaklığa bağlı olarak akıcı hâle gelen malzemenin farklı devinime ve dönüşüme neden olmasıdır. Özellikle, yerin dış çekirdek merkezinin tamamen sıvı ve akışkan olmasına bağlı olarak dış çekirdek ve manto arasında ki sınırdan bütün yönlere sıcak malzeme taşınır. Üst Manto, Astenosfer (Zayıf Küre) içerisinde malzemelerin konvektif döngüsel hareketle sürekli taşınmasıyla, Litosfer boyunca levhalar zorunlu hareket altında kaymaktadır. Depremlerin oluşum fiziği yaklaşan veya uzaklaşan levhalara bağlı olarak Tektonik Plaka Hareketleri ile gelişen düşey veya yatay gerilme büyüklüklerinde ki değişimlerle açıklanmaktadır. Yer kabuğu boyunca açılmalı gerilmeye bağlı olarak okyanus ortalarında açılmalarla yeni malzemeler meydana gelir. Sıkışmalı tektonik rejim aktif levha sınırlarında çarpışmaya, kapanmaya, bindirmelere ve eski malzeme yitimine neden olur. Yatay gerilmeli rejim altında yatay hareketler oluşur ve bu gerilme altında malzemelerin ne yenilenmesi ne de yitimi söz konusu değildir fakat farklı gerilmeli plakalar üzerinde gerilme transferini meydana gelmesiyle Transform Fay özelliği taşır. Levhaların pozisyonlarına göre farklı büyüklükte meydana gelen düşey veya yatay gerilmeler malzeme direncini bastırırsa ve aşarsa kaymalar meydana gelir, enerji boşalır ve nihayetinde kabukta titreşimler diğer bir ifade ile depremler oluşur.

Levhalar boyunca yerin içinden yeni malzemelerin yüzeye çıktığı alanlar okyanus çukurları ve uzaklaşan levha sınırları olarak bilinir. Levhaların açıldığı alanlarda sıcaklık yüksek olduğu için meydana gelen depremler büyüklük bakımından küçük ve derinlik olarak sığdır. Eski malzemelerin derin tabana itildiği alanlarda ise çarpışma zonları, dalma-batma zonları veya kapanan çarpışma levha sınırlarında meydana gelir. En büyük ve en derin depremler yakınlaşan levha sınırlarında ve nihayetinde doğal olarak çarpışma sınırlarında meydana gelir.

Levhaların birbirine paralel ötelendiği alanlar yatay gerilmeli levhalardır ve Doğrultu Atımlı Fay Sistemleri olarak bilinirler. Çoğunlukla, düşey gerilmeli farklı sistemler arasında ki enerjinin transfer edilmesi yatay gerilmeli faylar boyunca sağlandığı için Transform Faylar olarak da isimlendirilir. Bu levhalarda meydana gelen depremler oldukça büyüktür ve meydana gelen depremlerin etkileri ve şiddetleri veya neden oldukları hasar veya risk nispeten sığ kabuk kalınlığıyla ilişkili olduğu için etkileri büyüktür. Dünya’da en meşhur transform faylar Kuzey Anadolu Fay Zonu (KAFZ) ve San Andreas Fay Zonudur (SAFZ). 24 Ağustos 2014 tarihinde Amerika’nın SAFZ’nda M 6.0 bir deprem meydana gelmiş ve son 25 yılda meydana gelen böyle bir depremde can kaybı dahi olmamıştır.

  • Depremlere Ait Bazı Kavramlar

Hiposantr, deprem odağı veya iç merkez, bir depremin meydana geldiği yerkabuğu içindeki noktadır. Depremler hiposantır derinliklerine göre birtakım tiplere ayrılabilirler. Bunlar;

  • Sığ depremler: hiposantır derinliği 60 km’den az olan depremlerdir.
  • Orta derinlikte depremler: hiposantır derinliği 60-300 km arasında değişen depremlerdir. • Derin depremler: hiposantır derinliği 300 km’den fazla olan depremlerdir. Bununla birlikte depremlerin hiposantır derinlikleri, genel olarak, 10-30 km’ler arasında değişir.

Episantr, dış merkez, yer yüzeyinin iç merkeze en yakın olan noktasıdır. Dış merkez iç merkezin üzerindedir ve yeryüzündeki maksimum sarsılma bu noktada vuku bulur. Deprem şiddeti ve dolayısıyla meydana gelen hasar episantrdan çevreye doğru azalır. Episantr, dış merkez, yer yüzeyinin iç merkeze en yakın olan noktasıdır. Dış merkez iç merkezin üzerindedir ve yeryüzündeki maksimum sarsılma bu noktada vuku bulur. Deprem şiddeti ve dolayısıyla meydana gelen hasar episantrdan çevreye doğru azalır.

İzoseist, eşdeprem eğrisi, bir depremde aynı derecede etkilenen noktaların birleştirilmesiyle elde edilen eğrilerdir. İzoseistler kullanılarak deprem bölgelerinin izoseist haritaları yapılır. Deprem haritalarında izoseistlerin, genel olarak, konsantrik daireler teşkil etmedikleri, dış merkezin çevresinde, iç içe, girintili çıkıntılı bir şekilde bulundukları görülür. Bu durum yer kabuğunun litolojik, tektonik ve hidrolojik bakımlardan homojen olmaması, bu bakımlardan farklı kısımlar içermesi nedeniyle, deprem dalgalarının yayılma hız ve mesafeleri ile deprem şiddeti karşısında farklı tepkilerde bulunmasından kaynaklanır. İç merkezde meydana gelen sarsıntıların çevreye yayılması dalgalar şeklinde olur. Başlıca deprem dalgaları şunlardır:

Boyuna dalgalar, deprem kaydedici aletlerin (sismograf), ilk kaydettiği dalgalardır. Bu nedenle ilk dalgalar (primer dalgalar) ismini de alırlar. “P” harfiyle gösterilen boyuna dalgalar ses dalgaları gibi yayılırlar. Hızları yerin kabuk kısmında ortalama 6-7 km/sn’dir. Yerin bütün kürelerini geçerler. Manto ve çekirdeği geçerken, sınır kesimlerinde, kırılır ve yön değiştirirler

Enine dalgalar; sismografların boyuna dalgalardan sonra kaydettiği dalgalardır. Bundan dolayı ikincil dalgalar (sekonder dalgalar) ismini de alırlar ve “S” harfiyle gösterilirler. Enine dalgalar yayılma doğrultusuna dik yönde salınımlar yaparak ilerlerler (Şekil ). Yerkabuğundaki hızları ortalama 3,5-4 km/ sn’dir. Sıvılardan geçemezler. Primer (P) ve sekonder (S) dalgalara, birlikte, cisim dalgaları adı verilmektedir.

Yüzey dalgaları, yeryüzü boyunca yayılan dalgalardır. Cisim dalgalarına göre daha yavaş hareket ederler. Genlikleri daha büyüktür. Düşey ve yatay doğrultuda salınımlardan müteşekkil olan bu dalgalar “R” (Rayleigh dalgası) ve “L” (Love dalgası) harfleriyle gösterilirler. Derin kısımlara doğru sokulamazlar. Buna karşılık dünya çevresini bir kaç kez dolaşabilirler

Deprem Şiddeti, kabaca 1900 yılına kadar olan ve tarihsel dönem olarak adlandırılan dönemde yapılan ölçeklerde, depremlerin insanlar tarafından hissedilip hissedilmemeleri, yeryüzünde meydana getirdikleri değişiklikler, eşyalarda meydana getirdikleri hareketlenmeler, binalarda yaptıkları tahribat gibi hususlar göz önünde bulundurularak yapılan sınıflandırma veya ölçeklendirmedir. Bu tip ölçeklere örnek olarak Mercalli-Cancani Ölçeği (MC) verilebilir. Modifiye Mercalli ölçeği sanayi tesisleri, binalar, insanların hisstemesi gibi özelliklere göre bir depremin etkilerini açıklamak için tasarlanmıştır. 1 den 12 dereceye kadar bir sınıflandırma yapılmaktadır. Burada 1. Mikrosismik sarsıntılardır. İnsanlar tarafından hissedilmezler. Buna karşın 12. Derecede Adeta taş taş üstünde kalmaz ve her şey yıkılır, harap olur. 1931 versiyonuna göre 12 dereceli olan bu ölçekte her dereceye ait özellikler aşağıdaki gibidir:

  1. Derece: Mikrosismik Sarsıntılar, insanlar tarafından hissedilmezler (en fazla ivme: 10 mm/sn2 den küçük). Bazen kuşlar, hayvanlar, huzursuzluk yapabilirler. Bazen baş dönmesi ya da mide bulantısı olabilir. Bazen ağaçlar, yapılar, sıvılar, su organları, yalpalama olabilir. Kapılar çok yavaş sallanabilir.
  2. Derece: Çok Hafif Depremler, dinlenmekte olan ve binaların üst katında bulunan kimseler veya duyarlı kimseler tarafından hissedilir. Asılı olan eşyalardan bir kısmı sallanır (ivme: 10 mm/sn2 den büyük). Asılı nesneler sallanabilir. Bazen ağaçlar, yapılar, sıvılar, su yapıları sarsılabilir. Bazen kuşlar, hayvanlar huzursuz olabilirler. Bazen bazı kimselerde baş dönmesi ya da mide bulantısı yaşanabilir

III. Derece: Hafif Depremler, özellikle üst katlarda olmak üzere bina içindekiler tarafından hissedilir. Duran otomobiller hafifçe sallanabilir. Kamyon gibi ağır bir vasıtanın geçmesi sırasında meydana gelen sarsıntılar gibidir (ivme 25 mm / sn2 den büyük). Asılı nesneler biraz gidip gelebilir.

  1. Derece: Orta Şiddetli Depremler, bina dışındaki insanların bazıları tarafından da duyulur. Hafif uykusu olan bazı kimseleri gece uykusundan uyandırır. Mutfak eşyası, pencereler, kapılar sarsılır ve duvarlardan çatlama sesleri gelir. Duran otomobiller iyice sallanır (ivme: 50 mm / sn2 den büyük). Pencereler, kapılar zorlanabilir. Cam ve çanak çömlek sarsılabilir. Asılı nesneler sallanabilir. V. Derece: Oldukça Şiddetli Depremler, hemen herkes tarafından duyulur. Bazı tabaklar ve pencere camları kırılır. Sıvalar çatlar. Ağaçlar ve direkler sallanır (ivme: 100 mm/ sn2 den büyük). Açık havada insanlar koşuşur. Binalar titrer. Küçük veya sabit olmayan kararsız nesneler düşebilir. Aniden kapı, panjur açılıp kapanabilir. Sarkaçlı saatler durabilir.
  2. Derece: Şiddetli Depremler, iç ve dış mekânlarda herkes tarafından duyulur. Birçok kimse korkarak binalardan dışarı çıkar. Ağır ev eşyaları yerlerinden oynar. Çoğunlukla sıvalar dökülür, bacalar hasar görür. Genellikle hasar miktarı azdır (ivme: 250 mm / sn2 den büyük). Sıvılar güçlü hareket eder. Yapılarda ince çatlaklar oluşur. Biblolar, kitaplar, resim tablolaro duvardan düşebilir. VII. Derece: Çok Şiddetli Depremler, herkes dışarı fırlar. Otomobil kullananlar tarafından fark edilir. Bazı bacalar kırılır. İyi yapılmış binalarda hasar önemsiz, normal yapılarda hasar az, planı kalitesiz binalarda ise hasar oldukça fazladır (ivme: 500 mm/sn2 den büyük). Motorlu arabalar hareket hâlinde ise sürücüler tarafından hissedilir. Ağaçlar ve çalılar orta şiddetle sarsılabilir. Göller ve akan sular üzerinde dalgalar oluşur. İyi tasarımlı binalarda önemsiz hafif hasar olabilir. Büyük miktarda sıva sıyrılabilir.

 VIII. Derece: Tahrip Edici Depremler, bacalar, sütunlar, anıtlar ve duvarlar yıkılır. Panik yaşanır. Ağır ev eşyaları ters döner. Özel olarak iyi yapılmış binalarda hasar az, orta kaliteli binalarda oldukça fazla, kötü kalitelilerde ise büyüktür. Ahşap ve yığma duvarlar bina iskeletlerinden dışarı fırlar. Kuyu sularında değişmeler görülür. Az miktarda kum ve çamur akıntıları meydana gelir (ivme: 100 cm / sn2 den büyük). Motorlu arabalar şiddetle sarsılır. Ağaçlar kırılabilir.

  1. Derece: Çok Tahrip Edici Depremler, binalar temellerinden oynar. Sağlam binalarda bile hasar oldukça fazladır. Yeryüzünde çatlaklar oluşur. Bariz zemin hasarları olur. Yeraltındaki borular kıvrılır, kopar (İvme: 250 cm/sn2 den büyük). Özellikle depremlere dayanacak (yığma) yapılar önemli hasar görebilir. Yeraltı boruları kırılabilir.
  2. Derece: Yıkıcı Depremler, binaların çoğu yıkılır. Zeminde çatlaklar meydana gelir. Raylar bükülür. Akarsu kenarlarında ve dik yamaçlarda heyelanlar, çamur ve kum akıntıları görülür (ivme: 500 cm / sn2 den büyük). Önemli heyelanlar görülür. Plajlar ve düz arazi üzerine yatay kum ve çamur kaymıştır. Kuyuların su seviyesi değişmiştir. Barajlar, bentler, kanallar hasar görmüştür. Hafifçe bükülmüş demiryolu rayları mevcuttur.
  3. Derece: Afet Depremler, ancak birkaç bina ayakta kalır. Köprüler yıkılır. Zeminde geniş yarıklar oluşur. Kaymalar, faylar ve büyük heyelanlar meydana gelir (ivme: 750 cm/sn2 den büyük). Zemin malzemesi hareket eder. Deniz dalgaları önemli büyüklükte meydana gelir. XII. Derece: Büyük Afet Depremler, adeta taş taş üstünde kalmaz; her şey yıkılır, harap olur (ivme: 980 cm / sn2 den büyük).

Deprem Büyüklüğü, Magnütüdü, kabaca 1900 yılından başlatılan ve aletsel dönem adı verilen zamanda deprem derecesinin tespitinde analitik ve sayısal yöntemlerle rasyonel değerelendirmelerin ve saptamaların yapılması ile elde edilen aritmetik ifadedir. Deprem şiddet cetvellerindeki sonuçlara bakarak bir depremin derecesinin saptanmasında dikkatli olmak gerekir. Çünkü depremin ortaya koyduğu bu sonuçlarda, zeminin yapısal özellikleri, binalarda kullanılan malzemenin cinsi ve miktarı ile yapı tekniği gibi hususlarla hasar tespiti yapan kişinin kendi görüşleri de etkili olmaktadır. Dolayısıyla hata payı fazla olabilir. Fakat deprem büyüklükleri daha doğru yaklaşımdır. Richter Magnitüd Ölçeği Pasadana Kaliforniya Teknoloji Enstitüsünden Dr. C. F.Richter tarafından 1935 yılında sismoloji bilimine sunulmuştur. Burada esas olarak, deprem odağında açığa çıkan enerji miktarı göz önünde bulundurulmuştur. Bu şekilde, deprem odağında boşalan enerji miktarı ile ilişkili olan deprem derecesine deprem büyüklüğü adı verilmektedir. Bir depremin magnitüdü, fayın kırılmasında boşalan toplam enerji miktarının bir tahminidir. Bir depremin Richter magnitüdü ise insanların hissedebileceği deprem büyüklüğü yaklaşık olarak 3 ve yeryüzünde olan en büyük deprem magnitüdüde yaklaşık olarak 8 dir. Richter magnitüdünün üst ve alt limiti olmamasına rağmen, Richter magnitüdüne göre 9 dan büyük depremlerin oluşması mümkün değildir. En duyarlı sismograflar yaklaşık olarak 2 büyüklüğünde ki depremleri kayıt edebilir ki buda yerde attığımız adımla açığa enerjiye denktir. Yurdumuzda da kullanılan bu Ölçekte en hafif deprem 1,5, en etkili deprem ise 8,5 – 9 magnitüd değerindedir. Burada Magnitüd episantırdan 100 km uzakta bulunan bir standart sismografın (Wood – Anderson sismografı) kaydettiği yatay bileşene ait maksimum genliğin 10 tabanına göre logaritmasına tekabül etmektedir. Deprem büyüklüğünün saptanmasında kullanılan ölçütlere göre çeşitli büyüklük tipleri bulunmaktadır: Cisim Dalgası Büyüklüğü (Mb): P dalgası kullanılarak hesaplanan büyüklüktür. Derin depremlerin büyüklüğünün bulunmasında kullanılır. Yüzey Dalgası Büyüklüğü (Ms): yüzey dalgalarının genlikleri kullanılarak hesaplanan büyüklüktür. Moment Büyüklüğü (Mw): deprem sırasında açığa çıkan enerjinin miktarını gösteren sismik moment (Mo) kullanılarak bulunan büyüklüktür. Sismik moment deprem odağındaki kuvvetlerin mekanik momentine karşılık gelir. Süre Büyüklüğü (Md): Çok küçük ve yakın depremlerin süreleri kullanılarak hesaplanan büyüklük değeridir. Lokal Büyüklük (Mı); Küçük, sığ ve yakın depremlerde S dalgaları kullanılarak bulunan büyüklüktür. Depremler büyüklüklerine göre aşağıdaki şekilde sınıflandırılmaktadır

Tablo 1: Deprem Magnütüdü ve Büyüklük Dereceleri

Magnitüd (M)

 Büyüklük Derecesi

 7’den büyük Büyük deprem

 5-7 arası Orta büyük deprem

3- 5 arası Küçük deprem

  • 3 arası Mikro deprem

l’den küçük Çok mikro deprem

3,5 magnitüd genellikle hissedilir. 3,5-5,4 nadiren hasara neden olur. 6.0 Iyi tasarlanmış binalar az hasar alır. Kötü inşa binalara büyük hasar alır. 6,1-6,9 yaklaşık 100 kilometre kadar alanlarda yıkıcı olabilir. 7.0-7,9 Daha büyük alanlarda ciddi hasara neden olabilir. 8 veya daha büyük bir deprem. Çeşitli alanlarda ciddi hasara neden olabilir.

Deprem Büyüklüğü ve Depremde Açığa Çıkan Enerji Arasında Oran; Deprem büyüklüğünde 1 birimlik değişim, ortaya çıkan enerji miktarlarında çok büyük farklılıklara neden olmaktadır. Deprem büyüklüğünün M=5 ya da M=6 olması aslında çok önemlidir. Çünkü deprem büyüklüğü M=6 olduğunda ortaya çıkan enerji; büyüklüğü M=5 olan depreme oranla 31,5 kat ve büyüklüğü M=7 olduğunda ise ortaya çıkan enerji miktarı yaklaşık 900 kat artıyor. Dolayısıyla M=7 büyüklüğünde beklenen depremin ya da depremlerin olmamasından önce, M5 ve daha küçük büyüklükteki depremlerin izlenmesi ve bu deprem bilgilerinin kullanılması gerekir. Bu nedenle, büyük depremler oluşmadan küçük depremlerin izlenmesi son derece önemlidir. Herhangi büyüklükteki bir deprem sırasında açığa çıkan enerji miktarı, kendisinden bir derece küçük olan depremin enerjisinden 31,5 kat daha fazladır, Buna karşılık, yer hareketi bakımından (sismik dalganın genliği bakımından), bu iki deprem arasında 10 kat fark bulunmaktadır.

  • Depremlerin Yeryüzünde Dağılışı

Yeryüzünde, depremlerin en sık vuku bulduğu saha Büyük Okyanus kenarlarıdır . Japonya, Endonezya Adaları, Güney Alaska ile Kuzey ve Güney Amerika kıtalarının batı kıyıları günümüzde depremlerin en çok görüldüğü yerlerdir. Burası Pasifik ateş çemberi olarak bilinen sahadır. İber Yarımadası ile Afrika’nın kuzeybatı kıyılarından başlayarak Himalayaları içine alacak şekilde doğuya, Endonezya Adaları’na doğru uzanan Alpin sıradağları kuşağı depremlerin çok görüldüğü bir diğer sahayı teşkil eder. Burada İspanya, Fas, Cezayir’in kuzeyi, İtalya, Bosna-Hersek, Yunanistan, Türkiye, İran ve Afganistan çok sarsılan ülkelerdir. Depremlerin bu sahalarda çok sık meydana gelmesi, onların ya levha sınırları üzerinde bulunmalarından , ya da, henüz duraylılığını kazanmamış, kırılma ve faylanmalara maruz kalan, genç Alpin sıradağlar kuşağında yer almalarından ileri gelir. Bu sahalar aynı zamanda volkanik aktivitelerinde meydana geldiği lokasyonlardır.

  • Örnek Deprem Vakaları

22 Mayıs 1960’da meydana gelen Şili depremi, yer yuvarında kayıt altına alınmış en büyük deprem olarak tarihe geçti. Saat 19.10’da meydana gelen depremin büyüklüğü Richter ölçeğine göre 9,5 civarında idi. Merkez üssü Şili’nin başkenti Santiago’nun yaklaşık 700 km güneyinde yer alan Valdivia kenti olan depremden sonra Pasifik Okyanusu’nda meydana tsunami dalgaları merkeze binlerce kilometre uzaklıktaki kıyıları vurur. Bu dalgalar, Havai ve Güney Afrika sahillerinde büyük maddi hasarlara yol açar. Bu depremde, yaklaşık 5000 kişi yaşamını kaybetmiştir. Evsiz kalan insan sayısı ise 2 milyonu geçmiştir. Günümüzden tam 50 yıl önce meydana gelen dünyanın en büyük depreminde, sadece 5000 kişinin yaşamını kaybetmesi, hem yerleşimin fazla olmadığını hem de Şili’nin depreme dayanıklı yapılar konusunda daha o zamanlar bile büyük adımlar attığını gösteriyor. Bu depremden tam 39 yıl sonra meydana gelen ve büyüklüğü bu depremden tam 700 kat daha küçük olan 17 Ağustos Gölcük depreminde ise yaklaşık 18000 kişi yaşamını kaybettiği düşünülürse Şili’nin depreme yönelik çalışmalarını daha o zamandan ciddiye aldığı görülmektedir. Şili’de 28 Şubat 2010 tarihinde meydana gelen 8,8 büyüklüğündeki depremde ise yaklaşık 800 kişinin yaşamını kaybetmesi deprem konusunda çok ileri çalışmalar yaptıklarının göstergesidir.

28 Mart 1964 yılında 9,2 büyüklüğünde meydana gelen Alaska depremi, Alaska ile batısında bulunan Yukon bölgesinde etkili olmuştur. Yerleşimin az olması nedeniyle böylesine büyük bir deprem için oldukça az sayılacak bir yaşam kaybı olmuştur. Üç dakika süren depremde sadece 125 kişi yaşamını kaybetmiş ve maddi hasar da 311 milyon dolar olarak saptanmıştır. Ölenlerden sadece 13’ü enkaz altında kalmıştır. Diğer 113 kişinin ölüm nedeni ise tsunamidir. Bu deprem sırasında jeoloji tarihinin en büyük tektonik yükselmesi gerçekleşmiş ve tarihe geçmiştir. Deprem sonrasında Prince William Boğazı’nda bulunan Montague Adası’nın Cleare Burnu’nda yaklaşık 10 metrelik bir deniz tabanı yükselmesi meydana gelmiştir. Bu depremde meydana gelen tsunami dalgaları, kıyıdaki balıkçı teknelerini kıyıdan 100 metre kadar içeriye sürüklemiştir. 9 Mart 1957 tarihinde meydana gelen Alaska Depremi, Alaska – Andreanof Adası lokasyonlarında meydana gelmiş olup, depremin büyüklüğü Richter ölçeğine göre 9,1 civarında idi. Bölgede deprem sonrasında meydana gelen tsunami dalgalarının boyu 15 metreye kadar ulaşmıştır. 26 Aralık 2004 Endonezya Depremi, büyüklüğü 9,1 ve derinliği 37 km olup, yaklaşık 160 saniye sürmüş ve deprem sonrasında meydana gelen 10 metre yüksekliğindeki büyük tsunami dalgaları bölgedeki tüm ülkelerin sahil şeridini vurmuştur. USGS verilerine göre 283100 kişi yaşamını kaybetmiş, 14000 kişi kaybolmuş ve yaklaşık 1260900 kişi yer değiştirmiştir. Bu büyük depremin etkisi bölge ülkelerinde hâlen devam etmektedir. Bu depremin bu kadar etkili olmasının sebepi, büyük bir deprem bölgesi içinde yer almasına rağmen bu konuda bölgede hiçbir çalışmanın yapılmamış olmasıdır. Ölümlerin çok büyük bir bölümü depremden değil, tsunaminden öldüler. Bölgede bir tsunami erken uyarı sistemi bulunmadığı için 20000 – 30000 kişinin öleceği depremde ölü sayısı kayıplarla birlikte 300000’i aşmıştır. 17 Ocak 1995 Kobe Depremi, Japonya’nın Kobe kentinde meydana gelen 7,2 büyüklüğündeki depremde 6427 kişi yaşamını yitirdi, on binlerce kişi yaralandı, milyarlarca dolar zarar oluştu (Şekil 15). Ölümlerin büyük çoğunluğu depremden sonra meydana gelen yangınlar yüzünden oldu. Japonya, bu depremden büyük dersler çıkardı. Hem binaların dizaynı yeniden yapıldı hem de afetlere müdahale konusunda büyük adımlar atıldı. Yapılan çalışmalar sonunda 2 yıl içinde Kobe’de yaşam eski hâline döndü, ama Japonya bu olayı hiç unutturmadı. Her yıl depremin yıldönümünde bu olaylar yeniden hatırlatılıyor. Kobe depreminden çıkardığı derslerle Japonya, daha sonra meydana gelen 7 büyüklüğündeki depremi çok az bir can kaybı vererek atlatmayı başardı. 28 Temmuz 1976 Çin Depremi, 8,2 büyüklüğünde olup bu deprem, tarihe belki en büyük deprem olarak değil, ama yüzyılın en çok can kaybına yola açan depremi olarak geçti. Merkez üssü Tangshan olan deprem, Çin’in doğu kıyılarında büyük can ve mal kaybına yola açtı. Ölü sayısının 500000 ile 850000 arasında verilmesi, Çin’in bu konuda tam bir açıklama yapmamasından kaynaklanmaktadır. Çin tarafından açıklanan resmî rakam ise 655000 kişidir. 17 Ağustos 1999 Gölcük Depremi, Türkiye üzerinde maddi ve manevi büyük bir yük bırakmıştır. Büyüklüğü 7,4 olan depremin, merkezî üssü Gölcük olmasına rağmen Marmara bölgesinin yanı sıra İç Anadolu ve Batı Karadeniz Bölgesini de etkilemiştir. Resmî makamların açıklamalarına göre depremde 17781 kişi yaşamını yitirmiş, 23781 yaralanmış, 505 kişi de sakat kalmıştır. Deprem sonrasında her konuda büyük aksaklıklar meydana gelmiştir. Bu depremden sadece İzmit, İstanbul, Sakarya ve Yalova değil, Marmara ve komşu bölgelerdeki ilerde yaşayan yaklaşık 16 milyon insan da etkilenmiştir. Ekonomi, milyarlarca dolarlık bir kayba uğramıştır. Tüm bu özellikleriyle Gölcük depremi, belki dünyanın en büyük depremlerinden biri değildir, ama gerek çok büyük bir alanı etkilemesi gerekse büyük maddi kayıpların olması nedeniyle dünyanın etkisi en büyük depremlerinden biri durumuna gelmiştir. Gölcük depreminden sonra durumun ciddiyetini gören yerel yönetimler ciddi çalışmalar yapmaya başlamış ve kısmen de olsa yol alınmıştır.

  • Depremlerden Alınan Dersler ve Ödevler

Deprem riskini taşıyan sahalar Büyük Okyanus kıyıları, Japonya, Endonezya ve çevresi, Akdeniz Kuşağında Alp orojenik sahası; İtalya, Yunanistan, diğer Balkan ülkeleri, Türkiye, İran, Hindistan, Tibet, Çin, Amerika kıtasının batı kıyıları ABD, Küba, Şili potansiyel deprem sahaları olarak bilinir. Bununla birlikte deprem şiddeti ve etkinlik derecesi üzerinde rol oynayan etmenlerin yerel farklılıklarından kaynaklanan deprem şiddetleri ve etkinlik dereceleri bakımından birbirinden farklı bir takım bölgeler ayırt etmek te mümkündür. Kısa mesafeler dâhilinde olmasına rağmen bu farklılığın nedeni, yer kabuğunun homojen olmamasıdır. Bilindiği gibi tektoniğin ve litolojik özelliklerin deprem büyüklüğü

üzerinde ayrıca yapı tarzı ve kalitesinin ise depremden zarar görme üzerinde etkisi büyüktür. Bu bakımdan yapı güvenlikleri yasal düzenlemeler ile sağlanmalıdır. Meydana gelen küçük depremlerin izlenmesi için kuyu sismometreli deprem istasyonları kurulması gerekir. Yılda 1.000.000 tane küçük depremler (büyüklükleri M2 ile M3 arasında olanlar) oluşuyor. Buna karşın; senede büyüklüğü ortalama M8 olan 1 tane deprem oluşuyor. Küçük depremlerin kaydedilmesi ve izlenmesi için de, derinden (kuyu sismometreli) izleme sisteminin (DES) olması gerekir. Ayrıca, küçük depremlerin izlenmesi ile fay hatlarının güncellenmesi çok hızlı şekilde yapılabilir. Diğer yandan, küçük depremlerin izlenmesi ile büyük depremler önceden tahmin edilmeye çalışılmalıdır. Türkiye’de derinden izleme sistemi olmadığından ve son yıllarda kurulan birkaç istasyonla başladığından dolayı küçük depremlerin ülke genelinde izlenmesi yapılamamaktadır. Her yıl milyonlarca küçük (mikro) deprem olmaktadır. Oysa dünyada depremselliğin izlenmesinde yüzeyde veya kuyu içinde yerleşik duyarlı sismometreler kullanılarak belirlenebilmektedir. Ayrıca, her yıl sayıları 10 civarında ve binlerce insanın öldüğü depremler de dünyanın değişik bölgelerinde doğal afetlere neden olmaktadır. 20. yüzyılda bu depremlerden en büyüğü (M=8.3) 1920 de Çin’de olmuş ve 200,000 kişi ölmüştür. 1976 yılında Çin’in Tangshan kentinde meydana gelen M7.4 büyüklüğünde ki depremde 655,000 kişi, M=7.9 büyüklüğünde 1923’de Japonya’da meydana gelen Tokyo depreminde 142,810 kişi ve M=7.7 büyüklüğündeki 1906 yılında Amerika’nın Kaliforniya eyaletinde meydana gelen sığ odaklı bir depremde ise kayıp sayısı yüksek olmuş ve 3000 kişi hayatını kaybetmiştir. Benzer büyüklükte 1994 yılında Japonya’nın Kuril adalarında meydana gelmiş derin odaklı bir depremde kayıp sayısı yaklaşık 10 kişiyle sınırlı kalmıştır.

Ülkemizde ise yaşanan en büyük deprem doğuda Erzincan’da 1939 yılında meydana gelmiş ve 32.700 kişi hayatını kaybetmiştir. Yaklaşık olarak büyüklükleri aynı olan ikinci deprem ise Ağustos 1999’da meydana gelen M=7.8 büyüklüğündeki Marmara depremidir. Bu depremde ölü sayısı kesin olmamakla beraber 20 binin üzerinde ve neden olduğu ekonomik kayıp ise 20 milyar dolardır. 23 Ekim 2011’de meydana gelen Van Depremi yüzlerce cana mal olmuş ve bölgede ciddi yapısal ve altyapı hasarına neden olmuştur. Ülkemizde 6316 Sayılı Kentsel Dönüşüm Yasası ancak Van depreminin ortaya çıkardığı tahribatın sonucunda Cumhuriyet Tarihinde çıkan en reformcu yasalardan birisi olarak çıkartılmış ve deprem odaklı güvenli kentleşme uygulamaları devam etmektedir.

  • Zemin Sıvılaşması

Depremin oluşturduğu titreşimlerin etkisiyle gevşek, suya doygun durumdaki taneli zeminlerin taşıma kapasitelerini kaybederek sıvı gibi davranış göstermesine zemin sıvılaşması denilmektedir. Yer kabuğu sıvılaşma sonucu katı özelliğini geçici olarak kaybedip vizkozite oranının artmasına bağlı olarak yarı sıvı gibi davranmaya başlar ve litosfer üzerinde bulunan nesneler yerkabuğunun içine gömülür, binalar belirgin şekilde bir tarafa doğru yatar hatta devrilir veya hafif yapılar da yukarı doğru hareket ederek yüzme eğilimi gösterebilir. Bir yerkabuğu parçasının sıvılaşması esas olarak gevşek bir yerleşime sahip olmasına, unsurlar arasındaki bağa, unsurları bağlayan çimentonun özelliklerine ve boşluk suyunun drenajının engellenmesine bağlıdır. Sıvılaşma, deprem sırasında ve sonrasında görülebilen ve sonuçları son derece hasar verici olabilen bir litosfer afetidir.

  • Zemin Sıvılaşması Nedir? Nasıl Meydana Gelir?

Sıvılaşma, deprem gibi hızlı yüklemeler altında, kil içermeyen siltli, kumlu gibi daneli zeminlerde görülen bir olaydır. Sıvılaşma, ani yükleme sonucunda suya doygun daneli zeminin yapısının bozulması ile oluşur. Daneler arasında su yol bulup, kaçamazsa boşluk suyu basıncı yükselir. Eğer bu basınç üstte bulunan tabakaların ağırlığına yakın bir seviyeye ulaşırsa, daneli tabaka geçici olarak sıvı gibi davranarak sıvılaşma olayını ortaya çıkarır. Ayrık taneler arasındaki temas kuvvetinin azalması boşluk suyu basıncının yükselmesi ve zeminin direncini kaybetmesiyle oluşur. Dolayısıyla zemin sıvılaşması, yeraltı su seviyesi altındaki tabakaların geçici olarak dirençlerini kaybederek, katı yerine viskoz sıvı gibi davranmalarıdır. Sıvılaşma, deprem gibi dinamik yüklemeler altında, gevşek daneli zeminlerde görülen bir olaydır. Deprem süresince sismik dalgalar, özellikle kayma dalgalarının etkisi ile genellikle drenajsız suya doygun ve gevşek zeminler içinde yayılırken birbirine göre kayma kuvvetleri oluşturarak zemin partiküllerinin yer değiştirmesine neden olurlar. Bu koşullar altında doygun ve gevşek zemin partikülleri birbirine yakınlaşma eğilimi gösterirler. Bu durumdaki partiküllerin temas noktalarındaki gerilim partikülleri çevreleyen suya iletilir. Deprem süresince sismik dalgalar ani ve çok kısa süreli hareketlere neden olmasından dolayı, partiküller arası suyun drene olması için gereken yeterli süreye olanak tanımamaktadır. Dolayısıyla ortamdan uzaklaşamayan gözenek suyunun basıncı aniden artmaktadır. Gözenek suyundaki bu ani artış, zemin partiküllerini bir arada tutan temas kuvvetlerini yok ederek partikülleri birbirinden uzaklaştırır. Böylece zemin dayanımını yitirir. Efektif düşey basıncın sıfır olduğu bu koşullar altında zemin, deprem öncesinde gösterdiği katı zemin davranışı yerine, bir sıvı gibi davranarak suyla birlikte yüzeye doğru hareket eder ve yüzeyden fışkırmaya başlar. Zeminin dinamik yükler sonucunda ortaya koyduğu bu davranış biçimi sıvılaşma olarak tanımlanır. Sonuç olarak suya doygun kohezyonsuz zeminlerde, statik veya dinamik yüklerin etkisiyle kayma mukavemetinin kaybolması ve zeminin bir sıvı gibi davranması olayına litosfer sıvılaşması adı verilir. Zeminin mukavemetini kısmen veya tamamen kaybetme sebepi derinlik boyunca boşluk suyu basıncındaki artışa koşut olarak, daneler arasındaki temas olarak tanımlanabilecek mevcut efektif gerilme değerinin azalmasıdır. Sıvılaşmanın olabilmesi için siltli, kumlu daneli yapıların olması gerekir. Daneler arası boşlukta su olması, daneler arası bağın kuvvetli olmaması, deprem gibi ani bir kuvvetin bulunması gerekir. Su danecikler üzerinde basınç oluşturur. Basınç, danecikler arası bağı denetler. Normal koşullarda denge söz konusudur ve “iç” basınç düşüktür. Depremin neden olduğu yük dengeyi bozar ve iç basıncı artırır. Daneler arası dengenin bozulması, suyun dışarı atılmasına yol açar. Su hareketi daneler arası bağı ortadan kaldırır. Bağımsız kalan dane suyla birlikte dışarı atılır. Ortamdan ayrılan daneler ortamın taşıma gücünü azaltır. Mühendislik yapılarının ek yükleri karşısında yerin taşıma gücü ortadan kalktığından yapı döner, eğilir veya yere batar. Deprem sırasında, dalgaların özellikle kayma dalgalarının suya doymuş daneli tabakalardan geçerken, zemin parçacığı veya unsurlar yerleşim düzenini değiştirir. Bu yerleşme sırasında daneler arasında su yol bulup, kaçamazsa boşluk suyu basıncı yükselir. Eğer bu basınç üstte bulunan tabakaların ağırlığına yakın bir seviyeye ulaşırsa, daneli tabaka geçici olarak sıvı gibi davranarak sıvılaşma olayını ortaya çıkarır. Ani yükleme sonucunda suya doygun daneli zeminin yapısının bozulması ve ayrık daneler arasındaki temas kuvvetinin azalarak boşluk suyu basıncının yükselmesi ve zeminin direncini kaybetmesiyle oluşur. Su zemin tabakasının içini tamamen doldurur. Deprem dalgası nedeni ile daneler yer değiştirir ve aralarında sürtünme olmayan zemin parçacıkları sıvı gibi davranmaya başlar. Temel altındaki bir zeminin sıvılaşabilmesi için sahanın sahip olması gereken özellikler aşağıda belirtilmiştir. Yapı altında bulunan zeminde İlk 3 metre çok önemli olup, 15-20 metreye kadar yer altı suyuna rastlanması gerekir. Yapının deprem riski yüksek bir bölgede inşaa edilmiş olması gerekir. Zeminimizin kumlu-siltli yapıda ve gevşek durumda olması gerekir. Sıvılaşmaya etki eden, tetikleyen iki temel faktör tasnif edilebilir. Bunlar çevresel faktörler ve zemin özellikleridir. Çevresel faktörler olarak maksimum odak uzaklığı, deprem eşik şiddeti, sıvılaşabilir zemin derinliği, yeraltı su seviyesi gibi özelliklerdir. Arazide sıvılaşmaya neden olan etken çoğunlukla deprem hareketidir. Bu nedenle sıvılaşma potansiyeli incelenirken, olası depremler ile ilgili özellikler mutlaka göz önünde tutulmalıdır. Sıvılaşmaya Sebep Olacak Yüklemenin Şiddeti: Sıvılaşma statik veya dinamik yüklerin (deprem, trafik, patlatma vb.) etkisi altında meydana gelebilir. Arazide karşılaşılan durum sıvılaşmanın genellikle deprem etkisiyle oluştuğu şeklindedir. Bu nedenle sıvılaşmanın meydana gelmesinde depremin büyüklüğünün önemli bir rol oynadığı açıktır. Depremin büyüklüğünün yüksek olması bir başka deyişle maksimum ivmesinin büyük olması sıvılaşma tehlikesini arttıran bir etkendir. Bununla birlikte magnitüdü büyük olmayan bir deprem hareketinin yüzeye doğru ilerlerken zemin tarafından büyütülebildiği bilinmektedir. Bu nedenle bu durumun sıvılaşmaya yol açabileceği de ihtimal dâhilindedir.

Yükleme Süresi: Depremin süresinin uzaması tekrarlı gerilmelerin zemine uygulanma süresini uzatacağından, sıvılaşma tehlikesini önemli ölçüde arttıran bir etkendir. Zemin özellikleri ise relatif sıkılık, ince dane oranı ve plastisite, sismik geçmişin etkisi, yatay toprak basıncı ve aşırı konsalidasyonoranı, kumların fiziksel özelliklerinin etkisi, gözeneklerin suyla dolgun olması gibi hususlardır. Zemin Yapısı gözlemler ve deneyler neticesinde kohezyonsuz zeminlerdeki sıvılaşmanın; Zeminin Sıkılık Derecesi, Tane Özellikleri, Kil Zemin İçeriği ve Arazideki Drenaj Şartları gibi faktörlerden etkilendiği tespit edilmiştir. Sıkılık Derecesi: Kohezyonsuz zeminlerde sıkılık derecesinin yüksek olması sıvılaşma riskini azaltan bir etkendir. Sıkılık derecesi %35’ten küçük olan zeminler gevşek zeminler olarak kabul edilir ve suya doygun olmaları hâlinde, sıvılaşmaya karşı son derece hassas bir yapıya sahiptirler. Tane Özellikleri: Tane özellikleri olarak bilinen, tane boyu, tane şekli ve tane çapı dağılımı sıvılaşma açısından önemlidir. Tane boyutunun küçülmesi, kırıntılı zeminlerde (kil hariç) sıvılaşma riskini artırmaktadır. Tane şekli açısından bakıldığında ise, yuvarlak tanelere sahip zeminlerin köşeli tanelere sahip zeminlere göre daha fazla sıvılaşma tehlikesi taşıdığı düşünülmektedir. Tane çapı dağılımının da sıvılaşma durumu üzerinde etkili olduğu bilinmektedir. Örneğin hemen hemen her çap aralığında belirli bir miktar tane bulunduran iyi derecelenmiş (jeolojik açıdan kötü boylanmış kırıntılı sedimentler) bir zeminde, deprem etkisiyle birlikte daha küçük çaplı taneler büyük çaplı taneler arasındaki boşluklara girmeye çalışacağı için, boşluk suyu basıncı artışları daha sınırlı kalacaktır. Bu da sıvılaşma oluşumunu azaltıcı bir etkiye neden olur. Ayrıca drenaj şartları ve sismik geçmiş de önemli iç etkenlerdir. İki farklı maddenin molekülleri arasındaki çekim kuvvetine adhezyon denilmektedir. Kohezyon ise, maddenin kendi molekülleri arasındaki çekim kuvvetidir. Kohezyon sıvı ve katı maddelerde görülür. Bu maddelerin moleküllerindeki pozitif ve negatif yükler arasında oluşur. Burada detaylı belirtilmesi gereken husus kayaçları oluşturan unsurların boyutudur. Unsurları hemen hemen aynı boyutta olan, çimentosuz çakıl, kum ve silt depoları yüksek gözenekliliğe sahiptirler. Buna karşın iri unsurlar arasındaki boşluklar küçük unsurlarla doldurulmuş ise gözeneklilik azalır. Unsurlar doğal bir çimento ile birbirlerine bağlanmışlar ise aralarındaki boşluk azalacağından gözeneklilik düşük olacaktır. Litolojik özelliklerin diğer bir etkisi de akarsu yüklerinin miktarı üzerinde olmaktadır. Aynı şekilde zeminin üst kısmını oluşturan toprak da sızma miktarı üzerinde rol oynamaktadır. Bu ise toprağın tekstürü ile ilgilidir. Kil içerikli olan ince taneliler geçirimsiz, çakıl, kum ve hatta silt gibi kaba taneliler ise geçirimli özellik göstermektedir. Kumlu topraklar zemin kapasitesine çabuk ulaşırlar. Çünkü bu tip topraklarda suyun sızması kolaydır ve az miktarda suya gereksinim bulunmaktadır. Killi topraklarda ise, zemin kapasitesine erişme süresi daha uzundur. Çünkü bu tip topraklarda sızma yavaş bir şekilde gerçekleşir. Ayrıca bu kapasiteye ulaşmak için tutulacak su miktarı da fazladır. Bir zeminin sıvılaşmasının önüne geçebilmek için gevşek bir yerleşimin önüne geçilmesine ve daneler arasındaki boşluk suyunun drenajının engellenmesine bağlıdır.

 Sıvılaşma potansiyeli olan zemin bölgelerini, zeminin yapısından hareket ederek belirli ölçüde tahmin etmek mümkün olabilirse de, bir depremde sıvılaşmanın olacağını tahmin etmek zordur. Zemin türü, yoğunluğunu ve yer altı su seviyesinin derinliğini belirleyerek, zemin sıvılaşma potansiyeli yüksek bölgeler belirlenebilir. Bunun yanında depremin sıklığı ve büyüklüğü, alınacak tedbirlerin belirlenmesinde etkili olur. Genellikle, yeraltı su seviyesinin yüksek olduğu yerlerdeki yakın zamana ait olan sıkışmamış kum ve siltlerin sıvılaşma potansiyeli yüksektir. Bunun yanında akarsuların yığdığı kumlar, boyutlarındaki düzgünlük nedeniyle sıvılaşma potansiyeline sahiptirler. Yeraltı su seviyesinin yüzeye 10 m den daha yakın olması da sıvılaşma tehlikesini arttırır. Buna karşılık yer altı su seviyesinin 20 m’den daha derinde ve sıkı zeminlerde sıvılaşma potansiyeli azdır

Sıvılaşabilir zeminler hangileridir? Potansiyel olarak sıvılaşacak zemin tabakalarının bulunup bulunmadığının belirlenmesi korunma tedbirlerinde önemli yere sahiptir. Bu da hangi zeminlerin sıvılaşabilir olduğu gibi önemli bir soruyu doğurmaktadır. “Temiz” kumların potansiyel olarak sıvılaşabilirliği uzun zamandan beri bilinmektedir. Ancak siltli ya da siltli killi kumlar ile çakıllı zeminlerin sıvılaşabilirliği konusunda hâlen bir karmaşa mevcuttur. İri daneli ve çakıllı zeminlerin davranışı tekrarlı sismik yükler altında, kumların bu yükler altındaki davranışından çok fazla farklılık göster mez ve potansiyel olarak sıvılaşabilirler. Ancak bu tip zeminler, daha ince daneli kumlu zeminler ile karşılaştırıldığında davranış olarak iki önemli farklılık gösterirler. Daha geçirimli olduklarından sismik yükleme sırasında oluşan tekrarlı boşluk suyu basıncı daha çabuk dağılabilmektedir ve oluşumları sırasında iri ve ağır kütleli danelerinden dolayı çok nadiren gevşek depozitlenme karakteri göstermektedirler ve dolayısıyla bu tip zeminlere doğada gevşek olarak sıkça rastlanmamaktadır. Daha az geçirimli tabakalar arasında sıkıştığında, ince daneli plastik olmayan malzemelerin çakıllı danelerin boşluklarını doldurduğu durumlarda ya da tabakanın oldukça kalın ve buna bağlı olarak drenaj mesafesinin uzun olduğu durumlarda; deprem yükleri altında iri daneli zeminlerin yüksek geçirimlilik avantajı bozulabilir. İnce daneli (siltli ve killi) zeminparçacıklarının iri daneleri birbirlerinden ayıracak ya da genel zemin davranışını kontrol edebilecek miktarlarda olduğu durumlarda, sıvılaşmanın gerçekleşmesi için siltli ya da killi malzemenin plastik olmaması ya da düşük plastisiteli olması (PI < 10 – 12 %) koşulu sağlanmalıdır (Tablo 2). Aslında düşük plastisiteli silt ve siltli kumlar hem sıvılaşabilir olmaları hem de boşluk suyu basıncının hızlı dağılımını engelleyebilecek kadar düşük geçirimlilikleri sebepiyle en tehlikeli zemin türleridir.

Tablo 2: Siltli ve killi kumların sıvılaşabilirliği                sayfa 50

  • Zemin Sıvılaşmasının Etkileri

Sıvılaşma sonucu zeminde oturma, yanal yayılma, yanal akış, yanal desteklerin kaybı, taşıma gücü kaybı gibi etkilerdir.Zeminin sıvılaşması sonucu, yapı zemine batma veya hafif yapılarda yukarı doğru hareket ederek yüzme eğilimi gösterebilir. Sıvılaşarak kayma dayanımı kaybolan zeminde, yön değiştiren küçük kayma gerilmeleri büyük şekil değiştirmelerine sebep olur.

Yanal Akma: Yanal akma olayı genellikle bir su kütlesi yakınında bulunan düşük eğimli arazilerde, yüzeye yakın bulunan bir zemin tabakasının, altında yer alan tabakanın sıvılaşması sonucunda, sıvılaşan zemin üzerinde yapacağı hareket olarak tanımlanabilir. Bu hareket birkaç metre ile sınırlı kalabileceği gibi onlarca metre de olabilir.

 Akma Göçmesi: Akma göçmesi daha çok bir su kütlesi yakınında bulunan eğik yüzeyli zeminlerdeki sıvılaşmış zemin kütlesinin, daha çok kendi ağırlığının etkisiyle aşağı doğru adeta bir sıvı gibi hareket etmesi olayıdır.

Zemin Yüzünde Çökme-Ayrılma: Özellikle düz yüzeyli arazilerde, altta yer alan bir tabakanın sıvılaşmaya maruz kalmasıyla yüzeyde gözlenen çatlaklar, yarıklar, blok şeklinde çökmeler bu kapsamda değerlendirilir.

Zeminin sıvılaşmasının kendisi hasara sebep olan bir olay değildir. Ancak, bu olayın büyük yer değiştirmelere sebep olması, büyük hasarları doğuran temel göçmelerine sebep olur. Deprem hareketi ile oluşan zemin sıvılaşması, büyük kütleler hâlinde şev akmalarına sebep olabilir. Tamamen sıvılaşmış zemin blokları onlarca kilometrelik mesafede saatte onlarca kilometre hızla akar. Bu tür akmaya, özelikle gevşek, suya doymuş nispeten dik şevlerde ve yamaçlarda rastlanır. Bir yapıyı taşıyan zemin sıvılaşıp taşıma gücünü kaybederse yapıda hasara yol açan, önemli ölçüde oturma ve dönme meydana gelebilir. Yapılan incelemeler, zemin yüzünün birkaç metre altında bulunan kum tabakasında sıvılaşmanın meydana geldiğini, bu durumun yukarı doğru üstteki kum tabakalarına yayılmasıyla temel altı zeminin taşıma gücünü zayıflattığını ve binalarda oturma ve dönmelere sebep olduğunu göstermiştir.

Binanın ağırlığı büyük değilse taşıma gücünün zayıflaması büyük oturmalar ortaya çıkarmaz. Ancak, depremin bitiminden sonra zeminde boşluk suyunun zamanla oluşacak drenajı hasar doğurabilecek oturmalara sebep olabilir. Depremden sonra zemin yüzünde, altta kum tabakasında basınçla sıkışmış suyun ve ince kumun kaynaması sıvılaşmaya işaret eden ve çok rastlanan bir gözlemdir. İstinat duvarının arkasındaki zemin sıvılaştığı zaman yatay zemin basıncı önemli derecede artarak, duvarın kaymasına, dönmesine veya kesitlerinde güç tükenmesine sebep olabilir. Zemin sıvılaşması potansiyeli olan bir bölgede yapılacak yapıda alınabilecek tedbirlerin başında muhtemel küçük zemin hareketinden doğabilecek etkilerin karşılanması gelir. Temel türünün ve derinliğinin seçiminde, yer hareketinin yapıyı olumsuz olarak olarak zorlamasının azaltılması esas alınmalıdır. Plak temel seçerek rijit temel oluşturulması ve kazık ve kuyu temel sistemi ile sıvılaşma potansiyeli bulunan tabakanın altına inilmesi tavsiye edilebilir. Sıvılaşma potansiyeline sahip tabakanın kaldırılması ve değiştirilmesi, enjeksiyonla veya sıkıştırılarak sıkı durumuna getirilmesi ve yeraltı su seviyesinin düşürülmesi alınacak diğer tedbirler olarak sıralanabilir.

  • Zemin Sıvılaşmasından Alınan Dersler ve Ödevler

Meydana gelmiş zemin sıvılaşması vakalarına göre zemin yüzeyinde ve yapılar üzerinde önemli yıkımlar meydana gelmektedir. Bunlar arasında en belirgin olanları; yüzeye kum ve su fışkırması, büyük oturmalar, büyük genlikli yer hareketleri, taşıma gücü kaybı, istinat duvarlarında ve rıhtımlarda hasarlar, şevlerde akma, zeminde yayılma olarak da adlandırılan kalıcı yatay deformasyonlar ve yeraltı yapılarının yüzmesi olarak sayılabilir. Bunların önlenmesi için potansiyel deprem sahaları başta olmak üzere zeminlerin sıvılaşma olasılıkları araştırılarak haritalanmalıdır. İnce kum, siltli kum ve killi kum oluşumlarındaki sıvılaşma potansiyelinin değerlendirilebilmesi için, arazi ve laboratuvar deneylerinden elde edilen sonuçlar kullanan birçok yöntem bilinmektedir. Bu yöntemleri iki başlık altında toplamak mümkündür:

  • Sıvılaşma potansiyelini irdeleyen asli yöntemler,
  • Sıvılaşma potansiyelini irdeleyen yardımcı yöntemler. Sıvılaşma potansiyeli irdelemeleri yapılırken aşağıdaki analiz ve yöntemlerden yararlanılılmalıdır:
  • Başlangıç İvmesi Yöntemi
  • Tekrarlı Kayma Gerilmesi Yöntemi
  • Sıvılaşma İndeksi Yöntemi Sıvılaşma potansiyelinin irdelemeleri yapılırken, asli kriterlerin yanında, söz konusu zeminin sıvılaşma potansiyelinin saptanmasına yönelik yardımcı yöntemlerden de yararlanılır.
  • Relatif sıkılık
  • Boşluk suyu basıncı artış oran

ı • Dane boyutu ve boyut dağılımı

  • Kritik boşluk oranı • Standart penetrasyon
  • Zeminin gerilme altında kaldığı süre
  • Sismik geçmiş
  • Yanal basınç katsayısı ve aşırı konsolidasyon oranı
  • İnce dane oranının etkisi
  • Dane şekli
  • Titreşim Yukarıda belirlenen, sıvılaşma etkilerini ortadan kaldırabilmek için alınabilecek önlemler iki başlık altında incelenebilir:
  • Zemin iyileştirmesi yoluyla sıvılaşma olasılığının ortadan kaldırılması,
  • Yapısal önlemlerle sıvılaşma etkisinin ortadan kaldırılması. Zeminlerin sıvılaşmaya karşı direncini artırmak amacıyla uygulanan zemin iyileştirmesi tekniklerinin asıl hedefi, deprem sırasında aşırı boşluk suyu basıncı oluşumunu önlemektir. Hedefe ulaşmak için zeminin sıkılığı arttırılır veya zemin içindeki suyun drenajı sağlanır.
  • Dinamik kompaksiyon
  • Vibroflotasyon
  • Taş kolonları
  • Sıkıştırma enjeksiyonu
  • Zemin değiştirme • Drenaj teknikleri Yapısal önlemlerle sıvılaşma riskinin ortadan kaldırılması için yapının temelini oluşturan yapı elemanları sıvılaşmanın etkilerini karşılayabilecek şekilde tasarımlanır. Eğer yüzeysel temel yapılacaksa radye temel tipi seçilmelidir. Temelin altında yerel olarak bulunan bir sıvılaşma zonundan kaynaklanacak yükler, bu tür bir temel tarafından sıvılaşan zonun çevresindeki sıvılaşmayan zonlara aktarılarak, yapının görebileceği hasarlar en aza indirilmekte veya önlenmektedir. Ayrıca, sığ derinliklere yerleştirilen ve zeminin içinde gömülü durumda bulunan atık su şebekesi ve su borusu gibi alt yapı elemanlarının sıvılaşmadan kaynaklanabilecek hareketlerden ve oturmalardan etkilenmemesi için bunların bağlantılarının mümkün olduğunca esnek olmasına özen gösterilirken gerekirse yüzme ankrajlarına yer verilir. Derin temellerde ise; zemin sıvılaşması derin temellerin üzerinde büyük yanal yüklerin etkimesine neden olur. Bu nedenle, zayıf ve sıvılaşmaya yatkın zeminler içinde yapılan kazık temeller, sadece yapıdan gelen üst yükleri zemine aktarmakla kalmayacak, aynı zamanda zayıf zeminin sıvılaşması hâlinde yatay yönde etkiyen yüklere ve eğilme momentlerine de karşı koyacaktır. Sıvılaşmanın etkilerine karşı yeterince direnç gösterebilmesi için kazıkların daha büyük çaplı ve yeter donatılı yapılması gerekir. Kazık temel uygulamalarında dikkat edilmesi gereken önemli bir konu da, kazıklar ile yapı tabanı arasındaki bağlantıların esnek bir şekilde yapılmasıdır.

1.4.Volkanizma

Bilindiği üzere volkanizma geniş anlamıyla yerin iç kısımlarında yer alan magmanın yeryüzüne doğru sokulması veya yükselmesi sürecidir. Bu yükselme bazen yerkabuğu içinde herhangi bir derinlikte son bulur. Buna derinlik volkanizması veya plütonizma denir. Bazen de magma yerkabuğunu katederek yüryüzüne çıkar. Buna da yüzey volkanizması veya dar anlamda volkanizma adı verilir. Volkanizmayla yeryüzüne çıkan maddeler katı, sıvı ve gaz olmak üzere üç hâlde bulunurlar. Katı maddeler; bacanın üst kısmında kalmış eski ve katı lav parçaları teşkil edebildiği gibi, bacanın kenarlarından koparılmış unsurlar veya basınçlı gaz çıkışı sırasında bacayı dolduran sıvı magmanın üst kısmından koparılan lav parçaları da meydana getirebilir. Piroklastik maddeler veya tefra isimleri de verilen bu maddeler çeşitli büyüklükte olurlar ve buna göre değişik isimler alırlar. Çapları 0.25 mm’den daha küçük olanlara ince kıil veya toz; 0.25-4 mm arasında olanlara volkan külü; 4- 32 mm arasında olanlara lapilli ve 32 mm’den daha büyük olanlara da volkan bombası veya blok isimleri verilir. Sıvı maddeler volkanlardan çıkan sıvı hâldeki ergimiş lav ismi verilen maddelerdir. Lavlar volkanlardan dışarı atıldıktan sonra yeryüzeyinin eğimini takip ederek akarlar ve çukur yerleri doldururlar. Lavların akıcılığı kimyasal bileşimlerine ve sıcaklıklarına bağlıdır. Asit lavlar daha soğuk (genellikle 600° – 700°ler arasında) ve kıvamlıdır. Buna karşılık bazik lavlar daha sıcak (1000°-1200° civarında) ve akıcıdırlar; çıkış sahasından daha uzak mesafelere yayılabilirler. Gazlar; püskürme sırasında volkanlardan çıkan en büyük kısmını su buharının teşkil ettiği unsurlardır. Bu gazın bulunuş oranı % 70’e yaklaşır. Su buharının dışındaki gazlar karbondioksit, Hidrojen sülfür, Karbon monoksit, Klor, Amonyum klorür ve Kükürt dioksit gibi gazlardır. Patlamalı volkanlardan çıkan piroklastik maddelerin de yüzlerce metre yükseklere savrulduğu, bunların da şiddetli rüzgârların hâkim esiş yönünde kilometrelerce uzak mesâfelere taşındıkları da bilinmektedir. Bu hâdise, uçakların seyr-ü seferini olumsuz yönde etkilemektedir. Güçlü piroklastik madde çıkışlarının olduğu volkanik faâliyet esnâsında hava durgun bir hâlde ise volkanik toz – kül – kum volkanın yakın çevresinde yığılır. Bu yığılma, rüzgârın etkisiyle Pompei, Herculanum ve St. Pierr şehirlerinde olduğu gibi kalın örtüler hâlinde kendini göstermiş ve böylece büyük bir afet hâlini almıştır.

1.4.1. Volkan Nedir? Neden Püskürür?

Bir volkan magma olarak bilinen sıcak ve erimiş kaya malzemenin yerin içinde ki basınç değişimleriyle gelişen kırıklardan yüzeye çıkmasıyla oluşur. Son zamanlarda meydana gelen pek çok aktif ve farklı tür volkanlardan rahatlıkla görüleceği gibi malzeme bazı volkanlarda şiddetli püskürmeyle açığa çıkmaktadır. Aktif olmayan bir volkan yaklaşık olarak 1 milyon yıl gibi çok uzun süredir patlamamış fakat bir gün tekrar patlayabilecek volkandır. Sönmüş bir volkan ise yeniden patlamayacak volkan demektir. Bir volkan çok farklı bölümlerden oluşur. Şöyle ki; magma yer yüzeyinin altında erimiş kaya olarak bilinir. Magma ocağı, yerin altında volkanik etkinliği beleyen sıvı ve gazca zengin malzemelerin bulunduğu boşluktur. Kanal bir volkanda mağmanın dışarı taşındığı yerin altında ki akış kanalıdır. Volkan ağzı yerin içinden malzemelerin yukarı doğru ilerleyerek yüzeye doğru ilerlediği açık alandır. Bir volkanik koni tamamen parçalanmış piroklastik malzemelerden oluşur ve lav akışları volkanın ağzından püskürtülür. Volkanik malzemeler her bir koniden püskürmeyle oluşur. Sıcak ve erimiş kayaçların yoğunluğu çevresini kuşatan kayaçlara göre azalır ve azalan yoğunluğa bağlı olarak kabuk içinde hareket eder, yükselir ve püskürme ile yüzeye çıkar. Sıcak hava ile dolu balonun yükselmesinde ki prensip volkanik malzemelerin yükselmesinde de geçerlidir. Bir magmanın yüzeye ulaşması kadar nasıl patlayacağı gaz miktarına (H2O, CO2, S) ve akış hızı viskozitesi gibi farklı faktörlere bağlıdır. Büyük miktarlarda gaza doygun yüksek vizkoziteli akışkan magma patlayarak püskürmeye neden olur ve bu durum Eksplosiv volkanizma olarak bilinir. Gaz miktarlarında azalma ve magmatik malzemenin akışkanlığının düşük olmasıyla sızma şeklinde farklı bir volkanik olay meydana gelir ve farklı olmasından kaynaklı olarak buna efüzif volkanizma denir. Efüzif türü püskürme magma içerisinden lavların yüzeye doğru pasif veya yavaş olarak çıkmasıdır. Bazı efüzif patlamalar yüksek akışkanlı lavların bulundurmaları hâlinde püskürme türü patlamaya dönüşebilir. Akıcılığı çok düşük magma volkan ağzını kapayabilir ve volkan içinde gazlar sıkışabilir. İçeride gazın sıkışmasının meydana getirdiği gerilme öyle çok yükselir ve püskürme tipi patlatmaya neden olabilir. Son zamanlarda meydana gelen patlatmalardan – Pinatubo 1991 – bazıları bu şekilde meydana gelmiştir. Magmanın akışkanlığını kontrol eden en başlıca faktör sıcaklıktır ve sıcaklıkla akışkanlık azalır. Diğer önemli bir faktör ise malzemenin içerdiği slika (SiO2) oranıdır. Yüksek slika oranına bağlı olarak rhyolitic lavlarda olduğu gibi akışkanlık artar. Son bir faktör olarak magmanın içinde çözülmüş gaz özelliğidir. Başlıca buharlaşan su ve karbon dioksit bilinen önemli gazlara örnek olarak verilir. Gazlar yüzeye yaklaştıkça genişler ve püskürme şiddetiyle ilişkilidir. Okyanus ortasında iki levhanın birbirinden uzaklaşmakta olduğu sınırda, okyanus ortası sırtları ya da yayılma sırtları adı verilen volkanlardan oluşan birbirini takip edecek şekilde dizilmiş volkanik sıra dağlar, ada yayları bulunur. Levhaların birbirinden uzaklaşmalarıyla ve doğal olarak astenosfer üzerindeki malzemenin taşınmasıyla basınç azalır. Levha sınırının altında bulunan katı durumdaki minaraller sıcaklık etkisiyle ergiyerek magmaya dönüşür. Basıncın etkisiyle yükselmeye başlayan yeni magmanın çoğu levha kenarlarında soğuyarak katılaşıp kalır, yüzeye ulaşan bir bölümüde okyanus tabanında volkanlar oluşturur. Yayılma sırtlarında malzemeler sıcaklığın etkisiyle plastik malzeme etkisi gösterir. Astenosfer genellikle zayıf küre anlamına gelir ve plastik olarak tanımlanır. Astenosferin büyük bir bölümün yumuşak veya eriyik olmasına karşın, sıvıdan çok küçük miktarlarda magma bulunan katı mineral taneciklerinden oluştuğu düşünülür. Astenosferdeki sıcaklığın, minerallerin çoğunu ergitmeye yetecek kadar yüksek olmasına karşın, üsteki litosfer katmanın neden olduğu yoğun basınç bunu engeller. Volkanlar, iki levhanın çarpışması sonucu birinin diğeri altına daldığı levha sınırlarında da oluşur. Dalan levha, 100- 200 km derinlikte bulunan ve dalma-batma bölgesi adı verilen bölgede ergimeye başlar ve magmaya dönüşür (Şekil , ). Oluşan yeni magma, çatlaklardan geçip yükselerek yüzeye püskürür ve üstteki levhanın üzerinde yeni volkanların oluşuma yol açar. Birçok volkanın oluşumu levha sınırlarının girişimiyle bağlantılı olmasına karşın bazıları bu sınırlara uzak yerlerde ortaya çıkabilir. Bu volkanların ”sıcak noktalar” olarak adlandırılan olağanüstü sıcak bölgelerin varlığı sonucunda oluşurlar. Sıcak noktaların astenosfer ve alt mantoda bulunur. Sıcak noktalarda, ısı akımlarının mantonun içinden geçerek yükselmektedir. 1.4.2. Volkan Tipleri ve Örnekleri Volkanizmanın niteliği, diğer bir deyişle, volkanik faaliyet türü, yeryüzüne çıkan maddelerin nitelik ve miktarı üzerinde etkili olur. Bu ise değişik volkan tiplerinin oluşmasına imkan sağlar. Volkanizma, bazen sakin ve patlamasız bir şekilde cereyan eder (effüzif volkanizma). Bu sırada sadece lav çıkışı görülür. Bazen de, volkanizma, şiddetli patlamalar şeklinde vuku bulur (eksplozif volkanizma) ve bu sırada muazzam miktarda piroklastik madde havaya fırlatılır. Birinci tip volkanizma tamamen lavlardan müteşekkil volkanları; ikinci tip volkanizma ise, piroklastik volkanları oluşturur. Effüzif volkanizma tipinde magma çok akıcı, çok sıcak ve baziktir. Buna karşılık patlamaların hâkim olduğu eksplozif tipte magma kıvamlı, nisbeten daha az sıcak ve asittir. Bu iki ekstrem arasında kalan hâller ise karışık volkanizma terimi ile ifade edilir. Bu üç indifaî faaliyet tarzı, aynı zamanda jeomorfoloji bakımından farklı üç volkan topografyası takımına tekabül eder. Lav volkanları çok akıcı lavlar olup bu tip volkanlarda yapının hâkim unsurunu meydana getirirler. Bu takım içinde ayrıca, İzlanda ve Havvaii tipleri ayırdedilebilir. Karışık volkanlar, lavların ve tefranın aynı zamanda önemli rol oynadığı volkan yapıları karışık volkanlar sınıfını meydana getirir. Eksplozif volkan yapılarında nispeten az miktarda çıkan lavlar da çok kıvamlı ve asittir. Bunların sıcaklıkları da düşüktür. Bu tipte lav çok az veya yoktur. Bunların çevrelerinde ancak tefradan müteşekkil bir halka bulunur. Süngertaşı, volkan bombası, lapilli, kül gibi çeşitli özellik ve boyutlaki piroklastik maddeler dikkat çeker.Diatrema denilen patlama hunileri veya çukurları ise, ancak volkanik gazların dışarıya fırlatılması esnasında meydana gelen huni şekilli kuyulardan ibarettir. Lav miktarı arttıkça jeomorfolojik görünüm de değişir ve meselâ maar’lar tefra ile çevrili kraterlere veya tefra ile örtülü kalderalara dönüşür. Öte yandan, bir volkan yapısının jeomorfolojik şekli indifaların sayısına ve süresine de çok sıkı bir şekilde bağlıdır. Volkan yapılarının bir kısmı monojeniktir diğer bir ifade ile bir indifa safhasında teşekkül etmiştir. Buna karşılık volkan yapılarının çoğu polijenik olup bugünkü şekilleri çok sayıdaki indifaların eseridir. Lav akmaları ve tefra depolarının sıralanmasından meydana gelen ve genellikle büyük boyutlara erişen karışık tip polijenik volkan yapılarına stratovolkan veya tabakalı volkan denir. Volkanizma tipleri bakımından temel bir sınıflandırma olarak dört grupta toplanabilir. Bunlar: Havai, Stromboli, Vulkano ve Pele Tipi Volkanizma’dır.

1.4.3. Volkanların Yeryüzündeki Dağılışı

Volkanik kuşaklar yer kabuğunu oluşturan aktif levha sınırlarında kıtaların birbirlerine göre girişim yaptıkları alanlarda bulunur. Levhaların çarpışmaları neticesinde gelişen gerilmelerin dayanımı yenilen zayıf ve çatlak sahalar boyunca yeraltındaki ergimiş kayaların, Dünya’da Aktif Volkanlar Plaka Sınırlarında Meydana Geliyor. Depremlerin meydana geldiği aktif deprem kuşakları bir başka ifadeyle aktif volkanik kuşaklardır. Belirtildiği gibi volkanların yaklaşık olarak % 75’i Büyük Okyanus’un kenarlarında yer almaktadır. Ateş Çemberi olarak adlandırılan bu saha, Büyük Okyanus’un kuzeyinde Alaska ile Aleut Adalarını; doğusunda, Kuzey Amerika kıtasının batısındaki Kaskad (Cascade) Dağları’nı, Orta Amerika’yı ve And Dağları’nı; güneyinde Antarktika kıyılarını ve batısında ise, kuzeyden güneye doğru, Kamçatka, Kuril Adaları, Japon Adaları, Ryukyu Adaları, Filipinler, Endonezya Adaları (Büyük Okyanusu Hint Okyanusundan ayıran sınır zonunda yer alan burası, aynı zamanda, Alp-Himalaya kuşağıyla olan birleşme yerine karşılık gelir. Dolayısıyla bu volkanik saha adı geçen kuşağa da girer, zaten onun uzantısı niteliğindedir), Yeni Gine ve Yeni Zelanda gibi yerleri içine alır. Ateş Çemberi’nin iç kısmında, diğer bir deyişle, Büyük Okyanusun iç kısmında da Mauna Loa, Mauna Kea, Hualalai, Kilauea ve Kohola (Hawai Adası )ile Savaii ve Upohı (Samoa Adaları) gibi önemli volkanlar yer alır. İkinci en belirgin kuşak ise Atlas okyanusunu baştanbaşa geçen kuşaktır. Ayrıca Akdeniz çevresi ile Doğu Afrika’da da önemli volkanlar bulunmaktadır. Yeryüzünün, volkanların çok bulunduğu diğer yerleri, Afrika’nın doğusu, Alp-Himalaya kuşağı ile Atlas Okyanusu’nun Asor Adaları, Kanarya Adaları, Antil Adaları ve İzlanda gibi bazı kesimleridir. Volkanların bir kısmı hot spot denilen sıcak noktalar üzerinde bulunurlar (Şekil 22). Bunların bir kısmı çok dikkat çekici volkanlardır. Bunlar: • Hawaiian-Emperor seamount chain (Hawaii hotspot) • Louisville seamount chain (Louisville hotspot) • Walvis Ridge (Gough and Tristan hotspot) • Kodiak–Bowie Seamount chain (Bowie hotspot) • Cobb-Eickelberg Seamount chain (Cobb hotspot) • New England Seamount chain (New England hotspot) • Anahim Volcanic Belt (Anahim hotspot) • Mackenzie dike swarm (Mackenzie hotspot) • Great Meteor hotspot track (New England hotspot) • St. Helena Seamount Chain – Cameroon Volcanic Line (Saint Helena hotspot) • Southern Mascarene Plateau–Chagos-Maldives-Laccadive Ridge (Réunion hotspot) • Ninety East Ridge (Kerguelen hotspot) • Tuamotu–Line Island chain (Easter hotspot) • Austral–Gilbert–Marshall chain (Macdonald hotspot) • Juan Fernández Ridge (Juan Fernández hotspot) Bunların dışında yaklaşık 200 civarında bilinen sıcak nokltalar ise dünyanın farklı lokasyonlarına dağılmış olarak bulunur.

 

1.4.4. Örnek Volkanizma Vakaları

Vezüv Volkanik Afeti, İtalya’nın Tiren Denizi kıyısında çeşitli şehirsel fonksiyonları ile ünlü Napoli şehrinin güneydoğusunda Vezüv Volkanı bulunur. Bu volkanik dağın (1267 m) batı eteklerinde, deniz kıyısına doğru kurulmuş köy, kasaba ve şehirler yer almıştır. Bir sahil ve eğlence kenti olan ve o günlerde 30.000 kişinin yaşadığı ünlü Pompeii şehri de bunlardan birisidir. Üzerinde Vezüv Volkanı’ nın da bulunduğu bu yörede depremler aralıklı olarak 16 yıl devâm etmiş ve nihâyet Vezüv, Pompeii ve Herculaneum şehirlerini yok edecek püskürmesine M.S. 79 yılının 24 Ağustos gecesi başlamıştır. Volkandan çıkan Nuée Ardente denilen kızgın bulutlar ve piroklastik maddeler, rüzgârlarla taşınarak Pompeii’de 30.000 kişinin ölümüne sebep olduğu gibi Herculaneum şehirini de örtmüştür. Böylece, insanların bir kısmı yanarak kavrulmuş ve bütünüyle yok olmuş; bir kısmı da volkanik kül ve kumların altında kalarak fosilize olmuş; taşlaşmışlardır. Vezüv Volkanı’ ından çıkan çeşitli piroklastik madde ve lâvlarla fosilize edilen bu gizemli şehirler, ancak 1.500 yıl sonra açılan bir su kuyusundaki verilere göre yapılan kazı çalışmalarıyla tespit edilmiş; şehrin harâbeleri ve taşlaşmış insan cesetleriyle karşılaşılmıştır. Bugün, eski şehrin taşlaşmış fosil insanları, Pompeii Müzesi’ nde sergilenmektedir

Pele Volkanik Afeti, Volkanik afetlerden bir diğeri 1902 yılında Küçük Antillerde Martinique Adası’ nda meydâna gelmiştir. Orta Amerika’da Karayip Denizi doğusunda Adayayı özelliğindeki Küçük Antiller’ den Martinique Adası’ ndaki Sainte Pierre şehri, Pele Volkanı’ nın 2 Nisan – 16 Aralık 1902 deki faâliyeti sonucu yok olmuş; şehirde yaşâyan 40. 000 kişiden 32.000 i ölmüştür. Pele Volkanı’ndan çıkan Nuée Ardente’ler insanların ölümünde büyük ekten olduğu gibi şehrin alev alev yanmasına da sebep olmuştur. Yuvarlanan, sıçrayan çılgın alevler Atlantik açıklarında da görülmüş, sâhilde 18 gemiden sâdece birisi kalmış; şehir volkanik kül, kum ve diğer unsurlarla örtülmüş; kaynayan çamurlarakışa geçmiş ve hayât durmuştur. İlginçtir ki, bu afette diğer kaçabilenler gibi kaçma imkânı olmayan hapishanenin kalın duvarlarıyla çevrilmiş bir hücre mahkûmu sağ kalabilmiştir.

75.000 yıl önceye ait Toba, Endonezya Volkanizması, 2800 km3 lük patlama olup son 2 milyon yıl içinde ki en büyük patlama olduğu sanılmaktadır. Toba patlaması ile yüzeyde 3 ila 4 C° soğuma meydana gelmiştir.

1783 yılına ait Laki, İzlanda Volkanizması, sekiz ay süresince devam etmiş ve bu sürede 14 km3 tefra ve bazaltik lavlardan oluşan malzeme yüzeye çıkmıştır. Bu patlamanın gazları Suriye’ye kadar ulaşmıştır. İzlanda’da gazlar asit yağmuruna neden olmuştur. Bu patlama ile İzlanda’da ekin yetmezliği ve kıtlık meydana gelmiştir. İnsanların 1/4 ü hayatını kaybetmiştir. Patlama ile birlikte büyük oranlarda Helen Volkanizmasının 80 katı miktar sülfürik asit atmosfere karışmıştır. Bu volkanzima iklimde değişimlere neden olmuş Amerika Birleşik Devletleri’nde, kış ortalama sıcaklığı 225 yıllık ortalamasının altında 4,8 C° olarak gerçekleşmiştir.

1815 yılına ait Tambora, Endonezya VolkanizmasıPatlama ile ilişkili sıcaklık düşüş yaklaşık 0,7 C° olmuştur.

1883 yılına ait Krakatau Volkanizması ile 10 km3 oluşan malzeme yüzeye çıkmıştır. Gaz olarak baskın bir şekilde kükürt çıkışları olmuştur. Yüksek silika oranlarına sahip bir volkanizmadır. Sıcaklıkların 0,3 C° azaldığı tahmin edilmektedir.

1982 yılına ait El Chichon, Meksika Volkanizması, modern cihazlarla detaylı olarak incelenmiştir. İklimi etkileyip etkilemedeiği detaylı olarak çalışılmış bir volkanik afettir. Patlama hacmi 1 km3 ten daha az olup alkali, trakiandezit yapıda malzeme çıkışları olmuştur. Stratosfere ulaşan kül ve sülfat’ta buna eklenebilir. Patlama ile gazlar 10 gün içinde Filipinler’e, 20 gün içinde tüm Meksika’yı dolaşmıştır. Bu kütleler ve hücreler patlama sonrası altı ay süreyle yaklaşık 30 derece kuzey enleminde bulut olarak atmosferi kapatmıştırLIDAR ölçümlerine göre Helen volkanizmasından 140 kat daha yoğun olduğu sonucuna varılmıştır. Balon ölçümleri ile de patlamanın ardından 20 milyon ton sülfürik asitin atmosferde kaldığı anlaşılmıştır. Bir yıl sonra bu miktar 8 milyon tona inmiştir. Bu durum atmosferin 4 C° ısınmasına neden olmuştur.

2 Haziran 1991 yılına ait Pinatubo, Filipinler Volkanizması ile gaz bulutları 20 km yükselmiştir. 1991 yılına kadar sönmüş bir volkan olarak kabul edilen Pinatubo’nun, 500 – 600 yıllık sessizliğinin ardından Haziran 1991’de son patlaması meydana gelmiştir. Bu patlama, 20. yüzyılın en şiddetli patlamalarından biridir. Bu yüzyılın en büyük üçüncü patlaması olmuştur. Çıkan malzemenin hacmi 5 km3 tür. 20-30 derece kuzey enlemlerinde sıcaklıklar 3,5 C° derece artmıştır. Fakat küresel olarak 0,5 C° sıcaklık azalmasına neden olmuştur

1.4.5. Volkanik Afetlerden Alınan Dersler ve Ödevler

 Güney Amerika’da özellikle Şili ve Peru’da, Avrupa Kıtası’nda Sicilya’da, Büyük Okyanus kıyılarında, Endonezya ve Filipinler’de bulunan aktif volkanlar sebepiyle buralar volkan riski taşımaktadır. Volkan patladığında gazlar ile brilikte etrafa yoğun bir kül yağmurunun yanı sıra sıcak, akışkan lavlar yayarlar. Bu lavlar geçtikleri yerleri tamamen yok ederler. Ayrıca havaya yayılan kül bulutları güneş ışınlarının gelişini engellediği için uzun sürede iklim değişikliklerine sebep olur. Volkanlar patlamadan önce sinyaller verirler, bu nedenle volkan riskinin etkilerinden kurtulabilmek için en kısa zamanda bölgedeki yerleşim yerlerini tasfiye etmek gerekir. Volkanların dirilikleri sürekli olarak araştırılmalıdır. Bunun için jeofizik ölçümler (hız, direnç ve yoğunluk), yerin deformasyon hızında ki değişim, deprem etkinliğinin izlenmesi, atmosferdeki gaz ve yeraltı su seviyesini değişiminin izlenmesi en çok kullanılan yöntemlerdir. Erken uyarı amaçlı olarak ölçülen başlıca değişimler deprem etkinliğinde, yerin deformasyon hızı ve gaz çıkışları ile takip edilmelidir . Temel değişim parametrelerinden ikisinden önemli bir değişim gelmesi durumunda erken uyarı yapılır ve uyarıya bağlı olarak yakın alanlarda yaşayan insanların güvenli alanlara taşınması sağlanır. Özellikle, volkanik alanların civarında denizlerde deniz araçlarının çok yaklaşmasına (en az 4 km) izin verilmez.

Deprem etkinliği sıcaklığa bağlı olarak magma haznesinde gelişen kırıkların oluşmasının takip edilmesiyle meydana gelir (Şekil ). Volkanın kanatlarına yerleştirecek tek bir sismometre ile dahi kırılma sayısını ve birden fazla (en az 3) sismometrenin yerleştirilmesiyle magma haznesin içerisinde gelişen kırılma gerilmesinin yerleri belirlenerek izleme yapılır. Depremler açıklanmaya çalışıldığı gibi yüzeye çıkmak için yukarıya hareket eden sıcak malzemenin gevrek kaya malzemesinde meydana getirdiği kırıklarla deprem meydana gelir. Pek çok püskürme deprem etkinliğinde ki artma ile önceden bilinebilir ve kayıt edilen depremin fiziksel parametreleri (şiddeti, büyüklüğü ve oluş süresi) otomatik olarak volkan izleme laboratuvarına aktarılarak uzaktan takip edilmesi güvenle yapılabilir. Deprem izlemeye ilave olarak GPS ile deformasyon değişimlerinin çok hassas aletler olan tiltmetrelerle ölçülmesi ve gaz çıkışlarının toplanan numuneler üzerinden gaz ölçümü veya uzaktan algılama ile takibi ile takip edilmesi gerekir.

Laharları ve çamur akıntılarını da bu bağlamda belirtmek yerinde olacaktır. Bunlardan lahar Cava adasından alınan bir terimdir ve piroklastik maddelerden müteşekkil kütlelerin yamaçtan aşağıya yuvarlanması şeklinde tezahür eden tefra çığlarını ifade için kullanılır. Bunlar koptukları ve geçtikleri sahalarda değişiklikler yaparak koninin şekillenmesine yardım ederler. Ekseriya indifalardan sonra, muhtemelen indifalar sırasında eklenen yeni malzemeyle kritik denge açısının aşılması neticesinde meydana gelen ve bu sebepten dolayı da kızgın tefradan müteşekkil olan bu çığlara, yüksek sıcaklılklarından ötürü, sıcak lahar da denir. Buna karşılık volkanik çamur akıntılarının teşekkülü, volkan yapısının yamaçlarındaki tefranın kayganlaşmasına bağlıdır. Bu sebeple bunlar krater göllerinin indifa veya deprem sarsıntıları neticesinde tefra kütleleri üzerine boşalması, indifa sırasında birdenbire eriyen kar ve buzlardan meydana gelen büyük miktarda suyun veya anormal derecede kuvvetli ve sürekli yağışların tefradan müteşekkil malzemeyi mobil hâle getirmesi neticesinde teşekkül ederler. Bu tarzda oluşan volkanik çamur akıntılarını soğuk lahar adı altında ifade eder. Sıcak veya soğuk laharlar ile yer değiştirmiş olan tefra depoları düzensiz tabakalaşma ile gelişme gösterirler. İçlerinde çeşitli ebatta bloklar, sürüklenme esnasında çizilmiş enkazda bulunur. Deponun yüzeyi, tıpkı heyelan kütlelerinde olduğu gibi kayma, akma ve yığılma neticesinde meeydana gelen karakteristik bir dalgalı topografya arzeder. Her iki lahar çeşidi de çok tahripkârdır. Bunlar akarsu mecralarını tıkar, taşmalara yol açar, köyleri ve hâttâ kasabaları örterek, yıkarak veya sürükleyerek tahrip edebilirler. Ekvator ve İzlanda’da olduğu gibi kar ve buzların birdenbire erimesi ile birlikte meydana gelen laharlar bilhassa tehlikelidir.

  • Kütle Hareketleri

Esasında basit bir yaklaşım ile kütle hareketleri, yamacın ilk geometrisinin belirli bir zaman içerisinde gözle görülür bir şekilde değişmesine, üzerinde ya da önünde bulunan mühendislik yapılarının güvenliğinin kaybolmasına veya işlevini yitirmesine neden olan bir olgudur. Skempton ve Hutchinson, zemin ve kaya kütlelerinde bir veya birkaç yüzey boyunca kesme direncinin azalmasından doğan, tüm şev hareketlerini heyelan olarak nitelendirmişlerdir. Varnes ise heyelan ve şev hareketlerini aynı anlamda kullanarak bunları kaymalar olarak nitelendirmiştir. Walker dik şevlerdeki hızlı hareketleri şev kaymaları, yatık şevlerdeki yavaş hareketleri de heyelan olarak tanımlamıştır Cruden (1991) kaya, toprak ve döküntü olarak bulunan yamaç kütlelerinin eğim doğrultusundaki hareketini heyelan olarak tanımlamıştır. Tarhan (1989), kütle hareketlerini kayaç ve zemin hareketleri olmak üzere iki esas başlık altında toplayarak sınıflandırmıştır. Erguvanlı (1995) ise kütle hareketlerini hiçbir taşıyıcı (rüzgâr, su, buzul) etkisi olmaksızın yeryüzünün aşağıya doğru hareket etmesi, şekil ve yer değiştirmesi olarak tanımlamıştır. Yine bu hareketlerin olayın meydana geldiği yere, hareket eden malzemenin türüne, hızına, şekline, hareket yüzeyinin olup olmamasına ve hareket yüzeyinin şekline göre isimlendiğini belirtmiş ve bu ölçütlere göre de kütle hareketlerini, yamaç hareketleri ya da şev hareketleri diye adlandırmıştır. Ayrıntılı olarak da düşme, akma, kayma, devrilme, çökme ve heyelan vb. isimlerle nitelendirmiştir. Kütle hareketleri etkinlik bakımından, etkin, duraklamış, uyanmış, etkin olmayan, gizli, bitmiş, kontrol altında ve kalıntı heyelan olmak üzere sınıflandırılabilir.

1.5.1. Kütle Hareketi Tipleri

 Hareket eden malzemenin ve hareketin türüne göre düşme, devrilme, akma, kayma, çökme ve heyelanlar başlıca kütle hareketi tipini teşkil ederler.

Düşme, önü zamanla aşınarak düşey veya düşeye yakın bir şevde, kayaçların atmosferik aşınmaya maruz kalarak ufalanması, dökülmesi, askıda kalan üstteki kayanın önce çatlaması, sonrada ısı değişmesi, don ve yağmur suları gibi faktörlerin etkisiyle oluşan hidrostatik basınçlarla çatlağın açılarak bir parçasının ana kayadan ayrılması ile o bloğun yerçekimi etkisi ile tamamen düşmesidir. Düşen malzemenin cinsine göre kayaç düşmesi, moloz düşmesi, zemin (toprak) düşmesi gibi adlar alabilir.

Devrilme, fazlaca süreksizlik içeren kayaların orijinal konumlarının bozularak yıkılmalarına devrilme denilmektedir. Genellikle yamaç içine eğimli olan süreksizliklerde yaygın olarak görülmektedir. Tabiatta yapılan gözlemlere göre tabakalı yapılarda görülen bükülme devrilmesi, blok devrilmesi gibi türleri bulunmaktadır.

Akma, toprak ya da taş, toprak karışımı, ayrışmış yüzeysel örtü, diğer bir deyişle konsolide olmamış malzemelerin su miktarına bağlı olarak doygun veya kuru hâlde ve yavaş veya hızlı şekilde yamaç boyunca hareketidir. Zaman zaman çok yavaş fakat sürekli olarak yer değiştirirken zaman zamanda çok hızlı hareket eder. Bu durum bir heyelandan sonra oynayan, gevşeyen, kabaran zeminin bazen yağış sularıyla likit limit kıvamına geçmesiyle meydana gelir. Akan malzeme türüne göre kaya – blok akması, moloz akması, kum akması, çamur akması, zemin akması v.b. isimler alır.

Kayma, şevi oluşturan malzemede, belirgin bir veya birkaç yüzey boyunca ve makaslama yenilmesine bağlı olarak, dönel veya ötelenmeli (düzlem üzerinde) bir hareket sonucu meydana gelen bir duraysızlık türüdür. Arazi kaymaları; toprak, kaya veya toprakkaya karışımından oluşan arazi parçalarının, yerçekiminin etkisi altında, bulundukları yerden koparak, genellikle bir yüzey boyunca (kayma yüzeyi) yamaçlardan aşağıya doğru kayarak yer değiştirmesi veya hareket etmesidir. Kaymalar, dönel ve ötelenmeli kaymalar olmak üzere iki şekilde gelişirler. Kaya-blok, moloz, zemin kayması gibi türleri bulunmaktadır

Çökme, tipi harekette kayan kısımlardan her biri, geriye doğru çarpılır. Bunun sonucunda, kayan kütlelerin ilk eğimleri değişikliğe uğrar. Ancak kopma yarasının bulunduğu tarafa doğru yeni bir eğim kazanır. Yamaçların alt kısımlarının akarsular, dalgalar gibi etkenler tarafından fazla oyulması göçmenin başlıca nedenleridir.

Heyelan, toprak, taş veya bunların karışımından oluşan bir zeminin ya da çeşitli kayaçların, bir yüzey üzerinde, aşağıya ve dışarıya doğru hissedilebilir bir şekilde düz veya dönel olarak hareket etmesine heyelan denir . Hareketin hızı, yamaç eğimi ve su miktarı ile orantılıdır. Heyelanlarda, çoğu hareketin kaşık şekilli bir yüzey üzerinde oluşması karakteristiktir. Heyelanlarda üst kısımlar aşağıya doğru kayarken, aşağı kısımlarda çökme, kabarma ve akma bölgeleri görülür.

1.5.2. Kütle Hareketlerini Hazırlayan Faktörler

Materyali yamaç aşağı hareket ettirmeye çalışan topografya yüzeyinin eğim koşulları, yamaçtaki malzemenin ağırlığı, jeolojik yapı ve suyun varlığı gibi kaydıran kuvvetler ile içsel sürtünme açısı ve kohezyon gibi bunlara direnen kuvvetler arasında bir denge söz konusudur.

Bu denge güvenlik katsayısı terimi ile ifade edilmektedir. Güvenlik katsayısı dengeyi koruyan kuvvet ve momentlerin, kaymayı sağlayacak kuvvet ve momentlere oranı olarak tanımlanmaktadır. Güvenlik katsayısı kayma direnci ve gerilmelere göre değişmekte ve potansiyel kayma yüzeyi boyunca direnen kuvvetlerin, kaydıran kuvvetlere oranı, bir noktada direnç gösteren momentlerin, kaydıran momentlere oranı veya potansiyel kayma yüzeyi boyunca zemindeki mevcut kayma direncinin, ortalama kayma gerilmelerine oranı gibi matematik yaklaşımları ile hesap edilebilmektedir. Problemin çözümü için eşitlik, ilk defa Collin (1846) tarafından, Güvenlik Katsayısı = Direnen kuvvetler / Harekete geçiren kuvvetler şeklinde tanımlanmıştır.

Bazı kütle hareketleri birkaç saniye içerisinde oluşup tamamlanarak tek bir bölgeye has kalır. Bununla birlikte kütle hareketleri genellikle jeolojik, topografik, iklim vb. faktörlerinin hep birlikte etkili olduğu daha geniş alanlarda meydana gelirler. Belli başlı fiziksel özellikleri bilinen bazı kabuk hareketleri, erozyon ve aşınmanın meydana geldiği kaya şevlerde kaymanın oluşumu ve gelişimi tek bir nedene bağlanamayabilir. Sonuç olarak bazı kuvvetler yamacın veya şevin aşağıya doğru hareketini başlatabilir. Burada hareketi doğuran son kuvvet yalnızca tek bir nedene bağlı değildir, birçok etkenin oluşturduğu zincirin bir halkasıdır. Kütle hareketleri yerçekimine bağlı olarak birçok faktörün etkisiyle meydana gelmektedir. Ancak hareketlerin oluşma anında, yalnızca bir etken kütleyi şevden aşağı hareket ettirmeğe yeterli olabilir. Bu son etken, kütle hareketlerini oluşturan tetikleyici bir faktör olarak ortaya çıkacaktır. Bu ağırlığı artırıcı nedenler; başta yağış ve deprem olmak üzere yamaç düzeyi üzerinde enkaz depolanması, ağır tesislerin yapılması, ağır vasıtaların geçirilmesi, yapay sarsıntılar olarak bilinmektedir. Ancak çok yaygın olarak kütle hareketlerinin tetikleyici kuvvetinin yağışlar olduğu anlaşılmaktadır. Temelde, kütle hareketlerini doğuran esas husus yer çekiminin varlığıdır. Ancak sürtünme kuvveti ile kohezyon veya taneleri birbirine bağlayan bağ direnci gibi özellikleri etkileyerek hareketleri çabuklaştıran ve kolaylaştıran bir takım doğal ve yapay nedenler de söz konusudur. Yamacı oluşturan tabakaların eğiminin, yamaç yüzeyinin eğimi yönünde olduğu durumlarda tabaka yüzeyleri genellikle kayma yüzeyleri hâlinde gelişirler. Düz olan bu tabaka yüzeyleri ise kaymayı kolaylaştırır. Ayrıca yamaç yüzeyini teşkil eden malzemenin altında yer alan killi tabakalar, sızan sularla kaygan hâle gelerek, sürtünmenin azalmasına ve üzerlerindeki malzemelerin kaymasına yardımcı olur. Yamacı teşkil eden taneların yüzey özellikleri de sürtünmeyi etkiler. Düz yüzeylere sahip tanelar sürtünme kuvvetini azaltır; kaymayı kolaylaştırır. Sürtünme üzerinde yamaç eğiminin de rolü olduğu açık bir şekilde ortaya çıkar. Ayrıca, yamaç eğiminin azlığı, yamacın bitki örtüsü bakımından fakirliği veya yoksun oluşu, sızmayı arttırması bakımlarından sürtünme kuvveti üzerinde dolaylı bir şekilde negatif etkiye sahiptir. Böylece sızan sularla sürtünme kuvveti büyük oranda azalır. Yamacı teşkil eden taneları birbirine bağlayan bağ direncinin zayıflaması kaymalara sebep olan bir diğer faktördür. Bağ direncinin zayıflaması ve ortadan kalkmasında rol oynayan faktörlerden biri aşırı nemdir. Aşırı nem kaymaya karşı koyan bağ direncini zayıflattığı gibi, tüm yamaç malzemenin süspansiyon hâle getirerek onu tamamen ortadan , eğik düzlemde duran bir cisim yer çekimi ivmesi ile veya su etkisi, deprem, yapay titreşim gibi tetikleyici kuvvetlerle bir biçimde yamaç aşağı harekete zorlanmaktadır. Eğer kaydıran kuvvetler küçük, direnen kuvvetler daha büyük ve güçlü ise burada güvenlik katsayısı 1 den yüksektir ve yamaç sabit’ (stabil) tir. Buna karşın direnen kuvvetler daha küçük ise kaydıran kuvvetler güçlü, güvenlik katsayısı 1 den küçük ve yamaç sabit değildir. Yatayla ya da topografya yüzeyiyle bir açı yapan doğal veya yapay birikim, kütle olarak tanımlanan şev ya da yamaç üzerinde bulunan kaya, toprak veya molozun yamaç aşağı hareketi kütle hareketi olarak tanımlanmaktadır. Dolayısıyla kütle hareketlerinin kökeni ne olursa olsun, kaydıran kuvvetlerin direnen kuvvetlerden fazla olması durumunda kütle hareketleri meydana gelmektedir. kütle hareketlerinin anlaşılabilmesi için kütle hareketleri duyarlılık sahalarının tespitinde ağırlıklı olarak jeomorfoloji, jeoloji, hidrografya, vejetasyon, toprak ve klimatolojik özellikler üzerinde durulmakta ve kütle hareketlerinin bu faktörlerden ne derecede etkilenebileceği ortaya konulmaya çalışılmaktadır.

 

1.5.3. Potansiyel Kütle Hareketleri Sahaları

Potansiyel olarak kütle hareketi riski taşıyan sahalar yağışın bol olduğu eğimli yamaçlara sahip lokasyonlardır. Eğimli yamaçlar genellikle orojenik kuşaklarda yaygındır. Yağış ise Muson bölgelerinde ve okyanusların batı kıyılarında fazladır. Bu bakımdan belirtilen lokasyonlarda kütle hareketi potansiyeli mevcuttur. Ölümlere neden olan kütle hareketleri tektonik aktif (örneğin, Batı Amerika, Himalayalar, Endonezya, vb) olduğu alanlarda kümelenmiştir. Kaydedilen ölümcül heyelanların büyük çoğunluğu Asya’da meydana gelmektedir. Bu ise Himalayalar ve Muson yağışları ile ilgili bir olgudur.

2007 yılında ise özelikle Muson yağışları neticesinde çok sayıda ölümlü kütle hareketi meydana gelmiştir.

1.5.4. Örnek Kütle Hareketleri Vakaları

1969 ve 1993 yılları arasında kütle hareketlerinin, tüm dünyada yıllık ortalama 1550 kişinin ölümüne neden olduğu ifade edilmektedir. Bu ortalama değerin yanı sıra meydana gelen kütle hareketlerinin çok sayıda can kaybına neden olduğu ekstrem örnekler de mevcuttur. İsviçre’nin Elm kasabasında 1881’de terkedilen bir taş ocağında 10 milyon metreküp moloz ve kayanın hareketi sonucu 115 kişi ölmüştür. 1963 yılında İtalya’daki Vaiont barajında Jura kireçtaşlarında eski bir heyelan yeniden harekete geçmiş ve 240 milyon metreküp malzeme baraj gölalanı içerisine akarak oluşturduğu su taşkını sonucunda yaklaşık 2.600 kişinin boğularak ölümüne neden olmuştur. And Dağları’nda (Peru) Huascaran Tepesi’nde moloz kaymasından 5.000 kişi ölmüş ve 1970 Peru depremine bağlı olarak aynı yerde yine moloz kayması sonucu 18.000 kişi ölmüştür. 1971 yılında Japonya’da deprem ve muson yağışları etkisiyle oluşan heyelandan 5.000 konut yıkılmış ve 180 kişi ölmüştür. And Dağları’nda Montara vadisinde ise 1974’de kayaç hareketleri sonucunda 450 kişi hayatını yitirmiştir

1.5.5. Kütle Hareketlerinden Alınan Dersler ve Ödevler

Kütle hareketleri sonucunda, can kayıpları ve yaralanmalar ile birlikte tarım ve orman bölgeleri, tünel, taş ocağı, maden ocağı, kanal, su, baraj, karayolu, demiryolu gibi sahalar tahrip olmaktadır. Alt yapı hasarları, eşya ve malzeme kayıpları, hayvan ve tarım ürünleri kayıpları, kurtarma, ilk yardım ve geçici barınma çalışması giderleri, tedavi, beslenme veyedirme, giydirme giderleri, alt yapı, haberleşme ve ulaştırma tesislerindeki hasarların onarım giderleri ile konutların çeşitli hasarlarının onarım ve bunların yeniden yapım giderleri ile büyük maddi kayıplar meydana gelmektedir. Salt bu nedenden dolayı dünyanın en gelişmiş ülkelerinden olan Birleşik Devletlerde her yıl 2, Japonya’da 1,5 milyar dolar maddi kayıp meydana gelmektedir. Dolayısıyla kütle hareketleri, güncel jeomorfolojinin dinamik konularından biri olmasının yanı sıra, aynı zamanda sosyo-ekonomik bir olgudur. Ayrıca, deprem ve su taşkını gibi afetler birkaç yıl hatta daha fazla aralıklarla etkin olurken, kütle hareketleri çok daha sık aralıklarla toplumu etkilemekte ve belirtilen diğer afetlere göre dağılışı da daha yaygın olmaktadır. Kentleşmenin hızlanması, endüstrileşme, yol, baraj, iskele ve tünel gibi yapıların yaygın olarak kullanılmasıyla kütle hareketleri giderek artan bir oranda gündem oluşturmaktadır. Uluslararası toplum bu önemli sorunu tanımlamak, zararlarını en aza indirmek için ortak çalışmalar yapmıştır. Zemin Mekaniği Kongreleri (ICOSMFE, ECOSMFE, Pan American CSMFE), Kaya Mekaniği Kongre ve Sempozyumları (ICRM, US, Rock Mechanics Symposium), Mühendislik Jeolojisi Toplantıları (Congress IAEG) gibi genel amaçlı başlayan toplantılar son dönemlerde daha da özelleşerek yalnızca kütle hareketlerinin araştırılmasına yönelik olarak düzenlenir olmuştur. International Symposium on Landslide, (ISL) bunlardan biridir. Bir diğeri Japon-Amerikan ortak girişimi olan International Conference and Field Trip on Landslides’dır. Bu toplantılardan başka, bilgi değişimini ve ilerlemesini sağlamak amacıyla Geotechnique ve Journal of Geotechnical Engineering-ASCE, Rock mechanics, Landslide News, Landslide gibi süreli dergiler yayınlanmaktadır.

Önceleri jeolog ve jeomorfologların bilimsel açıdan değerlendirdikleri ve çözüm önerdikleri bu konu günümüzde artık başta inşaat mühendisleri olmak üzere birçok farklı meslek branşlarının giderek odaklandıkları bir konu olmuştur. Böylece kompleks etkenler altında meydana gelen bu problemin duyarlılık hesaplamalarında jeomorfoloji, klimatoloji, hidrografya, toprak ve vejetasyon özelliklerinden, meteoroloji, mühendislik jeolojisi, zemin ve kaya mekaniği özelliklerine, insan ve onun faaliyetlerine kadar birçok konu birlikte değerlendirilmiş, her bilim dalı kendine özgü yöntemler ileri sürerek sorunun çözümü yolunda dikkate değer katkıda bulunmuşlardır. Kütle hareketlerine etki eden parametrelerin tespiti ve bunların elde edilmesindeki potansiyel belirsizliklerin varlığı, güvenlik katsayısının tespiti, bunların değerlendirilmesi ve analizi gibi sorunların çözümü yolunda birçok teknik ve yaklaşım ileri sürülmüştür. Kütle hareketleri bakımından duraylılık hesaplamaları ancak bir yüz yıl öncesinde başlamıştır. Bu çalışmaların ilki sayılabilecek olanı Collin’in Fransa’da XVIII. Yüzyılda ulaşım amacıyla yapımına hız verilen nehir kanalları yarmalarında oluşan kaymalara sayısal çözüm getirme çabasıdır. İsveç’te rıhtım ve demiryolların da beliren duraysızlıklar nedeniyle XX. Yüzyıl başında Petterson ve Fellenius tarafından zeminde kayma analizi için yöntem geliştirilmiştir. Son elli yıl içerisinde ise çok sayıda sayısal ve olasılık tabanlı hesaplama yöntemleri ileri sürülmüştür. Bu yaklaşımların başlıcaları ise elde edilen sonucun sayısal olduğu deterministik yöntemler ile zemin özelliklerinin, jeolojik ve çevre koşullarının çok değişken olduğunu kabul ederek duraylılığı olasılık ya da güvenilirlik ifadeleri ile gösteren istatistiksel, gözlemsel ve olasılık teorisine dayalı probabilistik yöntemler’dir.

Genellikle bir kütle hareketinin üzerine odaklanıldığı büyük ölçekli çalışmalarda ayrıntı çok önemlidir. Kütle hareketlerinin incelenmesi arazide yerüstü ve yeraltı incelemeleri, laboratuarlarda çeşitli deney ve çizimler ile bunların değerlendirildiği büro çalışmalarından oluşur.

Ön araştırmalar kapsamında hava fotoğrafları, topografya haritaları ve çözünürlük oranı yüksek uydu görüntüleri temin edilir ve incelenir. Arazide kütle hareketinin meydana geldiği yerin yüzey şekilleri, bitki örtüsü ve yeraltı özellikleri; litoloji, jeolojik yapı ve yeraltı suyu durumu ayrıntılı olarak incelenir, bunlardan örnekler alınır ve belirtilen faktörlerin kütle hareketleri üzerindeki etkileri araştırılır. Alınan bu örnekler laboratuarlarda incelenir. Onların, fiziksel ve mekanik özelikleri, plâstik ve likit limit, doğal su içeriği, birim hacim ağırlığı, kesme, serbest ve üç eksenli basınç durumları gibi deneyler yapılır. Bu değerlendirmeler ışığında yamaçların mineralojik ve petrografik özellikleri, ayrışma dereceleri, fiziksel ve mekanik özellikleri saptanır, kesitler ve blok diyagramlar ile jeolojik ve litolojik haritası çizilir. Yeraltı su tablası haritası yapılır. Bu çalışmalarla elde edilen bilgiler bir araya getirilir. Bunun sonucunda incelenen alanda görülen kütle hareketlerinin nedenleri, yayılış alanları ve söz konusu alandaki olması muhtemel hareketler ve bunların lokasyonları hakkında fikir öne sürülür. Ayrıca muhtemel hareketlerin olasılık veya stabilite hesaplamaları da bu çalışmaların kapsamı içindedir. Limit gerilme ve denge yaklaşımı, toplam ve efektif gerilme analiz yöntemleri temelli kritik merkez veya kayma yüzeyinin deterministik olarak hesaplanması için birçok yöntem önerilmiştir. “Dilim Metodu”, “Ø Dairesi Metodu”, “May Metodu”, “Taylor Stabilite Eğrileri”, “Logaritmik Spiral Yöntem”, “Bishop Metodu”, “Basit ve Genelleştirilmiş Janbu Çözümler Metodu”, “Ø = O Analizi”, “Bishop – Morgenstern Stabilite Eğrileri”, “Sarma Yöntemi”, “Kama Analizi”, “Spencer yaklaşımı” bunların başlıcalarıdır.

Belirtilen bu deterministik yaklaşımlardan farklı olarak Monte Carlo ve Simplex yöntemlerini kullanan ve rasgele yüzey seçimi yapan bilgisayar programları da önemli problemlerin çözümünde kullanılır olmuştur. İkinci grup çalışmalar ise birinci grup çalışmalara göre daha büyük alan kapsamındaki küçük ölçekli değerlendirmelerdir. Bu çalışmaların sonucu ise daha çok duyarlılık ve olasılık esasına dayanmaktadır. Yukarıda da belirtildiği gibi XX. Yüzyıl sonlarında elde güçlü sayısal çözümleme yöntemleri, nitelikli laboratuvar ve arazi ölçüm aletleri ve ölçüm, gözlem yolları bulunmasına karşın varılan sonuçlar çoğu zaman arazideki gerçek durumu tam olarak yansıtmadığı ileri sürülmüş ve bu görüş destek bulmuştur. Böylece uygun çözüm için yeni bir bakış açısına ihtiyaç bulunduğu artık bu konu ile ilgilenenlerce kabul edilir olmuştur. Duraylılık problemlerinin salt deterministik ve gözlemsel yöntemler kullanılarak doğru sonuçların elde edilememesi, 1970’lerden başlayarak başta duyarlılık ve olasılık olmak üzere diğer yaklaşımları gündeme getirmiştir. Bilindiği gibi kütle hareketlerini doğuran esas husus yer çekiminin varlığıdır. Ancak bu hareketleri çabuklaştıran ve kolaylaştıran bir takım doğal ve yapay nedenler de söz konusudur. Kayaların ve zeminin yapısı, tabakalaşma durumu, arazinin topografyası, iklim, bitki örtüsü, yerüstüsuları ve yeraltısuları ve insan faktörü bunlardan bazılarıdır. Bu bakımdan kütle hareketlerinin anlaşılabilmesi için bu etkenlerin analiz edilerek ortaya konulması gerekmektedir. Ancak etkenler bir yerden diğer bir yere büyük ölçüde değişmektedir. Bu değişmeler ve bunların birlikte etki etmeleri kütle hareketi tiplerini ve oluşum hızlarını ortaya koyması bakımından son derece önemlidir.

Bu karmaşık durumun anlaşılabilmesi ise Coğrafi Bilgi Sistemleri ve Uzaktan Algılama temelli modellemelerle ancak mümkün olabilmektedir. Bu sistem ile zeminin etkili faktörlerden ne derece etkilendiği ve etkilenebileceği ortaya konularak kütle hareketlerinin nerelerde oluşabileceği ihtimali tespit edilebilmektedir. Coğrafi Bilgi Sistemleri ve Uzaktan Algılama temelli bu çalışmalarda kütle hareketlerinin dağılışı ve onların etki eden faktörlerine göre gerçekleşme ihtimali üzerinde birçok teknik ve yaklaşım ileri sürülmüştür. Bu yaklaşımların esası beş farklı temele dayanmaktadır.

Bunlardan birincisi doğrudan arazide tespit edilen kütle hareketleri lokasyonlarının dağılış ve yayılışlarının haritalanmasını kapsayan geleneksel yöntemlerdir. İkincisi, geçmişte meydana gelmiş olan kütle hareketleri ile yağış ve deprem gibi tetikleyici faktörler arasındaki ilişkinin belirlenerek bu faktörlerin olma sıklıkları ile var ise bir bağıntının belirlenmesidir. Üçüncüsü, güvenlik katsayısının hesaplanmasını içeren, ampirik yöntemlere dayanan ve çok ayrıntılı laboratuar ve arazi çalışmalarını kapsayan genellikle de büyük ölçekli olan deterministik yaklaşımlardır. Dördüncüsü, bir veya iki temel harita esas alınarak bunların bilgi ve arazi tecrübesiyle desteklenmesi ile yapılan kalitatif analizdir. Son yaklaşım ise kütle hareketleri ile bu hareketlere neden olan etkili faktörler arasındaki ilişkiye dayanan kantitatif yaklaşımlardır. Ayrıca bu yaklaşımların uygulanmasında kullanılan bir takım alt teknikler de bulunmaktadır. “Koşullara Bağlı Ağırlıklı Metot”, “Sayısal İhtimal Metotu”, “Objektif Teknikler” “Bulanık Mantık”, “Yapay Sinir Ağları” gibi uygulamalar dolaylı haritalama yaklaşımları içerisinde sıkça kullanılan alt metotlardandır. “Koşullara Bağlı Ağırlıklı Metot”; etki eden faktörlerin teorik olarak sınıflandırılmasından ve derecelendirilmesinden ibarettir. Burada eğim arttıkça kütle

hareketleri bakımından risk artmaktadır. Kuzey yarımkürede, kuzeye ve çevresindeki yönlere bakan sahalar daha yağışlı olduğu için buralar kütle hareketleri bakımından daha riskli kabul edilirler. Fay, akarsu, yol ve kaynak sahalarına yakınlaştıkça risk artmaktadır. Aynı şekilde kütle hareketleri için elverişli şartlar sunan killi vb. zeminler, riskli litolojik birimler olarak kabul edilirler. Böylece etki eden faktörlerin kompozisyonu ortaya konulmaya çalışılır. Bu şekilde uygulanan metot, “Koşullara Bağlı Metot” olarak isimlendirilir. Bu işleme ek olarak ayrıca etki eden faktörler de kendi içinde sınıflandırılarak derecelendirilebilirler. Örneğin, suyun etkisi, eğim ve litolojik yapı genel de daha etkin faktör; bakı, fay, yol hatlarına uzaklık, zemin örtüsü gibi faktörler ise su, eğim ve litolojik yapıdan sonra gelen, onlar kadar etkin olmayan faktörler olarak derecelendirilirler. Bu yaklaşım ise “Koşullara Bağlı Ağırlıklı Metot” olarak ifade edilir.

  • Erozyon

Toprak erozyonu sürdürülebilirlik ve tarımsal üretkenlik kapasitesi bakımından büyük bir çevre tehdidir. Son 40 yılda, dünyanın en ekilebilir arazinin yaklaşık üçte biri olan 10 milyon hektar arazi erozyon ile kaybolmuştur. Kişi başına düşen gıda verimlilik oranı erozyon ile birlikte düşmektedir. Toprak erozyonu gıda verimlilik azalması ve su kirliliği ile doğrudan ilişkilidir. Toprak erozyonu dünyada yaygın bir doğal afet olup yer sistemleri içinde biyosfer, hidrosfer, litosfer, atmosfer ve buradaki döngüler ile bağımlı ve ilişkilidir. Su, buzul, kar, rüzgâr, organik ve antropojenik erozyon gibi çeşitleri bulunmaktadır. Çizgisel ve yüzeysel erozyon gibi alt türleri de mevcuttur. Erozyon tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de çok yaygın bir problemdir. Uzun ve kurak periyotlar, bu süreci takip eden yağışlı dönemler, yüksek ve eğimli araziler, vejetasyonun zayıf veya tahrip edilmiş olması, bilinçsiz tarım yöntemleri gibi nedenlerin sonucunda yurdumuzun dörtte üçünün erozyon riski altında olduğu tahmin edilmektedir. Erozyon risk hesaplamalarında ve haritalamalarında kantitatif ve kalitatif yöntemler bulunmaktadır. CBS öncesi daha çok uzmanlık bilgisine dayanan erozyon lokasyonları tespit edilirdi. CBS kullanımı ile birlikte tüm sahanın erozyon derecelenmesi yapılabilmekte bunun da ötesinde kayıp toprak miktarı hesap edilebilmektedir. Toprak erozyonu, sessiz kriz olarak algılanmamaktadır. Depremler, volkanik patlamalar veya diğer afetlerin aksine, bu felaket yavaş yavaş gelişir. Arazi bozulmasına da neden olan erozyon dünyada doğal kaynaklara ilişkin yıkıcı olaylarından biri olarak kabul edilmektedir. Küresel ölçekte, insan kaynaklı çevresel değişim dünyanın birçok yerinde jeomorfik süreç aktivite ve sediment akımı gibi hasar oluşturmada büyük bir artışa neden olmaktadır. Iklim, topografya ve toprak özellikleri Küresel ölçekte, insan kaynaklı çevresel değişim dünyanın birçok yerinde jeomorfik süreç aktivite ve sediment akımı gibi hasar oluşturmada büyük bir artışa neden olmaktadır. Iklim, topografya ve toprak özellikleri

  • Su erozyonu • Buzul erozyonu • Kar erozyon • Rüzgâr erozyonu • Toprak erozyonu • Organik erozyon • Antropojenik erozyon gibi sınıflandırma yapılabilir. Suya bağlı toprak erozyonu döngüsünde ilerleme ve manzara konumu aşamasına bağlı olarak lineer erozyon ve yüzey erozyonu şeklinde bir tasnif yapılabilir. Yerkabuğunun akarsular, rüzgârlar, dalgalar, buzullar vb. dış kuvvetler tarafından aşındırılması, normal olarak işleyen süreçlerdendir. Bu süreçte aşınarak taşınan toprak telafi edilebilmektedir. Ancak, insanların müdahaleleri ile ya da başka sebepler nedeniyle aşınarak taşınan toprak miktarı çok fazla ve yerine yenisi konulamıyorsa, toprak erozyonu problemi başlamış olur. Ana kayanın ayrışmasıyla oluşan materyal, özelikle de bu materyalin üst kısmında yer alan topraklar, dış etkenlerin tahrip edici faaliyetleri sonucunda yerlerinden koparılarak taşınmaktadır. Bu taşıma işlemini genel olarak kurak ve yarı kurak bölgelerde rüzgârlar, glasyal bölgelerde buzullar, flüvyal bölgelerde ise akarsular gerçekleştirmektedir. Bu bakımdan toprak taşıma işlemi yerkabuğunun büyük bir bölümünde olduğu gibi atmosfer ve hidrosfer şartları tarafından ağırlıklı olarak gerçekleştirilmektedir. Bilindiği gibi 10-15 cm kalınlığında toprak tabakasının oluşumu binlerce sene gibi uzun bir süre aldığından toprağın değerinin bilinmesi ve onun korunması son derece önemlidir. Bu bakış açısı doğrultusunda, erozyon ve koruma önlemleri tarım, orman ve toprak konularıyla ilgilenenlerce önemsendiği gibi coğrafyacılar tarafından özellikle de uygulamalı jeomorfoloji ile çalışanlarca da önemsenmektedir. Ancak her bilim kendi bakış açısı ve ölçütleri doğrultusunda bu konuya eğilmektedir. Aşağıda ayrıntılı olarak belirtileceği üzere erozyon; topografya, iklim, bitki örtüsü, toprak ve insan faktörlerinin kontrolünde meydana gelen bir olgudur.

1.6.1. Erozyonu Kontrol Eden Faktörler

Erozyon birçok heterojen faktörün değişen etkisi altında meydana gelmektedir. Arazide toprağın yıkanma durumu, bitki örtüsü özellikleri, toprak horizonlarının varlığı gibi ölçütler dikkate alınarak yapılan gözlemler doğrultusunda erozyon sınıflandırması yapılabildiği gibi, oyuntuların uzunlukları ve derinlikleri de ölçülerek erozyonun boyutu ve sınıflandırması da tespit edilebilmektedir. Erozyon analizlerinde bu ve benzer özelliklere göre arazinin eğim, zemin örtüsü, yağış ve akarsu ile toprak gibi etkili faktörlerin birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir. Başta yamaç eğimi olmak üzere yükselti, bakı, pürüzlülük, yamaç profili ve mikrorölyef gibi özellikler erozyon olgusunda, topografya faktörleri olarak değerlendirilirler. Eğim, erozyon şiddetini düzenleyen ve organize eden etkili faktörlerin başında gelir. Yüzey üstü akışı ile toprak kaybı arasındaki karşılıklı ilişkileri belirleyen başlıca faktördür. Eğimli bir sahada diğer faktörler aynı kalmak kaydıyla yalnızca eğim derecesi yerüstü akışının (akarsular ve seyelan suları gibi) fazla olmasına ve buna bağlı olarak da erozyonun artmasına neden olur. Eğim değerleri arttıkça erozyon şiddetlenmekte, azaldıkça erozyon hafiflemektedir. Aynı zamanda dik yamaçlarda pürüzlülük oranı az, yatay yamaçlarda ise azdır. Akarsu hızının kritik bir değeri aşması hâlinde zemini oluşturan tane veya partiküllerde çözülme ve taşınma olabilmektedir. Yatak üzerinde yuvarlanmalar, kaymalar ve sıçramaların gerçekleşebilmesi için limit hızın aşılması gerekmektedir. Limit hız ya da kritik sürükleme kuvveti ise yatak özelliklerine özellikle eğim ve partikül çaplarına bağlıdır. Yatak eğimi fazla olursa limit hız daha az olabilir. Yatak çok pürüzlü olursa, ya da iri partiküller ihtiva ederse, limit hız da yüksek olacaktır. Aynı şekilde, limit hız belli bir partikül için partiküllerin hacmine, yoğunluğuna, akarsu akımını engelleyen yatağın şekline de bağlıdır. Yukarıda belirtildiği gibi akarsuların aşındırma ve taşıma etkisi, su hızının belli bir değeri aşmasından sonra ancak başlayabilir. Su hızını etkileyen faktör ise yatak eğimidir. Ayrıca toprağı taşımak için gerekli olan su miktarı da eğime bağlı olarak değişmektedir.

Ayrıca türbülanslı akım, akarsularda, yerel olarak bir hız artışına neden olur. Türbülans ise su damlalarının çarpmasıyla veya yatak düzensizliğiyle oluşur. Aşındırma işleminde türbülanslı akımın etkisi büyüktür. Türbülanslı akım toprak agregatlarını çözer ve ince partikülleri suda asılı olarak tutar. Kaba tekstürlü topraklar, fazla eğimde çok fazla aşınır özelliktedir. Kum agregatları suda asılı olarak taşınamazlar, ancak yatak yükü (dip yükü) olarak taşınabilirler. Bu durumda yatak seviyesindeki su hızının yüksek olması gerekmektedir. Eğim değerlerinin artması taşınmayı daha da kolaylaştırır. Oysa killi agregatlar suda asılı hâlde kalırlar ve az eğim taşınma için yeterli olabilir. Bu bakımdan su kalınlığı (derinliği) da önem arz eder. Kalınlığı fazla olan sular daha fazla malzeme taşımaktadır. Su kalınlığı da yine eğime bağlıdır ve onunla doğru orantılı olarak değişir. Topografya faktörü, yukarıda da belirtildiği gibi eğimden başka yükselti özelliği, rölyef pürüzlülük ve yamaç şekilleri bakımından da etkili olmaktadır. Yükselti artışı ile sıcaklık arasında ters, yağış arasında ise doğru orantı bulunmaktadır. Bu yönüyle akımın başladığı yüksek dağlık alanlarda yağış miktarı da fazladır. Sıcaklığın az olmasına bağlı olarak buharlaşma şiddeti de azdır. Yine yağışın fazla olduğu yüksek alanlarda yoğun bitki örtüsü kapalı bir yüzey meydana getirmektedir. Aynı nedenlerle yüksek kısımlarda toprak yıkanması fazla olup üst toprak içerisindeki ince kil alt tabakalara sızmış ve toprak kaba agregatlardan oluşmuştur. Yükseltinin az olduğu alanlarda ise yeteri kadar nemim varlığı ile birlikte, sıcaklığın da nispeten fazla olmasından dolayı, kimyasal reaksiyon daha fazla, yıkanma ise kısmen daha azdır. Bu kısımlarda bitki örtüsü ise yer yer tahrip edilmiş yer yer de ortadan kaldırılmıştır. Yerleşime elverişli olmayan yüksek dağlık kesimlerde insan faktörünün olumsuz etkisi az, buna karşılık, alçak plato ve taşkın ovasında fazladır. Aynı şekilde bakı faktörü de buharlaşma ile akım faktörünü etkilemektedir. Kuzey Yarım Kürede Kuzeye bakan yamaçlarda buharlaşma az, akım fazladır. Güneye bakan yamaçlarda ise bunun tersi özellikler görülür. Ayrıca bakı, bitki örtüsüne etki yaparak dolaylı olarak da erozyon üzerinde rol oynar. Kuzeye bakan yamaçlarda nispeten yağış fazla, sıcaklık ise daha azdır. Buna bağlı olarak bu yamaçlarda, gür orman örtüsü gelişme göstermiştir. Bu özellikler, güneye bakan yamaçlarda aynen görülmediği için bitki örtüsü kapalılığı daha az olmaktadır. Yamaçların dışbükey (konveks) ya da içbükey (konkav) olmaları erozyon miktarı üzerinde etkili olan bir faktördür. Dışbükey yamaçlarda erozyon genellikle fazla buna karşılık içbükey yamaçlarda azdır. Ancak içbükey yamaçların üst kısımları erozyon için daha elverişli bulunmaktadır. Dışbükey yamaç yüzeyleri, yüzeysel akışın çeşitli yönlere dağılmasını sağlayarak toprak taşınmasını kolaylaştırmaktadır. İçbükey yamaç kısımları ise suyun birikmesi ve toprağın daha nemli olması yönünde etki yapmaktadır. Bu durumda toprağın rölyef özeliklerinden dolayı taşınması zorlaşmaktadır. Ancak bu kez de nem hem ağırlığı arttırarak, hem de bağ direncini azaltarak kütle hareketlerine ve dolayısıyla erozyona yol açabilmektedir. Yamaç yüzeylerinin pürüzlülük durumu yüzeysel akış hızını ve beraberinde toprağı sürükleme ve taşıma enerjisini de etkilemektedir. Yamaç yüzeyinin düz olması ise tersi etki oluşturmaktadır. Bu bakımdan yamaç pürüzlülüğünün az olduğu kısımlar erozyon riskinin fazla olduğu alanlardır. Buna karşın yamaç pürüzlülüğünün fazla olduğu kısımlarda ise erozyon daha azdır. Pürüzlü kısımlar toprağın taşınmasını engelleyen birer korunak durumundadırlar.

Zemin örtüsü, yağış ile sızma miktarı ve yağmur damlalarının darbe etkisi arasındaki ilişkiyi belirleyen bir faktördür. Yoğunlukları ve şekilleri aynı olan iki yağış, arazi yüzeyinde, karşılaştıkları engellere göre farklı etkiler meydana getirirler. Aynı özelliklere sahip iki toprak zeminden birisinin üzerini tel kafesle örterek yaptığı çalışmada yağış yoğunluğunun aynı olmasına rağmen, yüzey akışı ve toprak agregatlarının taşınma miktarının, telle örtülü toprak zeminde çıplak zemine göre çok daha az olduğu sonucunu ortaya koymuştur.

Yağış kinetik enerjisini azaltan bütün etmenler, damlaların toprağa çarpma etkilerini de azaltmaktadır. Koruyucu etkiyi en başta sağlayan faktör yağmur damlalarını kırarak onların kinetik enerjisini azaltan bitki örtüsüdür. Yoğun bir bitki örtüsü ile kaplı sahalarda, yağan yağmurun bir kısmı bu bitkilerin dal ve yaprakları tarafından tutulacağından akarsulara katılmaz. İntersepsiyon adı verilen bu olayın akım üzerinde olumsuz etkisi görülür. Tutulan yağmur suyu miktarı yağış başlangıcında daha fazladır, bitkilerin ıslanmasına bağlı olarak giderek azalır. Buna göre, bitki örtüsü ile kaplı sahalarda yağışın ancak % 45-80’i toprağa ulaşmakta, geri kalan kısmı ise buharlaşma ile atmosfere geri dönmektedir. Yine bir başka çalışmada, bitki örtüsünün taç kısmı tarafından tutulup buharlaşan yağmur suyu miktarı, orman ağaçlarında, yıllık yağışın %15’ini bulmaktadır. Tutulan yağmur suyu miktarı, aslında % 30 olup bu suyun yarısı sonradan zemine damlamaktadır. Tarım bitkilerinde ise bu miktar yıllık yağışın % 10‘ dur. Orman altında direkt güneş ışığı ve sıcaklığın daha az, bağıl nemin daha fazla olması ve rüzgâr hızının da nispeten düşük bulunması gibi nedenlerle buharlaşma çıplak sahalara göre daha azdır. Bu bakımdan bitki örtüsü toprağı ne kadar fazla kaplarsa o oranda da korumuş olur. Bitki örtüsü kapalılık oranı ile erozyon arasında ters bir orantı söz konusudur. Diğer etkenlerin sabit kalması durumunda kapalılığın fazla olduğu alanlarda erozyon az, kapalılığın az olduğu alanlarda ise erozyon daha şiddetli olmaktadır. Dolayısıyla bitki örtüsünün yer yer farklı kapalılık derecesi göstermesi erozyon üzerinde de farklı oranda etki yapmasına yol açar. Gerçekten, bitki örtüsü kapalılığı fazla olan alanlarda eğim ve pedolojik şartların da özelliklerine göre erozyon olayı önemsiz kalır. Buna karşın bitki örtüsünden yoksun açık alanlarda diğer etkenlerde uygunsa erozyon olayı yüksek seviyeye ulaşır. Bitki örtüsü erozyon üzerinde, tür ve türlerin yüzeyi kaplama derecesi bakımından, ayrıca toprak örtüsünün tutunma açısından önem taşımaktadır. İğne yapraklı ağaçlar, geniş yapraklı ağaçlara göre yağmur tanelerini daha fazla tutarlar. Yağmur tanelerinin ağaç dallarına ve yapraklarına çarparak hızlarının azalması, hızı azalan suyun toprağa sızması, ağaç köklerinin daha derine inmesi, toprağın bitki köklerine tutunması erozyon etkisini azaltan faktörlerdendir. Zeminin örtüsü insan ve ona ait faaliyetlerin de etkisi altında kalmaktadır. Erozyon üzerinde insanlarca uygulanan tarım faaliyetleri ve üretim biçimleri ile onların yerleşmeleri de önemli rol oynar. Bu bakımdan çalışma alanında mısır, buğday, patates ve sebze ile fındık tarımının yapıldığını görmekteyiz. Buğday ve patatesin üretim alanlarında 0,25 m/sn’den, mısır tarlalarında ise 0,54 m/sn’den fazla yatak hızlarında toprak kayıpları ancak oluşabilmektedir. Dolayısıyla fındık ve mısır buğdaya göre yağışın şiddet etkisini kırma ve erozyonu önleme bakımından daha etkilidir. Toprağın çeşitli nedenlerle doğal bitki örtüsünden yoksun bırakılması toprak taşınmasını hızlandırmaktadır. Bu bakımdan sayılabilecek alanların başında asfalt olmayan yollar ile bitki örtüsünün ortadan kaldırıldığı, doğal şev yapısının da bozulduğu asfaltla kaplı yol kenarları sayılabilir. Erozyon, olayın gerçekleştiği zeminin üst kısmını oluşturması bakımından topraklar üzerinde etkilidir. Bundan dolayı erozyon olarak ifade ettiğimiz terimin esas ifadesi toprak erozyonudur. Bu bağlamda toprakların etkin kuvvetlere karşı gösterdiği direnç faktörünün belirlenmesi gereklidir. Bu çözülme veya dağılma faktörü toprakların agregatlar hâlinde ayrılmalarına ve taşınmalarına karşı gösterdikleri elverişlilik kabiliyetidir. Söz konusu agregatların başta büyüklüğü olmak üzere, strüktür stabiliteleri, su tutma ve limit su emme kapasiteleri, içerdikleri nem ile toprak profil durumu gibi faktörler ile bunların kompozisyonu yüzey akışını dolayısıyla da erozyonu etkileyen başlıca toprak özellikleridir. Suyun toprağa girişi ile meydana gelen şişme ve çatlama, yağmur çarpmalarıyla oluşan mekanik parçalanma, kohezyonun azalması veya kaybolması gibi olaylar toprak agregat çaplarının küçülmelerine ve kolayca taşınır hâle gelmelerine sebep olurlar. Toprağa sızma hızı, yağışın yoğunluğu ile doğrudan ilgilidir. Bir toprağın suyu en fazla absorbe edebilme özelliği limit kapasitesine bağlıdır. Ayrıca toprak nemi de önem arz eder. Çok az nem kuru topraklarda kohezyonu arttırır. Fakat fazla nem partiküllerin birbirleri üzerinde yaptığı sürtünmeyi azaltır, nemin artması çözülmeyi de şiddetlendirir. Strüktüral stabilite, suyun aşındırma etkilerine karşı toprak dayanıklılığını ifade eder. Strüktür stabiliteleri yüksek olan topraklar daha az aşınırlar. Zayıf stabiliteli topraklarda degredasyon çok hızlı olur. Bu topraklarda koloidlerin şişmesi, stabil olmayan faktörler gibi degredasyon olayına müdahil olurlar. Bünyelerine su alarak şişen koloidler toprak porozitelerini nispeten ortadan kaldırırlar ve suyun bu porozitelere sızmasını engellerler. Ayrıca su, tek agrega içeren topraklarda kolay kompakt yapılı topraklarda ise güç sızma göstermektedir. Ayrıca homojen karakterli toprak profillerinde sızma olayı, heterojen horizonlardan oluşan profillere oranla çok daha kolay gerçekleşmektedir.

Toprak yüzeyine doğrudan çarpan yağmur damlaları agregatları dağıtır ve toprak partiküllerini havaya sıçratır. Toprak partiküllerinin çapları, sıçrama oranını etkileyen faktördür. Özellikle ince agregatlar bu şekilde taşınmaya elverişlidirler. Toprak agregatlari sıçrayarak da yer değiştirirler. Yapılan deneylere göre 2 mm’lik partikül 40 cm, 4 mm’lik partikül ise 20 cm yükseğe taşınabilmektedir. Bu işlem agregatlarin çaplarının küçüklüğü oranında sıçramasıyla ilk bulundukları yerden daha çok uzaklara düşmelerine yol açar. Eğimli arazilerde bu yer değiştirme daha fazla olur. 0,06 mm’den büyük çaplı agregatlar yatak yükü olarak taşınabilmektedirler. Bu çaptan daha ince partüküller su içinde asılı kalarak da nakledilirler. Aynı şekilde sıçrayarak da yer değiştirebilirler. Sızma kapasitesi, çözülme ve taşınma işlemi toprak tekstürü ile orantılıdır. Kaba tekstürlü topraklarda sızma kapasitesi ve çözülme yüksek, taşınma düşüktür. Orta ve ince tekstürlü topraklarda ise sızma kapasitesi ve çözülme düşük taşınma ise yüksektir. Sonuç olarak erozyon olgusu bir taşınmayı ifade eder. Bu bakımdan tekstür durumu erozyona karşı direnci ifade eden erodibiliteyi belirleyen temel faktördür. İklim özellikleri erozyonun türü ve şiddeti üzerinde iki bakımdan etki yapar. Bunlardan birincisi taşımaya hazır malzemenin oluşumu, ikincisi ise bu malzemenin taşınmasına neden olan etkenlerin şekillenmesidir. İklim faktörü başta yağış olmak üzere, sıcaklık unsuruyla da etki yapar. Sıcaklık bakıya bağlı olarak günlenme, buharlaşma ve don olaylarına sebep olduğu için incelenir. Genel olarak güneye bakan yamaçlarda yerüstü akışı az, kuzeye bakan yamaçlarda ise fazla olmaktadır. Don özellikle nemli topraklarda oluştuğu zaman, permeabiliteyi azaltıcı rol oynar ve don çözülmesi nedeniyle de toprak yüzeyinin çamur hâline gelmesine neden olur. Böylece permeabilite kapasitesi de düşmüş olur. Yağış öncesi nem içeren bir toprakta su alımına elverişli olan porozite miktarı düşüktür. Buna bağlı olarak nemli toprakların sızma oranı da düşüktür. İki sağanak yağış arasındaki süre arttıkça yani toprağın kuruma süresi arttıkça, yüzey akışı için gerekli olan su miktarında da bir artış olur. Su erozyonunun etkin olduğu sahalarda yağışların özelliklerinin özellikle de erosif potansiyellerinin tespit edilmesi son derece önemlidir. Erozyona neden olan yağmur şeklindeki yağışlar yoğunluk, süre ve miktar gibi özelliklerine göre etki yaparlar. Yağışın yağmur ya da kar şeklinde düşmesine, ya da yağmur şeklindeki yağışların mevsimine, süresine ve şiddetine bağlı olarak akım miktarlarında değişiklikler meydana gelir. Ayrıca kar da eridikten sonra akım miktarının yükselmesine neden olur. Yağışın şiddetine bağlı olarak suyun bir kısmı toprak içerisine sızar, bir kısmı da yüzeysel akışa geçer. Toprak sızma kapasitesini aşarak yüzeysel akışın oluşmasına neden olan yağış şiddeti, akım üzerinde de hızlı bir artışa neden olur. Ayrıca toprak partiküllerinin birbirinden ayrılmalarına neden olan yağışın hızı da önemlidir. Toprak yüzeyine düşen yağış miktarı zeminin absorbe edebileceği miktarı aşarsa, fazla su eğim doğrultusunda kanalize olur ve akışa geçer. Böylece taşıma işlemi de başlamış olur. Yağış etkisi çok kompleks bir durum arz eder ve birbirini takip eden bir süreç başlatır. Toprakların aşınma olaylarında yağmur damlalarının çarpma etkileri, doğrudan çok önemli mekanik bir rol oynar. Yağışların toprak yüzeyine olan mekanik etkileri sonucu, fazla suyun absorbe edilememesi yüzey akışının başlamasına neden olur. Bunun sonucunda ise toprak partiküllerinin sökülme ve taşınması yani erozyon gerçekleşir.

Yağmur suları partiküllerin taşınmasına sebep olan yüzey akışını meydana getirirler. Yüzeyde biriken sular eğime uyarak kanalize olurlar. Damla çarpması sonucu çözülen partiküller, suyun taşıma gücü ile eğim doğrultusunda hareket ederler. Ancak milimetre ile ifade edilen aynı miktar yüzey akışı aynı miktar toprak kaybına sebep olmaz. Bununla beraber artık akarsuyun çözülmüş partikülleri taşıma işlevinin yanı sıra yeniden çözme işlevi de devam eder. Yağışların yıl içerisindeki seyri erozyon üzerinde önemli bir faktördür. Yıllık yağışların düzensiz dağılımı, erozyonu arttırıcı rol oynar. Yıllık toplam erozyon bakımından yağış alan maksimum ayın yağış miktarı ile yıllık toplam yağış miktarı arasında (p²/ P) bir bağıntı bulunmaktadır. Çok kısa süre içerisinde ani sağanaklar hâlinde gelen yağış, bulunduğu bölgede, önemli oranda toprak kaybına neden olmaktadır. Şiddetli yağışlar sonunda yüzeysel akış ve dolayısıyla erozyon şiddeti artar.

1.6.2. Potansiyel Erozyon Sahaları

Toprak bozulmasının, insan kaynaklı nedenleri arasında, su erozyonu başta gelmekte olup, toplam küresel erozyonun yaklaşık % 55 lik kısmına karşılık gelmektedir. Afrika’daki kurak alanların çoğu ile Kuzey Amerika, Rusya, Asya’nın ülkemizi de içine alan büyük bölümü erozyon tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu durumda insanların doğrudan etkilerinin yanı sıra arazi kullanım ve iklimi etkilemesi gibi olaylar nedeniyle de etkisi bulunmaktadır.

Akarsuların etkin olduğu yaklaşık 106 milyon kilometrekarelik bir sahada ki bu değer tüm karaların % 66 sına karşılık gelir değişik oranlarda su erozyonu etkindir.

Hızla artan çarpık nüfus toplanma alanları, insan ve onun faaliyetlerindeki değişim erozyon üzerinde fazlasıyla şekillendirici olmaktadır.

Kurak sahalar, subtropikal kuşak, karaların deniz etkisinden uzak iç kısımları, soğuk su akıntılarnın etkisinde bulunan kıyı kuşaklarında rüzgâr erozonu büyük oranlara erişir.

1.6.3. Erozyondan Alınan Dersler ve Ödevler

Toprak erozyonu, toprağın organik karbon ve kil içeriğinin uzaklaştırılmasına yol açar. Sedimanlar tarafından taşınan karbonun % 20 kadarı CO2 olarak atmosfere salınır. Karbondioksit artışı sıcaklık ve yağış üzerinde değişimlere neden olmaktadır. Bu durumda yine toprak oluşumunu ve taşınmasını etkilemektedir. Verimli toprakların yok olmasına sebep olan erozyon için alınacak en iyi önlem erozyon tehlikesi bulunan bölgelerde ağaçlandırma çalışmaları yapmaktır. Bu nedenle arazi kullanım özellikleri erozyonu şekillendiren önemli bir faktördür. Genç araziler, volkanik sahalar, bitki ve diğer canlı kalıntılarının fazla olduğu sahalarda toprak üretim limiti fazla olmaktadır.

Erozyon bazı sorunlara neden olur. Bunlardan birisi baraj göllerinin bulunduğu alanlarda erozyonla birlikte gelen malzemenin su haznelerini doldurmasıdır. Göl çanağının giderek siltasyonla dolması ve hacminin azalması bütün su hazneleri için genel bir durumdur. Yeryüzü şekilleri sürekli olarak bir değişim içinde bulunmaktadır. Bu bakımdan göllerde zamanla ortadan kalkarak, yerlerini alüvyal ovalara ya da turbalıklara bırakırlar. Bunda en önemli faktör taşınan malzemenin miktarıdır.

Erozyon çok uzun süre etkili olduğu zaman zemin önce taşlık, daha sonraki ileri aşamalarda ise toprağın tümüyle yitmesiyle kayalık duruma gelmektedir. Erozyon sonucu toprakla birlikte ekilen tohum, atılan gübre taşınabilir. Böylece tarım arazilerinde verimsizlik sorunu ortaya çıkar. Erozyonu önleme çalışmaları erozyonun kontrolünü ve ıslahını kapsar. Meydana gelen erozyon aktif enerjisini sulardan alması bakımından bu kuvvetin kontrol altına alınması erozyonu kontrol etmekle eş değer nitelik taşımaktadır. Erozyon riski taşımayan alanların en başta gelen özelliğinin bir örtü tabakası ile kaplı olmasıdır. Bu bakımdan risk taşıyan alanların örtüyle kaplanması en önemli ve en basit tedbirdir.

Tarım alanlarında ise eğimli yamaçlarda eğime dik olarak kontur şeritler oluşturulmalıdır. Ayrıca bu şeritlerin her birine farklı bir ürün ekilmelidir. Şeritli tarım sonucu eğimli yamaç uzunluğu kısalmış olur. Pürüzlülük artırılır. Bunun sonucunda yüzeysel akışın tahrip gücü azaltılmış olur. Bir ürün grubundan taşınan toprak diğer grupta tutulmuş olur. Suyun toprakta kalması sağlanır. Eğimli yamaçlarda yağmur sularının taşıma gücünü sınırlandırmak, toprak ve suyun tutulmasını sağlamak için teraslama yapılabilir. Yüzey akışını tutmak veya geciktirmek, sağanak yağışlarının oluşturduğu taşkınlar ile taşınan malzemenin gitmesini engellemek için tersip sekileri olarak bilinen küçük bentler, tersip bentleri inşa edilmelidir. Bu bentler yapıldıkları kısımda ve membada belli bir mesafe içinde akarsu tabanında birikmiş materyali olduğu gibi tutmak ve membadan gelecek materyali durdurmak, suyu rezerve etmek gibi işlevlere sahiptir.

Arazide toprağın yıkanma durumu, bitki örtüsü özellikleri, toprak horizonlarının varlığı gibi ölçütler dikkate alınarak yapılan gözlemler doğrultusunda erozyon sınıflandırması yapılabildiği gibi, oyuntuların uzunlukları ve derinlikleri de ölçülerek erozyonun boyutu ve sınıflandırması da tespit edilebilmektedir. Ancak daha büyük alanlarda toprakların erozyona uğrama eğilimlerini açıklığa kavuşturmak için ilgili uzmanlarca iki temel bakış açısı geliştirilmiştir. Bunlardan birincisi kalitatif tabanlı, diğeri ise kantitatif model tabanlı yöntemlerdir.

Birinci yaklaşıma; De Ploes tarafından yapılan Batı Avrupa için erozyon risk haritası örnek verilebilir.

İkinci yaklaşım ise daha çok toprak kaybının hesaplanmasına dayanan kantitatif yaklaşıma dayanan çalışmalardır. Bunların bir kısmı geniş, bir kısmı ise daha sınırlı belli bir lokasyon üzerindeki toprak kayıplarının tespitini amaçlamaktadır. Bu modeller genel olarak jeomorfoloji, hidrografya, toprak ve zemin örtüsü özellikleri gibi faktörlerin ampirik verilerle desteklenmesi ile oluşturulmuşlardır. İkinci yaklaşıma ait örnekler ise şu şekildedir; Morgan tarafından ortaya atılan kalitatif sistem, De Jong tarafından meteorolojik verilerin, uydu görüntülerinin, sayısal arazi modelinin ve toprak özelliklerinin eklenmesiyle geliştirilmiştir.

Bölüm Soruları

 1) Litosfer ile ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?

  1. a) Yer sisteminin kayaçlardan müteşekkil katı kısmıdır
  2. b) Çeşitli minerallerden meydana gelmiştir
  3. c) Her tarafı çok sert ve rijit bir yapıda değildir
  4. d) Yer kabuğu tek parça hâlindedir
  5. e) Kalınlığı her yerde aynı değildir

2) Kaynağını yerin iç kısmından alan etken ve süreçlere iç etken ve süreçler adı verilir. Aşağıdakilerden hangisi bunlardan biri değildir?

  1. a) Volkanizma b) Buzullar c) Epirojenez d) Deprem e) Faylanma

 3) Kuvvet kaynağını yeryüzünün iç kısımlarından almayan etken ve süreçlere dış süreçler adı verilir. Aşağıdakilerden hangisi bunlardan biri değildir?

  1. a) Buzullar b) Akarsular c) Astenosferdeki konveksiyon akımları d) Rüzgârlar e) Dalgalar

4) Yerkabuğu levha ya da plaka adı verilen çok sayıda parçadan oluşur. Bu levhalar sürekli hareket hâlindedir ve magma üzerinde yüzer durumdadırlar. Levha hareketleri sonucunda aşağıdakilerden hangisi oluşmaz?

  1. a) Okyanuslar b) V Profilli akarrsu vadileri c) Depremler d) Volkanlar e) Yeni kıtalar

 5) Kayaçların diyaklazlarla veya zayıf direnç hatları ile kesilmiş olması çok önemli sonuçlar ortaya çıkarır. Aşağıdakilerden hangisi diyaklazlarla ilgili doğru bir saptama değildir?

  1. a) Diyaklazlar suyun derine doğru sokulmasını geniş ölçüde kolaylaştırır
  2. b) Diyaklazlar, şistleşme ve tabakalaşma yüzeyleri zayıf direnç sahalarıdır
  3. c) Diyaklazlar kayacın parçalanıp ayrışmasını kolaylaştırırlar
  4. d) Unsurları arasındaki bağ kuvvetli olan bazalt ve kalkerlerde diyaklazlar gelişemez
  5. e) Diyaklazlar, kayaçlardaki kırık ve çatlaklardır

6) Volkanizma ile ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?

  1. a) Volkanizma yerin iç kesimlerinde yer alan magmanın yeryüzüne çıkmasıdır.
  2. b) Volkanizma esnasında yeryüzüne sıvı olarak çıkan maddelere lav denir
  3. c) Yeryüzündeki mevcut volkanların % 20’si Büyük Okyanus kenarında yer alır.
  4. d) Volkanizma esnasında çıkan asitli lavlar bazik lavlara göre daha düşük sıcaklıktadır
  5. e) Volkanizma esnasında çıkan gazlar atmosfer sıcaklığında değişikliklere neden olurlar.

7) Bir sahada fiziksel parçalanma ile kimyasal ayrışmanın hâkimiyeti ve bunların etkinlik dereceleri çeşitli etmenlere bağlı olarak değişir. Aşağıdakilerden hangisi taşların fiziksel parçalanması ile kimyasal ayrışmasını etkilemez?

  1. a) Atmosfer olayları
  2. b) Kayaçların özellikleri
  3. c) Jeomorfolojik özellikler
  4. d) İyonosfer hareketleri
  5. e) Canlılar

 8) Aşağıdakilerden hangisinde cisim dalgaları birlikte verilmiştir?

  1. a) P ve S dalgaları
  2. b) R ve L dalgalar
  3. c) P ve R dalgaları
  4. d) P ve L dalgaları
  5. e) S ve L dalgaları

 9) Aşağıdakilerden hangisi volkanik alanlarda afet riskini azaltma amaçlı yapılan izlemelerden birisi değildir?

  1. a) Deprem etkinliği b) Deformasyon değişimi c) Gaz çıkışları d) Hava sıcaklığı e) Titreşim izleme

10) Aşağıdaki şekil hangi kütle hareketi tipine işaret etmektedir?

  1. a) Düşme b) Devrilme c) Akma d) Kayma e) Heyelan

 Cevaplar 1) d, 2) b, 3) c, 4) b, 5) d, 6) c, 7) d, 8) a, 9) d, 10) a

  1. HİDROSFER AFETLERİ

Anahtar Kavramlar

  • Hidrosfer • Hidrolojik döngü • Hidrojen • Oksijen • Buzullar • Yeraltısuları • Kaynak • Akarsu • Göl • Okyanus • Deniz • Akifer • Akifüj • Havza • Sanayi devrimi • Afrika • Su baskısı • Su kıtlığı • Su zengini • Sürdürülebilir çevre • UNESCO • Kirlilik • pH

2.1. Ana Çizgileri İle Hidrosfer

Hidrosfer, Su Küre veya su ortamları anlamlarına gelmektedir. Dolayısıyla tüm okyanuslar, denizler, göller, akarsular, yeraltısuları ve kaynaklar gibi su kütlelerinin bütününe Su Küre veya Hidrosfer denir. Bunların yanı sıra kutuplar ve çevresindeki buzullar ile kalıcı kar sınırının üzerinde barınabilen buzullarda hidrosferin konusu dahilindedir. Hidrosfer, Atmosfer’den yerkürenin çekirdeğine kadar her sahaya yayılan sular bütünü olarak şekillenmektedir.

Hidrosfer yeryüzünün %71′ ini kaplar. Kuzey Yarım Küre’de % 61 Hidrosfer, % 39 karalar iken, Güney Yarım Küre’ de % 81 Hidrosfer, % 19 karalar şeklindedir. Diğer bir ifade ile Hidrosfer’in % 97,5’ini denizler ve okyanuslar oluşturur.

% 71 ini kaplayan deniz ve okyanuslardaki tuzlu sular oluşturur. Geri kalan % 2,5’lik kısım olan tatlı suların % 69,7’si buzullarda bağlanmış durumdadır. Yeryüzünün en önemli tatlı su kaynağı olduğu hâlde istifade etmenin pek mümkün olmadığı buzullar adeta stok hâlinde su bulunduran birer hazne konumundadır. Kalan tatlı suyun % 30’unu yeraltı suları, % 0,3’ünü ise nehir ve göllerdeki yüzey suları oluşturmaktadır.

Suların farklı ortamlar arasında geçiş hâlinde oldukları bilindiğine göre, sürekli olarak oran, muhteva ve fazı değişen suların bir değişim ve dönüşüm sürecine tabi bulundukları kolayca ispatlanmaktadır. “Su döngüsü veya Hidrolojik Döngü” bu süreci tanımlamak için kullanılan ifadelerdir. Güneş ısısının yardımıyla Hidrosfer ve Atmosfer arasında sürekli bir su alışverişi vardır. Atmosfer’ik şartlar, suyun kimyasal bileşimi, Güneş’in Dünya’ya olan uzaklığı ve diğer tüm uygun şartlar suyun üç değişik hâlde yani; katı, sıvı ve gaz hâlinde bulunmasını sağlar. Hidrosfer’ in başlıca elemanları olarak yeraltısuları, kaynaklar, akarsular, göller, okyanuslar ve denizlerdir. Bunlar ana hatları ile aşağıdaki gibidir.

Yeraltısuları, yağışlar sonucu yeryüzüne düşen suların yeraltına sızarak depolanmaları veya buralarda akış göstermeleri ile oluşurlar. Yeraltısuyunun miktarını; yağış miktarı, yüzeyin eğimi, bitki örtüsü, zeminin özelliği etkiler. Alüvyal ovalar, karstik araziler, deniz ve göl kıyıları yeraltısuyu bakımından zengin alanlardır. Kaynaklar ise yeraltısularının kendiliğinden yeryüzüne çıktığı noktalardır. Kaynaklar yeryüzüne çıkış özelliklerine göre değişirler; Dağ ve vadi yamaçlarında geçirimli tabakanın yeryüzüne çıktığı yerlerde yamaç , yeraltısularının fay çatlaklarından yeryüzüne çıktığı noktalarda fay, kalker gibi çözünebilen kayaçların çatlaklarından sızan suların toplanıp yeryüzüne çıktığı kısımlar karstik kaynakları oluşturur.

Akarsular, kaynak suları, yağışlar, kar ya da buz erimeleri ile oluşan ve doğal bir yatak boyunca akan sulardır. Akarsular büyüklüklerine göre dere, çay, ırmak ve nehir gibi isimler alır fakat bunları birbirinden ayırmak için kesin bir ölçüt söz konusu değildir. Akarsuyun herhangi bir noktasındaki enine kesitinden bir saniyede geçen suyun m3 cinsinden miktarına debi veya akım denir. Akarsuyun akımının yıl içerisinde gösterdiği değişmelere rejim denir. Akarsuyun rejimini; yağış rejimi ve şekli, Akarsuyun rejimini; yağış rejimi ve şekli, havzanın büyüklüğü, buharlaşma şartları, barajlar ve bitki örtüsü gibi hususlar etkiler. En küçük dereden ana ırmağa kadar bir akarsuyun beslenme havzası içinde tüm kollarıyla birlikte oluşturduğu suyolu örgüsüne havzanın büyüklüğü, buharlaşma şartları, barajlar ve bitki örtüsü gibi hususlar etkiler. En küçük dereden ana ırmağa kadar bir akarsuyun beslenme havzası içinde tüm kollarıyla birlikte oluşturduğu suyolu örgüsüne akarsu ağı denir. Her hangi bir akarsuyun kollarıyla birlikte su topladığı sahaya ise su toplama havzası veya akaçlama havzası ismi verilir. Havzaları birbirinden ayıran doğal sınıra su bölümü çizgisi denir. Sularını denize ulaştırabilen havzalara açık havza, ulaştıramayan havzalara ise kapalı havza denir. Akarsuların bir kısmı tüm yılı kapsayacak şekilde akışa sahiptir. Bunlar sürekli akarsulardır. Bazı akarsular ise ancak yağışlı dönemlerde akarken kurak dönemlerde akıştan yoksundurlar. Bunlar ise süreksiz veya mevsimlik akarsular olarak bilinir. Göller, karalar üzerindeki çanakları doldurmuş tatlı veya yer yer tuzlu su kütleleridir. Göller, kapalı havzaları dolduran geniş, durgun su kütlesi olarak da tanımlanmaktadır. Bulundukları bölgenin iklimine, jeolojik ve jeomorfolojik yapısına bağlı olarak farklılık gösteren Dünya’nın hemen her tarafına dağılmış irili ufaklı birçok göl bulunur. Dünyanın en büyük gölü Asya kıtasında Hazar ve en derin gölü de yine bu kıtada Baykal Gölü’dür. Göller, yer altı ve yer üstü sularıyla beslenmektedir. Göl suları acı, tatlı, sodalı ve tuzlu olabilmektedirler. Bu farklılığın nedenleri; iklim koşulları, beslenme kaynakları, gölün bulunduğu arazinin yapısı, gölün büyüklüğü, derinliği ve gidegeninin olup olmamasıdır. Eğer bir göle buharlaşma ve sızma yoluyla kaybettiğinden daha fazla su gelirse göl suları yükselir. Gölün fazla suları göl çanağının en alçak yerinden bir dere hâlinde dışarı akmaya başlar. Beslenme kaynağı güçlü olan göller fazla sularını bu şekilde bir gidegen yardımıyla denizlere boşaltır. Sularını dışarıya bir gidegen yardımıyla boşaltan göllerin suyu tatlı, sularını dışarıya boşaltamayan göllerin suyu ise acı veya tuzludur. Göl sularının içinde çözünmüş hâlde madensel tuzlar bulunmaktadır. Buharlaşma nedeniyle göl suyunun tuz yoğunluğu artar. Özellikle kapalı havzalarda yüzeyden akış olmadığı için bu göllerin suları tuzludur. Açık havza göllerinde ise, sular yüzeyden boşaldığı için madensel tuz oranı düşük, buna bağlı olarak suları tatlıdır. Göl suyunun sıcaklığı, gölün bulunduğu enleme, iklim koşullarına ve mevsime göre değişir. Ayrıca gölün derinliği, gölün bulunduğu yükselti ve gölü besleyen sular da göl suyunun sıcaklığı üzerinde etkilidir. Göl suyunun hareketliliği gölün beslenmesine ve havzadaki iklim koşullarına bağlı oluşan seviye farkı nedeniyle su seviyesinde değişikliğe, göl yüzeyinde rüzgârlar etkisiyle oluşan dalgalara, göl yüzeyinin bir bölümündeki basınç değişmeleri alçalma ve yükselme şeklindeki ritmik hareketlere bağlıdır. Göller, göl çanağının oluşum özelliklerine göre yerli kaya gölleri ve set gölleri olarak iki ana bölümde toplanır. Yerli Kaya Gölleri, göl çanağını oluşturan etkene göre tektonik, volkanik, karstik ve buzul Gölleri olarak sınıflandırılabilir. Set Gölleri ise, alüvyal, kıyı, moren, heyelan, volkanik ve yapay set gölleri olarak sınıflandırılabilir.

Okyanuslar, kıtaların arasına yerleşmiş çok büyük su kütleleridir. Yeryüzünün yaklaşık üçte ikisini (%71) kaplarlar ve bu alanın yaklaşık yarısında su derinliği 3000 metrenin üzerindedir. Okyanuslar ısıyı, gün boyunca Güneş ışığından alır ve geceleri Atmosfer’i ısıtırlar. Okyanusun bu katmanı, Atmosfer’in tamamından daha fazla ısı içerir. Dünyada beş adet okyanus bulunmaktadır. Bunlar; Büyük Okyanus, Atlas Okyanusu, Hint Okyanusu, Güney Okyanusu, Arktik Okyanusu’dur.

      Büyük Okyanus veya Pasifik Okyanusu, Amerika ve Asya kıtaları arasında ve dünyanın en büyük okyanusudur. En derin yeri 11.034 m ile Mariana Çukuru olup burası aynı zamanda Dünya’daki en derin noktadır.

      İkinci büyük okyanus Atlas Okyanusu’dur. Avrupa ve Afrika’yı Amerika Kıtası’ndan ayırır. 3.314 metre ortalama derinliği bulunan okyanusun en derin noktası Porto Riko Çukurudur. Ayrıca Dünya’nın en uzun okyanus sıradağı olan Orta Atlas Sırtı veya dorsali bu okyanusta bulunur.

      Kuzeyde Asya, batıda Afrika ve Arabistan Yarımadası, doğuda Malezya Yarımadası, Sunda Adaları ve Okyanusya tarafından çevrilen, Dünya’nın üçüncü büyük su topluluğu Hint Okyanusu’dur. Hint Okyanusu’ndaki önemli geçiş noktaları ve boğazlardan bazıları Babü’l Mendep, Hürmüz Boğazı, Malakka Boğazı, Süveyş Kanalı’nın güney girişi ve Sunda Boğazı’dır. Andaman Denizi, Umman Denizi, Bengal Körfezi, Büyük Avustralya Körfezi, Aden Körfezi, Mozambik Kanalı, Kızıldeniz okyanusun diğer bölümlerindendir.

         Henüz 2000 yılında resmen isim verilen ve tanımlanan Güney Okyanusu, dünyanın dördüncü okyanusudur. . Büyük miktardaki yakın tarihli deniz bilimi araştırması, Antarktika çevresini batıdan doğuya doğru dolaşan bir okyanus akıntısı olan Antarktik Kutup Çevresi Akıntısı’nın (AKA) küresel okyanus dolaşımında büyük önemi olduğunu ortaya koymuştur. AKA’nın soğuk sularının, kuzeyindeki daha sıcak sularla karşılaştığı ve karıştığı çepeçevre bölgenin adı Antarktik Bileşke’dir ve oldukça kesin bir sınırı tanımlar. Mevsimlere göre dalgalanma gösteren bu sınır, ayrı bir su kütlesini ve eşsiz bir çevre bilimsel bölgeyi çevreler. Bileşke besin maddelerini yoğunlaştırır; bu yoğun kaynak ile deniz altı bitki yaşamı zenginleşir.

       Son okyanus ise kuzey kutup çevresinde yer alan Arktik Okyanusu’dur. Arktik Okyanusu; Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın kuzeylerinde yer alan, Kuzey Kutbu’nu kapsayan, buzlarla kaplı bir okyanustur. Rusya, ABD, Kanada, Grönland, Norveç ile kıyıları bulunur.

Denizler, okyanusların kıta içlerine doğru uzanan kollarıdır. Dolayısıyla deniz, bir okyanus ile bağı olan büyük bir alanı kaplayan ve genellikle tuzlu sulara sahip su kütlesidir. Okyanus ve denizleri birbirinden ayıran bazı ölçütler bulunmaktadır. Bunlar; derinlik, kapladıkları alan, tuzluluk, akıntı sistemleri, sıcaklık ve karaların fiziksel özelliklerinden etkilenme olarak sıralanabilir. Deniz suyunun tuzluluğu en fazla ‰ 65 ile Kızıldeniz’de, en az ise ‰ 01 ile Baltık Denizi’ndedir. Her deniz belli bir okyanusun parçasıdır. Bu nedenle denizler, okyanusla meydana getirdiği bağlantıya dayanılarak üç kısma ayrılabilir. Kenar denizler, Okyanusların hemen yanında, kıtalara sokulmuş körfezler durumundadır. Umman denizi buna örnektir. Karalar ve kıtalar arasında kalmış denizlere Akdeniz örneği verilebilir. Okyanusla bağlantısı, bir eşik meydana getiren dar bir boğaz iledir. Afrika, Avrupa ve Asya kıtaları arasında kalan Akdeniz geniş anlamda Marmara, Karadeniz ve Azak denizlerini de de içine alır.

2.2. Su Kaynakları Temel Problemleri

dağ ve örtü buzullarında bağlanan sular, higroskopik nem, canlıların bünyesindeki sular, Atmosfer’deki su buharı, tuzlu sular ve jüvenil sular ilk aşamada kullanılması mümkün olmayan sular olup, insan dışı sebeplerle ulaşılamaz statüsünde yer almaktadırlar. Öte yandan, beşerî etkiler sonucu kirlilik oranı artan sular ise antropojenik kaynaklı ulaşılamaz sular payesine yazılmışlardır.

Su kaynaklarının tahminen % 60′ı tarımsal sulamada, % 15′i endüstride ve % 25′i evlerde kullanılmaktadır. Bu sektörler arasında artan su rekabetinde, su ekonomisinin artık tarımdan yana olmadığı açıktır.

Su yenilenebilir bir kaynaktır, bu anlamda sürdürülebilir kullanımı mümkündür; Ancak günümüzde hızlı tüketim, kaynaklardan yararlananlara eşit fırsatlar ve yararlar sağlayacak şekilde sürdürülebilirlikten çok uzaktır. Genellikle, bir insanın biyolojik ihtiyaçlarını karşılaması ve yaşamını sürdürebilmesi için, günde en az 25 litre su tüketmesi gerektiği kabul edilir. Ancak, çağdaş bir insanın sağlıklı bir biçimde yaşaması için gereken içme, yemek pişirme, yıkanma, çamaşır gibi amaçlarla kullanılacak su dikkate alındığında, kişi başına günlük ortalama kentsel su tüketim standardı 150 litre olarak kabul edilmektedir. Dünya genelinde bölgelere göre kişi başına su tüketim miktarları sanayileşmiş ülkelerde 266 litre iken Afrika’da 67, Asya’da 143, Arap ülkelerinde 158, Latin Amerika’da 184 litredir. Gelişmiş ülkelerde su tüketim miktarı sınırsızca artmaktadır. Amerika Birleşik Devletlerinde bir kişi günlük ortalama 300 litre, İngiltere’de 230 litre su tüketmektedir. Az Gelişmiş olan ülkelerde ise bu değer yalnızca 10 litredir. Dünya nüfusunun %40’ını barındıran 80 ülke şimdiden su sıkıntısı çekmektedir. 1940-1980 yılları arasında su kullanımı iki katına çıkmıştır. Nüfusun hızla artması, buna karşılık su kaynaklarının sabit kalması sebepiyle su ihtiyacı her geçen gün artmaktadır.

Yeraltından devamlı ve çok miktarda su çekilmesi sonucu su tablası önemli miktarlarda alçalır. Yeraltısuyu seviyesinin düşmesinde veya su tablasının alçalmasında, şehirleşme sonucu, yeraltısuyu beslenme alanlarının bina, asfalt yol vs. tesislerle kaplanması da önemli rol oynamaktadır. Bu durum, kuyulardaki suyun seviyesinin düşmesine, hatta onların kurumalarına yol açar. Bu arada, pompaj yoluyla su çekilen kesimlerde pompaj masrafları artar. Deniz ve okyanusa yakın bölgelerde yeraltından tuzlu su bu boşlukları doldurabilir. Farklı amaçlar için farklı kalitede sulara ihtiyaç vardır. Örneğin sulamalı tarımda kullanılan su ile endüstride kullanılan suların kaliteleri birbirlerinden farklıdır. Hatta farklı endüstri dallarında farklı kalitede sulara gereksinim duyulur. Örneğin ilaç ve meyve suyu üretiminde saf, iyi kalitede su kullanılır. Şeker üretiminde ise, sert su kullanılması gerekir. Bu nedenle onların, sıcaklık, renk, saydamlık, koku, tat, elektriksel iletkenlik, sertlik ve pH derecesi gibi fiziksel ve kimyasal özellikleri tercih nedeni olmaktadır. Kirli su kurbanlarının çoğunluğu ise gelişmekte olan ülkelerdedir. İklim salınımları nedeniyle 60 ülkedeki 7 milyar kişi su kıtlığı ile karşı karşıya kalacağı varsayılmaktadır.

Kuzey Yarımküre’de 23o 27 ′ dan geçen Yengeç Dönencesi ile Güney Yarımküre’de yine 23o 27 ′ den geçen Oğlak Dönencesi arasında kalan yerler Tropikler Arası Kuşak olarak bilinir. Bu büyük Zon’un merkezî kısmında Ekvatoral – Subekvatoral Kuşak yer almaktadır. Buralar Dünya’nın en nemli ve en bol yağışlı yerleridir. Bunun kuzeyinde Tropikal ve Subtropikal Kuşak bulunuyor. Ancak, Subtropikal kuşak Yüksek Basınç Sahaları olma özelliğini koruduğundan ekseriya hava nemce fakir ve kurudur. Çöl Sahaları da buralarda yer alıyor. Bundan da anlaşılıyor ki İntertropikal kuşağın hemen her tarafı nemli ve bol yağışlı değildir. Ekvatoral Yağmur Ormanları sahaları da Dünya’nın en nemli ve en bol yağış alan yerlerine rastlamaktadır. Orta Kongo, Gine Körfezi kuzey kıyıları, Amazon Havzası, Orta Amerika ‘nın doğu kıyıları – Antiller, Güney Amerika’da Amazon Havzası, ayrıca Güneydoğu Asya kıyıları, Endonezya Adaları ve Avustralya ‘nın kuzeydoğu kıyıları sözü edilen zonda yer almaktadır. Güneydoğu Asya, Musonlar Asyası adı ile de bilinmektedir. Muson, mevsim anlamına gelmektedir. Yılın iki ana mevsimi olan Yaz ve Kış döneminde karşılıklı olarak esen şiddetli rüzgârlar Muson Rüzgârları adı ile bilinir. Bunlar, Yaz Mevsimi’nde Deniz’den Kara’ya, Kış Mevsimi’nde ise Kara’dan Deniz’e doğru esmektedirler. Yaz Musonları, Güneydoğu Asya karasına bol mikdârda yağış getirmektedir. Dünya’nın en çok yağış alan yerleri de buralardır. Maksimal değerler de bu sahalara özgüdür. Örnek olarak Çerapunçi gösterilebilir. Burası, Hindistan’ın doğusu ile Bangladeş’in kuzey kesimine rastlamaktadır. Kezâ buralarda, yağış mikdârı çok olduğu gibi nem oranı da yüksektir. Şöyle ki; yıllık ortalama nem oranı % 81, yıllık yağış miktarı ise 11.777 mm ‘dir. Musonlar kış mevsiminde Endonezya Adaları, Japon Adaları, Filipinler’in belli yerlerine bir miktar yağış bırakmaktadır. Yaz mevsiminde Endonezya takımadaları, Çinhindi ve Hindistan güney – güneydoğu kesimlerine bol miktarda yağış taşımaktadır. Aşırı derecede neme doygun bir hava teneffüsü zorlaştırır. Nefes darlığı (astım) çeken hastalar için tehlikelidir. Bu hâli ile ölümcül hastalıklara sebep olabilir. Kezâ, aşırı yağışların oluşturduğu bataklık sahalar sıtma ve diğer bazı salgın bulaşıcı hastalıklara sebep olur. Dünya nüfusunun % 60 ını barındıran Asya su kaynaklarının yalnızca %36 sına, % 13 ünü barındıran Afrika su kaynaklarının % 11 ine, % 13 nüfusu taşıyan Avrupa ise su kaynaklarının % 8 ine sahip bulunur.

Hiç şüphesiz, su kıtlığı ya da yokluğu bir afettir. Çünkü insanlar hayâtın her kademesinde suya muhtaçtır. Su kıtlığı – yokluğu bir afet olduğu gibi denetim altına alınmadığı sürece fazlası da bir afettir. Gerek Ülkemizde, gerekse Dünya’nın çok nemli ve bol yağışlı yerleri bütünü ile Afet Bölgesi değildir. Nemli Tropikal ormanlar sahası gür bitki örtüsü, devâsâ ağaçları ile fizikî bir potansiyeldir. Bunlar, ekonomik bir değer taşımaktadır. Hâl böyle iken yine nemli ve bol yağışlı bölgelerin bazı kesimleri sıkça zaman zaman su taşkını ve su baskınlarına, erozyon ve heyelânlara marûz kaldıklarından bir afet hâlini almaktadır.

Netekim, Musonlar Asyası’nda (Yemen, Hindistan, Bangladeş, Çinhindi ) olduğu gibi pirinç tarlaları, çay ve kahve zirâatinin yapıldığı yerler zarar görmektedir. Mal ve can kaybının da yaşanıldığı bu yerlerde sosyo – ekonomik problemlerde yaşanılmaktadır.

2.3. Su Taşkınları ve Seyelanlar

Suların belirli bir çizgi veya bir doğal yatak boyunca akmasıyla akarsular meydana gelmiş olur. Düzenli bir şekilde herhangi bir yatakta kanalize olmadan, yamaç yüzeyi boyunca bir tabaka teşkil ederek akan sular, belli bir mesafeden sonra düzenli olmasa bile, küçük çizgisel hatlar içinde toplanarak akmaya başlar. Böylece kabul havzası, akış kanalı ve birikinti konisinden oluşan çizgisel akışın en basit tipi olan seller oluşur. Seller artık bir yatağa sahip bulunurlar ve akarsu ismi ile ifade edilirler. Doğal bir yatak içerisinde çizgisel akışa sahip olan akarsular yurdumuzda, büyüklüklerine göre dere, çay, su, nehir ve ırmak gibi isimler ile anılırlar.

Taşkınlar büyük debi, yüksek su seviyesi ve büyük hızlar ile karakterize edildiğinden akarsular üzerinde inşa edilen tüm yapılar için taşkın debilerinin bilinmesi ve bunların zararsız hâle getirilmesi gerekir. Bu bakımdan taşkın kontrolü, taşkın zararlarını azaltmak ve bütünüyle önlemek için yapılan çalışmaları kapsar. Ancak taşkın değerleri pek çok değişkenden etkilenmekte olup, taşkınlar hiçbir zaman belirli bir kural ve modele uyarak meydana gelmezler. Buna rağmen taşkına etki eden faktörlerin ve istatistiki verilerin iyi etüt edilmesi sonucu, birtakım ihtimal hesaplamaları ve CBS tabanlı risk analizleri ile potansiyel taşkın sahaları haritaları yapılabilmektedir.

Bir akarsu havzasında taşkınlar fiziki ve beşerî faktörlerin kontrolündedir. Drenaj ağı ve yoğunluğu, yeraltı suları, havza şekli, biçimi, yağış alanı büyüklüğü, arazi eğimi, akarsu çıkış noktasından olan seviye farkları, çıkış noktası mesafesi, geçiş süresi, zeminin nem, geçirimlilik ve direnç özelliği bakımından litolojik yapı, toprak ve bitki örtüsü, rölyef ve yağış şiddeti, süresi, gibi klimatik şartlar fiziki faktörlerdir. Arazi kullanım tarzı, sunî beslenme, çeşitli su yapılarının varlığı, göletler ve barajların yıkılması gibi hususlar beşerî faktörlerdir. Yağışların genellikle yağmur şeklinde olması, günlük ve mevsimlik sıcaklık farkının fazla olmaması, don olaylarının yok denebilecek kadar az görülmesi taşkının hız ve etkinliliğini belirleyen iklim özelliklerindendir. Bu kapsam içinde değerlendirilebilecek bir diğer unsur da zeminin suya doygun olup olmadığıdır. Zeminin suya doygun olduğu devrelerde akarsular sızma yoluyla su kaybına uğramayarak, taşkın oluşumunu kolaylaştırmış olurlar. Topografya yüzeyinde akan suların bir kısmında akış bütün yüzeyi kaplayacak şekildedir. Bu tür akışa seyelan denilmektedir. Şurası bir gerçektir ki su taşkını, sâdece ve sâdece kanalize olmuş akışın veya başka bir ifade ile olgun bir akarsu vâdîsi içinden seyreden coşkun akışlı bir su olmayıp; bazı hâllerde eğimli yamaçlarda bütün sathı kaplarcasına da akış gösterir. Bu akış da delice bir akış olup; yağışın sürekliliği ve şiddeti devam ettiği sürece zemîn tabîatına bağlı olarak devam eder. Seyelanlar, sellerin kabul havzalarında ancak yağış süresince görülebilirler ve seyelan süresince sular, doğal olarak bir taşkın hâlinde bulunurlar.

2.3.1. Su Taşkınlarının Yeryüzünde Dağılışı

Dünyada taşkın vakalarında ölen ve etkilenenlerin Asya, Amerika ve Afrika kıtalarında yoğunlaştığı görülür. Ancak oluşan hasar bakımından Asya, Amerika ve Avrupa ilk üç sırada yer alır. Su taşkınları, dünyada daha çok Çin’in güneyi, Kuzey Hindistan, Bangladeş, Amazon Bölgesi, Tuna, Missisipi ve Mıssouri akarsu havzaları ile yarıkurak bölgelerde gerçekleşir. Bununla beraber muson ve tropikal fırtınalarla ilişkili yağışların görüldüğü alanlarda da önemli taşkınlar yaşanır. Belirtilen bu alanlarda alçak taşkın ovaları ve nehir ağızlarındaki düz alanlar, zayıf bitki örtüsü ve konvektif yağışların görüldüğü kurak ve yarıkurak bölgelerdeki küçük akarsu havzaları, yeterli güvenlikte olmayan baraj gölü çevreleri, kara içlerinde büyük suların kıyılarındaki alçak sahalar potansiyel taşkın sahaları olarak karşımıza çıkar.

Asya’da; Bangladeş, Hindistan, Pakistan, Tayland, Laos, Vietnam, Filipinler, Güney Kore, Kuzey Kore, Japonya, Malezya; Buhutan, Nepal, Yemen ve Türkiye; Avrupa’da Portekiz, İtalya, Macaristan, Romanya taşkın riski taşıyan ülkeler arasındadır. Afrika’da Cezayir, Sudan, Somali, Mozambik, Zimbabve, Güney Afrika Cumhuriyeti; Amerika’da Meksika, Küba, Guatemala, Nikaragua, Dominik Cumhuriyeti, El Salvador, Panama, Kolombiya, Venezuela, Guyana, Surinam, Brezilya, Ekvator, Peru, Paraguay, Uruguay sayılabilir

2.3.2. Örnek Su Taşkını Vakaları

1889 Johnstown Taşkını, Johnstown taşkını ya da yerel isimlendirilmesi ile 1889 Büyük Seli, Küçük Conemaugh Nehri üzerinde yer alan Güney Fork Barajının birkaç gün süresince son derece ağır yağış sonucunda hasar görmesi ile 31 Mayıs1889 tarihinde Johnstown (Pennsylvania, ABD) da meydana meydana gelmiştir.

Bu vakada Clara Barton liderliğindeki yeni Amerikan Kızıl Haç yardım kuruluşunun ilk büyük afet yardım çaba olmuştur. Mağdurları için 18 yabancı ülkeden destek gelmiştir. Mağdurların hak mahrumiyetleri ve yaşanan acılar, bir dizi hukuk mücadelesi ile ABD de birçok yasal düzenlemenin önü açılmıştır.

1953 Kuzey Denizi Taşkını, 1421 yılında Hollanda’da 72 yerleşme Kuzey Denizinden gelen dalgaların altında kalmış ve yaklaşık 10000 kişi hayatını kaybetmiştir. Bunu 1570, 1825, 1894, 1916 ve 1953 taşkınları takip etmiştir. Bu olaylar topraklarının % 40 ı deniz seviyesinin altında olan Hollanda için hayati önem taşımaktadır. Hollanda, Belçika, Birleşik Krallık 1953 taşkınından etkilenen ülkeler olmuştur. 1953 Kuzey Denizi seli Hollandaca, Watersnoodramp, kelimenin tam anlamıyla su felaket çilesi anlamına gelmektedir.

4 Kasım 1966 Floransa Taşkını Dağlardan inen diğer nehirler gibi Arno Nehri de Florence’nın 25 Km doğusunda Castentine Orman içine Monte Falterona bölgesinden kaynağını alarak basit ve küçük bir dere şeklinde başlar. Floransa’dan sonra Empoli ile birleşir ve nihayet Pisa aracılığıyla Liguria Denizi’ne dökülür. Arno kaynağına yakın Monte Falterona da bir göl vardır. Bu göl Gorga Nera gölüdür. 1966 yılında, yoğun yağışlar Eylül ayında Toskanaya düşmeye başlamıştır. Ekim ve Kasım aylarında zemin neme doymuş olarak bulunur. 2 Kasım’da yirmi dört saat içinde büyük yağışlar düşmüştür. Ayrıca dağda karlar erimiş ve su dolu vadilere sahip nehirler Floransa’ya doğru yönelmiştir. 3 Kasım 1966 Perşembe, 14.30, Floransa kent kanalizasyon şebekesi menhol kapakları aniden attı ve güçlü sular havaya fışkırmıştır. Yirmi beş metrelik duvarlarla çevrili, Arno burada etrafına taşmaya başlamıştır. 52 yaşında Carlo Maggiorelli adında bir işçi bedeni çamur ile kaplanmış ve üzerinde bir kahve termos, yarım ekmek ve bir paket sigara bulunmuş hâlde 4 Kasım 1966 taşkının ilk kurbanı olmuştur.

Aralık 2010- Ocak 2011 Quesndland Taşkını, La Nina olayının ve Muson yağışlarının bir sonucu olarak Brisbane Nehri su seviyesi yükselmiş ve Wivenhoe Barajı taşkın azaltma kapasitesinin önemli bir kısmını kullanıldığı gibi birkaç gün sonra Ipswich ve Brisbane binlerce konutun sular altında kalmıştır. Alışılmışın dışında, ağır uzamış ve bazen sağanak, 2010 sonlarında ve 2011 başlarında birkaç ay boyunca kuzeydoğu Avustralya üzerinde faktörlerin bir kombinasyonu sonucu olarak düşmüştür. Eylül ayında başlayan bahar yağmurları mevsimsel ıslak muson alışılmadık güçlü La Nina olayı ile aynı zamana denk düşmüştür. Bu dönemde muson yağmurları da yoğunlaşmıştır.

26 Ağustos 2010 Pakistan Taşkını Pakistan’da sel İndus Nehri havzasını etkilenen Pakistan’ın Khyber Pakhtunkhwa, Sindh, Pencap ve Belucistan bölgelerinde, ağır muson yağmurları sonucu, Temmuz 2010 sonunda başlamıştır.

2.4. Yeraltı Suyu Seviyesi Düşmeleri

Yeraltı Suları Seviyesi’nde muhtelif faktörlerin etkileriyle meydâna gelen alçalıp yükselmeler ve bunların topografya sathında, doğal zemînde dolayısıyla beşerî tesîslerin bulunduğu yerlerde yaptığı olumsuz etkiler afet açısından üzerinde durulması gereken önemli husûslardandır. Bu sebeple, aşağıda konunun ayrıntısına bir ölçüde girilmektedir. Atmosferik suların yağış şeklinde yeryüzü’ne intikâli ile Yüzey Suları oluşmaktadır. Yüzey sularının yeryüzü’nde zemîn tabîatına bağlı olarak yeraltı’na sızması veya batması, yeraltı’nda rezerv kayaçları içinde depolanması Yeraltı Suları’nı oluşturur. Yeraltı suları, yüzeye yakın veya daha derinlerde olur. Bunlar yeraltının derinliklerinde suya doygun zonlar hâlindedir.  Suya doygun olan bu seviyeler akifer adı ile bilinirler. Yeraltı sularının beslenmesi büyük ölçüde atmosferik sular’a bağlıdır. Atmosfer’den yeryüzü’ne yağış şeklinde intikâl eden sularda görülen artma ve azalmalar bir yandan yüzey sularının akışını etkilediği gibi diğer yandan da Yeraltı’ndaki su seviyesinde de değişmelere sebep olmaktadır. Yeraltında rezerv kayaçlarının yayılımı ve kalınlığı, yeraltı suyu seviyesinde meydâna gelen değişmeleri ortaya koyma açısından büyük önem arz etmektedir. Ülkemizde Konya – Karapınar Yöresi’nde teşekkül etmiş ve hâlen teşekkül etmekte olan obruklar yeraltı suyu seviyesindeki değişmeler açısından önemli bir argümandır. Obrukların bugün dahî, insanların gözü önünde teşekkül etmiş olmaları yeraltı suyu seviyesinin alçalması ve alçaltılmasının nedenli önem arz ettiğini göstermektedir. Bu olayın meskûn mahâllerde, kara yolu ve tren yolu güzergâhlarında diğer beşerî tesîslerin olduğu kesimlerde ve ayrıca zirâî faâliyetin yapıldığı yerlerde meydâna gelişi bir tür afet olarak algılanmaktadır. Yeraltı suyu seviyesinin doğal yollarla alçalması – düşmesi, ya da olayın beşerî müdâhalelerle gerçekleştirilmesi söz konusu olabilir. Ovalarda zirâî faâliyet için yeraltı sularından yararlanmaya yönelik açılan kuyuların devreye girmesi ile daha çok kuyu ağzı ve yakın çevresinde konik biçimli ya da yayvan çukurlukların meydâna geldiği bilinmektedir. Keza jeotermal su havzalarında pompajla yeraltından çekilen suların gerisinde bıraktığı boşluklar basınç gerilimlerinden dolayı üstteki kütlenin çökmesine – oturmasına yol açmaktadır. Bu da topografya sathındaki binâların tahrîbine ya da binâlarda yerine göre çatlak ve yarıkların oluşmasına yol açmaktadır. Çökme – tasman ya da oturmanın beklenmedik bir zamanda meskûn mahallerde, yollarda deformasyonlara yol açacağı aşikârdır. Bu da seyr-ü sefer hâlindeki araç trafiğinin sekteye uğraması ve hattâ kazalara yol açacağı da bilinen bir gerçektir.

2.5. Çekikler

 Beslenme yetersizliği, buharlaşma ve yeraltına sızmanın bir sonucu olarak akarsu sularının akış mikdârında bir azalma ve dolayısıyla yatağındaki seviye alçalması hâdisesine çekik denir. Su taşkınının sona ermesi su çekikliğinin göstergesidir. Bir akarsuyun yıl içinde, muayyen bir zamanda en az su geçirmesi hâli su çekikliğini ifade eder. Su çekikliği ile birlikte akarsu suları küçük yatağına çekilir. Cılız akışlar ve hattâ akarsu yatağında kesintili akışlar görülür. Böylece, akarsu yatağında çakıl ve kum adacıkları oluşur. Çekik, kaynak sularının birim zamandaki sarfiyatında görülen azalma, kezâ göl, deniz – okyanus seviyelerindeki alçalma için de kullanılmaktadır. Akarsu yatağından suyun çekilmesi, kaybolması fevkâlade önemli bir husûsdur. Bu husûs akarsu sularından yararlanma söz konusu olduğunda bir afete dönüşmüş olmaktadır. Akarsu yatağında suyun azalması veya akarsuda çekikliğin söz konusu olması iki ana etkene bağlıdır. Bunlardan birincisi doğal etkenler, ikincisi de beşerî etkenlerdir.

2.6. Tsunami

Japonca’da liman dalgası anlamına gelen tsunamiler okyanus ya da denizlerin tabanında genellikle düşey faylanmalara bağlı olarak oluşan depremlerden sonra meydana gelen dev su seviyesi yükselmeleridir. Okyanus ya da denizlerin tabanında magnitüdü 8.0- 8.5 ve üzeri olan blok havza veya düşey atımlı faylanmalar sonucunda bu sahalarda periydik deniz seviyesi yükselmeleri ile suların dalgalar hâlinde karaları basması şeklinde tsunamiler meydana gelebilmektedir. Ard arda gelen 4-5 büyük dalga çevreye yayılır. Tsunaminin ilk ve son dalgası etkisizdir ancak diğer dalgalar çok hızlı ve kuvvetlidir. Tsunaminin en çok görüldüğü okyanus pasifiktir. Hint Okyanusu Tsunamisi 2004, Japonya Tsunamisi 10 Mart 2011 yakın tarihte iz bırakmış vakalardır.

2.7. Deniz Seviyesi Değişimleri

Dünya ölçeğinde olası büyük iklim değişiklikleri dikkate alındığında, bu değişikliklerin tek bir sürece bağlı olmadığı görülmektedir. Dünyanın güneş etrafındaki yörüngesinin geometrisinin yüzbin yılda bir, eksen eğikliğinin ise kırkbin yılda bir değişmesi, güneşin aktivitesinin periyodik değişimleri, güneş ışınlarının artışı ile sera etkisi yapan karbondioksit ve metan gibi gazlardaki artış, levha tektoniği, okyanus ve süper volkan faaliyetleri ile meteor düşmesi gibi süreçlerin farklı ya da benzer zamanlarda etkimesi, küresel ölçekte iklim değişikliklerinin başlıca nedenlerindendir.

Günümüzde de devam eden denizlerdeki su seviyelerinin yükselmesi, eski kıyı şeritlerinin de sık sık yer değiştirmesine neden olmuştur. Bu sebeple, tarihi yerleşim yerlerinin sular altında kalmasının asıl nedeni, Akdeniz’de 12000 yıl öncesinden günümüze kadar geçen süre içinde buzulların erimesiyle, deniz seviyesinin hızla yaklaşık 120 m yükselmesinin bir sonucu olduğudur. Bu durum dikkate alındığında, insanlık tarihinin en eski medeniyet ve yerleşim yerlerinin günümüzdeki deniz seviyesinin 100-120 m gibi derinliklerde, deniz tabanında ve deniz tabanı kumulları altında aranması gerektiği, arkeolojik araştırmalarda esas alınması gerekli bir bilgidir. Bu durma örnek ilk çağ’ın en ünlü liman kentlerinden Efes’tir. Daha önceleri deniz kıyısında yer alan Milet Kenti’de antik bir liman kentidir. Kent bugün denizden 10 km kadar içeride yer almaktadır. Uluslararası iklim değişimi çalışmaları (IPCC), geçen yüz yılda deniz seviyesinin küresel ölçekte 10 – 20 cm yükseldiğini ve bunun ağırlıklı olarak küresel ısınmadan kaynaklandığını, bu yüzyılda ise 40- 60 cm daha yükseleceğini belirtmektedir.

2.8. Hidrosfer Afetlerinden Alınan Dersler ve Ödevler

Artan plansız nüfus toplanma sahaları, sanayileşme, enerji santrallerinin inşası, tarım sahalarında kimyasal gübre kullanımı, canlıların antibiyotik kullanımı gibi yaşanan kültürel ve ekonomik değişimler ve çeşitlenmeler, çevresel konulardaki mücadeleler ve çekişmeler sürmektedir. Bunların ötesinde hayat düzeyi artışı kendi içinde ek su kaynakları talebini birlikte getirmektedir. Bu durum salt suyun tüketimini değil dolaylı tüketimini de etkilemektedir. Bu bakımdan insanların besin zinciri arttıkça ve daha çok sığır, tavuk, yumurta ve süt ürünleri tüketildikçe, tahıl ve su tüketimi de artmaktadır. ¼ hamburger dilimi için 3,5 litre, 1 domates için 11 litre, 1 portakal için 50 litre suya ihtiyaç vardır. Son 50 yılda dünya nüfusu yaklaşık iki kat, su tüketimi ise 6 kat artmıştır. Bütün bunların sonucu olarak giderek artan sınırsız su talebi, sınırlı olan kaynaklar üzerinde bir baskıyı ve böylece küresel bir su krizini gündeme getirmiştir. Dünya su varlığının miktar bazında sabit kaldığı bir gerçektir. Esasında güneş ışınlarının yardımıyla hidrosfer, atmosfer, litosfer ve biyosfer arasında sürekli bir su alışverişi vardır. Atmosferik şartlar, suyun kimyasal bileşimi, Güneş’in Dünya’ya olan uzaklığı ve diğer tüm uygun şartlar katı, sıvı ve gaz olmak üzere suyun üç değişik hâlde bulunmasını sağlar. Su sahalarındaki buharlaşma ile havaya su buharı yükselir. Bu daha sonra kar, yağmur ve dolu olarak geri döner. Suların farklı ortamlar arasında geçiş hâlinde oldukları bilindiğine göre, sürekli olarak oran, içerik ve fazı değişen suların bir değişim ve dönüşüm sürecine tabi bulundukları görülür. Katı hâldeki buzullar erimeyle sıvı hâle veya süblimleşme ile gaz hâline geçmekte, sıvı hâldeki sular ise buharlaşma ile yine bir gaz olan su buharına dönüşmektedir. Atmosfer içerisindeki su buharı yoğunlaşarak sıvı veya katı hâlde tekrar karalar ve denizlerin yüzeyine düşmektedir. Yağış denilen bu olay neticesinde karalar yüzeyine düşen suyun bir kısmı uygun şartlara sahip zeminlerde sızma yoluyla yeraltı sularına katılır. Bir kısmı da biyosfer elemanları tarafından tüketilir. Yeryüzünde bu şekilde dağılan su, başlangıçta olduğu gibi yeniden atmosfere döner. Öte yandan değişik ortam ve özellikteki suların bu döngüyü tamamlamaları farklı uzunlukta zaman aralıklarına bağlılık arz eder. Dolayısıyla suyun kendini yenileyip rafine etmesi kesin bir sürede tamamlanmaz. Buna bağlı olarak da, ne zaman nerede ne kadar su bulunacağının kestirilmesi tam anlamıyla mümkün artan plansız nüfus toplanma sahaları, sanayileşme, enerji santrallerinin inşası, tarım sahalarında kimyasal gübre kullanımı, canlıların antibiyotik kullanımı gibi yaşanan kültürel ve ekonomik değişimler ve çeşitlenmeler, çevresel konulardaki mücadeleler ve çekişmeler sürmektedir. Bunların ötesinde hayat düzeyi artışı kendi içinde ek su kaynakları talebini birlikte getirmektedir. Bu durum salt suyun tüketimini değil dolaylı tüketimini de etkilemektedir. Bu bakımdan insanların besin zinciri arttıkça ve daha çok sığır, tavuk, yumurta ve süt ürünleri tüketildikçe, tahıl ve su tüketimi de artmaktadır. ¼ hamburger dilimi için 3,5 litre, 1 domates için 11 litre, 1 portakal için 50 litre suya ihtiyaç vardır. Son 50 yılda dünya nüfusu yaklaşık iki kat, su tüketimi ise 6 kat artmıştır. Bütün bunların sonucu olarak giderek artan sınırsız su talebi, sınırlı olan kaynaklar üzerinde bir baskıyı ve böylece küresel bir su krizini gündeme getirmiştir. Dünya su varlığının miktar bazında sabit kaldığı bir gerçektir. Esasında güneş ışınlarının yardımıyla hidrosfer, atmosfer, litosfer ve biyosfer arasında sürekli bir su alışverişi vardır. Atmosferik şartlar, suyun kimyasal bileşimi, Güneş’in Dünya’ya olan uzaklığı ve diğer tüm uygun şartlar katı, sıvı ve gaz olmak üzere suyun üç değişik hâlde bulunmasını sağlar. Su sahalarındaki buharlaşma ile havaya su buharı yükselir. Bu daha sonra kar, yağmur ve dolu olarak geri döner. Suların farklı ortamlar arasında geçiş hâlinde oldukları bilindiğine göre, sürekli olarak oran, içerik ve fazı değişen suların bir değişim ve dönüşüm sürecine tabi bulundukları görülür. Katı hâldeki buzullar erimeyle sıvı hâle veya süblimleşme ile gaz hâline geçmekte, sıvı hâldeki sular ise buharlaşma ile yine bir gaz olan su buharına dönüşmektedir. Atmosfer içerisindeki su buharı yoğunlaşarak sıvı veya katı hâlde tekrar karalar ve denizlerin yüzeyine düşmektedir. Yağış denilen bu olay neticesinde karalar yüzeyine düşen suyun bir kısmı uygun şartlara sahip zeminlerde sızma yoluyla yeraltı sularına katılır. Bir kısmı da biyosfer elemanları tarafından tüketilir. Yeryüzünde bu şekilde dağılan su, başlangıçta olduğu gibi yeniden atmosfere döner. Öte yandan değişik ortam ve özellikteki suların bu döngüyü tamamlamaları farklı uzunlukta zaman aralıklarına bağlılık arz eder. Dolayısıyla suyun kendini yenileyip rafine etmesi kesin bir sürede tamamlanmaz. Buna bağlı olarak da, ne zaman nerede ne kadar su bulunacağının kestirilmesi tam anlamıyla mümkün olmamaktadır. sıra su sorununu azaltmak ve bu hususta yaşanan anlaşmazlıkları en aza indirmek için bazı önlemler alınabilir. Bu önlemler devletler düzeyinde, yerel yönetimler düzeyinde ve bireysel olabilir. Bu bakımdan her bireyin bazı yükümlülükleri olduğu açıktır. Yağış havzasının belirli bir çıkış noktasında, şiddeti bilinen bir yağışın taşkına neden olup olmayacağının, olacaksa yağış başlangıcından ne kadar zaman sonra olabileceğinin; taşkından etkilenebilecek riskli bölgelerin sınırlarının, olabildiğince taşkın öncesinden tahmin edilmesi ve taşkın bölgesinde yaşayanların ve ilgililerin uyarılması; taşkından kaynaklanacak kayıp ve zararları azaltabilecek başlıca önlemlerdir. Taşkınlar oluşum süreleri bakımından ikiye ayrılırlar. Burada sınır 6 saattir. Dağlık alanlarda başlayan taşkın havza tabanına 6 saatten önce ulaşıyor ise ani taşkın, 6 saatten sonra ulaşıyor ise ani olmayan taşkın olarak belirtilir. Bu bakımdan yüksek alanlarda başlayan taşkın zamanı bakımından en geç bir saat içinde insanlar uyarılmalıdır. Bunun için uyarı mekanizmaları geliştirilmelidir. Taşkınlardan halkın zarar görmesinin en başta gelen nedeni, akarsu yataklarındaki yanlış ve plansız yapılaşmadır. Akarsu yataklarındaki yanlış ve plansız yapılaşmalar olduğu sürece taşkınlarda, can ve mal kaybı ihtimali her zaman için söz konusu olacaktır. Erozyonlar sonunda taşınan kum ve çakıllar dere yataklarında birikmektedir. Bunun sonucunda akarsu yataklarının enine kesitleri daralmakta, kesitler daralınca akım sınırlanmakta ve böylece taşkınlar meydana gelmektedir. Bu bakımdan risk oluşturan, akarsu yataklarında biriken kum ve çakıllar sürekli olarak temizlenmelidir.

Aynı zamanda taşkın ile beraber akan çamur ve diğer unsurlar, başka bir deyişle katı yük veya alüvyonlar da büyük problemlere neden olurlar. Bunlar için de setler inşa edilmelidir. Giderek artan derecede etkisini gösterecek olan su taşkınları, deniz seviyesi yükselmeleri özellikle delta kıyılarında, kıyı çizgisinin karaya doğru gerilemesine sebep olacaktır. Bu sırada, kumsallarda giderek artan bir erozyon olayı meydana gelecek ve dolayısıyla birçok sahil sitesi dalgaların istilasına uğrayacaktır. Deniz seviyesinin yükselmesi ekonomik sektörlere zarar verecektir. Beslenme ile ilgili olarak kıyı bölgelerindeki balıkçılık ve tarım üretimi özellikle risk altındadır. Diğer riskli sektörler ise turizm, yerleşim ve sigortacılıktır. Beklenen deniz seviyesindeki yükselme sonucu düz alanlar tuzlu suların altında kalarak kıyı üretim alanları zarar görecektir. Bunun sonucu milyonlarca insan kıyı alanları ve küçük adalardan göç edecektir. Böylece su altında kalan sahalardan taşınan insanlar göçe maruz kalacaklardır. Bu ise barınma, su, beslenme ve sağlık hizmetlerinde arayışlara neden olacaktır. Su altında kalan sahalarda diare, tüberkülos, kolera ve benzer bulaşıcı hastalıklar artacaktır. Böcekler ve diğer hastalık taşıyıcıların sayıları artacak ve yeni alanlara yayılabilecektir. Küresel ısınmanın kalp, solunum yolu ve diğer bazı hastalıklara sebep olacağı düşünüldüğü gibi sürekli sıcak hava, su taşkınları, fırtınalar ve diğer ekstrem hava olaylarından psikolojik rahatsızlıklar, hastalıklar ve ölümler meydana getirebileceği kabul edilmektedir. Taşkından korunma amacıyla barajlar, taşkın geciktirme havuzları, leveler, setler, taşkın kapanları yapılmakta, bu barajlarda olası bir taşkın için hacim ayrılarak, taşkın sularının zaman içerisinde ötelenmesi ve kontrollu olarak salıverilmesi yolu izlenmektedir. Akarsu yataklarının ıslahı, taşkın kanallarının açılması ve tersip bentlerinin yapılması da taşkından korunma için alınabilecek önlemlerdendir. Son olarak su taşkınları sonucunda çok fazla can ve mal kaybı meydana gelir. Günümüzde yağış alanları ve yağış yoğunluklarının belirlenmesinde oldukça etkili biçimde kullanılan Doppler radar sistemleri ve uydu dataları ile çalışan erken uyarı birimlerinden yararlanılmaktadır. Uydu görüntüleri ve dijital izleme sistemleri zararların en aza indirilmesinde kullanılacak diğer imkânlardır.

Bölüm Soruları

1) Aşağıdakilerden hangisi Hidrosfer’in özellikleri arasında gösterilemez?

  1. a) Su döngüsü nedeniyle genel bir sirkülasyon hâlindedir
  2. b) Kutup buzullarında donmuş hâlde bulunan suları da kapsar
  3. c) Atmosferdeki su buharını da içerir
  4. d) Büyük kısmını tuzlu sular oluşturur
  5. e) Akarsular, göller, yeraltısuları, kaynaklar, denizler ve okyanuslar başlıca Hidrosfer unsurlarıdır.

2) Aşağıdakilerden hangisi su hakkındaki doğru bir bilgi değildir?

  1. a) Su yenilenebilir bir kaynaktır
  2. b) Suyun sürdürülebilir kullanımı mümkündür
  3. c) Su hayatın devamı için vazgeçilebilirdir
  4. d) Tatlı su oranı çok sınırlıdır
  5. e) Tatlı suların bir kısmı buzul hâlindedir

 3) Su kaynakları üzerindeki baskılar gün geçtikçe artmaktadır. Aşağıdakilerden hangisi bu baskı süreçlerinden değildir?

  1. a) Çarpık kentleşme
  2. b) Plansız nüfus toplanma sahalarının oluşması
  3. c) Havza planlaması
  4. d) Su için artan rekabet
  5. e) Kirlilik

4) Sürekli ve şiddetli sağanak hâlinde yağmur ve dolu yağışlarıyla veya oldukça kalın kar örtülerinin ânî erimesiyle oluşan suyun ya da bu ikisinin birleşmesiyle akışa geçen muazzam miktârdaki suların coşkun akışlı hâlini ifade eden kavram hangi şıkta doru olarak verilmiştir?

  1. a) Su taşkını
  2. b) Akarsu
  3. c) Su
  4. d) Çay
  5. e) Dere

5) Feyezân kasvramını karşılayan terim hangi şıkta doğru olarak verilmiştir?

  1. a) Su taşkını b) Seyelan c) Akarsu d) Çağlayan e) Derecik

 6) Nuh Tufanı olarak bilinan olay hangi afeti hatırlatır?

  1. a) Deniz seviyesi yükselmesi b) Erozyon c) Feyezân d) Heyelan e) Çığ

7) Yeryüzünde yağışın yıllık ortalama değerlerini gösteren bir harita incelendiğinde bazı yerlerin az yağışlı, bazı yerlerin de çok yağışlı olduğu görülür. Bu ekstrem değerler arasında geçiş bölgeleri vardır. Sayısal verilere göre irdelenirse farklı klimatik zonların (iklim kuşaklarının) varlığı ortaya çıkar. Buna göre aşağıdakilerden hangisi gerçeği yansıtmaz?

  1. a) Yıllık ortalama yağış değeri 250 – 500 mm arasında olan yerler Yarı Kurak’tır.
  2. b) Yıllık ortalama yağış değeri 500 – 750 mm arasında olan yerler Yarı Nemli’dir.
  3. c) Yıllık ortalama yağış değeri 750 – 1000 mm arasında olan yerler Nemli Sahalar’dır.
  4. d) Yıllık ortalama yağış değeri 1000 – 2000 mm arasında olan yerler Çok Nemli’dir.
  5. e) Yıllık ortalama yağış değeri 2000 mm den fazla olan yerler nemlilik derecesinin oldukça az olduğu yerlerdir.

 8) Aşağıdakilerden hangisi yeryüzünün en bol yağışlı yerlerinden değildir?

  1. a) İntertropikal Konverjans Sahaları
  2. b) Tropikal ve Polar Hava Kütleleri arasındaki Subpolar Konverjans Sahaları
  3. c) Kuzey Yarımküre’de 23o 27 ′ dan geçen Yengeç Dönencesi ile Güney Yarımküre’de yine 23o 27 ′ den geçen Oğlak Dönencesi arasında kalan yerler olan Tropikler Arası Kuşak
  4. d) Subtropikal kuşak
  5. e) Ekvatoral Yağmur Ormanları sahaları

 9) Aşağıdaki haritada hangi unsurun dağılışı verilmiştir?

  1. a) Erozyon
  2. b) Fırtına ve kasırga
  3. c) Su taşkını
  4. d) Deprem
  5. e) Zemin sıvılaşması

10) 1889 Büyük Seli olarak bilinen taşkın hangi şıkta doğru olarak verilmiştir?

  1. a) Johnstown taşkını b) Pheledalphie taşkını c) Toronto taşkını d) Syracus taşkını e) Arizona taşkını

Cevaplar 1) c, 2) c, 3) c, 4) a, 5) a, 6) c, 7) e, 8) d, 9) c, 10) a

ATMOSFER AFETLERİ

 

Anahtar Kavramlar • Atmosfer • Termometre • Barometre • Meteorolojik Balon • Uydu • Rüzgar • Sıcaklık • Yağış • Basınç • Diffüzyon • Refleksiyon • Absorbsiyon • İklim • İklim değişimi • Buzullar • Erime • Deniz seviyesi yükselmesi • Karbon salınımı • Milankovitch Döngüsü • Fosil yakıt • Sürdürülebilir çevre • Yeşil enerji • Güneş Patlaması • Kasırga • Jet Stream • Fırtına • La Nino • El Nino • Sis • Pus • Tornado • Siklon • Kurak • Kontinentalite • Karasallık • Soğuk su akıntıları • Tuzlanma • Çoraklaşma • Çölleşme • Çekik • Toz fırtınası • Sıcak hava dalgası • Kuraklık • Açlık • Yoksulluk • Tarım

3.1. Ana Çizgileri İle Atmosfer

Atmosfer, Hava Küre veya Gazyuvarı, yerçekiminin etkisiyle Yer Küre’nin etrafını saran ve çoğunlukla gaz ve buhardan oluşan bir örtüdür. Yerçekimine bağlı olarak tutulan atmosfer, büyük ölçüde gezegenin iç katmanlarından kaynaklanan gazların magma ile birlikte yüzeye çıkması sonucu oluşmakla birlikte, gezegenin tarihi boyunca dünya dışı kaynaklardan da etkilenmiştir. Ağır gazlar alt tabakalarda, hafif gazlar üst tabakalarda toplanmıştır. “Homojen atmosfer” olarak isimlendirilen ve yoğunluğun hemen hemen aynı olduğu alt bölümün yüksekliği 8 km civarındadır. Atmosfer’in yoğunluğu yerden yükseldikçe azalır ve 8-10 km seviyeden sonra seyrek gaz kütleleri şekline dönüşerek uzay boşluğuna kadar uzanır ki bu bölge “heterojen atmosfer” olarak isimlendirilir. Atmosfer’in içerisinde bulunan su buharı Güneş’ten gelen ışınları bir prizma gibi kırarak beyaz ışınların mavi görünmesine sebep olur. Atmosfer’in bu mavi görünümü okyanus ve denizlerin üzerine yansıyarak aslında renksiz olan su kütlelerinin mavi görünmesini de sağlar.

Atmosfer’in yeryüzüne yakın katmanlarının % 78′ini Azot % 21′ini ise Oksijen oluşturur. Kalan %1′lik bölümü ise Karbondioksit, Neon, Helyum, Kripton, Ksenon, Hidrojen, Ozon, su buharı, metan, kloroflorokarbonlar gibi gazlar meydana getirir. Yere ve zaman göre oranı en çok değişen gaz su buharıdır. Yeryüzünün aşırı ısınıp, soğumasını engeller. Yağış, bulut, sis gibi hava olaylarının doğuşunu sağlar. Atmosfer’in Güneş ışınlarını emme ve saklama yeteneğini Karbondioksit artırır. Atmosfer’deki gazların oranlarının değişmesi iklim üzerinde bir takım değişikliklere neden olur. Havada karbondioksit (CO2) miktarının artması sıcaklığı artırıcı, azalması ise sıcaklığı düşürücü etki yapar. Atmosfer’in % 0,037’sini oluşturan CO2’in iki katına çıkması hâlinde yeryüzünde sıcaklık artar. CO2’in yarıya düşmesi hâlinde yeryüzünde sıcaklık azalır..

Hava içindeki oksijen (O2) mor ötesi (ultraviyole) ışınlarının etkisi altında ozon (O3) hâline geçer. Ozon gazı, içinde hayatın gelişmesine imkân vermez ancak atmosferin üst katmanlarında ultraviyole ışınlarını emerek yeryüzündeki hayat üzerinde olumlu bir etki yapar. Yeryüzünden 19 – 45 km yükseklikler arasında bulunan ozon katının son yıllarda seyreldiği belirlenmiştir. Özellikle buzdolabı, soğutucu, araba ve spreylerden çıkan kloroflorokarbon gazlarının bu duruma neden olduğu saptanmıştır. Yeryüzüne ulaşan mor ötesi ışınlardaki artış, sıcaklıkların artmasına, buna bağlı olarak buzulların erimesine, bitki örtülerinde değişimlere neden olmaktadır Atmosfer’in yerden yansıyan ışınlarla ısınması nedeniyle Atmosfer’in alt katları daha sıcaktır. Atmosfer’in üst seviyesinden itibaren hava bulunduğunu söylemek doğrudur fakat bu bölümün hava olayları ile bir ilişkisi söz konusu değildir.

Atmosfer basıncı havanın ağırlığının sonucudur. Dolayısıyla yere ve zamana göre değişir. Yer çekimi nedeniyle bu gaz kütlesinin bir ağırlığı vardır ve gezegen yüzeyine doğru alçaldıkça artan bir basınç oluşturur. Atmosfer’i oluşturan gazlar, ağırlıkları ile cisimler üzerine bir kuvvet uygular. Bu kuvvete atmosfer basıncı denir. Atmosfer basıncı barometre ile ölçülür ve milibar (mb) birimi ile değerlendirilir. Normal hava basıncı, 45° enleminde, 15°C sıcaklıkta ve deniz seviyesinde 1cm² ‘lik yüzeye düşen havanın ağırlığıdır. Bu ağırlık 1033 gr’dır ve 1013 mb hava basıncına eşittir. 1013 milibar normal basınç kabul edilir. Bu değerin üzerindekilere yüksek basınç altındakilere ise, alçak basınç denir.

Atmosfer’de bulunan Oksijen, yanma ve canlıların solunum olaylarını gerçekleştirir. Azot, bitkiler aracılığı ile toprakta tutularak, bitkilerin beslenmesinde temel madde görevini üstlenir. Karbondioksitin ise hem bitkilerin fotosentezinde kullanılması, hem de sıcaklığı tutması açısından son derece önemli bir yeri vardır. Yağışların oluşması, Atmosfer’in sıcaklığı tutması, alt katların ısınması, sıcaklığın uzaya kaçmasının engellenmesi gibi olaylar da su buharının rolü bulunmaktadır. Bununla birlikte Atmosfer yeryüzündeki canlılar için koruyucu bir perde görevini yürütür. Gündüz Güneş’in sıcağını, gece de uzayın soğuğunu önleyerek yeryüzündeki sıcaklığın dengelenmesini sağlar. İklimi meydana getiren hava olayları atmosfer içinde gerçekleşmektedir. Atmosfer yerküre ile birlikte dönerek sürtünmeden doğacak olan yanmayı ve güneş’ten gelen ve canlı hayatı için zararlı olan ışınların yeryüzüne ulaşmasını engeller. Işığı, sesi ve sıcaklığı geçirir ve dağıtarak iletilmelerini sağlar.

3.2. Aşırı Kar Yağışları ve Kar Fırtınaları

Bulutları oluşturan su buharının buz kristalleri şeklinde yoğuşarak yeryüzüne parlak, beyaz, katı ve genellikle altıgen şeklinde düşmesine kar yağışı adı verilir. Kar, 0 ºC’nin altındaki sıcaklıklarda daha küçük, 0 ºC’nin üstündeki sıcaklıklarda ise daha büyük boyutta yere ulaşır. Karın rengi, kristallerinin güneş ışığını tamamen yansıtmasından dolayı beyazdır. Ancak atmosferde kirleticiler varsa, yağan karın rengi de buna göre değişebilir.

Hava kütlelerinin sıcaklık ve mutlak nem oranlarına göre kar taneleri farklı şekillerde yere düşerler. Mutlak nem oranın yüksek, sıcaklığın çok düşük olmadığı hava kütlelerinde, kar kristalleri, durgun havada kolaylıkla birleşerek, pamuk tanelerini andıran, çok iri kar taneleri hâlinde düşerler. Halk dilinde böyle kara “kuşbaşı” ya da “lapa lapa” kar denir. Bu karlar kolay eridiği için düştüğü yeri ıslatır. Çok soğuk olmayan hava kütlelerinde oluşan karlar, yere düşerken sıcak alt hava tabakaları içinde kolayca eriyerek yağmur veya yağmurla karışık kar şekline dönüşebilir. Yağmur ve karın aynı anda olmasına karla karışık yağmur denir. Bu yağış türüne “sulusepken” veya “sulu kar” adı da verilir. Genellikle iri olan bu kar taneleri yere düşünce veya daha yere düşmeden erir. Çok nemli ve kararsız hava kütlelerinde, kuvvetli dikey hava hareketleri sonucunda bulgura benzeyen yuvarlak kar taneleri oluşur. Birleşmiş kar kristallerinden oluşan bu taneler hafif olduğundan yere düşünce zıplarlar. Çok soğuk, mutlak nemin düşük olduğu hava kütlelerinde ise, 1mm’den küçük buz taneleri şeklinde kar yağışları gerçekleşir. Güneş ışığında pırıldayan bu taneler yerde ince bir örtü oluşturur. Çabuk erimediği için ve üzerine düştüğü cisimleri ıslatmadığı için “kuru kar” olarak adlandırılır. Dağların yüksek kesimlerinde ve kutup bölgelerinde daha çok görülen bu tip kar yağışları, ülkemizde soğuk kış günlerinde görülür. Genel olarak denilebilir ki; bulut içinde ve bulut ile yeryüzü arasındaki sıcaklık donma derecesinin altında ise yağışlar kar, üstünde ise yağmur şeklinde gerçekleşir. Dünyada en çok kar fırtınaları ABD gerçekleşir.

Ülkemizde kar yağışları kıyı bölgeleri dışında hemen her bölgede görülür. Genelde kış mevsiminde yağan karlar ülkemizin yüksek alanları ile Doğu Anadolu bölgesinde sonbaharın son ayları ile ilkbaharın ilk aylarında da yağar. Şiddetli kar yağışları hiç kuşkusuz kış mevsiminde özellikle de ocak ve şubat aylarında gerçekleşir. Aşırı kar yağışından korunmak ve zararlarını azaltmak için; geniş ve güvenilir bir veri ağı ve bankasının oluşturulması, meteorolojik gözlemler yaparak bunların analizlerine göre tahminlerde bulunmak, uygun alt ve üst yapıların inşa edilmesi dikkate alınması gereken başlıca işlemler olarak sıralanabilir.

3.3. Dolu Yağışları

      Şiddetli fırtınaların olduğu yerlerde hava kütlesinin dikey yönde türbülanslara uğraması dolu yağışlarına neden olur. Bünyesinde fazla miktarda aşırı soğumuş su damlalarının bulunduğu çok büyük ve iyi gelişmiş cumulonimbus bulutlarında, hızı saatte 160 km’ye ulaşan yukarı yönlü dikey hava hareketleri sonrasında dolu yağışları gerçekleşebilir. Oluşan dolu tanelerinin hava içeresinde birkaç kez, dikey yönde aşağı-yukarı hareket etmesi, dolu tanelerinin büyümesine neden olur. Bulut içinde aşırı soğumuş su damlacıklarının birleşmesiyle küçük buz paletleri ya da kristalleri gelişir. Bu palet ya da buz kristalleri aşağıya doğru düşerken kuvvetli bir yükselici hareketle karşılaştıklarında tekrar yukarıya doğru çıkarlar.

      1970 yılında Kansas’da (ABD) çapı 14cm, ağırlığı 757 gr olan dolu yağışı dikkat çekici olmuştur. Yine 1986 yılında Bangladeş’te 20 dolu tanesinin birleşmesinden oluşan 1 kg ağırlığında dolu yağışı gerçekleşmiştir. Tenis topu büyüklüğünde 1984 yılında Almanya’nın Münih kentinde yağan dolu, evlerin çatı ve camları ile araçlarda önemli hasara yol açmıştır.

 Dolu yağışları tarım alanlarına büyük zararlar verir. Özellikle kültür bitkilerinde çiçeklerin dökülmesi,           meyvelerin yaralanması veya dökülmesi, yeni sürgün ve fidelerin kırılması şeklinde etkisini gösterir. Bu durum hiç kuşkusuz rekolteyi düşürür. Bunların yanında dolu yağışları seraların, araçların ve evlerin camlarını kırmakta, çatılara hasar vermektedir. Oluşan maddi zararlar büyük boyutlara ulaşabilmektedir. Örneğin ABD 1991 yılı dolu yağışları, 400 milyon dolar maddi kayba neden olmuştur. Yine dolu yağışı sonrasında taşkınlar oluşabilmekte, hatta iri dolu taneleri ölümlere neden olmaktadır. Bu şekilde 1888’de Hindistan’ın kuzeyinde 246 kişi, 1932’de Çin’in güneydoğusunda 200 kişi ve 1986 yılında Bangladeş’te 92 kişi ölmüştür.

       Ülkemizde de zaman zaman mal kayıplarına neden olan dolu yağışları gerçekleşir. Daha çok ilkbahar, yaz başları ve sonbahar sonlarında gerçekleşen bu yağışlar, Nisan-Haziran döneminde daha sık görülür. Yeryüzüne yakın nemli ve doyma noktasına yaklaşmış durgun ve kararlı hava kütleleri içindeki yoğunlaşmış su taneciklerinin asılı bir biçimde havada asılı kalması durumuna sis denir.

Bundan dolayı güneş ışınları sis içinde fazla ilerleyemeyerek dağılır. Bu nedenle sis, havanın içinde askıda bulunan su taneciklerinin miktarı ve büyüklüğü oranında görüş mesafesini düşürür. Ancak güneş ışığının dağılmasından dolayı sis, beyaz ve aydınlıktır. Havada yoğunlaşmış su tanecikleri çok küçük ve dağınık hâlde ise havada hafif bir bulanıklık durumu söz konusu olur ki buna pus denir.

Pus oluşumu, bağıl nem % 90 olduğunda gerçekleşir. Pusta görüş mesafesi 2 km kadar. Su taneciklerinin büyüyüp sıklaşmasıyla görüş mesafesinin 1 km’nin altına düşmesiyle pus, sise dönüşmüş olur. Bir başka ifadeyle sis, bulutların yeryüzüne yakın ya da onun hemen üstünde oluştuğu ve görüş mesafesinin 1 km altına düştüğü hava olayıdır. Sislerin oluşabilmesi için her şeyden önce atmosferin aşağı (yeryüzüne yakın) kısımlarında soğuma ve nemde artış olması gerekir.

3.4. Asit Yağışları

Özellikle fosil yakıtların tüketilmesiyle atmosfere salınan kükürtdioksit (SO2) ve aztoksit (N2O) ile diğer bazı gazlar, atmosferdeki su buharı ile birleşince asite, genellikle de sülfürik (H2SO4) ve nitrik asitlere (HNO3) dönüşürler. Bunların yağmur, kar dolu ve sisle yeryüzüne ulaşmasına asit yağışları adı verilir. Atmosferde yer alan asidelerin tamamı asit yağışlarıyla yere indirilmez. Bunların yarısı gaz ve kuru partiküller şeklinde yeryüzüne iner.

Asit yağışlarına yol açan bir diğer zehirli ve boğucu gaz Aztoksit (N2O), atmosfere daha çok motorlu araçlar, termik santraller ve sanayi tesislerindeki yüksek sıcaklıktaki yanma olayları sonucunda bırakılır. Bütün azotoksitler, havada azotdioksite dönüşürler ve suda kolayca çözünerek asit yağmuru oluşumuna neden olurlar. Asit yağışları, daha 1600’lerin başında İngiltere’de gündeme gelmiş ve sanayi tesislerinin şehirlerin dışında, bacalarının dumanları uzaklara dağıtabilecek yükseklikte inşa edilmesi önerilmiştir. Sanayinin gelişmesiyle asit yağışlarının artması ve zararlarının belirginleşmesi, 1970’li yıllardan itibaren dünya ülkelerini, havadaki kirleticileri azaltmaya yönelik yasal düzenlemeler yapılmaya ve uygulanmaya zorlamıştır. Asit yağışları sadece atmosferi kirletmez. Bu yağışlar yeryüzüne düştüğünde toprağı ve suları da kirletir. Yağışlarla toprağa karışan sülfürik asit, topraktaki besinlerin yıkanarak uzaklaşmasını sağlar. Bunun sonucunda toprakta serbest kalan alüminyum bitki kökleri tarafından tutulur. Bitkiler kendileri için hayati öneme sahip kalsiyum ve magnezyum gibi besinleri alamayarak ölür ya da zamansız büyümeler gerçekleşir. Asit yağışları aynı zamanda bitkilerin yapraklarında tahribe neden olur. Bütün bunlar bitkilere zarar veren hastalık ve haşerelerin artmasına yol açar. Ayrıca yağışlarla yüzey ve yeraltı sularına intikal eden asitler, bu suların da kirlenmesine ve ekosistemlerinin bozulmasına neden olur. Hatta bu asit kirleticiler, zamanla toprakta yetişen bitki ve suda yaşayan besin maddelerinde birikir. Daha sonra bunlarla beslenen canlıların bünyesine geçer. Böylece besin zinciri içinde asit yağışlarına maruz kalmayan uzaktaki canlılar da bundan etkilenmiş olur. Yine havadaki asit partiküllerinin bina ve heykeller üzerine çökelmesi, bunlarda tahribe yol açar. Mermer ve kalkerli yapıların asitle teması, ufalanmalarına ve kararmalarına neden olur. Köprüler, demir yolları ve hava araçlarında aşınmalar olur. Bunlara bağlı olarak ta afet boyutunda kazalar meydana gelebilir. Asit yağmurları sadece kirleticilerin atmosfere verildiği yerde değil hava sirkülasyonuyla kirleticilerden çok uzak alanlara taşınarak buralarda da hava, toprak ve su kirliliğine yol açabilmekte, tarihi ve kültürel varlıklarla canlı ve cansız çevreyi tahrip etmektedir. Araştırmalara göre Kanada’da görülen asit yağmurlarının % 50- % 70’i ABD’den, ABD’de görülen asit yağmurlarının ise % 2-% 10’luk dilimi Kanada’dan kaynaklanmaktadır. O nedenle bu tür sorunlar sadece kirletenlerin değil, bütün dünyanın sorunudur. Asit yağmurlarının önüne geçmenin tek yolu, atmosfere bırakılan SO2 ve N2O emisyonlarının azaltılmasıdır.

3.5. Sis

Radyasyon (Kara) Sisleri, özellikle yüksek basınç koşullarının egemen olduğu geceleri havanın rüzgârsız, bulutsuz ve yerden sıcaklık kaybının çok olduğu zamanlarda gerçekleşir. Geceleri denizlerde alttan soğuma karalar kadar çok olmadığından bu tip sisler, denizlerde değil karalarda oluşur. Bu nedenle kara sisi olarak adlandırılır. Sisin oluştuğu hava, çevresine göre soğuk ve yoğun olduğundan ova tabanlarına, depresyon alanlarına ve vadilere yerleşir. Radyasyon sislerinin oluşumunda sıcaklık terslemesinin önemli bir rolü vardır. Yerden yükseldikçe sıcaklığın belli bir bölümde artması ya da aynı kalması alttaki soğuk ve nemli havanın oluşturduğu sisin ısınarak yükselmesini engeller. Bu nedenle oluşan sisler, hava kütlesinin ısınıp yükselmesi gerçekleşinceye kadar devam eder

Adveksiyon Sisleri, yatay hava hareketleriyle ılık ve nemli havanın, soğuk yüzeylerle veya soğuk havanın ılık ve nemli yüzeylerle teması sonucunda oluşan sislerdir. Sis oluşumu, bu tür yatay hava hareketi devam ettiği sürece etkili olur. Ülkemizde daha çok kış ve ilkbahar aylarında, kuvvetli yüksek basıncın etkin olduğu açık ve soğuk havalarda Akdeniz ve Ege Denizi üzerinden batı ve iç bölgelerimize ulaşan yatay sıcak hava hareketleri, kalın ve uzun süreli adveksiyon sislerine neden olurlar.

Orografik (Yamaç) Sisleri, nemli ve ılık havanın bir yamaç üzerinde yükselirken soğuması sonucunda oluşan sislerdir.

Cephe Sisleri, birbirlerine doğru hareket eden sıcak ve soğuk hava kütleleri, birbirleriyle karşılaştıklarında sıcak hava, karşılaşma cephesi veya hattı boyunca soğuk hava kütlesinin üstüne yükselir. Bu yükselme sırasında soğumaya bağlı sis oluşur.

Yukarıda bahsedilen şekillerde oluşan sisler, karalara göre denizlerde daha sık görülür. Dünyada sisin en yoğun gerçekleştiği yerlerden biri Golf Stream sıcak su akıntısı ile Labrador soğuk su akıntısının karşılaştığı Atlas Okyanusu’ndaki New Founland açıkları ile Büyük Okyanus’taki Kuril Adaları çevresindeki bölgedir. Subtropikal bölgede okyanusların doğu, kıtaların ise batı kıyıları da yoğun sislerin görüldüğü yerlerdir. Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın orta bölgeleri, Büyük Britanya Adası ve Avrupa kıtasının yüksek iç kesimleri, yıl içinde sık sık sis oluşumuna sahne olurlar. Sis görüş mesafesini sınırlandırdığı için kara, deniz ve hava ulaşımlarında aksamalara, büyük can ve mal kaybına yol açan kazalara, daha da önemlisi afetlere neden olabilmektedir. Örneğin Titanik gemisi, sisle örtülü buz dağını, görüş mesafesinin düşük olması nedeniyle fark edemeyip çapmasıyla batmıştır. Sisin zararlarından korunmak için sis tahminleri yapılarak gerekli önlemler alınmalıdır. Özellikle Hava alanlarının yer seçiminde sis oluşumu ve sıklığı dikkate alınmalıdır. Yoğun sislerde mümkün olduğu oranda trafiğe çıkılmamalıdır. Sis uyarı ve ihbar sistemleri kurularak işletilmelidir.

3.6. Aşırı Soğuklar ve Don

Hava sıcaklığının 0°C’nin altına düşmesiyle su, toprak, bitki ve diğer dış yüzeyler üzerinde veya bitki dokuları arasında buz kristalleri oluşumuna don olayı denir. Don olayında su buharının sıvı evresine girmeden doğrudan katı (buz) hâle dönüşümü söz konusudur. Buzlanma ise sıcaklığın 0°C’nin altına düşmesiyle değişik yüzeylerde bulunan suyun donarak tabaka veya tabakalar oluşturması şeklinde ifade edilebilir.

Dünyada don olayı etkisinin en çok hissedildiği yer, ülkemizin de içinde bulunduğu orta kuşaktır. Ancak bu kuşağın her yerinde don olayları aynı zamanda ve aynı şiddette gerçekleşmez. Coğrafi ve özel konuma göre değişiklik arz eder. Bununla birlikte genel olarak antisiklonların etkili olduğu soğuk ve kurak iklim bölgeleri ile karasallığın hâkim olduğu alanlarda uzun süreli ve şiddetli don olayları yaşanır. Denizelliğin etkili olduğu alanlarda ise böylesi bir don olayı görülmez.

Ülkemizde kış aylarında özellikle iç ve yüksek kesimlerde çok şiddetli don olayları yaşanır. Ancak bu dönemde bitkisel hayat durduğundan tarımsal don pek etkili olmaz. Asıl zararlı olan, ilkbaharda havaların ısınmasıyla bitkilerin çiçeklenme, tomurcuklanma, sürgün verme, yapraklanma, hatta meyvelenme dönemlerine rastlayan don olaylarıdır.

Don olaylarını önlemek ve oluşabilecek zararları en aza indirmek için diğer afetlerde olduğu gibi don olayının şiddeti ve süresi konusunda erken tahminde bulunmak ve buna göre tedbir almak çok büyük önem arz etmektedir. Bununla beraber don olayına karşı alınabilecek tedbirler; dona dayanıklı bitkilerin yetiştirilmesi, don ihtimali olacak periyotta toprağın sürülmemesi, soğuk havanın akabileceği yerlere yapay ya da bitkilerle doğal çit veya engellerin oluşturulması, farklı ısıtma yöntemleriyle sıcaklığın belli bir seviyede tutulmaya çalışılması, bitkilerin üstlerinin örtülmesi, sislenme çalışmalarının (lastik, saman, odun, tezek, kerosen ve bazı kimyasal maddelerin yakılması) yapılması, buhar püskürterek havanın nemlendirilmesi, soğuk havayı dağıtacak pervanelerin çalıştırılması vb. şeklinde sıralanabilir.

3.7. Aşırı Sıcaklar ve Buzulların Erimesi

Buzullar, yeryüzüne düşen karların çeşitli evrelerden geçerek metamorfizmaya uğramasıyla oluşurlar.

Dünyamız, yaklaşık 4,5 milyar yıl olan yaşı içinde birçok buzul (glasiyal) devreleri geçirmiştir. Bugün yeryüzünde var olan buzullar ise Kuvaterner döneminde meydana gelen son buzul evresine aittir. Kuvaterner’de yaşanan büyük iklim değişimleri dört buzul döneminin yaşanmasına neden olmuştur.

Buzul dönemlerinde kutuplar ve karaların büyük bir bölümü buzullarla kaplanırken buzul arası dönemlerde ise buzullar incelmiş ve büyük bir bölümü ortadan kalkmıştır. Bugün yeryüzünde var olan buzullar, Würm buzulundan kalanlardır.

Bugün karaların %11’i buzullarla kaplıdır. Avustralya dışında bütün kıtalarda, yüksek dağlarda farklı boyut ve şekillerde buzular bulunur. Buzulların %91 Antarktika kıtasında yer alır. Dünyada dikkat çeken bir diğer buzul ise Grönland buz örtüsüdür. İskandinavya yarımadası, İzlanda ve diğer arktik adalar, Alp, Pirine, Kafkas, Alaska Kıyısı, And, Ebruz, Zagros, Himalaya, Sibirya Dağları dünyada küçük boyutlu buzulların görüldüğü yerlerdir. Türkiye’de ise Toros, Kuzey Anadolu, Erciyes, Süphan ve Ağrı Dağlarında küçük boyutlu buzullar bulunur.

Kutuplardaki buzulların erimesiyle son 20 yılda deniz seviyesi 15-20 cm yükselmiştir. Buzul erimesinin ilerlemesiyle deniz seviyesi hızla yükselecek ve deniz seviyesi altındaki birçok yer (Hollanda, Almanya, Danimarka gibi) deniz sularıyla kaplanacaktır. Buzulların erimesiyle ülkemizde de bazı değişimlerin olabileceği ileri sürülmektedir. Bunlar, çöl sıcaklıklarının Anadolu’ya taşınması, deniz seviyesinin yükselmesi, yağışların azalması, tropikal iklime benzer iklim şartlarının hâkim olması şeklinde sıralanabilir. İnsanoğlunun buzul erimelerini önleyebilmesi için yapması gereken temel işlem, küresel ısınmaya neden olan sera gazlarının atmosfere salınımının bir an önce azaltmasıdır.

 

3.8. Şiddetli Fırtınalar

Yer çekimi kuvveti Dünya’nın merkezine doğru yani düşey istikamettedir. Bu sebeple atmosfer, dünya’ya doğru basınç uygular. Atmosfer’deki ilave etkiler oluşturan basınç ve Koriolis kuvvetleri yatay olarak hareket edebilir. Bu durum, rüzgârların ve fırtınaların meydana gelmesinde rol oynar. Ayrıca hava sıcaklıkları değiştikçe basınç kuvvetlerinde de farklılıklar oluşur. Hava Kütlelerinin hızı üç boyutlu uzayda konum itibariyle enlem, boylam ve yükseklik özellikleri bakımından devamlı değişir. Fakat gezegen dalgaları diye bilinen atmosferik dalgalar devamlı olarak Dünya’nın her yerinde aynı şiddette meydana gelir. Bu dalgalar fırtınalara sebep olur. Genellikle kutuplarda bir enlem dairesine dağılan 2-3 ve 45° enlemi etrafında ise 8-10 gezegen dalgaları vardır. En yoğun dalgalar 60° enlemi etrafındaki dalgalardır. Gezegen dalgalarının başka bir hususiyeti de havanın sıcaktan soğuğa, yani ekvatordan kutba akarken yükselmesi ve tersi istikamette akarken alçalmasıdır. Dikey hızı kuzey-güney hızının % 1’inden daha azdır. Bir yandan dikey hızı yükselen hava bölgesinde bulutları meydana getirirken, öte yandan alçalan hava, kuzey rüzgârları bölgesinde de parlak gökyüzü meydana getirmek için yeterlidir. Gezegen dalgaları, alçak enlemlerin fazla su buharı ve ısısını yüksek enlemlere taşımada etkili bir mekanizmadır. Ekvator bölgesinde bulunan, sıcak ve daha az yoğun olan hava, kutuplara doğru yükselerek ilerlerken, kutuplar bölgesindeki daha yoğun ve soğuk hava ise, alçalarak ekvatora doğru harekete geçer. Böylece yine gezegen dalgaları ve bu gelişmeler esnasında enerji dönüşümü meydana gelir.

Tropikal dışı siklonlar, orta veya yüksek enlemlerde cereyan eden büyük rüzgâr sistemleridir. Kuzey Yarım Kürede meydana gelen kasırgalar saat yelkovanının tersi yönünde, Güney Kutbunda da saat yelkovanı istikametinde eser. Tropikal harici siklonların serileri genellikle bir tek gezegen dalgasıyla birleşir. Bu siklonların en yoğunu dünya yüzeyinden yayılan çok büyük toz fırtınalarına dönüşür. Rüzgâr, alçak hava basıncının merkezi bölgesi etrafında saat yelkovanı istikametinde eser. Bu safhada soğuk ve sıcak cepheler meydana gelir. Neticede sıcak ve soğuk havaların bu karşılaşmalarında kasırgalar meydana gelir (Şekil 87). Tropikal kasırgalar ise daha sık görülür ve yaz ile sonbahar başlarında genellikle okyanusların batı taraflarında gelişir. Tropikal kasırgalar belki de atmosferik olayların en yıkıcılarıdır. Dünya yüzeyinin yakınında rüzgârların hızı saatte 160 kilometreyi geçer. Böylece dev okyanus dalgalarını meydana getirirler. Bu fırtınalar içerisindeki yoğunlaşmada bulunan günlük enerji dönüşümü, termonükleer patlama sonucu ortaya çıkan enerjiden çok fazladır.

Atmosfer, tropikal harici ve tropikal kasırgalardan çok daha küçük ölçekteki hareketlerde havayı hissedilir derecede etkiler. Bu küçük çaplı sistemlere şimşekli fırtınalar, imbat meltemleri, yerçekimi dalgaları ve şiddetli fırtınalar da dâhildir. Bu sistemlerde rüzgâr hızları genellikle daha büyük kasırgalarınki kadar, bazen de onlardan daha büyüktür. Fakat 10 kilometrelik veya daha az sınırlı yatay yayılmalarından dolayı bu küçük olaylar atmosferik çevrimde doğrudan önemli bir rol oynamaz. Bulutlar genellikle çok şiddetli yukarı yükselişlerin, bir gaz veya sıvının ısınarak hafifleyip yükselmesi ve başka bir yerde soğuyup ağırlaşarak aşağıya inmesinin, konveksiyon hücreleridir. Eğer konveksiyon hücreleri yeterince yukarıya yayılırsa, muhtemelen üst kısımda buz kristalleri meydana gelir. Bu durum, elektrik yüklerinin bulut içerisinde ayrılması ve şimşek veya yıldırımın oluşması için gerekli şartları hazırlar. Deniz – Okyanuslar’ da vukûa gelen fırtına dalgaları ve şiddetli kasırgaların ne denli tehlikeli oldukları yaşanan hâdiselerden (El Nino kasırgası, vd.) de anlaşılmış bulunmaktadır.

 

 

3.9. Hortumlar

Atmosfer olaylarının şiddetlilerinden birisi de hortumlardır . Hortumlar, muhtemelen fırtına alanı içindeki hava kütlelerinin büyük çapta dönüşüyle birlikte, kuvvetli dikey konveksiyon akıntılarının neticesiyle meydana gelirler. Konveksiyon hücresine doğru içeriye hava aktıkça daha hızlı döner. Merkezkaç etkisi hortumun donmasını önler ve dakikalarca varlığına izin verir. Bu arada türbülanslı hava hareketleri atmosferde ısı, enerji ve madde transferinin esas mekanizmasıdır.

3.10. Aşırı Sıcaklık, Olağanüstü Buharlaşma ve Kuraklık, Çölleşme

Yağış yetersizliği, yokluğu ya da kısaca susuzluk kuraklığı ifade eder. Jeolojik mazide nemli ve yağışlı olan bazı yerlerin günümüzde Mutlak Kurak sahalara (Çöllere) dönüştüğü, bazı kurak sahaların ise nemli – yağışlı özelliklere büründüğü bilinmektedir. Kurak ve yarıkurak bölgelerin oluşumunda çeşitli nedenler ve etkenler rol oynar. Bu etkenlerin başlıcaları subtropikal kuşaktaki dinamik yüksek basınç, karasallık ve soğuk su akınıtılarıdır. Kuraklığa intibak eden kserofit bitkiler oldukça seyrektir. Bunların ekonomik değerleri de fazla değildir. Aktûel klimatik şartlar altında sınırları az çok stabil hâle gelmiş çöl sahaları Kurak Bölgeler’dir. Kurak bölgeler büyük ölçüde, eski Dünya karaları (Asya – Afrika- Avrupa) nın orta kesimlerine rastlamaktadır. Orta Asya’da Karakum Çölü, Kızılkum Çölü bunların güneyinde Kebir (Deşt – i Kebir, Deşt – i Lût, Deşt-i Margo) Lût, Margo çölleri, Orta Asya’nın merkezî yerlerinde Takla Makan Çölü, Çungurya Çölü ile daha doğuda Gobi Çölü yer almaktadır. Arap Yarımadası’nda Suriye Çölü, Nufud Çölü, Rubulhali Çölü bulunmaktadır. Afrika’da Büyük Sahra Çölü, bunun kuzey kesimlerinde Atlas Dağları’na doğru Cezayir’in çöl sahaları, doğuda Libya ve Mısır Çölleri yer almaktadır. Sözü edilen yerler Mutlak Kurak Sahalar’dır. Kuraklık ve Kurak Bölge olma hâdisesi günümüzden çok öncelerine aittir. Avustralya’nın Kuzey ve Güney Arâzisi çölleri ile Batı Avustralya’da Büyük Kum Çölü, Gibson Çölü ve Büyük Victoria Çölü de mutlak kurak sahalardır. Buraların kurak sahalar hâline gelişi jeolojik mâzîde olmuştur. Kezâ buralar, Yüksek Basınç Sahaları’dır; Atmosfer sirkülâsyonu bakımından sübsidans sahası, aynı zamansa Adiyabatik ısınma ve Diverjans sahasıdırlar. Dolayısı ile hava hareketleri yağış teşekkülüne pek uygun değildir.

Yarıkurak sahalar, çölleşmeye daha elverişlidirler. Yağış miktârında azalma toprak nemi ve suyunu kaybetmesi zirâî ürünlerin yetişmesinin mümkün olmadığı yerler çölleşmeyi simgeler. Buralarda yağış mikdârının 200 mm nin altına düştüğü de olur. Kezâ buralarda zemîn kuru ve gevşektir. Zemîn, siltli – kumlu taneli unsurlar ile örtülü ise bu taneli unsurlar şiddetli hâkim rüzgârların etkisiyle savrulmakta, nakledilmekte yeni yeni kum tepelerini ve dolayısıyla kumul rölyefini oluşturmaktadır. Bu görünüm esâsta çöl bölgelerini temsîl etmektedir.

Ülkemizde İç Anadolu Bölgesi Konya Bölümü doğusu Karapınar Yöresi‘nde çöl manzaralarını hatırlatacak şekilde rüzgâr etkisi ile oluşan kumullar, barkanlar, rippl – marklar, Karapınar rüzgâr erozyonu sahasında, Gındam Yaylası civarı gibi belli bir kesimde kontrol altına alınmıştır. Söz konusu saha çölümsü step görünümü’ndedir. Karapınar rüzgâr erozyonu ve dolayısıyla toz – kum fırtınalarını önlemek için ağaçlandırma işlemi yeraltı sularından yararlanılarak gerçekleştirilmiştir. Bu bir tür çölleşmeyi önleme anlamına gelmektedir. Çölümsü step sahalarında zor tutunan otsu bitkilerin tahrîbi erozyonu ve buraların bitkilerden mahrûm kalması sebebiyle âdeta çölleşmeye yol açmıştır.

 

 

3.11. Aşırı Buharlaşma ve Tuzlanma – Toprak Tuzluluğu

Kurak ve Yarıkurak bölgelerde, ya da yağış miktârının yeterli olmadığı yer ve zamanlarda toprakta bitkilerin yetişmesini engelleyecek tuzlu kimyasal çökellerin birikmiş olması tuzlanma adı ile bilinir. Bu husûs bazı yerlerde çöl verniği şeklinde olmakla birlikte, toprak yüzeyinde ince bir kabuk (kalker kabuk – kaliş) şeklinde görülür. Tuzlanma’nın gerçekleşmesinde; her türlü çözülme – çözünme enkazı altındaki temel arazinin tuzlu kimyasal çökeller ihtivâ etmesi ve iklimde kuraklaşmaya doğru bir seyrin olması gerekir.

Toprağın tabanında az veya çok tuzlu kimyasal çökeller olsa da yeterli yağış var ise tuzlanma söz konusu olmaz. Çünkü toprak suya doygun hâldedir. Bünyesinde tuzlu kimyasal elementler olsa da bunlar yağışla getirilen rezerve edilen toprak suyu tarafından yıkanır. Tuzlu ve alkali toprakları normal şartlarda zirâata kavuşturmak için ya da tuzluluğun önüne geçilebilmesi için buharlaşmayı azaltmak, nebâtî toprağın Tatlısu ile yıkanmasını sağlamak gerekir. Bu da Dren Kanalları’nın açılmasını ve diğer bazı tedbîrlerin alınmasını zorunlu hâle getirmek gerekir.

3.12. Mutlak Kuraklık ve Şiddetli Toz, Kum Fırtınaları

Şiddetli rüzgâr, yayalarda baş dönmesine sebep olduğu gibi taşıdığı toz ve kumlarla birlikte oluşan fırtınada göz gözü görmez olur, teneffüsü güç bir hava oluşturur ve yerine göre kitlesel ölümlere yol açar. Bunun içindir ki, öncelikle rüzgâr’ın ne olduğunu bilmemiz gerekir. Rüzgâr, yüksek basınç alanından alçak basınç alanı’na doğru vukû bulan yatay yönlü bir hava hareketidir. Yüksek basınç alanları antisiklon sahaları, alçak basınç alanları ise siklon sahaları adı ile de bilinir. Bunların sahaları, yıl içinde mevsimlere göre daralıp genişlemektedir. Antisiklon ve siklon sahalarındaki basınç değerleri arasındaki fark ne kadar fazla ise rüzgârın esiş hızı ve etkileri o ölçüde fazla olur. Basınç değerleri coğrafî enleme, yükseltiye, denize olan mesâfesine ve mevsimlere göre değişir. Basınç değerinin yıl içinde gösterdiği seyri irdelemek ve incelemek için ekstrem ay olarak kabûl edilen Ocak ve Temmuz ayı değerleri ile bütün bir yılı kapsayan aylık ortalamalara göre Yıllık ortalama değerler dikkate alınır.

Rüzgârın birim zamanda kat ettiği mesâfe o’nun hız değeridir. Bu değer, sıfır (0) ın biraz üstünden başlar ve yerine göre 118 km/h ın üzerine de çıkabilir. Bu husûsta ortaya koyulan Beaufort Skalası’na göre rüzgârlar, hız değeri ve etkileri dikkate alınarak 12 gruba ayrılmıştır. Büyük ölçüde Toz ve Kum Fırtınaları’ na sebep olan rüzgâr hızı 50 km/h’ ın üzerindedir. Bu çerçevede;

  • Şiddeti Sert Rüzgâr (hızı 50 – 62 km / h) ,
  • Fırtınamsı Rüzgâr (hızı 63 – 75 km / h) ,
  • Fırtına (hızı 76 – 88 km / h) ,
  • Şiddetli Fırtına (hızı 89 – 102 km / h) ,
  • Orkanımsı Rüzgâr – Bora (hızı 103 – 117 km / h)
  • Büyük Kasırga (118 km/h ‘dan fazla) adı ile bilinen rüzgârlar tasnif edilmektedir.

 Rüzgâr;

 – Bitki örtüsünden tamâmen yoksun Çıplak Doğal Zemînler’de,

 – Doğal bitki örtüsü ile kaplı zemînlerde, – Zirâat sahalarında,

– Kara ve Tren yolu güzergâhları’nda, – Meskûn alanlarda, … ve diğer beşerî tesîslerin bulunduğu hemen her yerde etkisini az veya çok göstermektedir. Bu etkide daha çok zemîne yakın, ya da başka bir ifade ile zemîne sürtünerek geçiş yapan rüzgârlar söz konusudur. Rüzgâr, aşındırıcı, parçalayıcı – ufalayıcı ve taşıyıcı bir etkendir. Rüzgârın bu aktivitesi farklı iklim bölgelerinde değişik boyutlarda kendini göstermektedir. Çok Nemli, Nemli, Yarınemli, Yarıkurak, Kurak ve Mutlak Kurak sahalarda rüzgârın aşındırıcı ve taşıyıcı gücü farklıdır. Hiç şübhesiz rüzgâr yarıkurak, Kurak ve Mutlak Kurak bölgelerde daha etkilidir. Bunda nem ve yağış birinci derecede etkilidir.

 Ortalama değerlere göre;

– Yağış miktârı 250 – 500 mm arasında ise Yarıkurak bölgeleri,

 – Yağış miktârı 250 – 200 mm arasında ise Kurak bölgeleri,

– Yağış miktârı 200 mm nin altında ise Mutlak esas kurak bölgeler (Çöl Bölgeleri) söz konusu olmaktadır.

Toz ve kum fırtınaları ile taşınan onlarca – yüzlerce – binlerce – milyonlarca ton ağırlığındaki materyaller ulaşım ağı olan kara ve tren yolarını tıkar ise, meskûn alanlarda evlerin ve diğer beşerî tesîslerin üzerlerini kalın bir örtü hâlinde kaplar ise, teneffüsü güç bir hava oluşturarak kitle hâlinde insan ölümüne sebep oluyor ise bir afet, büyük bir afet söz konusu olmaktadır. Rüzgâr’ın esiş yönü, frekansı ve hızı ölçüsünce topografya sathında canlı ve cansız varlıklara olan etkileri küçümsenmeyecek boyuttadır. Sıcak ve soğuk rüzgârlar, ayrıca, özellikle şiddetli fırtına ve kasırgaya dönüşen rüzgârların yaptığı tahrîbat yerine göre büyük afet hâlini almaktadır. Diğer bir husûs ta yarı kurak – kurak sahaların zirâate tahsîs edilen yamaç arazilerinde ekim için toprağın yanlış sürülmesi veya yanlış arazi kullanımı hem erozyonu hem de deflasyonu arttırmaktadır. Bu da bir tür afettir. Amerika Birleşik Devletleri’nin Nebraska, Kansas ve Texas Yarı Kurak sahalarında Atmosfer’e savrulan toz, silt ve kumlar şiddetli batı rüzgârları’nın etkisiyle doğu’ya doğru sürüklenerek nisbeten nemli mississippi nehiri vâdi tabanında çökelmiştir. Çökelen miktârın kilometrekareye yaklaşık 14 ton olduğu tespît edilmiştir. Öte yandan 1901 yılı Mart’ının ilk yarısında Büyük Sahra’da meydâna gelen toz ve kum fırtınalarıyla taşınan materyallerin Akdeniz ve Avrupa yönünde ilerledikleri ve hâtta Orta Avrupa’ya kadar binlerce kilometrekarelik bir sahada etkisini gösterdiği de kaydedilmiştir.

Bir başka afette çamur, çakıl ve taş hareketleridir. Halk arasında çamur ve taş yağmurları adı ile adlandırılan olay rüzgârla taşınan toz, silt ve kumların nemli ve yağışlı bölge sınırlarına girince yağışla birlikte yeryüzü’ne intikalinden başka bir şey değildir. Bazen araçlar üzerinde, evlerin çatıları – damları üzerinde, yol zemîni üzerinde, bitki yaprakları üzerinde ince toz örtülerine de rastlanıldığı bilinmektedir. Yukarıdaki ifadelerden anlaşılacağı üzere toz ve kum fırtınalarının hortumla birlikte çok büyük afete sebep oldukları her hâliyle gözler önüne serilmektedir.

3.13. Kar Çığı

Su buharının sıvılaşmadan buza dönüşmesi ve bu nedenle ağırlaşan kristallerin zemine yapışarak stabil olmayan bir ortam oluşturması çığın önemli nedenlerinden biridir. Kar yeryüzüne indikten hemen sonra hızlı bir değişim sürecine girer. Bu değişim süreci, kendini kar kristallerinin üzerinde gösterir. Sert kar üzerine yeni yağan kar, iki sert tabaka arasında yeni yumuşak bir tabakanın bulunması, yağan kardan sonra aniden havanın ısınması çığın birçok nedeninden sadece birkaçıdır. İki farklı çığ türü vardır: Tabaka çığı ve toz kar – gevşek kar çığı. Yamacın eğimi, yönü, rüzgârın yönü, yamacın rölyefi, profili ve örtüsü kar çığını oluşturan ana etkenlerdir.

Doğu Karadeniz, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu başta olmak üzere yoğun kar yağışının olduğu her yer potansiyel çığ parkurları barındırmaktadır. Bingöl, Tunceli ve Bitlis çığ olaylarının en çok görüldüğü illerdir. Elde edilen istatistiklere göre, yüzeyde kalmayı başarabilmiş bir kişinin hayatta kalma oranı %80 dir. . Çığa yakalanıldığında gömülmemeye çalışın. Gömüldüyseniz hava almaya çalışın. Çığla sürüklenen ve size çarparak ölümünüze veya yaralanmanıza neden olacak olan kaya, ağaç vb. cisimlerden korunmaya çalışın. Bağırarak dikkat çekmeye çalışın.

3.14. Küresel İklim Değişimleri

İklim değişikliği, tüm Dünya’nın veya belli bir bölgenin ikliminin jeolojik tarih boyunca değişikliğe uğraması demektir. Bir yerin birkaç on yıl ile milyon yıl arasında belli sebeplerden dolayı Atmosfer ile ilgili niceliklerinin değişmesi iklim değişikliği ile ilgilidir. Bu değişikliklerin nedeni, Dünya’nın kendisine ait olabileceği gibi, Güneş ışığı veya son zamanlarda insan gibi dış etkenlerden dolayı da olabilir. Son yıllarda özellikle çevre politikalarındaki kullanım bakımından iklim değişikliği kavramı sadece çağdaş dönemdeki değişiklikleri konu almaktadır.

Güncel iklim kayıtları, termometreler, barometreler ve anemometreler tarafından yapılan uzun süreli ölçümlerle belirlenir. Okyanus ve göllerin diplerinden çıkarılan sedimentler, bitki ve diğer canlı fosilleri, Grönland ve Antarktika’daki buz katmanlarından elde edilen bilgiler, ağaçların gövdesinde büyüme ile oluşan halkalar, klimatik yerşekilleri gibi bilgilere istinaden geçmişteki iklimler hakkında değerlendirmeler yapılabilmektedir. Bu bilgiler doğrultusunda ise iklimin sürekli olarak değiştiğini görmekteyiz.

1978’den beri sürdürülmekte olan uydu gözlemleri, Arktik deniz buzunun alansal yayılışında her 10 yılda ortalama % 2.7 oranında bir azalma olduğunu göstermiştir. 1998 yılına kadar olan dönemdeki en büyük azalma oranı, Okhotsk ve Japon denizleri ile Kara ve Barents denizlerinde oluşmuştur. Aynı dönemde, Bering Denizi’nde ise, deniz buzunun kapladığı alanda bir artış gözlenmiştir. Kuzey yarım kürede Alpin dağ buzullarında da, hem alansal (buzulların geri çekilmesi) hem de hacimsel bir azalmanın varlığı, geçen yüzyılın başından beri sürmektedir. Gel-git ve deniz seviyesi ölçüm kayıtlarına göre, küresel ortalama deniz seviyesi 19. yüzyılın sonundan günümüze kadar geçen yüzyıl süresince yaklaşık 10-25 cm kadar yükselmiştir. Deniz seviyesi yükselmesinin belirlenmesinde karşılaşılan ana belirsizlik, düşey yönlü yerkabuğu hareketlerinin gel-git ölçerleriyle yapılan deniz seviyesi ölçümlerinin üzerindeki etkisidir. Uzun süreli düşey arazi hareketlerinin etkileri giderildiğinde, okyanus sularının hacminin artmakta olduğu ve deniz seviyesinde yukarıda verilen oranlar arasında bir artışa yol açtığı sonucuna varılmıştır.

Bir diğer önemli faktör Dünya’nın hareketlerindeki değişimdir. Milutin Milankovitch’in ortaya attığı ve Milankovitch teorisi olarak bilinen bu yaklaşıma göre Dünya Uzay’da hareket ederken yaptığı üç devirli hareketin bir sonucu olarak yeryüzüne düşen Güneş enerjisindeki dalgalanma iklim değişikliğine sebep olabilir. Yani bu teoriye göre iklim değişiklilerinin nedeni yeryüzüne gelen Güneş enerjisindeki değişimlerdir. Dünya Güneş etrafında hareket ederken yörüngesindeki değişiklikler Dünya’ya gelen enerjide değişime neden olmaktadır. Yörünge eliptikten yaklaşık dairesel bir şekle kadar değişebilir. İkinci değişim Dünya’nın kendi ekseni etrafındaki dönme eksenindeki sapmadır. Teoriye göre bu sapma 23.000 yılda bir periyodik olarak gerçekleşmektedir. Üçüncü değişiklik ise Dünya’nın Güneş etrafındaki dönme ekseninin eğimindeki sapmadır. Günümüzde yörüngedeki eğrilik 23,5 derece iken 41.000 yıllık döngü içerisinde bu eğrilik değeri 22 ile 24,5 derece arasında değişmiştir. Eğrilikteki değişim ne kadar az olursa, yaz ve kış arasındaki mevsimsel değişiklikler de o kadar az gerçekleşmektedir. Geçmişte Güneş’ten gelen enerjinin yıllar boyunca yüzde 0,1’den fazla değişmediği düşünülmekteydi. Fakat uydulardaki ölçüm aletleriyle yapılan ölçümlerden anlaşıldığına göre Güneş enerjisi sanıldığından daha fazla değişim göstermektedir. Ayrıca Güneş’ten gelen enerji, Güneş patlamalarıyla ve lekeleriyle biraz daha değişmektedir. Patlamaların en çok olduğu zamanlarda yayılan enerji de daha fazla olmaktadır. Küçük buz çağı zamanında Güneş patlamalarının çok az olduğu ve ortalama küresel sıcaklığın 0,5 derece kadar düştüğü gözlenmiştir. Bir diğer faktör tabii kaynaklardan fosil yakıtların tüketilmesi ve insanların neden olduğu mikroskobik katı ve sıvı parçacıklarının Atmosfer’e karışıp iklim üzerinde etkili olmasıdır. Fabrikalardan ve araçlardan çıkan gazlar, yangınların neden olduğu Karbondioksit ve diğer zehirli gazlar ile toz bulutları Atmosfer’in aşağı kısımlarında konumlanabilirler. Toz ve sülfat gibi parçacıklar Güneş ışığını dağıtıp yansıtarak havanın soğumasına neden olurken dumandaki kurumlar gibi elemanlar ise Güneş ışığını absorbe eder ve etrafındaki havayı ısıtır. Sülfat parçacıklarının en önemli kaynağı fosil yakıtlardır. Bundan başka okyanuslarda mikro bitkilerdir. Bir diğer faktör ise volkanlardan çıkan sülfat kaynağıdır. Bunlar Atmosfere karışıp oksitlenerek Sülfür dioksit oluşturur ve bu da Sülfat parçacıklarına dönüşür. Volkanik patlamalardan da önemli ölçüde Sülfür Atmosfere karışmaktadır. Volkanik patlamalarda Atmosfer’e bırakılan CO2 miktarıyla sera etkisi artacağından bu durum küresel sıcaklıkta artışa neden olur.

3.15. Örnek Atmosfer Afeti Vakaları

Dust Bowl veya Dirty Thirties, 1930’dan 1936’ya ve bazı bölgelerde 1940’a kadar şiddetli toz fırtınalarının, Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’nın bozkır ve çayır topraklarına önemli derecede ekolojik ve tarımsal zarar verdiği bir dönemdir. Bu fenomen, aşırı kuraklıkla birlikte ürün rotasyonu, nadas alanları ve koruyucu bitki gibi erozyonu önleyici tarımsal yöntemlerin uzun yıllar kullanılmamasından kaynaklanmıştır. Şiddetli kuraklık ve rüzgar erozyonu (Aeolian süreçleri) etkin bir süreçtir. Kuraklık 1934, 1936 ve 1939-40 yıllarında üç dalga hâlinde meydana gelmiştir. Tarım aletlerinin hızlı mekanizasyonu, özellikle küçük benzinli traktörler ve biçerdöverin yaygın kullanımı, önemli ölçüde 250 mm nin altında yağış alan ekili alanın kurak otlaklara dönüştürülmesi kararı etkili olmuştur. 1930’ların kuraklık sırasında, toprak, rüzgârların etkisiyle bazen gökyüzünü karartacak şekilde atmosfere karışmaktaydı. Toz bulutları ve devasa toz fırtınaları New York ve Washington, DC gibi Doğu Kıyısı şehirlerine ulaşmış ve genellikle 1 metre veya daha az görünürlüğe neden olmuştur. Dust Bowl meydana geldiği bölge, Avrupa tarzı tarıma elverişsiz olup bu saha Büyük Amerikan Çölü olarak biliniyordu. Yüzey suyu ve ağaç eksikliği öncü yerleşim ve tarım için diğer bölgelere göre daha az çekici özelliklere işaret etmektedir.

Dust Bowl göçü kısa bir süre içinde Amerikan tarihinin en büyük göç oldu. 1930 ve 1940 yılları arasında, yaklaşık 3,5 milyon kişi bölge dışına kaymıştır. Sadece bir yıl içinde, 86.000 kişi Californiaya göç etmiştir. Göçmenler Oklahoma, Arkansas, Missouri, Iowa, Nebraska, Kansas, Texas, Colorado ve New Mexico çiftlikleri bıraktı, ama çoğu genellikle “Okies”, “Arkies”, ya da “Texies” olarak sevk edilmiştir.

2010 Çin Toz, Kum Fırtınası, 21 Mart 2010 tarihinde Tayvan’da Longjing Township, Taichung County, vurur. 2010 Çin’de kuraklık ve toz fırtınaları Yunnan, Guizhou, Guangxi, Sichuan, Shanxi, Henan, Çin Halk Cumhuriyeti’nde Shaanxi, Chongqing, Hebei ve Gansu yanı sıra bölümlerini etkileyen 2010 bahar aylarında şiddetli kuraklıklar bir dizi vardı Vietnam ve Tayland ve Doğu Asya’da çok etkilenen Mart ve Nisan aylarında toz fırtınaları dâhil olmak üzere Güneydoğu Asya’da görülmüştür. Yunnan ve Guizhou kuraklık öncesinde, Çin Meteoroloji İdaresi, en azından 1950’lerden beri, görülmemiş normalden 2°C daha sıcak ortalama sıcaklıkları kaydedildi. Küresel ısınma El Nino etkileri tarafından şiddetlenmiş ve kuraklık daha etkin olmuştur.

2010 Çin Toz, Kum Fırtınası, 21 Mart 2010 tarihinde Tayvan’da Longjing Township, Taichung County, vurur. 2010 Çin’de kuraklık ve toz fırtınaları Yunnan, Guizhou, Guangxi, Sichuan, Shanxi, Henan, Çin Halk Cumhuriyeti’nde Shaanxi, Chongqing, Hebei ve Gansu yanı sıra bölümlerini etkileyen 2010 bahar aylarında şiddetli kuraklıklar bir dizi vardı Vietnam ve Tayland ve Doğu Asya’da çok etkilenen Mart ve Nisan aylarında toz fırtınaları dâhil olmak üzere Güneydoğu Asya’da görülmüştür. Yunnan ve Guizhou kuraklık öncesinde, Çin Meteoroloji İdaresi, en azından 1950’lerden beri, görülmemiş normalden 2°C daha sıcak ortalama sıcaklıkları kaydedildi. Küresel ısınma El Nino etkileri tarafından şiddetlenmiş ve kuraklık daha etkin olmuştur.

Avrupa’da 2003 Sıcak Dalgası, 2003 yazı Avrupa’da rekor sıcak yaz olmuştur. Kuraklık birçok ülkede sağlık krizlerine yol açmış ve 70,000 kişi hayatını kaybetmiştir. Fransız Ulusal Enstitüsü’ne göre, sıcak hava dalgası sırasında (çoğunlukla yaşlılarda) 14,802 vakada ısıya bağlı ölümler yaşanmıştır. Temmuz ve Ağustos 2003 döneminde Auxerre, Yonne 40 °C kaydedilmiştir. Aşağıdaki şekilde de görüldüğü gibi 2003 yılı Haziran, Temmuz, Ağustos aylarında sıcaklıklarda büyük anomaliler yaşanmıştır.

1900 Yılı Galveston Kasırgası, Amerika Birleşik Devletleri’nde, Galveston kentinde, (Teksas) 8 Eylül 1900 günü büyük bir kasırga meydana gelmiştir. Saatte 233 km/s hıza erişen rüzgar Saffir-Simpson kasırga Ölçeğine göre 4. Kategoride yer alan bir kasırga özelliği taşımaktadır. Bu ABD tarihinin en ölümcül kasırgası olup ekonomik kayıp bakımından Katrina kasırgasından sonra gelmektedir. Resmi raporlara göre kayıp sayısı 8.000 olup 1780 Büyük Kasırgası ve 1998 Mitch Kasırgasından sonra en büyük can kaybına neden olan Atlantik Kasırgalarındandır. 1928 Okeechobee kasırgasında 2500, Katrina Kasırgasında ise yaklaşık 1800 kişi hayatını kaybetmiştir.

Şiddetli bu fırtına için 1900 Galveston Kasırgası, Büyük Galveston Kasırgası ve Büyük Fırtına gibi isimlendirmeler yapılmıştır.

1938 Yılı New England Kasırgası, Bahamalar, New Jersey, New York, Long Island, Connecticut, Rhode Island, Massachusetts, Vermont, New Hampshire, Maine, güneybatı Quebec lokasyonlarında etkili olan 9 Eylül 1938 günü başlayan ve 22 Eylül 1938 günü biten Saffir-Simpson kasırga ölçeğine göre kategori 5 tipine dahl olan bu kasırga sürecinde 260 km/s hıza ulaşan kasırga sonucunda 800 kişi hayatını kaybetmiş, 57.000 üzerinde konut hasar görmüş ve 306.000.000$ (2014 yılına göre 4.7 milyar dolarlık) hasar meydana gelmiştir. Kuzeydoğu Atlantik kıyılarını etkileyen 1938 New England kasırga öncesi çok sayıda kasırga yaşanmış olmasına rağmen 1938 kasırgasından sonra 1938, öncesi fırtınalar zor hatırlanır olmuştur.

Katrina Kasırgası 2005, Bahamalar, Güney Florida, Küba, Louisiana, Mississippi, Alabama, Florida Panhandle bölgelerini etkileyen Katrina Kasırgası 23 Ağustos 2005 tarihinde başlayan 31 Ağustos 2005  günü son bulan 280 km /s hıza sahip Saffir-Simpson kasırga rüzgar skalasına göre kategori 5 değeri ile büyük kasırga grubu içinde kalan 1833 kişinin hayatını kaybettiği ve 108 milyar dolar (113. 400.000.000 $ 2010 değeri) ekonomik kayba neden olan bir felakettir.

Katrina Kasırgası 2005 yılında Atlantik kökenli kasırgalar içerisinde ölümcül ve en yıkıcı tropikal siklon olmuştur. Bu Amerika Birleşik Devletleri tarihinin, Wilma ve Rita ile birlikte Atlantik kökenli beş ölümcül kasırgasından birisidir. Merkezi Florida, New Orleans, Louisiana’da büyük hasarlara neden olmuştur. Bu sahaların % 90’ı sular altında kalmıştır.

3.16. Atmosfer Afetlerinden Alınan Dersler ve Ödevler

Havanın herhangi bir zaman için bir yıldan diğerine küçük bir fark gösterdiği durumlarda bir kaç sıcak yaz veya birkaç kuvvetli yağışlı kış mevsimi insanlarda iklimin değiştiği yolunda bir sonucu çağrıştırabilmektedir. Oysa değişim daha uzun yıllar için ancak söz konusu olabilir. Çeşitli yöntemlerle yapılan incelemeler, geçmiş dönemlerde çok büyük boyutlu iklim değişikliklerinin meydana gelmiş olduğunu göstermektedir. Bu değişimlerin birçoğu astronomik ve jeofiziksel olaylarla izah edilebilmekte ve doğal nedenlere dayanmaktadır. Son yıllarda sıkça gündeme gelen günümüze ait iklim değişiminin ise insan aktivitelerinin de etkisi olduğuna dair belirtiler mevcuttur. Fosil yakıtların tüketilmesi, ormanların yok edilmesi ve endüstriyel etkinlikler gibi insan aktiviteleri beraberinde sera gazlarının atmosfer’de artmasına neden olmaktadır. Karbondioksit (CO2) Güneş ışığını tutan ve Atmosfer’in alt kısımlarının ısınmasında etkili olan bir sera gazıdır. Ayrıca bu gazın miktarı son yüzyılda devamlı artmaktadır. 1998’de havadaki parçacıklar içinde CO2 gazının yıllık ortalama miktarı milyonda 365 kısım olarak tahmin edilirken, bu oranın 2100 yılına kadar milyonda 650 kısma kadar artması beklenmektedir. Buna ilave olarak Güneş ışığını tutan Metan (CH4), Diazotmonoksit (N2O) ve Kloroflorokarbonların Atmosfer’deki oranının da artış eğiliminde olduğu görülmektedir. Bu gazların toplamının etkisi, CO2 gazının sera etkisine eşit değerdedir.

İklim değişiminin yaşanması hâlinde ekolojik sistemleri ve doğal kaynakları değiştireceği, insan sağlığını etkileyeceği ve sosyal ve ekonomik değişikliklere neden olacağı açıktır. Günümüzde biyoçeşitlilik küresel iklim değişimi tarafından tehdit edilmektedir. İklim değişimleri ekosistemler ve türleri deniz seviyesinden zirvelere, ekvatordan kutuplara doğru veya bunun tersi olarak yer değiştirmeye zorlayacaktır. Tarım, turizm, kerestecilik ve diğer ekonomik aktiviteler bu durumdan olumsuz etkilenecek, gelişmekte olan birçok ülkede halkın beslenme ve yakıt kaynakları zarar görecektir.

Tatlı su kaynaklarında azalma olacağı gibi onların kalitesinde de tuzlu su karışımı nedeniyle azalma olacaktır. Yüksek deniz seviyesi, gel-git olayları, deniz ve okyanus dalgaları ve akıntılarının aşırı durumları bu olumsuz gelişmeye etki yapabilecektir. Deniz seviyesinin 50 cm yükselmesi ile 100 milyonu bulan insanın risk altında kalacağı ifade edilebilir. Deniz seviyesinin yükselmesi ekonomik sektörlere zarar verecektir. Beslenme ile ilgili olarak kıyı bölgelerindeki balıkçılık ve tarım üretimi özellikle risk altındadır. Diğer riskli sektörler ise turizm, yerleşim ve sigortacılıktır.

Beklenen deniz seviyesindeki yükselme sonucu düz alanlar tuzlu suların altında kalarak kıyı üretim alanları zarar görecektir. Bunun sonucu milyonlarca insan kıyı alanları ve küçük adalardan göç edecektir. Su taşkınları altında kalan sahalarda diare, tüberkülos, kolera ve benzer bulaşıcı hastalıklar artacaktır. Böcekler ve diğer hastalık taşıyıcıların sayıları artacak ve yeni alanlara yayılabilecektir. Küresel ısınmanın kalp, solunum yolu ve diğer bazı hastalıklara sebep olacağı düşünüldüğü gibi sürekli sıcak hava, su taşkınları, fırtınalar ve diğer ekstrem hava olaylarından psikolojik rahatsızlıklar, hastalıklar ve ölümler meydana getirebileceği kabul edilmektedir. Sıcak hava da, böcekler ve diğer hastalık taşıyıcıların yayılmasına imkan tanımaktadır. Bu durumda organizmaların yüksek enlem ve boylamlara yayılması mümkün olabilecektir.

Bölüm Soruları

1) Atmosfer çeşitli gaz ve su buharından oluşan bir katmandır. Atmosferin Dünya’nın çevresinde tutulmasının başlıca nedeni aşağıdakilerden hangisidir?

  1. a) Kalınlığının her yerde aynı olmaması
  2. b) Yerçekimi
  3. c) Yoğunluğunun her yerde aynı olmaması
  4. d) Gazların ağırlığının fazla olması
  5. e) Sıcaklığın her yerde farklılık göstermesi

2) Aşağıdakilerden hangisi atmosferin etkileri arasında yer almaz?

  1. a) Yerkürenin aşırı ısınma ve soğumasını engeller
  2. b) İklim olaylarının meydana gelmesini sağlar
  3. c) Yazların sıcak, kışların soğuk olmasını sağlar
  4. d) Uzaydan gelen meteorların yanmasını ve parçalanmasını sağlar
  5. e) Gölgede kalan yerlerin aydınlık olmasını sağlar

3) Atmosferdeki insan kaynaklı sera gazı birikimlerinde sanayi devriminden beri gözlenen artış sürmektedir. Aşağıdakilerden hangisi sera etkisinin artmasına bağlanamaz?

  1. a) Küresel ortalama yüzey sıcaklığının artması
  2. b) Arktik deniz buzulunun alansal yayılışından her 10 yılda ortalama %2,7 azalması
  3. c) Gel-git ve deniz seviyesi ölçüm kayıtlarına göre küresel ortalama deniz seviyesi 19. Yüzyılın sonundan günümüze kadar geçen yüzyıl süresince 10-25 cm. yükselmesi
  4. d) Yüksek dağ doruklarındaki buzul oranlarının azalması
  5. e) Tsunami dalgalarında son yıllarda artış gözlenmesi

4) Aşağıdakilerden hangisi Atmosfer olaylarından biri değildir?

  1. a) Hortumlar
  2. b) Kasırgalar
  3. c) Şimşek ve yıldırımlar
  4. d) Basınç
  5. e) Tusunami

5) Aşağıdakilerden hangisi küresel iklim değişimlerinin olası sonuçları ve etkileri arasında yer almaz?

  1. a) Ekolojik sistemler ve doğal kaynaklar değişecek
  2. b) Deniz seviyelerinde yükselmeler olacak
  3. c) Yüksek dağlarda ve kutuplarda buzullar eriyecek
  4. d) Yükseltisi az olan karalar sular altında kalacak
  5. e) Depremler artacak

6) Aşağıdakilerden hangisi küresel iklim değişimlerinin nedenlerinden biri değildir?

  1. a) Yeryüzüne düşen güneş enerjisindeki dalgalanma iklim değişikliğine neden olabilir
  2. b) Dünya’nın Güneş etrafında dönme ekseninin eğimindeki sapma
  3. c) Tek kara parçası olan pangea parçalanarak ayrı kıtalara bölünmesi aynı sahanın farklı iklim bölgelerine sahip olmasına neden olmuştur
  4. d) Fosil yakıtların tüketilmesi
  5. e) Tarlaların aşırı sulanması

7) Bir sahanın iklimi aşağıdakilerden hangisine bağlı değildir?

  1. a) Güneş ışınlarının geliş açısına
  2. b) Kara ve denizlerin dağılışına
  3. c) Depremlere
  4. d) Okyanus akıntılarına
  5. e) Yer şekillerine

8) İnsan etkinliklerinden kaynaklanan sera gazı salınımlarındaki hızlı artışa bağlı olarak küresel ortalama yüzey sıcaklılarının arttığı ve iklimin değiştiği pek çok bilimsel bilgiler içeren ve 2007 yılında yayımlanan IPCC dördüncü değerlendirme raporuna göre küresel olarak ortalama yüzey sıcaklığı 1960-2005 döneminde 0.74 artmıştır. Aşağıdakilerden hangisi, bunu kanıtlamaz?

  1. a) 1978 den beri sürdürülmekte olan uydu gözlemleri, Arktik deniz buzunun alansal yayılışında her 10 yılda ortalama % 2,7 oranında bir azalma olduğunu göstermiştir
  2. b) Okhotsk ve Japon denizleri ile Kara ve Barents denizlerinde deniz buzunun kapladığı alan azalmıştır
  3. c) Kuzey Yarımküre’de Alpin Dağ buzulunda hem alansal hem de hacimsel azalmalar olmuştur
  4. d) Gel-git ve deniz seviyesi ölçüsü kayıtlarına göre, küresel ortalama deniz seviyesi 19. Yüzyılın sonundan günümüze kadar geçen yüzyıl süresince yaklaşık 10-25 cm kadar yükselmiştir
  5. e) Büyük Okyanus kıyılarında zaman zaman şiddetli depremlerin oluşması

9) Aşağıdakilerden hangisi Galveston kasırgası hakkında ifade edilenlerden doğru olmayanıdır?

  1. a) Galveston kentinde, (Teksas) 8 Eylül 1900 günü meydana gelmiştir.
  2. b) Saatte 233 km/s hıza erişen rüzgârdır.
  3. c) Saffir-Simpson kasırga Ölçeğine göre 1. Kategoride yer alır.
  4. d) ABD tarihinin en ölümcül kasırgası olup ekonomik kayıp bakımından Katrina kasırgasından sonra gelmektedir.
  5. e) Resmi raporlara göre kayıp sayısı 8.000 dir.

10) Aşağıdakilerden hangisi Bahamalar, Güney Florida, Küba, Louisiana, Mississippi, Alabama, Florida Panhandle bölgelerini etkileyen ve 23 Ağustos 2005 tarihinde başlayan 31 Ağustos 2005 günü son bulan 280 km/s hıza sahip Saffir-Simpson kasırga rüzgar skalasına göre kategori 5 değeri ile büyük kasırga grubu içinde kalan 1833 kişinin hayatını kaybettiği ve 108 milyar dolar ekonomik kayba neden olan bir felakettir.

  1. a) Katrina
  2. b) Vilma
  3. c) Rita
  4. d) Florida
  5. e) Atalanta

Cevaplar

1) b, 2) c, 3) e, 4) e, 5) e, 6) e, 7) c, 8) e, 9) c, 10) a

 

  1. BİYOSFER AFETLERİ

Anahtar Kavramlar

  • Biyosfer
  • Biyosfer rezervi
  • Biyoçeşitlilik
  • Biyom
  • Ekoloji
  • Ekosistem
  • Ekolojik denge
  • İnsan
  • Hayvan
  • Bitki
  • Mantar
  • Böcek
  • Bakteri
  • Virüs
  • Parazit
  • Toksin
  • Omurgalı
  • Omurgasız
  • İklim
  • Rüzgâr
  • Isı
  • Işık
  • Su

 

 

4.1. Ana Çizgileri İle Biyosfer

Biyosfer, tüm canlıları kapsayan bölümdür ve canlıların yaşadığı kesimlere karşılık gelir. İnsanlar, bitkiler, hayvanlar, mantarlar, bakteriler, virüsler, parazitler biyosferin elemanlarıdırlar. Jeofiziksel olarak bakıldığında, Biyosfer yaşayan tüm canlı türlerini ve ilişkilerini; canlıların Litosfer, Hidrosfer ve Atmosfer ile etkileşimini inceleyen evrensel ekolojik sistemdir. Belirli bir ortamda yaşayan canlıların tümüne biyosenoz, bunların barındıkları ortama da biyotop denir. Bu bakımdan Biyosfer tek hücreli yaşam formlarından kompleks organizmalara kadar bütün canlılar alemini kapsar. Dünya’da canlıların yaşadığı bu 16-20 km kalınlığında tabaka; “Canlılar Küresi” olarak ortaya çıkar.

4.2. Biyosfer Sorunları ve Nedenleri

• Kutup biyomlarında sorunlar

  • Tundra biyomlarında sorunlar
  • Boreal, tayga ormanlarına sorunlar
  • Dağ biyomlarında sorunlar
  • Ilıman kuşak ormanlarında sorunlar
  • Çalılık alanlarda sorunlar
  • Tropikal ormanlarda sorunlar
  • Mangrov ekosistemlerinde sorunlar
  • Savanlarda sorunlar
  • Çöl biyomlarında sorunlar
  • Steplerde ve pampalarda sorunlar
  • Bataklık ve sulak alanlarda sorunlar
  • Tuzlu marshlarda sorunlar
  • Tatlı su kaynaklarında biyoçeşitlilik tahribatı
  • Deniz ve okyanuslarda biyoçeşitlilik tahribatı
  • Deniz alanlarında sorunlar ve balık stokçuluğu
  • Şehir bölgelerinde biyosfer sorunları
  • Kırsal alanlarda biyosfer sorunları
  • Yerleşim alanlarında sorunla• Tarım sahalarımda biyoçeşitlilik tahribatı
  • Endüstriyel sanayi sahalarında biyoçeşitlilik tahribatı
  • Turizm sahalarımda biyoçeşitlilik tahribatı
  • Havada biyoçeşitlilik tahribatı
  • Kirli havanın biyosfer üzerindeki etkileri

• Ormansızlaştırma

  • Küresel ısınma ve deniz seviyesi değişikliklerinin biyosfer üzerindeki olası etkileri
  • Kimyasal ve biyolojik malzemelerin meydana getirdiği sorunlar
  • Ekosistem döngülerinde sorunlar
  • Çölleşme ve tuzlulaşmanın biyosfere etkileri
  • Kirli havanın biyosfer üzerindeki etkileri
  • Asit yağmurlarının biyosfere etkileri
  • Biyoçeşitliliğin azalışı
  • Denizlerde ve okyansularda biyo çeşitlilik tahribatı pasifikte, atlantikte, hint okyanusunda, güney okyanusunda ve arktik okyanusunda sorunlar
  • Hayvan ve bitki hayatı sorunları
  • Deniz seviyesi değişimlerinin biyosfer üzerindeki etkileri
  • Ekosistem sorunları
  • Ekosistem döngülerinde sorunlar
  • Biyoverimlilik sorunları
  • Mantar ve böcek sorunları
  • Genetiğin değiştirilmesi ve sorunlar
  • Tohumlarda sorunlar
  • Fotosentez sorunları
  • Enerji akımı sorunları
  • Ekolojik dengenin bozulması olarak sayılabilir.

4.3. Biyosfer Rezervi ve Sorunları

Biyosfer rezervi; uluslararası öneme sahip ve UNESCO’nun İnsan ve Biyosfer Programı içerisinde yer alan karasal ve kıyı ekosistemlerine sahip yerler olarak bilinmektedir. Biyosfer rezervleri biyolojik çeşitliliğin korunması, ekonomik kalkınma ve kültürel değerlerin devamlılığı arasındaki çatışmaların sürdürülebilir bir şekilde çözülmesine dönük temel bir yaklaşımdır.

Biyosfer rezervlerinin bazı temel özellikleri bulunmaktadır. Bunlar; koruma, kalkınma ve lojistik görevleridir. Bir biyosfer rezervi üç bölümden meydana gelmektedir; mutlak koruma zonu, tampon zon ve geçiş zonu’dur Bunlardan yalnızca mutlak koruma zonunun yasal olarak koruma altına alınması gerekmektedir. Dünya’daki birçok biyosfer rezervi diğer yasalarla koruma altına alınmış alanları (Milli Park, Dünya Miras Alanları, Ramsar Alanları gibi) kapsamaktadır.

Biyosfer rezervlerinin mutlak koruma zonu ve tampon zonları biyolojik çeşitlilik hakkındaki bilgileri artırmayı ve Dünya’nın en önemli biyocoğrafik bölgelerinin sahip olduğu biyolojik çeşitliliğin korunmasını sağlayan yerlerdir. Bunun için bazı önlemler almak zaruridir. Bunların başlıcaları aşağıdaki gibidir.

Bozulmamış ekosistemlerin devamlılığını sağlamak: Biyosfer rezervleri erozyon kontrolü, toprak verimliliği, akarsu rejiminin düzenlenmesi, yeraltı su kaynaklarının devamlılığı, azot döngüsü, hava ve su kirliliğinin önlenmesine dönük temel yaşam destek sistemlerinin devamlılığını sağlamaya yönelik örnekleri içermektedir.

Geleneksel arazi kullanım biçimleri hakkında bilgi sahibi olmak: Arazi kullanımlarında daha çok arazinin tahribi ve ekolojik dengesinin bozulması birincil tehlikedir. Söz konusu arazide yanlış veya aşırı kullanımlar ile oluşabilecek antropojenik değişiklikler ile bölge ekonomisi kimi zaman hepten sarsılabilmektedir. Örneğin Aral gölüne boşalan Seyhun ve Ceyhun ırmaklarının pamuk tarımı maksadı ile kurak steplere akıtılması sonucu balık yönünden dünyanın sayılı zengin sulak alanlarına sahip Aral gölü günümüzde yok olmaktadır ve göl artık parçalı bir su birikintisi hâlindedir. Gölün kenarında ekonomisini bu su ekosistemine dayamış balıkçılığı ve balık konservesi fabrikaları ile ün kazanmış Muynak şehri ise eski parlak günleri bir yana dursun şehir sakinlerinin tümüyle terk ettiği bir hayalet şehir durumundadır.

Doğal kaynakların yönetiminde sürdürülebilir yöntemlerin kullanımına dönük bilgileri paylaşmak: Biyosfer rezervlerinin en önemli amaçlarından birisi de çevreye olumsuz etkileri olmayan, insanın yaşam kalitesini artırmaya dönük arazi kullanımları konulu bilimsel çalışmaları desteklemektir. Bu çalışmalardan elde edilen deneyimler, biyosfer rezervlerinin tampon ve gelişme zonları için oldukça yararlı olacaktır. Buradaki uygulamalardan elde edilen deneyimlerden ise ulusal ve uluslararası düzeyde resmi kurumlar, yerli ve yabancı bilim adamları ile yerel halk temsilcileri yararlanabilmektedir.

Doğal kaynakların yönetimindeki sorunların çözümünde işbirliği yapmak: Kurumların sektörel yapısı çevre ve kalkınma arasındaki sorunların çözümünde en önemli engellerden birisidir. Biyosfer rezervleri farklı taraflar arasındaki sorunların çözümünü destekleyen bir yapıdır. Taraflar, biyosfer rezervi yaklaşımıyla geliştirilen belli bir planlama ve yönetim mekanizması içerisinde ortak çalışması gereken resmi kurumlar, mülk sahipleri, doğa koruma kurumları, bilim adamları, çiftçiler, balıkçılar, özel yatırımcılar vb.’dir.

4.4. Biyolojik Çeşitlilik ve Potansiyel Riskler

Biyoloji incelediği canlıların mahiyetine göre bölümlere ayrılmıştır. Botanikte bitkiler, zoolojide hayvanlar, bakteriyolojide bakteriler incelenir. Biyolojinin konusu içinde yer alan üç varlıkta, yani bitki, hayvan ve insan da ortak özellik doğmak, yaşamak ve ölmektir. Yine bu üç varlıkta iki ortak özellik çoğalmak ve yayılmaktır. Çoğalma ve yayılmada etkili olan çevre şartları aynı zamanda coğrafi dağılışlarında da etkili olmaktadır. Biyolojik çeşitlilik, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesinin 2. Maddesine göre “Kara, deniz ve diğer su ekosistemleri ile bu ekosistemlerin bir parçası olduğu ekolojik kompleksler de dahil olmak üzeretüm kaynaklardan canlı organizmalar arasındaki farklılaşma anlamındadır; türlerin kendi içindeki ve türler arasındaki çeşitlilik ve ekosistem çeşitliliğide buna dahildir. Biyolojik çeşitlilik gen, tür ve ekosistem olmak üzere üç hiyerarşik kategoriye ayrılır:

Ekosistem düzeyindeki biyolojik çeşitliliğin korunması besin zincirinin (besin zinciri; güneş enerjisini yaşama dönüştüren bitkilerle başlar, herbivorlar (otobur), omnivorlar, karnivorlar (etobur) ve çürükçüller olarak sıralanır) ve enerji akışının korunmasını kapsar. Bu düzeyde, yalnızca türlerin veya türlerin oluşturduğu grupların değil, özelliklerin ve süreçlerin de korunması gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

Canlıların taşıdıkları gen sayısı bir bakteride 1.000, bazı funguslarda (mantarlar)10.000, çiçekli bitkilerde 400.000 ve ev faresinde 100.000’e kadar değişmektedir. Dünya’da toplam 1.742.000 canlı türünün tanımlandığı ve 4.926.000 canlı türünün bulunabileceği belirtilmektedir.

Türkiye’de 120 memeli, 413 kuş, 93 sürüngen 18 kurbağagil, 276 deniz balığı, 192 tatlı su balığı ve 60-80.000 böcek türünün bulunduğu ifade edilmektedir. Yine ülkemiz bitki türleri bakımından da oldukça zengindir. Bütün Avrupa kıtasında 12.000 bitki türü bulunmasına karşın ülkemizde 9.000 bitki türü bulunmakta ve bu türlerin % 30’u Dünya’da sadece Türkiye’de bulunmaktadır. Oldukça fazla sayıda bitki ve hayvan türünün anavatanı ve tanımlandığı yer ülkemizdir. Tüm bu yönleriyle Türkiye, biyolojik çeşitlilik bakımından bir kıta özelliği arz etmekte olup, Dünya’da eşsiz bir yere sahiptir.

Biyolojik çeşitlilikte olası kayıpların belirlenmesi, temel bileşenlerde olası kayıpların, özelliklede genetik çeşitlilik kayıplarının, saptanması ile mümkündür. Bu bağlamda biyolojik çeşitlilikteki kayıp, temelde genetik çeşitlilikteki kaybın büyüklüğüne, bunun da gen bilgisindeki kaybın miktarına bağlı olmaktadır. Genetik çeşitlilik türün devamlılığının, türlerde diğer ekolojik süreçlerin devamlılığının garantisi olduğuna göre, genetik çeşitlilikte olası tahribat veya kayıp doğrudan türü etkileyecek, türdeki kayıplar ise, ekosistem çeşitliliğini ve ekosistemlerin fonksiyonel çeşitliliğini etkileyerek doğal dengenin bozulmasına yol açabilecektir. Örneğin çeşitli nedenlerle bir ekosistemde, besin zincirinde yer alan B türünün yok olması kendinden önce gelen A türünün miktarında artışa neden olurken, kendinden sonra gelen C türünün miktarında azalmaya neden olacaktır. Bu durumda A türünün bir tarım zararlısı olduğu varsayıldığında, elde edilecek X ürününden sağlanacak olan ekonomik ve ekolojik fayda minimize edilecektir. Bu alanda diğer bir çarpıcı örnek ise, kuşların ve tavukların kuş gribi nedeniyle yok edilmesine ve diğer çevresel koşulların değişmesine bağlı olarak kenelerin artması ve kenelerin taşıdığı Kırım Kongo hastalığının yayılmasıdır. Burada ekolojik koşullardaki değişim, insan sağlığını riske atmakla kalmamış, iktisadi süreç içerisinde sağlık maliyetlerinde artışa neden olmuştur. Ekolojik süreçlerde olası söz konusu kayıplar ekonomik süreçlerde de kayıpların yaşanmasını kaçınılmaz kılmaktadır.

Çevresel baskılara dirençli ve yüksek üretim potansiyeline sahip çeşitlerin geliştirilmesi için yabanî canlı kaynaklardan faydalanılmaktadır. Yapılan araştırmalar, bu güne kadar tanımlanan türlerden 27 bin türün çeşitli nedenlerle kaybolduğunu ve bu türlerin bir daha yerine gelmeyeceğini ortaya koymaktadır. Bu yok oluşa sıcaklık, yağış vb. çeşitli çevresel faktörlerin katkısı olduğu gibi insanın katkısı da önemsenemeyecek kadar yüksektir.

İktisadi süreçte biyolojik kaynakların fiyatlandırılamıyor olması, arz ve talep etkisi yaratarak aşırı tüketime yol açar. Bu durumun nedeni ise, biyolojik ve endemik çeşitliliğin “fiyatlandırılmamış kıt kaynak” ve “mülkiyet hakları yoksunluğu” ile açıklanabilir. Bu durumda iktisadi açıdan bir “dışsallık” söz konusudur. Bunun anlamı, farklı biyolojik çeşitlilik mal ve servis akışlarının sosyal değeri, piyasa fiyatlarına ya hiç yansımamış ya da yetersiz olarak yansımıştır. Piyasa sistemi, ekonomi tam rekabetçi ise, toplum için bir “optimal refah” durumu sağlar. Ancak, ekonomide tekelci yapıların, eksik bilginin yada kamu mallarının, dolaysıyla “dışsallıkların” varlığı söz konusu ise piyasa sistemi “optimal” olmayan çözümler ve piyasa başarısızlıkları yaratmaya başlar. Bu durum, bu mal ve servis akışlarının istenmeyen düzeyde tedarik edilmesinin ve optimal olmayan bir durumun sağlanamamasıdır. Biyolojik çeşitliliğin insanlara sağladığı birçok faydaya rağmen, gerekli önlemlerin neden alınmadığına gerekçe olarak birçok biyolojik çeşitlilik kaynağının “kamusal mallar” olarak hiçbir şekilde piyasa maliyeti olmadan kullanıma açık olması gösterilmektedir. Örneğin doğadaki bir çiçeği, bir bedel ödemeksizin, istenildiği kadar toplama ve kullanım hakkının olması kamusal mal olmasından kaynaklanmaktadır. Yani “bedava kamu malı” olması, biyolojik çeşitlilik üzerindeki tahribatı, gereksiz tüketimi ve baskıyı artırmakta, sürdürülebilirliğe zarar vermektedir.

Biyolojik ve ekonomik kayıpların önlenerek, sürdürülebilir kaynak kullanımının sağlanmasında en önemli çözüm yolu; biyolojik çeşitliliğin tüm bileşenlerinin bir bütün olarak algılanması ve biyolojik çeşitliliğin sunduğu üretim, mal ve hizmet değer fonksiyonlarının belirlenmesidir. Bu şekilde biyolojik çeşitliliğin rasyonel sürdürülebilirliği sağlanarak, ekolojik ve ekonomik süreçlerde olası kaynak kayıpları minimize edilebilir.

4.5. Ekoloji, Ekosistemler ve Sorunları

Ekoloji çevre bilimi olarak bilinir ve canlıların birbirleri ve çevreleriyle ilişkilerini inceler. Ekosistem ise canlı ve cansız çevrenin tamamıdır. Ekosistemi de abiotik faktörler (toprak, su, hava, iklim gibi cansız faktörler) ve biyotik faktörler olmak üzere iki faktör oluşturur. Bu tanımlamadaki organizmalar; diğer bir deyim ile canlılar veya canlı çevre, insan, hayvan ve bitkilere ait bireyleri veya bunlardan oluşmuş toplumları ifade etmektedir. Tanımlamanın içinde geçen organizmaların içinde yaşadıkları ortam terimi ise cansız çevre olarak da ifade edilir ve hava, su, toprak, ışık gibi faktörleri kapsar. Ekolojik denge, ekolojinin oluşturduğu faktörlerin döngüsüdür. Örneğin besin zincirindeki halkalardan biri koparsa bu olay ekolojik dengeyi de etkiler. Yeşil bitkiler yeryüzünün temel enerji kaynağı olan güneş ışığını soğurup kendi besinini üretebilir, gövde ve yapraklarını geliştirebilir. Bu enerji daha sonra bitkiyle beslenen hayvanlara, yani otçullara geçer. Otçullar bu enerjinin bir bölümünü kendi gereksinimleri için kullanır, kalanını yağ ve et olarak depo eder. Etçiller, yani etle beslenen hayvanlar otçulları yediğinde enerjinin bir bölümü onlara aktarılmış olur. Ölü hayvan ve bitki kalıntılarının bakteri ve mantarların etkisiyle çürüyerek toprağa karışmasıyla da “beslenme ağı” olarak tanımlanan çember tamamlanmış olur.

Belirli bir doğal çevrede yaşayan tüm canlıların birbirleriyle ve çevreyle ilişkilerine ise “ekosistem” adı verilir. Anlaşıldığı üzere ekosistem, kısaca doğanın ekolojik sisteminin kısaltılmış adıdır. Yani doğada oluşmuş denge sistemidir, bütünüdür. Ekosistemin sınırları amaca göre değişir. Örneğin, dünyanın bütünü bir ekosistem olarak ele alınabileceği gibi, onun bir kıtası, bir kıtadaki bir bölge, bir bölgedeki akarsu havzası, bir denizin herhangi bir kesiti, bir kent, bir köy, bir çiftlik, bir havuz, hatta bir evin içindeki küçük bir akvaryum da birer ekosistem olarak ele alınabilir. Bunların bir bölümü oldukça doğal, bir bölümü de insan etmeni tarafından değişik derecelerle değiştirilmiş yapay ekosistemlerdir.

Çevrebilim uzmanları bitki ve hayvanların doğal çevrelerinde nasıl yaşadıklarını araştırırlar. Canlılar arasındaki ilişkiler, av avcı ilişkisinde olduğu gibi öldürme yeme ya da birlikte yaşadığı canlının enerjisinin bir bölümünü tüketen asalaklık ilişkisi biçiminde olabilir. Bazen de gergedan ve kurtkıyan kuşu örneğinde olduğu gibi aralarında karşılıklı “yardımlaşma” ilişkisi vardır. Kurtkıyan gergedanı tehlikelere karşı uyarır ve üzerindeki böcekleri temizler; bu yardımlarına karşılık da besinini gergedanın sırtından kolayca karşılamış olur. Çevrebilim uzmanları doğal bir çevredeki canlılar topluluğunun var olduktan sonra geliştiğini, daha sonra da yok olduğunu saptamışlardır. Ama doğal süreçler bozulmamışsa, yok olan bu topluluğun yerini yeni bir topluluk alır. Bu değişim sürecine “ekolojik ardıllık” adı verilir. Örneğin, balıklar ile su bitkilerinin yaşadığı küçük bir göl yavaş yavaş mil ve humus ile dolduktan sonra bataklık bitkilerini besleyebilecek duruma gelir. Yıllar sonra bu bataklık kurur; bu kez çalı ve ağaçlar büyümeye başlar; kuru topraklarda yaşayan canlılar görülür. Bu gelişimin her aşamasında doğal çevre farklıdır.

Çevrebilim uzmanları canlılar topluluğunu belirli özelliklere göre “biyom” adı verilen gruplar içinde ele alırlar. Yeryüzünde ısı, yağış, bitki örtüsü gibi fiziksel özelliklerine göre sınıflandırılan yöreler şunlardır: Kuzey ve Güney kutuplarına yakın soğuk ağaçsız tundralar; ekvatora yakın tropik yağmur ormanları; tropik savanlar; ılıman iklim otlakları; çöl; ılıman iklim ormanları; kuzey ormanları. Ayrıca geniş alanları kapsayan okyanuslar da binlerce canlı topluluğunu barındırır.

Canlıların bir bölümü üretici, bir bölümü tüketicidir. Bitki türleri genel olarak üreticidir. Hayvan türleri ekosistemin tüketici parçalarıdır. Mikro organizmalar ise, ekosistemde boylarından büyük işler yaparlar. Onlar ayrıştırıcıdır. Bitki ve hayvan atık ve artıklarını ayrıştırarak, ekosisteme geri kazandırırlar. Atık ve artık maddeleri, ekosistemde, üreticiler tarafından tekrar kullanılabilecek hâle getirirler. Ayrıştırıcılar olmasaydı, bir hesaba göre tüm yeryüzü 100 m kalınlığında bir çöp tabakasıyla kaplı olurdu. Ekosistemin çeşitliliği, ilgili ekosistemi oluşturan çeşitli parçaların, yer ve zaman içinde gösterdikleri değişimlere bağlı olarak, onların bir fonksiyonu şeklinde ortaya çıkmaktadır. Yeryüzü üzerinde değişik ekosistem tipleri vardır. Orman ekosistemi, dağ ekosistemi, bataklık ekosistemi, tarım ekosistemi, çöl ekosistemi, deniz ekosistemi bunlardan bazılarıdır.

Belirli bir ekosistem içinde, o sistemin özelliklerine bağlı olarak, belirli canlı türleri yaşar. Bu nedenle Sibirya’da başka, Arabistan’da başka türler bulunur. Tuz Gölü’nde başka, Beyşehir gölünde başka canlı türleri yaşar. Bir ekosistemin görevi, kendi içinde çeşitliliği devam ettirmek ve oradaki türlerin nesillerinin sürdürülmesini sağlamaktır. Bu sürdürme bilinçli bir işlem değil, sonuçtur. Bir hesaba göre, yeryüzü ekosisteminde günde 150 türün nesli tükenmektedir. Ekosistemin parçaları on binlerce ve hatta milyonlarca yıllık bir zaman süreci içinde oluşmuştur. Ekosistemin parçalarından herhangi biri bozulursa veya o parça sistemden çıkarılırsa, ekosistem verimli çalışamaz, zamanla bozulur ve önceki görevini yapamaz hâle gelir.

İnsan da dâhil tüm canlı varlıkların yaşamlarını sürdürebilmelerinin ön şartı, onların oluşumunu sağlayan doğal dengelerin korunmasıdır.

Bu dengenin temel ögeleri güneş, hava, su, toprak ve besin maddeleri dediğimiz organik maddelerdir. Bu öğelerin hepsine birden veya sadece bir kısmına ihtiyaç duyan ve fakat bu öğelerden birinin olmaması, ya da nitel bir değişime uğraması, canlı varlıkların yok olması demektir. Tabiatta küçük bir bozukluğun tamiri bir insan ömrüne sığmayacak kadar uzun bir süreci kapsar. Örnek olması bakımından, Mısır’da Nil Nehri üzerinde 1968 yılında zamanın ‘mühendislik harikası’ olarak adlandırılan Asuvan Barajı yapılmıştı. Amaç, elektrik enerjisi üretme ve sulama suyu elde etme idi. Baraj bu bölgede şu olumsuz etkiyi yapmıştı: Baraj yapılmadan önce Nil Nehri tarım bakımından çok verimli, zengin alüvyonlu topraklar taşıyor ve bunlarla Nil deltasını doğal gübrelerle gübreliyordu. Ayrıca bu deltayı suluyordu. Baraj yapılınca doğal gübreleme durdu, aynı zamanda kurak bir alan meydana geldi. Bunun sonucunda deniz suyu ve şiddetli buharlaşmayla delta toprakları tuzlandı ve çoraklaştı. Nil Nehri, baraj yapılmadan önce, denize döküldüğü kısımda yaşayan balıklara bol miktarda oksijen getiriyordu. Bu sular barajla tutulunca, hem oksijen akımı, hem de balıklar için yem olabilecek bazı organik madde taşınması ortadan kalktı. Bütün bunlarda ekolojik dengeyi bozarak bazı balık türlerinin yok olmasına neden oldu. Sulama başlayınca sulanan tarlalarda salyangozlar arttı. Bunları bol bol yiyenler karaciğer hastalığına yakalandılar. Bunun nedeni biraz güç anlaşıldı. Ancak bir zooloji uzmanı, salyangozlarda parazit olarak yaşayan bir canlının varlığını ortaya çıkardıktan sonra, hastalığın bu parazitten meydana geldiği belirlendi. Endonezya’nın Borneo Adası’nda BM örgütü tarafından 1950’li yıllarda DDT ile sıtma mücadelesi başladı. Sıtma mücadelesi için, kırsal alanlardaki kerpiç evlerin duvarlarına da DDT sıkılmıştı. Buralarda yaşayan ve tırtılların düşmanı olan bazı böcekler öldüler. Tırtıllar da düşmanları yok olduğu için çoğaldılar. Kitle üremesi yapan bu tırtıllar saz damları yemeye başladılar. Bunun sonucunda saz damlar çökmeye başladı. İlaçlama sonucunda, evlerdeki hamam böceklerinde DDT’ye karşı bağışıklık meydana geldi. Bu zehirli ilaç bunların vücudunda büyük miktarlarda birikti. Bu biriken DDT beslenme zinciri yoluyla, önce onları yiyen kertenkelelere, onlardan da kedilere geçti. Belli bir süre sonra kediler ölmeye başladı. Kediler azalınca meydan farelere kaldı ve kitle üremesi yaptılar. Böylece veba hastalığı kaynağı ortaya çıkarılmış oldu.

Doğanın dengesinde önemli bir yeri olan Amazon ormanları aynı zamanda dünyanın akciğerleri görevini gören bir özelliğe sahiptir. Bu ormanların kesilip yok edilmesi, bu dengelerin bozulmasına sebep olacak etmenlerden bir diğerini teşkil eder.

4.6. Tarım Sahalarında Biyoçeşitlilik Tahribatı

Tarımsal biyolojik çeşitlilik gıda ve tarımla ilgili biyolojik çeşitliliğin tüm bileşenlerini içermektedir. Ekin türleri, çiftlik hayvanları, balık türleri genetik kaynakları ve tarla, orman otlak ve su ekosistemleri dâhilinde evcilleştirilmemiş tüm kaynaklar tarımsal biyolojik çeşitliliğin kapsamına girmektedir. Tarımsal ekosistemler; genetik kaynaklar, fiziksel çevre ve insanların yönetim faaliyetleri olmak üzere üç etmen grubu tarafından belirlenmekte olduğundan, dünya üzerinde, insan etkisinin olmadığı “doğal” olan hiçbir ekosistem mevcut değildir. Birçok ekosistem, gıda üretimi, kazanç elde etme ve geçim güvencesi için insanlar tarafından belli bir dereceye kadar modifiye edilmiş veya ekilmiştir. Tarımsal ekosistemler polikültür, monokültür ile tarımsal ormancılık, su ürünleri, tarlalar, meralar ve nadaslanmış alanlar dâhil karışık sistemlerden meydana gelmektedir. Dengeli, verimli ve sürdürülebilir tarımsal ekosistemlerin korunabilmesi için ulusal düzeyde bütünleştirilmiş tarım ve çevre politikalarının geliştirilmesi ve uygulanması gerekmektedir. Bu politikaların; toprak verimliliğinin korunması, kirlilik yaratıcı tüm etmen ve maddelerin yok edilmesi, verimli bitki, hayvan ve balık popülasyonlarının korunması ve zararlı türlerin istilasının engellenmesi, toprak ve su kaynakları ile habitatların korunması gibi önlemleri, arazi kullanım politikalarıyla bütünleşik bir şekilde içermesi gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’de tarımsal biyolojik çeşitliliğin korunmasına ilişkin bütünleşik politikaların varlığından söz etmek mümkün değildir. 8.Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlıkları çerçevesinde oluşturulmuş bulunan Tarımsal Politikalar ve Yapısal Düzenlemeler Özel İhtisas Komisyonunun 2000 yılıda yayınlanmış raporunda biyolojik çeşitlilik bazı husulara yer verilmekle beraber, önerilere bakıldığı zaman, tarımsal biyolojik çeşitlilik konusunda politika önerebilecek kavramsal çerçevenin henüz geliştirilmemiş olduğu söylenebilir. Planın tarım sektörüyle ilgili temel amaçlarından biri: “Kaynakların etkin kullanımı ilkesi çerçevesinde ekonomik, sosyal, çevresel ve uluslararası gelişme boyutunu bütün olarak ele alan örgütlü, rekabet gücü yüksek, sürdürülebilir bir tarım sektörünün oluşturulması temel amaçtır. Gıda güvenliği ilkesi çerçevesinde artan nüfusun dengeli ve yeterli beslenmesi esas olacaktır” şeklinde belirlenmiştir.

4.7. Turizm Sahalarında Biyoçeşitlilik Tahribatı

Dış turizme yönelik yatırımların yoğunlaştığı bilhassa Antalya kıyılarında hemen hemen bütün kıyıları kaplayan turistik yatırımların bölgenin doğal karakterini değiştirdiğini görmekteyiz. Turizm doğal çevre üzerindeki olumsuz etkileri iç bölgelerimizden Kapodokya’da da iyice hissedilmektedir. O kadar ki “Kapadokya’yı kurtarma harekei’nin başlatılması gerekliliği uluslararası platformlarda dile getirilmeye başlanmıştır Bandırma yakınındaki Daskyleion antik kendinde kazı yapan arkeologlar, saray kalıntılarında çeşitli kuş iskelet ve fosillerini buldular. Kuş bilimcileri (Ornitologlar) 2500 yıl öncesine ait bu iskeletler arasında yer alan bazı kuşların bugün artık neslinin tükendiğini belgelediler. O dönemde bu sarayın kurulmasına neden olan Manyas Gölü ve çevresine “Paradeisos” yani cennet denildiğini yine arkeologlar ve filologlar kanıtladılar. Aynı durum Trakya’da Enez yakınındaki Galagölü; İzmir körfezinin kuzeyindeki Leukai antik kenti ve oradaki kuş cenneti için de geçerlidir.

4.8. Sanayi Sahalarında Biyoçeşitlilik Tahribatı

Sanayi işletmeleri kurulurken su gereksinimi göz önünde bulundurulmalıdır. Sanayide su kullanımı dünyada tüketilen su miktarının % 25’ini oluşturur. Bu oran sanayileşmiş ülkelerde % 50 ile % 80 arasındadır. Sanayide su kullanımı ile tarımda su kullanımı arasında geri kazanma bakımından farklılıklar vardır. Tarımda kullanılan suyun % 60 oranında kayba uğradığı belirlenmiştir. Hâlbuki sanayide kullanılan suyun çok az miktarı gerçekte tüketilir. Geri kalan su soğutma, işleme ve diğer aktivitelerde kullanılır. Örneğin, bir ton çelik üretimi için gerekli olan su, 280 tondur. Ancak kullanılan suyun yaklaşık 266 tonu geri kazanma ile yeniden kullanılabilmektedir. Bu, aynı zamanda çevre koruma için büyük bir kazançtır. Sanayide kullanılan suyun kimyasal özelliklerinde ve ısısında bir takım değişiklikler olmaktadır. Atık sular sıcak ise akarsu, göl veya denize karıştığı yerde ortamın sıcaklığını değiştirerek bitki ve hayvanların ölmesine ve zararlı türlerin üremesine yol açabilmektedir. Sanayiden kaynaklanan kimyasal atıkların denizlere, göllere ve yer altı sularına karışması binlerce canlının yaşadığı bu ortamlara zarar vermektedir.1950 yıllarında İzmir körfezinde yüzme yarışlarının yapıldığını bilinmektedir Oysa çarpık sanayileşmenin oluşturduğu çevre kirlenmesi ve doğadaki dengenin bozulması sonucunda İzmir Körfezi’ndeki canlı yaşamı oldukça kötüdür.

4.9. Bitkiler ve Potansiyel Riskler

Bitkilerin ve hayvanların yeryüzünde dağılışlarını belirleyen faktörlerin başında iklim gelir. Dünya üzerinde hayvan ve bitki topluluklarının dağılışı iklim kuşakları ile paralellik gösterir. Ekvatordan kutuplara doğru sıcaklıkta görülen azalmaya bağlı olarak bitki örtüsünde de nemli tropikal ormanlar, yayvan yapraklı ormanlar, iğne yapraklı ormanlar ve tundralar olmak üzere bir sıralanma görülür. Ekvatordan kutuplara gidildikçe bitki örtüsünde görülen bu değişiklikler, bir dağın eteğinden yükseldikçe de görülebilir. Bilindiği gibi bir yerde yükseldikçe sıcaklık düşer (bu sıcaklık düşüşü yıllık durumda her yüz metrede 0.5˚C olarak kabul edilmektedir). Atmosfer tabakasının kalınlığının azalması, Güneş ışınlarının Atmosfer’i geçerken kat ettikleri yolun kısalmasına, bu durumda geri verilen ısının fazlalaşmasına yol açar. Bu hususta Atmosfer’ deki su buharı da rol oynar. Orman örtüsü de bulunduğu ortamda sıcaklıkta farklılıklara neden olur. Sık ağaçlarla kaplı bir ortam Güneş ışınlarını tutar. Böylece bu gibi yerlerde orman altı çıplak bir sahaya nazaran yazın daha serin, kışın ise daha sıcak olur. Aynı nedenlerden orman altındaki toprak, çıplak sahadaki toprağa nazaran daha az don tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bitkilerin önemli fonksiyonlarından biri olan fotosentezin hızı, sıcaklığın artışına bağlı olarak artar. Fakat her bitki türünün fotosentez yapabilmesi için istediği sıcaklık birbirinden farklıdır. Örneğin; iğne yapraklı ağaçlar 2-5˚C’de fotosentez yapabildikleri hâlde, yayvan yapraklı ağaçlar bu sıcaklık derecelerinde fotosentez yapamadıklarından yapraklarını dökerler. Bitkilerin fotosentez yapabilmeleri için istedikleri sıcaklık değeri bitki türlerine göre değiştiği gibi, coğrafi enleme ve denizden yüksekliğe göre de değişir. Örneğin; kutba yakın yerlerde çimlenme 0˚C’ ye yakın bir değerde başladığı hâlde, orta kuşakta 5˚C’nin üstünde, tropikal bölgede ise 10˚C’nin üstündedir. Yine her bitki türünün, çimlenme, yapraklanma, çiçek açma ve meyve verme gibi yaşam faaliyetlerinin başlayabilmesi için istediği sıcaklık dereceleri birbirinden farklıdır. Düşük sıcaklıklara karşı bitkilerin dayanması içerdikleri su miktarına göre değişir. Az su içeren bitkiler veya bitkinin az su içeren kısımları düşük sıcaklıklara daha fazla dayanır. Örneğin; tohumlar kuru iken -80˚C ‘ye kadar dayandıkları hâlde ıslak iken, çok daha önce donarlar. Bitkilerin yüksek sıcaklıklardan zarar görmesinin nedeni, yüksek sıcaklığın solunumu ve terlemeyi artırıcı etkisidir. Sıcaklığın yükselmesiyle solunum hızlanır ve fotosentezle üretilen madde miktarı da artar. Fakat aynı zamanda solunumunda hızlanmasıyla tüketilen madde miktarı da artar ve fotosentezle üretilen besin maddeleri solunumla tüketilir. Bitki besinsiz kalır ve ölür. Diğer taraftan sıcaklığın artmasıyla terleme şiddetlenir. Bitki eğer transpirasyonla kaybettiği suyu karşılayamazsa ölür.

Toprak sıcaklığı da bitkiler üzerinde oldukça etkili olmaktadır. Yazın toprak sıcaklığı hava sıcaklığının üzerine çıkar ve bitkilerin toprakla temas eden kısımları bu sıcaklıktan daha çok etkilenir. Bitkilerin bu yüksek sıcaklıktan zarar görmesini engelleyen faktör terlemedir. Bitkilerin yaşamında düşük sıcaklıkların önemi yüksek sıcaklıklardan daha önde gelir. Çünkü düşük sıcaklıklar bitki örtüsü üzerinde sınırlayıcı bir role sahiptir. Ekvatordan uzaklaşıp kutuplara yaklaştıkça yahut dağların eteklerinden zirvelerine doğru çıkıldıkça bitkilerin cılızlaşması ve özellikle ağaçların ortadan kalkması, buralarda sıcaklıkların sürekli düşük olmasındandır. Bu gibi yerlerde ağaç sınırı ile orman sınırını düşük sıcaklıklar belirler. Ağaç sınırı, artık hiç ağaç yetişmeyen yerlerle tek tük ağaçların bulunduğu yerler arasından geçen sınırdır. Orman sınırı ise parçalar hâlindeki küçük ağaç toplulukları ile dağınık hâldeki tek tek ağaçlar arasından geçen sınırdır. Orman sınırının en yüksek olduğu yer ekvatoral bölgedir. Ekvatoral bölgede orman sınırı ortalama olarak 3500 m.ye kadar çıkar. Ekvatordan uzaklaştıkça orman sınırı alçalır. Dünya üzerinde orman sınırının en yüksek olduğu yerlerin Ekvatoral bölge dağları olmasının nedeni ise ekvatoral bölgede sıcaklık azalması sadece yükselmekle olduğu hâlde, ekvatoral bölgede enlem farkı olmadığından coğrafi enlemin yol açtığı sıcaklık azalması söz konusu değildi. Ekvatoral bölgenin dışına çıkılınca sıcaklık hem yükseldikçe hem de ekvatordan uzaklaşıldığı için yani coğrafi enlem farkından dolayı azalır. Sıcaklıktan başka bitki örtüsünün dağılışında suyun payı büyüktür. Hiçbir bitkinin suyun olmadığı ortamda yaşaması mümkün değildir. Suyun azlığı, diğer bütün şartlar var olsa da bitki örtüsünü sınırlayıcı bir faktördür. Ormanlar yapmış oldukları terleme ile etrafındaki havanın nemini artırırlar. Çıplak alanlarda %50’ye kadar düşmüş olan nisbi nem, orman havasında %90’a kadar yükselebilir. Sıcaklık arttıkça havanın buhar hâlinde tutabileceği nem miktarı yani nisbi nemi artar. Hava da nem açığı ne kadar fazla ise suyun buharlaşması (evaporasyon) ve bitkilerin terlemesi (transpirasyon) o kadar artar. Hava nemi yüksek olduğu takdirde ise transpirasyon azalır. Ağaçların, yaprak, dal ve gövdelerine çarpan yağış sularının bir kısmı tutulur. Bitkilerin toprak üstü kısımları tarafından tutulan bu suyun bir kısmı buharlaşarak tekrar atmosfere geri verilir. Bu olaya intersepsiyon denir. Bütün dal ve yapraklar ıslandıktan sonra arta kalan yağış suları damlamak suretiyle toprağa varır. Böylece intersepsiyon ile yüzeysel akış azalır, toprağın içine giren su miktarı ise artar. Ancak, intersepsiyon miktarı yağışların şiddetine, miktarına, mevsimlere dağılışına, vejetasyon tipine (orman, çalı, ot), bitki türüne (çam kayın), bitki topluluklarının yapısına (sık veya seyrek bir topluluk oluşturmalarına) göre değişiklik gösterir. Yağış miktarı az olursa intersepsiyon artmaktadır. Yağışların miktarı arttıkça gövdeden akış ve ağaçların tepelerine damlayan yağış da artar. Böylece intersepsiyon miktarı düşer. Bir sahada bitkilerin yağışlardan elde edebileceği miktar, buharlaşmaya, terlemeye, don olaylarına, yağışların karakterine ve araziyi teşkil eden taşların tabiatına (geçirimlilik ve gözeneklik) bağlıdır.

Işık’ta bitkilerin yaşayabilmesi için gerekli elemanlardandır. Işık bitkilerin en önemli fonksiyonlarından biri olan fotozentez için gerekli bir faktördür. Bilindiği gibi yeşil bitkiler havadan aldıkları CO₂ ile kökler yardımıyla topraktan aldıkları suyu, ışık ve yapraklardaki klorofil yardımıyla birleştirerek karbonhidratları meydana getirirler. Bu olaya fotosentez veya asimilasyon denir. Fotosentez ışık şiddetiyle orantılı olarak artar (Bir sahanın aldığı ışık şiddeti arazinin eğim derecesine ve bakısına göre değişir. Çok eğimli ve güneye bakan yamaçlarda güneşlenme düz yerlere oranla hem daha şiddetli hem de daha uzun sürelidir. Bunun nedeni güneş ışınlarının eğimli araziye daha dik olarak gelmesidir). Ancak ışık şiddetinin artmasıyla fotosentezinde buna bağlı olarak artması belirli bir ışık şiddetine kadar devam eder. Bu belirli ışık şiddetinden sonra fotosentez sabit kalır. Bu sınır, bitki türlerine, yani ışık ve gölge bitkilerine göre değişir. Bir bitkinin en yüksek derecede gelişim yapabilmesini sağlayan ışık miktarına “ışık optimumu” veya “optimum ışık şiddeti “ denir. Işık şiddetinin azalması sonucunda fotosentez miktarı da azalır ve buna bağlı olarak organik madde üretiminde de azalma olur. Işık azalmaya devam ettiği takdirde, solunum devam ettiği için, ancak solunumla kaybedilen maddeyi karşılayacak kadar fotosentez yapılabilir. Ancak solunumla kaybedilen maddeyi karşılayabilecek kadar fotosenteze imkan sağlayan ışık miktarına “ışık kompensasyon noktası” denir. Bitki ancak bu kompensasyon noktası üzerinde büyür ve gelişir. Bu ışık şiddeti altında da fotosentez devam edebilir. Fakat bu durumda bitki yedek besin tüketir ve sonuçta ölür. Işık kompensasyon noktası bitki türlerine göre değiştiği gibi, havanın CO₂ miktarına, toprak nemi ve besin miktarına göre de değişir.

Bilindiği gibi bir yerin aldığı ışık coğrafi enleme, mevsimlere, yer şekillerine ve kara ile denizlerin durumuna göre değişiklik gösterir. Coğrafi enlemin ışık üzerine etkisi, günün uzunluğu şeklinde kendini gösterir. Gün uzunluğu ekvatordan uzaklaştıkça artar. Işık alma bakımından kürenin en elverişli bölgeleri kutup bölgeleridir. Bu bölgelerde düşük sıcaklıkların olumsuz etkisini güneşlenme süresinin fazlalığı giderir. Yeryüzünün ışık alma bakımından en elverişli diğer bir yeri çöllerdir. Ancak, bu sahalarda yağış olmadığı için bitki yaşamı engellenir.

Rüzgârın bitki örtüsü açısından en önemli etkisi, kuru havayı getirdiği takdirde evapotranspirasyonu artırarak, bitki örtüsünün kuru bir görünüm kazanmasına, nemli havayı getirdiği takdirde ise terlemenin azalmasına ve bitki örtüsünün sık ve çeşitli bir görünüm kazanmasına neden olmasıdır. Rüzgâr, aynı zamanda orman havasında nem ve CO₂ bakımından denge sağlar. Ormanın tepe çatısında CO₂ bakımından azalmış olan havanın yerine CO₂ bakımından zengin bir hava getirerek fotosentez bakımından uygun bir ortam oluşmasına imkan verir. Rüzgârın bitkiler için önemli bir diğer etkisi, çiçek tozlarını ve tohumlarını başka sahalara taşımak suretiyle bitki yayılışını sağlamasıdır. Bazı araştırıcılara göre Picea, Pinus sylvestris, Larix, Acer pseudoplatanus gibi bitkilerin tohum ve meyveleri 10-25 km. uzaklığa taşınabilmektedir. Yine bitki göçlerinde de rüzgârların büyük payı vardır. Rüzgar özellikleirndeki bozulmalar bütün bu faaliyetleri etkilemektedir.

Bitkilerin üzerinde yaşadıkları toprakların zarar görmesi, erozyona maruzk kalması da bitkileri olumsuz olarak etkilemektedir. Ağaçların toprak derinlik istekleri birbirinden farklıdır. Huş Akasya, titrek kavak gibi ağaçlar daha çok sığ toprakları, meşe, karaağaç, dişbudak, Akçaağaç, ıhlamur, karaçam gibi ağaçlar derin toprakları tercih ederler. Kayın, kızılağaç, gürgen gibi ağaçlar ise orta derecede derin topraklarda yetişebilirler.

4.10. Hayvanlar Coğrafyası ve Potansiyel Riskler

Zoocoğrafya, yeryüzündeki canlıların coğrafik dağılımını ve ilişkilerini konu almakla birlikte bunu geçmişten başlatıp gelişim süreci içinde coğrafik hareket ve değişimlerle bağdaştırarak bugüne taşımaya çalışan bir bilimdir. Hayvanların dağılımlarını inceleyen Zoocoğrafyacılar yeryüzünü altı büyük bölgeye ayırırlar. Bu bölgeler genellikle hayvanların kitlesel olarak yayılmasını sınırlayan fiziksel engellere göre belirlenmiştir. Bundan ötürü her bölgenin az ya da çok kendine özgü tipik hayvanları vardır. Bunlar;

• Palearktik bölge,

  • Afrika’da Sahra Çölü’nün güneyindeki bölgeler,
  • Oryantal bölge,
  • Avustralyen bölge,
  • Nearktik bölge,
  • Neotropikal bölge’dir.

Memelilerin dağılımı yaşadıkları ortama göre de gruplanabilir. Tundra ve buzların bulunduğu Kuzey Kutup Bölgesi’nde kutup ayıları, kutup tilkileri, lemmingler, misk öküzleri ve rengeyikleri yaşar. Yeryüzünün kuzeyini çevreleyen karışık iğne yapraklı ağaçlardan oluşan orman kuşağı ise sansar, volverin ve sığın gibi memelileri barındırır.

Ekolojik hayvan coğrafyası cansız etmenler, sıcaklık, nem, ışık, rüzgar ve su akımıyla taşınma, oksijen, diğer elementler, canlı elementler, besin, tür toplulukları, biyocoğrafik bölgeler ve hayvanları, silvea, tundra, bozkırlar, çöller, denizler, tarihi hayvan coğrafyası, faunistik ve jeolojik durum, hayvanlarda yayılış şekilleri, karaların zoocoğrafik bölgeleri, yeraltısuyu, geçit bölgeleri ve karasal sınırlar, denizlerin hayvan coğrafyası, kıyı bölgesi, Pelajik bölge, Abisal bölge, hayvan göçleri, hayvan ve insan arasındaki ilişkilere bağlı olarak şekillenir ve bu sistemlerden etkilenir. Bitkilerin büyük çoğunluğu tozlaşma için böceklere gereksinim duymaktadır. Böcekler, bitkilerin tozlaşmasını sağlayarak bitki yaşamının devamlılığı ve çeşitliliğine imkân vermekte ve ekosistemin devamlılığını sağlamaktadır. Yine böceklerin önemli bir kısmı, organik maddelerin ayrışmasını ve tekrar toprağa kazandırılmasını sağlamakta adeta doğada birer gönüllü temizlik işçisi gibi çalışmaktadır. Bazı türler de kuşlar, balıklar, sürüngenler gibi hayvanların gıda kaynağı durumundadır. Tüm bu yönleriyle, yeryüzündeki yaşamın böceklere bağlı olduğunu söylemek fazla abartılı olmaz.

4.11. Türkiye’de Endemik ve Nesli Tehlike Altında Olan Türler

Türkiye, endemik bitkiler açısından bulunduğu coğrafik kuşak itibariyle dünyanın en zengin ülkelerinden biridir. Tohumsuz bitki gruplarına ait türler bütün dünyada olduğu gibi geniş yayılışlı oldukları için endemizm oranıda düşüktür. Ayrıca ülkemizde tohumsuz bitki grupları ile ilgili yapılan çalışmalar da henüz istenen düzeyde değildir. Tohumsuz bitkiler içerisinde en iyi bilinen bitki grubu Eğreltiler (Pteridophytes)’dir. Türkiye’den tespit edilen tür ve türaltı seviyedeki eğrelti sayısı 101 olup bunlardan sadece 3’ü endemiktir. Endemizm oranı yüksekolan dağların başlıcaları Amanos Dağları, Sandras Dağı, Bey Dağları, Bolkar ve Aladağlar, Uludağ, Kazdağı, Munzur Dağları gibi dağlardır. Bunlarsın dışında endemizm oranı yüksek yöreler arasında Orta Toroslar (Ermenek, Gülnar, Mut, Anamur), Antitoroslar (Maraş, Adana, Niğde), Sivas ve Çankırı çevresindeki jipsli alanlar, Tuz Gölü çevresi, Rize ve Artvin çevresindeki yüksek dağlar, Van-Bitlis-Hakkâri illerini kapsayan bölge sayılabilir.

Endemik tohumlu bitki türleri açısından en zengin familya Papatyagiller (Compositae) olup endemik tür sayısı 435 kadardır. Bu familya aynı zamanda Türkiye’de en çok tür içeren familyadır. İkinci sırayı 400 civarında endemik tür ile Baklagiller (Leguminosae) familyası alır. Bu familyada içerdiği toplam tür sayısı açısından Türkiye’de ikinci sıradadır. Üçüncü sırayı yaklaşık 310 endemik türle Ballıbabagiller (Labiatae) familyası alır. Endemik tür sayısı bakımından en zengin cins yaklaşık 250 türle gevendir (Astragalus). Bu cinsi sırasıyla 175 türle sığırkuyruğu (Verbascum), 115 endemik türle peygamberçiçeği (Centaurea), 66 türle Hieracium takip etmektedir. Bununla birlikte tür sayısı az olmasına rağmen Türkiye’de yayılış gösteren tüm türleri endemik olan Ebenus (14 tür) ve Bolanthus (6tür) cinslerinin endemizm oranı %100’dür. Türkiye endemik türler açısından zengin olduğu gibi endemik cinsler açısından da zengin sayılır.

Bitki coğrafyası bölgeleri arasında İran Turan bölgesi en çok endemik tür barındırır. Bunu Akdeniz ve Avrupa-Sibirya bitki coğrafyası bölgeleri takip eder. Coğrafik bölgeler arasında ise 800 kadar tür ile en çok endemik tür Akdeniz bölgesinde bulunur, bunu 380 türle Doğu Anadolu, 280 türle İç Anadolu takip eder.

Türkiye floristik açıdan olduğu gibi faunistik açıdan da çok zengin ve ilginçtir. Türkiye’de yayılış gösteren 141 sürüngen ve amfibi türünden 16’sı endemik olup bunlardan 10’u tehdit altındadır. Kuşlardan Türkiye’ye endemik tür yoktur. Bununla birlikte memelilerden 5 tür, 32 alttür, sürüngenlerden 16 tür ve/veya alttür, tatlı su balıklarından ise 70 tür/alttür balık endemiktir. Endemik ve nesli tehlike altında olan sürüngen ve amfibi türlerinin bazıları şunlardır:

  • Kara Semenderi (Mertensiella Luschani),
  • Benekli Semender (Neurergus Crocatus Crocatus ve N. Strauchii Barani),
  • Küçük Taraklı Semender (Triturus Vulgaris Kosswiigi),
  • Bantlı Taraklı Semender (Triturus Vittatus Cilicensis),
  • Kırmızı Kurbağa (Bombina Bombina Arifiyensis),
  • Toros Kurbağası (Rana Holtzi),
  • Kaya Kertenkelesi (Lacerta Saxicola ),
  • Kayseri Kertenkelesi (Lacerta Cappadocica),
  • Toros Kertenkelesi (Lacerta Danfordi Anatolica),
  • Büyük Yeşil Kertenkele (Lacerta Trilineata),
  • Kafkas Yılanı (Elaphe Hohenackeri),
  • Küçük Engerek (Vipera Ursinii),
  • Şeritli Engerek (Vipera Pontica).

Tespit edilen 460 kuş türünden endemik tür olmamakla birlikte 17 tür tehdit altındadır. Tehdit altındaki kuş türlerinin bazıları şunlardır:

• Tepeli Pelikan (Pelecanus Crispus),

  • Ak Alınlı Büyük Kaz ( Anser Albifrons),
  • Sibirya Kazı ( Branta Ruficollis),
  • Ak Göz (Aythya Nyroca),
  • Dikkuyruk (Oxyura Leucocephala),
  • Büyük Bağırtkan Kartal (Aquila Clanga),
  • Şah Kartal (Aquila Heliaca),
  • Kızıl Kerkenez (Falco Naumanni), Bıldırcın Klavuzu (Crex Crex),
  • Büyük Toy (Otis Tarda),
  • İncegagalı Kervan Çulluğu (Numenius Tenuirostris)

Doğal populasyonu tükenmiş olan Kelaynak (Geronticuseremita) etkin koruma altındadır. Diğer kuş türlerinin büyük çoğunluğu da koruma gerektirentürler arasında yer almaktadır.

Türkiye’de doğal yayılış gösteren ceylan TM, alageyik (Cervus dama) ve yaban koyunu (Ovisorientalis) önemli türler arasında sayılabilir. Buna ilave olarak sırtlan (Hyena hyena) nadir görülen bir türdür. Ayrıca panter (Panthera pardus tulliana), hazar kaplanı (Panthera tigris virgata) ve aslanın (Panthera leo persica) Anadolu’da soyunun tükendiği bilinmektedir.

Deniz balıklarından endemik ve tehdit altında tür yoktur ancak tatlı sularda yayılış gösteren 236 türden 70’i endemik olup 4 tür kaybolmuştur. Tatlı sularda yayılış gösteren endemik ve tehdit altında olan bazı türler şunlardır:

  • Dişli Sazancık (Aphanius Asquamatus)
  • Gökçe Balığı (Alburnus Akili)
  • İnci Balığı (Alburnus Timarensis)
  • Bıyıklı Balık (Barbus Plebejus Kosswiigi)
  • Siraz (Capoeta Antalyensis)
  • Dere Kayası (Gobio Gobio İnsuyanus

• Tatlısu Kefali (Leuciscus Kurui)

  • Göl Alabalığı (Salmo Trutta Abanticus)

Omurgasız hayvan gruplarında endemizm oranı da çok yüksektir.

4.12. Biyosfer Afetlerinden Alınan Dersler ve Ödevler

Bitkiler havayı temizler, erozyonu önler, toprağa organik madde kazandırır, toprak yorgunluğunu giderir. Diğer canlılara barınma ve beslenme ortamı sağlayarak ekosisteme devamlılık kazandırır.

Bugün kültürü yapılan birçok meyve ve sebzenin ilk defa kültüre alındığı yer Türkiye’dir. Bu türlerin ülkemizde bulunan yabani akrabalarının paha biçilmez değeri vardır. Birçok bitki türü, tıp ve eczacılıkta eski çağlardan beri kullanılmaktadır. Son yüzyılda, biyokimya bilimindeki gelişmeler sonucu birçok bitkiden çeşitli bileşikler elde edilmiştir. Günümüzde 250.000 bitki türünden, ancak 5.000’inin eczacılık değeri yönünden incelendiği kaydedilmektedir. Doğadaki birçok bitki, bu yönüyle bile korunmayı hak etmektedir. Bu nedenlerle Sağlık ve Gıda sektörleri ile Biyosfer Rezervi etkileşimi ve yönetimi sağlanmalıdır. Hayatı tehdit eden unsurlar biyosfer zehirleri belirlenmeli bunlar doğal süreçlere göre yönetilmelidir. Bu konuda UNESCO’nun ilkeleri ve uygulamaları dikkate alınmalıdır.

Türkiye toplam nüfusunun yarısına yakın bir bölümü kırsal kesimde bulunmaktadır. Bu nüfusun büyük bir bölümünün gelir düzeyi düşük olup temel geçim kaynağı orman ve meralardır. Nüfus artışına bağlı olarak, gelecek yıllarda bu insanların doğal kaynaklara özellikle yakacak oduna olan gereksinimleri daha da artacaktır. Öngörülen Gen Koruma ve Yönetim Alanları’nın birçoğu yerleşim yerlerine yakın olabilecektir. Türkiye’de birçok yerde orman ile tarım alanları iç içe bulunmaktadır. Orman ve mera alanlarının azalması yönünde, yeni tarım alanları ya da turistik yapılaşma sürmektedir. Kentleşme ve turizmde gelişme nedeniyle turistik yapılaşmalar son yıllarda oldukça hızlanmıştır. Bu gelişmeler sonucu orman, mera ve tarım alanlarında üzerindeki baskı artmış olup bu yönde gelişmeler sürecektir. Bu tür gelişmelerin neden olacağı habitat kaybı ya da bozulmasıyla bitki gen kaynaklarında doğabilecek genetik erozyonu önlemek için, arazi varlığının sürdürülebilir kullanım kuralları geliştirilmeli ve buna özenle uyulmalıdır. Türkiye, biyolojik çeşitliliği koruma maksadıyla Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, Washington Sözleşmesi, Ramsar Sözleşmesi ve Bern Sözleşmesi gibi uluslararası sözleşmelere taraf olmuştur. Aynı gayeye yönelik olarak Türkiye ayrıca, Özellikle Afrika’da Ciddi Kuraklık ve/veya Çölleşmeye Maruz Ülkelerde Çölleşmeyle Mücadele İçin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi ve Avrupa Peyzaj Sözleşmesi’ne de taraf olmuştur. Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler, biyolojik çeşitliliğin korunmasına yönelik ulusal düzenlemelerin hazırlanmasındaöncü ve rehber bir rol üstlenmektedir. Biyolojik çeşitliliğin korunmasına yönelik iç hukuk düzenlemelerini, anayasal, yasal ve yönetmelikler düzeyindeki düzenlemeler olarak üç başlık altında incelemek mümkündür. 1982 Anayasası’nda biyolojik çeşitliliğin korunmasına yönelik doğrudan bir hüküm bulunmamakla birlikte, 63. maddedeki “Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır” şeklindeki düzenlemenin devlete biyolojik çeşitliliğin korunmasına yönelik de bir yükümlülük yüklediği söylenebilir. Bunun haricinde, Anayasa’nın 56. maddesinde çevrenin korunmasına ilişkin genel bir hüküm vardır. Burada, herkesin dengeli ve sağlıklı birçevre de yaşama hakkına sahip olduğu; çevreyi geliştirmenin, çevresağlığını korumanın ve çevre kirlenmesini önlemenin devletin ve vatandaşların ödevi olduğu ifade edilmiştir. Ormanların korunması ve geliştirilmesi ve orman köylüsünün korunması ile ilgili 169. ve 170.maddeler, çayır ve meraların korunmasına dair 45. madde, kıyılardan faydalanmaya ilişkin 43. madde, erozyonla mücadele hakkındaki 44.madde biyolojik çeşitliliğin korunması ile yakından alakalı anayasada yer alan diğer hükümlerdir. Biyolojik çeşitliliğin korunmasına ilişkin hükümlere anayasada dolaylı da olsa yer verilerek, gerek devlete gerekse de kişilere yönelik yükümlülüklerin öngörülmesi, biyolojik çeşitliliğin güvence altına alınması açısından büyük önem taşımaktadır. Bilhassa Anayasa’nın 63. maddesinin tüm devlet organlarına yönelmiş bir direktif içerdiği kabul edilirse, yasama organlarının biyolojik çeşitliliğin korunmasını sağlayacak yasal düzenlemeleri hazırlamakla, yürütme organlarının bu düzenlemelerin layıkıyla yürütülmesini sağlamakla, yargı organlarının ise verecekleri kararlarda biyolojik çeşitliliğin korunması gerekliliğini yeterince dikkate almakla mükellefolduğu sonucuna ulaşılacaktır.

Biyolojik çeşitliliğin korunmasına yönelik yasa düzeyindeki ulusal düzenlemelere göz atıldığında ise, birçok düzenleme ile karşılaşılacaktır. Çevrenin korunmasına dair özel bir düzenleme olan Çevre Kanunu bu düzenlemelerin en önemlilerindendir.

Biyolojik çeşitliliğin korunmasına dair hükümler içeren bir diğer düzenleme Milli Parklar Kanunu’dur.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 2 maddesi 1 fıkrasının Çevre ve Şehircilik Bakanlığının görevleri ve konumuzla ilgili ilgili hükümleri şunlardır:

o Yerleşmeye, çevreye ve yapılaşmaya dair imar, çevre, yapı ve yapım mevzuatını hazırlamak, uygulamaları izlemek ve denetlemek, Bakanlığın görev alanı ile ilgili mesleki hizmetlerin norm ve standartlarını hazırlamak, geliştirmek, uygulanmasını sağlamak ve ilgililerin kayıtlarını tutmak.

o Çevrenin korunması, iyileştirilmesi ile çevre kirliliğinin önlenmesine yönelik prensip ve politikalar tespit etmek, standart ve ölçütler geliştirmek, programlar hazırlamak; bu çerçevede eğitim, araştırma, projelendirme, eylem planları ve kirlilik haritalarını oluşturmak, bunların uygulama esaslarını tespit etmek ve izlemek, iklim değişikliği ile ilgili iş ve işlemleri yürütmek.

o Faaliyetleri sonucu alıcı ortamlara katı, sıvı ve gaz hâlde atık bırakarak kirlilik oluşturan veya oluşturması muhtemel her türlü tesis ve faaliyetin, çevresel etkilerini değerlendirmek; alıcı ortamlar ile ilgili ölçüm ve izleme çalışmalarını yapmak; bahse konu tesis ve faaliyetleri izlemek, izin vermek, denetlemek ve gürültünün kontrol edilmesini sağlamak.

  • Her tür ve ölçekteki fiziki planlara ve bunların uygulanmasına yönelik temel ilke, strateji ve standartları belirlemek ve bunların uygulanmasını sağlamak, Bakanlar Kurulunca yetkilendirilen alanlar ile merkezi idarenin yetkisi içindeki kamu yatırımları, mülkiyeti kamuya ait arsa ve araziler üzerinde yapılacak her türlü yapı, milli güvenliğe dair tesisler, askeri yasak bölgeler, genel sığınak alanları, özel güvenlik bölgeleri, enerji ve telekomünikasyon tesislerine ilişkin etütleri, harita, her tür ve ölçekte çevre düzeni, nazım ve uygulama imar planlarını, parselasyon planlarını ve değişikliklerini resen yapmak, yaptırmak, onaylamak ve başvuru tarihinden itibaren iki ay içinde yetkili idarelerce ruhsatlandırma yapılmaması hâlinde resen ruhsat ve yapı kullanma izni vermek.
  • Mekânsal strateji planlarını ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapmak suretiyle hazırlamak ve mahalli idarelerin plan kararlarının bu stratejilere uygunluğunu denetlemek.
  • Küresel iklim değişikliği ve bununla ilgili gerekli tedbirlerin alınması için plan ve politikaları belirlemek.
  • Bakanlığın görev alanına giren konularda uluslararası çalışmaların izlenmesi ve bunlara katkıda bulunulması maksadıyla ulusal düzeyde yapılan hazırlıkları ilgili kuruluşlarla işbirliği hâlinde yürütmek

Türkiye’nin zengin biyolojik çeşitliliğine yönelik tehditler ve korunması alanında yaşanan problemler özetle şunlardır:

Kırsal alanlarda, hızlı nüfus artışından kaynaklanan ekonomik baskı ve mevzuat boşlukları nedeniyle, tarım alanlarının parselizasyonda yaşanan sorunlar, çiftçilerin gelirlerinin düşmesine neden olmaktadır. Bu durum küçük çiftçileri, arazi kazanmak üzere orman açma, aşırı otlatma ile meraların tahribi ve bitkilerin aşırı toplanması gibi biyolojik çeşitliliği tahrip eden faaliyetlere yöneltmektedir. Diğer yandan bugün sürdürülebilir ormancılık politikalarına geçişle değişim gösteren ormancılık politikalarındaki sürdürülemez uygulamalar biyolojik çeşitliliği olumsuz etkileyen faktörlerdendir.

Step alanlarında; geleneksel ve sürdürülebilir olmayan tarım yöntemleri, verimli toprak elde etmek için meraların tahrip edilmesi biyolojik çeşitliliğe yönelik en büyük tehditler arasındadır. Anız yakma topraktaki mikro organizmaları yok etmekte, birçok küçük hayvanın ve böceklerin yok olmasına neden olarak toprak yapısını verimliliğini yok etmektedir.

Aşırı balıkçılık, yaban hayvanları ve kuşların toplanması ve avcılık, kontrolsüz tıbbi bitki ve otların/soğanların toplanması/sökülmesi süreçlerindeki yetersiz kontrol ve takipsizlik birçok türün yaşamını sürdürmesini engelleyen en büyük tehditlerdir. Türkiye’de önemli miktarlarda hayvan ve bitki türü toplanarak ihraç edilmektedir.

Turizm sektörüne 1980’lerden itibaren verilen teşvikler, büyük kitle turizmi yatırımlarının inşaasında patlama yaratarak bütün kıyı habitatları (denizkaplumbağaları üreme alanları, Akdeniz foku yaşam alanları gibi), kumullar, lagünler, kıyı ormanları ve verimli tarım alanlarının geri dönüşümsüz olarak tahrip olmasına neden olmuştur. Türkiye’de çevre koruma programlarında uzman ve teknik eleman azlığı diğer önemli sorunlardan biridir. Hükümet değişikliklerinde yaşanan/yaşanabilen eleman değişiklikleri, personel tayinleri biyolojik çeşitliliği koruma konusunun gerektirdiği deneyim faktörünü etkilemektedir.

Türkiye, yüksek endemizm gösteren 10.000 civarında bitki ve bunun birkaç katı kadar hayvan tür çeşitliliği ile dünya ölçeğinde yapılmış birçok çalışmada öncelikli bir coğrafyada kabul edilmiştir. Türkiye’de biyoçeşitliliğin korunması çalışmalarında hangi türlere öncelik verileceği konusu önemlidir. Ne çeşit habitatlarda ve hangi coğrafyalarda nasıl dağılım gösteriyorlar? Nüfusları artıyor mu, azalıyor mu? Türleri tehdit eden faktörler nelerdir? Bu soruların cevapları, farkı canlı grupları için Kırmızı Listeler’in hazırlanmasına ve türlerin korunma önceliklerinin belirlenmesine olanak sağlamaktadır.

Ekolojik dengeler ve olaylar, iyi veya kötü anlamda olabilirler. Önemli olan doğanın kendini yenileyecek şekilde kalması, tamamen ortadan kalkmamasıdır. Örnekle izah edersek kuru ve çorak bir alanın orman hâline getirilmesi ile bir ormanın yanarak kuru ve çorak hâle gelmesi, biyoçeşitlilik açısından aynı derecede felakete yol açabilir. Bu noktada önemli olan husus, biyolojik çeşitliliğin korunabilmesidir. Günümüzde çevresel değerlerin ve doğal kaynakların korunarak gelecek nesillere aktarma bilinci kazandırılmaya çalışılmaktadır. Bu da en iyi sürdürülebilirlik kavramı ile açıklanabilmektedir. Doğal alanların, sahip oldukları biyolojik çeşitlilik, doğal, kültürel, tarihi ve peyzaj kaynak değerlerin sadece bugün için değil, aynı zamanda gelecek nesillerin de bu değerlerden yararlanabilmeleri amacıyla korunmaları gerekmektedir. Bu kapsamda, taşıdıkları kaynak değerlerinden dolayı önemli görülen tabiat alanları, ulusal yasalar ve uluslararası sözleşmelerle koruma altına alınmaktadırlar. Yapılan araştırmalar ve deneyimler, bir alanın korunan alan ilân edilip etrafının çevrilmesinin etkin bir koruma için yeterli olmadığını göstermektedir.

Yurdumuzdaki önemli doğal alanlar 18 farklı koruma statüsüyle korunmaktadır. Hatta bazen tek bir alana birkaç koruma statüsü verilmektedir. Bu koruma statülerinin bir kısmı ulusal mevzuata göre ilan edilirken, bir kısmı da uluslararası sözleşmelere dayanarak oluşturulmuştur. Ancak tüm bu statüleri uygulayabilmek için kısıtlı imkânlar bulunmaktadır ve bu nedenle alanlar etkili bir şekilde yönetilememektedir. 2873 sayılı, 9 Ağustos 1983 tarihli Milli Parklar Kanunu ile Türkiye’nin % 1,07’lik bir alanına karşılık gelen toplam 839.663 hektar doğal alanı korunmaktadır. Bu kanun kapsamında milli park, tabiatı koruma alanı, tabiat anıtı ve tabiat parkı gibi koruma statüleri tasnif edilmiştir.

Bölüm Soruları

1) Biyosferle ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?

  1. a) Biyosfer dünya üzerinde tüm canlıları kapsayan bölümdür
  2. b) Biyosfer bir gezegenin dış kabuğunun hava, toprak içeren içinde yaşam bulunan biotik dönüşümler ve çevirimler gerçekleşen bölümdür.
  3. c) Biyosfer yaşayan tüm canlı türlerini ve ilişkilerini canlıların Litosfer, Hidrosfer ve Atmosfer ile etkileşimi inceleyen evrensel ekolojik sistemdir.
  4. d) Biyosfer tüm dünyada sadece bitkilerin yaşam alanını ifade eder
  5. e) Biyosfer tek hücreli yaşam formlarından kompleks organizmalara kadar tüm canlılar alemini kapsar.

2) Aşağıdakilerden hangisi biyo çeşitliliği tehdit eden unsurlardan biri değildir?

  1. a) Ormanları tahrip etmek
  2. b) Tarım alanlarına sanayi tesisleri kurmak
  3. c) Fosil yakıtlarının kullanımının artması
  4. d) Barajların çevresini ağaçlandırmak
  5. e) Tarım alanlarına aşırı gübre ve ilaç kullanmak

3) Aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?

  1. a) Ekoloji canlıların birbirleri ve çevreleriyle ilişkilerini inceler.
  2. b) Ekosistem canlı ve cansız çevrenin tamamıdır.
  3. c) Ekolojik denge ekolojinin oluşturduğu faktörlerin döngüsüdür.
  4. d) Ekolojik dengenin bozulması çevremiz ile canlılar için olumsuz sonuçlara neden olabilir.
  5. e) Ekosistemin bozulması var olan ekolojik dengeyi etkilemez, yıkımlara neden olmaz.

4) Biyosferle ilgili aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?

  1. a) Biyosfer dünya üzerinde yer alan tüm canlıları kapsayan ortamlardır
  2. b) Yeryüzünde canlı yaratıkların tümü Biyosfer denilen ortamı teşkil eder
  3. c) Belirli bir ortamda yaşayan canlıların tümünün barındığı ortama biyoçeşitlilik denir
  4. d) Biyosfer Atmosferin 10.000 metreye kadar olan kısmını da kapsar
  5. e) Ekolojik denge ekolojinin oluşturduğu faktörlerin döngüsüdür

5) Aşağıdakilerden hangisi Türkiye’de biyoçeşitliliğin fazla olmasının nedenlerinden biri değildir?

  1. a) Çeşitli iklim tiplerinin görülmesi
  2. b) Yüzölçümünün büyük olması
  3. c) Orta kuşakta yer alması
  4. d) Yer şekillerinin çeşitli olması
  5. e) Akdeniz’in kuzeyinde yer alması

6) Günümüzde bitkilerden aşağıdaki alanlardan hangisinde yararlanılmamaktadır?

  1. a) Tıp ve eczacılıkta
  2. b) Tarımsal faaliyetlerde
  3. c) Peyzaj düzenlemede
  4. d) Biyokimya biliminde
  5. e) Doğalgaz üretiminde

7) Aşağıdakilerden hangisi ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerden biri değildir?

  1. a) Biyosferi Araştırma, Tanıma, Tanıtma ve Koruma Sözleşmesi
  2. b) Korunması Gerekli Alanlar Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi
  3. c) Avrupa Birliği Kuşları Koruma Yönetmeliği
  4. d) Avrupa Birliği Habitatları ve Türleri Koruma Yönetmeliği
  5. e) Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme

8) Aşağıdakilerden hangisi ülkemizde biyosfer yönetimini şekillendiren yasal mevzuatlardan değildir?

  1. a) Ekosistem yönetimi Kara Avcılığı Kanunu
  2. b) Orman Kanunu
  3. c) Su Ürünleri Kanunu
  4. d) Kültürel ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu
  5. e) Biyosferi Koruma İçin Vicdani Usul ve Esaslar Kanunu

9) 2873 sayılı, 9 Ağustos 1983 tarihli Milli Parklar Kanunu ile Türkiye’nin % 1,07’lik bir alanına karşılık gelen toplam 839.663 hektar doğal alanı korunmaktadır. Aşağıdakilerden hangisi bu kanun kapsamında belirlenen koruma statülerinden biri değildir?

  1. a) Milli park
  2. b) Tabiatı koruma alanı
  3. c) Tabiat anıtı
  4. d) Tabiat parkı
  5. e) Kültürel miras müzesi

10) Aşağıdaklerden hangisi biyosfer afetlerinden değildir?

  1. a) Savan biyomlarında turizm aktiviteleri için erişilebilirliğin arttırılması
  2. b) Deniz ve okyanuslarda trollerle aşırı ve zamansız avcılık
  3. c) Küresel ısınma ile deniz seviyesinin yükselerek kıyı ekosistemlerini tuzlu suların altında bırakması
  4. d) Yağışlı bölgelerde orman altı formasyonunun artış göstermesi
  5. e) Biyoçeşitliliğin ve biyosfer erzervinin azalışı

Cevaplar

1) d, 2) d, 3) e, 4) c, 5) e, 6) e, 7) a, 8) e, 9) e, 10) d

 

  1.     BEŞERÎ AFETLER

             5.1. İnsanın Afetler Üzerindeki Etkileri

    Gelişmekte olan ülkelerde gelişmiş ülkelere göre daha fazla nüfus artış hızına ve bilgi seviyesine bağlı olarak doğal kaynakların ve çevrenin tahribi daha yüksek düzeyde gerçekleşmektedir. Bilim ve teknolojideki gelişmelere bağlı olarak insanoğlu, yaşadığı çevreyi kendi amacı doğrultusunda her geçen gün daha hızlı bir şekilde değiştirmeye başlamıştır. İnsanoğlunun Yer Sistemleri üzerindeki etkisi yeryüzünün bazı kesimlerinde özellikle gelişmiş ülkelerde daha hızlı olmaktadır. Bu etkiler doğrudan olabildiği gibi iklim gibi faktörleri etkileyerek dolaylı olarak da olabilmektedir. İnsanoğlunun yürütmekte olduğu faaliyetlerin bir kısmı doğal süreçler gibi onlarla birlikte yeryüzünü işleyen bir süreç iken, bir kısmı da zaman zaman doğal süreçlerin aleyhine gelişmektedir.

    Bilindiği gibi insanın uğraşısı en çok yeryüzünde olur. Doğal olarak çoğunlukla yerkabuğunun yüzeyi değişime uğrar. İnsanın etkisiyle yeni yöre ve yer şekilleri oluşur. Maden işletmelerinde, sanayi kuruluşlarında, baraj inşasında, yerleşim yerlerinin kuruluşlarında, yol yapımlarında yeni yer şekilleri tesis edilmiş olur. İnsan, yer şekillerini tahrip ve tesfiye ederek veya faaliyetlerinin sonucu ortaya çıkan enkazı belirli yerlerde depolayarak, zemin örtüsü, özellikle de bitki örtüsü üzerinde değişiklikler (orman örtüsünün tahribi veya yeniden tesisi gibi) yaparak etki yapmaktadır.

     Nemli flüvyal morfojenetik bir bölgenin jeomorfolojik gelişimi üzerinde akarsular büyük rol oynamaktadır. Ancak insanlar bu akarsu sistemleri üzerinde değişiklikler meydana getirerek jeomorfolojik gelişimde kesintilere ve değişikliklere yol açabilmektedir. Örneğin, akarsu sistemleri üzerinde barajlar yaparak bunu gerçekleştirebilirler. Yaklaşık 5000 yıl önce ilk baraj Mısır’da inşa edilmiştir. Ancak 1945 ve 1971 yılları arasında baraj yapımı hız kazanmıştır. Artık her yıl dünyada yaklaşık 700 baraj akarsular üzerinde kurulmaktadır. Özellikle Brezilya, Arjantin, Kanada, Hindistan, Japonya, Türkiye, İspanya ve Çin baraj yapımında çok ilerleme kaydetmişlerdir. Böylece yeryüzüne düşen yağışın yaklaşık % 20’si kontrol altına alınmıştır.

      Şehir alanlarının her geçen gün genişlemesiyle yer altı sularına sızma yoluyla daha az su ulaşırken, hızlı nüfus artışıyla birlikte yer altı sularının kullanımı artmaktadır. Böylece her geçen gün yer altı sularındaki su miktarı azalmaktadır. İnsanların bitki örtüsünü tahrip ederek ortadan kaldırması sonucu aşındırma faaliyetleri hız kazanmakta, böylece yer şekilleri diğer koşullarda elverişli ise hızla ortadan kaldırılmakta ve yeni yer şekilleri oluşmaktadır. Ayrıca bu durum, kütle hareketleri, erozyon ve taşkın gibi sorunlar üzerinde de etkili olmaktadır. Ayrıca aşındırma etmen ve süreçlerini belirleyen faktörlerden biri olan iklim üzerinde de insanların etkisi olmuştur.

      Günümüzde yoğun kentleşme, sanayileşme ve teknolojik gelişmelere paralel olarak Yer Sistemlerini ilgilendiren problemler gittikçe artmaktadır. Yer Sistemleri ile insan arasındaki araştırmalar 1900’lü yılların ortalarından sonra hızla gelişmiş ve buralardaki araştırmalar en başta gelen aktiviteler olmuştur.

      Günümüz koşullarının gereği olarak, İnsan ve Yer Sistem’lerinin diğer öğeleri kendi içinde ve birbirileri arasında uyumlu olma zorunluluğu taşımaktadır.ilk aşamada öngörülebilecek, tedbir alınabilecek deprem, kütle hareketleri, erozyon ve taşkın vb. gibi sorunlardır. Bu bakımdan sorunları ve bunların mekânsal dağılımlarını belirleme çalışmalarına ağırlık verilmelidir. Bu yapılmadığı taktirde, ormanlar, tarım toprakları, rekreasyon alanları yok olmaktadır   .

  Doğal kaynakların verimli kullanılabilmesi, tüm özelliklerin ortaya konulmasına ve amaca yönelik rasyonel tespitlerin yapılmasına bağlıdır. Bu kriterlerin dikkate alınmadığı arazi kullanım planlarında geri dönüşü olamayan tahribatlar kaçınılmazdır. Can kayıplarının, yaralanmaların ve zararların nedeni olabilecek heyelanlar, depremler, çökmeler vb afetlerden korunmak için plan haritalarında gösterilmelidir. Baraj, tünel, yol ve havaalanı yapımında yeni yerleşim yerlerinin belirlenmesinde, güç santrallerinin ve sanayi tesislerinin yer seçiminde, taşımacılık ve iletişim sistemlerinin yer seçiminde, güzergâhlarının belirlenmesinde bunlara ihtiyaç vardır. Haritadaki bilgiler, bölgede veya şehirde köprü, baraj, sanayi tesisleri, fabrikalar ve yerleşim yerinin belirlenmesinde şehir planlamacılarına yardımcı olacaktır.

    Kurulacak yerleşim yerinin önemli ana kentlere olan uzaklığı, su temini özellikleri sahanın morfolojik yapısı itibari ile doğal felaketlere karşı güvenceli olması  Jeomorfolojik yapıları itibariyle, taşkınlar ve kütle hareketleriyle karşılaşmayacak sahalar olmalıdır. Morfolojik yapıya uygun olmayan bir çok yerleşim birimi aşırı yağıştan sonra birçok taşkın ve kütle hareketleri tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır.

      Bu doğrultuda Yer Sistemleri ile yan bilim dalları arasında sıkı bir ilişki de meydana gelmiştir. Örneğin günümüzde multi-disipliner veriler içermeyen jeolojik haritalar enderdir. Maden yataklarının, altın, elmas, uranyum, doğalgaz yataklarının aranmasında bunların rolü son derece büyüktür. Plaserlerin jeolojisinde, kömür yataklarının, boksitlerin ve killerin depolanmaları oldukça karmaşık olan gevşek yapı malzemelerinin aranmasında da bu bilgiler kullanılmaktadır. Akarsu yatakları ve kıyı boylarında gelişmiş olan doğalgaz ve petrol yataklarının tespitinde ayrıntılı analizler gerekmektedir. Petrol araştırmalarında, elde edilen bulgular aynı zamanda, rölyefte görülen genç tektonik hareketlerinin izlerini ve yerkabuğunun derinliğini yansıtır.

      Zemin örtüsü dış etmen ve süreçlerin yer şekilleri üzerinde olan etkilerini ve bu etkilerin derecesini belirleyen önemli faktördür. Örneğin, zemin örtüsü unsurlarından olan bitki toplulukları, yağmur damlalarının doğrudan toprağa düşerek toprak tanelerine çarpmasına ve bunların taşınmasına imkân vermediği gibi, doğrudan Güneş radyasyonuna maruz kalmasına da engel olurlar. Rüzgârların  deflasyon etkisine de bitki toplulukları engel olur ve en aza indirilir. Ayrıca erozyon, kütle hareketleri, taşkın ve seyelan gibi süreçlerin etkinlik dereceleri de zemin örtüsü özelliklerinden etkilenmektedir. Ancak zemin örtüsü doğal olarak veya insanın etkisiyle değişime uğrayabilmektedir. Dolayısıyla bu değişim farklı etmen ve süreçlerin hızı üzerinde değişiklikler meydana getirebilmektedir. Değişimin hızı ve büyüklüğü ile plansız nüfus toplanma sahalarının artışı, şehirleşme ve degradasyon arasında bir paralellik olduğu söylenebilir. Hızlı nüfus artışı ve buna bağlı olarak artan insan faaliyetleri neticesinde tarım, orman, yeşil alan gibi zemin örtüsü sınıflarının yerini yerleşim alanları, ulaşım ağları ve açık alanlar almıştır. Bu gibi zemin örtüsü değişimi erozyon ve kütle hareketleri gibi bazı sorunları beraberinde getirmektedir. Ayrıca biyocoğrafya (hayvan ve bitki türleri) üzerinde biyolojik çeşitlilik bakımından değişim meydana getirmektedir.

     Litosferi teşkil eden kayaçlar, insanoğlu için kültürel ve teknolojik anlamda büyük bir etkiye sahiptir. İnsanlar tarafından kullanılan kayaçlar, insanlar için teknolojinin temel ögelerinden biridir. Taşların madenlerden çıkartılarak çeşitli amaçlar için kullanılması, en eski teknolojik ilerlemelerden biridir. Ancak bu süreç çeşitli yerlerde farklı madenlerin ve taşların bulunması nedeniyle farklı zamanlarda ilerleme göstermiştir. Tarih öncesi devirler arasında Taş çağı, Bronz çağı ve Demir çağı gibi çağlar yer almaktadır.

              5.2. Sürdürülebilir Çevre ve Kalkınma

     Sürdürülebilirlik daimi olma yeteneği olarak adlandırılabilir. Örneğin Ekoloji bilimindeki anlamı biyolojik sistemlerin çeşitliliğinin ve üretkenliğinin devamlılığının sağlanmasıdır. Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun 1987 yılı tanımına göre “İnsanlık, gelecek kuşakların gereksinimlerine cevap verme yeteneğini tehlikeye atmadan, günlük ihtiyaçlarını temin ederek, kalkınmayı sürdürülebilir kılma yeteneğine sahip olması” olarak ifade edilmektedir. Dolayısıyla Sürdürülebilir Kalkınma, ekonomik büyüme ve refah seviyesini yükseltme çabalarını, çevreyi ve yeryüzündeki tüm insanların yaşam kalitesini koruyarak gerçekleştirme yöntemidir.

    Yenilenemeyen enerji kaynakları yerine, yenilenebilir enerji kaynaklarının verimli kullanımı ve doğaya karşı sorumlu davranılması çevresel sürdürülebilirliğin gereksinmelerini oluşturmaktadır. Çevreye duyarlı bir yaklaşımla yaşamanın sonucunda sağlıklı toplumlar oluşur. Sağlıklı toplumların ekonomik refah içinde yaşantısı sosyal sürdürülebilirlik olarak adlandırılmaktadır. Sürdürülebilirlik için öncelikli alanlar olarak, sürdürülebilir kalkınma, su yönetişimi, enerji, toprak yönetimi, biyolojik çeşitlilik, kimyasallar, iklim değişikliği gelmektedir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Yol Haritası’nın bir parçası olarak 2000 yılında onaylanan, BM’nin genel misyon ve hedefleri çerçevesinde uygulanacak olan Binyıl Kalkınma Hedefleri, çevrenin korunması ve doğal kaynakların akılcı kullanımı üzerinde önemle durur. Binyıl Kalkınma Hedefleri, tüm UNDP etkinliklerinin odak noktasını oluşturur. Buna göre, “enerji ve çevre” UNDP’nin beş ana çalışma alanından biridir. Sekiz alanda izlenen Binyıl Kalkınma Hedefleri’nden biri olan “Çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması” hedefine, sürdürülebilir kalkınma ilkelerini ülke politikalarına ve programlarına stratejik olarak entegre ederek ve çevresel kaynakların kaybını durdurarak ulaşılacak. Bu kalkınma hedefi aynı zamanda, 2010 yılına kadar biyolojik çeşitlilik kaybını fark edilebilir bir oranda azaltmayı, temiz içme suyuna erişimi olmayan insanların oranını 2015 yılına kadar yarıya indirmeyi ve 2020 yılına kadar en az 100 milyon yoksul gecekonduda yaşayan insanının hayatlarında önemli bir ilerleme kaydetmiş olmayı amaçlamaktadır. Binyıl Kalkınma Hedefleri’nin yedincisi olan “Çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması” diğer hedefleri ‘ne ulaşılmasında kritik bir role sahiptir. Birçok yoksul ülkede, doğal kaynaklar temel geçim ve yaşam kaynaklarıdır. Doğal sermaye, düşük gelirli ülkelerin zenginliğinin % 26’sını oluşturmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde hastalıkların %20’si çevresel risklerle ilişkilidir. Özellikle yoksul kadınlar, hane içi hava kirliliğinin sebep olduğu solunum yetmezliğine karşı daha savunmasızdır. Akut solunum yetmezliği, çocuk ölümlerinin başlıca sebebidir.

    Doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı bu bakımdan yoksulluğu, hastalıkları ve çocuk ölümlerini azaltmaya katkıda bulunacak ve anne sağlığını iyileştirerek cinsiyet eşitliğini ve evrensel öğretimi destekleyecektir.

                      5.3. Plansız ve Riskli Yapılaşmaya Bağlı Afetler

   Son yıllarda, dünyanın değişik bölgelerinde olduğu gibi ülkemizde de akarsuların ve buna bağlı olarak göllerin ve denizlerin kirlenmesi, fiziksel müdahalelere maruz kalması önemli çevre sorunlarının başında gelmektedir. Tabi ki burada sorunun başlangıç noktası; akarsuların bir atık su kanalı hâline getirilmesi ve amacı dışında kullanılmasıdır. Buna birde akarsu yataklarının veya eskiden kurutulmuş göl yataklarında izinli veya kaçak yapılaşma şeklinde yerleşimin olması, meydana gelen aşırı yağışlar neticesinde su taşkınlarıyla dere ve göl yatakları çevresinde kurulan yaşam alanlarında can ve mal kaybına yol açtığı da görülmüştür. Kurutulan Amik Göl aynası üzerine kurulan Hatay Havalimanının yağışlarda su baskınına maruz kalarak kullanım dışı kalması en açık ve sıklıkla yaşanan çevre sorunlarına verilecek güzel örneklerden birisidir.

                      5.4. Riskli İşletmeciliğe Bağlı Maden Sahalarında Sorunlar

    2014 Soma Maden faciasından sonra ülkemizde maden işletmeciliğinde modern teknolojinin kullanılmaması ve çalışan işçilerin güvenliklerinin sağlanmaması, gerekli denetim ve izlemenin yapılmaması gibi çok farklı noktalardan kapsamlı tartışmalar yapılmıştır. Riskli maden alanlarının varlığı nedeniyle madencilik sektöründe yüksek koruma ve gerekli önlemler şarttır, zaruridir.

                      5.5.Göç ve Kentlileşememe Sorunları

     Çok çeşitli, çok nedenli ve çok sonuçlu olan göç hareketleri insanlık tarihi kadar eski olan kalıcı yer değişiklikleridir. Göçler göç etme nedenlerine göre zorunlu ve gönüllü göç, göç edenlerin özelliklerine göre emek ve beyin göçü, son olarak da göç hareketinin yurt içi ve yurt dışına yönelik olmasına yönelik olarak dış göç ve iç göç olarak tasnif edilebilir. Günümüzde en fazla konuşulan, üzerinde tartışılan konulardan birisi de iç göç olgusudur. Türkiye gibi sanayileşmesini tam olarak sağlayamamış ülkelerin en önemli sorunlarının başında sanayileşme hamlesini sağlayacak yetişmiş insan gücü ihtiyacının giderilememesi gelmektedir. Göçler sonucunda, kentlerde çıkan konut, gecekondu sorunu, göçün hacmiyle orantılı olarak gerçekleştirilemeyen mahalli hizmetler, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan sorunları, iş imkânlarındaki gelişme ile oransız bir artış gösteren göçlere bağlı olarak ortaya çıkan eksik istihdam, gizli ve açık işsizlik sorunları, göçün olumsuz sonuçlarından belli başlıları olarak ortaya çıkmaktadır.

     Gecekondulaşma beraberinde bazı sorunlarda oluşturmaktadır. Bu sorunları; “Ekonomik ve kentleşmeyle ilgili sorunlar” ve “Sosyo-Kültürel Sorunlar” olmak üzere iki ana başlık altında toplanabilir. Sanayileşme ve kentleşmeye bağlı göç hareketlerinin kentlerde yoğunlaştırdığı nüfusun, iş edinme ve yaşam koşullarını iyileştirme olanaklarının daralması, kentsel yoksulluğun temel nedenlerindendir.

                    5.6.Yanlış Arazi Kullanımı

   Tarım arazilerinin, kentleşme, sanayi, turizm gibi tarım dışı amaçlarla kullanımı sonucu öncelikle tarım toprakları geri dönüşümü olmayacakbiçimde yok olma tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Türkiye’de tarım arazilerinin tarım dışı kullanımı devam ettiği sürece sınırlı miktardaki verimli tarım arazileri hızla azalacaktır. Tarım arazilerinin nüfusa bağlı olarak giderek azalması nedeniyle gelecekte yaşanması muhtemel açlık tehlikesi yine azalan tarım arazisi neticesinde biyolojik çeşitlilik üzerindeki olası olumsuz etkileri ve tarım arazisinin gereksiniminin çayır ve mera arazilerinden karşılanarak ekolojik dengenin bozulması gibi hususlar, tarım arazilerinin korunması ve etkin kullanımının sağlanmasının ne kadar gerekli ve önemli olduğunu gözler önüne sermektedir.

    Mülga Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre, Türkiye’de toplam tarım dışıamaçlı kullanılan arazi miktarı 2004 yılı sonu itibarıyla 1,7 milyon hektar olup, tarım dışı kullanılan I ve II’nci sınıf sulu tarım arazi miktarı ise 50 bin hektardır.

          5.7.Fosil Yakıt Tüketimi

   Fosil yakıtlar, yıllar önce ölmüş ve çürüyen canlılardan milyonlarca yılda oluşmuş, kömür, petrol ve doğalgaz gibi yakıtlardır. Kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtlar günümüzde en çok termik santrallerde elektrik enerjisi üretmek için kullanılmaktadır. Günlük hayatta kullandığımız benzin, mazot, LPG, plastik, naftalin, boya, teflon gibi maddeler petrol kaynaklıdır. Bu kaynaklar önemli gereksinimlerimizi sağlarken hava su ve toprak kirliliğine yol açmaktadır. Fosil yakıtlardaki karbon yanma tepkimeleri ile atmosferde CO2 ve CO bileşiklerinin birikmesine neden olur. Bu gazların havada çok fazla birikmesi sera etkisine ve küresel ısınmaya neden olması açısından oldukça tehlikelidir.

             5.8.Kimyasal Kullanımı

     Kimyasal değişim sonucu veya doğada saf veya bileşikleri hâlinde bulunan maddelerin genel ismi kimyasal madde olarak adlandırılmaktadır. Kimyasallara maruziyet açısından endüstriyel faaliyetlerde ve laboratuarda çalışanlar risk grubundadır.

     Depolamada iyi bir sınıflandırma; kolay alev alabilen veya çok kolay alev alabilen, korozif, toksik, oksitleyici, kriyojenik, patlayıcı maddeler ve sıkıştırılmış gazlar şeklinde yapılmalıdır. Aseton, Etil Eter, Sodyum, Hidrojen, Lityum çok kolay alev alabilen maddelerdir. Sülfürik Asit, Hidroklorik Asit, Nitrik Asit, Amonyum Hidroksit, Sodyum Hidroksit korozif (aşındırıcı) maddelerdir. Az miktarlarda solunduğunda, ağız yoluyla alındığında veya deri yoluyla emildiğinde insan 235 sağlığını akut veya kronik hasarlara veya ölüme neden olan toksik kimyasalların üzerinde LD50 gibi bir değer yazmaktadır. LD50,bir kimyasal maddenin deney hayvanlarının %50sinin ölümüne neden olduğu dozdur. Peroksitler, Hiperperoksitler, Peroksi Esterler oksitleyici maddelerdir. Azot, Hidrojen, Argon, Helyum, Oksijen sıkıştırlmış gazlardır. Asetilen, Asit, Hidrojen, Nitro Bileşikleri, Amonyak, Organik Peroksitler, Perkloratlar, Bromatlar Patlayıcı kimyasallardır.

                   5.9.Nükleer Atıklar

       Çekirdekler ve tanecikler arasındaki tepkimeleri inceleyen, kimya dalına Nükleer Kimya denir. Nükleer güç reaktörlerinin çalışmaları esnasında, reaktör soğutma sistemlerinin ve yakıt depolama havuzlarının temizlenmesinden, alet ve cihazların radyoaktif bulaşmalarının giderilmesinden, radyoaktif hâle gelen bazı metal parçalar ve filtre gibi malzemelerden, düşük ve orta aktivite seviyelerinde sıvı ve gaz radyoaktif atıklar oluşmaktadır. Bu tür atıkların kısa yarı ömürlü olanları yani aktiviteleri çabuk sonlananlar aktiviteleri azalıncaya kadar depolanır, uzun yarı ömürlü atıklar yani radyoaktivitesi uzun süre devam edenler ise aktivitelerinin çevreye yayılmasının önlenmesi için çimento veya asfalt ile karıştırılarak depolanır. Kullanılmış yakıtların reaktör bölgesinden uzak bir bölgede ya da reaktörün bulunduğu alandaki tesislerde depolanmaktadır. Kullanılmış yakıtların betonarme koruganlarda saklanmasının güvenli olduğu 30 yıllık bir deneyim sonucu anlaşılmış olup, söz konusu yakıtlar birçok yıl daha aynı şekilde mahfaza edilebilirler.

                5.10. Kirlilik

     Çevre; canlıların yaşamı boyunca ilişkilerini sürdürdüğü ortamdır. Hava, su ve toprak bu çevrenin abiyotik unsurları, insan, hayvan, bitki ve diğer mikroorganizmalar ise biyotik unsurlarını oluşturmaktadır. Doğanın temel unsurlarından olan, hava, su ve toprak üzerinde olumsuz etkilerin oluşması ile ortaya çıkan ve canlı öğelerin hayati aktivitelerini olumsuz yönde etkileyen tüm sorunlarına “Çevre Kirliliği” adı verilmektedir. Çevreyi meydana getiren abiyotik unsurların yani toprak, su ve havanın fiziksel özelliklerinin tamamının veya bir kısmının canlı sağlığını olusuz yönde tehdit edecek, şekilde bozulması fiziksel kirlenmedir. Çeşitli fabrikaların atıklarının akarsu ve göllere boşaltılması suların fiziksel kirlenmesine örnektir.

      Doğal çevreyi oluşturan abiyotik unsurların yani toprak, su ve havanın kimyasal özelliklerini değiştirecek nitelikte canlıların hayati faaliyetlerini ve aktivitelerini olumsuz yönde etkileyecek biçimde bozulma kimyasal kirlenmedir. . Doğal ortamı oluşturan toprak, hava ve suyun çeşitli mikroorganizmaların aşırı artışı sonucu mikrobiyolojik yapının bozularak mikrobiyal aktivite artışı sonucu kirlenmesi biyolojik kirlenmedir.

        Yukarıda saydığımız tüm kirlenme çeşitlerinde hava kirliliğine sebep olmaktadır. Bu kirleticiler, gaz (SO2, NOx, HC, CO, CO2) ve toz (duman, metalik duman, ucucu kül, aeresoller) hâlindeki kirleticiler olmak üzere genel olarak iki alt grupta toplanmaktadır. Bunun dısında ozon (O3) ve PAN (peroksi asetil nitrat) ve PBN (peroksibenzol nitrat) gibi fotokimyasal oksidantlar da ikincil hava kirleticileri olarak belirtilebilirler. Hava kirleticileri, doğal kaynaklar ve insan faaliyetleri sonucunda meydana gelen kaynaklar olmak üzere iki ye ayrılır. Doğal kaynakları; volkanik patlamalar, orman yangınları, toz fırtınaları, okyanuslar ve denizler ve bitkiler olarak gösterilebilir. Antropojenik kaynaklar ise ulastırma araçları, endüstriyel üretim ve fosil yakıtlar olarak sıralanabilir.

               5.11. Beslenme- Açlık ve Gıda Güvencesi Sorunlar

      Dünya nüfusunun giderek artması sonucunda, gıda talebinde ortaya çıkan artışa rağmen, üretim bu talebi karşılayamamaktadır. Ülkelerin tarım ürünleri ve özellikle gıda maddeleri bakımından kendine yeterliliğinde oynadığı rol dikkate alındığında tarım sektörünün büyük önem taşıdığı ortaya çıkmaktadır. Gıda güvencesi, her insanın bedensel ve ruhsal sağlığı için gereken yeterli ve dengeli gıdaya erişme hakkı olarak tanımlanmaktadır. Gıda, insanların en temel gereksinimi ve insanın biyolojik ve fiziksel gelişimi içintemini zorunlu bir maddedir. Gelişen teknolojiye bağlı çevre kirliliği ve ülkeler arası ekonomik dengesizlikler beslenme sorunlarına yol açarak, güvenli gıda teminini zorlaştırmaktadır.

     Açlık ve gıda güvencesizliği sorunlarının küresel boyutları bulunmaktadır. Yoksulluk gıda güvencesizliğinin en büyük nedenidir ve yoksulluğun ortadan kaldırılması çalışmalarındaki ilerlemeler gıdaya erişimin iyileştirilmesinde yaşamsal rol oynamaktadır.Yoğun girdi ve teknoloji kullanımının bulunduğu tarımsal üretimde yaşanan ve sağlığı olumsuz etkileyen sorunlar nedeniyle, gelişmiş ülkeler, çevre, bitki, hayvan ve insan sağlığına zarar vermeyen bir üretim modeli arayışına girmişlerdir. Bu çerçevede, çevre ve canlılara dost, güvenli bir şekilde üretilen ürünlere talep artmaya başlamıştır.

     Gıda güvenliği; gıdaların işlenme, depolama ve sunumu sırasında gerekli hijyen ve sanitasyon kurallarının sağlanması ve tüketicide herhangi bir sağlık sorunu oluşturabilecek fiziksel, kimyasal ve biyolojik risklerin önlenmesi olarak tanımlandığından gıda güvencesinden oldukça farklı bir anlam ifade etmektedir. Gıda güvenliği, gıdalarda olabilecek fiziksel, kimyasal, biyolojik ve her türlü zararların bertaraf edilmesi için alınan tedbirler bütününü ifade eder.

                   5.12. Askerî Afetler: Savaşlar, Kitle İmha Silahları, Terörizm

      Kitle İmha Silahları konvansiyonel silahların defalarca kullanılması sonucunda ortaya çıkabilen insan zayiatını sadece bir kez kullanılmaları sonucunda meydana getirebilen, bununla beraber konvansiyonel silahların oluşturamadığı saldırı sonrası olumsuz etkileri de bulunan silahlar olarak tanımlanabilirler.

     1990’lara kadar uluslararası terörizme damgalarını vuran kişilerin önümüzdeki yıllarda binaları havaya uçurmakla yetinmeyecekleri, kitle imha silahlarını kullanarak bütün bir kenti, hatta bütün bir ülkeyi tehdit etmek girişiminde bulunabilecekleri uyarısında bulunulmaya başlanmıştır. Terör mantığında bulunan “zayıflık” olgusu geçerliliğini yitirmemiş olmasına rağmen, küreselleşmenin nimetleri sayesinde terör örgütleri sahip oldukları “zayıflıklarla” bile büyük yıkımlar gerçekleştirme olanağına sahip olmuşlardır ki, 11 Eylül saldırıları bu gerçeğe işaret eden önemli bir örneği teşkil etmektedir. Bu durumun adıda uluslararası alanda “asimetrik tehdit” olarak belirlenmiştir.

  • Terör saldırılarında: Tokyo Metrosu sarin gazı saldırısı ve ABD’de meydana gelen şarbon vakaları örnek gösterilebilir.
  • Endüstriyel kazalarda: Depolama, üretim ve dağıtım kontrolsüzlüğü her an bir tehdit unsurudur. Geçmiş yıllarda İstanbul Davutpaşa’da bulunan bir havai fişek üretim tesisinde meydana gelen patlamanın sonucu henüz hafızalardadır.
  • Nükleer reaktörlerden kaynaklanan kazalarda: Ülkemizin hemen yanı başında bulunan nükleer santrallerin durumu ortadadır. Teknolojisi eski ve hâlen faaliyette olan reaktörlerin varlığı da önemli bir risk oluşturmaktadır. Benzer teknolojiyi kullanan Çernobil Nükleer Santrali’nde meydana gelen kaza bu duruma örnek verilebilir.
  • Afetlerde: KBRN maddelerinin kullanıldığı tesislerde meydana gelen hasar sonucu gerçekleşen sızıntılardır (büyük depremler, yangınlar vb.). Örneğin, 11 Mart 2011 tarihinde Japonya’da 9,0 büyüklüğünde meydana gelen Büyük Doğu Japonya Depremi, Fukuşima Nükleer Santrali’nden radyasyon sızıntısına sebep olmuştur.
  • Teknolojinin taşınması sırasında yaşanan kazalarda: Ülkemizde her yıl yüzlerce geminin binlerce ton tehlikeli kimyasalla geçiş yaptığı İstanbul Boğazı ve İstanbul şehri için risk her hâlde tahmin edilebilir. Bir savaş durumunda düşmanın, barış durumunda ise terörizmin veya KBRN kazasının sonuçları son derece vahim olacaktır.

    (Kimyasal, Biyolojik, Radyolojik ve Nükleer (KBRN) silah veya maddelerdir.)

                5.13. Yangın

      Bilindiği gibi yangınlar can, mal ve çevre güvenliği açısından büyük bir tehlike oluşturmaktadır. Yangınlar deprem, taşkın, fırtına gibi afetlerin ardından ikincil tehlike olarak da ortaya çıkabilmektedir. Yanma olayı yanıcı madde, ısı ve oksitleyici maddenin birleşmesiyle oluşan egzotermik bir reaksiyondur. Yangın sınıfları yanıcı maddelerin cinsine göre yapılır. Her yanıcı maddenin yanma karakteri farklıdır bu nedenle tedbir ve söndürme teknikleri de değiştirmektedir.

  • A SINIFI: Katı yanıcı madde yangınlarına denir. Alevli ve içten içe yanabilirler. Kor bırakan yangınlardır. Örn: Çeşitli odun, kereste, ham ve mamul tekstil maddeleri kâğıt vb. maddeler.
  • B SINIFI: Sıvı yanıcı madde yangınlarına denir. Alevli yangınlardır. Örn: Gazyağı, benzin, mazot, vb maddeler, yağlar, alkol, tiner, vernik, boyalar vb. maddeler.
  • C SINIFI: Gaz hâldeki yanıcı madde yangınlarına denir. Alevli yangınlardır. Gaz yangınları dumansız olur. Örn; Likit petrol gazı (Tüp gaz) havagazı, hidrojen vb. maddeler.
  • D SINIFI: Yanabilen metal yangını; genelde suyla reaksayona giren maddeler olduğundan dikkatli yaklaşılmalıdır. Alüminyum, magnezyum vb. maddelerdir.
  • F SINIFI: Mutfaklarda kullanılan pişirme yağlarının karıştığı yangınlardır. Bu yangınlar su kullanıldığında oldukça büyük problemler çıkarabilmektedir.

    Bir yangın olayı gerçekleştiğinde tehlike altındaki insanların kurtarılması, mülklerin ve çevrenin gördüğü zararın en aza indirilmesi için yangının söndürülmesi gerekir. Yangın üçgenin unsurları olan ısı, yanıcı madde ve oksitleyici maddeden herhangi birini ayırdığımızda üçgeni bozmuş yani yangını söndürmüş oluruz. Bunun yanında bu maddelerin birbirleriyle reaksyona girmesini engelleyecek bazı kimyasallarla da yangını söndürmek mümkün olmaktadır.

  • Soğutma (Isıyı azaltma)
  • Ayırma (Yakıtı ortadan kaldırma)
  • Boğma (Oksijeni kesme)
  • Kimyasal reaksiyonu kırma

    Orman yangınları zaman zaman can ve mal kaybına da neden olan küresel bir olgudur. Öyle ki yeryüzünün % 30’undan fazlasında çeşitli sıklıkta orman yangınları çıkmaktadır. Son yıllarda Akdeniz iklim bölgesinde orman yangınlarında önemli artışlar olmuştur. Günümüzde bu bölgede meydana gelen orman yangınları 1970’li yıllara göre ikiye katlanmıştır. Yıllık yanan orman alanı 600.000 hektarı bulmaktadır.

               5.14. İş Kazaları ve Meslek Hastalıkları

    İş kazaları, meslek hastalıkları, hastalık, analık, yaşlılık, malullük, ölüm, işsizlik ve aile yüklerinden kaynaklı ekonomik ve sosyal rahatsızlıklara karşı toplumun kendini koruması olarak ifade edilen ve Uluslar Arası Çalışma Örgütü ILO’nun 102 sayılı sözleşmesinde asgari normları belirlenen sosyal güvenlik, sosyal refah devletlerinde sosyal politikaların en önemli göstergesidir.

    İş kazası, kazanın tamamen çalışma yaşamından doğan hâlini oluşturmakta olup, mesleki risklerin başında gelmektedir. İş güvenliği açısından bir olayın iş kazası olarak tanımlanabilmesi için, her şeyden önce olayın işyeri ve istihdamla bağlantılı olması gerekmektedir. İş kazası genel olarak önceden planlanmamış, çoğu kez kişisel yaralanmalara, makinelerin, araç ve gereçlerin hasara uğramasına ve üretimin bir süre durmasına yol açan olay olarak tanımlanır.

      Meslek hastalığı bir kişinin, çalışma hayatında karşılaştığı etkenler nedeniyle meydana gelen hastalığıdır. Bu hastalıklarda yapılan iş ile hastalık arasında doğrudan nedensel bir ilişki söz konusudur. Mesleki bir faaliyetin yürütümü yada bazı işlerde sürekli çalışma, kişide bu faaliyetlerle doğrudan bağlantılı hastalıklara yol açabilir. İşte, meslek hastalıklarının sosyal güvenlik sistemlerince iş kazaları gibi sosyal bir risk olarak kabul edilmesinin başlıca nedeni budur. Meslek hastalığı, çalışma hayatında iş sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin alınmaması nedeniyle ortaya çıkan ve sigortalının maruz kaldığı geçici ve sürekli hastalık, sakatlık veya ruhi arıza hâlleri olarak tanımlanabilir.

             5.15. Teknolojik ve Sanayi Afetleri

    Son yüzyılda farklı zamanlarda farklı bölgelerde çok sayıda şiddetli teknolojik afet toplumları derinden etkilemiştir. Bununla birlikte gelişmiş ülkelerde 2000’li yıllara kadar olan afet sayıları ve ölümlerdeki artış 2000’li yıllarla birlikte azalma eğilimine girmiştir. r. Teknolojik Afetler endüstriyel bir faaliyet, üretim ya da hizmet gerçekleştirirken meydana gelen afetler ele alınmaktadır. Teknolojik afetlerin çıkış nedeni teknolojik hatalar-eksiklikler gibi görünse de esasen kök neden insan kaynaklıdır. Eğitimsizlik, dikkatsizlik, yeterli önlemlerin alınmaması gibi sebeplerden ötürü kaza veya kasıt sonucu teknolojik afetler meydana gelebilmektedir.

    Teknolojik afetler çok farklı alanlarda gerçekleşebilmektedir. Hoyois ve arkadaşları teknolojik afetleri, “Endüstriyel Kazalar”, “Ulaşım-Taşımacılık Kazaları” ve “Diğer Kazalar” olmak üzere üç sınıfa ayırmıştır. Buna göre, Endüstriyel kazalar-afetler içinde kimyasal maddelerin dağılması-saçılması, patlamalar, gaz kaçakları, zehirlenmeler ve radyasyon gibi afetler bulunmaktadır. Ulaşım-Taşımacılık kazalarında ise taşımacılıkta meydana gelen (kara, deniz, hava) büyük kazalar örnek olarak verilmektedir. Endüstriyel olmayan alanlara ve binalarda meydana gelen insan kaynaklı büyük kazalar (patlama, yangın, çökme vb.) ise çeşitli kazalar grubunda incelenmektedir. Teknolojik afetler farklı doğal afetlere yol açabildiği, doğal afetler de teknolojik afetleri tetikleyebilmektedir.

    Doğal afetler teknolojik afetleri tetiklediği gibi, teknolojik afetler de doğal afetleri tetikleyebilmektedir. Örneğin bir petrol arıtma tesisindeki bir afet tüm bölgenin ekolojik dengesini bozup pek çok doğal afetin meydana gelmesini tetikleyebilmektedir.

     Çernobil reaktör kazası bir deney sırasında meydana gelen 20. yüzyılın ilk büyük nükleer kazasıdır. Ukrayna’nın Kiev eyaletine bağlı Çernbilil kentindeki Nükleer Güç Reaktörünün 4. Güç ünitesinde 26 Nisan 1986 günü erken saatlerde meydana gelen nükleer kaza sonrasında atmosfere büyük miktarda fisyon ürünleri salındığı 30 Nisan 1986 günü tüm dünya tarafından öğrenildi.

               5.16. Trafik Afeti

    Trafik üç unsuru kapsamaktadır: Yol, araç ve yol kullanıcıları. Bunlardan biri tarafından meydana gelen sorunlar trafik afetlerine neden olmaktadır. Trafik kazası, Karayolu üzerinde hareket hâlinde olan bir veya birden fazla aracın karıştığı ölüm, yaralanma ve zararla sonuçlanmış olan olaydır.

              5.17. Beşerî Afetlerden Alınan Dersler ve Ödevler

    Afete maruz kalacak alanların belirlenmesinde ortaya çıkacak çevre sorunlarının azaltılmasında riskli yapıların bulunmasında Jeofizik Mühendisliği uygulamaları çok boyutlu çözümler sağlar. Jeofizik görüntüleme tahmine ve yoruma dayalı yaklaşım değildir. Tıp doktorlarının kullandığı EKG (Elektrokardiyografi) gibi ultrasound sisteminin yerin altına uygulanan temel hâlidir.

    Türkiye, gelir dağılımının en bozuk olduğu ülkeler arasında yer almaktadır. Bu durum toplumun beslenme durumuna aynen yansımaktadır. Bir yanda yerli ve ithal çeşit çeşit yiyecek ve içecekle arabasını dolduran insanlar, diğer yanda pazarların geç saatlerinde seçildikten sonra atılacak sebze ve meyveyi toplayan ve ucuz ekmek alabilmek için kuyrukta bekleyen insanlar. Yetersiz ve dengesiz beslenme sorunlarından etkilenen gruplar; büyüme çağındaki çocuklar, gençler, doğurganlık dönemindeki kadınlar, düşük ücretle ağır işte çalışan işçiler ve işsizlerdir. Bunun yanında aşırı ve hatalı beslenme yüzünden yetişkin nüfusta şişmanlık ve bununla ilintili kronik hastalıklar gelişmiş ülkeler boyutundadır.

                                             Bölüm Soruları

      1) Aşağıdakilerden hangisi insanın Yer Sistemlerinin üzerindeki etkilerine örnek olarak gösterilemez?

  1. a) Akarsuların üzerinde barajların inşa edilmesi
  2. b) Orman alanlarının tahrip edilerek erozyonda artış meydana gelmesi
  3. c) Fransa ile İngiltere arasında Manş Tüneli’nin yapılması
  4. d) Yüksek enlemlerde yaşayan insanların kalın elbiseler giymesi
  5. e) Yenikapı ile Üsküdar arasında Marmaray Tüneli’nin inşa edilmesi

     2) Aşağıdakilerden hangisi insanların doğal sistemleri etkileme ve değiştirme nedenlerinden biri değildir?

  1. a) Hızlı nüfus artışı
  2. b) Hızlı sanayileşme
  3. c) Kültürel degredasyon
  4. d) Hızlı kentleşme
  5. e) Doğum oranlarının azalması

    3) Aşağıdakilerden hangisi inansın doğal sistemler üzerindeki etkisini en aza indirebilmek için alınacak önlemlerden biri değildir?

  1. a) Kırsal ve kentsel alanlardaki yapıların planlanarak yapılması
  2. b) Fosil yakıtların kullanımının sınırlandırılması
  3. c) Arazinin doğal dengesini bozacak yol ve tünel yapımından kaçınılması
  4. d) Sanayi tesislerinin ovalık alanlara kurulması
  5. e) Ağaçlandırma çalışmalarının hızlandırılması

    4) Aşağıdakilerden hangisi Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün küresel gıda güvenliği endişelerinden biri değildir?

  1. a) Mikrobiyolojik tehlikeler
  2. b) Ülkelerde mevcut idari ve beşerî kapasitelerdeki değişimler c) Kimyasal tehlikeler
  3. d) Gıda kaynaklı hastalıkların artması
  4. e) Doğa olayları

5) Aşağıdakilerden hangisi insanın Yer Sistemleri üzerindeki etkilerine örnek olamaz?

  1. a) Akarsular üzerinde barajlar inşa edilmesi
  2. b) Yol yapımı esnasında tünellerin yapılması
  3. c) Bitki örtüsünün tahrip edilerek erozyonun hızlanması
  4. d) Çarpık nüfus toplanmasına bağlı olarak yeraltı sularının azalması
  5. e) Buharlaşma ile göllerden madensel tuzların ortaya çıkması

     6) Aşağıdakilerden hangisi Kentsel Dönüşüm Yasasının hedeflerinden değildir?

  1. a) Dere yataklarının imara açılması
  2. b) Riskli alan tespiti
  3. c) Riskli yapı tespiti
  4. d) Deprem dayanıklı yapı
  5. e) Kentsel yenileme

    7) Daimi olma yeteneği olarak adlandırılan çevreci kavram aşağıdakilerden hangisinde doğru olarak verilmiştir?

  1. a) Çevrecilik
  2. b) Ekoloji
  3. c) Ekosistem
  4. d) Sürdürülebilirlik
  5. e) Biyolojik koruma

    8) Gelişmekte olan ülkelerde hastalıkların % kaçlık kısmı çevresel risklerle ilişkilidir?

  1. a) % 45
  2. b) %41
  3. c) %20
  4. d) %14
  5. e) %7

   9) Flüvyal morfojenetik bir bölgenin jeomorfolojik gelişimi üzerinde insanın etkisi en belirgin aşağıdaki hangi faaliyetle olmaktadır?

  1. a) Akarsular üzerinde baraj yapmaları
  2. b) Rüzgâr setleri yapmaları
  3. c) Kıyı bentleri yapmaları
  4. d) Ormanları tahrip etmeleri
  5. e) Göl sularını sulamada kullanmaları

   10) Ekonomik büyüme ve refah seviyesini yükseltme çabalarını, çevreyi ve yeryüzündeki tüm insanların yaşam kalitesini koruyarak gerçekleştirme yöntemi aşağıdakilerden hangisinde doğru olarak verilmiştir?

  1. a) Sürdürülebilir kalkınma
  2. b) Çevreci ekonomi
  3. c) Koruyucu kalkınma
  4. d) İnsaflı büyüme
  5. e) Ekollojik doğal büyüme

 Cevaplar 1) d, 2) e, 3) d, 4) b, 5) e, 6) a, 7) d, 8) c, 9) a, 10) a

  1. AFET VE KRİZ YÖNETİMİ

         6.1.Afet Yönetimi Kavramı

    “Çağdaş Afet Yönetimi” afetlerin önlenmesi ve zararlarının azaltılabilmesi için, afete yol açabilecek tehlike ve risklerin iyi bilinmesini ve bu tehlike ve riskleri, olaylar olmadan önce önleyecek veya zararlarını en düşük düzeyde tutacak önlemlerin, en akılcı yol ve yöntemlerle alınmasını gerektiren top yekûn bir mücadeledir. Günümüzde ve gelecekte afetler karşısında yapılabilecek en akıllıca hareket, afetlerin etkilerinden kurtulmak veya bunların toplum üzerindeki etkilerini en aza indirmek için araştırmalar yapmak, önlemler almak, çeşitli planlar geliştirmek ve bunları uygulamaya koymaktır. İşte bu bağlamda, insanların yaşadıkları çevrede meydana gelen doğal olaylardan haberdar olmaları, bunları nedenlerine kadar ayrıntısı ile tanımaları ve bu olayların tekrarı durumunda bunlardan hiç etkilenmeme veya en az oranda etkilenmelerine olanak tanıyan çalışmaların tümüne “Afet Yönetimi” denilmektedir. Modern afet yönetimi kavramında; kayıp ve zararların azaltılması, hazırlık, tahmin ve erken uyarı, afetleri anlamak gibi afet öncesi korumaya yönelik çalışmalar “Risk Yönetimi”; etki analizi, müdahale, iyileştirme, yeniden yapılanma gibi afet sonrası  çalışmalar ise “Kriz Yönetimi” olarak kabul edilmektedir. Risk ve uygulanmasıdır. Kriz yönetimi, afet durumunda oluşan sorunların belirlenip en kısa sürede en az zararla atlatılması için gerekli kararların süratle alınması ve uygulanması faaliyetlerini kapsar.

               6.2. Kriz Yönetim

    Türkçe’de “kriz”, İngilizce’de “crisis”, Fransızca’da “crise”, Almanca’da “krise” olarak ifade edilen kriz sözcüğü, temelde Yunanca’dan tıp literatürüne, oradan da sosyal bilimlere geçmiş bir kavramdır. Kriz kavramının, ilk defa, bir kerelik ve felaket niteliğindeki olayları ifade etmek için iktisat biliminde kullanıldığı görülmektedir. . Bu doğrultuda, kriz kavramına ilişkin farklı tanımların bulunduğu aşikardır. Bu tanımlardan bazılarını da şu şekilde sıralamak mümkündür:

    “Kriz, (1) birdenbire meydana gelen kötüye gidiş yönündeki gelişme, buhran; (2) tehlikeli an, vahamet; (3) bulunmama, yokluk, büyük sıkıntı” anlamlarına gelmektedir. “Kriz, bir kişi, bir örgüt ya da bir toplumun yaşamında görülen zor bir anı, bir buhran dönemini anlatır”. “Kriz, bir bireyin, grubun, örgütün ya da topluluğun normal işlevlerini yerine getirmesini engelleyen ve acil ilgi ve çözüm gerektiren, tolore edilemeyen, sıra dışı, beklenmeyen bir durum ya da ani değişiklik biçiminde tanımlanabilir”. . Buna göre kriz, beklenilmeyen, sezilemeyen ve aniden ortaya çıkarak kişi, örgüt ya da toplum yaşamında bir buhran yaratan; hızlı hareket etmeyi gerektiren ve de mevcut yapı, değer ve amaçları tehdit eden bir gerilim durumudur.

              6.3. Kriz ve Afet İlişkisi

     Buraya kadarki açıklamalarda görülmüştür ki, kriz kavramı, önce tıpta, daha sonraları ise, başta iktisat bilimi olmak üzere diğer sosyal bilimlerde kullanılmaya başlanılmış olan bir kavramdır. Temelde, beklenilmeyen, birden bire ortaya çıkan, mevcut yapı ve sistem üzerinde sarsıcı ya da yıkıcı etkiler yaratan ve de bilinen çözüm yollarının yetersiz kalmasıyla, acil çözüm gerektiren durumlar olan krizlerin; fiziksel, psikolojik, vb. birçok yönden zarara ya da yıkıma yol açan olaylar olan afetlerle olan ilişkisi de bu noktadan kaynaklanmaktadır. Afetler, krize yol açan temel unsurlardandır ve afetlerden kaynaklanan krizleri diğerlerinden ayıran temel özellik, afetlerin belirtilerinin olmaması ve bu durumda, erken uyarı sistemi ya da önleme mekanizmalarının çok fazla işe yaramamasıdır.

                  6.4. Kriz Yönetimi

    Kriz, organizasyonun yüksek öncelikli değerlerini tehdit eden, cevap vermek için kısıtlı bir süre arz eden, organizasyon tarafından beklenmeyen ya da sezilmeyen bir durumdur. Kriz, başlangıcı, süreci veya ortaya çıkardığı sonuçları açısından beklenilmeyen bir durumdur. Kriz yönetimi, krizin evrelerinin yönetilmesidir. Kriz yönetimi, krizi önlemeye ya da gidermeye yönelik bütünleşik ve programlı faaliyetlerdir. Kriz yönetimi süreci, beş aşamalıdır. Bunlar; sinyal algılama, hazırlık veya korunma, zararın büyümesinin engellenmesi, toparlanma ve öğrenme aşamalarıdır.

        Belirtildiği üzere, yönetim bir süreçtir ve dolayısıyla kriz yönetimi de bir süreç olarak ele alındığında, kriz öncesi, kriz anı ve de kriz sonrası yönetimi olarak 3 ana aşamadan oluştuğu görülmektedir. Bu noktada, kriz yönetimini açıklarken üzerinde durulması gereken bir kavram olan “kaos” ile karşı karşıya kalınmaktadır; çünkü, sözü edilen kriz aşamaları çoğunlukla “kaotik” anlardır.  Kaos teorisine göre, sistemler, düz çizgisel ilerleyen bir denge durumunda değildir; buna karşılık “denge durumu”, “dengeye yakın durum” ve “kaos durumu” olmak üzere 3 durumdan geçtikleri belirtilmektedir. Kaos ve düzen kavramları, özellikleri itibariyle, sadece birbirlerinin tamamlayıcıları değil, aynı zamanda birbiriyle fonksiyonel ilişki kurmuş birer olgudur. Bu doğrultuda, kriz yönetimini;

     “Çalışılan alana ve geleceğe yönelik olası sorun ve tehlike (risk) etmenlerinin belirlenmesini, uygun tepki ve savaşım türlerinin saptanmasını, örgütün krizle başa çıkacak önlemleri uygulamasını ve tepkileri değerlendirmesini kapsayan süreç”. “Beklenmedik bir felaket durumunda yardım faaliyetlerini etkili bir biçimde yürütebilmek için ilgili uzman ve yöneticilerden oluşan bir grup, ekip”. “Basit anlamıyla, krizin yol açacağı zararı en aza indirmek ve bazı durumlarda, potansiyel krizleri tamamıyla ortadan kaldırabilecek derecede etkili olabilecek bir planlama”. “Kriz olarak nitelendirilen bir durumu ortadan kaldırmak için planlı, sistematik ve rasyonel bir şekilde uygulanan faaliyetler topluluğu” vb. şekillerde tanımlamak mümkündür.

              6.5. Afet Yönetim Aşamaları 

     Afet yönetimi, afet öncesi (risk yönetimi), afet anı ve sonrası (kriz yönetimi) olmak üzere iki aşamada toplanabilir. ideal bir afet yönetiminin “afet öncesi, afet esnası ve afet sonrası” diye tanımlanan üç aşamayı kapsaması gerektiğini belirten sınıflamadır.

     Afet öncesi: Afet zararlarını en aza indirebilmek amacıyla gerekli önlemleri almayı, mümkün olan hâllerde önlemeyi, mümkün olmayan durumlarda ise acil kurtarma ve yardım 263 çalışmalarının etkin bir biçimde yapılmasını sağlamayı, afet zararlarının azaltılması çalışmalarını kalkınmanın her aşamasına yaymayı ve insanları bu konularda eğitmeyi amaçlamaktadır.

    Afet esnasında: Afet yönetiminin afet sırasındaki amaçları, haber alma ve ulaşım olanaklarını tekrar sağlamak, mümkün olan en fazla sayıdaki insanı kurtarmak, afetlerin doğurabileceği ek tehlike ve risklerden insan canını ve malını korumak; her türlü boşaltma ve tahliye işlerinin yapılmasını, insanların hasarlı konutlardan uzaklaştırılmasını sağlamak ve bu konutları gerekiyorsa yıkmak, afetten etkilenen toplulukların hayati gereksinimlerini en kısa zamanda karşılamak ve hayatın mümkün olduğunca normale dönmesini sağlamaktır.

      Afet sonrası: Afet sonrası dönemde afet yönetiminin amacı, afetin doğurabileceği ekonomik ve sosyal kayıpların en düşük düzeyde kalmasını veya etkilerin en kısa sürede düzeltilmesini ve afetten etkilenen topluluklar için emniyetli ve gelişmiş yeni bir yaşam çevresi oluşturulmasını sağlamaktır.

    Afet yönetim aşamalarında yapılan faaliyetler birbirleriyle iç içedir ve birbirlerini takip ederler. Bir önceki aşamada gerçekleştirilen faaliyetlerin büyük ölçüde bir sonraki aşamayı doğrudan etkilemesi gibi nedenlerden dolayı; afet yönetim aşamaları süreklilik göstermesi gereken bir afetler halkası veya zinciri oluşturur. Afetler, gerçekleştikleri coğrafya içinde tekrarlandıkları için, afet yönetimini de birbirini izleyen bir döngüsel model içinde görmek mümkündür. “Zarar Azaltma”, “Hazırlıklı Olma”, “Acil Müdahale” ve “İyileştirme” çalışmaları ayrı uzmanlıklar gerektiren ancak birbirini zaman içinde tamamlayan afet yönetiminin temel evreleridir.

           6.5.1. Zarar Azaltma

    Afet tehlikesi ve riskinin belirlenmesi, mümkünse önlenmesi veya büyük kayıplar doğurmaması için alınması gereken önlemlerin alınması, toplumun afet tehlikesi ve riski konusunda bilgilendirilmesi, bilinçlendirilmesi ve baş edebilme kapasitesinin geliştirilmesi, afet öncesi ve sonrasında uygulanan mevzuat ve kurumsal yapılanmanın geliştirilmesi, araştırma-geliştirme politika ve stratejilerinin belirmesi ve uygulanması gibi faaliyetler, bu aşamada yapılması gereken çalışmaların başında gelmektedir.

     Toplumun fiziki altyapısını oluşturmada, yer seçimi ilkelerinden başlayarak yapılaşmada daha yüksek standartların belirlenmesi, bunları sağlamak üzere yasal ve ekonomik yöntemlerin geliştirilmesi; toplumun her kesiminde bireylerin, yerel toplulukların ve kuruluşların olası afet zararlarını azaltmak amacıyla alabilecekleri önlemlerin tanımlanması ve bu yatırımları yapmalarının kurumsal yolla, eğitim yoluyla ve bir toplumsal kültür oluşturma yoluyla sağlanmasıdır.

      Risk Azaltma; afetin oluşmasının engellenmesi veya olma olasılığının azaltılması amacıyla, afet tehlikesi ve riskinin belirlenmesi, hukuki, kurumsal, idari ve mali yapının geliştirilmesi için politika ve stratejilerin geliştirilmesi ve uygulanması, mekan planlaması ve yapılaşmaya ilişkin yasaların çıkartılması ile uygulanmasına yönelik önlemlerin alınması, alarm ve erken uyarı sistemlerinin kurulması ve geliştirilmesi, araştırma-geliştirme faaliyetlerinin yürütülmesi, toplumun afet tehlike ve riski konusunda bilinçlendirilerek baş edebilme kapasitesinin geliştirilmesine yönelik faaliyetleri içermektedir.

     Zarar azaltma evresi, pratikte, iyileştirme evresindeki faaliyetlerle birlikte başlar ve yeni bir afet olana kadar devam eder. Bu evrede yürütülen faaliyetler, ülke, bölge ve yerleşim birimi ölçeğinde olmak üzere çok geniş uygulama alanı göstermektedir. Bu evrede ülke ve bölge ölçeğinde yapılması gereken başlıca çalışmalar şu şekilde özetlenebilir:

  • Afet tehlikesi ve riskinin makro ve mikro ölçekte yeniden belirlenmesi, geliştirilmesi ve tehlike haritalarının hazırlanması,
  • İhtiyaç duyulan bilimsel ve teknik araştırma – geliştirme faaliyetlerinin planlanması ve uygulanması,
  • Ülke için deprem kayıt şebekeleri ve afet erken uyarı ve kontrol sistemlerinin kurulması ve geliştirilmesi,
  • Afetlere karşı önleyici ve zarar azaltıcı mühendislik tedbirlerinin geliştirilmesi ve uygulanması.

         Zarar azaltma evresinde yerleşim ölçeğinde yapılması gereken çalışmalar:

  • Afet tehlikesi ve riskinin belirlenmesi, mümkünse önlenmesi,
  • Toplumun afet tehlikesi ve riski konusunda bilinçlendirilmesi ve baş edebilme kapasitesinin geliştirilmesi,
  • Araştırma – geliştirme politika ve stratejilerinin belirlenmesi ve uygulanması.

           6.5.2. Hazırlıklı Olma 

   Afet sonucu doğurabilecek tehlike ve risklerin tamamen ortadan kaldırılması mümkün olamayacağı için, acil durum planlarının hazırlanması ve geliştirilmesi, bu planlarda görev ve sorumluluk verilen personelin, eğitim ve tatbikatlarla, bilgi düzeyinin geliştirilmesi, arama-kurtarma faaliyetlerinin örgütlenmesi, geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması, alarm ve erken uyarı sistemlerinin kurulması ve geliştirilmesi, gerektiğinde bölgesel ve yerel ölçekte acil yardım malzemelerinin stoklanması gibi faaliyetler bu aşamada yapılmaktadır.

    Afet yönetiminin hazırlıklı olma aşaması; muhtemel bir afette ortaya çıkabilecek kayıpların ve tehlikelerin giderilmesi, kişilerin kurtarılması, kayıpların bulunması ve acil yardım gereksinimlerinin karşılanması amacıyla, “arama – kurtarma kabiliyetinin geliştirilmesi ve hazır tutulması” için gerekenlerin yapıldığı aşama olarak tanımlanabilir.

     Hazırlık; Zarar azaltma evresinde alınan önlemlerle olayların durdurulması veya önlenmesi her zaman mümkün olmayacağı için, hazırlık evresinde de insan canı ve malı ile milli servetleri, afetlerin yıkıcı etkilerinden koruyacak bazı faaliyetlerin yürütülmesi gerekir. Bu faaliyetler arasında;

  • İl ve ilçe düzeyinde “Acil Yardım Planlarının” hazırlanması ve geliştirilmesi,
  • Bu planlarda görevli personelin görev tanımlarının (neyi, nerede, hangi araçlarla nasıl yapacağı) belirlenmesi,
  • Bu planlarda görev ve sorumluluk verilen personelin eğitim ve tatbikatlarla bilgi düzeylerinin geliştirilmesi,
  • Gerektiğinde bölge teçhizat merkezleri kurulması ve kritik malzemelerin stoklanması,
  • Arama -Kurtarma faaliyetlerinin örgütlenmesi, geliştirilmesi, eğitimi ve yaygınlaştırılması.

             6.5.3. Müdahale

     Bir afetin oluşumundan hemen sonra başlayarak, afetin büyüklüğüne bağlı olarak 1-2 aylık süre içerisinde gerçekleştirilen faaliyetlerdir. Bu faaliyetlerin ana hedefi, mümkün olan en kısa süre içerisinde çok sayıda insan hayatını kurtarmak, yaralıların tedavisini sağlamak, açıkta kalanların barınma, beslenme, tahliye, korunma, ısınma, güvenlik, psikolojik destek gibi hayati gereksinimlerini en kısa süre içerisinde ve en uygun yöntemlerle karşılamaktır. hasar tespit çalışmaları, tehlikeli yıkıntıların kaldırılması, yangınlar, patlamalar, bulaşıcı hastalık gibi ikincil afetlerin önlenmesi, kamuoyunun bilgilendirilmesi, ulusal ve uluslararası koordinasyon ve işbirliğinin sağlanması faaliyetlerini içermektedir. Bu evrede süreç afetin oluşundan hemen sonra anında yapılan müdahale ile başlar ve bu süreç kısa süreli olabileceği gibi, afetin büyüklüğüne bağlı olarak 1-2 aylık bir süreyi de kapsayabilir.

   Müdahale, afet durumunu ve ortaya çıkan gereksinmeleri hızla tespit etme, çok yönlü iletişim kurabilme, yeterli sayıda doğru gereç ve eğitimli kadroları afet yerine hızla eriştirme, acil sağlık hizmetleri ve günlük yaşam destekleri ekiplerinin afet bölgesindeki çalışmalarını kapsar.

                     6.5.4. İyileştirme

     Bir afetin oluşumundan hemen sonra başlayarak, afetin büyüklüğüne bağlı olarak 1-2 yıl sürebilen tüm faaliyetlerdir. Bu safhada yapılacak faaliyetlerin ana hedefi, afete uğramış toplulukların haberleşme, ulaşım, su, elektrik, kanalizasyon, eğitim, sosyal aktiviteler, geçici ve daimi iskan, çalışma ve ekonomik alanlardaki hayati aktivitelerinin zaman içerisinde geliştirilerek devamını sağlamak ve sonuçta etkilenen insanlar için afet öncesinden daha güvenli ve gelişmiş bir yaşam çevresi oluşturmaktır. Afetler ile ortaya çıkan acil duruma ilişkin görevlerin yerine getirilmesinden sonra, en önemli konu, yerel toplulukların ve bireylerin mümkün olan en kısa sürede afet öncesi yaşam koşullarına kavuşturulmasıdır. Bu normale dönüş süresinin mümkün olduğunca kısaltılması iyileştirme çalışmalarının başlıca amacıdır.

     Yeniden İnşa/İyileştirme; müdahale sürecinin tamamlanmasından hemen sonra başlayarak belirli bir sürede afete uğramış yerleşim yerlerinde, oluşması muhtemel yeni riskleri de tespit ederek afet öncesinden daha güvenli ve gelişmiş bir yaşam çevresinin oluşturulması amacıyla, haberleşme, ulaşım, su, elektrik, kanalizasyon, eğitim, sosyal ve kültürel faaliyetler ile ekonomik faaliyetlerin yeniden tesisi ve geliştirilmesini ve geçici/daimi iskan çalışmalarının yürütülmesine yönelik faaliyetleri içermektedir. İyileştirme; yerel, çok yönlü bir çalışmadır, tekrarlanabilir afet tehlikesi karşısında daha güçlü olmayı gerektirir ve eskiye göre daha üstün standartları yakalama amacını taşır.

     Hasar Tespit: Türkiye’deki uygulamada yalnızca yapıların gördüğü hasarın resmen tespiti yerine getirilmektedir. Bu amaçla hasar tespit değerlendirme tutanakları ve formları ile çalışılmaktadır. Özellikle depremler sonrası, Valilik bünyesinde çalışmakta olan inşaat mühendisleri, gerektiğinde çevre illerden de yapılan takviyelerle hasar tespit çalışmalarını yürütürler. Esasen, fiili uygulama detaylı olarak incelendiğinde, yapılarda gerçekleştirilen hasar tespit çalışmalarının tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de görsel olarak gerçekleştirilen hızlı çalışmalar olduğu ve bu işlemlerde standart bir form kullanıldığı anlaşılmaktadır.

      Yardımlar ve Hak Edişler: Kamu eliyle afetzede hak sahiplerine konut üretimi ve teslimi, evini yapana yardım, kiralama, onarım – tamir, ölüm ve sakatlık yardımları vb. hususları kapsar. Maliyetin alt dilimini yerel yönetim, orta dilimini bölgesel ya da eyalet yönetimi karşılamakta, daha yüksek kayıpların ortaya çıkması durumunda ise, merkezi yönetim doğrudan ek katkılarda bulunmaktadır. Ülkemizde ise bütün maliyet, merkezi yönetimce karşılanmaktadır.

      Kamu Eliyle Konut Sunumu Süreci: Jeolojik çalışmalar ve yer seçimi, imar planları, vaziyet planlarının hazırlanması, kamulaştırma, işlerin ihalesi, borçlandırma ve konut dağıtımı işlerini kapsar. Kamu eliyle doğrudan konut sağlama yöntemi bugün başka ülkelerde görülmeyen bir yöntemdir. Afetzedelerin uğramış oldukları zararların giderilmesi, bu ülkelerde genellikle kademeli olarak farklı yönetim düzeyleri tarafından ve sigortacılık anlayışı temelinde sağlanmaktadır.

     Sosyal İyileştirme: Yerel toplulukların afete hazırlanmaları için desteklenmelerinin gerekli olduğu, tüm yönetimlerce kabul edilmektedir. Afet sonrasında birey, aile, toplum düzeyinde yaşanan post – travmatik stres belirtilerinin giderilmesi ve önlenmesi, özel uzmanlık gerektiren konulardır. 2011 yılında meydana gelen Kütahya – Simav ve Van depremleri sonrası başarıyla yürütülen sosyal iyileştirme örneklerine rastlanmıştır.

      Yerel Ekonominin İyileştirilmesi: afet öncesinden hazırlanmış projeler ile afet bölgelerindeki sanayi ve ticari faaliyetin canlandırılmasını öngören uygulamalar, afet hazırlık çalışmalarının giderek daha ağırlıklı bir bölümünü oluşturmaktadır. İyileştirme çalışmalarının da, acil durum arama ve kurtarma çalışmaları gibi, önceden hazırlık konusu olduğu anlayışının yerleştirilmesi zorunludur. İyileştirme çalışmalarında izlenmesi gereken bazı ilkeler şu şekilde özetlenmiştir:

  • Yerel topluluklar iyileştirme çalışmalarında rol almalıdır,
  • İyileştirme sürecinde yerel yönetimler de sorumluluklar yükümlenmelidir,
  • İyileştirme ve zarar azaltma arasındaki kaynak kullanma dengelerine ilişkin ilkeler geliştirilmelidir,
  • Kapsamlı iyileştirme planlaması, afet politikasının vazgeçilmez bir etkinliğidir.

                          6.6. Afet Yönetiminde Ülkemizdeki Durum

    Türkiye doğa kaynaklı afetleri sıkça yaşayan bir ülkedir. Afetler neden oldukları can kaybı yanında önemli ekonomik, sosyal ve çevresel kayıplar da meydana getirmektedir. Bu konudaki istatistikler incelendiğinde, doğa kökenli afetlerin her yıl Türkiye gayri safi milli hâsılasının yüzde 3’ü oranında doğrudan ekonomik kayba yol açtığı görülmektedir. Ancak doğrudan ekonomik kayıpların yanında pazar kaybı, üretim kaybı, işsizlik, iş gücü kaybı gibi dolaylı ekonomik kayıplar da göz önünde bulundurulduğunda toplam kayıp yılda gayri safi milli hâsılanın yüzde 4-5’ine yaklaşmaktadır.

    1999 yılında meydana gelen ve Marmara Bölgesini etkileyen iki büyük depremin hemen ardından, Türk Kamu Yönetim Sisteminin söz konusu afetlere ilişkin refleksleri tartışılmaya başlanmış olup, merkezden ve yerinden yönetim birimlerinin koordinasyonu ile afet ve acil durum mücadele kaynaklarının komuta ve kontrolü büyük önem kazanmıştır. Aynı gelişmelere paralel olarak Sivil Toplum Kuruluşlarının önemi anlaşılmış ve tüm dünyadaki afetlerde olduğu gibi Türkiye’de de afete ilk müdahale eden halkın ve bölge insanlarının afet konusunda eğitilmeleri önem kazanmıştır. 2000’li yıllarda özellikle Avrupa Birliği entegrasyon sürecinde, hızlıca değişen mevzuat hükümleri, afet, acil durum, risk, tehlike, zarar gibi kavramları daha net tanımlama zorunluluğunu ortaya koymuştur.

         6.6.1. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı

     Afet ve acil durumlar ile sivil savunmaya ilişkin hizmetleri yürütmek üzere, Başbakanlığa bağlı “Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD)” kurulmuştur. Kanun; afet ve acil durumlar ile sivil savunmaya ilişkin hizmetlerin ülke düzeyinde etkin bir şekilde gerçekleştirilmesi için gerekli önlemlerin alınması ve olayların meydana gelmesinden önce hazırlık ve zarar azaltma, olay sırasında yapılacak müdahale ve olay sonrasında gerçekleştirilecek iyileştirme çalışmalarını yürüten kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonun sağlanması ve bu konularda politikaların üretilmesi  ve uygulanması hususlarını kapsamaktadır.

     AFAD, yürüteceği hizmetlerin ülke düzeyinde etkin bir şekilde gerçekleştirilmesi için gerekli önlemlerin alınması ve olayların meydana gelmesinden önce hazırlık ve zarar azaltma, olay sırasında yapılacak müdahale ve olay sonrasında gerçekleştirilecek iyileştirme çalışmalarını yürüten kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonun sağlanması, bu konularda politikaların üretilmesi ve uygulanması gibi konularda görev yapmaktadır. AFAD, görevleriyle ilgili konularda kamu kurum ve kuruluşları, üniversiteler, yerel yönetimler, Türkiye Kızılay Derneği ve konu ile ilgili diğer sivil toplum kuruluşları, özel sektör ve uluslararası kuruluşlar ile işbirliği ve koordinasyon yapmaya ve görev alanına giren konular da düzenleme yapmaya yetkilidir. AFAD görevlerini aşağıda verilen hizmet birimleri ile gerçekleştirir:

  • Planlama ve Zarar Azaltma Dairesi Başkanlığı,
  • Müdahale Dairesi Başkanlığı,
  • İyileştirme Dairesi Başkanlığı,
  • Sivil Savunma Dairesi Başkanlığı,
  • Deprem Dairesi Başkanlığı,

      AFAD Başkanı, Başkanlığın en üst amiridir ve kanunda belirtilen hizmetlerin yürütülmesinden Başbakana veya görevlendirilecek Başbakan yardımcısına karşı sorumludur. Ayrıca, başkana yardımcı olmak üzere en fazla iki başkan yardımcısı görev alabilmektedir. Görevleri:

  • Afet ve Acil Durum Koordinasyon Kurulunun toplanması amacıyla Kurul Başkanına öneride bulunmak,
  • Afet ve acil durum hâllerinde müdahaleyi koordine etmek ve üst makamları bilgilendirmek,
  • Sivil savunma arama ve kurtarma birlik müdürlüklerinin görev yerlerini, ilgili kamu kurum ve kuruluşları ve sivil toplum kuruluşları ile koordine ederek belirlemek,
  • İç denetçi atamak,
  • Resmi ve özel kurum ve kuruluşlar ile ilişkileri yürütmek.

         6.6.2. İl Afet ve Acil Durum Müdürlükleri

    İllerde, il özel idaresi bünyesinde, valiye bağlı il afet ve acil durum müdürlükleri kurulmuştur. Bu müdürlüklerinin görevleri arasında, ilin afet ve acil durum tehlike ve risklerini belirlemek, önleme ve müdahale il planlarını mahalli idareler ile kamu kurum ve kuruşlarıyla işbirliği ve koordinasyon içinde yapmak ve uygulamak yer almaktadır. İl Afet ve Acil Durum Müdürlüklerinin Görevleri şunlardır:

  • İlin afet ve acil durum tehlike ve risklerini belirlemek,
  • Afet ve acil durum önleme ve müdahale il planlarını, mahalli idareler ile kamu kurum ve kuruluşlarıyla işbirliği ve koordinasyon içinde yapmak ve uygulamak,
  • İl afet ve acil durum yönetimi merkezini yönetmek,
  • Afet ve acil durumlarda meydana gelen kayıp ve hasarı tespit etmek,
  • Afet ve acil durumlara ilişkin eğitim faaliyetlerini yapmak ve yaptırmak,
  •  İlgili mevzuatta yer alan seferberlik ve savaş hazırlıkları ile sivil savunma hizmetlerine ilişkin görevleri ilde yerine getirmek,
  • Yıllık bütçe teklifini hazırlamak,
  • İl kurtarma ve yardım komitesinin sekretaryasını yapmak ve kimyasal, biyolojik, radyolojik ve nükleer maddelerin tespiti, teşhisi ve arındırması ile ilgili hizmetleri yürütmek,
  • Afet olayından etkilenen afetzede sayısına göre Valilik oluru ile Genel Hayata Etkililik / Etkisizlik Olurunu almak, afetzedelerin geçici iskân hizmetlerini, kalıcı konutların yer seçimi, hak sahipliği ile konut yapım işlemlerini yürütmek.

 

                                    Bölüm Soruları

 1) Aşağıdakilerden hangisi afet yönetimi aşamaları arasında yer almaz?

  1. a) Hazırlıklı olma.
  2. b) Zarar azaltma.
  3. c) Müdahale.
  4. d) İyileştirme.
  5. e) Ekonomik planlama

   2) “Afetlerin önlenmesi ve zararlarının azaltılabilmesi için, afete yol açabilecek tehlike ve risklerin iyi bilinmesini ve bu tehlike ve riskleri, olaylar olmadan önce önleyecek veya zararlarını en düşük düzeyde tutacak önlemlerin, en akılcı yol ve yöntemlerle alınmasını gerektiren top yekûn bir mücadele” aşağıdakilerden hangisinin tanımıdır?

  1. a) Toplam Kalite Yönetimi
  2. b) Acil Durum Yönetimi
  3. c) Performans Yönetimi
  4. d) Çağdaş Afet Yönetimi
  5. e) Kriz Yönetimi

  3) “Afetler sonrasında oluşabilecek zarar ve olumsuzlukların en aza indirilebilmesi için, bu olumsuzlukların niteliklerinin araştırılması ve zararları azaltmak üzere önceden alınabilecek etkin önlemlerin belirlenmesi ve uygulanması” aşağıdakilerden hangisinin tanımıdır?

  1. a) Ekonomi Yönetimi
  2. b) Acil Durum Yönetimi
  3. c) Risk yönetimi
  4. d) Performans Yönetimi
  5. e) Kriz Yönetimi

   4) “Afet durumunda oluşan sorunların belirlenip en kısa sürede en az zararla atlatılması için gerekli kararların süratle alınması ve uygulanması faaliyetleri” aşağıdakilerden hangisinin tanımıdır?

  1. a) Maliyet Yönetimi
  2. b) Olağanüstü Yönetim
  3. c) Verimlilik Yönetimi
  4. d) Kriz yönetimi
  5. e) Çevre Yönetimi

    5) “Afet tehlikesi ve riskinin belirlenmesi, mümkünse önlenmesi veya büyük kayıplar doğurmaması için alınması gereken önlemlerin alınması, toplumun afet tehlikesi ve riski konusunda bilgilendirilmesi, bilinçlendirilmesi ve baş edebilme kapasitesinin geliştirilmesi gibi faaliyetler” Afet yönetiminin hangi aşamasında gerçekleştirilmektedir?

  1. a) Hazırlıklı olma
  2. b) Müdahale
  3. c) İyileştirme
  4. d) Sosyal Planlama
  5. e) Zarar Azaltma

   6) “Aşağıdakilerden hangisi, Zarar azaltma evresinde yerleşim ölçeğinde yapılması gereken çalışmalar arasında yer almaz?

  1. a) Afet tehlikesi ve riskinin belirlenmesi, mümkünse önlenmesi,
  2. b) Toplumun afet tehlikesi ve riski konusunda bilinçlendirilmesi ve baş edebilme kapasitesinin geliştirilmesi,
  3. c) Afet öncesi ve sonrasında uygulanan mevzuat ve kurumsal yapılanmanın geliştirilmesi,
  4. d) Araştırma – geliştirme politika ve stratejilerinin belirlenmesi ve uygulanması,
  5. e) Afetlere karşı önleyici ve zarar azaltıcı mühendislik tedbirlerinin geliştirilmemesi ve uygulanmaması.

     7) “Acil durum planlarının hazırlanması ve geliştirilmesi, bu planlarda görev ve sorumluluk verilen personelin, eğitim ve tatbikatlarla, bilgi düzeyinin geliştirilmesi, aramakurtarma faaliyetlerinin örgütlenmesi, geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması, alarm ve erken uyarı sistemlerinin kurulması ve geliştirilmesi, gerektiğinde bölgesel ve yerel ölçekte acil yardım malzemelerinin stoklanması gibi faaliyetler” Afet yönetiminin hangi aşamasında gerçekleştirilmektedir?

  1. a) Müdahale
  2. b) Zarar Azaltma
  3. c) İyileştirme
  4. d) Hazırlıklı Olma
  5. e) Toplumsal Planlama

    8) Zarar azaltma evresinde alınan önlemlerle olayların durdurulması veya önlenmesi her zaman mümkün olmayacağı için, hazırlık evresinde de insan canı ve malı ile milli servetleri, afetlerin yıkıcı etkilerinden koruyacak bazı faaliyetlerin yürütülmesi gerekir Aşağıdakilerden hangisi, bu faaliyetler arasında yer almaz?

  1. a) Merkezi düzeyde afet yönetimi ile ilgili planların hazırlanması ve geliştirilmesi,
  2. b) İl ve ilçe düzeyinde “Acil Yardım Planlarının” hazırlanması ve geliştirilmesi,
  3. c) Ulusal Kalkınma Planının Hazırlanması
  4. d) Bu planlarda görevli personelin görev tanımlarının (neyi, nerede, hangi araçlarla nasıl yapacağı) belirlenmesi
  5. e) Gerektiğinde bölge teçhizat merkezleri kurulması ve kritik malzemelerin stoklanması

    9) “Ana hedefi, mümkün olan en kısa süre içerisinde çok sayıda insan hayatını kurtarmak, yaralıların tedavisini sağlamak, açıkta kalanların barınma, beslenme, tahliye, korunma, ısınma, güvenlik, psikolojik destek gibi hayati gereksinimlerini en kısa süre içerisinde ve en uygun yöntemlerle karşılamak” olan faaliyetler Afet yönetiminin hangi aşamasında gerçekleştirilmektedir?

  1. a) Maliyeti Azaltma b) Zarar Azaltma   c) Hazırlıklı Olma   d) Müdahale    e) İyileştirme

   10) “Ana hedefi, afete uğramış toplulukların haberleşme, ulaşım, su, elektrik, kanalizasyon, eğitim, sosyal aktiviteler, geçici ve daimi iskan, çalışma ve ekonomik alanlardaki hayati aktivitelerinin zaman içerisinde geliştirilerek devamını sağlamak ve sonuçta etkilenen insanlar için afet öncesinden daha güvenli ve gelişmiş bir yaşam çevresi oluşturmak olan faaliyetler” Afet yönetiminin hangi aşamasında gerçekleştirilmektedir?

  1. a) Hazırlıklı olma b) Müdahale c) Zarar Azaltma    d) Sosyal Planlama   e) İyileştirme

 Cevaplar 1) c, 2) b, 3) a, 4) d, 5) a, 6) e, 7) d, 8) c, 9) d, 10) e

  1.     AFET HUKUKU

       7.1.Afet Hukukunun Konusu ve Kapsamı

    Afet hukukunun konusuna ilişkin düzenlemeleri üç aşamalı şekilde değerlendirmek gerekmektedir. 1- Afet öncesinde alınabilecek önlemlerle ilgili düzenlemeler, 2- afet zamanında yapılabilecek kurtarma ve işbirliğine ilişkin düzenlemeler, 3- afet sonrasında yapılabilecek yardım ve ilgili kişilerin sorumluluğuna gidilmesini sağlayacak düzenlemeler. r. Bu aşamalar azaltım, hazırlık, müdahale ve yeniden inşadır. Afetin öncesi, afet anı ve afetin sonrası şeklinde yapılan dönemlemeye uygun olarak ele, alındığında, afet öncesinde azaltım ve hazırlık; afet anında müdahale ve afet sonrasında ise yeniden inşa (rehabilitasyon, iyileştirme) aşamaları işlemeye başlar.

       7.1.1. Türkiye’deki Hukuki Düzenlemeler

    Yukarıda belirtilen ulusal düzenlemeler yanında uluslararası alanda da pek çok hukuki düzenleme bulunmaktadır. Bunlar arasında anlaşmalar, prensip kararları, model kurallar gibi farklı metinler yer almaktadır. Türkiye bu uluslararası metinlerden bir kısmına imzalayarak taraf olmuşken, bir kısmına ise taraf değildir. Bu anlaşmalardan bir kısmı afet sonrasında ülkeye dışarıdan gelecek yardımların gümrükte birtakım muafiyet ve istisnalardan yararlanmasına ilişkindir. Bu anlaşmalardan bir kısmı afet sonrasında ülkeye dışarıdan gelecek yardımların gümrükte birtakım muafiyet ve istisnalardan yararlanmasına ilişkindir. Gümrük Mevzuatını Basitleştirme ve Uyumlaştırma Hakkında Sözleşme (1973) (Kyoto Sözleşmesi), Özel ek F.5 (Türkiye anlaşmaya taraf),Gümrük Mevzuatını Basitleştirme ve Uyumlaştırma Hakkında Revize Sözleşme (1999) Özel ek J5 5.Bölüm, (Türkiye anlaşmaya taraf), Malların Geçici Kabulüne dair A.T.A Karnesi Hakkında Gümrük Sözleşmesi (1961) (A.T.A. Sözleşmesi) (Türkiye anlaşmaya taraf), Malların Geçici Kabulüne Dair Sözleşme (İstanbul Sözleşmesi) 1990-Yardım Malzemesi Hakkında Ek B9 afet durumuna ilişkin hükümler içeren anlaşmalardır.

    Doğrudan afet önlemleri ve yardımlarına ilişkin anlaşma, karar ve ilkeler de bulunmaktadır. Afet Etkisini Azaltma ve Yardım Operasyonları İçin iletişim İzni Hakkında Tampere Sözleşmesi (Türkiye imzalamamış ve taraf değil), Uluslararası Yardımı Hızlandırma Önlemleri 23. Uluslararası Kızılhaç Kızılay Konferansı Kararı (1977) ve BM Genel Kurulu A/RES/32/56 (1977) (bağlayıcı değil ancak uyuyoruz.), Birleşmiş Milletler Acil İnsani Yardımı Kılavuz İlkeleri (BM Genel Kurulunun A/RES/46/182 (1991) (bağlayıcı değil ancak uyuyoruz.), Afet Durumlarında Sivil Topluma Uluslararası İnsani Yardım için İlkeler Bildirgesi (21. Uluslararası Kızılhaç Kızılay Konferansı Kararı (1969)), Uluslararası Kentsel Arama-Kurtarma Yardımının Koordinasyonu ve Etkinliğinin Güçlendirilmesi (BM Genel Kurulunun A/RES/57/150 (2003) Kararı, SPHERE Projesi: Afet Müdahalede İnsani Yardım ve Asgari Standartlar (2000 & 2004 yılında revizesi (Türkiye katılıyor, Sağlık Bakanlığı yürütüyor).

    Uluslararası afet müdahalelerinde uzun zamandır yer alan ve bu konuda uzmanlaşmış Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Dünya Bankası, Kızılay ve Kızılhaç Dernekleri Federasyonu gibi örgütler vardır. Bu bağlamda ülkemiz açısından Kızılay hakkında kısaca bir bilgi sunmakta fayda görüyoruz. 1868 yılında kurulan Osmanlı Yaralı ve Hasta Askerlere Yardım Cemiyeti, 1877 yılında Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyeti ismiyle resmiyet kazanmıştır. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde ise iki kez isim değişikliğine daha uğramış en son 1947 yılında Türkiye Kızılay Derneği ismini almıştır.

          7.2.1. Afetlerin Genel Hayata Etkililiğinin Tespiti

    Ülkemizde doğal afetlere ilişkin politikalar ilk olarak 1939 Erzincan Depremi sonrası geliştirilmeye başlanmış; 1959 yılında çıkarılan 7269 sayılı “Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun” ile konuyla ilgili yasal boşluk giderilmeye çalışılmıştır. 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun uyarınca gerçekleştirilmektedir. Kanun 25/ 05/ 1959 tarihinde Resmi Gazete ’de yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.

    Kanunun 1. maddesinde Deprem (Yer sarsıntısı), yangın, su baskını, yer kayması, kaya düşmesi, çığ, tasman ve benzeri afetlerde; yapıları ve kamu tesisleri genel hayata etkili olacak derecede zarar gören veya görmesi muhtemel olan yerlerde alınacak tedbirlerle yapılacak yardımlar hakkında bu kanunun uygulanacağı belirtilmiştir. 1968 tarihinde çıkarılan Afetlerin Genel Hayata Etkililiğine İlişkin Temel Kurallar Hakkında Yönetmeliğin Zarar Durumu başlıklı 2. maddesi uyarınca, meydana gelen bir afetten:

  1. a) 100 haneye kadar olan köylerde ve bucaklarda mevcut konutlardan en az 1/10 ununun, l00 haneden fazla olan köylerde ve bucaklarda en az 10 konutun,
  2. b) Nüfusu, 5 bine kadar olan ilçe ve illerde en az 20 binanın,
  3. c) „ 5-10 „ „ „ „ „ „ „ 25 „
  4. d) ” 10-30 ” ” ” ” ” ” ” 30
  5. e) ” 30-50 ” ” ” ” ” ” ” 40 “
  6. f) ” 50 binden fazla ” ” ” ” ” 50 ” yıkılması veya bir daha oturulamayacak veya kullanamayacak derecede ağır hasar görmesi hâlinde afet o yerin genel hayatına etkilidir. Yönetmeliğin 3. maddesine göre nüfusu 15 binden fazla olan il ve ilçelerin mahalle (Yani muhtarlık) teşkil eden kesimlerinde en az 10 binanın yıkılması veya onarımı mümkün olmayacak derecede ağır hasar görmesi hâlinde de afet o yerin genel hayatına etkili sayılabilir.
  • Afet sebebiyle ölü veya ağır yaralıların bulunması,

 Tarım ürünlerinden en az l/3’ünün zarar görmüş olması,

  • Büyükbaş ve küçükbaş hayvanın telef olması,
  • yerde kışların çok şiddetli ve inşaat mevsiminin kısa süreli olması,
  • yerdeki kamu tesislerinin (Yol, su, elektrik, kanalizasyon vs.) kullanılamayacak
  • veya çalışamayacak derecede hasar görmüş olması,
  • Ulaşım imkânlarının çok sınırlı olması. Kanunun 1. maddesinde sayılmış olan afetlerin meydana gelmesinde veya muhtemel olması hâlinde zararın o yerin genel hayatına etkili olup olmadığına, yönetmelikte belirtilen esaslar gereğince, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı (eski İmar ve İskân Bakanlığı) tarafından karar verilir.

             7.2.2. Afet Bölgelerinin İlan ve Tespiti

    7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanunun 2. maddesine göre; su baskınına uğramış veya uğrayabilir bölgeler, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın teklifi üzerine Devlet Su İşlerinin bağlı bulunduğu Bakanlıkça (Orman ve Su İşleri Bakanlığı) ilan edilir. , afete maruz bölge olarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca kararlaştırılır ve bu suretle tespit olunan sınırlar, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın isteği üzerine ilgili valiliklerce mahallinde ilan olunur. Kanunun 2. maddesiyle bağlantılı olan 14. maddesine göre ikinci madde gereğince tespit ve ilan olunan afet bölgelerine dâhil şehir, kasaba ve köylerde bina ve mesken yapımı, fen kurullarınca tehlikeli görülen ve sınırları krokilerle tespit olunan yerler, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca yapı ve ikamet için yasaklanmış afet bölgeleri sayılır ve durum, belediyesi olan yerlerde belediyesince, köylerde ise ihtiyar meclislerince hemen ilan edilir.

           7.2.3. Afet Bölgelerindeki Binaların Güçlendirilmesi ve Yeniden Yapımı

   Kanunun 3. maddesine göre ise ikinci maddeye göre ilan edilen afet bölgelerinde yeniden yapılacak, değiştirilecek, büyütülecek veya esaslı tamir görecek resmi ve özel bütün yapıların tabi olacağı teknik şartlar, hazırlanacak bir yönetmelikle tespit olunur. Belediye hudutları ve varsa mücavir sahalar Yönetmelik esaslarına aykırı olan yapılar hakkında; yukarda belirtilen merciler tarafından sahiplerine tebligat yapılarak, en çok 3 aylık süre içinde hatanın ve tehlikeli durumun giderilmesi bildirilir. Verilen süre içinde sahiplerince ıslah edilmeyen bina veya bina kısımları belediye hudutları ve mücavir saha dâhilinde belediye encümenlerince diğer yerlerde ise il veya ilçe idare kurullarınca, yıkma parası yıkıntı malzemesinden karşılanmak, yetmemesi hâlinde kalan kısmı afetler fonundan tamamlanmak üzere yıktırılır. Yer kayması, kaya düşmesi, çığ gibi afetlere uğrayabilecek meskûn yerlerde alınacak önleyici tedbirler Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca, su baskınına uğrayabilecek yerlerde ise, Devlet Su İşlerinin bağlı bulunduğu bakanlıkça (Orman ve Su İşleri Bakanlığı) alınır. Türkiye’de pek çok konutun dere yatağına veya yağmur sularının akış güzergâhına yapılmış olması durumu karşısında yönetmelikte su baskınına uğrama durumuna ilişkin olarak binaların onarımına ve yapımına izin verilmesi mevcut durumun zorunluluğundan kaynaklanmaktadır. Aksi takdirde ekonomik açıdan külfet oluşturacak biçimde pek çok binanın yıkımı gündeme gelebilirdi. Yine de şehir plancılığı açısından dere yataklarına bina yapılmaması ısrarla vurgulanan bir husustur.

           7.3.Afet Sebebiyle Yapılacak Yardımlar ve Olağanüstü Hal İlan Edilmesi Durumu

        Afetlerin meydana getirdiği yıkım ve tahribatın etkisinin hızlı bir şekilde ortadan kaldırılması için çeşitli hukuki düzenlemelerle, yardımların usulü, mülki amirlerin yetkileri ve vatandaşlara getirilen yükümlülükler gibi farklı konular düzenlenmiştir. Bu bağlamda öncelikle 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun ile 4123 sayılı Tabii Afet Nedeniyle Meydana Gelen Hasar ve Tahribata İlişkin Hizmetlerin Yürütülmesine Dair Kanun hükümlerini inceleyeceğiz. Ardından, tabii (doğal) afetler nedeniyle olağanüstü hâl ilanına ilişkin Anayasa hükümleri ile 1983 tarihli ve 2935 sayılı Olağanüstü Hal Kanunu hükümlerini inceleyeceğiz.

          7.3.1. Afet Sebebiyle Yapılacak Yardımlar ve Çeşitli Yükümlülükler

     7269 sayılı kanunun “Mülkiye amirlerine verilen yetkiler” başlıklı 6. maddesine göre; afetlerin meydana gelmesinden sonra vali ve kaymakamlar (Askerler ve hâkim sınıfından bulunanlar hariç olmak üzere) 18 – 65 yaş arasındaki bütün erkeklere görev vermeye, bedeli, ücreti veya kirası sonradan ödenmek üzere canlı, cansız, resmi ve özel her türlü taşıt araçlarına ve gerekli makina, alet ve edevatına el koymaya ve hiçbir kayda ve merasime tabi olmaksızın tedavi, kurtarma, yedirme, giydirme ve barındırma gibi işlerle, bu gibi işlerin gerektirdiği acil satın almaları ve kiralamayı yapmaya, Devlete, mahalli idarelere, evkafa, İktisadi Devlet Teşekkülleri ile bunlara bağlı kurumlara ilişkin her türlü taşınmaz malları; yetmemesi hâlinde de diğer tüzel kişiler ile gerçek kişilere ait bina ve müştemilatı ile bahçe ve arsa gibi araziyi geçici olarak işgale yetkilidir.

     Afet bölgelerinde veya civarında bulunan ordu, jandarma, kıta birlik ve müessese kumandanları, hazarda, kendilerinden vali veya kaymakamlar tarafından istenilecek yardımları üstlerinden emir beklemeksizin yapmaya mecburdurlar. Rasat istasyonları vukuu muhtemel afetleri bu bölgelerin en büyük mülkiye amirine derhal bildirmeye mecburdurlar. Ellerinde muhabere vasıtaları, haber ulaştırma imkânları bulunan mülki ve askeri bütün resmi makam ve müesseseler afetlerin gerçekleşme haberini mahallin en büyük mülkiye amirine derhal bildirmekle mükelleftir.

     Anayasamızın 18. maddesine göre; hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır. Şekil ve şartları kanunla düzenlenmek üzere hükümlülük veya tutukluluk süreleri içindeki çalıştırmalar; olağanüstü hâllerde vatandaşlardan istenecek hizmetler; ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alanlarda öngörülen vatandaşlık ödevi niteliğindeki beden ve fikir çalışmaları, zorla çalıştırma sayılmaz. Bu nedenle afet kurtarma işlemlerinde üç güne kadar gerçekleştirilen ücretsiz ve zorunlu çalıştırma ülke ihtiyaçlarının zorunlu kıldığı alana yönelik bedensel bir çalışma olup, angarya yasağı kapsamına girmemektedir.

     4123 sayılı Tabii Afet Nedeniyle Meydana Gelen Hasar ve Tahribata İlişkin Hizmetlerin Yürütülmesine Dair Kanuna değinecek olursak Yasaya göre yiyecek, içecek, giyecek, tabii yardım, çadır ve diğer her türlü taşınır mallar Kızılay’a aktarılır. Bu amaçla toplanan yardımlar derhal tabii afet bölgelerine intikal ettirilir ve tabii afet bölgeleri dışında kullanılamaz. Kanun kapsamına giren yörelerde tabii afet nedeniyle hayatını kaybeden yurttaşların birinci derecedeki yakınlarına ve engelli hâle gelenlere Gelir Vergisi Kanununun engellilik indirimine ilişkin 31 inci maddesinde belirtilen esas ve usuller çerçevesinde  Bakanlar Kurulunca belirlenecek miktarda yardım yapılabilir. Ödemeler Başbakanlıkça uygun görülecek fonlardan yapılır. Arama ve Kurtarma Yönetmeliği’dir. Yönetmelik kapsamında bakanlıkların ve ilgili kamu kurum veya kuruluşlarının, insan hayatını kurtarmaya yönelik faaliyetlerine ilişkin görev ve sorumlulukları belirlenmiştir. Yönetmelik hükümleri; kendilerine görev verilen ilgili kurum veya kuruluşlar bakımından Türk arama ve kurtarma bölgesi sınırları içerisinde kalan hava sahası, kara ülkesi, iç suları, karasuları ve açık deniz sahalarını kapsamaktadır. Yönetmelik kapsamında arama ve kurtarma faaliyeti; hava ve deniz vasıtalarının karada, havada, su üstünde ve su altında tehlikeye maruz kalması, kaybolması veya kazaya uğraması hâllerinde bu vasıtalardaki şahısların her türlü araç, özel teçhizat veya kurtarma birlikleri kullanılarak aranması ve kurtarılması işlemi olarak tanımlanmıştır. Bu durum yönetmeliğin 8. maddesinde şu 296 şekilde ifade edilmiştir. “Arama ve kurtarma faaliyetlerinin asli amacı insan hayatını kurtarmaktır. Tehlikeye maruz kalan deniz ve hava vasıtalarının kurtarılmasını kapsamaz. Milliyet farkı gözetmeksizin icra edilen bu faaliyet mili bir sorumluluk olup, sulh zamanlarında diğer görevlere nazaran öncelik taşır.” Anlaşılabileceği üzere, arama ve kurtarma faaliyetlerinin asli amacı tehlikedeki hava veya deniz aracının değil içerisindeki insanların kurtarılmasıdır.

      Yönetmelik kapsamında Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı bünyesinde “Ana Arama ve Kurtarma Koordinasyon Merkezi”(AAKKM) ile yeterli sayıda Deniz Arama ve Kurtarma Koordinasyon Merkezleri ile Hava Arama ve Kurtarma Koordinasyon Merkezleri (AKKM) kurulmuştur. Genelkurmay Başkanlığı (Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları); askeri arama ve kurtarma faaliyetlerini yürütür, imkân ve kaynaklarını askeri görevlere mani olmamak kaydı ile AK faaliyetlerinin ihtiyaçları için kullanır. AAKKM ile Deniz ve Hava AKKM’nce yapılacak talepleri değerlendirerek imkânları ölçüsünce karşılar. Mili Savunma Bakanlığı; Türk Silahlı Kuvvetlerinin ihtiyaç duyduğu arama ve kurtarma faaliyetleri için gerekli malzeme, teçhizat ve vasıtaları, kaynağın tahsisine bağlı olarak 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu hükümlerine göre satın alır. Arama ve kurtarma faaliyetlerinde kullanılmak üzere harekât ve planlama açısından gerekli harita, kroki ve ilgili dokümanları temin eder. Harita Genel Komutanlığına bağlı hava vasıtalarına, ihtiyaç duyulduğunda talep edilen görevlendirmeyi yapar. İçişleri Bakanlığı (Jandarma Genel Komutanlığı-Genelkurmay Başkanlığı ile koordine edilerek, Emniyet Genel Müdürlüğü, Sahil Güvenlik Komutanlığı, Sivil Savunma Genel Müdürlüğü, İler İdaresi Genel Müdürlüğü, Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü); ilgili teşkilatları uluslararası seviyede araç, gereç ve yeterli personel ile donatır. Bünyesinde bulunan kuruluşlara bağlı araç, gereç ve personeli, AAKKM veya ilgili AKKM’nin talepleri doğrultusunda yapılacak arama ve kurtarma faaliyetinin niteliğine göre tek tek veya beraberce tahsis eder.

     Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü; arama ve kurtarma faaliyetlerini destekleyecek şekilde hava trafik kontrol ve uçuş servis hizmetlerini idame ettirir. Her hangi bir AK faaliyetinde AAKKM ve AKKM’lerinin ihtiyaçlarını karşılayacak tedbirleri alır. Arama ve kurtarma faaliyetleri sonunda bu faaliyetlere katılmış bulunan ilgili birimlerce düzenlenen AK raporlarının kendisine ulaşmasını takiben, bilgileri derleyip detaylı olay raporunu hazırlar ve AAKKM/AKKM’lere bildirir. Arama ve kurtarma faaliyet sahasının gerektiğinde notamlama işlemi, uydu kanalıyla AFTN (Airnotical tix telecommünication network/sabit havacılık haberleşme şebekesi) devrelerinden ulaşan COSPAS/SARSAT (Cospas: Space system for search of vesels in distres/tehlikedeki gemilerin aranmasına yönelik uzay sistemi-Sarsat:Search and rescue satalite aided tracking/Uydusal olarak arama ve kurtarma takip sistemi) mesajlarının değerlendirilip, sonuçlarının arama ve kurtarma ile ilgili birimlere aktarılmasını sağlar. Türk Telekom Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü; arama ve kurtarma faaliyetlerine yönelik AAKKM veya AKKM’lerinin ihtiyaçlarını karşılayacak tedbirleri alır. Sahil radyo istasyonlarının efektif kullanımını sağlayarak, Türk arama kurtarma sahasındaki gemi haberleşmesini idame ettirir. Acil durum haberleşmesi için, sahil telsiz istasyonlarına gelen arama ve kurtarma taleplerini, tatbikatları ve arama ve kurtarma faaliyetlerindeki haberleşmeleri arşivlemek için yazıl rapor tutar, sağlık yardım talepleri de dâhil bütün konuşmaları arşivler ve gerektiğinde AAKKM’ne gönderir.

                7.3.2. Doğal Afet Nedeniyle Olağanüstü Hal İlan Edilmesi

    Anayasamızda olağanüstü hâl ilan edilmesi durumu iki farklı başlık altında düzenlenmiştir. Bunlardan ilki 119. maddede düzenlenen Tabii afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hâllerinde, olağanüstü hâl ilanıdır. İkinci olağanüstü hâl ilan sebepleri 120. maddede düzenlenmiştir. Bu maddede şiddet olaylarının yaygınlaşması veya kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması sebepleriyle olağanüstü hâl ilanı düzenlenmiştir. İkinci tür olağanüstü hâl ilanında ilkinden farklı olarak Milli Güvenlik Kurulunun görüşü alınır. Bunun haricinde birinci grup olağanüstü hâl ilanında ikincisinden farklı olarak vatandaşlara mal, para ve çalışma yükümlülüğü getirilebilir.

    Tabii afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hâllerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hâl ilan edebilir. Olağanüstü hâl ilanına karar verilmesi durumunda, bu karar Resmi Gazetede yayımlanır ve hemen Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayına sunulur. Olağanüstü Hal Kanunu tabii afet ve tehlikeli salgın hastalıklar sebepleriyle para, mal ve çalışma yükümlülüklerini hükme bağlamıştır. Olağanüstü hâl ilanında anayasanın 15. maddesi gereğince temel hak ve özgürlüklerin kullanımı kısmen veya tamamen durdurulabildiği için bu kanun bakımından bir anayasaya aykırılık tartışması bulunmamaktadır.

     Yiyecek, giyecek, araç, gereç, ilaç ve tıbbi malzemeler gibi zaruri maddeler bölge sınırları içinde sağlanamadığı takdirde, kanunun hükümleri uygulanmak suretiyle en yakın bölgelerden yükümlülük yolu ile sağlanır. Tabii afet ve tehlikeli salgın hastalıklar sebepleriyle olağanüstü hâl ilan edilen bölgelerde bulunan 18 – 60 yaşları arasındaki bütün vatandaşlar, olağanüstü hâl sebepiyle kendilerine verilecek işleri yapmakla yükümlüdürler. Görevlendirmelerde; iş mevzuatının çalıştırma yasağı ile ilgili hükümleri çalıştırılacak kişilerin yaş, cinsiyet, sağlık, meslekleri, meşguliyetleri ve sosyal durumları ile aile ve bakıma muhtaç yakınları göz önünde bulundurulur. Tabii afet ve tehlikeli salgın hastalıklar sebepiyle olağanüstü hâl ilanında, olağanüstü hâl ilanını gerektiren hususlar göz önünde bulundurularak aşağıda yazılı tedbirler alınabilir:

  1. a) Bölgenin belirli yerlerinde yerleşimi yasaklamak, belirli yerleşim yerlerine girişi ve buralardan çıkışı sınırlamak, belli yerleşim yerlerini boşaltmak veya başka yerlere nakletmek,
  2. b) Resmi ve özel her derecedeki öğretim ve eğitim kurumlarında öğrenime ara vermek ve öğrenci yurtlarını süreli veya süresiz olarak kapatmak,
  3. c) Gazino, lokanta, birahane, meyhane, lokal, taverna, diskotek, bar, dansing, sinema, tiyatro ve benzeri eğlence yerleri ile kulüp ve sair oyun salonlarını, otel, motel, kamping, tatil köyü ve benzeri konaklama tesislerini denetlemek ve bunların açılma ve kapanma zamanını tayin etmek, sınırlamak, gerektiğinde kapatmak ve bu yerleri olağanüstü hâlin icaplarına göre kullanmak,
  4. d) Bölgede olağanüstü hâl hizmetlerinin yürütülmesi ile görevli personelin yıllık izinlerini sınırlamak veya kaldırmak,
  5. e) Bölge sınırları içerisindeki tüm haberleşme araç ve gereçlerinden yararlanmak ve gerektiğinde bu amaçla geçici olarak bunlara el koymak,
  6. f) Tehlike arz eden binaları yıkmak; sağlığı tehdit ettiği tespit olunan taşınır ve taşınmaz mallar ile sağlığa zararlı gıda maddelerini ve mahsullerini imha etmek,
  7. g) Belli gıda maddeleri ile hayvan ve hayvan yemi ve hayvan ürünlerinin bölge dışına çıkarılmasını veya bölgeye sokulmalarını kontrol etmek, sınırlamak veya gerektiğinde yasaklamak,
  8. h) Gerekli görülen zaruri ihtiyaç maddelerinin dağıtımını düzenlemek,
  9. i) Halkın beslenmesi, ısınması, temizliği ve aydınlanması için gerekli gıda madde ve eşyalarla her türlü yakıtın, sağlığın korunmasında, tedavide ve tıpta kullanılan ilaç,

kimyevi madde, alet ve diğer şeylerin, inşaat, sanayi, ulaşım ve tarımda kullanılan eşya ve maddelerin, kamu için gerekli diğer mal, eşya, araç, gereç ve her türlü maddelerin imali, satımı, dağıtımı, depolanması ve ticareti konularında gerekli tedbirleri almak, bu yerlere gerektiğinde el koymak, kontrol etmek ve bu malları satıştan kaçınan, saklayan, kaçıran, fazla fiyatla satan, imalatını durduran veya yavaşlatanlar hakkında fiilin işleniş şekli veya niteliği de nazara alınarak işyeri bulunduğu mahal için hayati önem taşımadığı takdirde işyerini kapatmak.

                                    Bölüm Soruları

    1) Aşağıdakilerden hangisi ülkenin kendi içerisindeki afet yardımı, yönetimi ve sorumluluk kurallarını düzenlemektedir?

  1. a) Uluslararası
  2. b) Uluslararası Sözleşmeler
  3. c) İkili Anlaşmalar
  4. d) Ulusal Mevzuat
  5. e) Birleşmiş Milletler Anlaşması

    2) Aşağıdakilerden hangisi devletlerin doğal afet durumlarında uygulaması gereken kuralları ve birbirlerine yapacakları yardımlara ilişkin usul ve esasları belirler? a) Kanun b) Tüzük c) Yönetmelik d) Yönerge e) Uluslararası Mevzuat 3) Aşağıdakilerden hangisi, Türkiye’de afet hukukunu doğrudan ilgilendiren yasal düzenlemeler arasında yer almaz?

  1. a) 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun
  2. b) 4123 sayılı Tabii Afet Nedeniyle Meydana Gelen Hasar ve Tahribata İlişkin Hizmetlerin Yürütülmesine Dair Kanun
  3. c) 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu
  4. d) 5902 sayılı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun e) 6305 sayılı Afet Sigortaları Kanunu

   4) Genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulmasına ilişkin düzenlemeler hangi kanunda yer almaktadır?

  1. a) Türk Medeni Kanunu
  2. b) Türk Ceza Kanunu
  3. c) Türk Borçlar Kanunu
  4. d) Türk Ticaret Kanunu
  5. e) Türk Petrol Kanunu

    5) Aşağıdakilerden hangisi özellikle uluslararası afet müdahalelerinde yer almaz?

  1. a) Greenpeace
  2. b) Birleşmiş Milletler
  3. c) Avrupa Birliği
  4. d) Dünya Bankası
  5. e) Kızılay ve Kızılhaç Dernekleri Federasyonu

   6) Aşağıdaki kuruluşlardan hangisi, Acil temel gıda temininde, barınma, sağlık gibi hayati konularda, afetzedelere hizmet veren bir kurumdur?

  1. a) Türk Kızılayı
  2. b) Türkiye Yeşilay Cemiyeti
  3. c) Türk Kalp Vakfı
  4. d) Türkiye Çevre Vakfı
  5. e) Türk Eğitim Vakfı

   7) Bir afetin hangi durumlarda toplumsal yaşamı etkileyecek şiddette olduğu, aşağıda yer alan hangi Kanun’da belirlenen zarar ölçütleri çerçevesinde gerçekleştirilmektedir?

  1. a) 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu
  2. b) 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanun
  3. c) 4123 sayılı Tabii Afet Nedeniyle Meydana Gelen Hasar ve Tahribata İlişkin Hizmetlerin Yürütülmesine Dair Kanun
  4. d) 5902 sayılı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun
  5. e) 6305 sayılı Afet Sigortaları Kanunu

   8) 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanunun 2. maddesine göre; su baskınına uğramış veya uğrayabilir bölgeler, hangi Bakanlık tarafından ilan edilir?

  1. a) İçişleri Bakanlığı
  2. b) Dışişleri Bakanlığı
  3. c) Devlet Su İşlerinin bağlı bulunduğu Orman ve Su İşleri Bakanlığı
  4. d) Maliye Bakanlığı
  5. e) Sağlık Bakanlığı

    9) 7269 sayılı Umumi Hayata Müessir Afetler Dolayısıyla Alınacak Tedbirlerle Yapılacak Yardımlara Dair Kanunun 2. maddesine göre; Yer sarsıntısı, yer kayması, kaya düşmesi ve çığ gibi afetlere uğramış veya uğrayabilir bölgeler hangi Bakanlık tarafından tespit edilir?

  1. a) Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı
  2. b) Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı
  3. c) Millî Savunma Bakanlığı
  4. d) Çevre ve Şehircilik Bakanlığı
  5. e) Millî Savunma Bakanlığı

   10) Aşağıdakilerden hangisi, Tabii afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hâllerinde yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hâl ilan edebilir?

  1. a) İçişleri Bakanlığı
  2. b) Millî Savunma Bakanlığı
  3. c) Dışişleri Bakanlığı
  4. d) Maliye Bakanlığı
  5. e) Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu

 Cevaplar 1) d, 2) e, 3) c, 4) b, 5) a , 6) a, 7) b, 8) c, 9) d, 10) e

 

    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AÇIKÖĞRETİM GÜZ DÖNEMİ DÖNEM SONU SINAVI
14 - 15 Ocak 2017

Üye OlŞifremi Unuttum

HAKKIMIZDA
alonot.com; kullanıcılarımızın KPSS & YGS-LYS & ALES & AÖF & YDS gibi sınavlara hazırlanmaları için hem ders notlarına, hem test pratiklere kolayca ulaşıp zaman kaybetmeden en üst düzeyde yarar sağlayabilmeleri amacıyla hizmet vermektedir. Ayrıca Mevzuat&İçtihat&Tezler&Makaleler ve diğer herşeyde! kapsamlı arama yapılabilmesi, aranılan konu ve kavramlara kolayca ulaşılabilmesi ve sonuçlar içerisinde hızla gezilebilmesi amacıyla kurulmuştur. Zamanla öğrencilerin ve kullanıcıların ilgisiyle büyüyen alonot.com sizlerin ilgisiyle ve daha zengin içerikle yayın hayatına devam edecektir. Faydalı olması dileğiyle...
GİZLİLİK POLİTİKASI
alonot.com sitesinde yayınlanan tüm içerik telif yasaları kapsamında koruma altındadır. Site içeriğinin ticari amaçlı ve izinsiz olarak kopyalanması ve kullanılması yasaktır. Ancak, ticari amaçlı olmamak ve link verilmek koşuluyla site içeriğinin kopyalanması ve kullanılması serbesttir. 5846 sayılı kanunun 25. maddesinin ek 4. maddesine göre telif hakkı ihlal edilen öncelikle üç gün içinde ihlalin durdulmasını istemek zorundadır. İçerik sahibinin veya yasal temsilcisinin istekte bulunması halinde, kendisine ait içerik veya dökümanların sitemizden 24 saat içinde yayından kaldırılmasını garantilemekteyiz. Yayınlanan yazı ve yorumlardan yazarları sorumludur. alonot.com hiçbir bildirim yapmadan, herhangi bir zaman değişikliğe gidebilir, bu sitedeki bilgilerden kaynaklı hataların hiçbirinden sorumlu değildir.
Site Yönetimi.
İletişim: alonot.com@alonot.com & alonot.com@gmail.com
Kategoriler
SOLDA SABİT REKLAM